Emre itaat: iyilik emredildiği zamandır.’ Hz.Muhammed (s.a.v)

OTORİTE VE İTAAT ÜZERİNE MILGRAM DENEYİ –

Şiddetin insanla, insanın şiddetle birlikteliği kadim bir birlikteliktir. Bu birliktelik Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar. Adi olmaktan daha çok siyasi olan bu ilk cinayet de dahil olmak üzere, insanla şiddet arasındaki ilişki üzerine yapılan incelemeler sonucu getirilen bütün açıklamalar on dokuzuncu yüzyıl boyunca ağırlıklı olarak biyolojiye dayandırılmıştır.

Biyoloji temelinde açıklanan, insanın bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında şiddetin evrimin doğal bir unsuru olarak kabul edildiği yönündeki görüşler, bütün bir on dokuzuncu yüzyıla egemen olmuştur. Bu görüşün önderleri, bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan ve görüşlerini ‘evrim’ ile ‘doğal seleksiyon’ kuramları üzerine kuran Thomas Malthus ile Charles Darvin’dir.

Yirminci yüzyılda bilim insanlarının bu yöndeki çalışmaları, insan davranışları ile toplumsal düzen ilişkileri üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud, insan aklının çalışma şekli üzerine kurdukları kuramlarında, farklı şekillerde de olsa şiddet isteğinin insan doğasının bir parçası olduğunu öne sürmüşlerdir. Jung’un ve Freud’un ‘dürtü’ kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilme biçimiyle ve yine bireysel ve toplumsal deneyim yoluyla şiddeti öğrendiklerini, o nedenle insanların şiddetin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, şiddetin kaynağı, nedeni, açıklaması bilimsel yönden her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus, şiddetin insanla olan ilişkisinin kadim oluşudur. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep var olmuş, her zaman ve her yerde insanla, insanlarla birlikte yaşamış, pek çok şeyin elde edilmesinde son derece etkili bir araç olarak kullanılmıştır.

İnsanlar bu etkili aracı, küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini, kimliklerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşların büyük bir kısmı sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış, iktidar kavgalarının en etkili silahı dünyanın hemen her yerinde ve her zaman şiddet olmuştur.

Şiddet üzerine, zulüm üzerine, vahşet üzerine, kitlesel kıyım üzerine, soykırım üzerine, bunların sosyolojik, psikolojik, ekonomik, siyasal nedenleri üzerine kafa yoranlar, inceleme yapanlar, elbette ve sadece antropologlar, sosyologlar, psikologlar, Jung, Freud, Malthus, Darwin değildir. Başkaları da vardır, bu konular üzerine yazılmış başkaca yazılar, yapılmış bilimsel incelemeler ve araştırmalar da vardır.

Mesela Elias Canetti’nin ‘Kitle ve İktidar’ isimli kitabı vardır. Canetti bu kitabında, birbirini hiç durmadan, hiç soluk almadan üreten, sonra yeniden üreten, etkileyen ve çoğaltan, birbirinin hem nedeni, hem de sonucu olan iki canavarı, yani kitleyi ve iktidarı anlatır. Sadece bunu değil, insan doğasının, kitle ve iktidarla olan ilişkisinin zaman, mekan, din, ırk farkı olmaksızın nasıl benzeştiğini, insanlar arasındaki emir/itaat ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlığa dönüştüğünü anlatır.

Mesela Eric Hoffer’in ‘Kesin İnançlılar’ isimli kitabı vardır. Kitle hareketlerinin psikolojik, sosyolojik, ideolojik temellerini incelediği bu kitabında Hoffer, ister dini ve milliyetçi hareketler, isterse sosyal ve siyasal devrimler olsun bütün kitle hareketlerinin ortak özellikler taşıdığını ileri sürer. Hoffer’e göre şiddeti, zulmü, vahşeti, bireysel veya kitlesel yok etmeyi esas alan kitle hareketinin kendisine taraftar bulmasının, bulduğu taraftarları elinde tutmasının nedeni; dayandığı siyasi/ideolojik doktrinden daha çok, endişe, tatminsizlik, imkânsızlık, hiçlik içinde olan, bütün bunlardan kurtulmak isteyen insanlara sığınacak bir yer teklif etmesidir. Kitle hareketlerine katılmaya hazır duruma gelen insanların, sadece bir öğretisi veya programı olan belirli bir harekete değil, genel olarak etkili herhangi bir harekete katılabilecek duruma geldiklerini ileri süren Hoffer, bu tezine örnek olarak Hitler öncesi Almanya’sında Komünist veya Nazi partisine katılmak için hareketlenen gençleri, Çarlık Rusya’sının son zamanlarında, siyonizmin hizmetine girmeye ya da komünist devrime katılmaya hazır durumda olan Yahudileri verir.

George Orwell vardır mesela. 1941’de, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman bombardıman uçakları tepesinde uçarken kaleme aldığı “İngiltere, İngiltere’n” isimli kitabında Orwell şunları yazar: “Şu anda ben yazıyorken, yüksek düzeyde uygarlaşmış insanoğulları beni öldürmek için tepemde uçuyorlar. Benim gibi, onların da bana karşı kişisel bir düşmanlığı yok. Hep söylendiği gibi, ‘görevlerini yapıyorlar’ yalnızca. Bunların çoğu, hiç kuşkum yok ki, özel yaşamlarında cinayet işlemeyi asla aklından bile geçirmemiş, iyi kalpli, yasalara saygılı insanlardır. Ama öte yandan, içlerinden biri beni paramparça edecek bir bombayı tam yerine isabet ettirmeyi becerirse, bu yüzden uykusu asla eskisinden daha az ve kötü olmayacaktır. Onu suçlu olmaktan kurtaracak kadar güçlü ülkesine hizmet etmektedir çünkü o.

Mesela Hannah Arend vardır. Eichman davasını anlattığı “Eichmann in Jerusalem / Eichmann Kudüs’te” isimli kitabında Arend, kötülüğün, şiddetin, itaatin nedenlerini araştırır, bunların insanın doğasında olan şeyler mi, yoksa sonradan öğrenilen şeyler mi olduğunu tartışmaya açar ve sıradan insanların, diğerlerinin emirlerine uymalarının, bunların sonuçlarını düşünmeden çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin sonucu olup olmadığı sorusunun yanıtını arar.

Aynı Arendt ‘Şiddet Üzerine’ isimli kitabında, insanların mantık sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ileri sürer ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Theodor W.Adorno vardır mesela. Frankfurt Okulu’nun önde gelen temsilcilerinden olan Adorno, bir grup bilim adamıyla birlikte yaptığı saha çalışması ve araştırması sonunda hazırladığı ‘Otoriter Kişilik’ adlı eserinde, Hitler/Nazi egemenliği ve bunun sonucunda soykırıma kadar giden insanlık dışı muameleleri belli bir birey tipinin; güçlüye boyun eğme, zayıf olana karşı vicdansızca ve hatta zalimce tahakküm etme eğilimindeki hastalıklı kişiliklerin varlığıyla açıklamaya çalışır.

Adorno, sadece bunu değil, aynı zamanda, otoriter kişiliğin oluşmasının nedenlerini, koşullarını, türlerini inceler. Yayınlandığı tarihte oldukça ilgi toplayan, ancak daha sonraki süreçte fazlaca eleştirilen kitapta yer alan tespitlere göre otoriter kişiliğin oluşumunda etkili olan faktörler ile bu kişiliğin temel özellikleri şunlardır: ‘çocuklukta bastırılmış içgüdüler; hayatı ve başka insanları tehdit olarak algılama; insanlarla olan ilişkileri mücadele, çatışma, karşıtlık, kutuplaşma temelinde kabul etme; anne/baba ile olan ilişkilerinin hiyerarsik/otoriter/sömürücü bir temele dayanması; bunlardan kaynaklanan öç alma, hınç duyma duyguları ile başkalarını sömürme isteği; güç gösterilerine tutkuyla katılma; başkalarını küçümseme ve dışlama.’

Saha çalışmasına dayanan bu tespitlerin yapılmasında araştırma ekibi tarafından kullanılan ölçekler; anti-semitizm, etnomerkezcilik, politik-ekonomik muhafazakarlık ve faşizm ölçekleridir.

Bu ölçekler içerisinde en önemli ve etkili ölçek olarak kullanılan faşizm ölçütünün değişkenleri ise şunlardır; ‘gelenek ve göreneklere bağlılık; otoriteye boyun eğme; otorite olarak kabul edilen kişi ve kurumların sevmediği kişi ve gruplara, geleneksel değerleri tehdit ettiği düşünülenlere karşı duyulan öfke ve saldırgan tutum; subjektif, sanal, hayali yaklaşımlar; ben merkezcilik; rafine ve estetik olanın reddi; stereotiplestirme, yani batıl inanç, klişe, kategorileştirme ve kaderci belirlenimcilik eğilimleri; güç gösterme, kabadayılık, delikanlılık yapma; başkalarını aşağı görme, alay etme, küçümseme; cinselliğe, özellikle heteroseksüel cinselliğe fazlaca önem verme; yalan söylemeyi alışkanlık haline getirme; acımasızlık duygusu, kutuplaştırma, ötekileştirme, vs.’

Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman ‘Modernite ve Holocaust’ isimli eserinde, Adorno ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmayı, bu çalışma sonucunda hazırladıkları ‘Otoriter Kişilik’ isimli kitabı önemli ve övgüye değer bir çalışma olarak görmekle birlikte eleştirmekten de kaçınmaz. Bauman adı geçen eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları yazar; ‘Nazilerin zaferi güçlüye itaat eden, zayıfa karşı vicdansızca, çoğu kez zalimce tahakküm etme eğilimindeki kişiliklerin alışılmadık bir şekilde bir araya gelmelerinin sonucu olmalıdır. Bunun nedenini yazarlar açıklamamışlar, açıklamak da istememişlerdir. Otoriter kişilikleri yaratabilen bireyüstü ya da birey dışı etkenleri araştırmaktan özenle kaçınmışlar, bu etkenlerin normalde otoriter kişilikten yoksun insanlarda otoriter bir davranışa yol açabilmesi olasılığıyla ilgilenmemişlerdir. Adorno ve arkadaşlarına göre Nazizm, Naziler zalim olduğu için zalimdi; Ve Naziler, zalim insanlar Nazi olmaya eğilimli olduğu için zalimdiler…Adorno ve ekibinin sorunu ifade biçimi, uyguladıkları suçu bölüştürme yönteminden daha çok, insanlığın geri kalanını suçsuz ilan eden isabetsizliğinden ötürü önemlidir. Adorno’nun görüşü dünyayı doğuştan Nazi eğilimliler ve onların kurbanları olmak üzere ikiye bölmektedir. Pek çok kibar insanın olanak verildiğinde zalime dönüşebildiği yolundaki çapraşık ve üzücü gerçek hasıraltı edilmiştir. Kurbanların bile, kötü sonlarına doğru giderken insanlıklarını büyük ölçüde yitirmiş olabileceklerinden kuşku duymak yasaklanmıştır…

Bu konularla ilgili olarak yazılmış bir başka kitap, yapılmış bir başka inceleme daha vardır. En başta Adorno ile arkadaşlarının yaptıkları araştırmayla bu araştırma sonunda vardıkları kimi görüşlere ve yine şiddet, vahşet, zulüm, kitle kıyımı, soykırım üzerine ortaya konulmuş diğer bütün görüşlere aykırı ve farklı sonuçlara ulaşan bu çalışma ve görüş, Yale Üniversite’nde akademisyenlik de yapan Amerikalı psikolog Stanley Milgram’a aittir.

Duygusal dürtülere dayalı varsayımların amprik bir uygulamasını yapan, bu bağlamda değişik meslek mensupları ile yaş gruplarından seçtiği denekler üzerinde çalışma yürüten Milgram, kendi adıyla anılan, yani ‘Milgram Deneyi’ olarak bilinen çalışmasını ve bu çalışmanın sonuçlarını önce ‘The Perils of Obedience / İtaatin Tehlikeleri’ isimli makalesinde, daha sonra ve çok daha geniş olarak ‘Obedience to Authority: An Experimental View / Otoriteye İtaat: Deneysel Bir Bakış’ isimli kitabında yayınlamıştır.

Milgram’ın yaptığı amprik çalışmalar, denekler üzerinde uyguladığı deneyler sonucu elde ettiği bulgular ile ulaştığı son derece açık ve anlaşılır sonuç bize şunu söyler: ‘Bu, yani Holocaust, yani kitle katliamı, soykırım, yani şiddet, vahşet, yani zulüm bize karşı da yapılabilir ve bütün bunları biz de başkalarına karşı yapabiliriz.

Milgram’ı insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmeye yönelik deney yapmaya yönelten neden, Nazi Almanyası döneminin savaş suçlusu olarak yargılanan ve yargılama sonunda idam cezasına mahkum olan Adolf Eichmann’ın ‘ben bir asker olarak görevimi yaptım, bana verilen emirleri yerine getirdim’ şeklindeki savunması olmuştur.

Bu noktadan hareket eden Milgram, yaptığı deneyle, insanların bağlı bulundukları bir otoriteden emir almaları durumunda, hiçbir kişisel düşmanlık beslemedikleri insanlara eziyet edebilip edemeyeceklerini ölçmeyi hedefler. Bu hedefe ulaşmak amacıyla şu soruların yanıtını arar: ‘İnsanlar kendilerine bu tür emirler verildiğinde ne tür tepkiler verirler? İtaat mi ederler, yoksa karşı mı çıkarlar?’ Ve daha da önemlisi, ‘Hangi noktadan sonra itaat etmeyi bırakıp emir verene karşı çıkarlar?

Milgram’ın, sıradan bir insanın bir deney uygulayıcısından aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektirebileceğini ölçmek amacıyla değişik yaş ve meslek gruplarından seçilen deneklere elektrik şoku vererek uyguladığı bu deney, katılan deneklerin güçlü vicdani duygularıyla mutlak otoriteyi karşı karşıya getiren fiili bir uygulamadır. Sonuçta kazanan otorite olur.

Milgram vardığı bu sonucu, yaptığı deneyle ilgili olarak yazdığı makalesinde ve kitabında şu şekilde açıklar: ‘Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmektedirler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görülmüştür…Çalmaktan, öldürmekten, bir insana saldırmaktan kendi ilkeleri gereği nefret eden kişi, otorite tarafından emredildiği takdirde kendisini bu işleri görece daha kolay yaparken bulabilir. Kendi başına hareket eden bir insanın yapmasını hayal dahi edemeyeceğimiz bir eylem, emirle yapıldığında tereddütsüz uygulanabilir… İtaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin bütün temel nitelikleri bunu takip eder.

Milgram’ın yukarıdaki açıklamalarında da ifade ettiği üzere, yaptığı deney sonucu elde ettiği bulgular içerisinde belki de en çarpıcı ve sarsıcı olanı ‘barbarlık yapmaya hazır olma ile barbarlığın kurbanına yakınlığı arasındaki ters orantıdır.

Gerçekten insanın dokunduğu bir insana zarar vermesi son derece zordur. İnsanın sadece uzaktan gördüğü bir insana acı çektirmesi biraz daha kolaydır. Yalnızca sesini duyan bir insanın, sesini duyduğu insana acı çektirmesi daha da kolaydır. Bir insanın görmediği ve sesini duymadığı bir insana karşı zalim olması ise çok daha kolaydır.

Zygmunt Bauman’ın da işaret ettiği üzere, eğer bir insana zarar vermek o insanla doğrudan bedensel temas gerektiriyorsa, bu işi yapacak olan kişi, kendi eylemiyle kurbanının acısı arasındaki neden-sonuç ilişkisini görmezden gelemez. Zira neden-sonuç ilişkisi yalındır ve aşikardır; acıdan duyulan sorumluluk da öyledir.

Milgram’ın deneyindeki kişilere, kurbanın ellerini zorla, sözde elektrik şokunun verildiği bir levha üzerine koymaları söylendiğinde, deneklerin sadece %30’u emre uymayı deney sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Kurbanın ellerini kavramak yerine yalnızca, kumanda masası üzerindeki manivelayı çevirmeleri istendiğinde, itaat edenlerin oranı %40’a yükselmiştir. Kurbanlar bir duvarın arkasına gizlenip de yalnızca acı dolu çığlıklar duyulduğunda işin sonunu getirmeye hazır deneklerin oranı %62.5’e çıkmıştır. Sesin kapatılması, oranı daha fazla artırmamış, oran sadece %65’e ulaşmıştır.

Bu tespitler, insan olarak bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi göstermektedir. Buna göre kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale gelmektedir.

Bu verilerin de ortaya koyduğu üzere Milgram’ın vardığı sonuç son derece basit ve inandırıcıdır. Milgram vardığı sonucu kitabında şöyle ifade etmektedir: ‘Denekle, kurbana zarar verici sonuç arasına yerleştirilen herhangi bir güç ya da olay, buna katılan kişi üzerindeki gerilimin azalmasına ve dolayısıyla itaatsizlik oranının düşmesine neden olmaktadır. Modern toplumda bizimle, katkıda bulunduğumuz sonucu zararlı eylem arasında genellikle başkaları durmaktadır.

Milgram’ın 1974 yılında yayınlanan bu çalışması, hem akademik çevrelerin, hem de konunun uzmanı olan kişilerin yoğun saldırısına uğramış, bilim etiğine, bilimsel deney etiğine aykırı bulunmuş, o nedenle şiddetle eleştirilmiş ve hatta ayıplı bulunduğu için kınanmıştır.

Bu eleştiri ve kınamaların en başta gelen nedeni, akademik çevrelere egemen olan alışkanlıklar, gelenekler, yıkılması neredeyse olanaksız önyargılardır. Zira Milgram’ın yaptığı çalışma, bu çalışma sonrasında vardığı ‘zulmün zalim kişilerce değil de normal görevlerini iyi yapmaya çalışan normal erkekler ve kadınlarca yapılmış olduğu yolundaki hipotezi; ve zalimliğin bunu yapanların kişisel karakterleriyle bağlantısının zayıf olduğu, ama otoriteyle itaat arasındaki ilişkiyle – yani normal, her gün karşılaştığımız iktidar ve itaat yapılanmasıyla – güçlü bir bağlantısının bulunduğu’ şeklindeki sonuç ezber bozucudur. Eleştirileri, kınamaları davet eden, kışkırtan da ezber bozan bu bulgular ve tespitler olmuştur.

Oysa konunun uzmanı olan kişilerin ifade ettikleri ve değeri çok daha sonraları anlaşılacağı üzere, bilim tarihinde, bilginin sözde değer yargılarından arınmış bir şekilde araştırılmasının ve bilimsel merakın/kuşkunun tarafsız dürtülerinin gerçek yüzünü Milgram’ın bu çalışmasından daha fazla gösteren bir başka çalışma hemen hemen yoktur.

Eleştirilere, kınamalara verdiği yanıtta Milgram haklı olarak şunları söyler; ‘Eleştirilerin çoğu, insanlar bilse de bilmese de araştırmanın sonuçlarından kaynaklanıyor. Eğer herkes az ya da çok bir şokla karşılaşınca araştırmayı sonlandırsaydı, bu çok güven verici bir bulgu olurdu ve o zaman hiç kimse bunu protesto edemezdi.

Modernite ve Holocaust’ isimli çalışmasında bu konuyla ilgili olarak yaptığı değerlendirmede Zygmunt Bauman, toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan ve takdir edilen Fransız sosyolog ve antropolog Gustave Le Bon’un ‘kötü eylemlerin normalde kötü olmayan insanlar tarafından yapıldığı’ şeklindeki görüşünden hareketle şunları yazar: ‘Bu konuda genellikle olası bulduğumuz tek vakayı anımsayalım; ki bu, insan ilişkilerinin normal, uygar, mantıklı kalıplarının kırıldığı bir durumdur; nefret ya da panikle bir araya toplanmış bir kalabalık; her biri olağan durumunun dışına çekilmiş ve bir süre için toplumsal bir boşlukta kalmış yabancıların rastlantısal bir karşılaşması; emirlerin yerini çılgınca haykırışların aldığı ve gidilecek yöne karar veren otoritenin yerine denetimden çıkmış koşuşturmaların egemen olduğu, tıklım, tıklım dolu bir kasaba meydanı. Düşünülmeyecek şeylerin ancak, insanlar düşünmeyi bıraktıkları zaman olabileceğine alışığız: İnsanların toplum öncesi ve uygarlaşmamış vahşi duygularının kaynadığı kazanın mantık kapağı kaldırılınca yani. Milgram’ın bulguları, insanlığın tümüyle mantıklı düzen tarafında oldukları; insanlık dışılığın ise tümüyle, ara sıra patlamalarla sınırlı olduğu şeklindeki bir dünya imajını da baş aşağı ediyor. Kısacası, Milgram’ın öne sürdüğü ve kanıtladığı üzere, insanlık dışılık bir toplumsal ilişkiler sorunudur. Toplumsal ilişkiler mantıklılaştırılıp teknik yönden mükemmelleştirilirse, insanlık dışılığın toplumca üretiminin kapasitesi ve ustalığı da mantıklı ve mükemmel hale gelir.

Milgram deneyinin bize öğrettiği bir başka husus daha var. Ki bu husus, Milgram deneyini çok daha önemli, değerli ve anlamlı kılmaktadır. O da şudur: ‘ahlaksal yönden normal insanların, ahlaksal yönden anormal etkinliklere, bir diğer deyişle gayri ahlaki, gayri vicdani, hukuk ve yasa dışı eylemlere katılmasına karşı en iyi koruyucu ilaç çoğulculuktur.

Farklılığı, farklı olmayı, farklı olma hakkını kurucu unsur olarak kabul eden‘ demokratik rejimleri diğer rejimlerden ayıran ve dolayısıyla demokrasinin en önemli ilkelerinden birisi olan çoğulculuk, her şeyden önce yurttaşların alternatif haber kaynaklarına sahip olabileceği haber ve yayın organlarının, örgütlü hizmetlerin, sendikaların, meslek kuruluşlarının, dinsel toplulukların, siyasi partilerin, muhalefetin, eleştirilerin varlığını ve çokluğunu, azınlıkta olanların haklarının korunmasını ve güvence altına alınmasını gerekli ve hatta zorunlu gören bir ilkedir.

Çoğunlukçu demokrasi anlayışının tam tersi olan çoğulcu yönetim biçimlerinde, iktidarın dışında kalan her türlü düşüncenin varlığı, korunması, bu düşüncelerin kendilerini özgür bir biçimde ifade etmeleri ve örgütlenmeleri asıldır.

Otoriter, totaliter, faşist anlayışlara sahip olanların iktidar olduklarında, kendi politikalarını uygulayabilmek için yaptıkları ilk şey, siyasal çoğulculuğu bütün izleriyle ortadan kaldırmak olmuştur. Hitler’de, Stalin’de, Mussolini’de, benzeri diğer yöneticiler ve yönetimler de bunu yapmışlar, kendi programlarını ve projelerini uygulayabilmek için ilk önce toplumsal özerkliği ve bunun yansıması olan siyasi çoğulculuğu ortadan kaldırmışlardır. Bunu yapmalarının nedeni, sıradan insanları ahlak dışı, insanlık dışı eylemlere katılmaya hazır hale getirmektir. Zira toplumsal özerklik ve siyasal çoğulculuk tamamen yok edilmeden, toplumun üyelerinin, ahlak dışı, insanlık dışı olduğu, adil olmadığı çok açık olan eylemleri yapmaları için gerekli itaati göstermeleri olanaksızdır.

Nitekim Milgram deneyinin bu sonucunu, ‘ancak…kurbanların protestolarından başka karşı koyacak baskının olmadığı serbest bir alanda iş gören…bir otorite varsa, orada otoriteye karşı en saf tepkiyle karşı karşıyasınız demektir. Elbette ki gerçek yaşamda birbirini geçersiz kılan, bir sürü karşı baskıyla karşılaşırsınız’ diyerek doğrulamaktadır. Milgram’ın ‘gerçek yaşam’ sözleriyle kastettiği şey de, çoğulculuk koşulları altındaki yaşamdır, yani özgürlükçü ve demokratik bir toplum yaşamı ve düzenidir. Böyle bir düzen de, sadece ve sadece adil ve özgür biçimde yapılan seçimlerle tesis edilebilir.

Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim, çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler için geldiler ve bir şey demedim, çünkü Yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey demedim, çünkü sendikacı değildim. Sonra Katolikler için geldiler, bir şey demedim, çünkü Katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde, çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı. Susma sustukça sıra sana gelecek’ şeklindeki çok iyi bildiğimiz sözler, tam da bu gibi durumlar için, yani toplumsal özerkliğin, çoğulculuğun, çeşitliliğin, farklılığın, farklı olma hakkının yok edildiği, insanların vicdanın köreltildiği durumlar için söylenmiştir.

Yani boşuna söylenmemiştir!

Advertisements

Korkak, tehlike olmadığı zaman yumruğunu sallar.’ GOETHE

KORKU ÜZERİNE –

Korkuyorum, Korkuyorsun, Korkacaksın, Korkacaklar!  Peki, Neden? Çoğumuz öyle yetiştik, yetiştirildik, öyle terbiye edildik, öyle büyüdük, büyütüldük, öyle yönetildik de ondan! Hayatımızı, hayatlarımızı sevgi üzerine değil, korku üzerine inşa ettik de ondan! Çocukluktan yetişkinliğe, yani büyümeye giden yolda, sadece korktuğumuz şeyler, korkularımızın boyutu ve niteliği değişti ama korkunun kendisi hep bizimle kaldı.

Cehennem korkusunun, baba korkusunun, öğretmen korkusunun, sınav korkusunun, sınıfta kalma korkusunun, başaramama korkusunun yerini, ölüm korkusu, terör korkusu, ekolojik felaketlere uğrama korkusu, şiddetin öznesi olma korkusu, iftiraya uğrama korkusu, ölümcül virüslerin bulaşması korkusu, genetiğiyle oynanmış kanserojen besinleri yeme ve kanser olma korkusu, işten çıkarılma korkusu, geçim korkusu, gelecek korkusu, bilinmezlik korkusu, siyasi iktidar korkusu aldı.

Öyle ki, bugün artık kitle medyasının fazlasıyla büyüttüğü varoluşumuzu tehdit eden bir korku kültürünün ortasında yaşıyoruz. Ve bütün bu korkuların içinde geriye, sadece kaçırdığımız, farkına varamadığımız, tadını alamadığımız hayata dair, hayatımıza dair birçok güzellik kaldı!

Peki, korku nedir? Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre korku;  ‘gerçek veya beklenen bir tehlike ile yoğun bir acı karşısında uyanan ve coşku, beniz sararması, ağız kuruması, kalp, solunum hızlanması vb. belirtileri olan veya daha karmaşık fizyolojik değişmelerle kendini gösteren duygudur.

Peki, duygu nedir? Beni bu yazıyı yazma konusunda esinlendiren, dahası büyük ölçüde yararlandığım, daha önce ‘Sıkıntının Felsefesi’ adlı kitabını okuduğum Norveçli yazar ve felsefe profesörü Lars Fr.H.Svendsen’in ‘Korkunun Felsefesi’ isimli kitabında yazdığına göre duygu ‘acı, açlık ve susuzluktan gurur, kıskançlık ve sevgiye, neredeyse salt fizyolojik fenomenlerden tamamen zihinsel fenomenlere kadar birbirine hiç benzemeyen bir dizi sözcüğü kapsayan bir sözcüktür. Duygu diye ilk isimlendirilen daha fiziksel, ikincilerin ise daha zihinsel olduğunu görüyoruz. İngilizcede duygu ile his (duyum) arasında bir ayrım yapılır, buna göre ilk baştaki daha ziyade his iken (açlık hissi vs),  diğerleri daha çok duygudur (gurur duygusu vs.). Bununla birlikte hisler/duyumlar ile duygular arasına tam olarak nasıl bir bölünme çizgisi çekileceği ve hangi halin hangisine uygun düştüğü konusunda hala ciddi bir anlaşmazlık olduğunu belirtmek gerekir.

Lars Fr.H.Svendsen kitabında, insan bilimleri konusundaki çalışmaları ile tanınan Macar akademisyen Elemer Hankiss’in, ‘Fears and Symbols: An Introduction to the Study of Western Civilisation/Korkular ve Semboller: Batı Uygarlığı Çalışmasına/İncelemesine Giriş’ isimli eserini referans alarak, bütün insan medeniyetinin temelinde korku bulunduğunu, korkunun insanların etrafını kuşatan her şeyin gelişmesine yön veren ana saik olduğunu, evlerin, kasabaların, aletlerin, silahların, yasaların, bütün toplumsal kurumların, sanatın ve dinin böyle doğduğunu ifade etmektedir.

Ki bu, bana göre de doğru ve son derece isabetli bir tespittir. Zira korku insana Hankiss’in ifade ettiği gibi son derece yerinde ve olumlu şeyler de, muska yazdırmak, cin çıkarmak/kovalamak, kurşun döktürmek gibi saçma sapan şeyler de yaptırır.

İnsan korkar. Çünkü korkmak insani bir duygudur. Esasen korkuyu yok saymak korkuyu yok etmez. Bütün mesele, neden veya nelerden korkulması gerektiğini bilmek, korkulması gerekeni tanımak, korkularla yüzleşmek, bu suretle nafile korkulardan kurtulmak ve hayatı korkarak yaşamamaktır. Zira korkarak yaşamak, hayatı bizzat ve deneyimleyerek yaşamak değil,  hayata seyirci olmaktır.

Korku, insan korkunun, korkularının esiri olmadığı, boş korkuları içinde besleyip büyütmediği sürece yararlı ve hatta ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Zira sağlıklı ve rasyonel korkular insanı pek çok konuda temkinli olmaya ve davranmaya sevk eder, bireyin kişisel savunma mekanizmalarını güçlendirir. Temkinli olmak ve öyle hareket etmek ise, hata yapmak riskini azaltır. Gandi’nin ‘korku işe yarayabilir ama korkaklık hiçbir işe yaramaz’ ve yine Franklin Roosevelt’in ‘korkulacak tek şey korkunun kendisidir’ demesi ondandır.

Boş yere duyulan korku kadar, gereksiz ve zamansız cesaret de insan için tehlikelidir. Tehlikelidir, çünkü insana hata yaptırır ve zarar verir. Onun için insanın nerede, ne zaman, kimden ve neden korkulması ya da cesur olunması gerektiğini iyi tayin etmesi gerekir.

Mesela neden veya nelerden korkmak gerekir? Bana göre insanın önce utanılacak şeyler yaparak rezil olmaktan korkması gerekir. Tehlike olmadığı zaman yumruk salladıklarına, tehlike hissettiği zaman dalkavukluk yaparak gülünç ve itibarsız duruma düşmekten korkması gerekir. Suç işlemekten korkması gerekir.

Kendi payıma ben, bunları yapmaktan veya böyle bir duruma düşmekten sadece korkmam, utanırım da. Şükürler olsun ki, hayatım boyunca böyle bir duruma veya böyle durumlara hiç düşmedim.

Benim bu yazıyı yazmaktan amacım, korkunun felsefesini yapmak, psikolojik, sosyolojik ya da bireysel boyutuyla korku duygsunu incelemek değil elbette. Esasen bu konular hakkında az çok bilgi sahibi olmakla birlikte, bu konuların uzmanı da değilim. Esas amacım, korkunun siyasi boyutunu, sonuçlarını, bir yönetme/iktidar aracı olarak kullanılmasını, özgürlükle olan ilişkisini incelemektir.

Kapitalizmin siyasal yönden üstyapısı, ekonomik yönden ise altyapısı olan, uzun yıllardan bu yana dünyayı ve pek çok dünya ülkesini çekip çeviren liberalizm, 20.yüzyılın özellikle son çeyreğinden itibaren ciddi biçimde şekil değiştirmiştir. Bu değişime bağlı olarak, devletin iktisadi alanla ilişkisi ve görevleri konusunda minimal devlet/en az devlet anlayışını, özgürlüklerin alanının genişletilmesini, negatif özgürlük görüşünü, refah ve gelir dağılımının, rekabetten doğan iktisadi ahenk varsayımına dayalı olarak hakkaniyet içinde gerçekleşmesini, daha sonraları kabul gören Keynesci refah toplumu ve sosyal devlet ilkelerini savunan klasik liberalizmin yerini Yeni Liberalizm almıştır.

Liberalizmin bu yeni versiyonu iktisadi yapının, geçmişteki bir kısım siyasi iktidarların yaptığı gibi, gerektiğinde, özellikle güvenlik nedenlerine bağlı olarak halkın yaşamına ve özgürlüğüne tecavüz edilebileceğini kabul eder. Yani bunalan kapitalizmin, bunalımdan çıkması için icat edilen, bir yönüyle güvenliğin teminatı olarak ortaya çıkan ve artık pek işe yaramayan eskisinin yerine ikame olunan bu yeni liberalizm anlayışı, Thomas Hobbes’un ‘her yerde hazır ve nazır devlet ilkesi’ üzerine inşa edilmiştir.

Lars Fr.H.Svendsen’in de işaret ettiği üzere, geçmişte Bush yönetimi, günümüzde Trump yönetimi tarafından hem ulusal, hem de uluslararası alanda uygulamaya konulan bu yeni liberal politikanın dayandığı, dayandırıldığı temel, ‘şiddete başvuran insanlar, teröristler eylemleri dolayısıyla kendilerini ahlaki düzenin dışında bir yere yerleştirmişlerdir, o halde kendilerini savunan insanların da aynı şekilde hareket etmeye hakları ve izinleri olmalıdır – ABD terörizm tarafından tehdit edildiği sürece, ülke devletin savunmayı çıkış noktası olarak aldığı normlar tarafından kısıtlanmamalıdır.

Bu görüş, bu anlayış, bu yaklaşım, tam da Hobbes’un Leviathan’nının, yani egemeninin, yani devletinin harekete geçirilmesi, Hobbes’un toplum sözleşmesinin uygulamaya konulmasıdır. Yani devlet, yani egemen böyle yaparak demektedir ki, ‘sen yurttaş olarak sözleşmede bana verdiğin yönetme yetkisiyle, sözle, itaat yükümlülüğüyle bağlısın, ama ben bu sözleşmeyle bağlı değilim.

ABD’nin hem kendi ülkesi yönünden, hem de dün Irak’ta, bugün Suriye’de izlediği politikanın mantığı ve temel argümanı budur. Yani özeti şudur: ‘Ben özgürlük düşmanlarıyla savaşıyorum, bunun gerektirdiği her şeyi yapmak zorundayım ve yaparım.

Bu yaklaşım, sadece Hobbes’un görüşlerini uygulamaya koymak değil, aynı zamanda Hitler’in akıl hocalığını yapan, siyaset anlayışını ‘dost/düşman’ ayrımı üzerine kuran, ‘herhangi bir dinsel, ahlaki, ekonomik, etnik ya da başka bir karşıtlık, insanları dost ve düşman olmak üzere etkili biçimde ayırmayı başaracak kadar güçlü ise, siyasal bir karşıtlığa dönüşür. Siyasal bir eylem, insanın kendi varoluşunu sürdürmesinden ve onu tehdit edenleri yok etmesinden ibarettir…Böyle bir siyasi eylem devletin tek hakkıdır ve kendi varlığını devam ettirebilmek için devlet, içerideki tüm düşmanları, yani homojen birlikle uyuşmayan herkesi bertaraf etmelidir. Güçlü devlet icap edeni yapan devlettir’ diyen Alman hukuk profesörü ve siyaset kuramcısı Carl Scmitt’e rahmet okumaktır.

Devlet, terörle, terörizmle, teröristle, halkın yaşama ve özgürlük haklarına her ne sebeple olursa olsun tecavüz edenlerle, kendi otoritesini sarsanlarla, varlığını ve bekasını tehlikeye düşürenlerle elbette mücadele etmeli, halkının ve sınırlarının güvenliğini sağlamalıdır. Zira dışarıya karşı halkın menfaatini ve güvenliğini korumak, içeride adaleti tesis etmek, halkın refahını sağlamak devletin asli görevidir.

Peki, devlet bunu nasıl yapmalıdır? Hukukun içinde kalarak, hukuk devleti olmanın gereklerine uyarak yapmalıdır. Çünkü düne kadar halk, ülke ve egemenlik unsurları temelinde tanımlanan devletin günümüzdeki olmazsa olmaz özelliği, niteliği hukuktur, hukuk devleti olmaktır, ikincisi ise demokrasidir. Devlet eğer bu iki önemli niteliğini ve özelliğini yitirirse, devlet olarak varlığını sürdürebilir belki ama herhalde halkının ve uluslararası camianın nezdinde güvenilirliğini, itibarını ve saygınlığını sürdüremez.

Dahası güvenlik adı altında korkuyu bir yönetme tekniği olarak kullanan, bu yolla kendisini meşrulaştıran ve yurttaşlarının itaat etmesini sağlayan, bu amaçla korkuyu araçsallaştıran, özgürlüklerin kullanılma alanını daraltan, bir kısmını ise ortadan kaldıran bir siyasi iktidar, uzun süre ayakta kalamaz. Böyle bir iktidar, böyle bir iktidarın temsil ettiği devlet demokrat bir devlet olamayacağı gibi hukuk devleti de olamaz. Böyle bir iktidar yapısı altındaki halkın hukuk güvenliği tehlikede olduğu gibi temel özgürlükleri de ciddi tehlike altındadır. Amerika’nın kurucu babalarından olan Benjamin Franklin’in ‘Geçici güvenlik uğruna temel özgürlüğünü feda edenler, hem özgürlüklerini, hem de güvenliklerini kaybederler’ demesi ondandır.

Zira korku politikaları hukuka, adalete olan güveni ortadan kaldırır, güvenlik ilkesini sulandırarak aşındırır, demokrasinin özünü oluşturan özgürlüğün kuyusunu kazar. Onun için, hukuk, hukuk devleti anlayışı, adalet ilkesi, demokrasi ve özgürlük kavramları ve kurumları, siyasal düşüncemizde korkunun teşkil ettiği yerden daha temel bir yere sahip olmalıdır.

Esasen korku yoluyla meşruluk kazanan ya da kazandırılan ya da kazandırılmaya çalışılan her şey, terör de dahil olmak üzere her şey, ülke için, devlet için, siyasi iktidarın kendisi için, hukuk devleti için, demokrasi için, ekonomi için, siyasi istikrar için terörün kendisinden çok daha büyük tehlike oluşturur. Zira ve Svendsen’in ifadesiyle ‘korkunun oluşturduğu nedenlere karşı sürdürülen mücadelenin bizzat kendisi korkuya neden olur. Siyasi özgürlüğümüzün önemli bir parçası tam da çok büyük korkular yaşamadan hayatlarımızı sürdürmekten oluşur.

Son bir söz. Onu da Amerika eski Adalet Bakanı John Ashcroft söylüyor: ‘Barışsever insanları kayıp özgürlük hayaletleriyle korkutanlara benim mesajım şudur: Taktikleriniz sadece teröristlere yardım ediyor, zira bunlar ulusal birliğimizi sarsıyor ve azim ve kararlılığımızı sekteye uğratıyor. Bunlar Amerika’nın düşmanlarının eline koz veriyor, dostlarını ise tereddüde düşürüyor. İyi niyet sahibi insanları kötülük karşısında sessiz kalmaya teşvik ediyor.

Kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.’ Charles Dickens

AVUKATLIK MESLEĞİ ÜZERİNE BİR KONUŞMA –

Bugün Avukatlar Günü. Avukat olarak, avukatlar olarak bu günü kutlayacak kadar mutlu, huzurlu, sevinçli ve güvende değiliz pek çoğumuz. Ama öyle de olsa, tüm avukatlar için özel ve anlamlı olan bu günü kutluyor, ülkem için, her bir yurttaşımız için, avukat meslektaşlarım için gelecekte güzel şeyler olmasını diliyorum.

Biz avukatlar için anlamlı olan bu günde, 05 Aralık 2015 tarihinde Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencilerinin daveti üzerine katıldığım etkinlikte bir özetini sunduğum konuşmamın tamamını sizinle paylaşmak istiyorum. O gün için hazırladığım bu konuşma metninde yazılı olanlar ve o gün yaptığım özet konuşmada söylediklerim, elbette çok önemli, çok bilinmeyen şeyler değildir. Ama öyle de olsa bildiklerini öğretmeyi, bilmediklerini öğrenmeyi görev bilen benim için anlamlı ve önemli şeylerdir.

İlginizi çeker diye düşündüğüm için, o gün için hazırladığım konuşmanın tam metnini aşağıda sizinle paylaşıyor ve bu paylaşımımı ‘iyi avukatlara’ ithaf ediyorum.

‘Sevgili Gençler,

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Beni buraya davet eden, sizinle buluşturan Atılımcı Hukukçular Topluluğu’nun Sayın Başkanı’na ve üyelerine teşekkür ediyorum.

Konuşmama avukat olmanın, avukatlık mesleğinin en önemli özellikleri olan bağımsızlık, özgürlük, özerklik kavramları üzerine bir şeyler söyleyerek başlayacağım. Daha sonra avukatlık mesleğinin neden önemli ve işlevsel olduğunu anlatacağım. Bunların yanısıra insanlık tarihinin en eski, en kadim mesleği olan avukatlık mesleğinin tarihsel gelişimi üzerinde duracağım.

Söyleyeceğim şeyler çok önemli şeyler değil, hepinizin bildiği şeyler. Ama içten şeyler, içimden gelen şeyler. Tolstoy’un söylediği gibi ‘İçtenliği olmayan bir konuşmanın değerinin de olmadığına’ inanan bir insan olarak, içten şeyleri, içselleştirdiğim şeyleri söyleyeceğim. Lütfen bunu böyle kabul edin. Söyleyeceklerimi telkin olarak kabul etmeyin, söyleyeceklerime katılmasanız dahi içtenliğime inanın.

Değerli Gençler,

Biz insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz aklımız ve vicdanımızdır. Aklımız olduğu için düşünür, bilgi ve deneyim sahibi olur, karar veririz. Vicdanımız olduğu için neyin haklı, neyin haksız, neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğunu anlar, haksızlığın, adaletsizliğin karşısında dururuz. Aklımızın, vicdanımızın rehberliğinde yaşamımızı sürdürmek, bilgimizle, deneyimlerimizle hareket etmek, hem insani özelliklerdir, hem de özgür ve özerk birey olmanın asgari gerekleridir. Zira insan, akli yeteneğini kullanabildiği, vicdan ve bilgi sahibi olduğu, kendi kararlarını bizzat kendisi verdiği, bağımsız ve özgür biçimde yaşadığı, başkalarının yönlendirmesiyle hareket etmediği ölçüde birey olur. Onun için birey olmak, her şeyden önce özgür olmak, özerk olmak demektir.

Ayn Rand’ın da ifade ve işaret ettiği üzere, özgür ve özerk insan gerçeği algılamasını başkalarının emrine, talimatlarına, yönlendirmesine teslim etmez. Bilgisini, kendi doğru anlayışını başkalarının fikirlerine, tehditlerine, isteklerine, açık veya gizli planlarına, çıkarlarına kurban etmez. Böyle bir akla, böyle bir vicdana, böyle bir kişiliğe başka düşünceleri, görüşleri, çıkarları, planları olan birileri engel olmaya çalışabilir, bu kişi hapse atılabilir, işkence görebilir, hatta öldürülebilir, ama susturulamaz, bu kişinin bağımsızlığı, özgürlüğü,  özerkliği elinden alınamaz.

Yurttaş, siyasi toplumun, yani devletin, bir dizi hak bahşedilmiş, ama aynı zamanda sorumluluk da yüklenmiş üyesidir. Onun için yurttaşlık, bireysel var oluşun kamusal yüzüdür.

Bireysel var oluş, yani birey olma toplumsallaşmayı gerektirir. Onun için birey olma sürecini tamamlayamamış insanlar, ne bağımsız olabilirler, ne özgür olabilirler, ne özerk olabilirler, ne de toplumsallaşabilirler. Böyle insanlar kendi kendilerini yönetemezler, başkalarının kendilerini yönetmesine izin verirler. Bu insanlar ne yaratabilirler, ne sorumluluk alabilirler, ne bir şeyleri değiştirebilirler, ne de kendilerini örgütleyebilirler.

Böyle oldukları, iş odaklı, hizmet odaklı olmadıkları, söylem odaklı, slogan odaklı oldukları için, anonim her söylemi akıllarının ve vicdanlarının süzgecinden geçirmeden benimserler, kendi dillerinde yeniden üretirler. Kendilerini, yaptıkları işle, ürettikleri ve yarattıkları değerlerle değil, ırk, inanç, köken, ideoloji gibi aidiyetlerle tanımlarlar. Öyle oldukları için bu insanlar, ideoloji merkezli, sınıf merkezli, din merkezli, grup merkezli, parti merkezli, iktidar merkezli, muhalefet merkezli düşüncenin ve söylemin marjlarına kolayca itilirler.

Toplum yaşamı sivil ve bireysel katılımı gerektirmekle, ancak birey olma sürecini tamamlamış olan yurttaşlar; sahip oldukları haklar, yetkiler ve eğer bilincinde ve farkında iseler, taşıdıkları sorumluluklar ölçüsünde yaşadıkları toplumun sivil hayatına katılabilirler, sağlıklı, dinamik bir sivil toplumun oluşmasına, gelişmesine, kalkınmasına, demokratikleşmesine katkı yapabilirler.

Bütün bunları avukatın, avukatlık mesleğinin en önemli özelliğinin, karakterinin bağımsızlık, özerklik, özgürlük olduğunu ifade etmek için söyledim. Özgür olmak, özerk olmak, bağımsız bir karaktere sahip bulunmak, elbette ve her insan için, başkaca meslek sahibi olan insanlar için de gerekli olan, sahip olunması gereken bir özelliktir. Ama en çok kamu görevi yapanlar için, kamusal yetki kullananlar için gerekli olan bir özelliktir. Hakim, savcı, avukat olanlar veya olmak isteyenler için ise ‘olmaz ise olmaz’ bir özelliktir.

Değerli Gençler,

Çağımızın yaşayan en önemli bilgelerinden olan Noam Chomsky, ‘Umutlarım ve sezgilerim o yöndedir ki, tatmin edici ve yaratıcı çalışma insanın temel ihtiyaçlarından birisidir’ diyor ve şöyle devam ediyor: ‘Bir güçlüğün üstesinden gelmenin, bir işi iyi yapmanın, belli bir hüner ile ustalık göstermenin hazzı da hem gerçek ve önemli, hem de tam ve anlamlı bir yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aynı sözler, başkalarının genellikle bizim çapımızı aşan başarılarını anlayıp onlardan yararlanma ve başkalarıyla işbirliği içinde yapıcı çalışmalara girme fırsatları için de geçerlidir.

O halde avukat, yargıç, savcı veya akademisyen de olsanız ya da bir başka işi veya mesleği de yapsanız, mesleğinizden, yaptığınız işten haz almanız, tam ve anlamlı yaşamanız için işinizi iyi yapmanız, işinizde hüner ve ustalık göstermeniz, doyurucu ve yaratıcı bir çalışma içinde olmanız, başkalarının başarılarını anlayıp takdir etmeniz, onlardan yararlanmanız ve başkalarıyla işbirliği içinde çalışmanız gerekir.

Değerli Gençler,

Paris Barosu önceki Başkanlarından Rousse’ya göre avukat; ‘Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşıdır.

Rousse’nun son derece isabetli olan bu tespitinden hareketle demek gerekir ki; tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakları vardır.

Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve cesaretle karşı koymak avukatların ve baroların en önde gelen görevidir.

Onun için avukatlar, tam da Edward Said’in entelektüel tanımında işaret ve ifade ettiği gibi,  belli bir kamu için ve o kamu adına mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da tanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip bireyler olmak zorundadırlar.

Mesleklerinin yüklediği bu sorumluluk avukatlara;  kamunun gündemine sıkıntı veren, unutulan, sümen altı edilen sorunları getirmek, slogan, ortodoksi ve doğma üretmektense bunlara karşı çıkmak, kolay kolay hükümetlerin, muhalefetin, kimi derneklerin ya da cemaatlerin adamı olmamak, hukuk ve insan hakları ihlallerine tanıklık ve bunlarla mücadele etmek görevlerini yükler.

Değerli Gençler,

Alkibiades I’ isimli eserinde Platon, bilge Sokrates’in siyasal yaşamına henüz daha yeni başlamak üzere olan ve bunun için de iktidara odaklanan genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki siyasal yaşamın sorumluluklarına hazırlamak için ona ‘kendine dikkat etme/kendine özen gösterme’ tekniğini öğretişini anlatır.

Çok uzun olan ve Sokrates’in ‘Genellikle kendimizle ilgilendiğimizi sanırız, ama gerçekte kendimizle ilgilenmediğimizi pek fark etmeyiz. Kendimizle ilgilenmek ne demektir, söyle bana? Bir insan kendisiyle ne zaman ilgilenmiş olur? İnsan kendisine ait şeylerle ilgilenirse, kendisiyle ilgilenmiş olur mu?’ sözleriyle başlayan bu diyalog, Sokrates’in ‘Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir’ sözleriyle sona erer.

Peki, erdem, aynı anlama gelen fazilet ne demektir? Erdem, ahlakın övdüğü, değer verdiği iyilikseverlik, alçak gönüllülük, hoşgörülülük, cömertlik, doğruluk gibi tüm iyi niteliklerin toplamıdır.

Alkibiades ile Sokrates arasındaki diyalogtan hareketle sözü getirmek istediğim husus, hukukçuların meslek ahlakı, meslek etiğidir. Buna göre işaret etmemiz gereken ilk husus: meslek etiği dediğimiz ilkeler toplamının, aslında yargıcın, savcının, avukatın, adalet hizmetinde görevli her bir çalışanın kendisiyle ilgilenmesi, kendisine özen göstermesi, kendisine dikkat etmesi gerektiği hususudur.

Bunun için de o kişinin önce insan olarak –kendini bil-mesi gerekir. Zira kendini bilmeyen avukat da, yargıç da, savcı da, herhangi bir adalet çalışanı da, kendisini iyi yapamayacağı gibi işini de iyi yapamaz. O halde adaletin, kamunun hizmetinde olan herkesin öncelikle edinmesi gereken şey ‘erdem’dir.

Bir kurallar sistemi olan ahlak, bağlayıcı olduğu kabul edilerek belirlenen norm ve değerlerin bir soyutlamasıdır. Gerek buyruklar, gerekse yasaklar aracılığıyla bize uyarıda ve çağrıda bulunan ahlakiliğin özünü, birey olarak bizim bu kurallara karşı duyduğumuz saygı oluşturur.

Ait olduğumuz toplumun zaptı altında olan bizler, yaşadığımız toplumun buyrukları, yasakları, normları, yani kuralları olduğunu erken yaşta öğreniriz. Ama asıl ahlaki kavrayış, bu nitelikteki kuralların dışarıdan dayatılan kurallar olarak değil de, bu kuralların içinde yaşadığımız toplumun tüm bireylerinin gerçekleşebilecek en fazla özgürlükten yararlanabilmelerini güvence altına alan unsurlar olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıkar. Bunu sağlayacak tek bir kural vardır, o da ahlaki kuraldır.

Gündelik hayatın pratiğinde ahlak, insanın karşısına sadece belli bir kültüre özgü farklılıkları vurgulayan bir olgu, yani başkaca toplumsal ya da ulusal toplulukların anlam yorumlarının farkı olarak karşımıza çıkmaz. Ahlak, sadece bireyin içinde büyüdüğü ve aktif olarak biçimlendirilmesine katkı yapmaya çağrıldığı topluluğun anlam ufkunu temsil etmekle kalmaz; ayrıca genel ahlak bağlamı içinde ve fakat toplumun sadece bir kısmı için geçerli olan alanda, ‘özel/kısmi ahlak’ biçiminde de ortaya çıkar.

Özel/kısmi ahlak’ biçiminde ortaya çıkan ve ‘meslek ahlakı/etiği/kuralları’ olarak isimlendirilen bu kuralları, o mesleğin kendisi ve mensupları üretir. Normları, o mesleği seçen ve yürüten herkesi bağlayan bu nitelikteki kurallar, genel ahlaki ilkeye, yani mesleğinde olabildiğince iyi olma ilkesine dayanır. Bu ilke gereğince, çalışmanın ve emeğin kendisine ayrı bir değer yüklenir. O meslek mensubu tarafından yapılan iş, sadece eksiksiz ve hatasız bir çalışma sürecini olanaklı kılan teknik kurallar aracılığıyla değil; aynı zamanda ve özellikle, diğer insanları doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren ahlaki kurallar temelinde icra edilebilecek bir faaliyet olarak tanımlanır.

Mesleğin onurunu korumak amacıyla konulan kuralları çiğneyen, bu bağlamda temsil ettiği genel çıkarların yerine, kendi kişisel çıkarlarını koyan meslek mensubu, sadece kendi kişisel, toplumsal ve mesleki prestijini yitirmekle kalmaz, aynı zamanda mesleğin kendisine de zarar verir.

Aristoteles’in ‘Nicomachean Ethics’ isimli özgün eserinde ‘Pratik, hem etiğin var olma koşulu, hem de onun hedefidir. O nedenle soylu olan üzerine, adil olan üzerine, kısaca sitede bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır’ diyerek vurgu yaptığı üzere, pratiğin bilimi olarak ‘etik’, bilgi adına değil, eylem adına harekete geçen ahlakiliktir. Öyle olduğu için ‘etik’, kuram oluşturmak amacıyla geliştirilmiş olmadığı gibi, entelektüel zevklere ve züppeliklere hizmet eden düşünsel bir uğraş da değildir. Bütün bunlardan uzak bir pratik olarak ‘etik’, varlığını uygulamada, yani eylemde gösterir. Bu yönüyle ‘fiiliyat üretici bilgi’ olan ‘etik’ düşünce ile eylemin birlikteliğidir.

Bütün bunlardan hareketle demek gerekir ki, avukatlık, yargıçlık, savcılık, adalet çalışanı gibi kamusal hizmetlerin meslek etiğinin özünü oluşturan pratik, bütün bu mesleklerin günlük yaşam pratiğidir. Onun için yargıcın da, savcının da, avukatın da, her düzeydeki adalet çalışanının da, gerek kendi varlığının, gerekse mesleki yönden iyi olmasının koşulları hakkında aydınlatılmış bu günlük yaşam pratiğinin ahlakını iyi bilmesi ve bunu içselleştirmesi gerekir.  Bu yapılmaz ise ne mi olur? Mesleğe ihanet edilmiş olur. Ve Sait Faik’in dediği gibi ‘Mesleğe ihanetle başlar her şey…’ Sonra arkası gelir; kendinize, dostlarınıza, arkadaşlarınıza, ülkenize, başkaca şeylere ve değerlere ihanet edersiniz.

Sevgili Gençler,

Yargının asli unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla görevli ve yükümlü değildirler.

Aynı zamanda laik bir entelektüel ve özgül bir kamusal role sahip avukatlar ve bireyler olarak; kamu için ve kamu adına mesajı, görüşü, tavrı temsil etmek, hakikati ifade etmek, ortodoksi ve dogma üretmektense buna karşı çıkmak, hükümetlerin ya da muhalefetin, büyük şirketlerin ve başkaca çıkar çevrelerinin adamı ve sözcüsü olmamak zorundadırlar.

Yine barolar, sadece, avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime ve dönüşüme katkı yapmakla, bu amaçla, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla, yeniliğin ve değişimin motoru olmak için ‘statüko bozucu’ olmakla yükümlü olan, olması gereken kuruluşlardır.

Barolar ve avukatlar, bütün bu işlevleri yerine getirebilmek için; zihinlerinde kendilerini de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer vermek, çevrede dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek kadar bağımsız, cesur, özgür ve özerk bir ruha sahip olmak, her türlü otoriteden gelen tehditlere karşı koyabilmek, hiç kimseye boyun eğmemek, kirlenen düşüncelerini değiştirebilecek, yeni şeyler keşfedecek kadar meraklı ve hevesli kalabilmenin yollarını bulmak zorundadırlar.

Barolar ve avukatlar sadece bunları değil, hakikati temsil etmek, bir haminin veya vasinin ya da başkaca bir otoritenin yönlendirmesine izin vermemek, toplumsal değişime ve dönüşüme öncülük edebilmek için yeni diller ve ruhlar icat etmek durumundadırlar.

Bütün bunları yapabilmek için baroların ve avukatların, hem kendilerini, hem de toplumun kendisini; ‘klişelerle, aşınmış metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin zihinlerini uyuşturup edilginleştirmesine, bilinçlerinin üzerini kaplayıp, onu basmakalıp düşünceleri incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartmasına izin vermemeleri’ gerekir.

Sevgili Gençler,

Biz hukukçular, avukatlar köprüler kurmuyoruz, kule dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz…Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey var. Ama sorunları çözüyoruz; gerginliği gideriyoruz; hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyoruz; çabalarımızla barışçıl bir devlette insanların huzurlu ve adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.

Bu sözler, 1924 yılında ABD Başkanlığı’na aday olan avukat John W.Davis’e ait. Davis bunları 16 Mart 1946’da New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada söylemiş bunları.

Bu sözlerin bir benzerini George Mason Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ronald Rotunda’da söylüyor. Şöyle diyor Rotunda; ‘Biz avukatlar, mühendisler gibi köprüler inşa etmeyiz; doktorlar gibi kemikleri onarmayız; mimarlar gibi bina tasarlamayız; ressamlar gibi resim yapmayız. Sadece insanların ellerinin bize dokunmasına imkan veririz. Eğer görevimizi profesyonelce, mesleğin onuruna uygun biçimde yaparsak, başka kişilerin yüklerini taşırız; insanları streslerinden kurtarırız; adaletin takipçisi oluruz; uygarlığın kaplaması olur ve onu daha da güçlendiririz.

Her iki değerli hukukçunun söylediği gibi biz avukatlar, bina, araba, uçak yapmıyoruz, şiir ya da roman yazmıyoruz, karikatür çizmiyoruz, ama en az bunlar kadar, hatta bunların pek çoğundan daha önemli, daha değerli, daha anlamlı bir şey yapıyoruz. En önemli sermayemiz olan zamanımızı, bilgimizi, hayatın en önemli, en değerli hammaddesi olan, toplumdan gelen ve yine topluma giden insanlara tahsis ediyor, insanlara dokunuyor, insanları dinliyor, insanların sorunlarını paylaşıyor, yükünü üstleniyor, başka insanlarla olan hukuki sorunlarını çözüyor, adaletin gerçekleşmesine, hukukun üstünlüğünün egemen kılınmasına, toplum huzurunun, toplumsal barışın sağlanmasına ve sürdürülmesine katkıda bulunuyoruz.

Shakespeare’in ‘Hamlet VI’ isimli eserinin kahramanı Dick the Butcher/Kasap Dick, ‘eline gücü geçirdiğinde ilk yapacağı şeyin bütün avukatları öldürmek’ olduğunu söyler.  Ahlaksız/berbat bir kişilik olan Dick the Butcher, aslında kendi kötü devriminin başarılı olması için tek yolun, hukuku yok etmek, bunun için de hukuku temsil eden herkesi, yani adaletin gerçekleşmesine katkı yapan yargıçları, savcıları, avukatları öldürmek olduğunu ifade etmek ister.

Kasap Dick’lerin, yani hukuku, adaleti ortadan kaldırarak kendi kötü devrimlerini gerçekleştirmek isteyenlerin önündeki en önemli engel avukatlardır.

Sevgili Gençler,

İslam Hukukunun büyük bilginlerinden olan İmam Şafi diyor ki; ‘Bütün Kuran inmeseydi ve sadece –Vel Asr- suresi inseydi yeterdi.’ Vel Asr suresinin anlamı şudur; ‘Zamanın üzerine yemin ederim ki, bütün insanlar hüsran içindedir. Şu üçü hariç: Hakka inananlar, Hakkı tavsiye edenler, iyi, güzel, doğru şeyi yapanlar ve sabredenler.

Avukat olarak biz İmam Şafi’in dediği şey yapıyoruz. Yani hakka inanıyoruz, iyiyi, güzeli, doğru olanı yapmaya, sabırla yapmaya çalışıyoruz. Hukukun tanıdığı ve koruduğu yetki olan hakkı savunuyor, hakkı, hak sahibini temsil ediyoruz, Hakka ulaşmanın yolu ve aracı olan davaları mahkemelerin önüne biz getiriyor, adına karar denilen, içtihat denilen yargısal ürünlerin oluşmasını, bu yolla hukukun ilerlemesini, gelişmesini, hak sahibinin hakkı olanı elde etmesini, hakkına kavuşmasını biz sağlıyoruz.

Yani çok şey yapıyoruz, çok hayati, çok değerli, anlamlı şeyler yapıyoruz. Dahası en önemli olan şeyi, yani ‘bu dünyada yaşama ayrıcalığı elde etmek için ödediğimiz bir kira olan insana hizmet etmek’ edimini yerine getiriyoruz.

Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon ‘The Turn of the Tide/Gelgit Dönemeci’ isimli kitabında şöyle diyor: ‘Kişinin motivasyonlarının yanlış olması durumunda, hiçbir şeyin doğru olamayacağını anladım bir anda. İster postacı, berber, sigortacı veya ev kadını olun, isterse başka bir iş yapın sonuç değişmez. İşinizi sadece başkalarına hizmet ettiğinizi hissettiğiniz sürece iyi yapabilirsiniz. Başkalarına bir yararınız olmuyor ise eğer, işinizi iyi yapmıyorsunuz demektir.

Biz avukatlar da işimizi, mesleğimizi iyi yapmaya çalışıyoruz. Müvekkillerimize hizmet ettiğimizi düşünerek yapıyoruz, onların acısını, duygularını hissederek yapıyoruz. Bu saikle, bu motivasyonla yapıyoruz, insana, insanlara yararımız olsun diye yapıyoruz.

Sevgili Gençler,

Sadece bugün değil, şimdiki zamanda değil, geçmişteki bütün zamanlarda da avukat olarak işimizi iyi yapmışız. Sadece müvekkillerimizin işini değil, toplumun, insanlığın işlerini de kendi işimiz olarak görmüş, kişisel ve mesleki sorumluluğumuz kapsamında kabul etmiş ve öyle yapmışız.

Bunu ben söylemiyorum, tarih söylüyor. Ben sadece tarihe tanıklık ediyorum. Dünya siyasi tarihinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, başta Fransız İhtilali, Amerikanın Bağımsızlığı, dünyanın ilk yazılı anayasası olan Amerikan Anayasasının yapımı olmak üzere, devrim niteliğindeki pek çok eylemde, dünya tarihini değiştiren ve dönüştüren tüm siyasi olaylarda, gerek eylem, gerekse düşünce lideri olarak avukatlar vardır.

Benim bu söylediklerimi Amerikalı avukat Luis Land ‘Avukat’ isimli şiirinde çok daha güzel, çok daha somut olarak ifade ediyor ve şunları söylüyor:

Ben Avukatım.

Kaba gücün yerine merhameti, adaleti, hakkaniyeti koydum.

İnsanoğluna diğerlerinin hakkına, mülkiyetine, hürriyetine saygıyı;

Vicdan, ifade ve toplanma özgürlüğünü ben öğrettim.

Haklı davaların sözcüsü;

Yoksulun, mazlumun, dul ve yetimin savunucusuyum.

Çarşıda pazarda onuru sürdürürüm.

Halkın sevmediği, popüler olmayan davaların şampiyonu benim.

Zulmün, baskının, bürokrasinin düşmanıyım.

On Emre giden yolu ben hazırladım

Yunanistan’da kölelerin, Roma’da esirlerin özgürlüğü için ben savaştım.

Stamp Act’le ben mücadele ettim.

İnsan Hak ve Özgürlükleri Bildirgesi’ni ben yazdım.

Köleleri ben savundum.

Kölelik karşıtıyım.

Kölelikten Kurtuluş Bildirgesini yayımlayan bendim.

Her ülkede, her iklimde haini cezalandırır, masumu korur, düşeni kaldırır, adaletsizliğe ve vahşete karşı çıkarım.

Tüm savaşlarda özgürlük için savaşan bendim.

Halkın yaygarasına ve çoğunluğun despotluğuna karşı duran benim.

Adaletin gerçekleşmesini engelleyen önyargı olmasın diye zenginleri savunur; Yoksulun tüm hak ve imtiyazları teslim edilsin diye davasında ısrar ederim.

Irk, renk, sınıf, cinsiyet ya da din ayrımı yapmaksızın insanlığın eşitliği için çalışırım.

Hilebazlıktan, dalavereden ve sahtekarlıktan nefret ederim.

Adaletten ödün vermekten ya da menfaati zıt iki müvekkile hizmet etmekten yasaklıyım.

Geçmişin muhafazakarı, bugünün liberali, geleceğin radikaliyim.

Adaleti ve hakkaniyeti gerçekleştirmek için uzlaşmaya inanırım;

Aynı nedenle şekilciliğin ve kırtasiyeciliğin Gordion düğümünü kesip atarım.

Tüm buhranlarda insanlığın lideriyim.

Dünyanın günah keçisiyim.

İnsanlığın haklarını avucumun içinde tutarım da, kendi haklarımı sağlamayı bir türlü beceremem.

Ben öncüyüm.

Geçmişten vazgeçecek, bugünü ve var olanı yıkmak isteyecek en son kişiyim.

Ben, adil hükümdar, dürüst yargılayıcıyım.

Mahkum etmeden önce dinler, herkes için en iyiyi araştırırım.

Ben Avukatım.

Sevgili Gençler,

Şimdi Luis Land’in bizi götürdüğü yere, yani geçmişe, yani avukatlık mesleğinin tarihine gidelim ve oradan devam edelim.

Hepinizin, hepimizin bildiği üzere, insanlık tarihinin ilk zamanlarında ‘zorbalıkla-kaba güçle’ eş anlamlı olan ve o şekilde uygulanan ‘hak arama özgürlüğü’, günümüzde başta anayasalar olmak üzere, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınan, düzenlenen, kullanılabilen ve güvence altında olan bir özgürlüktür. Hak aramanın bağımsız ve tarafsız bir kurum olan yargı yolu ile elde edilmesi, aşama aşama gelişen ve gerçekleşen bir hukuksal aydınlanmanın sonucudur.

Hak arama özgürlüğünün kullanılmasında ve korunmasında hukuki yardımda bulunan, bu amaçla bireyin yanında yer alan, bilgisini ve zamanını hak arayan kişi veya kişilere özgüleyen hak arama/savunma mesleğinin onurlu temsilcileri ise avukatlardır.

İnsanız. Her toplumda melekler olduğu kadar, şeytanlar da var. Birey olarak hepimizin sağlıklı, olumlu yanlarımız olduğu gibi, yanlışlarımız, eksiklerimiz de var. Onun için Fransızlar ‘Herkesin dolabında bir ceset vardır’ derler. Esasen, herkes melek olsa idi, hukuka, yasalara, avukat, yargıç ve savcılara gereksinme olmazdı.

Melek ya da şeytan olalım, suç denilen şey hiçbirimizin uzağında değil. Hiç suç işlememiş olmamız, ileride de suç işlemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hepimiz her an bir suç isnadına, iftiraya maruz kalabilir, ya da hukuki bir çekişmenin tarafı olabiliriz. Bu gibi durumlarda, profesyonel bir desteğe, yani avukata gereksinmemiz olduğu açıktır. Esasen Charles Dickens’in özlü deyişi ile ‘kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.’ Bütün bunları dikkate aldığımızda, savunma hakkının, bu hakkın takipçisi ve onun uzmanı olan avukatın önemi ve değeri ortaya çıkar.

Bu bağlamda işaret etmek isterim ki, her ne kadar Avukatlık Yasası’nın 34.maddesinde avukatlık görevinin kutsal olduğu yazılı ve savunmanın kutsallığı da kimi üstatlarımızın kullanmayı çok sevdikleri bir sıfat ise de, kanımca bu doğru değildir. Kutsallık, geleneksel yapılardan, muhafazakar anlayışlardan tevarüs ettiğimiz, aktardığımız bir anlayıştır. Değerli meslektaşımız Halil İnanıcı’nın da vurgu yaptığı üzere, geleneksel dönemin örgütlenme biçimi olan lonca anlayışı, diğer meslekler gibi avukatlık mesleğini de kutsallık ikonu ile denetimi altında tutmaya çalışmıştır. Aydınlanmayla birlikte geleneksel koşullanmalardan ve baskıdan kurtulan insan aklı, kendi yaşamının, kendi işinin, kendi mesleğinin ve tercihlerinin sorumluluğunu bizzat kendisi üstlenmiştir. Modernizmle başlayan bu süreçte insanı kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak mümkün olmamakla, avukatı da kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak hem mümkün, hem de doğru değildir.

Kaldı ki, kutsallık ve bundan türetilen kutsal devlet, kutsal adalet, kutsal savunma gibi kavramlar kurulu düzeni koruyan, otoriteyi koruyan kavramlardır. Oysaki avukatlık mesleği her türden iktidarla, otoriteyle, statükoyla sorunu olan bir meslektir. Öyle olduğu için avukat, devlete karşı, iktidara karşı, otoriteye karşı insanı, bireyi, hakkı savunan kişidir. Savunma ise kutsanması gereken bir iş ve faaliyet olmayıp, yaşam hakkı gibi, mülkiyet hakkı gibi, özgürlük hakkı gibi, emek gibi, üretim gibi saygı duyulması, değer verilmesi, korunması gereken, vazgeçilmesi mümkün olmayan üstün bir haktır. Temel bir insan hakkıdır.

Değerli Gençler,

Avukatlık yasamızdaki düzenlemeye göre, savcı ve yargıç ile birlikte yargılama faaliyetinin üç kurucu unsurundan birisi, ama bize göre asli unsuru olan savunma mesleğinin kökleri kadim Yunan’a kadar gider. Tarihin yazımlayabildiği kadarıyla ilk Baro Atina’da kurulmuştur. Dracon ve Solon Atina Barosu’nun ilk avukatlarıdır. Konsül olduğu zaman Cicero ve yine Cesar Roma Barosu’na kayıtlı avukattı.

Kaba gücün, işkencenin, engizisyonun egemen olduğu Ortaçağ’da avukatlık mesleği çok fazla bir gelişme gösterememiştir. Zira bu süreçte kanıtlar, işkence ve itirafla elde edildiği için savunma gereksiz kabul edilmiştir.

Avukatlık mesleği Rönesans ile birlikte yeniden gelişme göstermeye başlamıştır. Bu dönemde avukat, ‘Yumuşak, sakin, Tanrı’dan korkan, gerçeği ve adaleti seven kişi’ olarak tanımlanıyordu. Yine bu dönemde Fransa’da avukatlar mesleklerini ikamet ettikleri yer dışında da yaptıkları için ‘adaletin gezici şövalyeleri’ olarak isimlendiriliyordu.

16.Louis’in ‘Fransa Kralı olmasaydım, Bordeaux’da avukat olmak isterdim’ dediği rivayet edilir.

Montesquieu’nun, ‘Lettress Persanes’ isimli eserinin kahramanı olan yargıç şunları söyler: ‘Avukatlar bizim için canlı kitaplardır. Görevleri bizi, aydınlatmaktır.

Sevgili Gençler,

Baroların ve avukatlık mesleğinin Türkiye’de oluşmasına zemin oluşturan en önemli aşama; felsefesi ve amacı hukuk yoluyla toplumu dönüştürme projesi olan ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında kabul ve ilan edilen 1839 tarihli Tanzimat Fermanı ile onu izleyen 1856 tarihli Islahat Fermanı’dır.

Her iki fermanla birlikte başlayan hukuki ve toplumsal dönüşüme bağlı olarak 05 Nisan 1878 tarihinde İstanbul Barosu, 17 Haziran 1880 tarihinde İstanbul Hukuk Fakültesi kurulmuştur.

Türkiye’de çağdaş anlamda avukatlık mesleğinin başlangıcı, aynı zamanda ülkemiz aydınlanmasının başlangıcı ve tıpkı Tanzimat gibi hukuk yolu ile toplumu dönüştürme projesi olan Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte olmuştur.

Engin dehası ile bizlerin önünü açan, sahip olduğu üstün donanımları ile tarihimizi hızlandıran Büyük Atatürk, Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yılında ve daha henüz Cumhuriyetin ilk Anayasası olan 1924 Anayasası yürürlüğe konulmadan önce, avukatlık mesleğini Batı normlarına uygun biçimde düzenlemek amacı ile 03 Nisan 1924 tarihli ve 460 Sayılı Muhamat, yani Avukatlık Kanunu’nu çıkartmıştır.

Büyük Atatürk’ün Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında yaptığı konuşmada yer alan ‘… Yeni toplum yaşamının kurucusu ve güçlendiricisi olmak amacıyla öğrenime başlayan sizler, Cumhuriyet döneminin gerçek hukuk bilginleri olacaksınız. Bir an önce yetişmenizi ve ulusun isteğini eylemsel olarak tatmine başlamanızı ulus sabırsızlıkla beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlerin üzerlerine düşen görevi hakkı ile yerine getireceklerine eminim. Cumhuriyetin yaptırımı olacak bu büyük kurumun açılışında duyduğum mutluluğu hiçbir girişimde duymadım, bunu açığa vurmakla ve belirtmekle hoşnudum’ sözleri Atatürk’ün hukuka, yargıca, savcıya, avukata verdiği önemi ve değeri gösterir.

Değerli Gençler,

460 Sayılı Muhamat Yasası’nın, değişen dünya ve ülke koşullarına uygun olmaması ve gereksinimi karşılamada yetersiz kalması nedeni ile başlatılan çalışma sonucunda, özellikle kıta Avrupa’sındaki ülkelerin avukatlıkla ilgili yasa, tüzük, yönetmelik gibi mevzuatları da göz önüne alınarak 01 Aralık 1938 tarihinde 3499 Sayılı Avukatlık Kanunu yürürlüğe konulmuştur.

3499 Sayılı Avukatlık Kanunu ile avukatlık mesleğine getirilen en önemli özellik, avukatlığın kamu hizmeti olarak ifade ve kabul edilmiş olmasıdır.

Yaklaşık 31 yıl yürürlükte kalan 3499 Sayılı Avukatlık Kanunu’nun yerini 19 Mart 1969 yürürlük tarihli 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu almıştır.

Birçok hükmü değişmiş olmakla birlikte, halen yürürlükte olan 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu hükmüne göre, avukatlık ‘kamu hizmeti’ ve ‘serbest’ bir meslektir. Bu konumu ile avukatlık, yargılama faaliyeti içinde ‘sine qua non’ konumunda bulunan vazgeçilmez bir unsur ve hukuk güvenliğinin bir parçasıdır.

Avukatlık mesleği sadece bilgi mesleği değil, aynı zamanda bir cesaret mesleğidir. Özellikle siyasi davalarda avukat, cesur olmalı, tutuklanmak dahil, başına her şeyin geleceğini bilmelidir.

Bu konu ile ilgili olarak iki örnek vermek isterim. Birincisi Marie-Antoinette’in avukatı Chaveau-Largarde, ikincisi, Napolyan’a suikasttan sanık Moreau’nun avukatı Bonnet.

Yargılama aşamasında ‘Ben, konvansiyona iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kafamı. Birincisini dinledikten sonra, ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz’ diyen Chaveau-Lagarde savunmasının sonunda tutuklanmış, Bonnet ise Napolyon tarafından sürgüne gönderilmiştir.

Mesleğini yerine getirirken avukat özgür ve bağımsız olmalıdır. Esasen bağımsızlık avukatlık mesleğinin karakteridir. Onun için avukatlık bir serbest meslektir. Bu bağlamda avukat, hiç kimseden emir almamalı, bağımsızlığını zedeleyecek işleri ve görevleri kabulden kaçınmalıdır.

Ünlü Baro Başkanı Carpentier’e göre bağımsızlık: ‘Bütün bir fikri ve manevi alemi kapsayan, bütün düşünceleri, hasletleri, bireyi insan sürüsünden ayırıp onu insan kılan her şeyi kapsayan sözcüktür.

Avukatın bağımsız ve özgür olması gerektiği konusunda söylenmiş en güzel söz Molierac’a aittir. Şöyle diyor Molierac: ‘Görevimizi yaparken kimseye, ne müvekkile, ne yargıca ve ne de iktidara tabiyiz. Bizim aşağımızda kişilerin varlığı iddiasında değiliz. Fakat hiçbir hiyerarşik üst de tanımıyoruz. En kıdemsizin, en kıdemliden veya isim yapmış olandan farkı yoktur. Avukatlar esir kullanmadılar, fakat efendileri de olmadı.

Değerli Gençler,

Avukatlık bir güven mesleği olmakla, avukat güvenilir kişi olmalıdır. Kamunun, müvekkilinin, yargıcın kendisine olan güvenini ve inancını sarsmamalıdır. Mesleğini özenle yerine getirmeli, sır saklamasını bilmeli, gerek adalet hizmetinin, gerekse mesleğin onurunu ve şerefini her şeyin üzerinde tutmalıdır.

Objektifliğini yitiren, müvekkili ile bütünleşen avukat, bağımsızlığını yitireceği ve taraf olacağı için müvekkilinin hakkını yeterince koruyamaz. Onun için yargıcın tarafsızlığı, yargının bağımsızlığı kadar savunmanın bağımsızlığı, avukatın tarafsızlığı da önemli olmakla, avukat görevini ifa ederken objektif olmalı, bu bağlamda müvekkili ile bütünleşmemelidir.

Avukat üslupta yumuşak, eylemde sert olmalıdır. Bu bağlamda yazarken de, konuşurken de düşüncelerini ve argümanlarını nezaketle ortaya koymalı, hukuk dışı açıklamalardan kaçınmalı, savunma sınırını aşmamalı, düzeyini düşürmemeli, her koşulda nezaketini korumalıdır. Böylesi bir davranış, böylesi bir üslup daha etkili olacaktır.

Son bir söz, onu da Mevlana söylüyor: ‘Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yaşatan.

Avukat olursanız eğer siz de öyle yapın. Zira iyi avukatlar, seslerini değil, sözlerini yükseltirler.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, sevgi ve saygılar sunuyorum.

 

Anlaşılamadığım çok oldu. Futbolculuğumda, hocalığımda ve sonrasında yaptıklarımda. Ama olsun; Rembrandt ve Van Gogh da anlaşılamamıştı.  Öğreniyorsunuz sonunda: İnsanlar siz dahi olana dek rahat vermiyor.” Johan Cruyff

BENİM OYUNUM/MY TURN  –

Benim Oyunum/My Turn’ dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından birisi olan, gerek futbolcu, gerekse hoca olarak futbolun yapısını tek başına ve en fazla değiştirenlerin başında gelen Johann Cruyff’un anılarını anlattığı kitabının adı.

Kitabı İngilizce’den Türkçe’ye Algan Sezgintüredi tercüme etmiş. Cruyff’un anlatımı son derece sade. Sanırım tercüme eden Algan Sezgintüredi’de futbola oldukça aşina. Zira son derece başarılı bir tercüme yapmış.

Sarı Fare’ lakaplı Cruyff’u ben çıplak gözle ilk defa daha henüz şöhretinin çok başlarında iken 28 Kasım 1968 tarihinde, yağmurlu bir İstanbul akşamında, çamurlu bir sahada oynanan Fenerbahçe-Ajax maçında seyrettim.

Daha sonra televizyondan defalarca izlediğim Cruyff, sadece biraz uzun sarı saçlarıyla, ince uzun bacaklarıyla, oldukça uzun boyuyla, yani fiziğiyle sahada kendisini gösteren bir futbolcu değil, daha çok tekniğiyle öne çıkan ve göze batan bir oyuncuydu. Onun liderliğinde Ajax 1971, 1972, 1973 yıllarında üç kez arka arkaya Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazandı. 1974 ve 1978 Dünya Kupası’nı finallerde kaybeden Hollanda Milli Takımı’nın ve o dünya kupalarının yıldızı Cruyff’du.

Ajax’daki başarılarını daha sonra transfer olduğu Barselona’da da sürdüren Cruyff, futbolu bıraktıktan sonra hocalığını yaptığı Barselona’yı, sadece başarıdan başarıya taşımakla kalmadı, bugün dünyanın en gözde kulübü olan,  aldığı başarılı sonuçların yanı sıra oynadığı futbolla izleyenlerine seyir keyfi veren bu kulübün günümüzdeki futbol anlayışının temellerini attı.

Nitekim Cruyff’un Barselona’da hoca olduğu zaman Barselona’da futbol oynayan, daha sonra aynı takımda hocalık yapan günümüzün en başarılı futbol hocalarından olan Pep Guardiola, ‘Johan katedrali dikti, bakımı, koruması bize kalıyor. Cruyff’u tanımadan önce futbol hakkında hiçbir şey bilmiyordum.’ şeklindeki sözleriyle bizim yukarıdaki tespitlerimizi doğruluyor.

Cruyff’u gerek futbolcu, gerekse hoca olarak başarılı kılan etken Allah vergisi olan yeteneğinin dışında, düzenli ve steril bir özel yaşama, mutlu ve huzurlu bir aile hayatına, yaptığı her işi daha iyi yapmak, daha iyi olmak için öğrenmeyi ve çalışmayı en temel ilke olarak benimsemesine, başarma arzusuna, bütün bu özelliklerini teknik ve disiplinle harmanlama becerisine ve liderlik özelliğine sahip olmasıdır.

Nitekim bu durumu kitabında Cruyff: ‘Yaptığım her şeyi geleceğe bakarak yaptım; ilerlemeye yoğunlaştım ki bu da geçmişi fazla düşünmediğim anlamına geliyor. Bana göre bu hal tamamen doğal…Sürekli ileri bakmak, yaptığımda daha iyi olmaya yoğunlaşabilmem demek; geçmişe sadece hatalardan neler öğrenebileceğimi görmek için baktığımı gösterir. Bu tür dersler hayatın çeşitli dönemlerinde edinilebilir. Ama her şeyin birbirine nasıl bağlandığı hemen görülemeyebilir. Haliyle her daim ilerlerken geçmişte olan bitene dümdüz bir çizgiymiş gibi bakamam… Her şeyden öte, hayatımı daima daha iyiyi yapmak ve daha iyi olmak anlayışıyla geçirdiğimi söylemek istiyorum. Bu bakış, yaptığım her şeyde geçerliydi…’ şeklindeki sözleriyle ifade etmektedir.

Bilgece söylenen bu sözler, kuşkusuz sadece futbol için geçerli ve doğru sözler ve tespitler değildir. Zira her işte, her meslekte başarılı olabilmek, hayatla başa çıkabilmek, hayata tutunabilmek ve hayatta ilerleyebilmek, geçmişe takılıp kalmakla değil, geçmişten, geçmişte yaşananlardan ve yapılan hatalardan alınan derslerle, özetle ileriye, geleceğe odaklanmakla ve yürümekle mümkündür.

Geçmişte Ajax’ı, Barselona’yı ve Hollanda Milli Takımını, günümüzde yine Barselona’yı, Bayern Münih’i ve Manchester City’i başarıya götüren en önemli etken, bu takımların sahip olduğu ve başarıyla uyguladığı ‘total futbol’ anlayışıdır.

Rinus Michels tarafından ilk kez 70’li yılların Ajax’ında uygulanmaya başlanılan total futbol, sadece teknik ve taktik bir kurgu değil, aynı zamanda ve hatta daha çok bir felsefedir. Bu futbol felsefesi esas olarak sahadaki hatlar ve bu hatlar arasındaki mesafeler üzerine kuruludur. Buna göre kaleci de bir hattır ve o nedenle bu oyun tarzında çizgide kalan kaleciye, yani çizgi kalecisine yer yoktur. Nitekim 1974 Dünya Kupasında Hollanda Milli Takımı’nın kalecisi Jan Jongbloed böyle bir kalecidir. Cruyff’un anılarında ifade ettiği üzere, Jongbloed daha önce altyapıda forvet oynamış olmakla, forvet gibi düşünen ve o nedenle pek çok pozisyonda gol yememeyi başaran bir kalecidir.

Total futbolda savunmacıların hücuma çıkmaları, forvetlerin savunma yapmaları asıldır. Hücum için öne yüklenerek savunma yapmak gerekir. Bunun için de topa baskı yapmak şarttır. Bu tarzı uygulayabilmek ve kolaylaştırabilmek için birden fazla hatta ihtiyaç vardır. Ayrıca topla oynayan oyuncuyla yanındakiler arasındaki mesafe de fazla olmamalıdır. Zira fazla alan riski artırır. Savunma hattıyla, hücum hattı arasındaki mesafeyi daraltmayı amaçlayan bu oyun tarzını başarıyla uygulayabilmek için, gerek pozisyon, gerekse taktiksel açıdan sağlam, hemen hepsi oyunun tümünü görüp düşünebilen futbolculara ihtiyaç vardır.

Bu oyun tarzında topu alan kaleciye santraforla baskı yapılır, yani bu durumda santrafor ilk savunmacıdır. Top sizin kalecinizde iken hücumu başlatan sizin kalecinizdir. Onun topu oyuna hızlı ve isabetli şekilde sokması gerekir. Ajax’ta, Barselona’da ve Hollanda Milli Takımı’nda sahada serbest oyuncu olarak oynayan Cruyff, total futbolu saha ve oyun içinde bir orkestra şefi gibi uygulayan ve yöneten ve oynadığı takımları başarıya taşıyan en kilit oyuncuydu. Hocalığındaki başarısı da, bu futbol felsefesini benimsemesi ve başarıyla uygulaması sayesinde mümkün olmuştur.

Çalıştırıcılığında total futbol anlayışını daha da geliştiren Cruyff, oyunun kurgusunu ve taktiğini ilke olarak kaleci hariç beş hat kullanılması üzerine kurmuştur. Onun bu kurgusunda geride dört, geriye yakın yerde bir merkezi orta saha, onun yanında oyunu ileriye taşıyan iki orta saha oyuncusu, ileride orta sahaya yaklaşan bir santrafor ve kanatlarda birer hücumcu vardır. Böyle bir taktik anlayış içinde ortaya kırk beş metre uzunluğunda, altmış metre genişliğinde ve hatlar arasında yaklaşık dokuz metrelik bir alan çıktığını ifade eden Cruyff, bu kurgusunu, bu mesafelere sahip her aralık daha kolay ve daha etkin şekilde kapatılabilir ve topun arkasında her zaman yeterince oyuncu kalır diyerek savunmaktadır.

Cruyff’un bu taktik kurgusuna ve oyun anlayışına göre atak kalecinin topu almasıyla başlar. Yani kaleci ilk hücumcudur. Topun ileri çıkan beke verilmesiyle takımın ilk hareketi başlar. Kanat hücumcusu kendi bekine alan yaratmak için ileri hareketlenir. Bu durumda siz hücuma başlarken rakibinizin ilk savunma hattı, yani rakip takım hücumcuları oyunun dışında kalır.

İyi oyuncunun topa sadece bir kere dokunup nereye koşacağını bilen oyuncu olduğunu söyleyen Cruyff, futbolun beyinle oynanan bir oyun olduğunu, her çalıştırıcının hareketlilikten, çok koşmaktan ve vites artırmaktan söz ettiğini, kendisinin ise, oyuncularına her daim o kadar koşmayın, ne erken ne de geç değil, sadece doğru zamanda ve doğru yerde olun dediğini yazıyor.

Michels’tan ‘savunmanın rakibe mümkün mertebe az zaman tanıma olduğunu, topu aldığınızda olabildiğince çok alan kazanıp kaybettiğinizde rakibinizin alanını daraltmak gerektiğini’ öğrendiğini söylüyor ve şu eklemeyi yapıyor: ‘futbolda her şey mesafenin bir işlevidir.

Total futbol anlayışını hocası Rinus Michels’ten tevarüs eden, gerek futbolcu, gerekse hoca olarak başarıyla uygulayan ve geliştiren Cruyff’a göre ‘futbol basittir, zor olan futbolu basit oynamaktır.’ Bu sadece futbol için geçerli olan bir felsefe değildir. Bu aynı zamanda hayat için de geçerli olan bir felsefedir. Öyle ki, ‘hayat basittir, zor olan onu basit yaşamaktır.’ Başarılı ve mutlu olmak için hayatı da böyle yaşamak gerekir. Sivil itaatsizliğin babası Henry David Thoreau’nun ‘sadeleşin, sadeleşin, sadeleşin’ demesi bundan dolayıdır.

Futbolcu olarak futbolu son derece basit oynadığını, yani zor olanı başardığını defalarca sahada izlediğimiz Cruyff’un anılarından, onun hayatı da son derece sade ve basit yaşadığını öğreniyoruz. Örnek mi? Anılarında yazıyor, okuyalım: ‘…Ajax’la ilk sözleşmeyi imzalarken annem yanımdaydı. (Babasını 12 yaşında iken kaybetmiş, annesi Ajax’ın soyunma odalarını temizliyor.)  İmzadan sonra ofisten çıkarken anneme bir daha soyunma odalarını temizlemeyeceğini söyledim. Kirlettiğim bir yerde çalışmak zorunda kalmasını istemiyordum. Çamaşır makinesi alacak paramız olmadığından spor malzemelerimi yıkamaya bir süre daha devam etti. Çamaşır makinesi almak için aylarca para biriktirdim. Yıldız bir oyuncunun kirli malzemelerini yıkanmak üzere eve götürmesini anlayabilmek zordur belki ama insanı şekillendiren, bu tür tecrübelerdir. Üstünüze başınıza bakarken, ayakkabılarınızı temizlerken şekillenir, kişilik kazanırsınız. Daha sonraları, çalıştırıcılığım dönemimde genç oyunculara bunları aşılamaya çalıştım. Ayakkabılarınızı kendiniz temizlerseniz altlarında ne tür kramponlar bulunduğunu görür, bastığınız yeri, çevrenizi daha iyi duyumsarsınız, dedim. Çalıştırıcılık yaptığınızda çocuklara temel de aşılamayı umarsınız. Umduğum gibi gitmediğinde önce Ajax ve sonra Barselona’da iki veya üç oyuncuyu alıp sorumluluk hislerini güçlendirmek amacıyla soyunma odalarını temizlettirdim. Futbolda, oyunda öğrenilen bir şeyi oyun dışında uygulamaya koymanın önemini kavramıştım…

Total futbolun özünü ‘futbolcunun her zaman gördüğünü temel alarak oynaması, görmediği veya göremediğiyle uğraşmaması, her zaman geniş, adeta kuşbakışlı bakabilmesi, her zaman topu görebilmesi’ olarak tanımlayan Cruyff, ragbi ve beyzbol ile total futbol arasında ilişki kurar ve bu konuda şunları yazar: ‘ragbide oyuncular ileri koşabilmek için topu geriye vermek zorundadır. Bunun sonucunda önlerinde olan biteni daha iyi görebilirler. Aynı teoriyi futbola da uygulamak mümkündür ama çoğu kimse böyle bakmaz. Topu ileri oynamak gerektiğini düşünür; oysa topu esas arkadan gelene vermeleri gerekir. Evet, arkadaki daha geridedir ama daha iyi görüşe sahiptir…Beyzbol sayesinde daha sonra futbolda çok işime yarayacak birçok ayrıntıya odaklandım. Tutucuyken atıcının atışını belirlersiniz çünkü atıcı sahanın tümünü göremezken siz görürsünüz. Topu tutmadan önce nereye atacağınızı bilmeniz gerektiğini öğrendim ki o da atışınızı yapmadan önce etraftaki tüm alana dair fikriniz olması, hangi oyuncunun nerede durduğunu bilmeniz demekti. Hiçbir futbol çalıştırıcısı topu almadan önce nereye pas vermem gerektiğini söylememişti ama sonraları, profesyonel futbol oynarken beyzboldan edindiğim derslerle bütünü görmeye odaklanmak gerektiğini anladım ve bu en kuvvetli yönüme dönüştü. Beyzbol, futbolla birçok paralelliği bulunduğundan, yeteneği antrenmanda ortaya çıkaran sporlardandır. Başlama hızı, kayma, alan görüşü, bir adım önde düşünmeyi öğrenmek ve daha pek çok şey…Bunlar Barselona’nın tiki-taka tarzının temelinde yatan rondo gibi yakın kontrol ve pas becerisi çalışmalarıyla aynı türde ilkelerdir…Beyzbolun bana öğrettiği önceden düşünme konusunda da aynısı geçerliydi. Alan ve risk arasında sürekli saniyelik kararlar alırsınız. Beyzbolda iyi olmak, koşucuyla kale arasındaki boşluğa köprü kurmanızı ve topu oraya koşucudan önce aktarmanızı gerektirir. Beyzbol bana ayrıca taktik sezgiyi, doğru karar alma ve kararı teknik açıdan iyi şekilde uygulamayı öğretti. Futbolun nasıl oynanması gerektiğine dair bakışımı yaratırken yıllar sonra bunları bir araya getirdim. Vaktinde tüm bu dersleri, büyük resmi görmeden öğrenmiştim…

Hayat da böyledir. Hayat, büyük resmi, yani bütünü, yani bardağın sadece boş tarafını değil, dolu tarafını görmek, görebilmektir. Kimi zaman ve yerlerde tıpkı ragbi oyunundaki gibi şöyle geriye doğru yaslanıp önündekileri ve önünde olanları seyretmek, bu seyirden sonuç ve sonuçlar çıkarmaktır hayat. Beyzbol oyununda olduğu gibi önceden düşünmek, olasılıkları ve riskleri hesap ederek gerekli kararları alabilmek, iyi koşucu olmak, çıkış noktasıyla varış noktası arasında köprüler kurmak, oraya doğru koşmaktır hayat.

Hayatta olduğu gibi futbolda da herkesin bir tarzı, bir ezberi, güçlü ve zayıf olduğu yanları, yönleri vardır. Özel hayatta olsun, iş hayatında olsun, insanın başarılı olabilmesi, mutlu ve huzurlu olabilmesi, hayatla başa çıkabilmesi, kendisini iyi tanıması, zayıf ve güçlü taraflarını bilmesi, zayıf taraflarını güçlendirmesi, aklını kullanması, duygusal davranmaktan kaçınması, huzurunu bozan, mutluluğunu azaltan insanlardan ve durumlardan uzak durması ile mümkündür. Sana sataşanlar mı var? Kendin çözeceksin. Nasıl mı? Cevap vermeyeceksin, muhatap almayacaksın. ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ diyeceksin. Onları kendi tarzları ve vicdanları ile baş başa bırakacaksın. Böyle yaparak onları yoracaksın, vicdan muhasebesi yapmaya zorlayacaksın. Gerginlikten, kutuplaşmaktan beslenenler mi var? Kendin çözeceksin. Nasıl mı? Sen germeyeceksin, sen kutuplaştırmayacaksın, bunu yapanlardan uzak duracaksın, onları kendi tarzları ve üslupları ile yalnız bırakacaksın. Yani onları sen beslemeyeceksin. ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ diyeceksin. Bu onların ezberlerini bozacak, onları yoracak ve nihayetinde onları çözümsüz bırakacaktır. Kendi tarzlarının, üsluplarının işe yaramadığını anladıkları zaman, onların bundan vazgeçeceklerini göreceksin.

Bütün bunları elbette zaman içinde öğreniyorsun. Susmasını, susmanın çok şey söylemek demek olduğunu, bir erdem olduğunu zamanla öğreniyorsun. Sen öğrenmek istemesen de, hayat bunu sana öğretiyor, hayat seni terbiye ediyor. Zira en büyük öğretmen hayatın kendisidir. Sen öğrenmek istemesen de hayat öğretir sana. Yeter ki sen yaşadıklarından, hatalarından ders al. Karl Popper’in, ‘Amip’le Einstein arasındaki fark şudur: Amip hatalarından ders almaz. Einstein ise hatalarından aldığı derslerle ilerlemesini ve gelişmesini sağlar‘ demesi bundandır.

Sadece sen öğrenmiyorsun. Başkaları da öğreniyor ve tanıyor seni. Başkalarıyla arandaki farkı gördükçe seni daha iyi anlıyor. Bir zamanlar anlamayanlar da anlıyor seni. Onun için anlaşılamamak geçicidir ve zamana bağlıdır. Gün gelir hayat anlamayanlara da seni anlatır, onlara da öğretir seni. Yeter ki sen sabret. Cruyff’un, “Anlaşılamadığım çok oldu. Futbolculuğumda, hocalığımda ve sonrasında yaptıklarımda. Ama olsun; Rembrandt ve Van Gogh da anlaşılamamıştı.  Öğreniyorsunuz sonunda: İnsanlar siz dahi olana dek rahat vermiyor.” demesi ondandır.

Cruyff anılarında bu gibi durumlarla ilgili olarak futboldan bir örnek veriyor, bu bağlamda hayatın diğer alanlarında da uygulanabilecek bir anısını anlatıyor. Okuyalım: ‘…Bugünlerde her şeye çözüm temelinde bakılıyor. Herkes her şeyi açıklamak adına videolar, analizler, vesaire kullanıyor. Kendiniz çözseniz! Herkese sürekli söylediğim budur. Mesela, iki hücumcuya karşı tek savunmacının kaldığı bir kontra atağı düşünelim. Hücumcular ofsayda düşmekten nasıl kurtulur? Bırakın kendileri çözsün. Kalite demek, diğer kişinin gördüğünü görebilmek de demektir. Çözümler için de aynısı geçerlidir…Antrenörler için de durum budur. Barselona’nın Atletico Madrit maçları hala aklımda: Santraforları dünya çapında sayılamayacak Jose Eulogio Garate’ydi ve ne yaparsak yapalım, nasıl oynarsak oynayalım, her maç mutlaka üç gol pozisyonuna girerdi. Nasıl çözeriz diye ciddi kafa patlatmıştık. Kendimizi santrafor yerine koymaya çabalaşmıştık. Sonunda biri çıkıp markajdan kurtulmayı çok iyi becerdiğini söyleyene kadar saatlerce konuşmuştuk. Ama tabii bunu, markaj altındayken yapabiliyordu. O zaman ben de, “Ne yapalım biliyor musunuz?” demiştim, “Marke etmeyi bırakalım.” Kafayı mı yedin dediler. Ama çözüm buydu. Garate’nin tipik oyun tarzı savunmacısını kendine çekmekti; bu sayede bir saniye sonrasında savunmacısının elinden kurtulması kolaylaşıyordu. Düşünme tarzı bizimkinden azıcık ilerideydi. Bir sonraki maçımızda markajı, peşinden koşturmayı kestik. Biri, “Tamam da iki gol atıverirse?” dedi. “Şansımıza küseriz o zaman,” dedim. Garate’yle bir daha sorun yaşamadık. Markajcısı yokken ne yapacağını bilemiyordu. Markajcısını kerteriz almaya alıştığı ortaya çıktı: pusulası şaşmıştı. Sorunu farklı düşünerek çözmüştük…

Cruyff sadece mükemmel bir futbolcu, mükemmel bir teknik direktör, çok iyi bir evlat, eş ve baba değildir. Aynı zamanda topluma karşı kendisini sorumlu ve borçlu hisseden, toplumdan aldıklarını topluma  geri vermeyi isteyen, öyle olduğu içinde çok sayıda sosyal sorumluluk projelerini üstlenen, yürüten, bu amaçla Cruyff Vakfını, Enstitüsü’nü, Kütüphanesi’ni, Üniversitesi’ni kuran, Cruyff Sahalarını, mucidi kendisi olan 7’ye 7 futbol oynanan/mini futbol Oyun Alanları 14’ü işletmeye açan, bugün bizim ampute futbol takımı dediğimiz engelli çocuklara futbol oynama imkanını sağlayan, down sendromlu çocuklarla futbol oynayan ve onlara futbolu öğreten ilk kişidir.

Bunlardan duyduğu mutluluğu anılarında şu şekilde ifade ediyor. Okuyalım: ‘Bana sürekli, eğitimimi tamamlamamakla (üniversite mezunu değil) hata yaptığım söylenirdi ama hayat bana, herhangi bir kitaptan öğrenebileceğimden daha fazlasını öğretti. Nihayetinde hayat tecrübesi, bilgidir. Cruyff Vakfı görüp yaptığım her şeyden ve tanıştığım insanlardan doğdu. Vakıf, okullarla, spor federasyonlarıyla, hükümetlerle, şirketlerle ve başka ortaklarla çalışıyor ve kısaca özetlemek istersek amacı, kimliğine ve yeteneklerine bakmadan her gence her gün spor ve egzersiz yapma fırsatı sunmaktan ibaret. Vakfın başarısından büyük gurur duyuyor hatta vakıftan, verdiğimden fazlasını aldığımı düşünüyorum. Tekerlekli sandalyedeki kimseler genelde daha az sağlam sayılırlar. Şaşırtıcı değil elbette: tekerlekli sandalyedeki kimsenin bakış açısı bambaşkadır; işine bakar, devam eder. Vakfın yardım eli uzattıkları sayesinde kendimi herhangi bir şey yapamayacak denli yaşlı veya yapacak bir şeyim kalmamış gibi görmüyorum. Projenin meslektaşlarımda, gönüllülerde, elçilerde, ebeveynlerde, ailelerdeki etkisini görmek de sevindirici. Hepsi bir şeyi gerçekleştirmek için kendini adıyor. Rolüm genellikle buket ve iltifatları kabulden ibaret çünkü işin çoğu artık ellerimden çıktı ve öyle olması gerekiyordu…

Cruyff, kendi ifadesiyle inançlı eğitilmememiş ama çevrede laik okullar olmasına rağmen Hıristiyan eğitimi veren bir okula gitmiş ve oradan mezun olmuş. Çantasında İncil’le okula giden Cruyff, Kiliseye ise sadece sipariş teslim etmek için gitmiş. Anılarında bunları ifade ettikten sonra şöyle yazıyor: ‘Bir defasında babama, neden çantamda İncil’le gitmem gerektiğini sormuştum. “İçinde güzel hikayeler var, Johan” demişti. “Sana elimden gelenin en fazlasını vermeye çalışıyorum, oğlum. Aldıklarınla ne yapacağına sonra sen kendin karar verirsin.

Aldıklarıyla neye karar verdiğini ve ne yaptığını yukarıda anlattım. Anılarında bütün bunları neden yaptığını şu cümlelerle ifade ediyor Cruyff: ‘…ister futbol, ister vakıf veya okullar olsun, idealistim herhalde; her zaman her şeyi olumlu yoldan yapmaya ve her şeyin üzerinde, hiçbir şeyin imkansız olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Okuldaki din derslerinden kaptım bunu. İnançlıyım ama dindar değilim. Bana göre mesele belli bir inancın ayrıntılarına sarılmak değil, düşünüş ve davranış biçimidir. Sonuçta hepsi felsefe meselesidir. Hıristiyan inancında uyulacak on kural var; benimse temel erdem saydığım on dört kuralım mevcut. İnsanlara nasıl davranıyor, yardım etmek için ne yapıyorsunuz? Bunlar söz konusu olduğunda size aşırıya kaçmadan destek vermek adına inanç önemlidir. Çözümler bulmuş kimselerden etkilenmek, bir şeye nasıl ulaşılabileceğini, onun hangi değişikliklerle ve nasıl daha iyiye götürülebileceğini düşünmek de…Ön dört kuralım her saha ve spor alanında uyulmak üzerinedir. Varlıkların amacı gençlere ve çocuklara spor ve oyunlarını doğrudan gündelik hayata aktarabileceğini öğretmektir. İşe yaramaları için yüksek matematik bilmeniz gerekmez çünkü ne zaman biriyle işbirliğine girseniz işlemeye başlarlar. Elde kadeh düşünüyorum: henüz tamama ermedi, bir şeyler eksik. Spor üzerinde böyle çalışmak bana her daim harika hisler vermiştir…

Cruyff’un kendisinin de ifade ettiği üzere vazettiği on dört kural, sadece spor alanıyla ilgili ve sınırlı değil. Özel hayattan iş hayatına, aile hayatından arkadaşlık, dostluk ilişkilerine kadar hemen her alanda ve konuda işlerliği olan ve hayatla başa çıkabilmek için uyulması gereken bu kurallar şunlar:

  • Takım Oyunculuğu: ‘Başarmak için birlikte çalışmalısınız.
  • Sorumluluk: ‘Her şeyle kendinize aitmiş gibi ilgilenin.
  • Saygı: ‘Birbirinize saygı duyun.
  • Bütünleşme: ‘Faaliyetlerinize başkalarını da katın.’
  • İnisiyatif: ‘Yeni şeyleri denemekten çekinmeyin.
  • Hocalık: ‘Takım içinde daima birbirinize yardım edin.
  • Kişilik: ‘Kendiniz olun.
  • Sosyalleşme: ‘Sporda ve hayatta karşılıklı etkileşim elzemdir.
  • Teknik: ‘Temeli bilin.
  • Taktik: ‘Ne yapılacağını bilin.’
  • Gelişme: ‘Spor hem ruhu hem bedeni kuvvetlendirir.
  • Öğrenmek: ‘Her gün yeni bir şey öğrenmeye çalışın.
  • Birlikte oynamak: ‘Her oyunun elzem parçasıdır.
  • Yaratıcılık: ‘Spora/Yaptığınız her işe bir şey katın ve güzellik getirin.

Ben Cruyff’un anılarını anlattığı kitabını bu hafta aldım. Bu büyük spor adamının kitabını ilgiyle, merakla, heyecanla ve zevkle okudum. Okumaya başladığım gün, bu haftaki blog yazımı bu kitap üzerine kurmayı planladım. Yazmaya dün başladım ve az önce tamamladım. Tesadüf bu ya, 25 Nisan 1947 tarihinde doğan Johan Cruyff’un dün ölüm günüydü. Yani benim bu yazıyı yazmaya başladığım gün.

Son bir söz: Bu müstesna spor adamının ve bilge insanın anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Ruhu şad olsun, Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

Dal rüzgarı affeder / Ama kırılmıştır bir kere / Her gün yeni bir keder bulur / Yakıştırır göğsüne / Günler uzar, yıl olur / Aslında hepsi aynı hikaye / Dal rüzgarı affetse bile / Kırılmıştır bir kere / Cam yapışır, kalp yapışmaz’ Tuna Kiremitçi

BEYDABA’DAN MASALLAR – KELİLE VE DİMNE –

Çocuklara değil büyüklere, hayvanlara dair değil insanlara dair masallar anlatan Ezop’u ve La Fontaine’i yazdık. Şimdi yazma sırası fabl/masal tarzı anlatımı ilk başlatan ve dolayısıyla Ezop ile La Fontaine’nin ustası olan Beydaba’ya ve onun ‘Kelile ve Dimne’sine geldi.

Kelile ve Dimne’nin yazarı olan Beydaba ‘bilgelerin bilgesi’ demektir. Aynı zamanda şair de olan Beydaba, Hintli bir Brahman’dır. Brahman, Hint felsefe geleneğinde, hem içkin, hem de aşkın olan, hem evrende ve hem de kendisinde mevcut bulunan yüksek varlıkla birleşen ve böylece en yüksek ve nihai hedefe  ulaştığı kabul edilen dünya ruhuna verilen addır. Yani yüksek mevkide/kastta bulunan din adamıdır.

Beydaba, Kelile ve Dimne’yi, sık sık bir araya geldiği, gerek hayat, gerekse yönetim ve siyaset hakkında, özellikle de, adalet, vicdan, erdem, acıma, hoşgörü, öfke, nefret, sevgi, arkadaşlık, dostluk konularında sohbet ettiği Hint hükümdarı Depşelim Şah’a ithafen yazmıştır. Eserde anlatılan masallar, aslında hükümdara verilen siyasal öğütlerdir. Bu özelliği itibarı ile kitap, Makyavel’in ‘Prens’ isimli eserine benzer.

Her bölümü bir çerçeve masal ve bu çerçeve masal içindeki masalcıklardan oluşan eser, bu yazım tarzı itibariyle Rusların ulusal simgelerinden olan ve anne figürünün içinde iç içe geçmiş bebeklerden oluşan matruşkaya benzer.

Eser adını, esere konu olan masallardan birinin kahramanları olan Kelile ve Dimne isimli iki çakaldan alır. Bu çakallardan Kelile ‘doğrunun ve dürüstlüğün’, Dimne ise  yalanın ve hilebazlığın’ simgesidir.

Genel geçer ilkelere ve kabullere göre, doğruluk ve dürüstlük insani erdemlerdir ve sadece insan olan insanlarda bulunur. Yalan ve hile ise, insan olmayan, insanlıktan nasibini almamış insanların davranışlarıdır. Her ikisi de insanlık tarihinin bütün zamanlarında ve hemen her toplumda vardır.

Beydaba masallarında doğruluk ve dürüstlük erdemlerini öne çıkarır. Bu erdemlerin insanı insan yaptığına vurgu yapar. Aldatıcı eylemlerden, kötülükten, vicdansızlıktan ve yalandan ise kaçınılması gerektiğini söyler.

Onun için insanlığın ortak tarihinden harmanlanmış ve süzülmüş olan, her biri hak, adalet, doğruluk, dürüstlük gibi evrensel nitelikteki insani değerler konusunda öğüt ve ders veren bu masallar, kadim kültürün yarattığı bir insanlık mirasıdır.  Yazıldığı zamandan günümüze kadar binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen daha hala önemli ve güncel olması bundan dolayıdır.

Beydaba’nın eserini ithaf ettiği Debşelim Şah, çalışmayı, eğlenmeyi sevdiği kadar bilgelerle konuşmayı da seven, onların düşüncelerine değer veren, bu amaçla onlarla sık sık bir araya gelen bir hükümdardır. Bu masallardan birisinde bilgelerle yapılan sohbetin konusu iyiliğin ve bu amaçla cömertliğin yararları üzerinedir. Bu sohbet sonrasında hazinesinin kapılarını halka açan ve dağıtan hükümdar o gece uykusunda bir rüya görür.  Rüyasında nur yüzlü bir ihtiyar, hükümdarın bu cömertliğini över, bundan Allah’ın çok mutlu olduğunu ve kendisini ödüllendireceğini, ödülünü almak için sabah kalkar kalkmaz doğuya gitmesi gerektiğini, orada kendisini bir hazinenin beklediğini söyler.

Sabah kalkar kalkmaz yola çıkan hükümdar, günlerce yol aldıktan sonra bir dağa, dağın eteğinde bulunan bir mağaraya gelir. Mağaranın önünde temiz yüzlü bir ihtiyar oturmaktadır. Hükümdar, bilge ihtiyarla yaptığı uzun ve keyifli bir sohbetten sonra tam oradan ayrılırken ihtiyar bilge hükümdara şunları söyler: ‘hükümdarım bu mağaranın içinde eşsiz bir hazine gizli. Adamlarınıza emredin bu hazineyi bulsunlar.’ Bu sözlerle gece gördüğü rüyayı hatırlayan hükümdar adamlarına haber gönderir ve hazineyi bulmalarını emreder. Sonunda altından, gümüşten, başkaca değerli taşlardan oluşan hazine ortaya çıkarılır ve yanı sıra bir de sandık bulunur. Kilitli olan sandık açılır, içinden beyaz renkli ipek bir levha çıkar. Levhada bu hazinenin Debşelim Şah için hazırlandığı ve gömüldüğü, bu durumun kendisine rüyasında bildirileceği yazılıdır. Sandıkta bir de hazineyi gömdürenin vasiyeti vardır. Bu vasiyetnamenin başlangıcında şunlar yazılıdır: ‘Kalbini mücevherlere bağlama, bunlar dünya nimetidir, gelir geçer. Gelip geçen bu nimetlere ve üzerinde kötü yazan hiçbir şeye itibar etmemek ve bu dünya nimetleri bizi bırakıp gitmeden bizim onları kalbimizden söküp atmamız gerekir. Bu vasiyetteki hakikatlere bağlananlar dünya durdukça saygıyla anılır.’

Aslında bu öğüt, Beydaba’nın ahbaplık ettiği, sohbet ettiği hükümdara verdiği öğütlerin hüküm fıkrasıdır. Vasiyetnamenin devamında hükümdara yol ve yön gösteren masallar içinde masallar anlatılır. Her bir masal bir öğüt niteliği taşır. Bu masalların her birinin ayrı ve kendisine özgü hüküm fıkraları vardır. Okuyalım: 

  • Bir hükümdar kendisine bağlı kimselerden birisini diğerlerinden daha çok sevebilir. Ona herkesten daha fazla güvenebilir. Bazı kişiler bundan rahatsız olabilir. Hükümdarın sevgisini çok görebilir, bu durumu kıskanabilir ve bu nedenle o kişiyi hükümdara kötüleyebilir. Onun hakkında çeşitli yalanlar uydurabilir. Böyle bir durumda hükümdar, söylenenlere inanmamalıdır. Kişiliğini iyi tanıdığı, kendisine yakın hissettiği o adamı korumalıdır.
  • Bir hükümdar kötü niyetli insanlardan uzak durmalıdır. Yalancılarla düşüp kalkmamalıdır. İkiyüzlüleri yanına yaklaştırmamalı, insanları birbirine düşürenlere fırsat vermemelidir.
  • Bir hükümdarın çevresindeki insanların içi ile dışı bir olmalıdır. Bu insanlar birbirlerini gerçekten sevmeli, saymalıdır. Yoksa devlet yönetimi aksar. Toplumun huzuru bozulur.
  • Bir hükümdar yüzüne gülen düşmanına karşı dikkatli olmalıdır. Zira eski düşman dost olmaz.
  • Bir hükümdar herkesle dost olmamalı, zarara uğramamak için dostlarını ve arkadaşlarını iyi seçmeli, onları iyi tanımalı, akıllı insanlarla dostluk kurmalı, zekası kıt insanlardan her koşulda ve durumda uzak durmalıdır. Zira dostun akılsızı düşmandan daha tehlikelidir.
  • Bir hükümdar kendi özelliklerinden uzaklaşmamalı, kendisine yabancılaşmamalı, kendi tarzını kendisi belirlemeli, başkalarını taklit etmemelidir. Değil ise zaman içinde kendisi olmaktan çıkar ve tanınmaz hale gelir.
  • Bazı şeylerin korunması elde edilmesinden daha zordur. Onun için kazanılan bir şeyin korunmasına daha çok önem verilmelidir. Değil ise kazanılan da kaybedilir.
  • Yönetim işlerinde aceleci olmamalıdır. Karar verirken çok dikkatli davranılmalı, iyi düşünülmeli, fakat çabuk karar verilmelidir.
  • Bir hükümdarın düşmanları birbirleriyle anlaşabilirler, ona karşı birlikte hareket edebilirler. Bu durumda hükümdar, onlardan biriyle anlaşma yoluna gidebilir. Bu ona karşı küçülmek değildir. Düşmana karşı düşmanla anlaşmaktır.
  • Bir hükümdar kendisine kin ve nefret besleyenlere karşı çok dikkatli olmalı ve onlara asla güvenmemelidir. Zira kin ve nefret girdiği kalpten kolay kolay çıkmaz.
  • Bir hükümdarın en önemli özelliği vicdan sahibi olması, acıma duygusuna sahip bulunması ve adaletli davranması, yönettiği insanların önemli olmayan küçük kusurlarını hoş görmeli ve affetmelidir.
  • Suçlu olmayan kişinin cezalandırılması doğru değildir. Adil bir yönetici başkasını zarara sokmak için cezalandırma yoluna gitmez. Ancak, başkalarına zarar veren bir kişiyi cezalandırır.
  • Bir hükümdar kendisine yakışmayan basit işlerle uğraşmamalı, boş ve sonuçsuz işlere girmemelidir.
  • Hükümdar daima sade ve alçakgönüllü olmalıdır. İnsanlara karşı kendini beğenmişçesine davranmak doğru değildir. Hele başkalarını küçük görmek bir yöneticiye hiç yakışmaz.
  • Hükümdara bağlı kişiler güvenilir olmalıdır. Bir yöneticinin çevresine kötü kişiler toplanırsa, o yönetici ülkesinin yararına iş yapamaz. Bu kötü kişiler kendi çıkarları için birbirleriyle kavga ederler. Onların kötülüklerinin ardı arkası kesilmez. Sonuçta bundan insanlar zarar görür, ülke güçsüz duruma düşer.
  • Ümitsizlik ve karamsarlık bir hükümdar için çok zararlıdır. Çünkü o, birçok konuda halkına örnek olmak zorundadır.
  • Hükümdar kararlı olmalıdır. Doğru bildiği yoldan ayrılmamalıdır.
  • Hükümdar ülkenin birliğini korumak için ülke insanlarını bir arada tutmalı, onların dayanışma içinde ve birlikte hareket etmelerini sağlamalıdır. Zira düşman ne kadar güçlü olursa olsun, dayanışan ve birlikte hareket eden halk karşısında yenilmeye mahkumdur.

Sonuncu öğütten başlayalım ve hüküm fıkrası ‘birlikte hareket etmek’ ya da başka bir deyişle ‘birlikten kuvvet doğar’ ilkesi olan bu öğüt konusunda Beydaba’nın  anlattığı masalı okuyalım:

“Gücü malum bir fil, ona tek başına kafa tutması, onunla mücadele etmesi imkansız olan bir tarlakuşunun zorlukla yaptığı yuvasını ezip geçmiş. Zavallı tarla kuşu file ‘Neden yaptın bunu, benim sana ne zararım oldu? Yoksa gücün bana yettiği için mi yaptın bunu?’ diye sormuş.

Evet’ demiş fil ve devamla ‘ayağımın altında dolaştığın ve gücüm sana yettiği için yaptım.’ diye eklemiş.

Tarlakuşu üzülerek ve öfke içinde arkadaşı diğer kuşların yanına gitmiş. Uğradığı haksızlığı, filin kendisine ve ailesine verdiği zararı anlatmış.

Diğer kuşlar, ‘ne yapabiliriz ki, bizim gücümüz ona yetmez’ diyerek çaresizliklerini dile getirmişler.

Tarlakuşu ‘çaresiz değiliz, yaparız, yeter ki birlik olalım, eğer birlik olursak, gideriz ve gagalarımızla o filin gözlerini oyarız’ demiş ve bütün kuşları birlikte hareket etmek konusunda örgütlemiş.

Kuşlar hep birlikte eyleme geçmişler, gidip filin gözlerini gagalarıyla kör etmişler.

Sonra ne olmuş? Gözleri görmeyen fil uçurumdan aşağıya düşmüş ve ölmüş.

Bir başka masal, ‘Ayıyla Dost Olan Bahçıvan’ Okuyalım:

“Zamanın evvelinde, mekanın bir yerinde, yalnız, yalnız olduğu kadar da mutsuz bir bahçıvan yaşarmış. Hayatta kimi kimsesi yokmuş. Bütün ömrünü, bağı bahçesi için harcamış. Bir gün yine sabah erkenden bahçesine gitmiş. Yalnızlığı aklına gelmiş, hüzünlenmiş, bu yalnızlıktan nasıl kurtulurum diye düşünmeye başlamış. Kendi kendine ‘şimdiye kadar bütün gücümü, enerjimi bu bahçeye harcadım. Çeşit çeşit meyveler, sebzeler, çiçekler yetiştirdim. Adeta bir cennet yaptım bahçemi. Fakat ne oldu sonunda? Mutsuzluğuma çare oldu mu bu güllük gülistanlık bahçe?’ diyerek ah etmiş, vah etmiş.

Haklısın!’ demiş içinden bir ses. Bu sesi dinlemiş ve yalnızlıktan kurtulmaya karar vermiş. Ne yapmalıyım, nasıl yapmalıyım, nereye gitmeliyim diye düşünürken, bakışları, karşıda yükselen yüce dağa çevrilmiş. Nasıl olsa sonuçta beni yalnızlıktan kurtaracak bir eş bulurum orada diye dağa tırmanmaya başlamış. O kadar uzağa gitmiş ki, dönüp arkasına baktığında bahçesi görünmez olmuş. Dağın eteklerine vardığında bahçıvanın içindeki yalnızlık daha da artmış.

Bir süre ara vermiş yolculuğuna.  Yanında getirdiği azık torbasını açmış, sofrasını kurmuş, karnını doyurmaya başlamış. Çok zaman geçmeden ağaçların arasından sevimli bir ayı çıkmış ortaya. Gelip adamın sofrasına oturmuş. Bahçıvanın dili tutulmuş. Ne diyeceğini şaşırmış. Çaresiz azığını ayıyla paylaşmış. Bir süre hiç konuşmadan oturmuşlar. Bahçıvan kalkıp gitmeye hazırlanırken ayı konuşmuş:

– Nereden gelip, nereye gidiyorsun?

Ayının konuştuğunu görünce şaşırmış adam. Şaşkınlıkla da olsa;

– Uzaktan geliyorum, dağa gidiyorum, demiş.

– Ne yapacaksın dağda? diye sormuş ayı.

– Yıllardır yalnız yaşadım. Artık canıma tak etti. Bir arkadaş bulmaya gidiyorum, demiş.

Ayının yarasına parmak basmış sanki. Hop oturmuş hop kalkmış hayvancağız. Bahçıvan bakmış, ayının gözünden yaşlar süzülüyor.

– Yahu niye ağlıyorsun? diye sormuş şaşkınlıkla.

– Ben de aynı dertten şikayetçiyim demiş ayı. Ve şöyle devam etmiş: ‘Ben de yalnızım, ovada bir arkadaş bulurum ümidiyle ben de dağdan ovaya doğru geliyordum.’

Bunu duyan bahçıvan üzülmüş ayının haline ve:

-Ne dersin, bizi kader buluşturdu galiba, gel arkadaş olalım, demiş.

Ayı bu öneriyi sevinçle kabul etmiş. Her ikisi birlikte bahçıvanın bahçesine gitmişler. Günler böylece akıp gitmeye başlamış. Bahçıvanın yalnızlığı bir ölçüde azalmış. Derken günün birinde hiç olmayacak bir şey olmuş. Bahçıvan uyuduğu zaman üzerine konan sinekleri kovalamayı alışkanlık haline getiren ayı, bir gün yine aynı işi yaparken, bakmış ki sinekler bir türlü kaçmıyor. Bunun üzerine ayı yerden kaptığı koca bir taşı sinekleri kovalamak için bahçıvanın sinek üşüşen alnına indirivermiş. Adamcağız böylece göçüp gitmiş öteki dünyaya.

Ne demek gerekir? Ayıdır, ne yapsa yeridir. Ayıdan dost olur mu? Demekten başka!”

Kıssadan hisse: Dostunu, arkadaşını iyi seçeceksin. Zira herkesle dost, herkesle arkadaş olunmaz. Olmayacak kişilerle, dengin olmayanlarla dostluk, arkadaşlık kurarsan eğer, sonunda mutlaka sen zarar görürsün. Onun için dostunu, arkadaşını iyi seçmelisin, akıllı insanlar arasından seçmelisin. Zira dostun aptalı, akılsızı düşmandan ve hatta düşmanın akıllısından daha tehlikelidir!

Kelile’de zaten o nedenle anlatır bu masalı çakal Dimne’ye. Kurnaz çakal Dimne, bunu anlar, anladığı içinde şöyle der Kelile’ye:

– Sen de çok safsın. Ben, efendime kötülük etmek ister miyim hiç?

Bak Dimne, der Kelile ve şöyle devam eder: Beni kandıramazsın. Alnımda enayi yazıyor mu bir bak bakalım. Aldanıyor görünebilirim, fakat asla kolay kolay oyuna gelmem. Tıpkı akıllı tacir gibi.

Akıllı tacir mi, o da kim? diye sorar Dimne.

Yeni bir masal daha anlatır Kelile.

– Masal kurnaz bir tacire dairdir. Adı ‘Sabırlı Yılan’ Okuyalım:

“Vaktiyle bir yılan varmış, zamanla yaşlanmış, kurbağa avlayamaz olmuş. Kurbağa dışında bir şey yiyemeyen hayvan, açlıktan ölecek duruma gelmiş. Rüyasında dahi kurbağa eti ve kurbağa kanı görmeye başlamış. Günlerce bu derdine bir çare bulmak için düşünmüş taşınmış. Bin bir türlü plan kurmuş. Sonunda bir yol bulmuş ve ‘en çıkar yol bu’ demiş kendine. Plan gereği kalkıp kurbağalar kralının huzuruna çıkmış. Yılanı gören kral ürkmüş. Bunu gören yılan:

Korkmayınız efendim, benden size zarar gelmez demiş.

Kurbağaların kralı ezeli düşmanı olan yılanın bu tavrına şaşırmış.

Ben artık yaşlandım demiş yılan ve şöyle devam etmiş: Geri kalan ömrümü size hizmet ederek geçirmek istiyorum. Hayret ettiniz farkındayım. Fakat size öykümü anlatınca bana hak vereceksiniz. Günün birinde bir kurbağanın peşine düşmüştüm. Amansız bir şekilde izlerken, kaybettim onu. Bir dervişin evine girmişti. Ben de arkasından içeri daldım. Ağzıma yumuşak bir şey dokundu. Hemen ısırdım, meğer dervişin küçük çocuğunun ayağını ısırmışım. Adam beni fark etti. Kaçmaya çalışırken yakaladı beni. Bana kurbağalara binek olarak hizmet etme cezası verdi. Eğer kaytarırsan seni öldürürüm dedi. Ben de bunun üzerine buraya size hizmet etmeye geldim. Artık emrinizdeyim. Nereye isterseniz oraya taşırım sizi.

Yılanın bu kurnaz öyküsüne kurbağalar kralı inanmış. Zavallı kral o günden sonra nereye giderse yılanla gider olmuş. Hiç bir şey yiyemeyen yılanın  iyice zayıfladığını gören kral:

Yahu açlıktan ölecek bir duruma geldin. Niçin bir şey yemiyorsun? diye sormuş.

Yılan kendisini acındırarak:

Efendimiz, kurbağadan başka bir şey yiyemem ben. Dervişe, sizin hizmetinizde olacağıma dair söz verdim. Bu durumda kurbağa da avlıyamıyorum. Yapacağım bir şey yok.

Kurbağaların kralı yılana acımış ve:

Ölmek üzerek olan kurbağaları sana vereceğim, demiş. Ve o günden sonra sadece ölmek üzere olanları değil, zamanla sağlıklı kurbağaları da birer ikişer vermeye başlamış.”

Kıssadan hisse. Toplum hayatında ve insanlar arasında da yılan gibi insanlar vardır. Bu insanlar sinsi, yalancı, çıkarcıdır. Bunları iyi tanımak ve onlara inanmamak gerekir. Değil ise ne olur? Sana kendi hemcinslerini, kendi yakınlarını dahi harcatırlar. Onun için insan yüzüne gülse dahi düşmanına karşı dikkatli olmalıdır. Zira eski düşmandan dost olmaz.

Bir başka masal, adı ‘Kekliği Taklit Eden Karga” Okuyalım:

“Karganın biri, kırda bir keklik görmüş. Tüylerinin rengini, sekerek yürümesini çok beğenmiş. Bende böyle yürüyebilirim demiş, keklik gibi yürüyebilmek için denemeler yapmaya başlamış. Denemiş, denemiş ama bir türlü keklik gibi yürümeyi becerememiş. Yapamıyorum diye vazgeçmiş sonunda ve kendisi gibi yürümeye karar vermiş. Görmüş ki, kendisi gibi, eskisi gibi yürüyemiyor. Ayakları birbirine dolanıyor, ikide bir tökezliyor, topallıyor. Eski haline dönememiş ve öylece kalmış. Yani kuşlar içinde yürüyüşü en şekilsiz, en karaktersiz, sekişi diğer bütün kuşlardan daha garip bir kuş olmuş çıkmış.”

Kıssadan hisse: Bir hükümdar, bir insan, kendi özelliklerinden uzaklaşmamalı, kendisine yabancılaşmamalı, başkalarını taklit etmemeli, ne ise o olmalıdır. Değil ise zaman içinde kendisi olmaktan çıkar, kişiliğini kaybeder, tanınmaz hale gelir.

Dal rüzgarı affetse de kırılmıştır bir defa” der eskiler.  Daha yenilerden Tuna Kiremitçi o güzel dizelerinde    “ Dal rüzgarı affeder / Ama kırılmıştır bir kere / Her gün yeni bir keder bulur / Yakıştırır göğsüne / Günler uzar, yıl olur / Aslında hepsi aynı hikaye / Dal rüzgarı affetse bile / Kırılmıştır bir kere / Cam yapışır, kalp yapışmaz” diye yazar.

Bir Fransız, 1901 Nobel Edebiyat Ödüllü Fransız şair Sully Prudhomme yıllar, yıllar ötesinden ‘Kırık Vazo’ isimli şiiriyle; “Seven el de çok defa, sevdiğini okşarken / Farkında olmayarak, kalbinde yara açar / Kırılır kalp sessizce, hiç mi hiç sezdirmeden / Sevginin çiçeği kısa zamanda solar /…/ Kimsecikler göremez olup biten bu işi / Yara büyür gizlice, işler hep daha derin / Kahredici derdine deva bulmaz o kişi / Billûr gönül kırıldı, dokunayım demeyin.” diyerek ses verir zamanımıza.

Beydaba’da bu seslenişlere ve duygulara ‘İki Güvercin’ isimli masalıyla can ve ruh verir yüzlerce yıl öteden. Okuyalım:

“Bir zamanlar, bir yerlerde yaptıkları yuvalarında birlikte, huzur içinde ve mutlu yaşayan iki güvercin varmış. Birisi beyaz tüylü, beyaz paçalı dişi bir güvercin, diğeri kahverengi paçalı erkek bir güvercin. Karı koca iki güvercin. Bu iki güvercin, ortak yuvalarında birlikte yaşar, birlikte uçar, topladıkları yiyecekleri birlikte yer, mutluluk içinde yaşarlarmış. Kış gelmeden çalışıp didinerek topladıkları buğday ve arpa taneleriyle kışa hazırlanan karı koca güvercinler, kendi aralarında kışa kadar bu yiyeceklere dokunmama kararı almışlar. Bu kararı aldıklarında yağmurdan ıslanan buğday ve arpalar şişkin oldukları için çok görünüyormuş. Derken erkek güvercin bir iş seyahatine çıkmış. Döndüğünde kuruduğu için küçülen ve azalan buğdayları ve arpaları görünce, karısına neden buğdayları kış gelmeden yedin diye bağırıp çağırmaya başlamış. Karısı yemedim dese de erkek güvercinin öfkesi geçmemiş, bağırıp çağırmayı sürdürmüş. İncinen, kırılan karısı yuvayı ve eşini terk etmiş, almış başını uzaklara gitmiş. Kış gelmiş, arpa ve buğdaylar ıslanınca yeniden şişmiş ve eski hallerine dönmüş. O zaman erkek güvercin karısına karşı yanlış yaptığını, haksızlık yaptığını anlamış ve yaptıklarından, söylediklerinden dolayı pişman olmuş. Ben şimdi onsuz ne yapacağım diye kara kara düşünmeye ve ağlamaya başlamış!

Kıssadan hisse. İyice düşünmeden, işin aslı nedir diye araştırmadan, aceleyle ve öfkeyle hareket eder ve sevdiklerimizin kalbini kırarsak eğer, daha sonra ağlamanın, sızlamanın, pişman olmanın  hiçbir yararı olmaz. Zira dal rüzgarı affetse de kırılmıştır bir kere. Kırık vazo, kırık cam yapışır belki ama kırık bir kalp bir daha asla yapışmaz! O halde hiç kimsenin kalbini, özellikle de dostlarımızın ve arkadaşlarımızın kalplerini asla kırmamak, incitmemek gerekir. ‘Hayat silgi kullanmadan resim yapma sanatı‘ ise eğer, ki öyledir, kırmaların, incitmelerin üzeri çizilebilir, af da edilebilir belki ama asla silinemez. Neden mi? İz bırakır da onun için!

 

 

Biz beyhude yere gecikenler, / Çoktan bitmiş bir yolun ucunda / Bilmiyoruz şimdi ıssız gecede / Ne yapar ne eder, / Gidip de gelmeyenler, / Beyhude bekleyenler! / Biz ayın çıplak arsasında / Savrulan zaman kırıntıları. / Nerden bilelim bunları!

Ahmet Hamdi Tanpınar

DUYGUSAL EĞİTİM!

Ben kolay yazan bir insanım. Ama havamda değil isem, yazmayı düşündüğüm şey üzerinde yoğunlaşamamış isem, pek kolay yazamam. Hatta hiç yazamam. Son zamanlarda havamda olmadığımdan, işlerim yoğun, dikkatim biraz dağınık olduğundan ve yazı yazmaya çok fazla odaklanamadığımdan olsa gerek, canım yazı yazmak istemiyor. Durum böyle olunca ben de yazma konusunda kendimi çok fazla zorlamak istemiyor ve eski yazılarımı yardımıma çağırıyorum. Bu hafta da öyle yapıyor ve 24 Ağustos 2016 tarihinde yazdığım ‘Duygusal Eğitim’ başlıklı yazımı biraz güncelleyerek sizinle paylaşmak istiyorum.

Yazının orijinalinde de ifade ettiğim üzere, son zamanlarda edindiğim en iyi alışkanlıklarımdan birisi daha önce okuduğum kitapları yeniden okumak oldu. Geçen yıllar içinde kazanılan deneyimlerden olsa gerek, bu yeni okumalar, ilk okumalarımdan daha çok keyif veriyor, çok da yeni şeyler öğretiyor bana.

Bu yeni okumalar sayesinde, daha önce çıkaramadığım dersleri çıkarıyor, anlamlaştıramadığım şeyleri anlamlaştırıyor, yapamadığım yorumları yapıyor, göremediğim ufukları, ışıkları görüyor, yaşamadığım heyecanları yaşıyor, farkına varmadığım duyarlılıklarımın farkına varıyor, yeni, çok yeni duygular hissediyorum.

Daha önce okuduğum kitapları tekrar okudukça, Tanpınar’ın yukarıda yer verdiğim dizelerini ve o dizelerin de içinde yer aldığı ‘Zaman Kırıntıları’ adlı şiirinde yer alan ‘ben zamanı gördüm / içimde ve dışımda sessizce çalışıyordu /…/ neye yarar hatırlamak / neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde / hatırlamak geçmiş şeyleri / bu beyhude akşam bahçesinde / kapanırken üstümüze böyle / zaman çemberi…’ sözlerinin anlamını ve değerini çok daha iyi kavrıyorum.

Neyi veya neleri mi anlıyorum? İçimde ve dışımda sessizce çalışan zamanın değerini, hayatın dokusu olan o değeri, kimi şeyler, kimi işler ve kimi kişiler için boşuna harcamış olmamın tarifsiz üzüntüsünü ve daha başkaca şeyleri…! Peki, ‘neye yarar hatırlamak, / neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde / hatırlamak geçmiş şeyleri?’ diye Tanpınar soruyor ve cevabını da kendisi veriyor: ‘Biz ayın çıplak arsasında / Savrulan zaman kırıntıları / Nerden bilelim bunları!’ Evet, nereden bilelim biz bunları? ‘… Baksak aynalara / Tanır mıyız kendimizi / Tanır mıyız bu kaskatı / Bu zalim inkarın arasından / Sevdiklerimizi? …

Bu duyguları ve soruları arkamızda bırakalım ve kitaba dönelim. Son zamanlarda yeniden okuduğum kitapların içinde, beni en çok etkileyeni, ilk okuduğumda da beni fazlasıyla etkilemiş olan Gustave Flaubert’tin ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanı oldu.

Biz Gustave Flaubert’i, daha çok kadın erkek ilişkileri, evlilik, cinsellik, zenginlik gibi kurum ve kavramlar üzerine düşünen, 19. yüzyıl Fransa’sının ahlak anlayışını ve burjuva değerlerini eleştiren, o yüzyıla egemen olan din ve ahlak anlayışını sorgulayan, müstehcen olduğu iddiasıyla Fransa’da bir süre yasaklanan ve bir yerinde ‘sevdiklerimizi çekiştirmeye başladık mı onlardan kopmaya başladık demektir…’ diye yazan ‘Madam Bovary’ isimli romanıyla tanırız. ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanını ise çok fazla bilmeyiz. Oysa Flaubert’in bu romanı, en az Madam Bovary’i kadar, hatta ondan çok daha fazla etkileyici, sürükleyici, eğitici ve öğreticidir.

Romanın bir diğer önemli özelliği ise, çoğumuzun ve özellikle Türkiye bağlamında 68 kuşağının, ondan daha yakın zamandaki ve hatta günümüzdeki organik aydınların hayatının yanısıra, çoğumuzun hayatından renkler, sesler, izler ve dersler taşımasıdır.

Flaubert’in ‘Bir Delikanlının Hikayesi’ olarak takdim ettiği ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanı, bir delikanlının hikayesinden daha çok, romanın kahramanları olan Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in kişiliklerinde, 19.yüzyıl entelektüellerinin yarattığı hayal kırıklığının ve uğradıkları başarısızlığın hikayesidir.

Diğer romanlarında olduğu gibi bu romanında da, romantik esintilere yer vermekle birlikte, aslında tam bir gerçekçi olan Flaubert, bir yönüyle kendi hayat hikayesinden de esinlenerek yazdığı ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanında, hakikat olgusundan ve duygusundan hareketle entelektüellere yöneltilebilecek belki de en ağır, en katı, en acımasız eleştirileri yapar.

Romanda yaşananlar daha çok, İngiliz tarihçi Lewis Namier’in ‘entelektüellerin devrimi’ olarak nitelediği 1848-1851 yılları arasında sahne alan Paris Ayaklanmasında geçer. Karl Marks’ın ‘umutsuzluğun ayaklanması’ olarak tanımladığı Paris Ayaklanması, siyasi tarihin tanıklık ettiği en büyük, en dramatik işçi başkaldırılarından birisidir.

Marks, Napoleon Bonaparte’ın yeğeni olan Louis Bonaparte’ın imparatorluğa giden yolun taşlarını nasıl döşediğini anlattığı Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i isimli kitabında, sadece Louis Bonaparte’ın iktidara gelişini, bunun nedenlerini ve doğurduğu sonuçları anlatmaz, bu ayaklanmanın işçi sınıfının yenilgisiyle sonuçlanmasının nedenlerini de analiz eder. Marks’a göre işçi sınıfının bu yenilgisinin nedeni, küçük burjuva demokratlarının iradeden, iktidar perspektifinden, öngörüden yoksun bulunan ve siyasal miyopluktan ibaret olan sığ politikalara inanması, deneyimsizliğinden dolayı kendi siyasal birliğini ve sınıf bağımsızlığını oluşturamamasıdır.

Siyasi tarihin bu umutsuz ve unutulmaz ayaklanmasının yaşandığı Paris, o günlerde de, Attila İlhan’ın sevgilisine ‘Paris’in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım / Kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım’ dediği Paris’tir. ‘Biraz Paris’tir yani. Şimdi olduğundan daha çok siyasetin merkezi, şimdi olduğu kadar, belki daha fazla bohem hayatın ve aşkın kentidir.

Edebiyat eleştirmeni, Flaubert uzmanı Pierre Lepape’ye göre, sadece edebiyat değil, aşk da Flaubert ile birlikte yön ve içerik değiştirmiştir. Flaubert’e kadar pedagojik öğeler ve  değerler içeren, özellikle genç okuyucularına “bu hissettiğiniz karışıklık ‘aşk’, ve işte sonuçları…” diyen, her aşk romanını bir deneyim, öteki ile ilişki üzerine kurulu olan pedagojik bir eğitim olarak sunan anlayış, Flaubert’in ‘Duygusal Eğitim’ isimli romanıyla sona ermiş, onun yerini hayata, hayatın gerçeklerine ve deneyimlerine daha uygun düşen bir anlayış almıştır. Bu anlayış, aşk romanı ya da aşkın romanını yazmak değil, aşka dair roman yazmaktır.

Duygusal Eğitim’ isimli romanında Flaubert de bunu yapmış, bir aşk romanı değil, genç bir hukuk öğrencisi olan romanın kahramanı Frédéric Moreau’nun, kendinden yaşça büyük bir kadına ömür boyu süren aşkına dair bir roman yazmıştır. Böyle yaparak aşkın en büyük paradigması olan ‘seni seviyorum, onu seviyorum, onu seviyordum’ kalıplarından oluşan sözcüklerin içini boşaltmış, bu sözcükleri sloganlaştırarak anlamsızlaştırmıştır.

O nedenle ‘Duygusal Eğitim’ bir aşk romanı değil, aşka dair, romanın kahramanı Frédéric Moreau’nun aşkına dair bir romandır. Ama bundan daha çok, yola çıktıklarında hayalleri olan, toplumun refahını, insanların mutlu olacakları bir toplumun gerçekleşmesini hedefleyen, bu hedefleri gerçekleştirebilmek için hukukçu olmayı, tarihçi, siyasetçi olmayı, filozof olmayı, sosyolog olmayı kariyer hedefi olarak seçen iki genç insanın, Frédéric Moreau’nun ve Charles Delauriers’in, onların şahsında entelektüellerin uğradıkları başarısızlığın hikayesini anlatan bir romandır.

Peki, başarı nedir? Rahmetli Çetin Altan’ın özlü tanımıyla ‘Başarı, yalan söylemek zorunda kalmadan yaşayabilmek, yaşadıklarını içine yalan katmadan anlatabilmektir.’ Bir bakın bakalım, böyle olan ve yapan kaç kişi vardır çevrenizde?

Başarı dedik, oradan devam edelim önce. Başarıya ulaşmak neyi veya neleri yapmayı ve yapmamayı gerektirir? Başarıya giden yol her şeyden önce hayal etmekle başlar, risk almakla, pes etmemekle, vazgeçmemekle devam eder. Başarı denilen şey, başarılı olmayı deneyen ama başarılı olamayan kişinin, bir daha, olmadı bir daha denemesiyle gelir. Yani kişinin ‘hep denedin, hep yenildin, bir daha dene, bir daha yenil, daha büyük yenil’ diyen Samuel Beckett’in öğüdünü dinlemesiyle gelir. Hayal, umut ve inanç, insanın hayata tutunmasını, başarıya odaklanmasını tetikleyen ve sağlayan, hayattaki imkanları yaratan, hayatı anlamlı kılan dürtülerdir. Esasen hayat dediğimiz şey de, hayallerin, umutların, inançların, bunlar için verilen uğraşların, bu uğraşların gerçekleşmesi için çıkılan yolculukta kat edilen mesafelerin toplamıdır. Hayat yolculuğunda kendisine eşlik eden hayalleri, umutları, inançları olmayan, bunlar için mücadele vermeyen insanın, ayakta ve hayatta kalamaması, kalsa da kişilik olarak, kariyer olarak değerini ve inandırıcılığını yitirdiği için pozisyonunun hakkını ve dahi hayatının herhangi bir aşamasında kendisiyle hesaplaşmaya oturduğunda, yaptıklarının, yapamadıklarının hesabını kendisine ve hayata verememesi ondandır.

Onun için Noam Chomsky; ‘…İnsana, mesleğe ve topluma özgü sorunlarda önemli olan işin eylemsel yönüdür. Tasarımlar, eylemli olarak yapıp ettiklerimizin dürtüsü olan tasavvuru, tasavvur ise görgü, bilgi ve deneyim sahibi bir insanın içerisinde yaşayabileceği bir geleceği hayal etmeyi kapsar. Hedefler, tasarım, bilgi, fikir ve deneyim rehberliğinde belirlediğimiz seçimler ve tercihlerdir. Tasarımlarımız uzak ve bir kısmı henüz belirsiz de olsa, biz istersek eğer, hedefler çoğu zaman ulaşılabilir uzaklıktadır.’ diye yazar.

İnsanın hayalleri sona erdiğinde yenileceğini bilen Yahya Kemal’in: ‘Dünya biter o yerde ki, mağlup olur hayal / Temdid-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün’ demesi ondandır.

Dönelim romana. Romanın ilk bölümünde, hayallerini gerçekleştirmek için yola çıkan iki gençten Frédéric Moreau’nun hayalleri anlatılır. Romanın ikinci bölümü hayallerin gerçekleşmeye başladığı, aşkların yaşandığı, hayatın farklı tatlarının ve renklerinin farkına varıldığı, arzuların ve hedeflerin giderek biçim değiştirmeye başladığı süreci ve bu süreçte yaşananları anlatır. Son bölümde, yolun başında duyulan heyecanın kalmaması, hayal edilenlerin bitmesi, arzu duyulan şeylerin tüketilmesi hikaye edilir. Bu bölüm aslında Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in hayatla, kendi hayatlarıyla, kendileriyle hesaplaşmalarının bir hikayesidir.

Flaubert’e göre, başarılı olmayı hedefleyerek yola çıkan, yola çıkarken hedefleri ve hedeflerinin gerçekleşeceği konusunda son derece iddialı ve umutlu olan bu iki gençten ‘entelektüel hırsları tükenen’ Moreau, ‘yıllar geçtikçe zihninin aylaklığına ve yüreğinin ataletine teslim olmuştur.’ O nedenle Flaubert, ellili yaşlara ulaşan Moreau’yu şöyle anlatır: ‘Yolculuğa çıktı. Gemilerin hüznünü tattı, sabahın ayazında çadırlarda uyandı, görünümlerin ve yıkıntıların göz alıcılığını, yarım kalmış arkadaşlıkların acısını duydu. Sonra döndü. Sosyete hayatına daldı ve başka aşkları oldu. Ama ilkinin o tükenmez anısı bunları tatsız kılıyordu; üstelik tutkunun şiddeti, hatta duyarlılığın çiçeği de yitip gitmekteydi. Entelektüel tutkularında da bir azalma olmuştu. Yıllar geçip gidiyordu; kafasının tembelliğine, yüreğinin uyuşukluğuna alışmıştı…

Delauriers ise iktidara ulaşmak için çıktığı yolculukta kendisini siyaseten var edememiş ise de, kişisel kariyeri itibariyle ve sırasıyla ‘Cezayir’deki koloninin yöneticisi, bir paşanın sekreteri, bir gazetenin ve reklam ajansının müdürü oldu; ..şu anda da bir sanayi şirketinde müşavir avukat olarak çalışmaktadır.’ Yani iktidar olamamış ama düzenin, ama iktidarın adamı olmuş, kendisini siyaseten böyle var etmiştir.

Son bölümde Flaubert sözlerine; ‘İkisi de aşkı bulamamıştı, ne aşk için çırpınan Frédéric, ne de iktidar tutkusuyla yanıp tutuşan Delauriers. Sebebi neydi acaba?’ diye başlar ve hemen ardından Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’i konuşturur. Her iki adam da hayatlarına, geçmişte yaşadıklarına şöyle bir bakarlar ve birbirlerine şunları söyleyerek bir anlamda özeleştiri yaparlar: ‘Belki de dümdüz bir çizgi çekemediğimiz için, dedi Frédéric. Delauriers, senin için böyle olabilir. Bense, tersine, ikinci derecede önem taşıyan binlerce şeyi hesaba katmadan, aşırı bir doğrulukla hareket ettim. Ben fazla mantıklıydım, sense fazla duygulu.

Flaubert her iki adamın bu konuşmalarını ‘Sonra alın yazılarını, koşulları, yaşadıkları çağı suçladılar’ diyerek noktalar.

Peki, başarısızlıktan suçlu ve sorumlu olan Frédéric Moreau ve Charles Delauriers midir, yoksa gerçekten her ikisinin de suçladığı yaşadıkları çağ mıdır?

Flaubert’e göre 1848’in başarısızlıkları kendi kuşağının başarısızlıklarıdır. Yani başarısızlıktan sorumlu olan Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’dir. Edebiyat hocası ve eleştirmeni, sağlığında Filistinlilerin Amerika Birleşik Devletleri ve Batı başta olmak üzere tüm dünyadaki en önemli sözcüsü ve savunucusu olan Edward Said, BBC’nin düzenlediği Reith Konferanslarında yaptığı konuşmalarından derlediği ‘Entelektüel/Sürgün, Marjinal, Yabancı’ isimli sıra dışı kitabında, bu başarısızlığı şöyle değerlendirir: ‘Moreau ve Delauriers’in kaderleri, hem iradelerini belli bir noktaya yönlendirememelerinin sonucu olarak, hem de insanın zihnini çelen sonsuz sayıda şey, baş döndürücü hazlar içeren modern topluma ödenen bir bedel olarak betimlenir. Bu toplum; gazeteciliğin, reklamcılığın doğuşuna sahne olan, insanların bir günde ünlü olabildikleri, tüm düşüncelerin pazarlanabilir, tüm değerlerin değiştirilebilir hale geldiği, tüm mesleklerin kolay para kazanma ve çabucak başarılı olma arayışına indirgendiği sürekli bir dolaşım alanına dönüşmüş bir toplumdur. Bu yüzden romanın en önemli sahneleri simgesel bir biçimde at yarışları, kafe ve genelevlerde düzenlenen danslar, ayaklanmalar, geçit törenleri ve gösterilerde geçer; Moreau buralarda durmaksızın sevgiyi ve entelektüel doyumu bulmaya çalışır, ama araya hep başka, başka şeyler girer…

Frédéric Moreau ve Charles Delauriers’in hayatları, Edward Said’in bu hayatlara dair değerlendirmesi, günümüz Türkiye’sindeki hayatlara, benim, senin, onun hayatına, yaptıklarına ve yapamadıklarına ne kadar da çok benziyor!

Yola büyük hedeflerle, iddialarla çıkan ama çıktıkları bu yolda ‘entelektüel hırsları tükenenlere, yıllar geçtikçe zihinlerinin aylaklığına ve yüreklerinin ataletine teslim olanlara’, kişiliklerinin merkezinde esasen var olan oportünizme kendilerini teslim edenlere, oraya buraya yalpalayıp duvara toslayanlara ve nihayet iktidar yalaması olanlara yani.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın betimlemesiyle; ‘Gidip de gelmeyenler(e), / Beyhude bekleyenler(e)! / …ayın çıplak arsasında / Savrulan zaman kırıntıları(na)’ yani. Oğuz Atay’ın ironik deyişiyle: ‘Çok yükseğe çıkamam; bende yükseklik korkusu var. Kimseyi yarı yolda bırakamam; bende alçaklık korkusu var’ demeden ve hak etmeden yükseklere çıkanlara, sonra alçaklara inenlere ve hatta alçaklarda sürünenlere yani.

Şimdilerde okuduğum Frank Furedi’nin ‘Nereye Gitti Bu Entelektüeller’ isimli olağanüstü çalışmasında Schopenhauer’a da yollamada bulunarak anlattığı ‘philistinizme’, yani ‘entelektüel harekete geçiriciliğin kalmadığı, duyu organları ile algılanan dünyanın sınırları içerisine sıkışıp kalmanın verdiği bunalmanın, kaçınılmaz olarak içeriksizleşme ve maddileşmeyle son bulduğu bir kültürel yaşantıyı ve bu yaşantıya mahkum insanların zihinsel hallerini ifade etmesine.

Ya da kısaca sağlam ve sağlıklı bir kültürel temelden yoksun olan, ilgisi tamamen maddiyata, çıkara ve pozisyona bağlı bulunan, sıradan ama fazlasıyla hırslı ve ihtiraslı kişi ve kişilere, kifayetsiz muhterislere yani.

Gustave Flaubert, George Sand’e yazdığı mektubunda ‘Duygusal Eğitimi, çocuklar gibi oyalanmak için ya da hırslı tipler gibi bir şeyler öğrenmek için okuma; yaşamak için oku’ diyor.

Ama ben Flaubert’in tavsiyesine tam olarak uymadım ve Duygusal Eğitim’i oyalanmak için değil, bir şeyler öğrenmek, bir şeyleri yaşamak için okudum. Ve okurken hem kendime, kendi hayatıma dair, hem de başkalarının hayatına, hayatı yalan yaşayanların hayatlarına dair çok şey öğrendim, çok da şey yaşadım.

Onun için de bu olağanüstü güzel romana dair öğrendiğim ve yaşadığım şeyleri sizinle paylaştım. Okumanızı size de tavsiye ederim, hem de hararetle tavsiye ederim!

Televizyon dizilerini seyrediyorlar, onların sonlarını merak ediyorlar, kendi sonlarını merak etmiyorlar.’ Murathan MUNGAN

GAZETE VE TELEVİZYON YAYINCILIĞI İLE HABER ETİĞİ ÜZERİNE –

Kolejde öğrenci iken İngilizce hocamız olan Amerikalı Mrs.Haynes 1962 veya 1963 yılında ‘televizyonun çok zaman öldürücü ve aptal bir kutu olduğunu, Türkiye gibi henüz daha tam olarak gelişmemiş ülkeler için zarar verici olacağını’ söylemiş ve bizden büyük tepki almıştı. Tepki göstermemizin nedeni, bunu bizi aşağılayan bir tarzda söylemesi ve yanı sıra Amerikalılara layık görülen bu teknolojik olanağın bize layık görülmemesiydi.

O günden bugüne yaklaşık 56 yıl geçti. Bu süreçte edindiğim onca deneyim sonrasında bugün geldiğim noktadaki görüşüm; kullanma kültürü bulunmayan, hayatı oluşturan en önemli dokunun zaman olduğunun bilincinde olmayan insanlardan oluşan toplumlar için televizyonun, zaman öldüren, izleyenlerinin zihinlerini iğfal eden, onları aptal yerine koyan ve giderek aptallaştıran zararlı ve kurnaz bir kutu  olduğu yönündedir.

Elbette televizyonu zararlı ve kurnaz yapan, bizi aptal yerine koyan, zihnimizi ele geçiren ve hatta iğfal eden kutunun kendisi, yani makine değil, programları yapanlar, yayın akışını ve içeriğini düzenleyenler, haber programlarını haber etiğine aykırı biçimde hazırlayanlar, düzenledikleri tartışma programlarıyla bizi ideolojik yönden manipüle etmeye çalışanlardır.

Bertrand Russell 1929 yılında yazdığı ‘Sorgulayan Denemeler’ isimli kitabında önce bir tespit yapar, daha sonra bir öngörüde bulunur. Anımsayabildiğim kadarıyla Russell, ‘radyonun icadından ve yaygınlaşmasından sonra gazete ve kitap okuma sayısında ciddi bir düşüş yaşandığını, gelecekte keşfedilecek yeni bir araçla birlikte insanların kitap okumaktan tamamen vazgeçeceklerini’ yazar, adını koyamamış, nasıl bir şey olacağını net olarak söyleyememiş olmakla birlikte, televizyonun icat edileceğini öngörür.

Zaman içinde Russell’in öngörüsü gerçekleşti, televizyon icat edildi, zamanla yaygınlaştı, önceleri tek olan kanal sayısı giderek arttı, siyah beyaz televizyonların yerini renklileri aldı ve Russell’ın öngördüğü gibi kitap, gazete, dergi okuma alışkanlığı, keyfi ve zevki tamamen ortadan kalkmadıysa da ciddi şekilde azaldı. Kitap okumanın yerini televizyondan edinilen ve hiçbir şekilde içselleştirilemeyen protez bilgiler aldı.

Ben, çok fazla televizyon izleyen bir insan değilim. Ara sıra ciddi habercilik yapan kanalların haber programlarını, bir engelim yok ise eğer Fenerbahçe’nin maçlarını seyrederim. Bunların dışında ne dizilere, ne de tartışma programlarına ilgi duymam. ‘Meşhuriyet Sendromu’ içinde olmadığımdan, bu sendromun en önemli göstergesi ve özelliği olan ‘bir bilen’ pozuna girmek istemediğimden, onlarla aramda fark olsun istediğimden, kendimi sunmak ve kanıtlamak gibi bir derdim olmadığından, daha önemlisi yayıncılık anlayışlarını ciddi bulmadığımdan, davet edildiğim televizyon programlarına da icabet etmem.

İzlediğim haber programlarıyla, takip etmemekte kararlı olduğum ve fakat sağdan soldan duyduklarımla haklarında az çok bilgim olan tartışma programları bağlamında bir değerlendirme, bir tespit yapmam gerekir ise eğer, buna önce Noam Chomsky ile başlamam gerekir. Chomsky, 1989 yılında yazdığı ‘Necessary Illusions. Thought Control in Democratic Societies/ Zorunlu Yanılsamalar. Demokratik Toplumlarda Düşüncenin Kontrolü’ isimli kitabında; ‘tüm demokratik ülke yurttaşlarının, düşüncelerinin, arzularının ve algılarının üzerinde kitle iletişim araçları tarafından yürütülen manipülasyonlar olduğunu, insanların kendilerini bundan korumaları gerektiğini, bunun için de bir öz-savunmaya gereksinimleri bulunduğunu’ ifade eder. Sanırım benim televizyonda dizi ve tartışma programlarını izlememe yönündeki kararlılığımın nedeni, Chomsky’nin işaret ettiği gibi düşüncelerimi, arzularımı ve algılarımı korumak amacına yönelik bir öz-savunma mekanizmasına sahip bulunmamdır.

İki tür cahil vardır’ diyor ünlü İslam düşünürü Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve şöyle devam ediyor: ‘biri bir şey bilmez; öteki bir şey bilmediğini de bilmez, iki kere cahildir!’ Tartışma programlarını izlemememin bir diğer nedeni de budur. Yani tartışma programlarında konuşanların çoğunun, iki kere cahil olmaları ve daha da vahimi dinleyenleri cahil yerine koymalarıdır.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, televizyon haberciliğinin, klasik gazetecilikten tevarüs ettiği temel değerler vardır. Bunların en başında gerçeğin araştırılarak tespitiyle insanların özel hayatlarına, mahremiyetlerine ve kişiliklerine saygı gelir.

İtalyan gazeteci ve televizyoncu Enrico Morresi, Türkçeye çevrilen ve Dost Kitabevi tarafından yayımlanan ‘Haber Etiği – Ahlaki Gazeteciliğin Kuruluşu ve Eleştirisi’ isimli kitabında, klasik gazeteciliğin/haberciliğin bu temel değerlerini eksene alır ve şunları kaydeder: ‘…enformasyon kamusal bir maldır ve bu nedenle enformasyonun ilkelerini, kurallarını ve uygulamalarını destekleyecek olan kamusal etiktir. Kitle medyası etiği, olgunlaşmış bir demokrasi bağlamında vurgunun yurttaşların haklarına yapıldığı güçlü bir politik tasarıma ihtiyaç duyar. Burada referans noktalarımız, politik idari gücün ve piyasanın alanından ayrı, yurttaşların eşit dilbilimsel-iletişimsel saygınlığı üzerine temellenmiş kamusal alan modelinin dinamizmi nedeniyle Jürgen Habermas ve kamusal akıl modelinin sınırlarını belirlediği özgün adalet ve özgürlük senteziyle John Rawls olacaktır. Analizin yöntemi ise – ahlaki sezgilerin güçlü bir kuramıyla etkileşime geçirildiği bir pratik felsefe dalı olan – uygulamalı etik alanındaki deneyimlerden beslenecektir.

Benim bu yazıyı yazmama ilham olan, sadece ilham olmakla kalmayıp büyük ölçüde yararlandığım ve esas aldığım bu kitap, Fırat Genç tarafından Türkçeye çevrilmiş. 2006 yılında yazılmış olmasına rağmen güncelliğini koruyan bu kitap, kamusal alan, kamusal akıl ilkeleriyle, sınırlarını bu ilkelerin belirlediği özgün adalet ve özgürlük sentezinin yanı sıra bir pratik felsefe dalı olan uygulamalı etik alanındaki deneyimlerden beslenmesi gereken haber ve yayın etiği konusunda çok fazla kaynak bulunmayan ülkemiz yayıncılığı yönünden, bana göre daha hala başvuru kitabı olma özelliği taşıyor.

Kitapta yer verilen önemli bir konuşma var. Bu konuşma 1978 yılında Gramsci Enstitüsü tarafından Milona’da düzenlenen bir kongrede yapılmış. ‘Gerçeklik ve Enformasyon İdeolojisi’ üzerine olan bu konuşmayı yapan Umberto Eco. Konuşmanın yapıldığı tarihten zamanımıza yaklaşık 40 yıl geçmiş. Ama buna rağmen bu konuşmada ifade edilen hususlar hem güncelliğini, hem de anlamını daha hala koruyor. Eco bu konuşmasında şunları söylüyor: ‘Bir süre önce basın organlarıyla polemiğe girdim, çünkü bunlar, medya okullarındaki gerilimin sıcaklığını yansıtmak adına, şu üç olayı ilk sayfada yan yana basmışlardı: Milano’daki Correnti’de yaşanan olay, Napoli’deki Righi’de meydana gelen çatışma ve Padova’daki üniversitede yaşanan özerklik saldırıları. Hiç şüphesiz, Correnti’deki hikaye bir rahatsızlık durumuna işaret ediyor, hatalı çözümleri kışkırtıyordu. Padova saldırısı şiddet içeren bir çatışma dönemiydi. Napoli’de, Righi’deki olay, diğer durumlardan daha fazla bir haber örneğiydi; bir grup öğrenci dikkatleri kendi durumlarına çekmek için kışkırtıcı talepler öne sürmüşlerdi. Bu üç olayı eşit önemle sayfalarına taşıyan gazeteler tüm bir İtalyan medya eğitiminin çöküşün eşiğinde olduğu izlenimini veriyorlardı. Şüphesiz, krizin eşiğinde, hatta krizin içinde; ama tartışmanın farklı biçimlerde yürütüldüğü, deneysel eğitim verilen, araştırmalar yapılan yüzlerce medya okulu var. Böyle çok sayıda okul olduğunu söylemek niçin haber olmuyor? Tarihte ve kesin bilimlerde tekrarlı ve sabit olan önemlidir, istisnai olan değil. Fakat enformasyon endüstrisi, kar amacıyla, istisnai haberler bulmak için küçük olayları bile büyütülmüş, sürekli ve tekrarlı olana dair bağları gazetecilikle bağdaştırmayarak reddetmiştir. Haber ideolojisi, ölünün veya canavarın ilk sayfada basılmasını ister. Ne kamu, ne de gazeteci ilk sayfada yaşayanın veya normal olanın basılması için eğitilmemiştir. Nitekim bu operasyon çok daha fazla yetkinlik, analiz kapasitesi, hadi o kelimeyi kullanalım, profesyonellik ya da en azından geleneksel olandan farklı bir profesyonellik gerektirir.

Umberto Eco’nun gazetecilikle, yani yazılı basınla ilgili olarak bu söyledikleri, görsel medya ile yani televizyonculukla ilgili olarak da aynen geçerlidir ve doğrudur. Sadece İtalya değil, başkaca ülkeler ve elbette Türkiye bağlamında da geçerli ve gerçektir. Yani gazetede verilen haber de‘ilk sayfaya basılmış ölüdür’, televizyonun haber bandında ilk önce verilen haber de, ne yazık ki ‘ölümdür.

Televizyonların ‘haber bantlarında ilk önce ölünün verilmesi’, bu tür haberlerin ‘arkası az sonra’ anonsları, ‘acı var mı acı’ sosları ile ısıtılarak izleyicinin önüne tekrar tekrar getirilmesi, bulvar, magazin gazeteciliğinin televizyona uyarlanmış çeşitlemesinden başka bir şey değildir. Şiddete eğilimli hasta ruhlu insanları harekete geçiren, kimi illegal örgütlerin propagandasını yapan bu tür habercilik, alıcısı olduğu, ciddi pazar payı bulunduğu için tercih edilen bir habercilik yöntemi ise eğer, – ki öyledir – o toplum ciddi bir psikolojik bozukluk içindedir ve ivedi olarak tedavi edilmelidir.

Her ne kadar psikologlar ‘kendinizi iyi hissetmek için iyi haber kaynaklarını arayın’ diyorlar ve bunu tavsiye ediyorlarsa da, birkaç istisnai kanal ve gazete dışında, ne yazık ki ülkemizde iyi haber sunan ne bir gazete, ne de bir televizyon kanalı var. İyi haber sunan gazete ve televizyon kanalı yok, peki, ülkede iyi haber var mı? Sanırım iyi haber de çok fazla yok!

Onun için çoğu zaman ben, her dinlediğimde moralimi ve asabımı bozan, canımı sıkan bu kanalları ve haber programlarını değil, bana kendimi iyi hissettiren klasik müzik, caz, blues, rock, pop, Türk Sanat ve Halk Musikisi gibi yayınları yapan müzik kanallarını dinler; doğayı odamın içine getirerek beni dinlendiren, beni kimi insanlardan çok daha fazla ilgilendiren hayvanların dünyasıyla buluşturan National Geography gibi programları ve kanalları izlerim.

Enrico Morresi, ‘ölünün ilk sayfada basılması ve ilk haber olarak verilmesi’ durumunu ‘haber ideolojisi’ olarak isimlendiriyor, bunu ‘enformasyon retoriğinin deforme edilmesi’ şeklinde nitelendiriyor ve şöyle devam ediyor: ‘Her medya, kendi doğasıyla ve kullanıcılarıyla kurduğu ilişkiyle uyumlu bir retorik geliştirir, ama bu, her retorik biçiminin ahlaken kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez…Umberto Eco’nun sözleri, bir beğeni, moda ya da duyarlılık sorunuyla değil, ahlaki bir sorunla ilgilidir, çünkü haber ideolojisi, iletişimsel eylemin temel gereklerinden birinin – Jürgen Habermas’ın tarif ettiği biçimiyle doğruluk – üzerini örtme eğilimindedir.

Yazılı ve görsel basın bağlamında ülkemiz haberciliği, geride kalan üç beş yıl içinde bu durumu, yani ‘enformasyon retoriğinin deforme edilmesi’ durumunu, yani ‘doğruluğun üzerini örtme eğilimini’ özellikle siyasal iktidara bağlı ve onun kontrolünde olan gazete ve televizyonların habercilik anlayışı ve uygulaması yönünden somut bir şekilde yaşamış ve halen de yaşamaktadır.

Öyle ki ‘ilk sayfaya basılmış ölü/haber bandında ilk önce verilen ölü’ anlayışının ve uygulamasının takipçisi olan bazı gazete ve televizyon kanalları, geride kalan süre içinde gezi olayları, ciddi yolsuzluk iddiaları, polisin kullandığı orantısız şiddet, bu şiddetin neden olduğu haksız ölümler, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi önemli ve toplumu ilgilendiren, halkın haber alma hakkı kapsamında bulunan hususları es geçmek, bunların yerine “Survivor”, “O Ses Türkiye”, “Ben Evleniyorum”, “Biri Bizi Gözetliyor” türü insanları yozlaştıran, gerçeklerden koparan programlara, ‘Türk’e Türk propagandası yapan”, hamaset ve popülizm kokan, dahası gerçeklere aykırı olan tarihi dizilere, aşkı ve evliliği çığırından çıkaran aptal dizilere yer vermek suretiyle, iletişimsel eylemin temel gereklerinden biri olan ve Habermas’ın doğruluk olarak tanımladığı şeyin, yani gerçeğin üzerini örtmüş ve örtmektedirler.

Bunu yapan gazete ve televizyon kanalları, sadece temel bir insan hakkı olan halkın enformasyon hakkını çiğnememekte, gazeteciliğin en başta gelen sorumluluğu olan kamunun olup bitenleri bilme, haber alma, fikirleri öğrenme hakkını da ihlal etmektedirler.

Sanırım bu yayıncılık anlayışının ve buna neden olan deformasyonun en önemli nedeni, gazeteciliğin ve televizyonculuğun bu mesleklerin erbabı olan, bunun eğitimini alan uzman kişilerin elinden alınması, ne olduğu, nerede ve nasıl yetiştiği belirsiz, yaptığı işin bilincinde olmayan, sorumluluk taşımayan, kamuya, halka hizmet etmeyi değil, efendilerine hizmet etmeyi meslek edinen devşirme gazetecilere ve televizyonculara bu işleri yapma imkanı verilmesidir. Çok sayıda gazetecinin hapiste, bir kısım sözde gazetecinin iş başında olmasının, demokrasinin askıda bulunmasının, basın özgürlüğünün ayaklar altına alınmasının nedeni sanırım bundandır, bundan dolayıdır.

İsviçre Basın Konseyi’nin 18 Şubat 2000 tarihli kurucu oturumunda kabul edilen ‘Gazetecinin Hak ve Yükümlülükler Bildirgesi ve İsviçre Basın Konseyi’nin Direktifleri’ne göre ‘gazetecinin kamu karşısındaki sorumluluğu herhangi bir başka sorumluluktan, özellikle de onu işverene ve devlet organlarına bağlayan sorumluluktan önce gelir.’ Zira gazeteci gerçeği araştırmakla, sonuçlarına bakmaksızın kamunun gerçeği bilmek hakkına saygı göstermekle ve duymakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğün gazeteciyi, ‘devlete, işverenine ve siyasal iktidara bağlanmaktan, bu iktidar odaklarına servis yapmaktan alıkoyması’ gerekir.

Hiç kuşku yoktur ki, gazetecilik mesleği için geçerli ve doğru olan bu tespit ve uyarılar televizyon yayıncılığı için de doğru ve geçerlidir. Ne yazık ki Türkiye’de gazetecilik ve televizyonculuk bağlamında bu ölçü kaçmış, kitle medyası demokratik güçler tarafından kontrol ve terbiye edilemeyen, en başta siyasal iktidar olmak üzere, başkaca makro ve mikro iktidarlar tarafından yönlendirilen aşırı bir güç elde etmiştir.

Gelinen bu aşama, Karl Popper’in yıllar önce yaptığı bir konuşmada işaret ettiği ve fakat o zaman çok fazla ciddiye alınmayan tehlikenin önemini bugün hepimizin gözlerinin önüne sermiştir. Karl Popper son derece önemli olan bu konuşmasında şunları söyler; ‘…televizyon kontrolsüz bir güce dönüşmüştür ve böylesi kontrolsüz bir güç demokrasinin ilkeleriyle çelişki içindedir. (…) Bizlerin özgürlüğe duyduğu özlemden özgürlüğün suistimali sonucu doğan sorunların yok sayılması noktasına gelinirken bizim rızamız alınmadı…

Aynı konuyla ilgili olarak Belçikalı felsefe doktoru ve psikoterapist Boris Libois’in 1994 yılında yayımladığı ‘Ethique de l’information/Enformasyon Etiği’ isimli kitabına yollamada bulunan Enrico Morresi şunları yazıyor: ‘…Demokrasinin, sistemdeki değişikliklerin ve piyasa alanının, kamunun doğru bilgiye ulaşma hakkına el koymasına tahammülü olmamasını sağlamak, Libois’e göre, kitlesel medyaya dair – toplumsal sorumluluğun – kamusal olarak kurulmasını gerektirir. Enformasyon etiği değil ama iletişim hakkı toplulukçu özgürlüğün sorumluluk düzlemini sağlayacak seviyededir…Libois eserinde, basın özgürlüğünü ifade özgürlüğünden türeten, liberal hakların tümünü her yurttaşa tanıyan, liberal ekole sıkışıp kalmış bir eleştiri getirir. Dikkat, diye uyarır Libois, enformasyon kamusal bir işlevdir, bireysel bir hak değildir. Gücün öznesi medya sistemidir, gazeteci birey değildir. Yurttaşlara tanınan temel bir hakkın otomatik olarak bir şirkete esnetilebilmesini kabullenmeyen Libois, büyük çoğunluğunu kamunun oluşturduğu ama yargıçları ve üniversite hocalarını da içeren, bağımsız yönetim otoriteleri yoluyla sağlanan bir kontrol öngörür; piyasa ile devlet arasında bir ara formül…

Türkiye, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) adıyla bağımsız bir yönetim otoritesi oluşturarak, radyo ve televizyon yayınları üzerinde, tam olarak değil ise de, Libois’in önerdiğine yakın bir kontrol mekanizması oluşturdu. Bu kurulda, yargıçlar da, akademisyenler de görev yaptı, halen de yapıyorlar. Peki, ne değişti? Hiçbir şey! Peki neden? Bağımsız olması, tarafsız olması, özerk olması gereken bu kurum, hemen hiçbir döneminde ama daha çok günümüzde, bağımsız, tarafsız ve özerk olamadı da onun için!

O nedenle, Napolyon, ‘feodaliteyi top öldürdü; modern toplumu da mürekkep öldürecektir’ demekte haklıdır. Ama bir farkla; mürekkep sadece modern toplumu öldürmekle kalmamış, ne yazık ki onun bize hediyesi olan demokrasiyi de öldürmüştür. Ama bunu mürekkepten daha çok mürekkep yalayanlar yapmıştır.

Onun için hem ‘Akrep gibisin kardeşim / korkak bir karanlık içindesin akrep gibi / serçe gibisin kardeşim / serçenin telaşı içindesin / midye gibisin kardeşim / midye gibi kapalı, rahat / ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim / bir değil / beş değil / yüz milyonlarlasın maalesef / koyun gibisin kardeşim / gocuklu celep kaldırınca sopasını / sürüye katılıverirsin hemen / ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye / dünyanın en tuhaf mahlukusun yani / hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf / ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende / ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer / ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin / -demeğe de dilim varmıyor ama- / kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’ diye yazan Nazım Hikmet, hem de ‘Ne utanmaz köpekleriz, kimi görsek etekleriz’ diyen Neyzen Tevfik haklıdır.

Hem de bin defa, on bin defa, yüz bin defa, milyon defa haklıdır!