Less is more/Az daha çoktur.” Mimar Von der ROHE

TED GİBİ KONUŞ!

TED nedir? TED gibi konuşmak nedir? TED, kendi başına anlamı olan bir sözcük değildir. İngilizce Technology, Education, Design, yani Teknoloji, Eğitim, Tasarım sözcüklerinden oluşan bir kısaltmadır. TED gibi konuşmak, Amerikalı iletişim uzmanı, topluluk önünde konuşma koçu ve yazar Carmine Gallo’nun “Talk Like TED – The 9 Public Speaking Secrets of the World’s Top Minds/TED Gibi Konuş- Dünyanın En İyi Beyinlerine Göre Topluluk Önünde Konuşmanın 9 Sırrı” isimli kitabının ismidir. Kitap Figen Bingül tarafından Türkçeye çevrilmiş ve 2015 yılında Aganta Kitap tarafından basılarak yayınlanmış. İlk kez 2014 yılında İngiltere’de Macmillan, ikinci kez 2015 yılında ABD’de St.Martin’s Press tarafından basılan kitabın kısa bir süre önce İngilizcesini okudum. Türkçeye çevrildiğini ise bu yazıyı yazmadan önce kitabın yazarı hakkında bilgi edinmek için Google’a girdiğimde öğrendim.

Her ne kadar kitabın yazarı topluluk önünde konuşmak zor değildir diyor ise de, topluluk önünde yüzlerce defa konuşmuş, mahkemelerde binlerce kez sözlü savunma yapmış birisi olarak, bana göre topluluk önünde konuşmak pek o kadar kolay değildir. Zira nefesinizi, ses tonunuzu ayarlamanız, konsantre olmanız, konuşmanızı dinleyenleri sıkmayacak, onların dikkatini dağıtmayacak bir zaman dilimi içinde yapmanız, hazırladığınız bir kağıt var ise eğer, kağıda bağlı kalmadan ve olabildiğince irticalen konuşmanız gerekir. Sadece bunlar mı? Elbette hayır. Konuşmanızın samimi olması, içerikli olması, anlamlı olması da gereklidir. Zira Tolstoy’un söylediği gibi samimiyeti olmayan bir konuşmanın ve yazının değeri de yoktur.

Konuşmayı ve yazıyı etkili kılan bir diğer önemli husus, her ikisinin de fazla uzun olmamasıdır. Bu yazının en başına koyduğum ünlü mimar Rohe’nin “Az daha çoktur” sözü, hem mimarlık alanında, hem de avukatlık mesleğinin icrasında, önemli ve dikkate alınması, dahası uyulması gereken temel bir ilkedir. Çok fazla çizgiyle ifade edilmiş bir mimari eser, bakanları yorduğu gibi, mahkemelere sunulan uzun mu uzun dilekçeler de yargıçları yorar. Mahkemelere uzun uzun yazılan dilekçeler, hata yapma riskini artırdığı gibi yargıçlar tarafından okunmama olasılığını da artırır.

Bütün bunların ayırtında olan ben, mahkemelere yazdığım dilekçeleri olabildiğince kısa yazmakla ve yine mahkemelerde yaptığım konuşmaları kısa tutmakla birlikte, başkaca yerlerde, mesela blogumda yazdığım yazıları, topluluk önünde yaptığım konuşmaları kısa tutan, bu beceriye sahip olan bir insan değilim. Anlamlı, içerikli, samimi, referanslı konuşmaya ve yazmaya özen göstermekle birlikte, uzun konuşmayı ve yazmayı seven birisiyim. Carmine Gallo’nun kitabını okuduğumda ve onun etkili bir konuşmanın süresinin en fazla 18 dakika ile sınırlı olması gerektiği yönündeki tavsiyesini bir kenara not ettiğimde, topluluk önünde yaptığım bu süreyi aşan konuşmalarım aklıma geldi, kendi kendime demek ki yanlış yapmışım dedim ve gülümsedim.

Carmine Gallo kitabında, etkileyici, ilham verici, ikna edici konuşmanın üç bileşeni olduğunu yazıyor ve bunları şu şekilde sınıflandırıyor: duygusal olmalı, yani dinleyenlerin kalbine dokunmalı; yeni olmalı, yani dinleyenlere bir şeyler öğretmeli; hatırlanmaya değer olmalı, yani dinleyenlere asla unutmayacakları bir şeyler sunmalı.

İnsanın kalpten, akıldan ve vicdandan oluşan bir varlık olduğu dikkate alındığında, insanın konuşmalarında ve yazdıklarında kalbinin ve vicdanının sesini dinlemesine ve bu sesi konuşmalarına ve yazdıklarına yansıtmasına, böyle yapmak suretiyle dinleyenlerin ve okuyanların kalbine dokunmasına elbette gerek ve gereksinme vardır.

Hayat, hayatımız öğrenmeyle geçen bir süreçtir. Okumak, kitap okumak, gazete, dergi okumak öğrenmenin, aydınlanmanın, aydın olmanın en etkili aracıdır. Değerli yazarımız ve şairimiz Enis Batur’un ‘Alternatif Aydın’ isimli kitabında vurgu yaptığı üzere ‘çok okumakla aydın olunmaz elbette. Ama az okumakla da aydın olmak zordur. Sorun bir miktar sorunu olmaktan çok bir ufuk sorunudur. Ufuk ise, ötekine açılmak demektir.’ Ötekine, yani sizin gibi düşünmeyene, sizin gibi yaşamayana, sizden farklı olana ‘açılmak sizi aydınlatır, farklı kılar, yumuşatır. Size inandığınızı sarsmayı, gerektiğinde şüphelenmeyi, gerektiğinde de değişmeyi öğretir. Kendisi gibi düşünmeyenleri mühürleyip, etiketleyip bir daha onların sözüne dönmemenin yanlışlığını kavratır.’ Dahası size empatiyi öğretir, empati de vicdanı harekete geçirir.

Carmine Gallo’nun, etkileyici, ilham verici, ikna edici konuşmanın üç bileşeninden biri olarak işaret ettiği yeni şeyleri öğrenmek için de ötekine açılmak, ötekini okumak ve dinlemek gerekir. Zira bizim gibi düşünenlerin söylediklerini ve yazdıklarını dinlemek ve okumak bize yeni bir şey öğretmez. Aksine bizi sıkar. Böylesine konuşmaları ve yazıları, nezaketimizden sesimizi çıkarmadan okur ya da dinleriz belki ama Ahmet Muhip Dıranas’ın şu dizelerini de kendi kendimize söylemeden edemeyiz: ‘Bir bıçak saplı durur göğsünde, / Hangi su tasına uzansan boş; / Hangi pencereye koşarsan koş / Aynı siyah güneş gökyüzünde. / Aynı siyah güneş, aynı siyah, / Aynı susayış, aynı koşu, aynı…/ Of… hep aynı şey, aynı şey, aynı şey, /Aynı, aynı, aynı, aynı, hep aynı…‘ Amerikalı futurist/gelecek bilimci Alvin Toffler’in, ‘Yirmi birinci yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup, yeni şeyler öğrenmeyenler olacak’ demesi de bundandır, bundan dolayıdır.

Carmine Gallo’nun kitabında, etkileyici, ilham verici, ikna edici konuşmanın üçüncü bileşeni olarak ifade ettiği ‘hatırlanmaya değer olmak, yani bize asla unutmayacağımız bir şey sunmak’ bileşeni, kısaca dinleyende iz bırakmaktır. Bu da aslında diğer iki bileşenle bir bakıma aynıdır. Zira hatırlanmaya değer olan, bize asla unutmayacağımız bir şey olarak sunulan şey ya da şeyler de, bizim kalbimize dokunan, bize yeni şeyler, farklı şeyler öğreten ve dolayısıyla biz de iz bırakan, bize kendimizi iyi hissettiren şeylerdir. Bunlar, kimi zaman bir konuşmadır, kimi zaman okuduğumuz bir kitaptır, bir öyküdür, bir şiirdir, dinlediğimiz bir şarkıdır, bir türküdür, kimi zaman da bir insandır. Şairin, ‘Alnımdaki bıçak yarası Senin yüzünden; Tabakam senin yadigârın; İki elin kanda olsa gel” diyor Telgrafın; Nasıl unuturum seni ben, Vesikalı yârim?…’ dediği insandır yani.

Etkileyici, ilham verici, ikna edici bir konuşmanın, dinleyenlerin kalplerine ve beyinlerine hitap eden anekdotlarla, yani yaşanmış hikayelerle, anılarla ve alıntılarla süslenmesinin son derece yararlı olduğuna işaret eden Carmino Gallo, bu tespitini Amerikalı ünlü yazar ve iletişim uzmanı Dale Carnegie’nin ‘Dünyanın büyük hakikatleri genellikle büyüleyici hikayelerin içinde yatar’ maksimine ve yine onun ‘Benim ifade ettiğim/dayandığım fikirler aslında benim değildir. Ben onları Sokrates’ten ödünç aldım. Ben onları Chesterfield’den aşırdım. Ben onları İsa’dan çaldım. Ve onları bir kitap haline getirdim. Eğer siz onların kurallarını sevmiyorsanız kiminkileri kullanacaksınız?’ şeklindeki sözlerine dayandırmaktadır.

Bir hatibin/konuşmacının dinleyenlerini etkilemek için vücut dilini de iyi ve son derece ölçülü bir şekilde, bu bağlamda kaşını, gözünü, ellerini çok fazla oynatmadan kullanması gerektiğine işaret eden Carmino Gallo’na, ellerini, kaşını, gözünü fazlaca oynatan konuşmacıların dinleyenleri yorduğunu, elleri ceplerinde konuşan bir hatibin bu tarzının aslında kendisini ele verdiğini, bu bağlamda sinirli olduğunu, sıkıldığını, dinleyenlere karşı ilgisiz ve hiçbir taahhüt altına girmek istemediğini, özgüveni olmadığını gösterdiğini örnekleriyle anlatmaktadır.

Hayat son derece basit, sade bir süreçtir. Onu zorlaştıran aslında ayrıntılarla uğraşan, ayrıntılara takılan biziz. Hayatımızı boşa harcamamak, ayrıntılara takılmamak için her konuda sadeleşmek, bu bağlamda sade giyinmek, sade yemek, sade yaşamak, sade konuşmak, sade yazmak, ‘sadeleşin, sadeleşin, sadeleşin’ diyen Henry David Thoreau’nun öğüdüne kulak vermek gerekir. Onun için Carmino Gallo’da kitabında, sade konuşmanın erdemine ve etkileyiciliğine işaret ediyor.

Zamanınız kısıtlı! Bu yüzden başka insanların gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin, kalbinizin sesini dinleyin’ diyor Apple’ın kurucu ortağı ve CEO’su olan Steve Jobs ve şu soruyu soruyor: ‘What makes your hearth sing?/Sizin kalbiniz size ne şarkı söyletir?’ Steve Jobs’un bu sorusundan hareket eden Carmino Gallo, ilham verici, ikna edici, etkileyici bir konuşmanın, konuşmacının kalbinden gelenleri ve geçenleri söylemesiyle, yani samimi olmasıyla mümkün olduğunu ifade ediyor.

Bir insanın önce kendi işini yapması, iyi yapması gerekir. Kendi işini yapmayan, iyi yapmayan, hal böyle iken başkaca işlerle, üstüne vazife olmayan işlerle uğraşan insan, hem inandırıcılığını, ağırlığını ve saygınlığını yitirir, hem de komik, traji-komik durumlara düşer.  Bu önemli çizginin/sınırın bilincinde ve ayırtında olan Carmino Gallo, konuşmacının kendi kulvarının dışına çıkmaması gerektiğine, yani kendi uzmanlık alanı içinde kalmasının ve sınırlarını bilmesinin, abartıdan kaçınmasının, özgün, açık ve şeffaf olmasının uygun olduğuna işaret eder. Bu çerçevede kitabında, etkileyici, ilham verici, ikna edici çok sayıda konuşmaya ve konuşmacıya yer verir. Bu konuşmalardan bir tanesi de, sadece ürünlerin değil, insan ilişkilerinin de kaliteli olması gerektiğini savunan Steve Jobs’ın, Stanford Üniversitesi’ndeki diploma töreninde öğrencilere yaptığı şu konuşmadır: ‘İşiniz hayatınızın büyük bir bölümünü doldurmalıdır.  Gerçekten tatmin olmanın tek yolu, harika bir işinizin olduğuna inanmanız ve inandığınız şeyi yapmanızdır. Ve harika bir iş yapmanın tek yolu yaptığınız şeyi sevmektir. Henüz onu bulamadıysanız aramaya devam edin. Yetinmeyin. Kalbinizin bütün meselelerinde olduğu gibi, onu bulduğunuzda onun değerini bilmelisiniz. Bütün iyi ilişkiler gibi, bu da yıllar geçtikçe sizi daha da iyileştirecektir. Bu yüzden onu buluncaya kadar aramaya devam edin. Bulduğunuzla asla yetinmeyin.

Bilkent’te ders verdiğim yıllarda öğrencilerime hemen her sömestrin başında, başarının sırrı nedir diye sorardım. Çalışmak, araştırmak, emek vermek, disiplinli olmak vs. gibi cevaplar alırdım. ‘Bunların hepsi elbette insanı başarılı kılan, insanı başarıya götüren önemli nedenler ve etkenlerdir ama başarının sırrı, başarının anahtarı bana göre sevmektir‘ derdim ve şöyle devam ederdim: ‘Önce kendinizi seveceksiniz. Kendinize değer vereceksiniz. Kendinizle barışık olacaksınız. Siz eğer kendinizi sevmezseniz, kendinize değer vermezseniz, kendinizle barışık olmazsanız, başkaları da sizi sevmez, size değer vermez, sizinle barışık olmaz. Sonra, öğrenci iseniz, okulunuzu, derslerinizi, hocalarınızı, sınıf arkadaşlarınızı seveceksiniz. Yarın iş hayatına atıldığınızda, işinizi, işyerinizi, iş arkadaşlarınızı, bir başkasının yanında çalışıyorsanız, bunların yanı sıra amirlerinizi, patronunuzu seveceksiniz. Hayatınızda sevgi yok ise, ne öğrencilik hayatınızda, ne iş hayatınızda, ne de özel hayatınızda başarılı olamazsınız.

Carmino Gallo’nun kitabına dönelim yeniden. Ama önce eski bir Mısır inancını paylaşalım. Eski Mısır inanışında, insanın ölümünden sonraki hayatının belirlenmesinde Tanrı Osirıs’in iki şeye baktığına inanılırmış: ‘neşe/keyif verdin mi, neşe/keyif aldın mı.’ Eğer dünyevi hayatta insan bir başkasına neşe/keyif vermiş ise Cennet’e, vermemiş ise Cehenneme gidermiş.

Carmino Gallo’da kitabında, iyi bir konuşmanın dinleyenlere neşe vermesi gerektiğine vurgu yapıyor. Bunun için de konuşmacının kendisini çok fazla ciddiye almamasını, mizah yapmasını, kendisiyle dalga geçmesini, dinleyenleri güldürmesini tavsiye ediyor. Doğru da yapıyor. Zira böylesine bir tavır, konuşmacıyı sevimli kılacağı gibi dinleyenleri de gevşetir ve rahatlatır.

Her yapılan iş de olduğu gibi konuşma işinde de ciddiyet elbette gereklidir. Ama fazla ciddiyet, abus, gergin, öfkeli bir duruş ve surat, dinleyiciyi konuşmadan ve konuşmacıdan koparır. Onun için konuşmada ciddiyetin dozunu iyi ayarlamak gerekir.

Unutmamak gerekir ki, gülmek kazandırır, gülmek sizi sevimli kılar, gerginliği ve düşmanlığı azaltır.

 

 

Advertisements

“Ve…Kahramanlar can verir Yurdu yaşatmak için…” H.Nihal ATSIZ

ANILARIMDAN BİR SAYFA – SARIKAMIŞ!

2009 yılının Eylül ayı sonlarına doğru tanınmış Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez beni aradı. İsmen tanıdığım Bingür Hoca, sadece iyi bir kalp cerrahı değil, aynı zamanda bir Sarıkamış sevdalısıdır. Tarihimizin fazla konuşulmayan Sarıkamış Harekatının gün yüzüne çıkmasını sağlayan, tek bir kurşun atmadan Allahuekber Dağları’nda donarak ölen şehitlerimizi unutmanın ayıbını çoğumuza hatırlatan Bingür Hoca’dır. Bingür Hoca Soroptomist Derneği ile birlikte Sarıkamış Harekatı ile ilgili bir etkinlik yapmayı düşündüklerini, bunu Ankara Barosu ile birlikte yapıp yapamayacağımızı sordu bana. Bunu görev kabul edeceğimizi söyledim. 03 Kasım 2009 tarihinde Baromuzun konferans salonunda yapılan etkinlik, Bingür Hoca’nın konuşması, Sarıkamış ile ilgili görseller gerçekten son derece etkileyici ve dramatikti. Hemen herkes etkinliği gözü yaşlı bir şekilde izledi. Etkinliğin açılışında yaptığım konuşmada şunları söyledim;

(…)

‘Tarih 10 Temmuz 1908. Yani İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği gün. Yer, Makedonya’daki Köprülü Hükümet Konağı’nın önü. Meşrutiyeti ilan eden kürsüdeki adam o tarihlerde 27 yaşında olan Binbaşı Enver Bey’dir.

Köprülü’den bir gün sonra, yani 11 Temmuz 1908 günü Selanik İstasyonu’nda Talat Paşa tarafından bir vagonun kapısından çevreyi tıka basa dolduran binlerce insana “Hürriyet Kahramanı” olarak tak­dim edilen yine Binbaşı Enver Bey’dir.

Tarih 5 Ağustos 1922. Kurban Bayramı’nın ikinci günü. Yer, Himalaya Dağları’nın kuzeydeki de­vamını oluşturan Pamir eteklerindeki Ceğan Tepesi. 25 kadar süvarisi ile Rus askerlerinin birliklerine elinde kılıcı ile yaptığı saldırı sonucu mitralyözlerin saçtığı kurşun yağmuru altında aldığı 7 kurşunla ölen ve Abiderya Suyu kenarındaki Abiderya Köyü’nde bir pınarın başındaki ceviz ağacının altına gömülen, ölümünden 11 gün önce eşine yazdığı son mektubunda “Karaağaca çakımla ismini yazdım” diyen 42 yaşında bir kumandan. Adı Enver Paşa.

Enver Paşa, sadece eşine karşı değil, bir asker, bir komutan ve bir siyasetçi olarak da romantik­tir. Öyle olduğu için hazırladığı ve amcası Halil Paşa eli ile uygulamaya koyduğu plan gereği; İstan­bul’da hazırlanan bir tümeni trenle Ulukışla’ya kadar götürmeyi, karayoluyla Halep, Urfa, Mardin ve daha sonra İran’a varmayı, oradan Kafkas Azerbaycan’ına girmeyi, daha sonra Kafkas Dağlarına ve Dağıstan illerine doğru yürümeyi, Kaf Dağları geçitlerini keserek Rusların Kuzey Kafkasya ile bağını koparmayı, böylece Kafkasya’daki Rus hakimiyetine son vermeyi ve orada yeni devletler kurmayı, yeni Şeyh Şamiller yaratmayı hayal eder.

Bugünkü konferansın konusunu oluşturan Sarıkamış Harekatı da, sadece Rusların elinde olan Kars’ın, Ardahan’ın, Iğdır’ın kurtarılması ve 1878 Berlin Antlaşmasında kaybedilen toprakların geri alınması amacına yönelik bir harekat değil, aynı zamanda bütün Güney Kafkasya’yı fethetmeye, Rusya Müslümanlarını isyan ettirmeye, bütün Türk-Tatarlarını, yani Hazar, Volga, Batı Sibirya, Türkistan ve İran’ı, peşi sıra Hindistan ve Afganistan’ı Halife’nin nüfuzu altında toplamayı amaçlayan romantik, dahası hayale dayalı planın bir parçasıdır.

Bu amaçla Enver Paşa, 1914 Aralığı’nın 18’inde, eksi 30 derecedeki Sarıkamış’ta 2500-3000 metre yükseklikteki Allahuekber Dağlarında Rusları imha ve planını icra etmek için çevirme ve kuşatma emri verir.

Kendisine “bu karda kışta böyle bir harekatın başarı şansı yoktur” diye karşı çıkan Harp Okulu’ndan hocası Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa’yı “eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim” diyerek komutanlıktan alır ve komutayı bizzat üstlenir.

Sonuç, soğuktan donarak, tifüsten hastalanarak şehit olan 90.000 vatan evladıdır.

Özgeçmişini yazan Şevket Süreyya Aydemir’in yaklaşımı ile “Hem kaderci, hem de kendi kade­rini kendi yaratabileceğine inanan adam” olan Enver Paşa’nın, Makedonya’dan Orta Asya’ya uzanan serüveninin en trajik aşaması olan Sarıkamış Muharebeleri’nin arkasından herhalde söylenmesi gere­ken şey, Cemal Paşa’nın Selanik İstasyonunda İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinin hemen arkasından söylediğidir: “Enver, sen artık Napolyon oldun.”

Kendi kaderini yaratabileceğine inanan adam olan ve bu inancı doğrultusunda koskoca bir impara­torluğun kaderi ile oynayan Enver Paşa, kader, silah ve dava arkadaşı Cemal Paşa’nın ironik ifadesiyle ‘Napolyon’ olamamıştır belki, amma tıpkı Napolyon’un soğuk ve kar nedeniyle ağır yenilg­isiyle sonuçlanan Rusya Seferinde olduğu gibi, Sarıkamış’ta uğradığı hezimetle Napolyon’un kaderini paylaşmıştır.

“Sofya’dan İstanbul’a geldiğimizde, Enver Paşa’da Sarıkamış Harekatı’ndan İstanbul’a dönmüş bu­lunuyordu. Kendisini ziyaret için makamına gittim. Haber gönderdim. Gelecek cevabı kapıda bekli­yordum. Az sonra Enver Paşa ile karşı karşıyaydık. Biraz zayıf düşmüştü. Rengi solgundu. Söze ben başladım:

“Biraz yoruldunuz.

Yok, o kadar değil.

Ne oldu?

Çarpıştık. O kadar.

Şimdilik vaziyet nedir?

Çok iyidir.

Enver’i fazla üzmek istemedim.”

Yukarıdaki konuşma Enver Paşa ile o tarihlerde Sofya’da askeri ataşe olan Yarbay Mustafa Kemal arasında geçer. Mustafa Kemal, Enver’i fazla üzmek istemez, zira Mustafa Kemal asker olarak, siyasetçi olarak ro­mantik değil, hayalci hiç değil, gerçekçidir. Onun için vaziyetin çok iyi olmadığını iyi bilir. İkisinin arasındaki fark da esasen budur.

Mustafa Kemal Paşa gerçekçi olduğu için, asker ve siyasetçi olarak vizyon sahibi olduğu için, Kazım Karabekir komutasındaki ordu ile Kars’ın, Ardahan’ın, Iğdır’ın 43 yıllık esaretine son vermiş, bir dev­let, bir Cumhuriyet inşa etmiştir.

Enver Paşa ise, kendi yaşadığı yüzyılın akımlarını sağlıklı olarak kavrayamadığı, jeopolitik konu­mu gerçekçi biçimde değerlendiremediği için, koskoca bir imparatorluğun dünya tarihinden silinme­sinde pay sahibi olmuştur.’

(…)

Sessizlik nedir, nedir ey biricik sevgili? Sessizlik, söylenmemiş sözlerden başka nedir” Füruğ FERRUHZAD, Yeryüzü Ayetleri

YENİ YIL GELDİ, HOŞ GELDİ!

Evde, eşimle birlikte şarap içerek, sohbet ederek geçirdiğim dün geceyi, yani 2017 yılının son gecesini, çok sevdiğim, her zaman büyük bir keyifle dinlediğim Tomaso Albinoni’nin ölümsüz eseri ‘Adagio’yu dinleyerek, dünyaya ve ülkemize çok iyi gelmese de bana iyi muamele eden 2017 yılına, her zaman sevdiğim kaderime kendi adıma teşekkür ederek, 2018 yılının Yüce Tanrı’dan bize iyilikler, güzellikler getirmesini dileyerek 2017 yılını kapattım ve daha 2018 olmadan uyumaya gittim.

Uyandığımda sabah olmuş, odam yeni doğan günün ışığı ile dolmuş, 2018 yılının ilk günü bana günaydın demişti. Pencereden dışarıya baktım. Derin, çok derin bir nefes aldım. Ciğerlerim yeni yılın ilk gününün taze havasıyla doldu. O an İranlı büyük şair Füruğ Ferruhzad’ın ‘Bir pencere bakmak için/bir pencere duymak için/kuyuya benzer bir pencere…’ dizeleri geldi aklıma ve bir daha baktım o pencereden dışarıya. Ve o pencereden bakarken dışarıya, yeni gelen yılın, bu yıla dair sevecen umutlarımın, beni, şarkıların, türkülerin, şiirlerin, coşkuların ülkesine götürmesini diledim içtenlikle. Bir fincan neskafe içtim sonra. Kahve beni daha da bir kendime getirdi.

Rahmetli babam ‘bazı insanlar hayata at, bazıları da jokey olarak gelir’ derdi. At sınıfına dahil olduğumdan olsa gerek, yeni yılın ilk sabah kahvesinden sonra oturdum çalıştım. Hani, beni tanıyan birisi benim resmimi ya da heykelimi yapsa, herhalde adını ‘çalışan adam’ koyar. Çalışmak bana iyi geliyor. Hakkını vererek çalıştığımda, somut olarak bir şeyler üretip ortaya koyduğumda, kendimi daha huzurlu, daha sakin, kendimle ve çevremle daha barışık hissediyorum.

2018 yılının ilk sabahının ışıkları odama girdiğinde ve ortalık aydınlandığında,  günün, haftanın, yılın tazeliği içinde kendimi dışarıya yürümeye çıkardım. Yürüdüm, yürüdüm, çok uzun yürüdüm. Benden, kuşlardan, hafif ama soğuk esen rüzgardan başka kimseler yoktu dışarıda. Eve döndüm sonra, çay demledim. Hayatta her şeyin demlenmesini beklemek gerektiğini bilen birisi olarak çayın da demlenmesini bekledim. O arada 2018 yılının ilk gazetesi geldi. Cumhuriyet Gazetesi’nin ‘Demokrasi Yılı Olsun’ manşeti, hem en büyük ortak sıkıntımızı, hem de en büyük özlemimizi üç sözcükle ifade ediyordu. Çay demini alırken ben de gazetemi okudum. Çay demini aldı.  ‘Neyse ki çayın demi var, hayatın derdine inat’ dedim ve yeni yılın ilk çayını yudumladım büyük bir keyifle.

Demli çayın keyfini çıkarırken, çocukluğum aklıma geldi her nedense. Ve elbette Nazım Hikmet’in ‘Biz küçükken çok büyüktük. Mesela kollarımızı bir açardık, dünyayı kucaklardık. Güzeldik biz küçükken’ diyen dizeleri. Sonra ne mi olduk? Nazım’ın dediği gibi olduk: ‘Küçülene kadar büyüdük, çok büyüdük yani. (…) Koşa koşa büyüdük. Büyürken ne de çok küçüldük.’ Sadece küçülmedik dünyayı da kirlettik. ‘Telli telli şu telli turna/Sanma ki yaralı uçmaz bir daha/Takılmış kanadı göçmen buluta/Anlatır eski beni şimdiki bana/Sakın çıkma patika yollara/O dağlara kırlara o karlı ovaya/Yenik düşüyor her şey zamana/Biz büyüdük ve kirlendi dünya’ diye boşuna söylemiyor Murathan Mungan.

Bunları düşündüm. O an aklıma Michael Jackson’ın: ‘Bir yer var kalbinde/Ve o sevgidir biliyorum/Ve bu yer yarından daha aydınlık olabilir/Ve eğer gerçekten denersen/Ağlamaya ihtiyaç olmadığını göreceksin/Acı ya da üzüntü olmadığını/Bu yerde hissedeceksin/Oraya ulaşmanın yolları vardır/Eğer yeterince önemsersen/Yaşayanı/Biraz yer aç/Daha iyi bir yer yap…/Dünyayı iyileştir/Daha iyi bir yer yap dünyayı/Senin için ve benim için/Ve tüm insan ırkı için/Ölen insanlar var/ Eğer yeterince önemsersen/Yaşayanı/Daha iyi bir yer yap/Senin için ve benim için/ İyileştir dünyayı …” diyen ‘Heal The World/Dünyayı İyileştir’ isimli o güzel parçası geldi. YouTube’dan buldum ve dinledim.

Ve 2018’in bu ilk gününün sabahında, yeni yılın, insanlar için, insanlık için, dünyadaki tüm insan ırkları için, senin için, benim için iyi şeyler yapmasını, dünyanın kendisini iyileştirmesini diledim. Ama onu yapacak olan, dünyayı iyileştirecek olan, kuşkusuz ve elbette yeni yıl ve dünya değildir. Biziz. Yani insanlar!…

Kim mi onlar? Onların kim olduğunu Ara Güler ‘TUHAF/Sana da Öyle Gelmiyor mu?’ isimli edebiyat dergisinin Ekim 2017, 07 sayısında söylüyor. Okuyalım: ‘Merhaba. Ben uzun boylu denizci. Tanıdığınız uzun boylu denizci. Doğuştan Hint-Avrupalı, Ari veya Sami ırklarına mensubum. Sarışınım, beyazım, Habeş’im, zenciyim. Grönland, Kap, Adisababa, Sidney, Leningrad, New York, Kanada veya Nagazaki’de doğdum. Adım Petrof, Ferdinand, Hans, Mişel, Fernando, Sotiri, Haçadur veya Mehmet. On altı, yirmi yedi, otuz beş veya altmış yedi yaşındayım. Doğmuş olmam yeterli. Mutlaka bana rastlamışsınızdır. Ben geceleri ıslık çalarak sokakları dolaşan adamım. Bar önlerinde kavga eden bir kadın yüzünden cezaevine tıkılan, konferanslarda uyuklayan, seçim günleri sizin gibi oy kullanan, atom bombasını bulan, verem veya kansere çare bulan kişiyim. Üstelik bütün bunları geceleri ıslık çalarak çıplak rıhtımlarda tembel adımlarla sürttüğüm sıralarda yapıyorum. Yarın oldukça önemli bir ameliyatım var. Ertesi gün, karar verdim, karımı öldüreceğim. Perşembe günü başbakanla, cumhurbaşkanıyla görüşeceğim; anlaşabilirsek savaş ültimatomu imzalayacağız. Nedenini sormayın, o bir devlet sırrı. Karar verdik, cumartesi günü nişanlımla Gülhane’deki akvaryumu görmeye gideceğiz. Pazar günü de jet uçağı yarışına katılacağım. Az önce meteoroloji istasyonundan söylediler, yarın Londra’da hava güzel, görüş açık olacakmış. Acaba Madagaskar’da nasıl olacak? Pazartesi saat dokuzda yine daireye gitmek zorunda olmam ne kötü…İnan olsun, bu devirde hiç kimsenin kafasında kötülük yok. Örneğin ben, uzun boylu denizci, bugüne kadar yaptıklarımın hiçbirinden pişman değilim. Bugüne kadar isteklerimi yerine getirdim, bundan sonra da getireceğim. Canları istiyorsa dünyada yaşayan herkes bana darılsın. Ben yine de onların acılarına ortak olacağım…Bu gece dikkat edin, biri ıslık çalarak kapınızın önünden geçecektir.O kişi ben olacağım…

Dünyayı da, Türkiye’yi de sadece biz düzeltebiliriz. İstersek tabii. Ve elbette bunu başkalarının acılarına ortak olarak yapabiliriz!…

 

Günler gelip geçmekteler,/Kuşlar gibi uçmaktalar.’ Aziz Mahmud Hüdayi Efendi

2017 YILIYLA KİŞİSEL HESAPLAŞMAM –

Osmanlı devri İstanbul velilerinin en büyüklerinden olan, 1541-1628 yılları arasında yaşayan, Osmanlı Devleti’nin fikri ve manevi kurucusu, Anadolu Ahilerinin en büyüğü Şeyh Edebali’yi irşat eden, ilim, tasavvuf, şiir ve edebiyat alanlarında seçkin bir yere sahip bulunan Aziz Mahmud Hüdayi Efendi’nin yukarıda yer verdiğim dizelerinde ifade ettiği üzere, 2017 yılında da günler gelip geçti, kuşlar gibi uçup gitti.

Gelip geçen, kuşlar gibi uçup giden hayatımızın içinde, sevdiğimiz, sevmediğimiz şeyler de, hayatla birlikte değişti ve hayatımızın bir zenginliği olarak bizimle birlikte oldu, olmaya da devam edecek. Hayat dediğimiz şey de böyle bir şey zaten.

Ve biz, Ahmet Haşim’in o güzel dizeleriyle ‘Altın kulelerden yine kuşlar/Tekrarını ömrün eder ilan./Kuşlar mıdır onlar ki her akşam/Alemlerimizden sefer eyler?/…/ Akşam, yine akşam, yine akşam/Göllerde bu dem bir kamış olsam!’ diyerek, hayatın ve zamanın hiç değişmeyen ebedi akışına teslim ettik kendimizi.

Halk ozanı Kul Hasan’ın deyişiyle ‘Bahçe biziz gül bizdedir’ diyen ben ve benim gibiler için, bahçe de, gül de bu alemdedir. Geçmiş saatlerimiz, günlerimiz, yıllarımız, yaşanmışlıklarımız, hatıralarımız, beraberliklerimiz, ayrılıklarımız, yalnızlıklarımız, hasretlerimiz, acılarımız, sevinçlerimiz, ümitlerimiz, ümitsizliklerimiz, yani hayata dahil ve dair olan her şey, bütün renkleriyle belleğimizde ve yüreğimizde duruyor, bazen bize gülümsüyor, bazen de canımızı acıtıyor. Suskunluğumuz ise, İstanbul Boğazı’nın manevi koruyucusu olarak bilinen, ilim, irfan sahibi, şair ve ikram ehli Şeyh Yahya Efendi’nin ‘Neler çekti bu gönül söylesen şikayet olur’ demesiyle amel ediyor.

Böylece akıp giden hayatın ve zamanın içinde, gitmesine çok az bir zaman kalan 2017 yılı da, herkesin kişisel tarihinde olduğu gibi benim kişisel tarihimdeki yerini almaya hazırlanıyor. Pek çoğunuz gibi ben de geçen yıla ait kimi umutlarımı yeni yıla aktaracağım. 2017 yılında yapmayı düşünüp de yapamadıklarımı 2018 yılında yapmaya çalışacağım.

2017 yılı dünya için, Türkiye için çok iyi bir yıl olmadı. Aksine, bir önceki yıl gibi bir bitse, bir gitse dediğimiz bir yıl oldu. Hem dünya, hem de Türkiye için acılarla, ölümlerle, gözyaşlarıyla geçen 2017 yılı, Türkiye için ayrıca hukuksuzluklarla, haksızlıklarla dolu bir yıl oldu. Dileğimiz, 2017 yılının hüznünü de alıp gitmesi, 2018 yılının yüzümüzü güldürecek, gönlümüzü ferahlatacak, içimizi ısıtacak, geleceğe güvenle bakmamızı sağlayacak bir yıl olması.

Dünyaya ve dahi Türkiye’ye hiç de iyi gelmeyen 2017 yılı, benim için çok da kötü bir yıl olmadı. Aksine iyi bir yıl oldu, verimli bir yıl oldu. Geçmiş yıl ve yıllarda olduğu gibi kendimi yine yaşadığım kentin içinde, dışında gezmelere götürdüm. Sinemaya da gittim, tiyatroya da, konsere de. Fırsat buldukça sevdiğim arkadaşlarımla beraber oldum, birlikte olmaktan haz almadığım insanlardan ise uzak durdum. Geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yılda da mesleğimi hakkıyla icra ettim. Okudum çokça. Müzik dinledim. Az konuştum, çok dinledim. Ona buna bulaşmadım. Bana bulaşan kendini bilmezlere ise cevap dahi vermedim, güldüm geçtim sadece. Gün geldi Edip Cansever oldum “İsterim akşam olsun/Beni mes’ut etsin her şey./Dolsun eski ahbaplarla masam/Gelsin ufak tefek hatıralar,/İyi günler kadınların en tazesi./Şarkılar eski makamlardan./Şöyle hatırlatsın eski günleri/’Şöyle bir on beş sene öteden’/Ya nihavent, ya hicaz./Ya süz-i dilara faslı Selim’den” dedim ve içtim. Bazen sarhoş olma hakkımı kullandım, bazen de çakırkeyif oldum. Blogumda hukuk üzerine, siyaset üzerine, felsefe üzerine, sanat ve edebiyat üzerine 43 adet yazı yazdım ve yayınladım. Böylece ifade ettim kendimi.

Yine blogumda ‘Amerikan Ceza Hukukunun Kökenleri, Dünü ve Bugünü Üzerine’ yazdığım inceleme yazısını yayınladım dört bölüm halinde. Bunlarla da yetinmedim, ABD’nin önceki Başkanı Barack Obama’nın Harvard Law Review/Harvard Hukuk Dergisi’nde İngilizce olarak yayınlanan ‘Ceza Adaleti Reformunun Geliştirilmesinde Başkanın Rolü’ isimli yaklaşık 50 sayfalık monografik çalışmasını; Uruguay’ın önceki Devlet Başkanı merhum Jose Mujica’nın 20-22 Haziran 2012 tarihinde Rio-20 Zirvesinde yaptığı konuşmayı; 19.yüzyılın önde gelen Amerikalı romancılarından James Fenimore Cooper’un ‘An Aristocrat and A Democrat/Bir Aristokrat ve Bir Demokrat’ isimli makalesini İngilizceden Türkçeye çevirdim ve blogumda yayınladım. Konuşmacı olarak birkaç etkinliğe katıldım. Felsefe ve insan hakları konularında Türkiye’nin en yetkin kişisi ve hocaların hocası olan Sayın İoanna Kuçuradi’nin talebi üzerine, Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Unesco Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsü Bülteni’ne, anılan bültenin Kasım 2017 sayısında yayınlanan insan hakları konulu yazımı gönderdim.

Hiç kimse daha fazlasını yapmak zorunda değildir.’ diyor Rosa Lüxemburg. Ama ben hayatım boyunca ‘…Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka./Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka./Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye!/Bir şey daha var, bütün yaptıklarından başka…’ diyen Ömer Hayyam’ın yolundan gittim, bu bağlamda her yaptığım işte kendimi hep daha fazlasını yapmaya mecbur hissettim ve yaptım da. Onun için 2017 yılında yaptıklarımın hepsi yukarıda yazdıklarımdan ibaret değil. Daha da fazlası var. Neler mi? Anlatayım.

Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’un 1971 yılında yazdığı, Almanca, Fransızca, İspanyolca gibi dünyanın önemli dillerine çevrilen ve fakat Türkçeye çevrilmemiş olan, siyaset biliminde paradigma değişikliği yaratan ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli eserini emekli bir çalışmadan sonra İngilizceden Türkçeye çevirdim. 20.yüzyılın siyaset felsefesi alanında yapılmış en önemli çalışma olarak kabul edilen bu eser, Phoenix Yayınevi tarafından bu yılın Nisan ayında basıldı ve yayınlandı.

Yine uzun zamandır üzerinde çalıştığım anılarımı içeren  ‘Fîhi MâFîh – İçindekiler İçindedir’ isimli kitabımın birinci cildi 2017 yılının başlarında aynı yayınevi tarafından basıldı ve yayınlandı. Üç cilt olarak hazırlanan ve basılmak üzere tamamı yayınevine verilen kitabın ikinci ve üçüncü cildi, ne yazık ki yayınevi tarafından bugüne kadar basılmadı. Önümüzdeki süreçte basılmadığı takdirde, bir başka yayınevi tarafından basılması hususunda girişimde bulunmak üzere şimdilik beklemedeyim. Bir başka yayınevi tarafından basılmasını temin edemediğim takdirde, bu iki cildi e-kitap olarak yayınlayacağım.

29 Mart 2015 tarihine kadar blogumda yazdığım denemelerden oluşan ilk kitabım ‘Bir Gözyaşı, Bir Gülümseme’den sonra, yine blogumda yazdığım yazılardan oluşan ‘Au Reveoir/ Yine Görüşürüz’ isimli kitabımın basımı ile ilgili çalışmalar devam ediyor. Bir aksilik olmaz ise eğer, yakın bir zamanda kitap olarak yayınlanmış olacak.

Bilkent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde ders verdiğim 1998-2014 yılları arasında emekle ve her yıl üstüne koyarak hazırladığım ‘Introduction To Law/Hukuka Giriş’ dersine ilişkin ders notlarımın kitap haline getirilmesi yönündeki çalışmam bitmek üzere. Sanırım önümüzdeki iki üç ay içinde bu çalışmamı basım aşamasına getirmiş olacağım. Basımı hususunda bir yayınevi bulamadığım takdirde, bu çalışmamı da e-kitap olarak yayınlayacağım.

Avukatlık Hukuku üzerine yürüttüğüm çalışmada oldukça mesafe almış durumdayım. Ancak yeni Avukatlık Kanunu üzerine yürütülen çalışmalar nedeniyle bu konudaki çalışmalarımı şimdilik askıya aldım ve beklemedeyim. Gelişmelere göre bu konudaki çalışmama yön vereceğim.

Yapmadığım, daha doğrusu yapamadığım, yarım bıraktığım bir çalışmam daha var. Yayıneviyle mutabık kalmamız üzerine, İngiliz siyaset ve sosyoloji profesörü David Held’in ‘Political Theory and The Modern State/Siyasal Teori ve Modern Devlet’ isimli kitabının İngilizceden Türkçeye tercümesini üstlendim.

Devlet, iktidar, meşruiyet ve demokrasi üzerine ve hepsi birbirinden önemli ve değerli olan ‘Modern Devlet Üzerine Merkezi Perspektifler/Sınıf, İktidar ve Devlet/Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri/İktidar ve Meşruiyet/ Liberalizm, Marksizm ve Kamu Politarafatikasının Gelecekteki Yönü/Demokrasi Teorisinin Çağdaş Kutuplaşması: Üçüncü Yol Meselesi/Yurttaşlık ve Özerklik/ Egemenlik, Ulusal Politikalar ve Küresel Sistem/Bir Siyaset Disiplini?’ başlıklarını taşıyan dokuz makaleyi içeren, siyasi tarihin ve siyaset biliminin geçmişteki önemli isimleri olan Hobbes’tan, Locke’a, Bentham’dan, John Stuart Mill’e, günümüzün bu konulardaki önemli düşünürlerinden Giddens’tan, Habermas’a kadar uzanan tarihsel, siyasal ve düşünsel süreci izleyen 265 sayfalık bu kitabın yaklaşık 135 sayfasını tercüme ettim. Ne yazık ki, tam da o aşamada, yayınevi, eskimiş olduğu ve fazla satmayacağı gerekçesiyle kitabın basımından vazgeçti. Bu gelişme üzerine ben de kitap üzerindeki çalışmama şimdilik ara verdim.

Biz, gemilere benziyoruz. Aydınlık denizin içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz. Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama asıl denizin denizine bak! Denizin de bir denizi var, onu sürüp duruyor. Ruhun da bir ruhu var, onu istediği tarafa çekip çeviriyor.”

Bu satırlar Yüce Mevlana’ya ait. Büyük eseri Mesnevi’de, karanlıktaki fil üzerine olan hikayesinde yazıyor bunları. Mevlana’nın bu hikayeyi yazmaktan amacı, Hakikat Denizi’ne olan bizim insani bakışımızın sınırlarını anlatmak içindir. Bu hikayesiyle Mevlana, karanlıkta avuçlarıyla fili algılayamayanlara, filin dokundukları uzuvlarına göre hemen hepsi başka başka şeyler tarif edenlere şunu demek istiyor: dikkatinizi, nesnelerin belirgin yanlarına odaklamayınız, hayatı ve insanları köpüğün gözüyle değil, denizin gözüyle görünüz. Eğer böyle yaparsanız, gören gözünüz, denizin her şeyi gören gözüne dönüşür.

Peki! Böyle yapmazsanız ne olur? Onu da şiirlerini topladığı Divan-ı Şems-i Tebriz isimli eserinde şöyle ifade ediyor Mevlana: ‘İstediğin kadar üzerinde çalış, beni tanıyamayacaksın, benim ne olduğumu gördüğünden yüzlerce kez farklı olduğum için tanıyamayacaksın. Zira senin göremeyeceğin bir yerde mesken tutmayı seçtim ben. Beni görmek için kendini benim gözlerimin arkasına koy ve beni kendimi gördüğüm gibi gör.

Ben de öyle bir yer tuttum kendime. O yerde kendim olarak duruyor ve beni görmek isteyenlere, kendinizi benim gözlerimin arkasına koyun ve beni kendimi gördüğüm gibi görün diyorum sadece. Yalın mı yalın, sade mi sade, maskesiz mi maskesiz, kendi halinde mi kendi halinde, beklentisiz mi beklentisiz, talepsiz mi talepsiz, görmüş geçirmiş, gözü de doymuş her şeye, gönlü de, dünyevi hırslardan arınmış, güne dair şeylerden, kimilerinin sözlerinden ve gözlerinden uzakta, çok uzakta bir yer orası. Tam da şairin “Tanıdığımı sandığım insanlarla ilgili; yaşadığım hayal kırıklıklarını sığdırabileceğim bir heybem yok…Ve işte bu yüzden yüreğim tıklım tıklım ‘yorgunluk’ dolu…” dediği bir yer orası. Oraya geldi mi insan, bir kenara çekilir ve seyreder hayatı. Ve artık hiç kimse beni yalnız bırakamaz der kendisine.

Mesken tuttuğum ve kendimin efendisi olduğum o yerde, öz varlığımın kaynaklarıyla birliktelik ve bütünlük sağladığım dingin ruh halim, benim için artık yeni bir dünya, yeni bir gelecek oldu. Benim dünyamın çok ama çok dışında olan ve kendi dünyalarının içinde varmış gibi görünenlerin, aslında hiç de var olmayan, olsa da herhangi bir işe yaramayan, sadece bir gölgeden ibaret olan nafile çabaları, hayatın içinde ve varlık denizinde boğulmuş olduğundan, benimle artık kimin konuştuğunun hiçbir önemi, anlamı ve değeri kalmamıştır.

Onun için yine Mevlana’dan ödünç alarak diyorum ki: ‘…Bir dünya burada, bir başka dünya orada. Ben eşikte oturuyorum. Sadece eşikte olanlar sükunetin konuştuğunu bilirler. Gereken söylendi. Daha fazlasını söyleme. Dilini tutHam, pişkinin halinden anlamaz, öyle ise sözü kısa kes vesselam.’ Arif olan anlar nasıl olsa! 

Yeni yılınız güzel olsun!

 

 

Kalemin su, kağıdın rüzgar ise / Ne yazarsan yaz kıymeti yoktur.’ MEVLANA

ŞEB-İ ARUS / DÜĞÜN GECESİ

Bugün 17 Aralık 2017. Günlerden Pazar. Mevlana bundan 744 yıl önce, 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etmiş olmakla, bugün, Mevlana’nın Büyük Sevgilisine, yani Tanrı’ya kavuştuğu gündür. Onun için bu günün gecesinin adı ‘Şeb-i Arus’tur. Yani ‘Düğün Gecesi’dir. Neden mi? Nasıl dünyevi aşkta, aşıkların birbirlerine kavuştukları gecenin adı düğün gecesi ise, ölüm de, Tanrı’ya aşık olanın, Tanrı’ya kavuştuğu düğün gecesidir de onun için.

Sıkıntı anında dahi neşeli olmanın adı’ olan Tasavvuf düşüncesinde ölüm, bu dünyadan ayrılıp gitmekten daha çok, Tanrı’ya kavuşmak, Tanrı’yla hem hal olmaktır. Ölüm onun için bir düğündür. Bu düşüncenin temelinde, Tanrı’nın insanı kendi ruhundan üfleyerek yarattığı inancı yatar. Böylece yaratılan ve dünyaya fırlatılan insan, bir anlamda gurbete gitmiştir. Yani dünya bir gurbettir. Nasıl gurbette oldukları için sevdiklerinden uzak kalanlar, bir an önce gurbetin bitmesini, ayrı kaldıkları sevdiklerine kavuşmayı isterler, beklerler ve bunu dilerlerse, dünya gurbetinde oldukları için Hakk’tan, yani Tanrı’dan uzak kalanlar da, sevdikleri Tanrı’ya kavuşmak için ölümü isterler ve beklerler.

Onun için Mevlana, ‘Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir, insanı Allah’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüm, ölüme dost olanların karşısına dost gibi çıkar. Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi çirkin yüzündür. Senin ruhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir…’ demiştir.

İnsan hayata derinden bağlıdır. O nedenle her insan ölümden korkar. Ama en çok yaşamı sevenler korkar ölümden. Onun için de ölmek istemezler hiç. Oysa Kur’an’ın Al-i İmran, Embiya ve Ankebut surelerinde geçen ‘Külli nefsin zâikatü’l-mevt’, yani ‘Her nefis ölümü tadacaktır’ şeklindeki ayete göre, insan için ölümden kaçmak mümkün değildir. Zira dünya bir penceredir, her bakan geçer gider. Nereye mi? Ölüme elbette. Zira bu dünyada ölümden öteye köy yoktur.

Ölüm üzerine düşünmek, hayat üzerine olan düşüncelerimizi, daha çok da hayatın anlamı üzerine olan düşüncelerimizi öne çıkarır. Bu bağlamda, aklımıza ölüm geldiğinde, yaşadığımız hayatın değerini, başkalarıyla olan bağımızı, yaptığımız işleri, var ise geride bıraktığımız hizmetleri, eserleri, bizden geriye kalacak olanları, yani sevdiklerimizi, kimlerin hayatına dokunduğumuzu, kimleri mutlu, kimleri mutsuz ettiğimizi vb. düşünürüz.

Genç insanlar, ölümsüzlüğü kabullenebilirler belki, ama çok şey görmüş, çok şey yaşamış yaşlı insanlar, dostlarının birer birer bu hayatı terk ettiklerini, bu hayatta çektikleri acıları, yeniden ve yeniden oynanan insanlık komedilerini düşünürler ve ölüme korkulacak bir şey olarak değil, yeni bir hayatın başlangıcı, bir kurtuluş olarak bakarlar. İnanan insanlar ise ölümü, Mevlana gibi Tanrı’ya kavuşmak olarak, gurbetin sona ermesi olarak görürler ve ölümden korkmazlar hiç.

Tanrı’dan başka her şeyin fani olduğuna inanan Mevlana ölümden hiç korkmaz. Büyük eseri Mesnevi’de bu konuda şöyle yazar: ‘Allah’tan başka her şey fanidir. Madem ki onun zatından fani değilsin. Bizim hakikatimizde yok olana “Her şey fanidir” cezası yoktur. Çünkü o “illa”, “la”dan geçmiştir, ”illa”da fani olmaz. Kapıda dolaşan, Ben’den, Biz’den dem vuran kapıdan sürülür, “La “ makamında dolaşır durur.

Ölümden korkmayan, bir gün öleceğim diye endişe duymayan Mevlana, geride bıraktıklarına da ölümünden dolayı üzülmemelerini, arkasından ağlamamalarını, kendisine veda etmemelerini öğütler, bu amaçla şöyle der; ‘Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma … /  Benim için ağlama, yazık, vah vah deme; / Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır, / Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme, / Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır, / Beni toprağa verdikleri zaman, elveda elveda demeye kalkışma, / Mezar, cennet topluluğunun perdesidir. / Batmayı gördün değil mi? / Doğmayı da seyret, güneşle aya gurubdan hiç ziyan gelir mi? / Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? / Ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun? / Mezarımın toprağı bir yudum şarap gibidir. / Bedenimi içince, canım göklerin üstüne çıkar. / O padişah değilim ki tahttan ineyim de tabuta bineyim. / Benim fermanımın yazısı ebediliktir.

Tek bir sevince – Evet – dediğiniz oldu mu hiç?’ diye sorar Zerdüşt. Ve şöyle yanıt verir; ‘Ah dostlarım, o zaman üzüntüye de – Evet – demişsinizdir. Bütün her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş ve kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz, mutluluk, beni memnun et! Kal biraz! Dediyseniz eğer, o zaman her şeyi geri istemişiniz demektir. Çünkü her sevinç ebediyet ister.’ Zerdüşt’ün, yani Nietzsche’in dediği gibi, Mevlana için de önemli olan ebediliktir. O bu dünyadan geçip gitmiştir, ama hayatı sevinçle yaşadığı gibi, ölümü de sevinçle kucaklamış, ‘fermanımın yazısı ebediliktir’ demekle, yaşama ve ölüme karşı duyduğu sevincin, yazdıklarının, söylediklerinin, eserlerinin ebedi olduğunu ifade etmek istemiştir. İsteği, dileği gerçekleşmiş, yazdığı her şey, söylediği her söz bugüne kadar yaşamıştır. Kuşkusuz bugünden sonra ve sonsuza kadar da yaşayacaktır. Çünkü Mevlana’nın kendisi de, ismi de, eserleri de ebedileşmiştir.

Ölümle birlikte dünya değiştiren insan, bu dünyadan giderken beraberinde bu dünyaya ait hiç bir şey götürmez. Sadece kendini götürür, bir de günahlarını ve sevaplarını götürür. Esasen Hazreti İsa’nın dediği gibi ‘herkes, kendi çarmıhını kendisi taşır’ ve günü geldiğinde kendi çarmıhında çarmıha gerilir. Onun için Mevlana ‘…sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi çirkin yüzündür’ demiştir.

Kimlerdir ölümden korkanlar? Ölüm aynasında kendi çirkin yüzlerini görenlerdir. Kalbi ve vicdanı temiz olmayandır. Edep/ahlak yolunda gitmeyenlerdir. Tanrı’nın yolunda olduklarını söyleyip, o yolun gerektirdiği edebin/ahlakın izini sürmeyenlerdir. Peki, edep nedir? Mevlana’ya göre edep, ‘… insanın bedenindeki ruhtur. Edep, Hak erinin göz ve gönlünün nurudur… Edep, ancak edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir.

Sevgi ve hoşgörü üzerine kurulu olan Mevlana Felsefesi, Yaradan’a gönül vermektir, bütün dünyadaki yaratıkların tamamını Yaradan’dan dolayı sevmek, hoş görmektir. Onun için Mevlana, ‘Ben hacetler kıblesiyim, gönlün kıblesiyim. / Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben. / Saf aynayım, sırrım dökülmemiş, paslanmamışım. / Ben, kin dolu bir gönül değilim. / Tur-u Sina’nın gönlüyüm.’ demiştir.

Konya’da, Mevlana Dergahı’nın kapısında ‘Burası aşıklar Kabesidir / Her kim ki buraya nakıs gelir, / Buradan kamil olarak çıkar’ diye yazar. Gerçekten de öyledir, o dergaha eksik giren, Mevlana’nın felsefesini öğrenen, özümseyen, içselleştiren herkes, o dergahtan kamil insan olarak çıkar. Zira Mevlana bir okuldur. O okulda insan, kendini görür, gerçek kimliğini, özünü bulur, ‘kendini bil’-ir. Geri kalan her şeyin bir görüntüden ibaret olduğunu anlar.

İnsan yaşadığı yere benzer. / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine / İnsan yaşadığı yere benzer’ diyor Edip Cansever. Doğrudur. İnsan yaşadığı yere benzer. Mevlana da yaşadığı zamanın Konya’sına benzer. O zamanın Konya’sı, Ermeni’siyle, Rum’uyla, Türk’üyle, Müslüman’ıyla, Hıristiyan’ıyla, Musevi’siyle bir arada yaşayan, huzurla, mutlulukla, karşılıklı kültür alışverişiyle yaşayan bir kenttir. Mevlana’nın cenazesi de Ermenilerin, Rumların, Türklerin, Musevilerin, Hıristiyanların, Müslümanların katıldığı bir törenle toprağa verilmiştir.

Onun için Mevlana: ‘Ey Müslümanlar, ne yapayım ki kendimi bilmiyorum / Ne Hıristiyan, ne Musevi, ne ateşperest, ne Müslüman’ım. / Ne şarklı, ne garplı, ne ulvi, ne de sufliyim. / Ne tabiatın rukünlerinden, ne de dönen feleklerden; / Ne rüakarlardan, ne de arş-ü ferşten, ne güneştenim. / Ne Hint, ne Bulgar, ne Irak memleketindenim / Ve ne de Horasan toprağından’ demiştir.

Böyle düşündüğü, buna inandığı için Mevlana, tüm insanları; ‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel, / İster kafir, ister mecusi, / İster puta tapan ol yine gel, / Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…’ diyerek kendi dergahına, kendi düşünce dünyasına, evrensel nitelikteki hümanist felsefesine çağırmıştır.

Zira Mevlana, her dinden, her ırktan, her milletten ve her yerdendir. Hem bu dünyalı, hem de öbür dünyalıdır. Onun için hayretle ‘Neden böyle şaşı olmuşuz, neden?’ diye sorar, yanıtını da  ‘Topumuz bir tek inciyiz, bir tek, / İşte başımız da tek, aklımız da tek’ diyerek yine kendisi verir.

Yaşamı zevkli kılan şeyler, kolay bulunmasa da, bulunması hiç de pahalı olmayan şeylerdir. Bunların başında ‘dostlar’ gelir, ‘dostluk’ gelir. Onun için bilge Epikuros, ‘insanın bütün yaşamını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir’ diyor.

Nedir dostluk? Kalbe doğan ve dolan ılık bir duygudur. Sevinçtir, mutluluktur, üzüntüdür, hüzündür, anlamaktır, hatırlamaktır, hatırlanmaktır dostluk. İki yalnızlığın değiş tokuş edilmesidir dostluk. ‘İnsan dostunun huyunu alır’ diyor Mevlana. Doğrudur, dostların huyu da, suyu da birbirlerine benzer. Dostluk arttıkça daha da çok benzer. Onun için dost olmuşlar, birbirlerine dostum demişlerdir.

Dostlar ırmak gibidir, / Kiminin suyu az, kiminin çok / Kiminde ellerin ıslanır sadece / Kiminde ruhun yıkanır boydan boya’ diyor Can Yücel. Şems-i Tebriz-i Mevlana’nın suyu çok olan dostudur. Şems’in dostluğu ile Mevlana’nın hem elleri ıslanmış, hem de ruhu boydan boya yıkanmıştır.

Bu dostluğu kıskananlar, yüreğinde dostluk, arkadaşlık gibi pozitif değerler olmayanlar Şems-i kabullenmemişler, onun Konya’yı terk etmesine neden olmuşlar, Mevlana hakkında çirkin, yakışıksız laflar etmişlerdir. Mevlana bunlara şöyle yanıt verir; ‘Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nağmeyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım ben. Onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lakin siz bunların hiçbirini göremezsiniz.

Dostluk böyle bir şeydir. Yani kalbi olmayanların, aklı olmayanların, ruhu olmayanların, ruhu ile sevmeyenlerin anlayamayacakları, göremeyecekleri bir şeydir. Dostluk, ‘dostun avucunda bağlar, bahçeler, ağaçlar, deryalar kadar berrak sular görmek, onun avucundan çıkan ağaçların gölgesinde dinlenmektir. Yeni nağmeler öğrenmektir.

Mevlana, yüreğinde, ruhunda sevgi olmayanlara, ruhu ve kalbi kirli dedikoduculara yukarıdaki yanıtı verirken, dostuna, yani Şems-i Tebriz-i’ye ‘Etme’ diye seslenir.

Etme’ demekle bizim duygularımıza da tercüman olur. ‘Etme’, dosta yapılan bir sitem, bir davet, bir yalvarmadır. ‘Etme’, dosta karşı duyulan sevgi, verilen değer, onun eksikliğinin getirdiği hasrettir. Şöyle diyor Mevlana;

Duyduk ki bizi bırakmaya azmediyorsun. Etme. / Başka bir yara, başka bir dosta meylediyorsun. Etme. / Sen yad eller dünyasında ne arıyorsun yabancı / Hangi hasta gönüllüyü kast ediyorsun. Etme. / Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru / Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun. Etme.  / Ey ay, felek harap olmuş alt üst olmuş senin için / Bizi öyle harap, öyle alt üst ediyorsun. Etme. / Ey makamı var ve yok’un üzerinde olan kişi / Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun. Etme. / Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan / Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun. Etme. / Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan / Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun. Etme. / Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer / Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun. Etme. / Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi / Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun. Etme. / Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize / O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun. Etme. / Bizi sevindirmiyorsun huzurumuz kaçar öyle / Huzurumu bozuyorsun sen, mahvediyorsun. Etme. / Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı / Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun. Etme. / İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil / Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun. Etme.

Kayalar, ağaçlar, yanaklarımızda rüzgar! Toprak ana! Gerçek dünya! Sağduyu! Temas! Temas! Kimiz biz! Neredeyiz!’ Henry David Thoreau, The Maine Woods.

FİLİSTİN! KUDÜS! TÜRKİYE! NEREDESİN İNSANLIK? NEREDESİN İNSAN HAKLARI?

İnsanız. İnsan olduğumuz için sahip olduğumuz haklarımız var. Kişisel haklar, siyasal haklar, sivil haklar, insan hakları. Peki! Hak nedir? Ahlaki bir kavram, ahlaki bir bağ olan hak, hukukun tanıdığı yetki, koruduğu menfaat, bireyin eylem özgürlüğünü toplumsal boyutta ve kapsamda tanımlayan ve onaylayan vicdani bir ilkedir. Amerikalı düşünür, romancı ve objektivizmin kurucusu Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle hak, her bir bireyin eylemlerine rehberlik eden ilkelerden, o bireyin diğer bireylerle olan ilişkilerine rehberlik eden ilkelere geçiş sağlayan, bireysel ahlakı toplumsal temelde muhafaza eden ve koruyan bir kavram, bir insanın ahlaki ilkeleri ile bir toplumun hukuki kuralları arasındaki bağdır, etik ile siyaset arasındaki ilişkidir.

Haklar kategorisinin oldukça önemli ve geniş bir alanına sahip olan birey hakları,  birey ile toplum arasındaki ilişkilerin temelini oluşturur. Diğer bir deyişle bu ilişkilere aracılık eder. Bireysel haklara nazaran daha dar ve sınırlı bir alanda etkili olan ve kullanılabilen siyasal haklar ise, bireye siyasete seçmen olarak dolaylı biçimde katılma veya profesyonel siyasetçi olarak doğrudan siyaset yapma olanağı veren bir araçtır. Sivil haklar, diğer bir deyişle yurttaşlık hakları, bir ülkede yaşayan insanların o ülkenin pozitif hukukuna, yani yasalarına bağlı olarak sahip olduğu haklardır. Siyasal haklardan daha kapsamlı olan sivil hakların temeli, felsefi olmaktan daha çok yasalara dayanır.

Ve devlet, bireylerin temel hak ve özgürlükleri ile kişisel haklarını korumak, farklı özelliklere ve düşüncelere sahip olan bireyleri bir arada, yani toplum halinde tutmak ve barış içinde yaşatmak için vardır.

Günümüzde pozitif bir çerçeveye kavuşan hak kavramının temeli, kadim Yunandaki doğal hukuk öğretisine, bu öğretiyi benimseyen, savunan ve temsil eden Stoacı Felsefeye dayanır. Doğal hukuk öğretisini kadim Yunandan alan ve Roma Hukuk Felsefesine aktaran ise hukukçu ve aynı zamanda devlet adamı olan Çiçero’dur.

Mesela Cicero’nun yer verdiği yükümlülüklerden olan; ‘size hizmet edenleri onurlandırın (gratia)’, ‘adaletsizliklerle/haksızlıklarla ve yanlış yapılan şeylerle mücadele edin (vindicatio)’ şeklindeki ahlaki ve vicdani emirlerin kaynağı doğal hukuktur.

Antik çağdan sonraki süreçte, bu bağlamda aydınlanmayla başlayan modern çağda, doğal haklar öğretisinin en önemli teorisyeni büyük İngiliz düşünürü John Locke’dur. Locke’un ‘God given rights/Tanrı bağışı haklar’ olarak nitelendirdiği ‘hayat hakkı, özgürlük hakkı ve mülkiyet hakkı’ doğal haklardandır. Zira bu haklar insanlara dünyevi iktidarlar tarafından değil, Tanrı tarafından bağışlanmış ve doğan her insan bu haklara sahip olarak dünyaya gelmiştir. Vazgeçilmez nitelikteki bu hakları ihlal etmek, bu hakları tanımamak hiçbir dünyevi iktidarın hakkı da, haddi de değildir.

Locke’un düşünceleri esas alınarak İngiliz Parlamentosu tarafından 1689’da hazırlanan, ‘Bill of Rights/Haklar Bildirgesi’ doğal hakların pozitif haklara dönüştürülmesinin siyasi ve hukuki ilk örneğidir.

Bütün insanlar doğuştan özgür ve bağımsızdırlar, vazgeçilmez haklara sahiptirler. Bu haklar, yaşama ve özgür olma, mülk sahibi olma, mutluluğu arama ve elde etme haklarıdır. Hiçbir yönetim, hiçbir sözleşmeyle gelecek nesilleri bu haklardan yoksun kalmaya zorlayamaz ve onları bu haklardan yoksun bırakamaz’ diyen 1776 tarihli ‘Virginia Haklar Bildirgesi’, bunu izleyen aynı içerikteki 1776 tarihli ‘Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ ve 1787 tarihli Amerikan Anayasası, doğal hakları tanıyan ve kabul eden diğer siyasal ve hukuki belgelerdir. .

Yukarıda sözü edilen siyasi ve hukuki belgelerden etkilenen, bu belgeleri benimseyen ve kendisine örnek alan bir diğer siyasi ve hukuki doküman 1789 tarihli Fransız ‘İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’dir.

Bugün bizim insan hakları olarak kabul ettiğimiz hakların öncüsü olan bu siyasi ve hukuki belgeleri, bu belgelerde yer alan ilke ve kabulleri, dünya geneline ve ölçeğine taşıyan ve dolayısıyla insan haklarına evrensel bir boyut kazandıran ilk belge Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1948 yılında kabul ve ilan edilen ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’dir.

Birleşmiş Milletleri bu beyannameyi kabul ve ilan etmeye götüren kırılma noktası, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşananlar ve buna takaddüm eden Hitler’in Nazi Almanya’sındaki soykırımıdır. Soykırımcı, zalim bir despotun kendi yurttaşlarına ve işgal ettiği kimi Avrupa ülkelerinin insanlarına yaşattığı facia tüm dünyayı ayağa kaldırmış, insanların ve insanlığın bu onurlu ayağa kalkışı önce Birleşmiş Milletler ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulünü, sonrasında ve 1950 yılında ise daha bölgesel nitelikteki ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin imzalanmasını getirmiştir.

Peki! İnsan Hakları nedir? İnsan hakları, insanların, salt insan olmalarından dolayı sahip oldukları haklardır. En üstün ahlaki haklardır. Bir insanın bu haklara sahip olması için herhangi bir şey yapmasına, belli edimleri, belirli yükümlülükleri yerine getirmesine gerek yoktur. Zira bu haklar, sadece insan olduğu için ve insan olmasından dolayı insana ait olan haklardır.

Bu bağlamda, insan haklarına sahip olmak için bir devletin yurttaşı olmak gerekli olmadığı gibi, bir devletin yurttaşı olmamak, yani vatansız olmak da bu haklara sahip olmaya engel değildir. Bu haklara sahip olmak konusunda herhangi bir ırkın, herhangi bir dinin, herhangi bir mezhebin mensubu olmak da şart değildir. Yine her insan, rengine, cinsiyetine bakılmaksızın bu haklara sahiptir.

Uluslararası nitelikteki İnsan Hakları Sözleşmelerinde de işaret edildiği üzere, insan hakları ‘insan olarak bireyin özündeki ahlaki değerden ve onurdan’ kaynaklanır. Onun için insan haklarının öznesi insan olmakla, insan hakları, sivil ve siyasal, iktisadi, sosyal ve kültürel diğer haklar gibi bireysel haklardır. Bu bağlamda, insan haklarının, toplumun veya başka bir topluluğun hakları niteliğinde sayılabilecek herhangi özel bir kategorisi yoktur. Esasen toplulukların hakları olmadığı gibi, toplumun bireylere karşı meşru iddiaları da olamaz. Bireylerin ise insan olarak topluma karşı sadece bazı ödevleri vardır.

İnsan haklarının tanınması, bu hakların korunması, bu haklara saygılı olunması hukuk devleti olmanın asgari koşuludur. Esasen devlet kendi başına kutsal bir varlık değildir. O nedenle, hukuksal bir insani kurum olan devlet, meşruiyetini insan hakları ve halkın egemenliği unsurlarından alacak şekilde ve sivil ve şeffaf bir hizmet örgütü olarak yapılandırılmalı, bu şekilde çalışmalı, çalıştırılmalıdır.  Kamu kurum ve kuruluşlarının örgütlenmesi, yönetilmesi de aynı şekilde olmalıdır. Hukukun oluşturulmasında yurttaşların; devletin üyesi olarak kamusal özerkliği, toplumun üyesi olarak kişisel özerkliği ve devlet ile toplum arasında aracı olarak iş gören sivil alanın bağımsızlığı ve özerkliği esas alınmalı, sonuç itibariyle devlet sivil alana ve sivil topluma müdahale etmemelidir.

Değerli anayasa hukukçusu Prof.Dr.Mustafa Erdoğan tarafından tercüme edilerek Türkçeye kazandırılan Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnelly’nin ‘Teoride ve Uygulamada İnsan Hakları’ isimli eserindeki özlü yaklaşımıyla, ‘…Modern toplumun standart tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için insan zekasının bugüne kadar geliştirdiği en iyi ve en yetkin siyasal araç olan insan hakları, birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete önceliğine dayandırır. Bu bağlamda, kaynağı insanın ahlaki doğasına dayanan insan hakları, siyasal meşruluğun da kıstasıdır. Zira siyasal iktidarlar ile onların bu iktidarı kullanma biçimleri, insan hakla­rına saygılı oldukları ve bu hakları korudukları ölçüde meşrudurlar.

Jack Donnelly’nin az yukarıda yollamada bulunduğum eserinden ödünç alarak ifade etmek isterim ki: ‘insan hakları talebi burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olma­sına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle, insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görünmemekte, fakat aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem nesnel ve hem de öznel bir zorunluluk olarak görülmektedir.

Ne var ki, insan haklarının haklılaştırılması son derece zor bir iştir. Bu zorluğun bir kısmı, İngiliz siyaset bilimci Maurice Cranston’un, ‘What Are Human Rights/İnsan Hakları Nelerdir’ (New York: Basic Books, 1964) isimli eserinde ifade ettiği üzere, insan haklarının evrensel karakterinden kaynaklanır. Ahlaki haklar ya da bir kısım pozitif haklar yönünden böyle bir zorluk yoktur. Zira ahlakın göreceliğinden dolayı ahlaki haklar, insan hakları kapsamında kabul edilmekle birlikte, kazanılmış haklar kapsamında olan ekonomik ve sosyal haklar, evrensel nitelikte olmadıkları için kolayca tanınabilir ve haklılaştırılabilir. Oysa insan hakları sonradan ve herhangi bir işleme bağlı olarak kazanılan bir hak niteliğinde olmamakla, doğumla elde edilen ve insanın şahsında doğal olarak mevcut olan ve haklılaştırılması için başkaca argümanlara ihtiyaç duyan bir hak niteliğinde bulunmakla, haklılaştırılması gerçekten zor olan haklardandır.

Bu ve başkaca nedenlerle, Birleşmiş Milletler ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ve yine ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ekonomik ve sosyal hakları insan hakları kapsamına almasının yanlış olduğuna işaret eden Maurice Cranston, az yukarıda yollamada bulunduğum eserinde bu konuda şunları yazar: ‘…Ekonomik ve sosyal haklar iddialarıyla aşırı derecede yüklenmiş bir evrensel beyannamenin etkisi, siyasal ve sivil hakları ahlaki zorlayıcılık alanının dışına çıkarmakta ve ütopyacı özlemlerin bulunaklığına itmektedir. Bir hakkın anlaşılmasında hiçbir şey bir hakkın ideal olmadığının kabul edilmesinden daha önemli değildir. İdeal gerçekleştirilmek istenen bir hedeftir, fakat tanımı gereği, hemen ve derhal gerçekleştirilemez. Bunun aksine, hak, saygı gösterilebilecek ve ahlaki yönden hemen şimdi saygı gösterilmesi gereken bir şeydir. Eğer hak ihlal edilirse adaletin kendisi kötüye kullanılmış olur.’     .

İnsan haklarını, sivil ve siyasi haklar ve sosyal ve ekonomik haklar şeklinde tasnif etmenin felsefi temelden yoksun olduğunu ileri süren Jack Donnelly’de aynı görüştedir. O da Maurice Cranston gibi ekonomik ve sosyal hakların kazanılmasının ve korunmasının bir ölçüde devletin pozitif edimini yerine getirmesine bağlı olduğunu, bunun da ekonomik kaynaklarla doğrudan ilgisi bulunduğunu, ekonomik kaynakların elvermemesi durumunda bu nitelikteki hakların sınırlandırılabileceğini, oysa insan haklarının sınırlama kabul etmediğini düşünmektedir.

Modern demokratik anayasaların da temelini oluşturan insan haklarının tanınması ile korunması düşüncesi, giderek ulusal ve uluslararası düzeyde barışın sağlanmasının ve sürdürülmesinin de ön koşulu haline gelmiştir. Zira Kant’ın yüklediği anlamda ‘sürekli/kalıcı barış’ düşüncesine ulaşılmasının yegane yolu olan uluslararası sistemin demokratikleştirilmesi, ancak ve ancak ulusaşırı düzeyde insan haklarının tanınması ve korunması ile mümkündür.

Bu bağlamda, insan haklarının tanınmaması ve korunmaması durumunda, demokrasinin; demok­rasi olmadığı takdirde, çatışmaların barış temelinde çözüme ulaşmasının asgari koşullarının mevcut olmayacağı açıktır. O nedenle, insan hakları, demokrasi ve barış üçlüsü, yukarıda sözü edilen tarihsel hareketin vazgeçilmez unsurlarıdır. Demokrasi bir yurttaşlar toplumu olmakla, tebaa, ancak temel haklara sahip olduğu zaman yurttaş statüsünü kazanır. Kalıcı ve sürekli barış ise, bir devletin yurttaş­larının, kendilerini sadece o devletin yurttaşı olarak değil, bir dünya yurttaşı olarak gördükleri zaman sağlanabilir.

İnsan haklarını, insan deneyimini ve onun yazılı kayıtlarını bütün çeşitliliği ve tikelliği içinde kav­ramak istiyorsak eğer, savaş yıllarını Türkiye’de sürgün olarak geçiren, yirminci yüzyılın büyük edebiyat adamı Erich Auerbach’ın, ulusal ya da bölgesel sınırları aşmak isteyen herkes için model olarak ak­tardığı, on ikinci yüzyılda Saksonya’da yaşamış keşiş St. Victor’lu Hugo’nun şu sözlerine kulak vermek zorundayız: ‘Terbiye görmüş kafa için, görünmez ve geçici şeyler hakkında, yavaş yavaş fikir değiştir­meyi öğrenebilmek, sonradan bunları tamamen ardında bırakabilmesini sağladığından büyük bir erdem kaynağıdır. Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. Yolun başında olan ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü olan insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür.’

Hugo’nun, iki kere, güçlü ya da mükemmel insanın, bağımsızlığa ve tarafsızlığa, bağları reddederek değil, onları işleyerek ulaştığını ifade eden ve güzelliği ile insanı büyüleyen sesine kulak vermediğimiz takdirde, bilgiye eşlik eden özgürlüğe değil, önyargı ürünü olan dışlama ve tepkilere bağlı kalırız.

Son iki söz.

Birincisi  kendimize. Ne yazık ki ülke olarak insan hakları karnemiz kötü. Hem de çok kötü. Başta ifade ve basın özgürlüğü olmak üzere en temel özgürlüklerimiz ayaklar altında. Çok sayıda gazeteci hapiste. En temel insan haklarından olan savunma hakkını yerine getiren pek çok avukat tutuklu. Niteliği itibarı ile bir tedbir olan tutukluluk infaza dönüşmüş durumda. Daha henüz haklarında dava açılmamış, iddianame hazırlanmamış olan ve fakat iki yıla yakın zamandır tutuklu ve hatta hücrede bulunan binlerce insan var. Yargılaması tutuklu olarak devam eden pek çok sanığın davasında duruşmalar iki üç ay sonraya talik ediliyor. Amacını aşan kanun hükmünde kararnameler ile sorgusuz sualsiz işinden çıkarılmış olan ve yargı yolu kapalı olduğu için hakkını arayamayan binlerce insan var. Bir siyasi partinin başkanı ve kimi milletvekilleri tutuklu. Seçimle gelmiş çok sayıda belediye başkanı yargı kararı olmaksızın görevlerinden alınmış durumda. Genelde hakların, özelde insan haklarının koruyucusu olan yargı ve yargıçlar, tarafsız ve bağımsız bir şekilde yargılama görevlerini ne yazık ki yapamıyorlar. Ve bugün ‘Dünya İnsan Hakları Günü.’ İnsanın içinden kutlamak gelmiyor doğrusu. Yani tam da bir ‘ört ki ölem‘ durumu

İkincisi insanlık alemine, yani dünyaya. Tarihin en büyük insan hakları trajedisinin mağduru olan Yahudilerin devleti İsrail’in, arkasına dünyanın büyük abisi Amerika Birleşik Devletleri’nin gücünü de alarak yıllardır mazlum Filistin halkına yaptığı zulüm, gerçekten insanlık dışıdır ve bu zulme kayıtsız kalmak insanlık adına bir utançtır. Dünyanın üç semavi dini olan Museviliğin, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın tarihinde ortak bir yeri, değeri ve anlamı bulunan kadim Kudüs’ün İsrailleştirilmesi/Yahudileştirilmesi, sadece dünya barışına ihanet etmek değil, aynı zamanda Müslümanlığın ve Hıristiyanlığın kutsallarına karşı son derece ağır bir saldırıdır.

Gerçeği ancak pek çok sesin buluştuğu bir konserden elde edebilirsiniz.’ diyor Carl Jung. Ve Walden Ormanları’ndan bir ses, sivil itaatsizliğin sesi, Henry David Thoreau, ‘Kayalar, ağaçlar, yanaklarımızda rüzgar! Toprak ana! Gerçek dünya! Sağduyu! Temas! Temas! Kimiz biz! Neredeyiz!’ diye soruyor hepimize. Evet! Kimiz biz! Neredeyiz! Neredesin insanlık?  Neredesin insan hakları? Neredesin sağduyu? Sesini mi yitirdin? Filistin için, Kudüs için ses ver. Ses ver ki, hep birlikte gerçeği bulabilelim!

Asıl engelliler, karşılarına çıkan engeli geçemeyenlerdir.

ÖNEMLİ OLAN BEDENSEL DEĞİL, KALBEN, RUHEN, FİKREN, AHLAKEN VE VİCDANEN ENGELLİ OLMAMAKTIR!

Benim halalarımdan bir tanesi, rahmetli babamın en sevdiği kardeşi, anne baba bir tek kardeşi rahmetli Elmas Halam’dır. Küçüktük, ablamla beraber köye, Akören’e giderdik. Konuşma ve duyma engelli olan Elmas Halam, bizi sırtında taşır, bizimle oyun oynardı. Ablamı ve beni yere göğe sığdıramazdı. İkimizi ata, eşeğe bindirir, bağa, bostana götürürdü. Gözleri pırıl pırıl, bakışları anlam doluydu. Belki de konuşamadığı için, sevgisi de, içtenliği de gözlerinden okunurdu. Duygularının temizliğini, ruhunun güzelliğini gözleriyle anlatırdı adeta. Benim engelliler dünyasıyla ilk tanışmam rahmetli Elmas Halam’la başladı.

İrlanda’nın dünya edebiyatına sunduğu, önemli isimlerden birisi de Christy Brown’dur. Ben, Brown’u ilk kez ‘Sol Ayağım’ isimli kitabıyla tanıdım ve sevdim. Sonra diğer kitaplarını da okudum. Ama beni en çok etkileyen kitabı ‘Sol Ayağım’ oldu. ‘Sol Ayağım’, Dublinli bir duvarcının çocuğu olarak dünyaya gelen, beyin felci kurbanı olduğu için konuşamayan, sol ayağı dışında vücudunun hiçbir uzvuna hükmedemeyen, ama inanılmaz zenginlikte bir hayal gücüne, temiz bir kalbe, engelsiz, berrak bir akla sahip olan Christy Brown’nun kendi yaşam öyküsüdür.

Merhamet değil, kalpten kalbe atlayan rüzgarımsı bir ruhun, gurur ruhunun içine girmek istiyorum’ diyen Christy Brown, kullanamadığı ellerinin ve parmaklarının yerine ikame ettiği sol ayağıyla yazdığı kitabında, kendi farkındalığını, duygularını, dünyasını şu şekilde ifade eder; ‘Artık kendimden kaçamıyordum; bunun için fazlasıyla büyüktüm. Her geçen gün, aileden birileri büyüyüp, benim için garip bir biçimde kendilerine yeten yetişkinler oldukça, kendi varlığımın kısıtlayıcılığını, sıkıcılığını ve darlığını hissediyordum. Etrafımdaki her şey, birer faaliyet, çaba ve büyüme işaretiydi. Herkesin yapacağı bir şeyler vardı; zihinlerini ve ellerini meşgul edecek ve yaşamlarını dolduracak bir şeyler, yaşamlarını bir bütün yapan ilgi alanları, faaliyetleri ve amaçları vardı, enerjilerini doğal bir görünüm ve doğal bir dışavurumla kullanıyorlardı. Benim sadece sol ayağım vardı. Hayatım, yüzüm duvara dönük olarak atıldığım, dışarıdaki büyük dünyadan gelen sesleri ve hareketleri duyduğum, fakat kardeşlerim veya tanıdığım diğer insanlar gibi kıpırdayıp, dışarıya çıkıp, kendi yerimi alamadığım, karanlık, dağınık bir köşeye benziyordu. Aynı şeyleri düşünerek, aynı şeyleri hissederek, aynı şeyler için üzülerek dar bir yolda yürüdüğümü hissediyordum. Kapatılmış, ilişkisi kesilmiş ve susturulmuştum. Hayal kırıklığıyla biten çabalar, küçük, dar düşünceler dışında hiçbir şeyim yoktu.

Sol Ayağım’ benim engelliler dünyasıyla üçüncü kez karşılaşmamdır. Bu karşılaşmadan çok önce, daha henüz on bir, on iki yaşlarında iken, bebekliğinde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu önce görme ve işitme, bir süre sonra da konuşma yetisini yitiren, ama buna rağmen yüksek öğrenimini tamamlayarak kendisini görme ve işitme engelli insanlara adayan Helen Keller’i tanıdım.  Keller’in kendi yaşamını anlattığı ‘Benim Yaşam Hikayem’ isimli kitabı başta olmak üzere, diğer bütün kitaplarını okudum, Helen Keller ile ilgili ‘The Miracle Worker’ filmini seyrettim. Biraz bunların, biraz kendi kişilik özelliklerimin etkisiyle ve zaman içinde geliştirdiğim empati yeteneğimle kendimi engellilere hep yakın hissettim. ‘Bir mutluluk kapısı kapanırsa öteki açılır, ama kapalı kapıya o kadar uzun bakakalırız ki, açılan kapıyı görmeyiz’ diyen Helen Keller ile bizi tanıştıran ve buluşturan Kolejde hazırlık sınıfında iken, İngilizce hocamız olan Avustralyalı Mrs. Barber idi.

Baro başkanı olduğumda, kendimi yakın hissettiğim bu insanlar için bir şeyler yapmam gerekir diye düşündüm ve arkadaşlarımla birlikte çok şey yaptım.

Engellilerden kastım, elbette görme, konuşma, işitme, başkaca organ eksikliği gibi fiziksel veya zihinsel engeli olan insanlardır. Değil ise, çevremizde örneklerine çokça rastladığımız, terbiye, nezaket, zarafet, tevazu, vefa, vicdan, takdir, hoşgörü, düşünce, demokrasi engelliler değildir. Esasen onlar için yapılabilecek çok da fazla bir şey yoktur.

Kendimi engelli insanlara yakın hissetmemin bir diğer nedeni, ‘ahlaki ilerleme’ diye bir şeyin olması ve benim de buna inanmamdır. En yalın tanımı ile ahlaki ilerleme, insan dayanışması, yardımlaşması ile bunların çoğalması demektir. Ahlaki ilerleme, kabile, din, ırk, renk, cinsiyet gibi doğuştan gelen, öyle olduğu için de, rastlantısal olan farklılıkları önemsiz görebilme yeteneğidir. Kendimize göre farklı insanları ‘öteki‘ değil, ‘onlar‘ değil, ‘biz’ olarak görebilme, düşünebilme becerisidir. Yani empati yapabilmektir.

İnsanlara karşı, yalnızca insan oldukları için yükümlülüklerimiz vardır‘ diyor Kant. Bu maksimin doğru yorumu, bizi kutuplaştıran, birbirimizden uzaklaştıran, koparan, bazen da düşman eden ‘öteki’ veya ‘onlar’ düşüncesini kovmak, ‘biz’ duygusunun içini doldurmak, kendimizi bu yönde terbiye etmek, geliştirmektir. Bunu yaptığımızda ‘biz’ duygusunun en önemli sonucu ve ahlaki ilerlemenin en somut göstergesi olan dayanışmayı, yardımlaşmayı ‘bulunmuş değil, yapılmış; tarih dışı bir olgu olarak tanınmış değil; tarih boyunca üretilmiş bir şey olarak görmeye başlarız.’ Bu da bizi, içgüdüsel olarak ya da aldığımız terbiyenin, eğitimin, edindiğimiz kültürün, kazandığımız deneyimin gereği olarak ‘öteki’ ya da ‘onlar’ olarak düşündüğümüz insanlara yakınlaştırır.

Bu yakınlaşma ‘Tahta Çanaklar’ isimli öyküde, gözleri iyi görmediği, elleri titrediği için, yemeklerini üzerine döken, o nedenle de tahta çanakta, tahta kaşık, çatal ve bıçakla yemek yemek durumunda kalan dedenin, bu durumundan etkilenerek anne ve babasına yaşlandıklarında, yemek yiyebilmeleri için tahta çanak, tahta çatal, kaşık, bıçak yapan ve dolayısıyla anne ve babasına empatiyi öğreten çocuk gibi empatiyi öğretir bize.

İnsan Hakları dediğimiz haklar kategorisi de esasen ‘biz’ değil, ‘öteki’ ya da ‘onlar’ olarak düşündüğümüz diğer insanlarla, başka insanlarla yakınlaşmamızdır, tüm insanlarla dayanışmamızdır, insanlara karşı salt insan oldukları için ahlaki yükümlülük ve sorumluluk duymamızdır. Esasen kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük ve eşitlik gibi en temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan haklarının, diğer bütün hak iddialarına nazaran ahlaki öncelik taşımasının nedeni de budur.

Hem bu duygu ve düşüncelerden yola çıkarak, hem de bir toplumun veya bir kuruluşun uygarlık düzeyini belirleyen ölçütlerden en önemlisinin, insana ve özellikle engelli insanlara verdiği değer olduğu noktasından hareket ederek, 2004 yılında Baro Başkanı olarak seçildiğimde, Yönetim Kurulu kararıyla Ankara Barosu bünyesinde ‘Engelli Avukatlar Kütüğü‘ oluşturduk.

Bu kütük aracılığı ile Ankara Barosundaki engelli avukatların profilini çıkardık.

Hemen arkasından ‘Engelli Avukatlar Kurulu’ kurduk. Bu kurulun başına görme engelli meslektaşımız Olgun Yılmaz’ı getirdik. Gerek Olgun Yılmaz’ın özverili çalışmalarıyla, gerekse bu kurul aracılığıyla engelli avukatlarımız için ihtiyaç tespiti yaptık. Bu tespitlere ve kurulun talebine göre, engelli avukat meslektaşlarımıza, Adliye Sarayı içinde işlerini daha kolay yapabilmeleri için gerekli her türlü desteği verdik.

Neler mi yaptık? İşte, yaptıklarımızın bir kısmı;

Avukatlara ait otoparkta, engelli avukatlara özel park yeri tahsis ettik.

Avukatlara tahsisli tuvaletlerde, engelliler tuvaleti yaptırdık.

Görme engelli avukat meslektaşlarımız için, adliye asansörlerine ses sistemi kurduk, bu asansörlere ‘Braille Alfabesi/Görme Engelliler Alfabesi‘ ile yazılmış butonlar koydurduk.

Adliye Sarayı içindeki her odanın kapısına, görme engelli meslektaşlarımızın, buraları tanıması ve kolayca bulması için, özel olarak yaptırdığımız ‘Braille Alfabesi/Görme Engelliler Alfabesi‘ ile yazılmış çinko plakalar yerleştirdik.

Ankara Barosu Bilgi Belge Merkezi’nde/Kütüphane’de, engelli avukatların yararlanabilmeleri için özel yazılım yaptırdık.

Baromuzun WEB sayfasına konulan tüm açıklamaları, yazıları ve duyuruları görme engelli meslektaşlarımızın izleyebilmeleri için sesli hale getirdik.

Yine Ankara Adliye Sarayı içinde oluşturduğumuz bilgisayar odalarında mevcut bilgisayarlardan bir tanesini, görme engelli meslektaşlarımızın yararlanabilecekleri biçimde donattık.

Baromuzun Engelliler Kurulu tarafından hazırlanan ‘Engelliler Hukuku El Kitabı’nı bastırdık ve dağıttık. Bu el kitabı aracılığıyla, toplumda engelli yurttaşlarımızla ilgili olarak bir duyarlılık, bir farkındalık yaratmayı, engellilerin hakları konusunda toplumumuzu bilinçlendirmeyi hedefledik.

Cezaevlerinin Sincan’a taşınması ve burada yeni bir yerleşke oluşturulması nedeni ile görme engelli avukatların yanında refakatçisi bulunmadan cezaevinde müvekkilleri ile görüşmeleri fiilen imkânsız hale geldiğinden; konu ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler sonucunda, görme engelli avukatların en son kapıya kadar refakatçileri ile birlikte gitmelerini sağladık. Görme engelli avukatların, engelli kimlik belgelerini veya raporlarını ibraz etmeleri kaydı ile otomatik göz taramasından geçmeden cezaevine girmelerini gerçekleştirdik.

Bütün bunları yapmakla, engelli meslektaşlarımızın ve yurttaşlarımızın, Ankara Adliye Sarayı içindeki yaşamlarını kolaylaştırmayı, başta yerel yönetimler olmak üzere, diğer kamu kurum ve kuruluşlarına, özel sektöre örnek olmayı amaçladık.

Açıkça ifade etmem gerekir ki, yaptığımız diğer hizmetlerin hiçbirisi, engelli meslektaşlarımız için yaptıklarımız kadar, beni ve bütün bunları birlikte yaptığımız yönetimdeki arkadaşlarımı mutlu etmemiştir.

Bu vesile ile bedenen engelli kardeşlerimin bu özel gününü kutlar, kendilerine sağlık, mutluluk, esenlik ve başarılar dilerim.