İnsanların en hayırlısı, ahlakı en güzel olandır.’ Hazreti MUHAMMED (s.a.v)

AHLAK VE AHLAKİ SORUMLULUK OLMADAN, OLMAZ!

Pek çok dahi gibi değeri ölümünden sonra anlaşılan sıra dışı insanlardan birisi de Alman sosyolog Norbert Elias’dır. ‘Uygarlaşma Süreci’ adıyla Türkçeye çevrilen ‘The Civilizing Process’ isimli eserinde Elias, insan doğasının toplum hayatı tarafından değiştirildiğini ve biçimlendirildiğini, insanın ve insanlığın karmaşık bir psikolojik ve sosyolojik etkileşim sürecinden geçerek uygarlaştığını ileri sürer.

Norbert Elias, okunmaya değer bu kitabına ‘Uygarlık tamamlanmamış bir süreçtir’ sözleriyle başlar ve ‘Bireylerin ve toplumların geleceği belirsizdir. Nihai ve kesin olan hiçbir şey yoktur’ diyerek bitirir. Elias’ın bu başlangıç ve sonlandırma cümlelerine göre, kader yoktur, böyle gelmiş böyle gider anlayışı yanlıştır, insan kendi bireysel kaderini ve ait olduğu toplumun geleceğini belirleyebilir ve biçimlendirebilir. İnsanın bunu yapabilmesi, içinde bulunduğu koşulların oluşmasına neden olan etkenleri bilmesine, bunların gelişme sürecini incelemesine ve belirlemesine, buna göre geleceği planlamasına ve o plana göre hareket etmesine bağlıdır.

Elias yukarıda yer verdiğim tespit ve görüşlerini, daha henüz Türkçeye çevrilmemiş olan ‘The Fishermen in the Maelstrom, Involvement and Detachment/Girdaptaki Balıkçı-Katılma ve Ayrılma’ isimli kitabında daha da somutlaştırır. Elias’ın bu kitabının ilham kaynağı ve referansı Amerikalı şair ve öykü yazarı Edgar Allan Poe’nun, ‘A Descent into the Maelström/Girdaba İniş’ isimli öyküsüdür.

Poe, bu öyküsünde girdaba yakalanan, ikisi korkuyla paralize olan ve hiçbir şey yapamadan ölen, üçüncüsü ise yuvarlak nesnelerin daha yavaş battığını fark ederek, bir varilin içine giren balıkçının hayatta kalabilmek için verdiği mücadeleyi ve bu felaketten kurtuluşunu anlatır. Poe’nun bu öyküsünü yorumlayan Elias, çıkışı olmayan bir durumla nasıl baş edebileceğimizi ve bu durumdan nasıl kurtulabileceğimizi göstermeye çalışır.

Elias’a göre Poe’nun öyküsünde hayatta kalan balıkçı: ‘daha serinkanlı düşünmeye başlamış; geriye yaslanarak o anki düşüncelerini kendisinden uzaklaştırarak kendisine belli bir mesafeden bakmış; böylece içinde bulunduğu duruma odaklanarak kendi korkusunu denetimi altına almış; durumun özelliğini incelemiş; buna göre yapacaklarını belirleyerek bir kaçış yolu planlamış ve bu yolu izleyerek kurtulmuştur.’  

Balıkçının kurtulmak için geliştirdiği ve uyguladığı bu yöntem, yani önce kendisini, şartları ve süreci kontrol etmesi ve bunlara göre bir kurtuluş yolu belirlemesi doğru ve akıllıcadır. Zira bunların tamamı birbirine bağlı ve bağımlı, biri diğerinin tamamlayıcısı olan süreçlerdir.

Elias’ın, Poe’nun bu öyküsünü yorumlama şekli az yukarıda açıkladığım ‘Uygarlık Süreci’ isimli eserinde anlattığı ‘kader yoktur, böyle gelmiş böyle gider anlayışı yanlıştır, insan kendi bireysel kaderini ve ait olduğu toplumun geleceğini belirleyebilir ve biçimlendirebilir, yeter ki içinde bulunduğu koşulların oluşmasına neden olan etkenleri bilsin,  bunların gelişme süreçlerini incelesin, geleceği buna göre planlasın ve o plana göre hareket etsin’ şeklindeki anlayışına uygundur.

Buradan hareketle gelmek istediğim esas nokta, toplumuzda egemen olan ‘biz eskiden böyle değildik, şimdi neden böyle olduk’ anlayışıdır. Son söyleyeceğimizi ilk önce ve hemen söyleyelim: biz bugün bulunduğumuz yere öyle durup dururken gelmedik.  Eskiden de böyleydik!

Bunun böyle olduğunu 1806-1907 yılları arasında yaşayan Osmanlı Vak’anüvisti, yani tarihçi Ahmed Lütfi Efendi,  sekiz ciltlik büyük eseri ‘Vakanüvis Ahmed Lütfi Efendi Tarih-i Osmanlı’ isimli kitabında anlatıyor. Ve şöyle diyor: ‘Osmanlı bürokrasisi, bireysel hamilik kurumuna dayanırdı. Öyle olduğu için üst düzey Osmanlı bürokratlarının iki hedefinden birincisi, rakiplerini temizlemek, ikincisi ise, çevresini başta arkadaş ve akraba ile emir almaya ve itaat etmeye alışık insanlarla doldurmaktı. Fitne ve fesat ile çekemezliğin siyasi refleks haline geldiği, buna bağlı olarak hizipleşmenin egemen olduğu o yapıda, önce ilişkiler, daha sonra ve özellikle Abdülhamit döneminde yönetimin kendisi otoriterleşti. Osmanlı toplum yapısına egemen olan bu maneviyat buhranı, toplumu çürüttü ve sonunda çökertti.

Geçmişten tevarüs ettiğimiz bu siyasi ve bürokratik yapı, günümüzde de aynen işliyor. Bunun böyle olduğu, sadece iktidar partisi ve çevresinde değil, ne yazık ki, aynı şekilde ve aynı yöntemlerle muhalefet partilerinde de görülüyor. Onun için günün iktidarından yakınanlar, memnun olmayanlar, muhalefet partilerine de umutla bakmıyorlar ve onlara sarılmıyorlar. Ülkemiz demokrasisi de esasen bu noktada tıkanıyor.

Osmanlı’nın çöküşünde olduğu gibi, liyakatin terk edildiği, yalanın, iftiranın, cehaletin, fitne ve fesadın, liyakatsiz, kalitesiz, niteliksiz ölçütlerin ve adamların, bizden olsun, bizim olsun anlayışı üzerine kurulu tercihlerin egemen olduğu toplumlarda, ciddi boyutta bir maneviyat buhranı vardır. Ve bu buhran başta siyaset kurumu olmak üzere toplumun her kademesini, her türden ilişkiyi ve işleyişi sarıp sarmalamakta, insanları ve toplumları içten içe çürütmekte, eksiltmekte, tüketmektedir.

Esasen insanın ve toplumun en dayanaksız yönü, en zayıf özelliği maneviyat buhranı yaşarken gösterdiği çözülmedir. Maneviyat buhranının ve bu buhrana dayalı çözülmenin olduğu toplumlarda, bir yandan ‘inanç ve değerler sistemi’ üzerinde kavga yaratılırken, diğer yandan ‘ahlak sistemi’ bozulur.

Ahlak sisteminde oluşan bozulma ve çürüme ile birlikte, toplumun sağduyusu köreltilir, sevgiye, saygıya, tevazuya dayanan terbiye bozulur, toplumsal dayanışma refleksi, demokrasiyi diri tutan protesto hakkı yok edilir, bunların oluşturduğu boşluğu öfke ve nefret doldurur. Buna bağlı olarak bireysel şiddet giderek tırmanmaya başlar. Kadınları, çocukları, hayvanları ve doğayı hedef alan şiddet yoğunlaşır.

İnanç ve değerler sisteminde yaratılan kavga ile ahlak sisteminde oluşturulan bozuk düzen, beraberinde kişi karakterinin aşağılanmasını getirir. Gerçeği söyleyenler, doğru ve iyi olanı yapanlar, başarılı olanlar zora sokulur. En ahlaklı kişilerin bile bilinçaltı arzuları bulunup masumiyetleri kirletilir. Saf zihinler, küçük tuzaklarla, iftiralarla, dedikodularla aldatılır. Toplum terörize edilerek sindirilir. Bütün bunlar, inanç ve ahlak sisteminde başlayan çözülmenin siyasi iktidarda vücut bulan tezahürleridir. Kötülüğün egemen olması, iyilerin hiçbir şey yapamaması bundan dolayıdır.

Aklın kurnazlıklarıyla, kurnazlaşmış aklın hesaplayıcı ve kural koyucu çabalarıyla, yönetme mevkinde olanların gerçeği gizlemeye ve saptırmaya yönelik algı yönetimleriyle, hamaset söylemleri ve gösterileriyle bu maneviyat buhranının aşılamayacağı, toplumsal ve ekonomik sorunların çözümlenemeyeceği, ahlaki yozlaşmanın, inanç ve değerler sistemindeki çürümenin önüne geçilemeyeceği aşikardır. Zira ahlak kurnaz aklın elinde güvende değildir. Akıl her ne kadar doğru kararlar almak için gerekli ise de, bunun için önce aklı özgürleştirmek, kurnazlıklarından arındırmak ve bunun içinde onu terbiye etmek gerekir. Bu ise ancak ahlakı ve ahlaki sorumluluğu egemen kılmakla mümkün olur. Esasen ahlaka ve ahlaki sorumluluğa dayanmayan hiçbir inancın, hiçbir dini akidenin ve inancın,  hiçbir ideolojinin değeri, insana ve topluma yararı yoktur. Onun için ahlakla ve ahlaki sorumlulukla ilişkisini kesen kurnaz aklın yürüyüşünün sonu, ahlaklı olma yeteneğinin yitirilmesi anlamına gelen ahlaki nihilizme varır.

Oraya varmamak için her şeyden önce ‘Anything Goes/Her Şey Uyar/Her Şey Mübah’ sloganı üzerine kurulu olan, kendisini hakikat karşıtlığında bir pozisyona yerleştiren ve o nedenle relativizm ile kol kola gezerek hakikatin mezarını kazan postmodernizmin çocuğu ahlaki nihilizme dur demek, ahlakı, ahlaki sorumluluğu egemen kılmak gerekir.

Bunu yapabilmek için ise, Elias’ın işaret ettiği Poe’nun hayatta kalan balıkçısı ve oyun kuran bir satranççı gibi geriye yaslanarak serinkanlılıkla düşünmemiz, korkularımızı kontrol altına almamız, kendimize belli bir uzaklıktan ve ironiyle bakmamız gerekir.

Böyle yaparsak, yapabilirsek eğer, kusuru ve sorumluluğu başkalarına yükleme kolaylığından ve kurnazlığından vazgeçip bizzat üstlenebilirsek eğer, oturup nerede hata yaptık diye kendimizi gözden geçirebilirsek eğer, evrensel bir değer olan ahlakı egemen kılar, ahlaki sorumluluğun gereklerini yapabilirsek eğer, işe önce kendimizi düzeltmekten başlayabilirsek eğer, işimizi iyi yapmaya odaklanır ve iyi yaparsak eğer, kişileri ve olayları konuşmayı bırakıp fikirleri tartışabilirsek eğer, her işimizde ve ilişkimizde adil ve içten olursak eğer, tek adam ve parti devleti sistemi yerine parlamentoyu ve demokrasiyi yeniden ihya ve inşa edebilir, hukuku, hukuk devletini ve hukuk güvenliğini eksiksiz kurabilirsek eğer, aşılamayacak zorluk, çözülemeyecek sorun yoktur.

Son bir söz! Onu da ‘You Can’t be Neutral on a Moving Train/Hareket Eden Trende Tarafsız Olamazsınız’ isimli özgün eserinde Amerikalı tarihçi, akademisyen ve aktivist Howard Zinn söylüyor:  ‘Kötü zamanlarda umutlu olmak budalaca bir romantiklik değildir. Böyle bir umuda sahip olmak, insanlık tarihinin sadece zalimliğin tarihi olmasına değil, aynı zamanda merhamet, özveri, cesaret ve nezaketin tarihi olmasına dayanır.

Yaşadığımız zamanın kötü olmasına rağmen, umutlu olmamın nedeni temelde iyimser bir insan olmamdan dolayı değildir. İnsanın ve insanlığın tarihinin zalimlikten daha ziyade merhametin, özverinin, cesaretin, nezaketin tarihi olmasından ve benim de kendime bunları referans almamdan dolayıdır.

 

 

Advertisements

Çünkü güller biraz da hayaller gibidir, büyüdükçe sabır ve emek isterler.’ Carlo PONTI

SOPHIA LOREN –

Gerçekten, rüyalardan ya da anılardan oluşmuş farklı bir dünyaya yavaş yavaş kayıldığı zaman hissedilen o huzursuzluğa kapılıyorum. Olduğum yerde duramıyorum, kalkıyor ve sabahlığımı giyip koridorun sonundaki çalışma odama gidiyorum. Ne yapmaya gittiğimi henüz bilmiyorum. Gözümü raflara dikiyorum, kitapları, bibloları, resimleri, kağıt ağırlıklarını elliyorum. Sanki bir şey ararmışım gibi didik didik ediyorum. Konsolun arkalarında, koyu renk ahşap kutuyu görünce heyecanlanmaya başlıyorum. O anda onu tanıyorum, bir anda gözlerimin önünden mektuplar, telgraflar, biletler, fotoğraflar geçmeye başlıyor. Şimdi oldu, bu soğuk kuş gecesinde adımlarımı buraya çeken şeyin ne olduğu anlaşıldı. Bu benim sırlarla dolu minik sandığım, yüreğim hop ediveriyor. Önce olduğu yere bırakayım diyorum. Çok zaman geçti üzerlerinden, çok farklı heyecanlar yaşandı. Sonra alıyorum, biraz cesaretimi toplayıp odaya dönüyorum. Belki de Noel hediyem budur ve artık açma vakti gelmiştir.

Yaşadıklarına ya da birilerine kızıp atmadığı, içindeki mektupları, fotoğrafları, notları, tuttuğu günlüğü yırtmadığı, bunları yıllarca içinde özenle sakladığı sırlarla dolu o minik sandığı açıyor ve hatıralarını yazmaya başlıyor. Kim mi? Babasız, parasız, umutsuz bir kız. Deneme filmi çektirmek için stüdyosuna gittiği Carlo Ponti’nin kameramanının ‘Resmini çekmek mümkün değil, Yüzü çok kısa, ağzı çok büyük, burnu da çok uzun’ dediği bir kız. Sophia Loren.

Sophia Loren’in bir Noel akşamı o sır dolu minik sandığını açtıktan sonra yazmaya başladığı ve adını ‘Dün, Bugün, Yarın-Bütün Hayatım’ diye koyduğu hatıralarını okudum hafta sonunda. Onun üzerine yazmaya başladım bu yazıyı. Sophia Loren, hayat kokan o minik sandığında sakladığı fotoğrafları, mektupları, şiirleri, tuttuğu günlükleri yanına alıyor ve bir yolculuğa çıkıyor. Çok, ama çok gerilerde kalan gençliğini, geleceğe ilişkin umutlarını, hala gerçekleştirmeyi beklediği hayallerini anlatıyor. ‘Nehir beni çağırıyor. Ve ben kendimi güvenle onun akıntısına bırakıyorum’ diyor ve dünden bugüne, bugünden yarına yürüyor. Yaşadıklarını, yaşamındaki önemli olayları ve insanları, kendisi gibi sade, samimi, ölçülü, duygulu, nazik bir üslupla anlatıyor.

81 yaşında, ama hala çalışıyor. Eskiye oranla daha seçici, sadece ikna olduğu rolleri kabul ediyor. ‘Olgunluğumla uyum içindeyim, daha genç kadınlara kıskançlıkla değil tatlı bir hoşgörüyle bakıyorum’ diyor. Hayatla ilgili olarak şunları söylüyor: ‘Kabul etmeliyiz ki bu her zaman o kadar kolay değildir ve hayatın her aşaması kaprisleriyle tuzaklarını beraberinde getirir. İnsan otuz yaşındayken genç ve biraz güvensizdir, kırk yaşına geldiğinde güçlü ve belki biraz yorgundur, elli yaşında bilge, belki biraz hüzünlüdür. Ve seksenin eşiğine vardığında bazen her şeye yeniden başlama arzusu duyar. Anıların içinden yeniden doğar ve geleceğe aşık olur.

Hayat, hepimizin hayatı, bazı garip anlarda ruhumuzdan dışarı sessizce süzülen hatıralarla yüklüdür. Hatıralar sadece tarihe not düşmek için değil, yaşam boyu taşınan yükü başkalarıyla paylaşılarak boşaltılması için yazılır. Hatıraların bir kısmı ağır, bir kısmı acı, bir kısmı hüzünlü, bir kısmı da mutluluk doludur. Bütün bunlar, hayatın, hayatımızın biriktirdikleridir, onu eksilten değil, zenginleştiren şeylerdir. Bizi biz yapan şeylerdir. Bundan olsa gerek, hatıra kitapları beni her zaman hüzünlendirir.

Tek bir sevince ‘evet’ dediğiniz oldu mu hiç?” diye sorar Zerdüşt. Yanıtını da kendisi verir. “Ah dostlarım, o zaman üzüntüye de ‘evet’ demişsinizdir. Bütün her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş, kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz, ‘Mutluluk, beni memnun et! Kal biraz’ dediyseniz, o zaman her şeyi geri istemişinizdir. Çünkü her sevinç ebediyet ister.” Acısıyla, tatlısıyla, ağırıyla, hafifiyle hatıralar da öyledir. Ebediyet ister! Ebedileştirmek için ise yazmak gerekir.

Hatıralarını okuyup bitirdiğimde, hayatı acılarla, yoksulluklarla, açlıkla, İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği ölüm korkusuyla, bir gelecek inşa etmek çabasıyla, umutla, umutsuzlukla, çok sonra gelen şöhretle, mutlulukla, başarılarla geçen Sophia Loren’in, bir değil, birçok sevince, birçok üzüntüye evet dediğini, mutluluk beni memnun et, benimle kal biraz dediğini gördüm.

Eş olarak Carlo Ponti’ye evet demiş. Hiç de pişman olmamış evet dediği için. İlk gördüğünde çarpıldığı, ‘hemen kaçmalıyım buradan’ dediği, uğruna eşinden tokat yiyinceye kadar çekim gücünden kurtulamadığı, Amerikan sinemasının 50’li, 60’lı yıllarda büyük yıldızı olan Cary Grant’ın aşkına evet demiş. Daha henüz on beş yaşındayken İtalyan sinemasının tanıdığı en büyük ‘doğallık yaratıcısı’ olan ünlü yönetmen Vittorio De Sica’ya evet demiş.

Onun için minnetle anıyor Sica’yı. ‘Nasıl hayır derdim ki? De Sica olmasaydı, asla olduğum kişi olamazdım, gerçek sesimi bulamazdım’ diye yazıyor ve onunla ilgili olan öğretici bir anısını paylaşıyor. Mücevherleri çalındığı için ağladığında De Sica’nın yanına oturduğunu, kendisine mendilini uzattığını ve şunları söylediğini yazıyor: ‘Sophia, gözyaşlarını boşuna akıtma. Biz yoksulluk içinde doğmuş iki Napoli’liyiz. Para gelir ve gider. Benim kumarhanede ne çok kaybettiğimi düşünsene…Sophia, dinle beni, senin için ağlamayacak hiçbir şey için asla ağlama.

Şimdilerde pek eskisi kadar olmasa da iyi bir sinema izleyicisi olan ben, Sophia Loren’in bütün filmlerini izledim. İzlediğim o filmler içinde hala unutamadığım tek film, Marcello Mastroianni ile başrollerini paylaştıkları ‘Dün, Bugün, Yarın’ isimli olanadır. 1964 yılında 14-15 yaşlarında iken seyrettiğim filmden daha çok hafızama kazınmış olan şey, fonda Henry Wright’a ait olan ‘Abat-Jour’ parçası çalınırken Sophia Loren’in striptiz yaptığı sahnedir. Hatıralarında Sophia Loren bu sahne ile ilgili olarak Ömer Şerif’in kendisine ‘O striptiz bana hiç de sürpriz olmadı. Sophia seni o kadar çok açık saçık hayal ettim ki, filmi seyrettiğimde daha önce gördüğüm bir sahne sandım!’ demesi karşısında gülümsediğini anlatıyor.

Başkaları nasıl düşünür bilmiyorum, ama bana göre Sophia Loren, klasik ölçüler esas alındığında, Tanrı’nın boş bir anında yarattığı kadar güzel, ağzı, burnu, kulakları kalemle çizilmiş güzellikte bir kadın değildir. Örneğin bir Claudia Cardinalle, bir Silvana Mangano, bir Catherine Deneuve, bir Elizabeth Taylor, bir Grace Kelly değildir. Ama son derece cazip bir kadındır. Çok anlamlı, çok gizemli, çok lirik bir yüz ifadesi, içi çok, ama çok derinden gülen iri güzel gözleri, kışkırtıcı bir güzelliği vardır. Ne yüzündeki ifade, ne bakışları, ne gözlerindeki ışık, ne de vücudundaki kıvrımlar masum değildir.

Kendisi de bunun farkındadır. Onun için şunları yazar: ‘Cazibe mi? Cazibe nedir? Onu tanımlayabilseydim, herkesin ulaşabileceği bir malzeme olurdu. Oysa o doğanın armağanı, fiziksel güzellikten farklı olarak yıllar onu eskitemez. Kalkütalı Rahibe Teresa’yı, Rita Levi Montalcini’yi, Katherine Hepburn’u veya Greta Gabro’yu düşünüyorum. Ve sonra bir de Mona Lisa’yı düşünüyorum.’ Evet, Sophia’da bu kadınlar gibi, hatta onlardan daha fazla olarak doğanın kendisine armağanı olan, yılların eskitemediği bir cazibeye, bir gizeme sahiptir.

Sophia Loren, cezaevinde iken tuttuğu günlüğüne Harry Truman’ın şu sözleriyle başlamış: ‘Fame is steam, / Popularity an accident / The Only thing that endures is personality.’ Yani ‘Ün buhar, / Popülarite rastlantıdır. / Dayanıklı olan tek şey kişiliktir.

Evet, şöhret bir zaman için vardır, sonra biter. Popülarite de öyledir. Birileri, bir süre için popüler olur, kaza gibi bir şeydir bu. Geçen zaman, değişen fikirler, zevkler pek çok şeyi eskittiği gibi popülariteyi de eskitir, eksiltir. Ama kişilik, eğer varsa kişilik, o yok olmaz, zamana da, değişen fikirlere de karşı koyar, hep ayakta durur, hep ayakta kalır. Zira kişilik, her zaman ve her koşulda, bilgiden de, şöhretten de, makam ve mevkiden de önce gelir. İnsanı insan yapan tek şey kişiliktir zira. Kişiliğiniz yok ise eğer, sadece var olursunuz.

Sanatına, şöhretine, yeteneğine her zaman saygı duyduğum Sophia Loren’in hatıralarını okuyunca, insanın sadece rastlantılara bağlı olarak değil, gerçekten özünde pek çok değere sahip olduğu ve mücadele ettiği için hayatta ilerleyebildiğini, hak ettiği yere veya yerlere gelebildiğini daha iyi anladım. Kadın olarak, sanatçı olarak beğenmenin, takdir etmenin ötesinde saygı duydum kendisine. Sunday Times’in hatıralarıyla ilgili olarak yazdığı gibi o gerçekten ‘tam yol ilerleyen bir gemi.’ Yıllar, yıllar geçmiş, 81 yaşına gelmiş olmasına rağmen hala ilerliyor olmasının, şöhretinin buharlaşmamış, popülaritesinin geçmemiş olmasının nedeni kişilik sahibi olmasıdır.

Öyle bir kişilik ki, bir sinema sanatçısı olarak yüzü, gözü, burnu çok önemli olmasına, kameramanının Carlo Ponti’ye ‘Resmini çekmek mümkün değil, Yüzü çok kısa, ağzı çok büyük, burnu da çok uzun’ demesine, Carlo Ponti’nin ‘Sophia, ne dersin…hani…şu profilini … biraz yumuşatsak…çünkü’ diyerek estetik yaptırmayı tavsiye etmesine rağmen ‘ …ben değişmek istemiyorum. Ben öyle kalkık bir burun istemiyorum. Güzelliğimin yüzümdeki pek çok düzensizlik sonucunda oluştuğunun farkındayım. Kazanacak ya da kaybedecektim ama hangisi olacaksa yüzüm özgün haliyle kalsın’ diyecek kadar kendisinden memnun, kendisiyle barışık, özgüvenli, kişilikli bir kadın.

Hatıralarını okuyunca insan bu sözlerin anlamını, değerini çok daha iyi görüyor, çok daha iyi anlıyor. O gerçekten bütün sanatçılara, özellikle ülkemiz sanatçılarına her yönüyle örnek olabilecek bir insan.

Onu en güzel anlatan sözleri, 04 Mayıs 2011 akşamı onun için düzenlenen ‘Teşekkür Akşamı’nda, İtalyan sahne ve komedi yıldızı Roberto Benigni’ni söylüyor: ‘Sophia adını duyduğumda hoplarım, zıplarım, çünkü o bir hayat patlamasıdır. Yanağa kondurulmuş bir öpücük gibidir. Şahane bir şeydir, kalbimin tu-tuu diye çarptığını, attığını duyabilirsiniz. O çok İtalya, çok İtalyan’dır. Hareket ettiğinde, yürüdüğünde, yürüyen İtalya’dır. Sicilya’nın, Toskana’nın, Lombardia’nın hareket ettiğini görürsünüz. Milano, Floransa, Napoli, Pisa’nın eğik kulesi, Kolezyum, pizza, spagetti, Toto, De Sica, hepsi onun içindedir.

Gerçekten öyle! Hatıralarını okuyun siz de göreceksiniz. Bir de o teşekkür akşamında onun için söylenen ve ‘Oh, O Benim Güneşim‘ anlamına gelen ‘O Sole Mio’ şarkısını dinleyin.

‘Hizmet ettim, o halde varım!’

ANILARIMDAN BİR SAYFA – TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NDE YAPTIĞIMIZ HİZMETLERİN KISA BİR ÖZETİ –

Hepimizin bildiği üzere, hayal etmek, inanmak, güvenmek, umut etmek, bilmek ve yapmak hem insani, hem de geleneksel fiillerdir. Kuşkusuz her hayal eden, her inanan, her güvenen, her umut eden, her bilen yapmaz, yapamaz. Ama her yapan, hayal ettiği, kendisine ve beraberindekilere inandığı ve güvendiği, fikir sahibi, vizyon sahibi olduğu, bildiği ve biriktirdiği için yapar. Yaptıklarını daha da güzelleştirmek için, bunların içine duygularını, estetik duyarlılıklarını katar. Onun için hayaller fikirleri, fikirler ise eylemleri, icraatları başlatır. Yapmak, yani işlevsellik; hayallere, bilgiye, duyguya, hevese, heyecana, inanmaya, birikime, deneyime gereksinim duyduğu kadar, iradeye, adına proje denilen somut fikirlere, pozitif hedeflere, zamana, bunlara inanan insanların varlığına gereksinim duyar.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmeden önce, bunları ve yine Chomsky’den, hem esinlenerek, hem de ödünç alarak; “insana, mesleğe ve topluma özgü sorunlarda önemli olan işin eylemsel yönü olduğunu, tasarımlar, eylemli olarak yapıp ettiklerimizin dürtüsü olan tasavvuru, tasavvur ise görgü, bilgi ve deneyim sahibi bir insanın içerisinde yaşabileceği bir geleceği hayal etmeyi kapsadığını, hedeflerin ise, tasarım, bilgi, fikir ve deneyim rehberliğinde belirlediğimiz seçimler ve tercihler olduğunu, tasarımlarımız uzak ve bir kısmı henüz belirsiz de olsa, hedeflerin ulaşılabilir uzaklıkta bulunduğunu’ ifade etmiş ve sonuç olarak; ‘bu aşamada tasarladıklarımız ve hedeflediklerimiz, belki ilk yüz gün içerisinde gerçekleştirilemez, ilk üç yüz altmış beş gün içerisinde gerçekleştirilemez, ilk yedi yüz gün içerisinde gerçekleştirilemez, bizim görev süremiz içerisinde gerçekleştirilemez demeyelim, bir kez başlayalım, tereddüde düşmeden, endişeye ve kuşkuya kapılmadan, duraklamadan, kararlılıkla ve tarihin bize biçtiği kaderi yerine getirmek üzere hep birlikte yola çıkalım, geleceği inşa etmek için hep birlikte yola çıkarsak mutlaka başarırız” demiştim.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na aday olduğum süreçte; kendimi tanıtmak, düşüncelerimi ve seçildiğim takdirde arkadaşlarımla birlikte yapmayı planladıklarımı açıklamak için hazırladığım broşürün “Tasarım ve Hedefler” başlıklı bölümünde önüme 72 adet somut proje ve hedef koymuştum. Birlikte görev yaptığım arkadaşlarımla birlikte, bunların tamamını ve hatta başlangıçta yapmayı hedeflediklerimizden çok, ama çok daha fazlasını gerçekleştirdik.

Neler mi yaptık?  Geride neleri mi bıraktık? Aşağıda sunduklarım, Birlik Başkanlığına seçildiğim 13 Haziran 2010 tarihinden, bu görevden ayrıldığım 26 Mayıs 2013 tarihine kadar olan süreçte, rutin olarak yapılanların dışında yaptığımız önemli iş ve hizmetlerin kısa bir özetidir. Buna göre;

  • Göreve başladığım tarih itibariyle o güne kadar ve o günden sonra genelde kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, özelde baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin tarihinde hiç görülmemiş bir şeyi yaptım, Mal Beyanımı Türkiye Barolar Birliği’nin WEB sayfasına koymak suretiyle kamuoyu ile paylaştım.
  • Bizim yönetimimize kadar hiç olmayan, bizden sonra da yapılmayan bir şeyi daha yaptık; idari ve mali anlayışımızdaki şeffaflık gereği, daha önce Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde yaptığımız gibi, benim göreve başladığım tarihten, görevden ayrıldığım tarihe kadar olan sürede, Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu’nun tüm kararlarını, haftalık mali bülten şeklinde tüm gelir, gider ve harcamalarını Birliğin WEB sayfasında yayımlamak suretiyle idari ve mali şeffaflık sağladık.
  • 29-30 Haziran 2010 tarihlerinde, Ankara Barosu ve Türkiye Felsefe Kurumu ile birlikte, Japon, Alman, Belçikalı ve Türk uzmanların katıldığı “Hukukçuların Meslek Etiği” konulu Uluslararası Sempozyumu düzenledik.
  • Türkiye Barolar Birliği’nin 41.Kuruluş Yılı Etkinlikleri kapsamında 09 Ağustos 2010 günü düzenlediğimiz Basın Toplantısı’nda; savunmanın bağımsızlığı ve özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, hukuk devleti gibi konuların yanı sıra, o aşamada gündemde olan Anayasa değişiklikleri ile bazı Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları hakkında verilen haksız ve hukuka aykırı yakalama kararları hakkındaki görüş, düşünce, öneri ve eleştirilerimizi kamuoyunun bilgisine sunduk.
  • Ağustos/2010 ayından itibaren aylık elektronik bülten yayınlanmaya başladık.
  • 2010-2011 Adli Yılı’nın Açılışı münasebetiyle 06 Eylül 2010 günü Yargıtay’da düzenlenen törende, TBB Başkanı olarak yaptığım konuşmada; avukatların ve baroların sorunlarının yanı sıra, TBB olarak Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’ne karşı olduğumuzu, bu mahkemelerin ivedi olarak kaldırılmasını talep ettiğimizi, Ergenekon süreci ve bu süreçteki gözaltı ve tutuklama kararlarının haksız ve hukuka aykırı olduğu yönündeki eleştirilerimizi, Anayasa değişiklikleriyle ilgili taslak hakkındaki görüş, düşünce, eleştiri ve önerilerimizi ifade ettik.
  • Benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmama kadar geçen iki yıl içinde bir türlü faaliyete geçirilemeyen Türkiye Barolar Birliği Litai Konukevi’ni; lokanta, kafe, bar, fitness center, sauna, Türk hamamı, Fin hamamı, sauna gibi eklentileriyle birlikte 17 Eylül 2010 tarihinde, yani benim göreve başlamamdan sonra ve 3 ay içinde avukatların hizmetine açtık.
  • Türkiye Barolar Birliği olarak 6-10 Ekim 2010 tarihleri arasında İstanbul TÜYAP Fuar Alanı’nda düzenlenen, 16 ülkeden 66 firmanın katıldığı ve 130.000 kişinin ziyaret ettiği Uluslararası Bilgi ve İletişim Teknolojileri Fuarı’na (CeBIT Bilişim Eurasia Fuarı) katıldık. Bu fuarda Türkiye Barolar Birliği ürünlerinden olan “Yeni Nesil Avukatlık Kimlik Kartlarını”, “TEKNOBOARD Duyuru Sistemlerini”, “KİOSK Cihazlarını”, adliye binalarında sıra alma işlemlerine ilişkin “SIRAMATİK” cihaz ve yazılımlarını, avukatların Adliye Binalarına girişini kolaylaştıran “Turnike Geçiş Sistemlerini ”, avukatlara adliye binalarında ve barolarda ödeme kolaylığı sağlayan “POS Ödeme Cihazlarını” sergiledik.
  • İspanya Ankara Büyükelçiliği, İspanya Avukatları Genel Konseyi, İspanya Dış Ticaret Enstitüsü (ICEX) ile birlikte 04 Kasım 2010 tarihinde Ankara’da, 100’e yakın avukatın iştirak ettiği “Turkey-Spain Legal Services/Türkiye-İspanya Hukuk Hizmetleri” konulu toplantıyı düzenledik.
  • Atatürk’ün ölümünün 72. yılı münasebetiyle 10 Kasım 2010 tarihinde Doç.Dr.Kemal Arı’nın konuşmacı olarak katıldığı “Atatürk’ün Düşünce Dünyasında Halk ve Demokrasi” konulu konferansı düzenledik.
  • 10 Aralık İnsan Hakları Günü münasebetiyle avukatların, akademisyenlerin ve siyasi parti temsilcilerinin konuşmacı olarak katıldıkları “Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” konulu paneli düzenledik.
  • Karikatür Vakfı ile birlikte 10 Aralık İnsan Hakları Günü etkinlikleri kapsamında seçkin karikatüristlerin katıldıkları “Tutuklu ve Hükümlü Hakları” konulu karikatür sergisini düzenledik.
  • Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Başkanı Dr. Bilal Eriş ile birlikte 13 Aralık 2010 günü düzenlediğimiz basın toplantısında, tutuklu ve mahkumların temel insan haklarından olan tedavi hakkını ihlal eden İç İşleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı arasında bağıtlanan “Üçlü Protokol”ü kamuoyunun gündemine taşıyarak bu protokolün tutuklu-mahkum hakları ile tıp etiğine uygun hale getirilmesini talep ettik. Anılan protokol bu basın toplantısı ve bunu takiben dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin ile benim yaptığım görüşme sonrasında ve Sayın Ergin’in sorunun arkasında durması sayesinde tutuklu-mahkum hakları ile tıp etiğine uygun hale getirilmiştir.
  • Türkiye Barolar Birliği hizmet binasının (-1) katında bulunan 250 m2 büyüklüğündeki bölüme, yüksek inşaat teknikleri kullanılarak 4 bölümden oluşan doğal felaketlere ve kötü şartlara dayanıklı olacak şekilde, gelişmiş soğutma ve elektrik sistemli, elektrik ve internet kesintisinden etkilenmeyecek sunucu odaları kurulmuştur. Daha sonra ISO 27001 sistem güvenliği sertifikası alınan bu bölümde, Türkiye Barolar Birliği bünyesinde kurulu olan sunucu sistemleri yeni gelişen teknoloji ve geliştirilen yazılımlara uygun olacak şekilde yerleştirilmiş, sunucu sistemlerimizin kapasitesi ülkemizdeki tüm avukatların kimlik kartları ile yapacakları işlemlere hızlı cevap verecek şekilde artırılmıştır.
  • Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ortaklıklarından olan ve “Gazilere ve Şehitlere” yardım amacıyla kurulan TürkTrust şirketiyle 15 Aralık 2010 tarihinde bağıtladığımız sözleşme ile ‘elektronik imza’ üretimine geçtik. Elektronik imza üretimi için gerekli olan ISO 27001 Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi sertifikası aldık. E-imza üretiminden elde edilen gelirin yaklaşık 1/3’ünü elektronik imza satan barolarımıza aktarmak suretiyle barolarımıza kaynak aktardık.
  • 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu’na uygun nitelikte elektronik imza ve mobil imza uyumlu kimlik tanıma sisteminin kurulumunu sağladık, bunu UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegre ettik.
  • Avukatların dosya okumakta sorun yaşadığı Kalem Yönetmeliği’nin 45.maddesinin değiştirilmesini sağladık.
  • İnsan Hakları ihlalleriyle ilgili sağlıklı bir veri tabanı oluşturmak amacıyla TBB İnsan Hakları Merkezi bünyesinde ‘İnsan Hakları İzleme, Raporlama ve Arşivleme Projesi’ni (İHİRAP) başlattık.
  • Aralık-2010’da Türkiye’de bir ilk olan “Tutuklama Raporu”nu yayımladık.
  • Stajyer Avukatlar için Staj Eğitim Programlarını başlattık. İlki 09-14 Ocak 2011 tarihleri arasında yapılan eğitim programına Türkiye’nin değişlik barolarından gelen 47 stajyer katıldı. Bir hafta süreyle Litai Konukevi’nde ağırladığımız stajyer avukatlarımız için sıkıştırılmış staj eğitiminin yanı sıra değişik sosyal etkinlikler düzenledik.
  • 14 Ocak 2011 tarihinde düzenlenen törenle, UNDP Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı çerçevesinde adli yardım, alternatif uyuşmazlık çözüm yolları, adalete erişim, hukukun üstünlüğü konularında işbirliği yapmayı konu alan “Mutabakat Metni”ni, Birleşmiş Milletler Daimi Koordinasyonu ve Türkiye Daimi Temsilcisi Shaid Najan ile birlikte imzaladık.
  • TBB Yönetim Kurulu’nun 26 Nisan 2010 ve 07 Ekim 2010 tarihli kararları ile izlenmesine karar verilen KCK davasının 13 Ocak 2011 tarihinde Diyarbakır’da, Ergenekon davasının 17 Ocak 2011 tarihinde Silivri’de yapılan duruşmalarını mahkeme salonunda bizzat bulunarak izledik.
  • 22 Ocak 2011 tarihinde, Karanfil Sokak’taki eski Birlik binasında yaptırdığımız ve “ Prof. Dr. Faruk Erem Avukat Evi” adını verdiğimiz günü birlik konukevini hizmete açtık.
  • Avukatlık ücretinin ve bunun KDV’sinin tahsil ile birlikte doğacağını öngören Gelir Vergisi Kanunu ile yine avukatlık ücretine isabet eden KDV’sinin vekaletnamenin sunulmasıyla birlikte tahakkuk edeceğini öngören Katma Değer Vergisi Kanunu’ndaki farklı düzenlemelerden kaynaklanan ve KDV’si yönünden avukatları son derece müşkül duruma düşüren sorunu Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 2010/1 sıra nolu Vergi Denetimi ve Koordinasyonu İç Genelgesi’nin yayımlanmasını sağlamak suretiyle çözümledik.
  • Ocak-2011 ayı içerisinde çıkan Torba Kanun içersine konulmasını sağladığımız bir hükümle deyim yerinde ise bir devrim gerçekleştirdik. Bu bağlamda “avukat stajyerlerinin genel sağlık sigortası kapsamına alınarak primlerinin Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenmesini” sağladık. Bu suretle avukat stajyerlerini sağlık güvencesine kavuşturduk.
  • Türkiye Barolar Birliği’nce ilgili mevzuat hükümleri gereği stajyer avukatlara kullandırılan staj kredilerine ilişkin elektronik ortamda tutulan kayıtların ve verilecek hizmetlerin teknik yazılım altyapılarının geliştirilmesini, geliştirilen yazılımların sürekli olarak çalışmasını sağlamak amacı ile teknik destek hizmeti verilmesini sağladık.
  • Staj kredilerinin tahsilinin sağlanabilmesi amacıyla yeni kredi takip programı yazdırarak bunun uygulamaya konulmasını gerçekleştirdik. Bu yazılım sayesinde benim Birlik Başkanı olmama kadar takip ve tahsil edilmeyen 12180 adet staj kredi dosyasının takibini yaptık ve herhangi bir yasal yola başvurmadan görev süremiz içerisinde eski parayla yaklaşık 14 trilyon lira olan staj kredi alacaklarını tahsil ettik.
  • Bazı hastalıkların tedavisi için stajyer avukatların isteğe bağlı sigorta primlerinin Türkiye Barolar Birliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu (SYDF) tarafından ödenmesi uygulamasını başlattık.
  • Sağlık giderleri için avukatlara yapılacak yardımların, herhangi bir belge ve rapor istenmeden, doğrudan tedavinin yapılacağı yerdeki hastaneye ödenmesini öngören hastane anlaşmaları sistemini başlattık.
  • 01 Şubat 2011 tarihinden başlamak üzere, ihtiyaç sahibi emekli avukatlara hastalık, yaşlılık, malullük halleri için ek emeklilik geliri bağlanması uygulamasını başlattık.
  • Litai Konukevi’nin hizmete girmesini takiben, tedavi amacıyla Ankara’ya gelen ve TBB Litai Konukevi’nde konaklayan avukat ve refakatçilerinin konaklama giderlerinin TTB-SYDF’nu tarafından karşılanması uygulamasını getirdik.
  • Ocak-2011’de yürürlüğe giren Torba Kanun’a konulan bir hükümle, Avukatların Kat Mülkiyeti Kanunu kapsamındaki bağımsız bölümlerde büro açamayacaklarına ilişkin sorunu çözdük.
  • Ocak-2011’de yürürlüğe giren Torba Kanun’a konulan bir hükümle, avukat bürolarının belediyelerden iş yeri açma ruhsatı alma zorunluluğunun kaldırılmasını sağladık.
  • Gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasının takipçisi olmak suretiyle staj kredilerinin ve aidat borçlarının yeniden yapılandırılmasını sağladık.
  • 31 Ocak 2011 tarihinde düzenlediğimiz Basın Toplantısı’nda, o aşamada Türkiye’nin gündeminde bulunan Yargıtay ve Danıştay’ın üye sayısının artırılmasına ilişkin yasal düzenlemeye karşı olduğumuzu ve yanı sıra Türkiye’nin gündeminde olan diğer konularla ilgili görüş ve düşüncelerimizi kamuoyuyla paylaştık.
  • Ocak 2011 tarihinde, tüm barolarımıza bedeli Türkiye Barolar Birliği tarafından ödenmek üzere Volkswagen Transporter marka/model 8+1 kapasiteli hizmet aracı alınmasına ilişkin projeyi başlattık. Yaklaşık 15 aylık bir süre içerisinde, o tarihte 78 olan tüm barolarımıza hizmet araçlarını teslim ettik. Daha sonra kurulan Kilis Barosu’nun hizmet aracını da, bu baromuzun kurulmasından hemen sonra teslim ettik.
  • 07 Mart 2011 tarihinde Yargıtay’ın kuruluşunun 143. Yıldönümü münasebetiyle Yargıtay ile birlikte “Koruma Tedbirleri” konulu paneli düzenledik.
  • 11-12 Mart 2001 tarihinde yerli ve yabancı uzmanların konuşmacı olarak katıldıkları “Dünyada Arabuluculuk Uygulamaları” konulu uluslararası konferansı düzenledik.
  • 28 Mart 2011 günü düzenlediğimiz Basın Toplantısı’nda, gazeteci Ahmet Şık’ın basılmamış kitabının toplatılması bağlamında ifade ve basın özgürlüğüne yönelik ihlalleri kınadık, yanı sıra özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasını, keyfiliğe dönüşen tutuklama ve gözaltı kararlarına son verilmesini talep ettik.
  • Herkes İçin Adalet, Adalet İçin Avukat” sloganıyla başlattığımız “Avukatlar Haftası-2011 Etkinlikleri” kapsamında; Okuma Tiyatrosu, Yaratıcı Drama Performansı, Tutuklu ve Hükümlüler Arasında düzenlenen “Avukat-Savunma” konulu Resim Yarışması, “Adalet” temalı Fotoğraf Yarışması, Hukuk Fakültesi Öğrencileri arasında düzenlenen “Haklar, Sorumluluklar ve Gerçekler” konulu makale yarışması yer aldı.
  • Yine “Avukatlar Haftası-2011” etkinlikleri kapsamında Girne-KKTC’de, futbol, basketbol, voleybol karşılaşmalarının yer aldığı “Barolar Arası Spor Yarışması”, “Meslekte 40-50 Yıl Plaket Töreni” yapıldı.
  • Avukatlar Haftası-2011” etkinlikleri kapsamında; Ankara, Konya, Trabzon ve Hatay’da, bu il barolarıyla ortaklaşa olarak Yunanistan, İtalya, İspanya, Polonya, Fransa, Bulgaristan, İrlanda ülkelerinin temsilcisi olan avukatların konuşmacı olarak katıldıkları “Birinci Uluslararası Avukatlık Hukuku” konulu konferans düzenlendi.
  • Milli Piyango İdaresi Genel Müdürlüğü ile varılan anlaşma çerçevesinde 09 Nisan 2011 tarihli Milli Piyango çekilişi, üzerinde TBB Logosu bulunan ve “Herkes İçin Adalet, Adalet İçin Avukat” özdeyişi yazılı Milli Piyango Biletiyle yapıldı.
  • PTT Genel Müdürlüğü ile yapılan anlaşma gereğince “Avukatlar Haftası-2011” anısına PTT Genel Müdürlüğü tarafından “İlk Gün Zarfı” çıkarıldı.
  • 16-17 Nisan 2011 tarihlerinde Türkiye Barolar Birliği ile İzmir Barosu tarafından ortaklaşa düzenlenen “Olağanüstü Yargılamaların Olağanlaşmış Hali-Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri” konulu panel İzmir’de yapıldı.
  • 17 Nisan 2011 tarihinde TBB’nin ve 57 Baro Başkanı’nın imzaladığı Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin kaldırılması talebini içeren deklarasyon yayımlandı.
  • 24 Nisan 2011 tarihinde Türkiye Barolar Birliği tarafından rahmetli başkanımız Özdemir Özok anısına düzenlenen “Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru” konulu konferans düzenlendi.
  • 29 Nisan-01 Mayıs 2011 tarihleri arasında Muğla’da, Muğla Barosu ile birlikte “Stajyer Avukatlar Kurultayı” yapıldı.
  • 02 Mayıs 2011 tarihinde Adalet Bakanlığı ile UYAP sisteminde yer alan hususlarla ilgili olarak ‘Veri Erişim, Paylaşım ve Kullanım Esaslarına Dair Protokol’ü düzenledik. Bu protokolle UBAP Projesi kapsamında bulunan ve avukatlar için büyük önem taşıyan Mernis Adres Kayıt Sistemi, Tapu, Motorlu Taşıt, Emniyet, SGK gibi kayıt bilgilerinin avukatların erişimine açılması, Avukatların mesleki mazeretlerini UYAP sistemi üzerinden elektronik ortamdan yapabilmeleri, Avukatları UYAP aracılığıyla haciz bilgilerine erişebilmelerinin sağlanması, Unvan benzerliği olan şirketlerin arabalarına ve mallarına konulan haksız haciz işlemlerinin önüne geçilmesi, Avukatlara UYAP’taki tüm dosya verilerinden yola çıkılarak yüksek vergi cezalarının kesilmesine yol açan yanlış uygulamaların önlenmesi, Avukatlara yapılacak tebligatların Mernis’te kayıtlı konut adreslerine değil, işyeri adreslerine yapılmasının sağlanması, UYAP Avukat Portalına girişte mobil imza, elektronik imza, e-devlet üzerinden yapılan girişlere UBAP üzerinden Avukatlık Kimliği/Barokart ile giriş yapılmasının eklenmesi, UYAP Avukat Portalı genel bilgiler bölümünde avukatın adres ve iletişim bilgilerinin görünmesinin sağlanması, avukatlara kendileriyle ilgili bilgilerin doğruluğunu teyit edebilme ve bilgilerini güncelleyebilme olanağının sağlanması, UYAP Avukat Portalında ve barolarla TBB’de tutulan avukat sicil ve iletişim adres bilgilerinin senkronize edilerek tek tipleştirilmesi, UYAP Sistemi üzerinden Duruşma Takip ve Safahat bölümünde avukatın dosyalarının görüntülendiği sorgu sonuç ekranında ilgili dosyaya hemen ulaşabilmesi için bağlantı ve kısa yol tanımlaması yapılması, Avukatın vekâleti olan dosyalara ve vekâleti olmayan dosyalara erişimindeki yöntem sorunlarının kanun değişikliği yaparak çözümlenmesi, Güncelliğini yitiren UYAP E-Takip uygulamasının güncellenmesi ve avukatların ihtiyaçlarına cevap verecek biçimde yeniden düzenlenmesi, internetten dava açma-harç ve yargılama giderlerinin yatırılması hususlarında mevcut sorunların giderilmesi konularında mutabakat sağlandı, bu konularla ilgili ortak çalışma yapılması kararlaştırıldı ve zaman içinde bütün bunlar mümkün hale geldi.
  • TBB’nin 31.Olağan Mali Genel Kurulu, 07- 08 Mayıs 2011 tarihleri arasında Adana’da yapıldı.
  • Danıştay’ın 143.Kuruluş Yıldönümü münasebetiyle 10 Mayıs 2011 tarihinde düzenlenen etkinlikte TBB Başkanı olarak yaptığım konuşmada, idarenin yargısal denetiminin önemi, kuvvetler ayrılığı, hukuk devleti, avukatların idari yargıda karşılaştıkları sorunlar üzerinde durdum.
  • 11-14 Mayıs 2011 tarihleri arasında İstanbul’da, İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Kültür Üniversitesi tarafından ortaklaşa düzenlenen ve 42’si yabancı olmak üzere 241 konuşmacının yer aldığı “Uluslararası Anayasa Kongresi”nin açılışında yaptığım konuşmada; yapılması düşünülen yeni anayasanın katılımcılık ilkesine uygun olarak yapılması, Cumhuriyetin kurucu değerlerinin korunması, yargı bağımsızlığının tahkim edilmesi, bunun için de Adalet Bakanı ile müsteşarının HSYK’da yer almaması, barolara Anayasanın yargı bölümünde yer verilmesi, hak ve özgürlük alanlarının genişletilmesi, gerek bu konuda, gerekse hukuk konusunda evrensel standartlara uyulması gerektiğini ifade ettim.
  • 20 Mayıs 2011 tarihinde müziğin, balenin, semanın bileşkesinden oluşan “Hak Dostu Mevlana-Hoşgörü” konulu etkinliği düzenledik.
  • 18 Haziran 2011 tarihinde İstanbul’da, İstanbul Barosuyla ortaklaşa, yerli ve yabancı avukatlar ile akademisyenlerin katıldığı “Uluslararası Tahkim Uygulamaları” konulu sempozyumu gerçekleştirdik.
  • 23 Haziran 2011 tarihinde Malatya’da, Yargıtay, Malatya Barosu, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi’yle birlikte, Alman ve Türk akademisyen, yargıç ve avukatların konuşmacı olarak yer aldığı “Türk-Alman Uluslararası İş Hukuku Kongresi”ni düzenledik.
  • TBB’nin 42.Kuruluş Yıldönümü münasebetiyle 09 Ağustos 2011 tarihinde yaptığımız yazılı açıklamada; savunmanın özgür ve bağımsız, yargıcın tarafsız, yargının bağımsız, demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün olmadığı, birey hak ve özgürlüklerinin güvence altında bulunmadığı bir ülkede, yani Türkiye’de avukatlık mesleğinin yapılabilmesinin olanaklı olmadığına vurgu yaptık.
  • Ağustos-2011 tarihinden itibaren sağlık yardımı sınırının, avukatlar için 120.000,00, stajyerler için 20.000,00 TL.sına çıkarılmasına, diğer sağlık yardımlarının limitlerinin artırılmasına karar verdik.
  • IP bazlı Çağrı Merkezini hizmete açmak suretiyle Barolar ve Türkiye Barolar Birliği arasında güvenli ve ücretsiz olarak telefon bağlantısı yapılmasını sağladık.
  • 2011-2012 Adli Yılının açılışı münasebetiyle 06 Eylül 2001 günü Yargıtay’da düzenlenen törende yaptığım konuşmada; özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasını, uzun tutukluluk olgusunu, Deniz Feneri davasındaki uygulamanın yargı bağımsızlığına aykırı olduğunu, ceza kovuşturmasının kolluk kuvvetlerine bırakılmamasını, bizzat savcılar tarafından yürütülmesini, baroların ve avukatlık mesleğinin sorunlarını, Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda avukatlık sınavının ivedi olarak yapılması gerektiğini kamuoyunun gündemine taşıdım.
  • 08 Eylül 2011 tarihinde Adliye Yönetimi Projesi’nin uygulanacağı 20 pilot bölgenin baro başkanları ve Adalet Bakanlığı yetkilileriyle yapılan değerlendirme toplantısı sonrasında bu konuda oluşturulan görüşün Adalet Bakanlığı’na sunulmasına karar verdik.
  • 13 Eylül 2011 tarihinde Barolar Birliği’nde düzenlenen ve o tarihte Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olan Sayın Fatma Şahin ve 13 baro temsilcisinin katıldığı toplantıda “Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun Tasarısı Taslağı”nın görüşülmesine, bu konuda katılımcı baro temsilcilerinin görüşlerini açıklamalarına imkan sağladık.
  • 20 Eylül 2011 tarihinde UNDP-Birleşmiş Milletler Kalkınma Projesi çerçevesinde, İzmir’de yapılan ve Türkiye, Moldova, Kırgızistan, Tacikistan, Gürcistan, Rusya, Kazakistan, Ermenistan, Azerbaycan, Özbekistan Baro temsilcilerinin katıldığı “Orta Asya ve Kafkaslarda Hukuk Hizmetleri Bağlamında Baroların Kapasitesi” konulu toplantıya Birlik Başkanı olarak bizzat katılmak ve görüş bildirmek suretiyle katkı yaptık.
  • 06 Ekim 2011 tarihinde İstanbul’da düzenlenen ve 17 ülkeden 1000’den fazla firmanın ürünlerini sergilediği CeBİT Fuarına Birliğimizin ürünleri olan UBAP Projesi, Yeni Nesil Akıllı Avukatlık Kimlik kartları, E-İmza, TBB TV ve TBB Radyo, Çağrı Merkezi Projesi, WEB Siteleri, Av.tr. Projesi, Adliye Turnike Sistemleri, LCD Duruşma Monitörleri, VPN, Ödeme Sistemleri, IP Bazlı Telefonlar, E-Baro, SYDF-Staj-Ruhsat-Kimlik-Sicil Yazılımları ile katıldık.
  • 06-08 Ekim 2011 tarihinde İspanya’nın Alicante kentinde yapılan IV.Akdeniz Baroları toplantısına, benim sunduğum “Türkiye’de Hukukta Uzmanlaşmada Standart Düzenlemeler” konulu tebliğ ile katıldık.
  • 21-29 Ekim 2011 tarihleri arasında Antalya’da 7.Avukat Spor Oyunları’nı düzenledik.
  • Van ve çevresinde oluşan deprem sonrasında TÜRÜVAK ile ortaklaşa yardım kampanyası düzenledik. Van ve Erciş’te avukatların hizmetine sunulmak üzere konteynır ve çadır yardımı yaptık.
  • 25-26 Ekim 2011 tarihleri arasında HSYK tarafından İstanbul’da düzenlenen “Türk Yargı Sistemindeki Reformlar, Dünden Bugüne HSYK ve Avrupa Uygulamaları İle Mukayese” konulu etkinlikte Birlik Başkanı olarak yaptığım konuşmada; HSYK’nın yapısını, terfi, nakil, atama, görevden alma konularında objektif standartların olmadığını, Türkiye’nin bir savcılar devleti haline geldiğini eleştiri konusu yaparak HSYK’nın Hakimler ve Savcılar Kurulu şeklinde yapılanması gerektiğini, yargılama diyalektiğinde hakim, savcı, avukat eşitliğinin sağlanmasının zorunlu olduğunu ifade ettim.
  • 31 Ekim-2/3 Kasım tarihleri arasında Baro Başkanlarının katılımları ile “Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Uygulamasının Geliştirilmesi” konulu etkinliği gerçekleştirdik.
  • 46 baromuza ücretsiz olarak, güvenliği sağlanmış, altyapısı hazır, baro personeli tarafından kullanılabilecek basitlikte, son derece işlevsel nitelikte WEB sayfası tasarımı yaptık.
  • Barolar arasında herhangi bir ayrım yapmadan, baro bina ve odalarının tefrişi için barolara tefrişat/donanım yardımı yaptık.
  • Türkiye Barolar Birliği bünyesinde tutulan sicil bilgilerinin doğru, sicil/ruhsat işlemlerinin daha hızlı yürütülebilmesi ve yine Ulusal Yargı Ağı Projesi’nden (UYAP) avukatların daha verimli biçimde yararlanabilmelerini sağlamak için Ulusal Baro Ağı Projesi’ni (UBAP) hayata geçirdik. UBAP ile UYAP’ı birbirine entegre ettik.
  • Tapu, trafik, SGK, nüfus bilgilerinin, adres sorgulama işlemlerinin UYAP Avukat Portalı üzerinden avukatların kullanımına ücretsiz olarak açılmasını sağladık.
  • Ulusal Baro Ağı Projesi’nin resmi internet sitesi ubap.org.tr ve bu internet sitesinin tüm teknik yazılım altyapılarının geliştirilmesini sağladık.
  • Geliştirilen yazılımların sürekli olarak çalışmasını sağlamak amacı ile teknik destek hizmeti vermeye başladık.
  • Çok kolay biçimde kopyalanmasının mümkün olması nedeniyle Avukatlık Kimlik Kartlarını, yüksek güvenlikli, akıllı, iki adet çipli, manyetik şeritli, yedi adet görsel kopya korumalı, hologramlı biçimde ve ‘tek kart çok hizmet’ anlayışıyla modernize ettik. Kart başvuru ve üretim sürecini başvuru sahibinin süreci Web Sitesi ve SMS yolu ile takip edebilmesine olanak sağlayacak biçimde yapılandırılmasını gerçekleştirdik. Bu suretle o tarihe kadar Türkiye Barolar Birliği’nin bilmediği Türkiye’deki avukat sayısının belirlenmesini, avukatlarla ilgili olarak iletişim bilgilerinin güncellenmesini, bütün bunlarla ilgili olarak Türkiye Barolar Birliği nezdinde sağlıklı bir veri tabanının oluşturulmasını sağladık.
  • Modernize edilen Avukat Kimlikleri ve Ruhsatnamelerin eşleştirilerek düzenlenmesini, sicil kayıtlarının doğru ve güvenilir hale dönüştürülmesini, ruhsatların yeni boyutlandırılan şekliyle basılmasını, basılan ruhsatların raporlamasının sisteme eklenmesini gerçekleştirdik.
  • Modernize edilmiş bu yeni nesil Avukatlık Kimlik Kartlarını, UYAP Avukat Portalına entegre etmek suretiyle, avukatların Adliye’ye gitmeden ofislerinden veya evlerinden dava açmalarını, harç, bilirkişi ücreti, keşif ücreti, pul gideri gibi parasal işlemlerin modernize edilen yeni Avukatlık Kimlik Kartı ile Birliğimiz tarafından kurulan elektronik ödeme sistemi üzerinden yapılmasını sağladık.
  • Yeni nesil Avukatlık Kimlik Kartı bünyesinde yapılması gereken havale/eft işlemlerinin, Halk Bankası sistemleri kullanılarak yapılabilmesini, staj kredi hesaplarının Halk Bankası nezdinde bulunması nedeniyle staj kredi parasal işlemlerinin ücretsiz yürütülmesini, kredi kullanan stajyerlerin hesaplarından masraf tahsilatı yapılmaması için gerekli olan entegrasyon işlemini gerçekleştirdik.
  • Bu kart üzerinden Petrol Ofisi İstasyonlarında Pompa Fiyatı üzerinden %4 indirim yapılmasını, bu indirimin %3’ünün avukatlara uygulanmasını, buradan elde edilen gelirin %1’inin barolara dağıtılmasını gerçekleştirdik.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartları sistemine bağlı olarak kurulan turnike, kiosk, kartlı geçiş sistemi, pos cihazları, teknoboard, otopark terminalleri ve benzeri terminallerin, donanımlarının ve cihazların sürekli olarak çalışmasını sağlamak amacı ile barolarımıza teknik destek hizmeti verdik.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartları POS cihazları ile bu kartların sunucuları arasında güvenli yükleme ve harcama işlemlerini yapabilecek yazılım yaptırdık ve bunu uygulamaya koyduk.
  • 79 il barosuna POS terminali kurduk.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartı sunucularının 16 Blade Server, 11 DL580 server hizmeti vermesini ve mevcut durumda ortalama %40 kapasite ile çalışmasını sağladık.
  • Yeni nesil Avukat Kimlik Kartı uyumlu turnike cihazları ile yeni nesil Avukat Kimlik Kart sunucuları arasında güvenli bağlantı kurulumunu, kart bilgileri teyit ve kullanıcı bilgilerine geçiş kontrolü yazılımını yaptırdık.
  • Türkiye Barolar Biriliği bünyesinde TC kimlik no ile kişi bilgisi ve adres bilgisi sorgulama ihtiyacına cevap veren yazılımlara bilgi sağlaması amacıyla web servisi geliştirilmesini, yeni nesil Avukat Kimlik Kartı/Baro Kart bilgilerinin Mernis bilgileri ile güncel olması nedeniyle, hastanelerden sağlık yardımı almak üzere başvuruda bulunan avukatlara başka bir araştırmaya gerek kalmadan sağlık hizmeti verilmesini sağladık.
  • Avukatlara, Sodexo üyesi işyerlerinde ödeme yapabilme kolaylığı getirdik. Buradan elde edilen gelirin %2.5’inin barolara verilmesini sağladık.
  • 12.2012 itibariyle 6286 Hukuk Bürosu/avukat, 21837 müvekkil ile 26823 dosyanın kayıtlı olduğu Corpus Mevzuat ve İçtihat Programı içeren Sanal Ofis uygulamasını başlattık. Bu uygulamanın UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) sistemine entegrasyonunu yaptık.
  • Bakıma ihtiyaç duyan avukatların huzurevi ve bakım evi ihtiyacının karşılanmasını, hastalık, malullük gibi nedenlerle çalışamayan ihtiyaç sahibi emekli avukatlara düzenli ve sürekli ek emeklilik geliri verilmesini, tedavi gören avukatların sağlık giderlerinin doğrudan SYDF tarafından hizmet alınan hastaneye ödenmesini sağlayan özel hastane anlaşmalarının iller düzeyinde yapılmasını uygulamaya koyduk.
  • Sağlık ve geçici iş göremezlik yardımlarının kapsamını genişlettik. Bu bağlamda eş ve çocukların sağlık yardımı kapsamına alınmaları sürecini başlattık.
  • Çalışamaz durumdaki avukat meslektaşlarımıza aylık olarak sürekli iş göremezlik yardımı yapılmasını, bakım ihtiyacı duyan avukatlara aylık olarak bakım yardımı verilmesini gerçekleştirdik.
  • Yurtiçi Kargo şirketiyle yaptığımız anlaşma çerçevesinde, bu şirketin verdiği kargo hizmetlerinde avukatlara %40 oranında indirim yapılmasını sağladık.
  • UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) Avukat Portalı bünyesinde yapılacak ödemelerde Avukat Kimlik Kartı’nın kullanılmasını, UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) Avukat Portalı bünyesinde Avukat Kimlik/Sicil bilgileri ve resimlerinin paylaşılmasını gerçekleştirdik.
  • Akıllı telefon uygulamalarını başlattık.
  • Barolarımıza hizmet vermek üzere teknik servis kurduk.
  • Tüm barolarımıza VPN bağlantısı (Sanal Ağ Kurulumu) kurmak suretiyle Türkiye Barolar Birliği ve kendi aralarında ücretsiz ve güvenli telefon görüşmeleri yapmalarını sağladık.
  • Bilgi İşlem Merkezimiz tarafından Avukatlara av. tr. uzantılı kişisel web sayfası yapımını başlattık, görev süremiz içinde 250’ye yakın meslektaşımıza web sayfası yaptık.
  • 444 22 76 numaralı Çağrı Merkezi’ni kurduk ve bu merkezi UBAP (Baro Ağı Projesi) sistemine entegre ederek bu merkeze Türkiye’nin her yerinden alan kodu kullanılmaksızın ulaşılmasını sağladık.
  • Türkiye Barolar Birliği İktisadi İşletmesi bünyesinde kesilen faturaların otomatik olarak faturalandırılmasını ve bunun UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) muhasebe sistemine entegrasyonunun yapılmasını gerçekleştirdik.
  • Sahte vekâlet pulu basımının önüne geçilmesi, meslektaşlarımızın vekâlet puluna daha kolay erişimlerinin sağlanması amacıyla elektronik pul uygulamasına geçtik.
  • Elektronik pul uygulamasının UYAP ve UBAP ile entegrasyonunu sağladık.
  • On-Line Eğitim için gerekli olan Adobe Connect yazılım lisansını aldık. On-Line Eğitime geçişin alt yapısını kurduk.
  • İnternet üzerinden canlı ve bant yayını yapan TBB-TV ve TBB-RADYO’yu kurduk, her ikisini de hizmete açtık.
  • Türkiye Barolar Birliği resmi internet sitesinin, hem görsel, hem de daha işlevsel biçimde yeniden yapılanmasını sağladık.
  • 12.2012 itibariyle 46 teknoboard duyuru panosu içerik yönetiminin yetkili barolarımız ve Türkiye Barolar Birliği tarafından sağlanmasını, FULL HD yayına uygun şekilde yazılım güncellemesi yaptık.
  • Yayım bölümünü yeniden yapılandırdık. Bu bağlamda daha önce dergi-yayım dizgi işlemlerinin dışarıdaki firmalardan satın alınması yönteminden vazgeçerek bu işlerin Türkiye Barolar Birliği bünyesinde yapılmasını sağladık.
  • Grafik/tasarım ve her türlü baskı işlemlerinin Türkiye Barolar Birliği bünyesi içinde yapılmasını ve yayıma hazır hale getirilmesini gerçekleştirmek suretiyle bu hizmetlerin dışarıdan satın alınması uygulamasına son verdik.
  • Türkiye Barolar Birliği Kütüphanesini yeniden yapılandırdık, bu bağlamda Av.Eralp Özgen Bilgi Belge Merkezi adıyla yerli ve yabancı yayımlarla kitap koleksiyonunun zenginleşmesini sağladık.
  • Türkiye Barolar Birliği’ne ait tüm yayımların taranarak elektronik ortama aktarılmasını, bunların web sayfamızdan ‘yayınlarımız’ bölümünde yayıma açılmasını, buradan eser adı, yazar adı ve kategori ile kitap içeriğine göre aranabilir pdf formatını hizmete sunduk.
  • Türkiye’de ilk ve hala tek olan ‘Türkiye Barolar Birliği Hukuk Müzesi’ni hizmete açtık.
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı CMK programlarına alternatif CMK otomasyon programı yazılımı yaptırdık ve bu programı ücretsiz olarak 47 baromuzun kullanımına sunduk.
  • Barolarımız tarafından ücret ödenmek suretiyle kullanılan farklı Adli Yardım programlarına alternatif Adli Yardım otomasyon programı yazdırılmasını ve bu programın 43 baromuzun kullanımına ücretsiz sunulmasını sağladık.
  • Doküman Yönetimi Sistemiyle ilgili yaptırdığımız yazılımı barolarımızın hizmetine ücretsiz olarak sunduk.
  • Barolara SMS desteği verdik.
  • Türkiye Barolar Birliği Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu tarafından ilgili mevzuat ve yönergeler gereğince verilecek tüm yardımlara ilişkin elektronik ortamda tutulacak kayıtların ve hizmetlere ilişkin teknik yazılım altyapılarının geliştirilmesini ve geliştirilen yazılımların sürekli olarak çalışmasını gerçekleştirmek amacı ile teknik destek hizmeti verilmesini sağladık.
  • Yargıtay Cezalar bölümüne 3 adet, İstanbul Çağlayan Adliyesine 5 adet, Gaziantep Adliyesine 4 adet, Tokat Adliyesine, Çankırı Adliyesine, Kahramanmaraş Adliyesine, Şanlıurfa Adliyesine, Bordum Adliyesine, Bursa Adliyesine, Ankara Bölge İdare Mahkemesine 4 adet olmak üzere 10 kuruma 22 adet avukat geçiş turnike sistemi kurduk.
  • Avukat meslektaşlarımıza Adliye girişlerinde geçiş kolaylığı sağlamak için il barolarında 96 adet Avukat Kimlik Kart uyumlu turnike geçiş sistemi kurduk.
  • İzmir Barosu’na 2 adet, Yargıtay Cezalar bölümüne 2 adet, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına 1 adet, Danıştay’a 1 adet, Türkiye Barolar Birliği İstanbul Temsilciliğine 1 adet, olmak üzere 24 adet KİOSK bilgilendirme sistemi kurduk. Bu sistem sayesinde avukatların Yargıtay, Danıştay dosyalarını sorgulamalarına, Baro Levhasına, Resmi Gazete’ye, Adliye Planına, Barolarımızın web sayfalarına ulaşmalarını sağladık.
  • Mahkemelerin duruşma salonlarında taraf vekillerinin masalarında kullanılmak üzere 35 baro bölgesinde 983 adet LCD monitör kurduk. Bu sistemin İçişleri Bakanlığı Kimlik Paylaşım Sistemi ile entegrasyonun yapılmasını, yenilenen versiyon 2 ile uyumlu hale getirilmesini gerçekleştirdik.
  • Isparta, Mersin, Rize, Karaman, Diyarbakır, Tokat, Sinop, Bitlis, Burdur, Hatay (İskenderun), Giresun, Ordu, Kütahya, Burdur, Niğde, Yalova, Amasya, Düzce, Sakarya, Karabük, Samsun, Kastamonu, Kayseri, Sivas, Şırnak, Tunceli Barolarımıza Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası satın aldık ve bunları hizmete açtık. Mardin ve Iğdır’da Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası inşaatlarını tamamlayarak bunların hizmete girmesini gerçekleştirdik.
  • Eskişehir Barosu, Konya Barosu, Kahramanmaraş Barosu Sosyal Tesis/Avukat Evi/Hizmet Binalarının inşaatına başladık.
  • İstanbul Barosu Avukatlarının hizmetine tahsis edilmek üzere Balmumcu’da Boğaz’a nazır sosyal tesis satın aldık, buranın tadilat işlerini başlattık.
  • Muğla, Niğde, Uşak Çorum, Manisa, Artvin ve Balıkesir Barolarına Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası yapımı için arsa satın aldık.
  • Erzurum Barosu’na ait Sosyal Tesisin/Avukat Evinin/Hizmet Binasının ilave inşaatının yapımını başlattık.
  • Erzincan, Düzce, Bilecik Barolarının Avukat Evi/Sosyal Tesis/Hizmet Binası sahibi olmalarına ve bunların tefriş edilmelerine katkıda bulunduk.
  • Türkiye Barolar Birliği muhasebe sisteminin tek düzen muhasebe sistemine uygun entegrasyon sistemi ile otomatik faturalama işlemlerinin yapılmasını sağladık.
  • Baroların muhasebe servisinde görevli personeli Türkiye Barolar Birliği’nde eğitime tabi tuttuk ve muhasebe sisteminin tek düzen muhasebe sistemine uygun biçimde entegrasyonu ve otomatik faturalama işlemlerinin yapılması konusunda kendilerine eğitim verdik.
  • SYDF’nin (Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu) diğer barolarımızda işlemlerini yürütmek ve yerinde hizmet vermek amacıyla 7 bölgede temsilcilik açtık ve buralarda gerekli personelin istihdam edilmesini sağladık.
  • Yargıtay ana ve ek binalarda bulunan avukatlar odasını yeniden tefriş ederek meslektaşlarımızın ihtiyaç duyacakları donanım ve teçhizatlarla hizmete açılmasını, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nda bulunan avukatlar odasının tefrişini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yeni binaya taşınmasından sonra buradaki avukatlar odasının tefriş edilerek meslektaşlarımızın kullanımlarına açılmasını gerçekleştirdik.
  • Danıştay’ın yeni binasında Türkiye Barolar Birliği’ne tahsis edilen avukat odasında bilgisayar, fotokopi, faks, internet, vekalet pulu, cübbe ile meslektaşlarımıza hizmet veren Avukatlar Odasını hizmete açtık.
  • Muhasebe sistemlerinde birliktelik sağlamak amacıyla barolarımızın muhasebe personellerine 26.11.2011 tarihinde iki grup halinde muhasebe eğitimi verilmesini, bu eğitime 60 Baromuzdan 109 personelin katılmasını sağladık. UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) kapsamında; 10.06.2012 tarihinde Çanakkale, Zonguldak, Uşak, Çorum, Yozgat, Yalova, Gaziantep, Adana, Nevşehir, Tekirdağ, Tokat, Kahramanmaraş olmak üzere 12 Baromuzdan 19 personele, 29.06.2012 tarihinde Balıkesir, Trabzon, Kırklareli, Çankırı, Kastamonu, Denizli, Bitlis, Diyarbakır, Ağrı, Giresun, Adıyaman, Kırıkkale, Karabük, Iğdır, İstanbul, Muş, Siirt, İzmir, Şırnak, Bursa, Kocaeli olmak üzere 21 Baromuzdan 29 personele, 06.07.2012 tarihinde Afyonkarahisar, Amasya, Antalya, Aydın, Bilecik, Bolu, Burdur, Hakkari, Hatay, Isparta, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Konya, Malatya, Mardin, Niğde, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Şanlıurfa, Aksaray, Bartın, Osmaniye, Düzce olmak üzere 26 Baromuzdan 32 personel olmak üzere toplam 80 personele VPN, Pos ve Turnike Sistemleri, Elektronik İmza, Pos’ların Muhasebeleştirilmesi, Sosyal Yardım ve Dayanışma Fonu, Yeni CMK Atama Sistemi konularında eğitim verdik.
  • UBAP (Ulusal Baro Ağı Projesi) Uzman Kullanıcı Eğitimi kapsamında Baroların web siteleri, POS Cihazları, VPN ve Turnike Kurulumları, WEB siteleri, POS’ların Muhasebeleştirilmesi, CMK Modülü, E-İmza, AV.TR Uygulamaları, Kimlik ve E-İmza Süreçleri, Staj, Ruhsat-Sicil Modülleri, Çağrı Merkezi ve Bilgi Güvenliği konularında Türkiye’deki tüm baro personeline eğitim verdik.
  • Ankara, İstanbul, İzmir Baroları hariç diğer bütün barolarımızdan gelen ve Türkiye Barolar Birliği tarafından ağırlanan 650 stajyer avukata hızlandırılmış staj eğitimi verdik.
  • 745 meslektaşımıza meslek içi eğitim hizmeti sunduk.
  • 24 Baromuzda 3.081 meslektaşımızın katılımlarıyla Türk Borçlar Kanunu ve HMK tanıtım toplantıları yaptık.
  • Benim gelmeme kadar hiçbir faaliyeti olmayan TÜRAVAK’ın (Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı) aktif hale getirilmesini ve buna bağlı olarak Vakfın Van’daki depremzede avukatlarımıza 37.878.-TL destek yardımı yapmasını sağladık.
  • Hem vakfa gelir getirmek, hem de avukatlara hizmet götürmek üzere vakıf bünyesinde TÜRAVAK Sigorta Aracılık Hizmetleri İktisadi İşletmesi’ni kurduk. Bu işletme bünyesinde Anadolu Sigorta, Yapı Kredi Sigorta, Zürich Sigorta, Chartis Sigorta acentelikleri ile mesleki sorumluluk sigortası ve yangın, bina, hırsızlık, kasko, trafik sigortası, all risk olmak üzere tüm elementer branşlarda sigortalar yapılmasını, yine TÜRAVAK bünyesinde Yapı Kredi Bireysel emeklilik acenteliği alınarak avukatların eş ve çocukları ile stajyer avukatlar ve baro çalışanlarına özel avantajlı koşullarda 2052 adet poliçe düzenlenmesini gerçekleştirdik.
  • TÜRAVAK (Türkiye Avukatları Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı) tarafından Enerji Hukuku, Kamu İhale Hukuku, Aktüerya Hukuku, İngilizce Eğitim, Bilişim Hukuku, Vergi Hukuku, Finansman Hukuku, Sağlık Hukuku, Tüketici Hukuku, Adli Bilişim Hukuku, Rekabet Hukuku konularında 50’ye yakın ücretli ve sertifikalı ‘İleri Eğitim Programı’ düzenledik. Çok ilgi toplayan ve yararlı görülen bu eğitimler aracılığıyla 3000’e yakın meslektaşımıza eğitim hizmeti verdik. Bu programlar aracılığıyla vakfa gelir sağlamamızın yanı sıra meslektaşlarımızın kendilerini geliştirmelerine olanak sağladık.

Ve bütün bunların hepsini benim 1076 günlük görev sürem içinde yaptık.

Peki! Bütün bu hizmetlerin yapılmasında ‘Bizi/beni motive eden neydi?’ Bunun yanıtını Apple’ın kurucusu Steve Jobs veriyor; ‘Bence yaratıcı insanların çoğu, bizden önceki insanların çalışmalarından faydalanabildikleri için minnettar olduklarını ifade etmek isterler. Ben kullandığım dili ya da matematiği icat etmedim. Tükettiğim besinlerin çok azını üretiyorum, giysilerimin hiçbirini ben dikmiyorum. Yaptığım her şey türümüzün diğer üyelerinin yaptıklarına ve üzerinde durduğumuz omuzlara bağlı. Ve çoğumuz türümüze bir şeyler sunarak karşılık vermek ve akıntıya bir şeyler katmak istiyoruz. Mesele bildiğimiz yolla yeni bir şeyler ifade etmeye çalışmaktır. Çünkü Boby Dylan şarkıları besteleyemeyiz, Tom Stoppard piyesleri yazamayız. Sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmekte, bizden önce insanlığa katkıda bulunmuş kişilere minnettarlığımızı göstermekte ve akıntıya bir şeyler katmakta kullanmak isteriz.’ Bizi/beni motive eden buydu.

Evet! Sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmek, bizden önce insanlığa, ülkemize, mesleğimize, meslektaşlarımıza, barolarımıza, Birliğimize hizmet etmiş kişilere minnettarlığımızı göstermek ve akıntıya bir şeyler katmak amacıyla yaptık, çok şey yaptık, çok şey yazdık, çok şey söyledik. Bizi izleyenler, yaptıklarımızı, yazdıklarımızı, söylediklerimizi masum görenler, masum okuyanlar, masum dinleyenler bunun böyle olduğunun tanığıdırlar.

Ama bütün bu yapılanlar, yazılanlar ve söylenenler için emin olun hiç kimseden ne övgü, ne de alkış beklemedik. Görevimizi yapmış olmanın, mesleğimize ve meslektaşlarımıza hizmet etmiş olmanın iç huzuru yetti bize. Ve ben kendi adıma Lermantov’un şu güzel dizelerini mırıldandım durdum sadece; ‘Hayır, ilgi beklemiyorum ben / Hüzünlü sayıklamalarına ruhumun / Alışkınım el çekmeye isteklerimden / Eski günlerinden beri çocukluğumun / Yazdıklarımdan, söylediklerimden ve yaptıklarımdan da bir şey beklemem / Fakat isterim ki yıllar sonra / Kısa, fakat isyancı bir ömürden / Bir iz kalsın onlarda / Kim bilir, belki günün birinde / Tüm sayfaları hızla geçerken / Takılıp kalacaksınız bu dizelere / Mırıldanarak: ‘Haklıymış gerçekten’ / Belki o sevinçsiz şiir uzun süre / Durduracak üstünde bakışlarınızı ; / Bir mezar taşının yol üstünde / Durdurması gibi yabancıyı.

Öyle olup olmayacağını, ‘ne içinde, ne de büsbütün dışında olduğumuz zaman’ gösterecek elbette. Zira ‘gelecek uzun sürer.’

 

Uzaklığa ya da üstü kapalı düşüncelere rağmen, orada ya da burada kendisiyle karşılıklı bir anlayışın hissedildiği birisini tanımak dünyayı bir bahçeye çevirmeye yeter.’ GOETHE

MARLENE DIETRICH!

Marlene Dietrich’in anılarını anlattığı, Türkçeye Mehmet Emin Özcan tarafından ‘Benden Sonra Tufan’ adıyla çevrilen, orijinal adı ‘Marlene Dietrich’ olan kitap Goethe’nin yukarıda yazdığım özlü sözü ile bitiyor. Marlene Dietrich, “kendisi için Pierre’ler, Paul’ler ve Jean’lar olmadığını, kitabın özel olarak hiç kimseye adanmadığını, kitabı kendisini beyaz perdede ve sahnede beğenenler, para kazanmasını, vergilerini ödemesini ve yaşamın sunabileceği geçici zevklerin sefasını sürmesini sağlayanlar için yazdığını” söylüyor ve şunu ekliyor. “Belki bu kitabı okurlar. Belki de gülüp geçerler bana.

Yıllar önce okuduğum, geçenlerde dinlediğim Lili Marleen şarkısı üzerine anımsadığım ve yeniden okuduğum Marlene Dietrich’e ve yazdıklarına gülüp geçmedim. Aksine, savaşta kaybettiği annesinin tabutunu okul sıralarından bozma tahtalardan yapan, kilise bombalandığı için annesini kilisede değil, dışarıda ve yağmur altında toprağa veren bu büyük sinema ve sahne sanatçısının yaşam öyküsünü bazen gülümseyerek, bazen de içim burkularak okudum.

Marlene Dietrich’i beyaz perdede ilk kez kolejde öğrenci iken 1962 veya 1963 yılında, başrollerini Spancer Tracy, Burt Lancaster, Richard Widmark, Maximillian Schell, Judy Garland, Montgomery Cliff ile paylaştıkları ‘Nuremberg Duruşması’ isimli filmde seyrettim.

Nazi dönemi yargıçlarının yargılandığı davayı ve yaşanmış gerçek olayları konu alan film, benim üzerimde, Marlene Dietrich’den daha fazla yargılama aşamasındaki sanıkların savunmaları ile onları yargılayan Amerikalı yargıçların, yani sanıkların meslektaşlarının yargılama biçimleriyle iz bıraktı. Savcı Tad Lawson rolündeki Richard Widmark’ın iddianamesini mahkemeye sunduğu konuşmasını bitirirken söylediği “Sanıklar, burada, görev yaptıkları dönemde başkalarından esirgedikleri adaleti bulacaklardır” şeklindeki sözlerini bugün dahi ürpererek anımsarım.

Döneminin ikonlarından birisi olan ve pek çok kişi tarafından güzel bulunan Dietrich’i ben hiçbir zaman güzel bulmadım. Ama soğuk görünüşü, uzun kirpikleri, düşük göz kapakları ve anlam dolu yüz ifadesiyle kadın olarak bana her zaman çok çekici geldi.

Marlene Dietrich’den etkilenmemin başlangıcı ilk kez ondan dinlediğim ‘Lili Marleen’ şarkısıyladır. Fevkalade bir felsefe dili olan Almanca bana göre bir şarkı dili değildir. Ancak Marlene Dietrich’in Almanca söylediği Lili Marleen yorumu olağanüstü güzeldir. Sadece yorumu değil, Marlene Dietrich’in o buğulu, o hüzün dolu, acı dolu, o duygulu sesi gerçekten sıradışıdır. Çok yakın arkadaşı ve hatta dostu olan Ernest Hemingway’e göre “O sesiyle kalbinizi kırabilir, sonra yine sesiyle ve bir tek sözcükle yaralarınızı iyileştirebilir.” Öylesine etkileyici bir sestir yani.

Lili Marleen aslında tek kişi değil, iki ayrı kişidir. Lili ve Marleen. İkisi de şarkının söz yazarı Hans Leip’in sevgilisidir. Rus cephesinde Alman askeri olarak savaşan, savaş alanında, kurşunların, şarapnel parçalarının havada uçuştuğu, ölümün her tarafta serserilik ettiği o zamanlarda sevgilileri Lili’yi ve Marleen’i düşünen Leip onlar için bir şiir yazar. Adı ‘Das Mädchen Unter der Laterne / Lambanın Altındaki Kız’ olan ve “Kışlanın büyük kapısının önünde / Büyük bir sokak lambası vardı. / Ve o orada durdukça buluşacağız, / Sokak lambasının yanında duracağız. / Tıpkı bir zamanlar Lili Marleen gibi” mısralarıyla başlayan şiir daha sonra Norbert Schultze tarafından bestelenir ve ‘Lili Marleen’ şarkısı olarak ün kazanır.

Leip yazdığı şiirde her iki sevgilisi arasında ayrım yapmaz, adil davranır onlara. Önce “Gözlerini düşünüyorum Marleen, / Yalnızlık boğazıma yapıştığında ve / ‘Bu dünyada hep savaş vardı’ düşüncesini unutmak istediğimde / Yaşama dair bir güzellik gibi geliyorsun aklıma.” diyerek Marleen’e seslenir.

Daha sonra “Uzakta serin elleriyle, tutuşan öfkelerime dokunan elleri Lili’nin. / İnsan bir bahar sabahı gözlerini gülerek açar ya / Ben yıllardır bahara açmadım gözlerimi / Sanki bu barikatlarda doğmuş gibiyim / Ve biliyorum bu barikatlar mezarım olacak benim.” diyerek Lili’yi anımsar ve onu anar. Ve son mısrasında “Tek avutucu düşüm Lili Marleen…” diyerek her ikisini birleştirir. Sevmenin sorumluluk olduğunun bilincinde ve farkında olduğu için yapar bunu.

Sinemadaki ününü 1930 yılında yönetmenliğini Josef Von Sternberg’in yaptığı ‘The Blue Angel/Mavi Melek’ filmindeki ‘Lola-Lola’ rolüyle yapan Marlene Dietrich, sinema setlerindeki arkadaşlarını toplama kamplarında öldüren Hitler rejimine karşı mücadele etmek amacıyla İkinci Dünya Savaşı’nda müttefikleri destekleyecek kadar siyasal bilince sahip bir insan olmasının yanısıra,başarılı bir kabare şarkıcısıdır. Keman ve piyano çalan, edebiyat ve şiirle çok yakından ilgilenen Dietrich iyi bir entelektüeldir. Yani o “Lola-Lola’dan çok daha fazla bir şeydir.

Mavi Melek’ filmini çok geç sayılabilecek bir zamanda, İstanbul’da öğrenci iken 1969 yılında Sinematek’te seyrettim. Seyredenler bilirler, Mavi Melek filmdeki batakhanenin/kabarenin adıdır. Film, Gymnasium’da saygın bir profesör olan Immanuel Rath’ın öğrencilerini uzak tutmak için gittiği kabarede şarkı söyleyen Lola’ya aşık olmasını, saygın bir kişi iken aşk uğruna saygınlığını yitirmesini, ihtiras, aşk ve şehvet yolundaki hazin trajedisini anlatır.

Dönelim Marlene Dietrich’in anılarına. “…Kimi güzel şeylerden vazgeçerek yaşamayı öğrettiler, ben de öğrendim’ diyor Dietrich anılarında ve şöyle devam ediyor: ‘Eğer söyleyecek ilginç bir şeyin yoksa ağzını açma, sevdiğini yok etme. Hayat bir gül bahçesi değildir, her şey hoş, her şeyi tatlı değildir, ama öyle olması için uğraşırsan hayat güzeldir.” Dietrich, hayat senindir, onu güzelleştirmek de senin elindedir diyor yani.

Orson Welles’ten öğrendiği pek çok önemli şeyden bir tanesinin aşkla ilgili olduğunu yazan Dietrich, Welles’in kendisini “Söyleyeceklerim kulağına küpe olsun. Eğer sen mutsuzsan, ona boyun eğsen de, bir dediğini iki etmesen de sevdiğin erkeği mutlu edemezsin” diyerek uyardığını söylüyor. Bu tam da Mevlana’nın dediği gibi bir şeydir. Yani “… A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara; / Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara’ gibi bir şeydir.

Dostluk’ sözcüğünün anlamını çok az kişinin bildiğini, Hemingway’in, Fleming’in, Oppenheimer’in bunu bildiklerini ifade eden Dietrich şöyle devam eder: “Dostluk, anne sevgisine, kardeş sevgisine, sonsuz sevgiye, düşlenen, her zaman istenen saf sevgiye yakındır; aşk örtüsü altındaki sevgi değildir, saf bir duygudur, asla hak iddia eden bir duygu değildir, sonsuz bir duygudur. En önemli insan ilişkisidir dostluk ve hedefi aşkın hedefinden daha ileridir. Dostluk, aşktan daha çok birleştirir kişileri. Değerli ve kutsaldır. Askerleri savaşta birleştirir, direnen güçleri sağlamlaştırır, amaçlarımız karanlık olsa da hepimizi kucaklar. Benim için dostluk mülklerin en değerlisidir. Bir dostluğu yadsıyan her kim olursa olsun, kendisini dışlanmış, unutulmuş, dost çemberinden sonsuza kadar çıkarılmış bulur. Sizi aldatan dostlar ölüme mahkum olmuşlardır, kendilerine seslerinin neden yankı bulmadığını sorar dururlar. Onları küçümsüyorum. Onlar tortunun tortusudurlar. İnsan bir dostunun hayır duasını aldığı zaman, kanunlarına boyun eğmekle yükümlüdür. Sonuç ne olursa olsun boyun eğmek gerekir. İster susarak, ister konuşarak, ama hep dostluk kurallarına saygı duymak için. Kolay bir iş değildir bu. Çaba gerektirir. Özveri gerektirir. Aşk gelip geçicidir. Anne sevgisi dışında aşk hep tutarsızdır ve bunun için geçerli nedenleri vardır. Ama dostluk ya vardır ya da yoktur… Dostluk size değdiği anda kanatlanıp uçmanızı sağlar… Dostlar arasında el sıkışarak verilen söz unutulmaz bir yemindir. Buna sadık kalmak gerekir.

Dietrich’in yaşamında Hemingway’in çok özel bir yeri vardır. Anılarının sonunda Goethe’den alıntıladığı ve benim bu yazının en başına koyduğum sözler, yani “…kendisiyle karşılıklı bir anlayışın hissedildiği birini tanımak dünyayı bir bahçeye çevirmeye yeter” sözleri sanırım Hemingway için söylenmiştir. Sevdiği bütün insanları güzel hatırlayan Dietrich, başka şeyler de söyler Hemingway için. Şöyle der: “O benim dostumdu. Onu hep sevdim. Platonik bir aşktı ona karşı duyduğum. Ona hayrandım. Onun ve benim birbirimize karşı duyduğumuz aşk saf ve mutlaktı. Kuşkularla bulanmayan, ufkun ötesinde, mezarın ötesinde bunun olmadığını çok iyi bilsem de, bir aşktı… O benim için Cebelitarık kayasıydı. Yıllar onsuz geçti, her yıl bir öncekinden daha hüzünlüydü… Demirdi o, bilgeydi, kestirip atandı, öğüt verenlerin en iyisiydi, özel kilisemin papazıydı. Çok şey öğretti bana…

Marlene Dietrich dedik, Mavi Melek dedik, Lili Marleen dedik ve sözün sonuna geldik. Lili Marleen ile nokta koyalım. Ahmet Kaya’nın bestelediği, çok da güzel, çok da hissederek yorumladığı bir ‘Lili Marlen Türküsü’ var. Sözleri Attila İlhan’ın aynı isimli şiirinden oluşuyor. Okuyalım:

Akşam olur mektuplar hasretlik söyler / Zagrep radyosunda Lili Marlen türküsü / Siperden sipere ateş tokuşturanlar / Karanlıkta dem çeken ishak kuşu / Bu civarlarda benim bir cennet mekanım olacak / Aslan sıfatlı Johnny, hisar boylu silahşör / Arkasında Mısır El Kahire / Ehramlar, cana can katan Nil, cüzamlı dilenci, trahomlu insan / Sağında mavi gözlü dilber Akdeniz / Solunda çöl ve balta girmemiş orman / Biz dünyalılar yemin içtik, imanımız var / Hürriyet için hürriyet aşkına / Savulacak dönem, savulacak düşman / Dehrin cefasını çektik, sefasını süreceğiz / Biz Sudanlılar, kıbleye karşı namaza duranlar /Aragon’dan bıçak gibi çekilmiş yedi mısra / Sidney’den bir muhalif rüzgar / Akşam olur mektuplar hasretlik söyler / Zagrep radyosunda Lili Marlen türküsü / Dost ağlar, karanfilim dost ağlar / Marş söylemeden ölmek bize yakışmaz / Ve biz gene yıldızlara bakarız / Ve yine yıldızlar bize bakar / Duadır güneş baht olasın civan oğlum / Hürriyet için dipçik tutan el dert görmesin

 

UZAY, UZAYIN DIŞI VE HUKUK –

‘Yerküre insanlığın beşiğidir, ama insanoğlu beşikte sonsuza kadar kalamaz.’ Bu sözler 1857 ile 1935 yılları arasında yaşayan ve Rus Füze Biliminin babası olarak kabul edilen Konstantin Tsiolkovsky’e ait. Tsiolkovsky’nin bu sözleri söylemesinden bu yana geçen 80-90 yıl içinde uzayla ilgili olarak bilinmeyen çok şey keşfedildi. Uzay teknolojisindeki hızla değişime bağlı olarak önceleri askeri amaçlarla kullanılan ve o şekilde kullanılmasına devam edileceği düşünülen uzaya ve uzay dışına yapılan uçuşlar giderek amaç ve şekil değiştirmeye başladı.  Bugün artık uzay ve uzayın dışı uydular aracılığıyla radyo, televizyon yayınlarının yapılmasında ve navigasyon sistemimin çalıştırılmasında kullanılıyor. İkmal malzemelerinin Uzay İstasyonlarına  teslimi uzay uçuşlarıyla yapılıyor. Devletlerin uzaya ve uzayın dışına olan siyasal, ekonomik, askeri ve teknolojik ilgisinin artmasına bağlı olarak yerküre uzayın dışından gözlemleniyor, yer küredeki uluslara ait zenginlikler ve varlıklar uzay üzerinden tespit ediliyor, bunların haritaları çıkartılıyor. Uzaya ve uzayın dışına turistik gezilerin yapılması planlanıyor. Uzayda ve uzayın dışında koloniler kurulması ve bu kolonilere yerleşilmesi konusunda ciddi adımlar atılıyor. Yani insanın ve insanlığın, kendi beşiği olan yerküreye bir gün sığmayacağını, o beşikte sonsuza kadar kalmayacağını, kendisine uzayda ve uzayın dışında yeni bir beşik edineceğini söyleyen Tsiolkovsky’nun öngörüsü gerçekleşiyor.

Tsiolkovsky’nun bu sözleri etmesinden bu yana, insanoğlunun uzay ve uzayın dışındaki hikayesinde ciddi gelişmelerin olduğuna tanıklık ediyoruz. Bu gerçek hikayenin kısa bir özeti aşağıdakileri kapsıyor:

Dünyanın ilk yapay uydusu, diğer bir deyişle ilk uzay aracı Sputnik 1, SSCB tarafından 04 Ekim 1957 tarihinde Dünyanın yörüngesine oturtuldu. O günden bugüne kadar geçen yaklaşık 60 yıl içinde yüzlerce uzay aracı 500’den fazla insanı uzaya taşıdı. Astronotlar uzayda yürüdü.  Üzerine besteler yapılan, şarkılar söylenen, şiirler yazılan Ay’a çıkıldı. Astronotlar Ay’da yürüdü. Ay’ın bilinmeyen yönleri keşfedildi. Uzayın ve dışının keşfi için robotlar kullanılmaya başlandı. İnsanoğlu Solar Sistemin en uzağına ve hatta daha ötesine ulaşan alanın varlığını, bu alanın bilinmeyenlerini keşfetti, keşfetmeye devam ediyor.

Uzayın ve uzayın dışındaki kaynakların keşfedilmesi önemli ve oldukça büyük bir ticari iş alanı haline geldi. Bu amaçla bugüne kadar 1500’e yakın ticari uydu uzaya fırlatıldı ve çalışır duruma getirildi. Yakın bir zamana kadar uzaya ve uzayın dışına erişim, sadece ABD, Rusya gibi süper güçlerin tekelinde iken, şimdilerde bir düzineden fazla ülke uzaya tek başına roket ve uzay aracı gönderme imkanını elde etti.

Amerikalı mühendis ve multimilyoner Dennis Anthony Tito, uzaya giden ilk uzay turisti oldu. 28 Nisan 2001 tarihinde uzaya giden Tito, Rusya’nın Soyuz TM-32 misyonuna katılarak Uluslararası Uzay İstasyonu’na yaptığı yolculukta, uzayda yedi gün yirmi iki saat, dört dakika kaldı, Dünya yörüngesinde 128 tur attı ve 06 Mayıs 2001 tarihinde Dünya’ya geri döndü.

X Prize Foundation/X Ödülü Vakfı tarafından düzenlenen özel sektör uzay taşımacığının ilk örneği 21 Haziran 2004 tarihinde gerçekleşti. Bu tarihte hiçbir devlet yardımı almayan, bu konuda ilk sivil teşebbüs olan, biri pilot ikisi yolcu üç kişilik SpaceShipOne/UzayGemisiBir isimli uzay aracı Dünyanın 100 kilometre uzağına, yani atmosferin ve uzayın resmi sınırının dışına çıktı, güvenli bir şekilde Dünyaya geri döndü, bunu ikinci kez başarıyla tekrarladı ve  bunun için konulan 10 milyon Amerikan Doları tutarındaki ödülün sahibi oldu. Ve bu macera, şimdilerde planlanan uzay turizminin ilk adımı oldu. Beklentiler, bunun çok yakında kitle turizmine yöneleceği ve uzay turizminin turizm endüstrisine yeni ve oldukça karlı bir kapı açacağı yönünde.

Bütün bunların uzaydaki sorumlulukla, sigortayla, mülkiyet haklarıyla, enformasyonla, teknolojiyle, medyayla ve siyaset bilimiyle ilgili çok sayıda sorunu içeren bir dizi hukuki meseleyi ortaya çıkaracağı, uluslararası nitelikteki mevcut uzay dışı antlaşmaların ve anlaşmaların, uzayın askeri ve az da olsa ticari kullanımı dışında kalan hukuki sorunlarla uğraşmakta yetersiz kalacağı aşikardır.

İngilizler ‘Law tends to follow rather than to lead/Hukuk öncülük yapmak yerine takipçilik yapmaya eğilimlidir’ derler. Doğru da söylerler. Gerçekten hukuk hemen hiçbir konuda liderlik yapmaz, aksine takipçilik/kuyrukçuluk yapar. Bu karayollarıyla ilgili, karayollarında seyreden araçların, araç sahiplerinin ve kullanıcılarının sorumluluğuyla ilgili hukuki düzenlemelerin, otomobilin keşfedilmesinden sonra yapılmasında böyle olduğu gibi, sivil havacılıkla ilgili hukuki düzenlemelerin, uçakların yapımından ve yolcu taşımaya başlamasından sonra yapılmasında ve başkaca alanlarda da hep böyle olmuştur.

Hukukla uzay ve uzay dışı faaliyetler arasındaki ilgi ve ilişki de az yukarıda verdiğimiz örneklerden farklı şekilde gelişmemiş, uzay ve uzay dışı faaliyetler çok önceki yıllarda başladığı halde, hukukun uzaya ve uzayın dışına dair düzenlemeleri çok daha sonraları gelmiştir. Uzayın ve uzayın dışının insanlığın ortak varlığı olması ve uluslararası bir nitelik taşıması nedeniyle, uzay ve uzay dışı faaliyetler için olan hukuki ve düzenleyici çerçeve daha ziyade uluslararası sözleşmeler kapsamında ilerlemiş ve bunların tamamı Birleşmiş Milletler tarafından vazedilmiştir. Uluslararası uzay ve uzay dışı hukukun ana gövdesini oluşturan bu metinleri: 1967 tarihli The Outer Space Treaty/Uzay Dışı Antlaşma,  1968 tarihli The Return (or Astronout) Agreement/Geri Dönme (veya astronot) Anlaşması, 1972 tarihli Liability Convention/Sorumluluk Konvansiyonu, 1975 tarihli Kayıt/Tescil Konvansiyonu, 1979 tarihli Moon Agreement/Ay Anlaşması olarak sayabiliriz.

Bu metinlerden 1967 tarihli The Outer Space Treaty/Uzay Dışı Antlaşma, uzmanları tarafından, uzay ve uzay dışı hukukun ‘Magna Carta’sı olarak kabul edilmektedir. Uzay faaliyetlerini düzenleyen bu antlaşma, Dünyadaki bütün devletlerin uzaydaki ve uzay dışındaki haklarını ve yükümlülüklerini belirlemektedir. Özellikle işaret etmek gerekir ki, bu antlaşma, ister taraf olsun, isterse olmasın bütün devletler, kendi devletleri antlaşmaya taraf olmasalar dahi özel aktörler yönünden de bağlayıcıdır.

Antlaşmanın amacını, vizyonunu, çerçevesini belirleyen önsözünde ‘uzay ile uzayın dışının barışçıl amaçlarla kullanılacağına ve bunun ekonomik ve bilimsel gelişmelere bakılmaksızın tüm insanlığın ortak yararına olacağına’ vurgu yapılmaktadır. On yedi maddeden oluşan bu antlaşma, Ay ve diğer göksel varlıklar dahil uzay ve uzay dışı faaliyetleri yürütmenin ve yönetmenin temel ilkelerini belirlemekte, bu hususta geniş bir özgürlük alanı tanımakta, ancak bu özgürlüğün sınırsız olmadığını ifadeyle bunun sınırlarını çizmekte, bu alandaki yasakları kesin bir şekilde düzenlemektedir.

Antlaşmanın 1.maddesi hükmüne göre, uzayın ve uzay dışının keşfi ve kullanılması hakkı, hiçbir ayrım yapılmaksızın bütün devletlere aittir ve bütün devletler eşitlik temelinde ve uluslararası hukuka göre göksel bütün varlıklara serbestçe erişme hakkına sahiptirler. Bu geniş özgürlük anlayışına göre hiçbir devlet bir başka devletin uzaya ve uzay dışına erişimine, bu alanlarda keşif ve araştırma yapmasına, bu alanları kullanmasına müdahale etme hakkına sahip değildir. Yine bütün bu faaliyetlerin yürütülmesi için herhangi bir uluslararası otoriteden izin alınmasına gerek yoktur.

Antlaşmanın II.maddesi, yukarıda içeriğine değindiğimiz 1.maddedeki özgürlüklere sınır getirmekte, bu bağlamda uzay dışının ve göksel varlıkların hiçbir metotla ve araçla herhangi bir devlet ya da ulus tarafından kendisine maledilemeyeceğini, bunun meşru olmayacağını ifade etmektedir.

Antlaşmanın III.maddesi, bu antlaşmanın uluslararası kamu hukukunun kapsamında bulunduğunu, uzay hukukunun doğrudan düzenlediği konularda ve genel uluslararası hukukun açık bir şekilde egemen olduğu hususlarda, lex specialis/özel kanun, özel kural ve lex generalis/genel kanun, genel kural ilişkisinin işleyeceğini, yani lex specialis/özel hüküm bulunan durumlarda bunların uygulanacağını, özel hükmün olmaması durumunda, daha geniş olan uluslararası hukukun lex generalis/genel hükümlerinin geçerli olacağını ve bunların uygulanacağını emretmektedir.

Bu noktada uluslararası hukukun kaynaklarını dikkate almak ve bunların ‘uluslararası örf ve adet hukuku, uluslararası antlaşmalar ve anlaşmalar, hukukun genel/evrensel ilkeleri ve bunların yardımcısı/tamamlayıcısı olan hukuki makale ve diğer eserler, yani doktrin’ olduğunu hatırlamak gerekir.

Antlaşmanın IV.maddesi, silahsızlanma ve güvenlik hükümlerini içermekte, bu bağlamda yerküre yörüngesine, göksel cisimlere ve uzay istasyonlarına nükleer silahların ve diğer her türlü kitle imha silahlarının yerleştirilmesini ve bunların taşınmasını yasaklamaktadır. Uzay çağının başlamasından itibaren uzayın ve uzay dışının ulusal askeri güçler tarafından askeri amaçlarla kullanıldığı dikkate alındığında, uzaydan ve uzayın dışından barışçıl amaçlarla yararlanılmasını emreden ve uzay ile uzay dışında nükleer silahların ve kitle imha silahlarının kullanılmasını yasaklayan, bu suretle uzayın ve uzay dışının telekomünikasyon, uzaktan kumandalı sanayiler, ulusal ve uluslararası bilimsel çalışmalar gibi sivil ve barışçıl amaçlar için ve insanlığın yararına olacak şekilde kullanılmasının önünü açan bu madde oldukça önemlidir.

Antlaşmanın V.maddesi, astronotların korunmasıyla ilgili olup acil durumlarda ve başkaca nedenlerle ihtiyaç duyulduğunda, devletlerin, insanlığın uzayda ve uzayın dışındaki alanlarda elçileri olarak isimlendirilen astronotlara yardımda bulunması, bu amaçla diğer devletlerle işbirliği yapması emredilmektedir.

Antlaşmanın VI. ve VII.maddeleri, uzayda ve uzayın dışında faaliyet gösteren bütün aktörleri, bu bağlamda devletleri, hükümetleri, hükümet/devlet dışı kuruluşları, özel tüzel kişilikleri, akademik camiayı ve hatta bireyleri kapsayacak şekilde önemli bir sorumluluk rejimi getirmektedir. Bu rejime göre, egemen devletler, kendi uzay faaliyetlerinin tamamı için ve yanı sıra kendi faaliyetleri dahilinde olmasa dahi, kendi ülkelerine mensup kişi ve kuruluşların uzaydaki ve uzayın dışındaki askeri veya ticari tüm faaliyetlerinden uluslararası düzeyde nihai şekilde ve kesin olarak sorumludurlar. Bu madde kapsamındaki sorumluluk, uzaya veya uzay dışına füze veya uzay aracı gönderen, bunu sağlayan, buna hazırlanan, başka ülkelere veya kişilere bu konuda yardımda bulunan, kendi karasularından ve egemenlik alanındaki herhangi bir yerden uzaya veya uzay dışına füze fırlatan, bu yöndeki faaliyetleri ile kişilere, kuruluşlara ve başka devletlere zarar veren her devleti kapsamaktadır. Verilen veya verilecek olan zararlardan doğan bu uluslararası sorumluluk, yerkürenin yüzeyinde veya hava sahasında, Ay ve diğer göksel varlıklar dahil uzayda ve uzayın dışındaki herhangi bir alanda oluşan fiziksel, mali, siyasal, elektronik zararları içermektedir.

Antlaşmanın VIII.maddesi, devletlerin yargılama yetkisi ile ilgili hususları düzenlemektedir. Devletler elbette kendi egemenlik alanları içinde yargılama yapma yetkisine sahiptir ve bu egemenlik ilkesinin gereğidir. Buna bağlı olarak kendi topraklarında, hava sahalarında ve karasularında oluşan zararlarla ilgili davalarda devletlerin kendi ulusal mahkemeleri yetkilidir ve bu gibi durumlarda o ülkenin kendi hukuku uygulanır. Ne var ki, uzay ve uzayın dışı devletlerin kendi egemenlik ve yargılama alanı dışında olmakla, uzayda ve uzayın dışında, başkaca ülkelerin karasularında ve hava sahasında oluşan zararların karşılanabilmesine hizmet edebilmek için uluslar, bu konulardaki lisanslama, gözetim ve denetleme görevlerinin ve kendi yargılama yetkisinin sınırlarını genişletmek, bu hususlarla ilgili yetkilerini uluslararası kuruluşlarla paylaşmak, uzay ve uzay dışı nesnelerin kayıt ve tescilinde kendi ulusal kayıt ve tescil işlemlerinin yanı sıra uluslararası kayıt ve tescil işlemlerini yapmak zorundadırlar. Esasen Birlemiş Milletler Uzay Dışı İşler Bürosu bu amaçla kurulmuş olup uzay ve uzay dışı faaliyetlerde kullanılan bütün araç, gereç ve nesneler bu büroya kayıt ve tescil edilmek zorundadır. Herhangi bir uluslararası ihtilaf durumunda bu büro kayıtları esas alınmaktadır. Uzayda veya uzayın dışında zarar oluşması durumunda ve bu hususta çıkan ihtilaflarda ve işlenen suçlarda yargılama yetkisi Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne ve Uluslararası Adalet Divanı’na aittir. Uygulanacak hukuk ise uluslararası hukuktur.

Antlaşmanın IX.maddesi, çevre konularıyla ilgili olup hem Dünya ve Dünyaya ait çevreyle, hem de Dünya dışındaki, bu bağlamda uzay ve uzay dışı çevreyle ilgili düzenlemeleri içermektedir. Bu madde gereğince devletler, bu konuda karşılıklı yardımlaşmayı, işbirliği ilkelerine uymayı, antlaşmaya taraf olan diğer devletlerin yararlarını dikkate almayı, uzayın ve uzayın dışının keşfine ilişkin faaliyetlerinde çevreye zarar vermekten kaçınmayı, yerkürenin çevresine zarar verecek nitelikte menfi eylemlerde bulunmamayı, Dünya ve Dünyaya ait çevreye ve bunun dışındaki çevreye zarar verecek materyalleri kullanmamayı taahhüt etmektedirler.

Antlaşmanın diğer maddeleri, devletlerin uzay ve uzay dışı faaliyetleri konusunda birbirlerini bilgilendirmeleri, bilgi alışverişinde bulunmaları, her devletin Ay’a gidiş ve geliş  hakkına sahip olması, uluslararası hükümetler içi organizasyonların uzay faaliyetleri konusundaki sorumlulukları gibi hususları düzenlemekte, son hükümleri ise onaylama, yürürlük, değişiklikler ve devletlerin çekinceleri ile ilgilidir.

1968 tarihli Geri Dönme (veya astronot) Anlaşması, astronotlara ‘insanoğlunun elçileri’ olarak muamele edilmesini düzenleyen çok sayıdaki maddenin yanı sıra insansız/mürettebatsız uzay faaliyetleriyle ilgili hükümleri ve yine devletlerin bir başka devletin hükümranlık alanı içinde olan kara sahasına veya karasularına veya devletin egemenlik alanı dışında bir yere inen uzay araç, gereç ve nesneleriyle ilgili hususları düzenlemektedir.

1972 tarihli Sorumluluk Konvansiyonu,  uzaydaki ve uzayın dışındaki sorumluluğu, bunun sınırlarını ve kapsamını belirlemektedir. Bu konvansiyonun 1/a maddesi sorumluluk kapsamındaki zararları; ölüm, bedeni zarar, sağlığın bozulması, devletlerin kendisine ait eşya ve malzemelerinin kaybolması veya zarar görmesi, kişilerin kaybolmaları vs. şeklinde sınıflandırmakta ve bunların tazmini ile ilgili hususları düzenlemektedir.

Konvansiyonun I/d maddesi, ‘uzay nesnesini’ tanımlamaktadır. Buradaki tanıma göre uzay nesnesinin tamamlayıcı parçaları/eklentileri füze aracı ve bunun parçalarıdır.

Konvansiyonun II.maddesi, uzay nesnesinin yerkürenin yüzeyine veya uçmakta olan hava aracına verdiği zararlardan dolayı mutlak olarak sorumlu olduğunu ve yanı sıra devletlerin uzayda birbirlerine verdikleri zarar iddialarını ve taleplerini düzenlemektedir. Uzaydaki sorumluluk kusur temellidir, kusurun belirlenmesinde ispat yükü iddia eden tarafa aittir. Bu konvansiyon hükümlerine göre, zarar durumunda, zarar veren devlet ile zarara uğrayan devlet bu konudaki ihtilaflarını diplomatik görüşmelerle çözümlemeyi denemeli, bir yıl içinde bundan bir sonuç alınamadığı takdirde Birleşmiş Milletler Talep Komisyonu’na başvurmalıdır. Talep Komisyonu nitelik olarak bir yargısal organ olmamakla, bu komisyonun vereceği kararların bir bağlayıcılığı da yoktur. Devlet dışındaki özel aktör ve kişilerin verecekleri zararlardan sorumlulukları, kendileriyle birlikte onların faaliyetlerini gözetmesi, denetlemesi gereken mensubu oldukları devlete aittir. Devletlerin bu hususu ve üstlendikleri riski dikkate alarak sigorta yaptırma yoluna gitmelerinde yararları vardır.

1975 tarihli Kayıt/Tescil Konvansiyonu, uzay nesnelerinin, araç ve gereçlerinin Birleşmiş Milletler nezdinde tutulan ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği adına yönetilen biri Viyana’da, diğeri Avusturya’da bulunan merkezi kayıt ve tescil ofisleri, bunların tabi oldukları kurallar ve kayıt ve tescil için gerekli olan işlemleri düzenlemektedir. Devletler, gerek kendilerine ait olan, gerekse özel kişi ve kuruluşlara ait bulunan uzay nesnelerini, araç ve gereçlerini tutmak zorunda oldukları hem kendi ulusal kayıt ve tescil ofislerine, hem de Birleşmiş Milletler nezdindeki merkezi kayıt/tescil bürosuna kaydettirmek zorundadır.

1979 tarihli Ay Anlaşması, 1979 yılında bağıtlanmış olmasına rağmen 1984 yılına kadar yürürlüğe girmemiştir. Yürürlüğe girdikten sonrada Birleşmiş Milletler camiası içinde ve uluslararası düzeyde gereken ilgiyi görmemiş, bu bağlamda 01 Ocak 2017 tarihi itibariyle 193 üyeli Birleşmiş Milletler örgütünün 17 üyesi anlaşmayı onaylamış ve sadece dört üye ülke anlaşmayı imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre Ay ‘insanlığın ortak mirasıdır’ ve Ay ile Ay’ın kaynakları insanlığa aittir. Dolayısıyla bu keşif ve bu ortak mirasın kullanılması, ekonomik ve bilimsel gelişmelerine bakılmaksızın bütün ülkelerin yararına ve çıkarına uygun olmalıdır. Bu ifade Birleşmiş Milletler Şartı’nda vurgulanan ‘adil/hakkaniyetli yarar-paylaşım’ ilkesinin ve rejiminin anlaşmaya yansıtılmış halidir.

KAYNAKÇA –

Genel olarak Globe Law and Business Ltd. tarafından yayınlanan ‘Outer Space Law/Uzay Dışı Hukuk’, özel olarak bu yayın içinde yer alan Secure World Foundation/Güvenli Dünya Vakfı Uzay Hukuku Danışmanı Christopher Daniel Johnson’un ‘International Law Governing Outer Space Activities/Uzay Dışı Faaliyetlere Hükmeden Uluslararası Hukuk’ başlıklı makalesinden yararlanılmıştır.

ARABULUCULUĞUN ÖNCESİ, SONRASI VE BUGÜNÜ – II

Zaman hızla aktı. Hızla akıp giden zaman, 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ve yine 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte, ceza uyuşmazlıklarının ‘ceza adalet sistemi dışında çözülmesine’ imkan tanıyan ‘uyuşmazlık’ kurumunu ceza hukuk mevzuatımıza dahil etti.

Anglo-Amerikan hukuk sisteminin bir kurumu olan ve Avrupa Konseyi kararı ile Avrupa Konseyi’ne üye devletlere tavsiye edilen bu kurum, gerçekte ‘onarıcı adalet’ anlayışının ortaya çıkardığı bir alternatif uyuşmazlık çözüm aracıdır. Bu çözüm aracı, ‘biktimoloji’ olarak bilinen ‘mağdurların haklarının ceza muhakemesi sürecinde korunmasını, faille mağdur arasındaki uyuşmazlığın uzlaşma yoluyla giderilmesini, failin sorumluluğunu kabullenmesini, suçunun bilincine varmasını, pişmanlık duymasını’ öngörür.

Suç işlemiş kişinin yeniden topluma kazandırılmasına yardımcı olunmasını amaçlayan onarıcı adalet anlayışının hukuka ve yargılama faaliyetine yansımalarından birisi olan bu araç ve kurum sayesinde, mağdurla fail arasındaki anlaşmazlık karşılıklı rıza ile sona erdirilmek suretiyle ihlal edilmiş olan hukuk kurallarının onarılmasına ve toplumsal barışın yeniden tesis edilmesine imkan sağlanır. Zira uzlaştırma kurumunun temel amacı ‘barışmak’, uzlaştırıcının görevi ise ‘fail ile mağduru barıştırmaktır.

Uzlaştırma sürecinin başlangıç aşaması savcının önerisiyle olmakla, uzlaştırma konusunda ilk ve en önemli görev savcılık kurumuna düşmektedir. O nedenle, uzlaştırma kurumunun işletilmesi, giderek yaygınlaşması ve Türkiye’nin ceza hukuku bağlamında kendi uzlaştırma hukukunu yaratabilmesi konusunda en önemli görev savcılara düşmektedir. Onun için savcılarımızın bu kuruma sahip çıkmaları, uzlaştırma sürecini kolluk güçlerine bırakmadan bizzat kendilerinin yönetmeleri gerekir.

Uzlaştırma kurumunun işletilmesinde ve başarıya ulaşmasında motor rolü oynayacak birinci kurum ve meslek savcılık, ikincisi ise barolar ve avukatlardır. O nedenle,savcıların barolarla işbirliği yapmaları, baroları ve avukatları uzlaştırma sürecine dahil etmeleri gerekir. Aksi takdirde uzlaştırma kurumunun sağlıklı biçimde işlemesi, bu kurumdan beklenen marjinaL yararın sağlanması mümkün değildir.

Bu sistem, kendilerini iyi yetiştirmeleri koşuluyla avukatlara da oldukça önemli bir rol vermektedir. Bu rol, avukatların adeta bir yargıç gibi tarafsız ve objektif bir şekilde uzlaştırma kapsamındaki ihtilafları çözme, taraflar arasında barışı tesis etme rolüdür. Avukatların bu rolün hakkını verebilmeleri için özel bir eğitimden geçmeleri ise, hem mutlak bir gereksinme, hem de yasal bir zorunluluktur.

Sistemin yürürlüğe konulduğu 01.06.2005 tarihinde ve daha sonra 06.12.2006 tarihinde değişiklikler yapıldığı aşamada, hiçbir baro sisteme katkı yapmaya daha henüz hazır durumda değil iken, Ankara Barosu kendi bünyesinde oluşturduğu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi aracılığıyla verdiği uzlaştırıcılık eğitimi sayesinde ve savcılık kurumuyla işbirliği yapmak suretiyle Aralık 2006 tarihinden itibaren sisteme eylemli olarak hizmet etmeye başladı.

Ne var ki, aradan geçen zaman içerisinde oldukça mesafe alınmış olunmasına rağmen, uzlaştırma kurumu uygulamada tam olarak yerine oturmamış, bu kurumdan beklenilen yarar sağlanamamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, bizim toplumumuzda barışma/uzlaşma kültürünün yeteri kadar gelişmemiş olmasıdır. Bir diğer nedeni de, mevzuatta öngörülmüş olmasına rağmen, baroların uzlaştırma sürecine aktif olarak dahil edilmemeleri, deyim yerinde ise dışlanmış olmalarıdır.

Şimdi yeri gelmiş iken bu konuyla ilgili bir anımı, bu bağlamda uzlaştırma kurumuyla ilgili olarak Adalet Bakanlığı ile UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) tarafından 12 mart 2012 tarihinde İstanbul’da düzenlenen ‘Ceza Adalet Sisteminde Mağdur-Fail Uzlaştırma Uygulamaları Uluslararası Çalıştayı’ isimli bir etkinliği sizinle paylaşmak isterim.

Başta dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı olmak üzere, Adalet Bakanlığı’nın üst düzey bürokratlarının, Baro Başkanlarının, yargıç, savcı ve akademisyenlerin yanı sıra pek çok sayıda yabancı uzmanın katıldığı bu çalıştayda, dönemin Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak açış konuşması yapmak üzere ben de davetliydim. Çalıştayın açılışında yaptığım konuşmada, az yukarıda ifade ettiğim hususların yanı sıra şunları ifade ettim:

(…)

‘26.07.2007 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanununa Göre Uzlaştırmanın Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 30.maddesinin 4.fıkrası hükmüne göre uzlaştırıcı eğitiminin “Türkiye Adalet Akademisi, Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği, ilgili barolar ve bu konuda eğitim veren üniversiteler ile işbirliği içerisinde verilmesi” gerekir.

Bu konuda kendi kurumumu, yani Türkiye Barolar Birliği’ni de dahil ederek bir eleştiri yapmak gerekir ise, bu işbirliği bugüne kadar gerçekleşmiş değildir. O nedenle yönetmelikte görev verilen kurumlar olarak çok ivedi biçimde harekete geçmek ve eğitim konusunda işbirliği yapmak zorundayız.

Yine az yukarıda sözünü ettiğim yönetmeliğin “Uzlaştırmacı olarak görevlendirilecek avukatların seçimi, eğitimi, uymakla yükümlü oldukları etik kuralları ve standartları gösteren ilke ve esaslar, Türkiye Barolar Birliği tarafından değerlendirilir” şeklindeki 31.maddesinin 5.fıkrası hükmü yeterince anlaşılabilir bir içerikte değildir. Bu bağlamda fıkrada belirtilen hususlarda düzenleme yapacak olan Türkiye Barolar Birliği midir, yoksa Adalet Bakanlığı tarafından fıkrada belirtilen hususlarda yapılacak düzenlemeyi Türkiye Barolar Birliği mi değerlendirecektir, bu husus fıkradaki düzenlemeden tam olarak anlaşılamamaktadır. O nedenle bu konuya açıklık getirilmesi ve hatta anılan fıkranın yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Yine yönetmelikte “Uzlaştırmanın Yapılacağı Yer” başlığı altında adliye binalarında uzlaştırma müzakerelerinin yapılabilmesi amacıyla toplantı odaları tahsis edileceği yazılı olmakla, Cumhuriyet Başsavcılıklarının yönetmeliğin bu hükmünü yerine getirmeleri gerekir. 

Son bir husus olarak, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 147/c maddesine uzlaştırma kapsamına giren suçlarda şüpheli veya sanığa “uzlaşma talep etme hakkı bulunduğu” hususunun bildirilmesinin eklenmesinin de uygun olacağı kanısındayım.’

Benim bu konuşmamda işaret ettiğim hususlar arasında bulunan, adliye binalarında uzlaştırma odaları tahsisi işi zaman içerisinde ikmal edilmiş, uzlaştırmacı olarak görevlendirilecek avukatların seçimi, eğitimi, uymakla yükümlü oldukları etik kuralları ve standartları gösteren ilke ve esaslar, uzlaştırıcıların eğitimi gibi hususlar, 05 Ağustos 2017 tarihli Ceza Muhakemesinde Uzlaştırma Yönetmeliği ile düzenlenmiştir.

Ceza mevzuatımızda alternatif uyuşmazlık çözüm aracı olarak ‘uzlaştırma’ kurumuna nazaran hukuk uyuşmazlıklarındaki alternatif uyuşmazlık çözüm aracı olan ‘arabuluculuk’ kurumu sistemimize çok daha gecikmeli olarak dahil olmuştur.

22.06.2012 tarihli ve 28331 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 07.06.2012 tarih ve 6325 sayılı ‘Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun daha henüz yasalaşmasından önce, dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin ile görüşmeye gittim. Temelde arabuluculuk kurumuna şahsen karşı olmamakla birlikte, benim yöneticilikte bildiğim, doğruluğuna inandığım için bağlı kaldığım ve dolayısıyla uyguladığım bir ilkem vardır. ‘Karşı olduğun her ne ise onun gerçekleşmesini engelleyecek gücün yoksa eğer, ona bir şekilde dahil ve müdahil olmak ve dolayısıyla onun şekillenmesinde olabildiği kadar etkili olmak ve koşullar her ne şekilde olursa olsun müzakere alanını asla ve asla terk etmemek, müzakereye ve işbirliğine kapıları daima açık tutmak.

Bu ilkeyi somut olaya uygulamak gerekir ise durum şudur. Arabuluculuk kurumu AK Parti iktidarının seçim vaatleri arasında yer alıyordu. Hem bu nedenle, hem de TBMM’nde çoğunluğa sahip bulunmakla AK Parti bu vaadini yerine getirecek, diğer bir deyişle kanunlaştıracak güce sahipti. Türkiye Barolar Birliği olarak bu kuruma karşı çıksak dahi, – yönetim kurulunun pek çok üyesi, başta İstanbul ve Ankara Baroları olmak üzere çok sayıda baro bu kuruma karşıydı – bunu engelleyecek gücümüz yoktu. Sayın Ergin ile görüşmeye bu koşullar altında, yönetim kurulunun bilgisi dahilinde, yani karşı da olsalar onların görüşünü alarak ve deyim yerindeyse risk alarak gittim. Ama benim deneyimlerime ve değerlendirmelerime göre, görüşmeye gitmemenin, biz bu kuruma karşıyız diye vaziyet almanın riski daha fazlaydı. Böyle bir durumda, hükümet bu yasayı yine çıkarır ve biz avukat olarak, meslek kuruluşu olarak sürecin dışında kalır, aşağıda açıklayacağım mesleki ve örgütsel kazanımları elde edemezdik. Nitekim geçmişte marka patent vekilliğinin yasalaşması sürecinde, barolar ve Türkiye Barolar Birliği olarak bu kuruma karşı vaziyet almış, sonuçta hepsi aleyhe sonuçlanan davalar açmış ve marka patent vekilliği konusunda gerek mesleki, gerekse örgütsel yönden hiçbir kazanım sağlayamamıştık.

Dönemin Adalet Bakanı Sayın Sadullah Ergin ile yaptığımız görüşmede, arabuluculuk kurumuna ilke olarak karşı olmadığımızı, bu kurumun oluşmasına, gelişmesine katkı yapabileceğimizi, esasen bu kurumun avukatların ve baroların desteği olmadan gelişme sağlamasının, yerleşmesinin son derece zor olduğunu ifade ettim. Kendileri de avukat olan, müzakereye, diyaloga son derece açık bir kişiliğe sahip bulunan Sayın Ergin’de benimle aynı düşüncede olduğunu ifade etti.

Ve ben avukat ve kurum olarak taleplerimizi kendilerine şu şekilde arz ettim:

  • Arabuluculuk hizmetinin sadece avukatlar tarafından verilmesi,
  • Arabuluculuk kurumunun tarafların talebine ve anlaşmasına bağlı olarak, yani gönüllü şekilde kurulması, zorunlu olmaması,
  • Arabuluculukta görülen uyuşmazlıklarda tarafların kendilerini avukatları vasıtasıyla temsil etmeleri,
  • Arabuluculuk kurumunun mahkeme bağlantılı olması,
  • Arabuluculuk kurumunun Adalet Bakanlığı’nda bir daire başkanlığı şeklinde ve Bakanlık şemsiyesi altında kurulmaması, bağımsız idare otoritesi olarak daha özerk ve bağımsız bir yapıda kurulması, oluşturulacak böyle yapıda Adalet Bakanlığı temsilcisinin, baroların, Türkiye Barolar Birliği’nin, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği temsilcilerinin, hukuk fakülteleri akademisyenlerinin bulunması,
  • Yapılması öngörülen arabuluculuk sınavında, bu sınavı yapacak kurul içerisinde baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin temsilcilerinin olması,
  • Arabuluculuk eğitiminin barolar ve Türkiye Barolar Birliği ile hukuk fakültesine sahip üniversiteler tarafından verilmesi,
  • Arabuluculuk kurumuna Türkiye’nin her tarafında aynı anda ve yasada arabuluculuda çözümleneceği hükme bağlanan bütün konularda değil, belli kentlerde ve mesela iş uyuşmazlıkları gibi belli konularda pilot olarak başlanılması, belli bir mesafe alındıktan, deneyim kazanıldıktan, uygulamada görülecek aksaklıklar giderildikten sonra Türkiye geneline yayılması,

Sadullah Bey, benim bu önerilerimin hemen hepsine makul yaklaşmakla birlikte, sadece avukatların arabulucu olmalarının meslek taassubu olacağını ve tepki alacağını, o nedenle sadece avukatların değil, hukuk fakültesi mezunlarının arabuluculuk yapmaları görüşünde olduğunu, Arabuluculuk Kurumunu Adalet Bakanlığı bünyesi içinde bir daire başkanlığı şeklinde yapılandıracaklarını, ayrıca bir Arabulucular Kurulu ve Sınav Kurulu kuracaklarını, her iki kurulda da Türkiye Barolar Birliğine temsilci vereceklerini, pilot proje fikri uygun olmakla birlikte, yargının yükünü ivedilikle azaltmak amacıyla sisteme Türkiye’nin her tarafında,  aynı anda ve yasada öngörülen her ihtilafı kapsayacak şekilde başlayacaklarını ifade etti.

Ve sonuç itibariyle arabuluculuk kanunu, hem bizim, hem de Bakanlığın taleplerini kapsayacak şekilde çıktı. Bu bağlamda, arabuluculuk hizmetinin sadece hukuk fakülteleri mezunları tarafından verilmesi; arabuluculuk kurumunun tarafların talebine ve anlaşmasına bağlı olarak, yani gönüllü şekilde kurulması, zorunlu olmaması; arabuluculukta görülen uyuşmazlıklarda tarafların kendilerini avukatları vasıtasıyla temsil etmeleri; arabuluculuk kurumunun mahkeme bağlantılı olması; oluşturulacak arabuluculuk kurulunda ve sınav kurulunda Türkiye Barolar Birliği’nin temsilcilerinin bulunması; Arabuluculuk eğitiminin hukuk fakültesine sahip üniversitelerin yanı sıra Türkiye Barolar Birliği tarafından da verilmesi hususları yasalaştı.

Ancak daha sonra yapılan değişiklikler ile arabuluculuğun ihtiyari/gönüllü olmasından kısmen vazgeçildi, bu bağlamda iş uyuşmazlıklarıyla sınırlı olarak zorunlu arabuluculuk kurumu getirildi. Arabuluculuk kurumu özü itibariyle zorunluluğa değil, gönüllülüğe dayalı bir kurumdur. Dünyadaki genel uygulamada, birkaç istisnai ülke dışında gönüllülük esasına dayanmaktadır. O nedenle, daha sonra yapılan değişikliğe bağlı olarak iş davaları yönünden zorunluluk esasının getirilmesi yanlış olmuştur.

Her ne kadar, Türkiye Barolar Birliği onca yıl geçtikten sonra Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesinde ‘uzlaşma sağlama’ başlığı altında yer alan düzenlemeyi keşfetmiş ve arabuluculuk kurumu yerine bu kurumu ikame etmenin telaşına düşmüş ise de, arabuluculuk kurumuyla Avukatlık Yasası’nın 35/A maddesinde yer alan düzenleme amaç yönünden örtüşse bile işleyiş şekli itibariyle birbiriyle örtüşen kurumlar değildir.

Esasen Avukatlık Yasası’nın 35/A maddesinin hakkıyla çalıştırılabilmesi ve bundan bir sonuç alınabilmesi için, her şeyden önce taraf avukatlarının müzakere teknikleri hususunda iyi eğitilmiş olmaları, çatışma esasına dayanan avukatlık kültürünün yerine uzlaşma kültürünü koymaları ve buna uygun şekilde yetişmiş olmaları gerekir. Böyle bir eğitim sürecinden geçmeyen, çatışma kültürünün yerine uzlaşma kültürünü koymayan, bu konudaki yetenek ve becerilerini geliştirmeyen bir avukatın, Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesini uygulaması, bu maddenin amaçladığı uzlaşmayı sağlaması mümkün değildir. Esasen on yedi yıla yakın bir zamandan bu yana bu maddenin yürürlükte olmasına karşın, Türkiye genelinde bu madde uygulamasının on yediyi dahi bulmamış olması da yukarıda yer verdiğimiz tespitimizi doğrulamaktadır.

O nedenle, yapılması gereken her iki kurumu birbiriyle yarıştırmak, Avukatlık Kanunu’nun 35/A maddesini arabuluculuk kurumunun yerine ikame etmeye çalışmak değildir. ‘Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmamak’ için, bu hususta öncelikle yapılması gereken, elde edilen kazanımlara sahip çıkmak, bunların alanını genişletmektir. Bunun yanı sıra, bir yandan fakülte eğitimi, staj eğitimi, meslek içi eğitim dahil olmak üzere, avukatın 35/A madde kapsamında iş yapabilmesini sağlayacak ve bu yöndeki becerilerini geliştirmesine imkan verecek şekilde bir eğitim sürecinden geçmesinin yolunu açmak, buna uygun eğitim ve staj modelleri geliştirmek; diğer taraftan altı yıllık arabuluculuk uygulamasının kazandırdığı deneyimden yararlanmak suretiyle, bu kurumun aksayan yönlerini tespit etmek, bu eksikliklerin giderilmesi yönünde çalışma yapmak, arabuluculuk kurumunun daha iyi ve verimli şekilde işlemesi için öneri ve eleştirilerde bulunmak ve böylece bu kurumun gelişmesine, yerleşmesine, kurumsallaşmasına katkı sağlamaktır.

‘Hukukla ilgili iki olumsuz deneyimim oldu. Birincisinde bir davayı kayıp ettim. İkincisinde kazandım. Biz atalarımızdan hikmeti hiç öğrenemeyecek miyiz?’ Victor HUGO

ARABULUCULUĞUN ÖNCESİ, SONRASI VE BUGÜNÜ – I

Biz avukatların, mesleklerinin gereği uyguladıkları, yaşadıkları, tecrübe ettikleri, biriktirdikleri için çok iyi bildikleri üzere, anlaşmazlık, uyuşmazlık, çatışma insanlara özgü bir durum ve toplumsal bir olgudur. Böyle olduğu ve çoğu zaman bunu önlemek mümkün olmadığı için, kendi kadim tarihleri boyunca insanlar aralarındaki uyuşmazlıkları çözmek amacıyla değişik yöntemler ve araçlar geliştirmişlerdir. Her toplumun kendi dinamiklerine, koşullarına, toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısına göre değişiklik gösteren bu yöntemleri ve araçları: müzakere, uzlaşma, arabuluculuk, tahkim, mahkeme biçiminde sınıflandırabiliriz.

Bu araçların içinde en geleneksel olanı ve dolayısıyla en çok bilineni, dava açmak, yani mahkemeye başvurmaktır. Sorunları ve anlaşmazlıkları çözmek için mahkemeye başvurmak, yani dava açmak hepimizin bildiği, gerektiğinde başvurduğu hak arama araçlarından birisi ve hatta en çok kullanılanıdır. Zira herhangi bir anlaşmazlık ortaya çıktığında, taraflar kendilerini haklı görürler ve kendi çözüm yollarını hem karşı tarafa, hem de mahkemeye dayatırlar. Yani çatışma genellikle kimin yolunun daha iyi ve doğru olduğu sorunundan ve sorusundan çıkar. Hangi yolun iyi ve doğru, hangi tarafın haklı olduğuna mahkeme karar verir. Oysaki hemen her zaman bir üçüncü alternatif daha vardır. Bir kazananı, bir de kaybedeni olan geleneksel çatışma çözümlerinin, yani mahkemeye başvurmanın, dava açmanın dışında kalan bu alternatif, ‘kazan-kazan’ ilkesine dayanan, yani her iki tarafa da kazandıran bir alternatif çözüm aracı olan arabuluculuk ve uzlaşmadır.

Bu yöntemler mahkemeye gitmenin yarattığı gerilimi tamamıyla ortadan kaldırmanın kesin bir yolu olmasa da, ilişkileri iyileştirmenin ve yumuşatmanın, buna bağlı olarak toplumsal barışı tesis etmenin ve sürdürmenin bir yolu olabilir. Öyle ki, çatışma temelli dava açmakla kıyaslandığında, gerek arabuluculuk, gerekse uzlaşma, tarafları çok daha az yıpratarak, çok daha hızlı ve çok daha ucuz sonuçlar üretebilir.

İhtilafların çoğalmasına, çeşitlenmesine, hukukta yeni disiplinlerin ortaya çıkmasına, bunların hepsinin ayrı uzmanlıkları gerektirmesine ve mahkemelerin bu ihtilafları çözmekte yetersiz kalmalarına bağlı olarak ve zaman içerisinde yeni ihtilaf çözme araçları geliştirilmiştir. Genel olarak Alternatif Uyuşmazlık Çözüm araçları olarak isimlendirilen bu araçların en başında tahkim, uzlaşma ve arabuluculuk gelmektedir.

Günümüzde gerek sayısal yönden, gerekse çeşitlilik yönünden çok fazla artan, bu artışa bağlı olarak çözüme, yani karara bağlanması son derece zorlaşan, yanı sıra oldukça zaman alan ve masraflı olan hukuki uyuşmazlıkların çözüme bağlanmasında geleneksel yol ve araç niteliği taşıyan mahkemeye başvurmanın yerine alternatif bir ihtilaf çözüm aracı olarak ikame edilen uzlaşma ve arabuluculuk kurumları, her ne kadar yeni bir yol, yöntem ve araç gibi görülmekte, gösterilmekte ve bilinmekte ise de, gerek bizim tarihimiz ve hukukumuz, gerekse yabancı toplumlar ve hukuk sistemleri yönünden pek o kadar yeni değildir. Aksine çok eski zamanlardan bu yana  bilinen, uygulanan, daha sonra unutulan ve bir zaman sonra hatırlandığı için uygulanmak üzere geri çağrılan bir yol, yöntem, araç ve kurumdur.

Bu bağlamda ve hemen işaret etmek gerekir ki, temeli ‘sulha’, yani ‘dostane çözüme’ dayanan uzlaşma ve arabuluculuk kurumları, bizim hukukumuz yönünden yeni değildir. Şöyle ki,  Mecelle’nin ‘Bi’t-terâzî nizâ’ı ref’ eden bir akiddir ki, icab ve kabul ile mün’akid olur.’ hükmünü taşıyan 1531.maddesi, tarafların karşılıklı kabulleri sonucu oluşan sulh sözleşmesi ile taraflar arasındaki ihtilafların ortadan kaldırılmasını öngörmekte ve sulhu bir çözüm aracı olarak kurumsallaştırmaktadır.

Günümüzün önemli kuruluşlarından olan, sadece devletler düzeyinde değil, Avrupa Birliği Parlamentosundan Uluslararası Barolar Birliği’ne kadar uzanan çok geniş bir alanda kurulu bulunan ve ‘Yurttaşların kamu kurumlarına karşı olan haklarını savunmak ve arabuluculuk yapmak üzere atanmış kamu görevlisi olarak tanımlanan ombudsmanlık kurumu’, Poltova Savaşında yenik düştükten sonra Osmanlı’ya sığınan ve beş yıl süreyle Osmanlı’da kalan İsveç Kralı XII. Charles’ın tarafından, Osmanlı’nın önemli kurumlarından olan, bu bağlamda halkın birbirleriyle ve devletle aralarındaki ihtilafların çözümüne aracılık eden Kazaskerlik/Kadıaskerlik kurumundan esinlenilerek kurulmuştur.

Yine gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı toplumlarında 13.yüzyıldan sonra iktisadi, sosyal, kültürel ve mesleki alanlarda önemli işlevleri yerine getiren, bu bağlamda meslek mensuplarının kendi aralarında ya da devletle aralarında çıkan ihtilafların çözüme bağlanmasında aracılık yapan Ahilik teşkilatı da bir uzlaşma ve arabuluculuk kurumudur.

Cumhuriyetimizin kurulmasından hemen sonra yürürlüğe giren 18 Mart 1924 tarihli, 442 sayılı Köy Kanunu’nun ‘İhtiyar meclisleri köylünün iki tarafın uzlaşması ile bitirilebilen her türlü işlerini görürler’ hükmünü taşıyan 53.maddesi bir sulh maddesidir ve bu sulhu sağlamakla görevlendirilen köy ihtiyar meclisleri de birer arabulucu kurumudurlar.

Aynı şekilde 15 Temmuz 1963 tarihli ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nun 22, 22 ve 23.maddelerinde düzenlenen arabuluculuk kurumuna, daha sonra bu kanunun yerine yürürlüğe konulan 05 Mayıs 1983 tarihli, 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 22.maddesinde ve bu kanunun yürürlükten kaldırılması sonrasında yürürlüğe konulan 18 Ekim 2012 tarih, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 50.maddesinde yer verilmiştir.

19 Mart 1969 tarihli, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun ‘Uzlaşma Sağlama’ başlığını taşıyan 35/A maddesi uzlaşmayı öngörmekte ve bu hususta taraf avukatlarına görev ve sorumluluk yüklemektedir. Aynı kanunun 95/5.maddesi ise, Baro Yönetim Kurullarına, avukatlar arasında, avukatlarla avukatlık ortaklıkları, avukatlık ortaklığının ortakları arasında ve bunlarla iş sahipleri arasında çıkan anlaşmazlıklarda istek üzerine aracılık etmek ve arabulmak, ücret uyuşmazlıklarında ise sulha davet etmek görevlerini vermektedir.

Arabuluculuk kurumu sadece pozitif hukukta yer verilen bir kurum olmayıp, aynı zamanda dinler tarafından da önem, değer ve yer verilen bir kurumdur. Yeni Ahit’te, yani İncil’de yer alan ‘Uzlaştırıcılar kutsaldır, onun için onlara Tanrı’nın çocukları denecektir.’ hükmü bunu doğruladığı gibi, İslam hukukunun temel araçlardan birisinin sulh olması da bunu doğrulamaktadır.

Öyle ki, ‘Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem/arabulucu, kadının ailesinden bir hakem/arabulucu gönderin. (Karı-koca) barışmak isterlerse Allah aralarını bulur…’ diyen Nisa Suresi’nin 35.ayeti ve yine ‘Kim iyi bir işte aracılık ederse, ona onun sevabından bir pay vardır; kim kötü bir şeyde aracılık yaparsa, ona o kötülükten bir pay vardır…’ diyen aynı surenin 85.ayeti, İslam Hukuku’nun cezadan daha ziyade sulha, yani uzlaşmaya ve anlaşmaya değer ve yer verdiğinin en önemli kanıtıdır.

Esasen az yukarıda yer verdiğimiz ayetin de vurguladığı üzere, İslam hukukunun temel araçlarının en başında sulh gelir. ‘Herhangi bir ihtilaf çıktığında arabuluculuk görevi yapan bir konsey, anlaşmazlığın taraflarını temsil eden heyetleri dinler. Heyetler ilk önce kurbanın ailesini onurlandıracak bir mütareke yapılmasını isterler. Sonra konuşurlar; sulh iletişimle yönlendirilir; taraflar bir araya gelip birbirlerini dinlerler. Konsey, “Onun söyledikleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ona nasıl cevap vereceksiniz?” diye sorar. Anlaşma olursa, hepsi kendi iradeleriyle sonuçtan tatmin olmuş halde evlerine dönerler. Bu süreç, genellikle ihtilafları sona erdirmeyen resmi bir mahkeme kararından daha iyi işler. Bir Müslüman’ın deyişiyle, “halkın yarısı yargıcın düşmanlarıdır.” Bunun aksine, sulh daha pratik, daha az maliyetlidir ve anlaşmayla sona erer. Her iki taraf da kazandığı için düşmanlık, husumet sona erer.’ (1)

Anadolu Aleviliği’nin sosyal ve dinsel yapılanmasında temel öneme sahip kurumlarının başında gelen, Dede Korkut örneğinde olduğu gibi kökü Orta Asya’ya ve daha henüz İslam dininin ortaya çıkmasından önceki döneme kadar giden, Bektaşilik, Mevlevilik öğretilerinde de yeri olan dedelik/şeyhlik kurumu, sadece dini bir kurum olmayıp aynı zamanda bir arabuluculuk kurumudur. Zira toplumdaki aydın, saygın, güven duyulan, bilgili kişileri tanımlamak için kullanılan dedeler/şeyhler, toplumu örgütlemenin, eğitmenin, aydınlatmanın yanı sıra kişiler arasında çıkan ihtilafları çözmekle, toplumda ve kişiler arasında barışı temin ve tesis etmekle, her türlü çekişmenin ve sorunun çözümlenmesinde arabuluculuk yapmakla görevli kişilerdir.

Tarihçiler, Batı uygulamasında arabuluculuğun ilk kez Akdenizli bir kavim olan, denizcilik ve ticaret alanlarında üstün özellikler gösteren ve Milattan önce 12. Yüzyılda hüküm süren Fenikeliler/Kenaniler tarafından uygulandığını, daha sonraki uygulamaların kadim Yunanistan’da aile arabuluculuğu şeklinde olduğunu, Antik Roma’da ise özellikle I. Justinianus zamanında ‘conciliator, interlocutor, mediator’ isimleri altında faaliyet alanı bulduğunu kaydetmektedirler.

Yine Alternatif Uyuşmazlık Çözüm teknikleri arasında önemli bir yer tutan müzakere olgusunun ‘Anlaşma sağlanıncaya kadar müzakere alanını terk etme’ diyen Afrika’ya kadar uzanan kadim bir tarihi vardır. Beyazlara karşı uzun yıllar silahlı mücadele yolunu izleyen Mandela’nın silahları bırakma çağrısında bulunurken ‘beyazların korkuları ile siyahların ümitleri arasında orta bir yer olduğunu ve bunu bulacaklarını’ ifade etmesi ve sonrasında barışın tesisi için beyazlarla müzakere yoluna gitmesi kadim Afrika geleneğinin siyasi alanda uygulanması niteliğindedir. Nitekim barışın sağlanmasından sonra yürürlüğe konulan Güney Afrika Anayasası’nın temelinde de, her biri kendi başına birer Alternatif Uyuşmazlık Çözüm aracı olan müzakere, danışma, katılım ve uzlaşma teknikleri uygulanmıştır.

Kadim tarih boyunca Uzak Doğu kültürünü çekip çeviren Konfüçyüs, Taoculuk ve Budizm Etiklerinin temeli de barışa, uzlaşmaya, anlaşmaya dayanır. Büyük sosyolog Max Weber’in ‘Konfüçyüs Pasifizmi’ adı altında Konfüçyanizmin barışçıl karakterine vurgu yapması bundan dolayıdır.

Günümüzde alternatif çözüm araçlarından olan arabuluculuğun en yaygın şekilde kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri’nde arabuluculuğun varlığı da eski tarihlere kadar uzanmaktadır. Bu bağlamda yeni kıtada arabuluculuğu ilk kullananlar, dini tören, ayin ve resmi yönetimi, yani kilisenin ve İncil’in otoritesini reddeden, sadece kutsal ruhun otoritesini kabul eden, Tanrı’nın doğrudan insanın kalbinde ve vicdanında ortaya çıktığına inanan bir mezhebin mensubu olan Quakerler’dır.

Amerikan Kongresi 20.yüzyılın erken yıllarında iş uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde arabuluculuğun ve tahkimin kullanılmasının yolunu açmış, 1960’lı yılların sonunda, 1970’li yılların başında, otoriteye ve yargıya karşı artan güvensizlik, iş/dava çokluğu nedeniyle yargının artan yükünün azaltılması, uzayan davaların daha kısa sürede çözüme bağlanması, dava giderlerinin giderek artmasına bağlı olarak hak arama yollarının kısıtlanması nedeniyle avukatlar ve barolar bütün bu konularda bir çözüm üretilmesi amacıyla harekete geçmişler, bu konuları tartışmak ve bir çözüm yolu bulmak için yargının diğer bileşenleri olan yargıçlara, savcılara, hukuk fakültelerine çağrıda bulunmuşlardır.

Bu çağrı sonrasında Nisan 1976’da Pound Konferansı (Konferansın adı 1920-30’larda Harvard Hukuk Fakültesi Dekanlığı yapan Roscoe Pound’a atfen ve onun onuruna verilmiştir) adı verilen etkinlikte bir araya gelen yargıçlar, savcılar, avukatlar, hukuk fakülteleri akademisyenleri ve yargının diğer bileşenler, tıkanan, güven ve itibar kaybeden yargı sisteminin önünü nasıl aşacaklarını tartışmışlardır. (2)

Bu konferansa yaptığı konuşmayla damgasını vuran Harvard Hukuk Fakültesi Profesörü Frank Sander, konvansiyonel/geleneksel yargılama sistemine olan bağımlılığı ve alışkanlığı azaltmak, bu yolla yargının yükünü hafifletmek için alternatif uyuşmazlık çözüm araçlarından olan arabuluculuğu ve uzlaşmayı kapsayan ‘multi-door courthouse’ (Türkçe karşılığı çok kapılı adliye anlamına geliyor, ancak kastedilen alternatif uyuşmazlık çözüm odaklı yargı sistemi) sistemine geçiş önerisinde bulunmuştur. (3)

Avukatlar, yargıçlar, savcılar, akademisyenler ve diğer paydaşlar tarafından benimsenen bu öneri sonrasında ve 1980’lerin sonunda alternatif uyuşmazlık çözüm araçlarından olan arabuluculuk kurumunun önü açılmış, bu bağlamda mahkemeler küçük miktarlı davaların, aile uyuşmazlıklarının ve bunun dışındaki hukuk davalarının çözümlenmesinde arabuluculuk kurumunu benimsemeye ve kullanmaya başlamışlardır.

Bu konferans sonrasında ve yirmi yıldan daha az bir süre içinde arabuluculuk, Amerika Birleşik Devletleri’nde hukuku ihtilaflarının çözümlenmesinde, yargının ve yargılama faaliyetinin bütünleyici bir parçası haline gelmiştir. Bu bağlamda, gerek eyalet, gerekse federal mahkemeler, aile ihtilafları dışındaki, iş ve ticaret davaları, kişisel tazminat davaları, yanlış tanı ve tedaviden kaynaklanan tıbbi davalar/malpractice, çevre ihtilafları, sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıklar başta olmak üzere her çeşitteki ve miktardaki davalarda arabuluculuğa başvurmaktadır. Yine özel şirketler ve diğer özel sektör kuruluşları, istihdamdan, tıbbi bakım ve tedaviden ve akdi diğer ilişkilerinden doğan ihtilaflarını giderek artan oranda arabuluculuk kurumu aracılığıyla çözmektedirler. Bu sürece gelinmesinde en büyük pay avukatların, baroların ve özellikle Amerikan Barolar Birliği’nindir. (4) Zira Pound Konferansları için çağrıda bulunan, bu toplantıların yapılmasını sağlayan Amerikan Barolar Birliği’dir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan bu uygulama zaman içerisinde diğer ülkelere sıçramış, bu bağlamda arabuluculuk ve uzlaşma kurumları dünyanın diğer ülkelerinde de uygulanmaya başlamıştır.

Bu bağlamda işaret edilmesi gereken önemli bir diğer husus, Avrupa Komisyonu’nun

arabuluculuk ile ilgili olarak yayınladığı 22 Ekim 2004 tarihli direktiftir. Adı direktif olmakla birlikte, gerçekte direktif olmayan, tavsiye ve teklif niteliği taşıyan bu bildirim ile Konsey, ‘arabuluculuğun kullanılmasını geliştirmek, aracılık ile klasik yargı işleyişi arasında sağlıklı bir ilişki kurmak suretiyle, uyuşmazlıkların hızlı ve sağlıklı bir çözüme kavuşturulmasını sağlamayı’ amaçlamıştır.

Anılan direktif, üye devletleri, kendi hukuk mahkemelerinin uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması amacıyla tarafların arabuluculuk kurumunu kullanmasına çağrıda bulunmaya izin vermelerini öngörmekte ve aşağıdaki hususları kapsamaktadır:

  • Üye Devletler, arabulucular ve arabulucu organizasyonlar için gönüllü davranış kodlarını geliştireceklerdir.
  • Arabulucular, arabuluculuk sürecine taraf olanlarca yapılan açıklamaların, ikrarların/kabullerin, arabuluculardan birisi tarafından yapılan önerilerin, sadece arabuluculuk amacıyla hazırlanan belgeler ile kanıtların hukuk mahkemelerinde yapılan yargılamaya sunulmasını önleyeceklerdir.
  • (a) Tarafların arabulucuya başvurmakta birlikte hareket etmeleri, (b) Mahkeme tarafından arabulucu istenmesi, (c) Ulusal yasaların arabulucuya başvurmayı zorunlu kılması durumlarında, zamanaşımı süresi işlemeyecek, zamanaşımı süresi arabuluculuk sürecinin bir anlaşmaya varılmadan sona ermesiyle yeniden başlayacak, yeniden başlayacağı tarihten itibaren ise en az bir ay sure ile uzatılacaktır.

Günümüzde arabuluculuk, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, Hindistan’dan, Pakistan’a, Hong Kong’dan Singapur’a, Kore’ye ve Çin’e, Latin Amerika’dan Kenya’ya, Somali’ye, Orta Doğu’da İsrail’den Arap devletlerine, daha uzaklarda Yeni Zelanda’dan Avustralya’ya, Avrupa Birliği’ne üye ülkelerden kıta Avrupa’sı ülkelerine kadar çok geniş bir coğrafyada uygulama alanı bulmakta, dahası ICC-International Chamber of Commerce/Uluslararası Ticaret Odası önüne gelen hukuki uyuşmazlıkların çözümünde, taraflara Alternatif Uyuşmazlık Çözüm aracı olan arabuluculuğun kullanılmasını tavsiye etmektedir.

Ülke uygulamalarıyla ilgili değişik örnekler ve ülkelerin bu konuda gösterdikleri gelişmelerin kısa bir özeti aşağıda sunulmuştur. (5)

Örneğin Çin’de Yüksek Halk Mahkemesi 2008 yılında evlilik, aile, miras, komşular arasındaki iskan uyuşmazlıkları gibi hukuk davalarının arabuluculukla çözümlenmesinin geliştirilmesini teşvik etmiştir. O tarihten bugüne kadar olan süreçte, zorunlu olmayan yargısal arabuluculuk kurumu mahkemelerde ve yargısal temelde uygulanmaya başlamış ve 5 milyon davanın 1/3’ü çözüme bağlanmıştır. Davaların sayısının azalmasıyla birlikte sınırlı yargısal kaynaklar davacılar için de yargılama giderlerinin azalmasını sağlamıştır. 2010 yılında Yüksek Halk Mahkemesi 190.000 yargıcın artan sayıda dava baskısı altında olduğunu, 2005 ile 2009 arasında yargıç sayısının aynı olmasına rağmen dava sayısının %25 oranında arttığını tespit ve rapor etmiştir. Bunun üzerine işlerin kolaylaştırılması için bir yandan yargıçların seçiminin ve eğitiminin geliştirilmesi, diğer yandan ihtilafların arabuluculukla çözümlenmesinin yolunun açılması yönüne gidilmiştir. Bu amaçla ve Yüksek Halk Mahkemesi’nin görüşü doğrultusunda halk mahkemelerinin, gerek devlet organlarıyla, gerekse sosyal kuruluşlarla ve ticari teşebbüslerle olan her düzeydeki ilişkileri tahkim edilmiş, bu amaçla; alternatif çözüm mekanizmalarının kurulması teşvik edilmiş, taraflara ihtilaflarını alternatif çözüm araçlarıyla çözmeleri konusunda yardımda bulunulmaya başlamıştır. Haziran 2010’da Çin Parlamento’su arabuluculukla ilgili ilk yasa taslağını görüşmeye başlamış, bu tasarının yasalaşmasıyla toplumda yükselen sosyal gerilimin azalması umut edilmiştir. 28 Ağustos 2010 tarihinde Arabuluculuk Kanunu parlamentoda kabul edilmiş, bu kanunla ülke düzeyinde hükümetin arabuluculuğa, arabulucu komitelerine ve arabuluculara mali destek sağlanması mümkün olmuştur.

Arap dünyasında arabuluculukla ilgili yasal düzenleme yapan ülkeler Fas, Cezayir ve Ürdün’dür. Bu ülkelerden Cezayir ve Ürdün’deki düzenlemeler mahkeme bağlantılı arabuluculuk şeklindedir. Cezayir’de arabuluculukla ilgili yasal düzenleme yapılmazdan önce de bilinen arabuluculuk, toplumda mahkemeye başvurmak ayıp sayıldığından köylerde imamlara ve şeyhlere arabulucu olarak başvurularak yapılmaktaydı. Şubat-2009’da idari yargı ve hukuk usulü yasalarıyla tahkim, arabulucu, uzlaştırıcı kurumlarının getirilmesi sonrasında, mahkeme bağlantılı uzlaştırma zorunlu hale gelirken, arabuluculuk davanın açılmasından sonra yargıcın taraflara yapacağı arabulucuda çözme teklifinin kabulü yoluyla uygulamaya konulmaya başlandı. Uygulamada arabulucunun yargıç tarafından atanması, görev süresinin üç ay olması, tarafların anlaşmaları durumunda sürenin uzatılması şartı getirildi. 2009 yılı sonuna kadar olan istatistikler, derdest davalarda 1550 mahkeme bağlantılı arabuluculuk ataması yapıldığını, bunlardan 1520’sinin anlaşmayla sonuçlandığını göstermektedir.

Ürdün’de arabuluculuğun yasalaşmasından önce kabile düzeyinde ve kırsal bölgelerde ve özellikle aile ihtilaflarında, trafik kazalarında, bazı suçlarda başkaca çeşit ihtilaflarda dostane çözüm amaçlı ve sulh temelli arabuluculuk ve uzlaşma uygulaması mevcut iken, Mart-2006’da hukuk davalarında tarafların kabulüne bağlı arabuluculuk yasasının kabulü sonrasında başarılı sonuçlar alınmıştır. Bu bağlamda 2007 yılında 372, 2008 yılında 873 (aylık ortalama 72) uyuşmazlık arabulucuda çözüme bağlanmıştır.

En geniş şekliyle uyuşmazlık çözümünün mahkeme dışına çıkması ve o yolla çözümlenmesi anlamına gelen ve o nedenle ‘Amicable/Dostane, Alternative/Alternatif, Appropriate/Uygun’ sözcüklerinin baş harflerini oluşturan (A) harfinin her biri uyuşmazlık yönetiminde özel bir yaklaşımı temsil eder. Bu bağlamda, ‘Appropriate’ Dispute Resolution/Uygun Uyuşmazlık Çözümü’ bütünsel/holistik taraf özerkliğine işaret etmekte iken, ‘Alternative Dispute Resolution/Alternatif Uyuşmazlık Çözümü’ geleneksel dava açılmasını dışarıda bırakır, saf  ‘Amicable’ Dispute Resolution/Dostane Uyuşmazlık Çözümü’ ise sadece uyuşmazlığı çözmeyi amaçlar. (6)

Peki, arabulucu kimdir, ne iş yapar ve neye yarar? Arabulucu, hukuki bir ihtilafın çözümlenmesinde ve gönüllü/dostane bir çözüme ulaşılmasında, taraflar arasında iletişim ve uzlaşma sağlanmasına yardımcı olan ve süreci kolaylaştıran kişidir. Nitekim Amerikan menşeli Arabulucular İçin Uygun Davranış Modeli de arabulucuyu ‘taraflar arasındaki ihtilafın gönüllü olarak çözümlenme sürecinde iletişimi ve uzlaşmayı kolaylaştıran tarafsız üçüncü kişi’ olarak tanımlamaktadır. Bu tanım göreceli olarak biraz idare edici bir tanımdır. Zira Amerikan uygulamasında arabulucu ‘kolaylaştırıcı’, ‘meydana getirici’, ‘geliştirici’, ‘karşılıklı anlayışın gelişmesine odaklı’, ‘tedavi edici’ gibi değişik roller oynamaktadır. (7) Bütün bu rollerde, ihtilaflı hususları ortaya çıkarmayı, paylaşmaya odaklanmayı, tarafların değerlerinin ve çıkarlarının altında yatan nedenleri anlamayı, tarafların sırayla ve verimlilikle ve tam olarak birbirleriyle iletişim kurmalarına yardımcı olmayı, kendi çözümlerini bulmaları ve bunu ihtilaflarına uyarlayarak çözmeleri konusunda tarafları teşvik etmeyi esas alan özellikler mevcuttur.

Hak odaklı değil, menfaat odaklı bir araç olan arabuluculuk, doğru bir ortak paydada buluşabilmek amacıyla, tarafların çıkarlarının genişletilebilmesinin yolunu aramadan ve bulmadan ibaret bir süreçtir. Arabuluculuktan amaç, resmin tamamını görebilmek için olaylara farklı bir açıdan bakmaktır. Bir arabuluculuk sürecinde, tarafsız konumda olan arabulucu, aralarındaki uyuşmazlığı karşılıklı ve doyurucu bir çözüme bağlamaları hususunda taraflara yardımcı olur. Uzlaşma sağlandığında, bu husus tarafları bağlayan bir sözleşme ile kayıt altına alınır.  Arabuluculuk gerek taraflar arasındaki ilişkinin korunmasında, gerekse geliştirilerek sürdürülmesinde ve yanısıra dava giderlerinden daha az giderle uyuşmazlığın sonuca bağlanmasında etkili olan bir yoldur.

Arabulucunun bu işlevleri yerine getirebilmesi ve ihtilafın çözümünde merkezi bir rol oynayabilmesi için resmi farklı bir açıdan görmesi, tarafları iyimser, umutlu ve sabırlı bir şekilde dinlemesi ve fakat taraflara olan tavsiyelerini ivedi bir şekilde belirleyerek onların bu tavsiyelere odaklanmalarını sağlaması, gerçekçi bir şekilde çözüm seçeneklerini sunması ve onlara bu seçeneklere uygun bir çözüme ulaşmaları hususunda rehberlik etmesi gerekir.

Buraya kadar olan bölüm, bu yazının başlığını oluşturan arabuluculuk ve uzlaşma kurumlarının öncesine aittir. Sonrası ve bugünü hikayenin geri kalan kısmıdır. Önce ‘sonrasını’ görelim, daha sonra ‘bugüne’ gelelim.

Ben, Ankara Barosu Başkanlığı’na ilk kez 1994 yılında aday oldum, arkadaşlarımla birlikte seçimlerde yarıştım ve kaybettim. O seçimle birlikte, daha sonraki yıllarda aday olanlara örnek olan bir ilki başlattım. Hazırladığım seçim broşüründe, seçildiğim takdirde neleri gerçekleştirmeyi hedeflediğimi, bu bağlamda hangi pozitif hedeflerin, programın ve projelerin takipçisi olacağımı ifade ve deklere ettim.

Aynı yöntemi ikinci kez aday olduğum 2004 yılında da uyguladım. 2004 yılındaki ikinci adaylığımda önüme koyduğum pozitif hedeflerin, seçildiğim takdirde uygulamayı vaat ettiğim projelerin arasında Ankara Barosu’nda bir Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi kurulması da vardı. Ki o tarihte, ne Ankara Barosunda, ne diğer barolarda, ne hukuk fakültelerinde ve ne de ilgili başkaca zeminlerde, bu konuyla ilgili olarak yazan, çizen, çalışma yapan hiçbir kişi ve kuruluş yoktu. Siyasi partilerin seçim vaatleri arasında da böyle bir kuruma daha henüz yer verilmemiş idi.

O tarihlerde böyle bir hedefi ve projeyi seslendirmemin ve seçildiğim takdirde hayata geçireceğimi vaat etmemin nedeni, birer Alternatif Uyuşmazlık Çözüm aracı ve kurumu olan uzlaştırmanın ve arabuluculuğun bir gün Türkiye’nin de kapısını çalacağı yönündeki öngörümdü. Bunu bildiğimden ve öngördüğümden dolayı, bu kurumu Ankara Barosu bünyesi içinde tesis etmek suretiyle, hem meslek örgütümüzü ve hem de meslektaşlarımızı bu konuda eğitmeyi, bilgilendirmeyi, geliştirmeyi ve geleceğe hazırlamayı amaçlamış ve hedeflemiştim. Bunu ‘ben çok şey biliyorum’ anlamında söylemiyorum. Esasen öyle iddialı sözler etmek benim hem tarzım, hem de haddim değildir. Kaldı ki, başkalarından daha fazla bir şey de bilmiyorum. Bunu sadece gerçek böyle olduğu için, bir de başkalarından daha fazla bir şey bilmemekle birlikte, belki birilerinden farklı olarak, özelde avukatlık mesleğiyle, bu mesleğin geleceğiyle, genelde hukukla ilgili olarak dünyayı, dünyanın başka ülkelerindeki gelişmeleri takip ettiğim için söylüyorum.

Seçildikten hemen sonra kurduğumuz Ankara Barosu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi’nde gerek uyuşmazlık, gerekse arabuluculuk alanlarında son derece başarılı çalışmalar yaptık. Düzenlediğimiz etkinlikler aracılığıyla meslektaşlarımızı bu konuda eğittik, bilgilendirdik, mesleki yönden gelişmelerine katkı yapmaya çalıştık. Yürütülen bu çalışmalar kapsamında yer verilen önemli faaliyetlerden biri de, Ankara Barosu’nun her iki yılda bir düzenlediği Uluslararası Hukuk Kurultayları’ndan 2006 yılında yapılan kurultayın tartıştığı konular kapsamına arabuluculuğun da dahil edilmesi olmuştur. Bu kurultayın konuşmacıları arasında yer alan biri avukat, ikisi yargıç olan ABD’li üç konuşmacı, bize genel olarak arabuluculuk, özel olarak ABD’deki arabuluculuk konusunda önemli ve değerli bilgiler verdiler.

(DEVAMI BİR SONRAKİ YAZIDA)

(1-2-3-4-5-6) Kluwer Law International tarafından basılan, editörlüğünü Arnold Ingen Housz’in yaptığı ADR In Business isimli kitaptan yararlanılmıştır.

(7) “Üçüncü Alternatif – Hayatın En Zor Sorunlarının Çözümü” – Dr. Stephen R.Covey