‘Milletin istiklali, yine milletin azim ve kararı ile kurtulacaktır.’ AMASYA TAMİMİ

ANILARIMDAN BİR SAYFA – CUMHURİYETE GİDEN YOL VE AMASYA TAMİMİ –

2002 ile 2007 arasındaki süreci, hem ekonomik yönden, hem de siyasal istikrar yönünden başarıyla götüren, önemli hizmetler yapan, 2007 seçimleri sonrasında yalpalamaya başlayan AK Parti, 2011 seçimlerinden de başarıyla çıktıktan sonra, o güne kadar çok fazla göstermediği yüzünü yavaş yavaş göstermeye, seçim başarılarının verdiği özgüvenle Cumhuriyete, Cumhuriyetin kazanımlarına, kurumlarına saldırmaya, 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim gibi Türkiye Cumhuriyeti için önemli ve anlamlı olan günlerle, bu günlerde kutlanan milli bayramlarla kavga etmeye, bu bayramların kutlanmasını engellemeye başladı.

Bu aşamada Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak ‘Cumhuriyete Giden Yol’ isimli bir dizi etkinlik yapmayı, hiç de kolay yürünmeyen o yolun başarılarla dolu hikâyesini yazmayı ve bu hikâyeyi kitaplaştırmayı planladık. Samsun’dan başlayacak olan yol, Cumhuriyetin kurulmasında önemli kavşaklar olan Amasya’ya, Eskişehir’e, İzmir’e uğrayacak ve Ankara’da son bulacaktı.

Rahatsızlığım nedeniyle Samsun’daki etkinliğe katılamadım. Etkinliğin ikinci durağı olan Amasya’daki etkinliğe katıldım. Amasya Barosu ile ortaklaşa gerçekleştirilen etkinlik, 18 Haziran 2012 tarihinde Amasya Genelgesi’nin hazırlandığı yıkılan Saraydüzü Kışla Binası’nın yerine birebir inşa edilen Saraydüzü Kışla Binası’nda yapıldı.

Dönemin Amasya Barosu Başkanı Adnan Hasip Yalçın ve benim yaptığım açış konuşmalarıyla başlayan etkinlik iki oturum halinde düzenlenen panelle devam etti. Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı Av. Talay Şenol’un yönettiği ilk oturumda Doç. Dr. Bünyamin Kocaoğlu ‘Mütareke İstanbul’unda Siyaset’, Yrd. Doç. Dr. Emine Altunay Şam ‘Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya’ya Geçiş Süreci’, Prof. Dr. Ahmet Mumcu ‘Amasya Genelgesi’nin Hatırlanması, İçeriği ve Anlamı’ başlıklı tebliğleri sundular. Prof. Dr. Ahmet Mumcu’nun yönettiği ikinci oturuma Yrd. Doç. Dr. Turgut İleri ‘Amasya Genelgesi’nin Yurda Duyurulması’, Prof. Dr. Kemal Arı ‘Amasya Genelgesi Sonrasında İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletlerinin Tutumu’, Yrd. Doç.Dr. Selim Özcan ‘Amasya Genelgesi’nin Erzurum ve Sivas Kongreleri Üzerine Etkisi’ başlıklı tebliğleri ile katıldılar.

Etkinliğin açılışında yaptığım konuşmada şunları söyledim;

(…)

Hepimizin çok iyi bildiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti Büyük Atatürk’ün önderliğinde yürütülen ve yengiyle sonuçlanan bir bağımsızlık ve kurtuluş mücadelesi sonrasında kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar giden ve Samsun’dan başlayıp Ankara’ya kadar uzanan uzun ve yorucu bu yolculuğun önemli aşamaları vardır. Bu aşamalardan birisi de Amasya’dır. Zira Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde hazırlanan Amasya Genelgesi Milli Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesi yolunda atılan ilk adımdır.

Bu bildirge ile yetkilerini ve unvanlarını Osmanlı Devleti’nden, bu bağlamda Osmanlı Saltanatından alan bir grup yüksek rütbeli subay, yetkilerinin ve unvanlarının kaynağı olan Osmanlı Devletine ve O’nun kurumlarına karşı açıkça cephe almışlar, bu amaçla milli irade, milli egemenlik kavramlarını kendilerine ilke edinmişler ve böylece Milli Mücadelenin meşalesini ateşlemişlerdir. Bu ateşle Erzurum ve Sivas Kongreleri yapılmış, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanmış, Milli Mücadelenin örgütsel yapısı tamamlanmış, askeri yönü harekete geçirilmiştir.

‘Yurdun bütünlüğünün, milletin bağımsızlığının tehlikede olduğu’ tespiti ve uyarısıyla başlayan Amasya Genelgesi’nde yer alan ‘Milletin istiklali, yine milletin azim ve kararı ile kurtulacaktır’ ifadesi, gerek Milli Mücadele’nin, gerekse Cumhuriyetimize Giden Yol’un ateşidir, en temel ilkesidir. Kararlılıkla ifade edilen bu ateş, bu ilke ve bu azim sayesinde Milli Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşmış, düşman kuvvetleri vatan toprağından atılmıştır.

Doksan üç yıl önce Amasya’da bağımsızlık ve kurtuluş meşalesini yakan Büyük Atatürk’ün ve O’nun aziz silah arkadaşlarının çok değerli hatıraları önünde saygıyla, minnetle, bağlılıkla eğildiğimizi özellikle ifade eder, etkinliğin düzenlenmesindeki emeği için değerli meslek ustam Sayın Teoman Ergül’e, etkinliğin düzenlenmesine verdikleri destek için Amasya Valimize, Amasya Genelgesi hakkında bizleri aydınlatacak olan değerli konuşmacılara en içten teşekkürlerimi sunar, hepinizi bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlarım.

Advertisements

Televizyon dizilerini seyrediyorlar, onların sonlarını merak ediyorlar, ama kendi sonlarını merak etmiyorlar.’ Murathan MUNGAN

GAZETE VE TELEVİZYON YAYINCILIĞI İLE HABER ETİĞİ ÜZERİNE –

Kolejde öğrenci iken İngilizce hocamız olan Amerikalı Mrs.Haynes 1962 veya 1963 yılında ‘televizyonun çok zaman öldürücü ve aptal bir kutu olduğunu, Türkiye gibi henüz daha tam olarak gelişmemiş ülkeler için zarar verici olacağını’ söylemiş ve bizden büyük tepki almıştı. Tepki göstermemizin nedeni, bunu çok yukarıdan ve bizi aşağılayan bir tarzda söylemesi ve yanı sıra Amerikalılara layık görülen bu teknolojik olanağın bize layık görülmemesiydi.

O günden bugüne yaklaşık 56 yıl geçti. Bu süreçte edindiğim onca deneyim sonrasında bugün geldiğim noktadaki görüşüm; kullanma kültürü bulunmayan, hayatı oluşturan en önemli dokunun zaman olduğunun bilincinde olmayan insanlardan oluşan toplumlar için televizyonun, zaman öldüren, izleyenlerinin zihinlerini iğfal eden, onları aptal yerine koyan ve giderek aptallaştıran zararlı ve kurnaz bir kutu olduğu yönündedir.

Elbette televizyonu zararlı ve kurnaz yapan, bizi aptal yerine koyan, zihnimizi ele geçiren ve hatta iğfal eden kutunun kendisi, yani makine değil, programları yapanlar, yayın akışını ve içeriğini düzenleyenler, haber programlarını haber etiğine aykırı biçimde hazırlayanlar, düzenledikleri tartışma programlarıyla bizi ideolojik yönden manipüle etmeye çalışanlardır.

Bertrand Russell 1929 yılında yazdığı ‘Sorgulayan Denemeler’ isimli kitabında önce bir tespit yapar, daha sonra bir öngörüde bulunur. Anımsayabildiğim kadarıyla Russell, ‘radyonun icadından ve yaygınlaşmasından sonra gazete ve kitap okuma sayısında ciddi bir düşüş yaşandığını, gelecekte keşfedilecek yeni bir araçla birlikte insanların kitap okumaktan tamamen vazgeçeceklerini’ yazar, adını koyamamış, nasıl bir şey olacağını net olarak söyleyememiş olmakla birlikte, daha o yıllarda televizyonun bir gün icat edileceğini öngörür.

Nitekim zaman içinde Russell’in öngörüsü gerçekleşmiş, televizyon icat edilmiş, giderek yaygınlaşmış, önceleri tek olan kanal sayısı artmış, siyah beyaz televizyonların yerini renklileri almış ve Russell’ın öngördüğü gibi kitap, gazete, dergi okuma alışkanlığı, keyfi ve zevki tamamen ortadan kalkmadıysa da ciddi şekilde azalmış, bunları okumanın yerini televizyondan edinilen ve hiçbir şekilde içselleştirilemeyen, içselleştirilemediği içinde hayata uygulanamayan protez bilgiler almıştır.

Ben, çok fazla televizyon izleyen bir insan değilim. Ara sıra ciddi habercilik yapan kanalların haber programlarını, eğer bir engelim yok ise Fenerbahçe’nin maçlarını seyrederim. Bunların dışında ne dizilere, ne de tartışma programlarına ilgi duymam. ‘Meşhuriyet Sendromu’ içinde olmadığımdan, bu sendromun en önemli göstergesi ve özelliği olan ‘bir bilen’ pozuna girmek istemediğimden, onlarla aramda fark olsun istediğimden, kendimi sunmak ve kanıtlamak gibi bir derdim bulunmadığından, daha önemlisi yayıncılık anlayışlarını ciddi bulmadığımdan dolayı, davet edildiğim televizyon programlarına da icabet etmem.

İzlediğim haber programlarıyla, takip etmemekte kararlı olduğum ve fakat sağdan soldan duyduklarımla haklarında az çok bilgim olan tartışma programları bağlamında bir değerlendirme, bir tespit yapmam gerekir ise eğer, buna önce Noam Chomsky ile başlamam gerekir.

Chomsky, 1989 yılında yazdığı ‘Necessary Illusions. Thought Control in Democratic Societies/ Zorunlu Yanılsamalar. Demokratik Toplumlarda Düşüncenin Kontrolü’ isimli kitabında; ‘tüm demokratik ülke yurttaşlarının, düşüncelerinin, arzularının ve algılarının üzerinde kitle iletişim araçları tarafından yürütülen manipülasyonlar olduğunu, insanların kendilerini bundan korumaları gerektiğini, bunun için de bir öz-savunmaya gereksinimleri bulunduğunu’ ifade eder.

Sanırım benim televizyonda dizi ve tartışma programlarını izlememe yönündeki kararlılığımın nedeni, Chomsky’nin işaret ettiği gibi düşüncelerimi, arzularımı ve algılarımı korumak amacına yönelik bir öz-savunma mekanizmasına sahip bulunmamdır.

İki tür cahil vardır’ diyor ünlü İslam düşünürü Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve şöyle devam ediyor: ‘biri bir şey bilmez; öteki bir şey bilmediğini de bilmez, iki kere cahildir!’ Tartışma programlarını izlemememin bir diğer nedeni de budur. Yani tartışma programlarında konuşanların çoğunun, iki kere cahil olmaları ve daha da vahimi dinleyenleri cahil yerine koymalarıdır.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, televizyon haberciliğinin, klasik gazetecilikten tevarüs ettiği temel değerler vardır. Bunların en başında; gerçeğin araştırılarak tespiti, kamuoyunun aydınlatılması, halkın haber alma hakkının sağlanması,  insanların özel hayatlarına, mahremiyetlerine ve kişiliklerine saygı gelir.

İtalyan gazeteci ve televizyoncu Enrico Morresi, Türkçeye çevrilen ve Dost Kitabevi tarafından yayımlanan ‘Haber Etiği – Ahlaki Gazeteciliğin Kuruluşu ve Eleştirisi’ isimli kitabında, klasik gazeteciliğin/haberciliğin bu temel değerlerini eksene alır ve şunları ifade eder: ‘…enformasyon kamusal bir maldır ve bu nedenle enformasyonun ilkelerini, kurallarını ve uygulamalarını destekleyecek olan kamusal etiktir. Kitle medyası etiği, olgunlaşmış bir demokrasi bağlamında vurgunun yurttaşların haklarına yapıldığı güçlü bir politik tasarıma ihtiyaç duyar. Burada referans noktalarımız, politik idari gücün ve piyasanın alanından ayrı, yurttaşların eşit dilbilimsel-iletişimsel saygınlığı üzerine temellenmiş kamusal alan modelinin dinamizmi nedeniyle Jürgen Habermas ve kamusal akıl modelinin sınırlarını belirlediği özgün adalet ve özgürlük senteziyle John Rawls olacaktır. Analizin yöntemi ise – ahlaki sezgilerin güçlü bir kuramıyla etkileşime geçirildiği bir pratik felsefe dalı olan – uygulamalı etik alanındaki deneyimlerden beslenecektir.

Benim bu yazıyı yazmama ilham olan, sadece ilham olmakla kalmayıp büyük ölçüde yararlandığım ve esas aldığım bu kitap, Fırat Genç tarafından Türkçeye çevrilmiş. 2006 yılında yazılmış olmasına rağmen güncelliğini daha hala koruyan bu kitap, kamusal alan, kamusal akıl ilkeleriyle, sınırlarını bu ilkelerin belirlediği özgün adalet ve özgürlük sentezinin yanı sıra bir pratik felsefe dalı olan uygulamalı etik alanındaki deneyimlerden beslenmesi gereken haber ve yayın etiği konusunda çok fazla kaynak bulunmayan ülkemiz yayıncılığı yönünden, bana göre daha hala başvuru kitabı olma özelliği taşıyor.

Kitapta yer verilen önemli bir konuşma var. Bu konuşma 1978 yılında Gramsci Enstitüsü tarafından Milona’da düzenlenen bir kongrede yapılmış. ‘Gerçeklik ve Enformasyon İdeolojisi’ üzerine olan bu konuşmayı yapan Umberto Eco. Konuşmanın yapıldığı tarihten zamanımıza yaklaşık 40 yıl geçmiş. Ama buna rağmen bu konuşmada ifade edilen hususlar hem güncelliğini, hem de anlamını daha hala koruyor.

Eco bu konuşmasında şunları söylüyor: ‘Bir süre önce basın organlarıyla polemiğe girdim, çünkü bunlar, medya okullarındaki gerilimin sıcaklığını yansıtmak adına, şu üç olayı ilk sayfada yan yana basmışlardı: Milano’daki Correnti’de yaşanan olay, Napoli’deki Righi’de meydana gelen çatışma ve Padova’daki üniversitede yaşanan özerklik saldırıları. Hiç şüphesiz, Correnti’deki hikaye bir rahatsızlık durumuna işaret ediyor, hatalı çözümleri kışkırtıyordu. Padova saldırısı şiddet içeren bir çatışma dönemiydi. Napoli’de, Righi’deki olay, diğer durumlardan daha fazla bir haber örneğiydi; bir grup öğrenci dikkatleri kendi durumlarına çekmek için kışkırtıcı talepler öne sürmüşlerdi. Bu üç olayı eşit önemle sayfalarına taşıyan gazeteler tüm bir İtalyan medya eğitiminin çöküşün eşiğinde olduğu izlenimini veriyorlardı. Şüphesiz, krizin eşiğinde, hatta krizin içinde; ama tartışmanın farklı biçimlerde yürütüldüğü, deneysel eğitim verilen, araştırmalar yapılan yüzlerce medya okulu var. Böyle çok sayıda okul olduğunu söylemek niçin haber olmuyor? Tarihte ve kesin bilimlerde tekrarlı ve sabit olan önemlidir, istisnai olan değil. Fakat enformasyon endüstrisi, kar amacıyla, istisnai haberler bulmak için küçük olayları bile büyütülmüş, sürekli ve tekrarlı olana dair bağları gazetecilikle bağdaştırmayarak reddetmiştir. Haber ideolojisi, ölünün veya canavarın ilk sayfada basılmasını ister. Ne kamu, ne de gazeteci ilk sayfada yaşayanın veya normal olanın basılması için eğitilmemiştir. Nitekim bu operasyon çok daha fazla yetkinlik, analiz kapasitesi, hadi o kelimeyi kullanalım, profesyonellik ya da en azından geleneksel olandan farklı bir profesyonellik gerektirir.

Umberto Eco’nun gazetecilikle, yani yazılı basınla ilgili olarak bu söyledikleri, görsel medya ile yani televizyonculukla ilgili olarak da aynen geçerlidir ve doğrudur. Sadece İtalya değil, başkaca ülkeler ve elbette Türkiye bağlamında da geçerli ve gerçektir. Yani gazetede verilen haber de ‘ilk sayfaya basılmış ölüdür’, televizyonun haber bandında ilk önce verilen haber de, ne yazık ki ‘ölümdür.

Televizyonların ‘haber bantlarında ilk önce ölünün verilmesi’, bu tür haberlerin ‘arkası az sonra’ anonsları, ‘acı var mı acı’ sosları ile ısıtılarak izleyicinin önüne tekrar tekrar getirilmesi, bulvar, magazin gazeteciliğinin televizyona uyarlanmış çeşitlemesinden başka bir şey değildir. Şiddete eğilimli hasta ruhlu insanları harekete geçiren, kimi illegal örgütlerin propagandasını yapan bu tür habercilik, alıcısı olduğu, ciddi pazar payı bulunduğu için tercih edilen bir habercilik yöntemi ise eğer, – ki öyledir – o toplum ciddi bir psikolojik bozukluk içindedir ve ivedi olarak tedavi edilmelidir.

Her ne kadar psikologlar ‘kendinizi iyi hissetmek için iyi haber kaynaklarını arayın’ diyorlar ve bunu tavsiye ediyorlarsa da, birkaç istisnai kanal ve gazete dışında, ne yazık ki ülkemizde iyi haber sunan ne bir gazete, ne de bir televizyon kanalı var. İyi haber sunan gazete ve televizyon kanalı yok, peki, ülkede iyi haber var mı? Sanırım iyi haber de çok fazla yok!

Onun için çoğu zaman ben, her dinlediğimde moralimi ve asabımı bozan, canımı sıkan bu kanalları ve haber programlarını, insanı sersemleten, hayattan, hayatın gerçeklerinden koparan pembe dizileri, tarihi gerçeklere büyük ölçüde aykırı tarihi dizileri ve filmleri değil, bana kendimi iyi hissettiren klasik müzik, caz, blues, rock, pop, Türk Sanat ve Halk Musikisi gibi yayınları yapan müzik kanallarını dinler; doğayı odamın içine getirerek beni dinlendiren, beni kimi insanlardan çok daha fazla ilgilendiren hayvanların dünyasıyla buluşturan National Geography gibi programları ve kanalları izlerim.

Enrico Morresi az yukarıda sözünü ettiğim kitabında, ‘ölünün ilk sayfada basılması ve ilk haber olarak verilmesi’ durumunu ‘haber ideolojisi’ olarak isimlendiriyor, bunu ‘enformasyon retoriğinin deforme edilmesi’ şeklinde nitelendiriyor ve şöyle devam ediyor: ‘Her medya, kendi doğasıyla ve kullanıcılarıyla kurduğu ilişkiyle uyumlu bir retorik geliştirir, ama bu, her retorik biçiminin ahlaken kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez…Umberto Eco’nun sözleri, bir beğeni, moda ya da duyarlılık sorunuyla değil, ahlaki bir sorunla ilgilidir, çünkü haber ideolojisi, iletişimsel eylemin temel gereklerinden birinin – Jürgen Habermas’ın tarif ettiği biçimiyle doğruluk – üzerini örtme eğilimindedir.

Yazılı ve görsel basın bağlamında ülkemiz haberciliği, geride kalan altı yedi yıl içinde bu durumu, yani ‘enformasyon retoriğinin deforme edilmesi’ durumunu, yani ‘gerçeklerin ve doğruluğun üzerini örtme eğilimini’, özellikle siyasal iktidara bağlı ve onun kontrolünde olan gazete ve televizyonların habercilik anlayışı ve uygulaması yönünden somut bir şekilde yaşamış ve halen de yaşamaktadır.

Öyle ki ‘ilk sayfaya basılmış ölü/haber bandında ilk önce verilen ölü’ anlayışının ve uygulamasının takipçisi olan bazı gazete ve televizyon kanalları, geride kalan süre içinde gezi olayları, ciddi yolsuzluk iddiaları, polisin kullandığı orantısız şiddet, bu şiddetin neden olduğu haksız ölümler, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi önemli ve toplumu ilgilendiren, halkın haber alma hakkı kapsamında bulunan hususları es geçmek, bunların yerine “Survivor”, “O Ses Türkiye”, “Ben Evleniyorum”, “Biri Bizi Gözetliyor” türü insanları yozlaştıran, gerçeklerden koparan programlara, ‘Türk’e Türk propagandası yapan”, hamaset ve popülizm kokan, dahası gerçeklere aykırı olan tarihi dizilere, aşkı ve evliliği çığırından çıkaran aptal dizilere yer vermek suretiyle, iletişimsel eylemin temel gereklerinden biri olan ve Habermas’ın doğruluk olarak tanımladığı şeyin, yani gerçeğin üzerini örtmüş ve örtmektedirler.

Bunu yapan gazete ve televizyon kanalları, sadece temel bir insan hakkı olan halkın enformasyon/bilgi edinme hakkını çiğnememekte, gazeteciliğin en başta gelen sorumluluğu olan kamunun olup bitenleri bilme, haber alma, fikirleri öğrenme hakkını da ihlal etmektedirler.

Sanırım bu yayıncılık anlayışının ve buna neden olan deformasyonun en önemli nedeni, gazeteciliğin ve televizyonculuğun bu mesleklerin erbabı olan, bunun eğitimini alan uzman kişilerin elinden alınması, ne oldukları, nerede ve nasıl yetiştikleri belirsiz, yaptımları işin bilincinde olmayan, sorumluluk taşımayan, kamuya, halka hizmet etmeyi değil, efendilerine hizmet etmeyi meslek edinen devşirme gazetecilere ve televizyonculara bu işleri yapma imkanı verilmesidir. Çok sayıda gazetecinin hapiste, bir kısım sözde gazetecinin iş başında olmasının, demokrasinin askıda bulunmasının, basın özgürlüğünün, düşünce ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alınmasının, yargı bağımsızlığının hiçe sayılmasının  nedeni sanırım bundandır, bunlardan dolayıdır.

İsviçre Basın Konseyi’nin 18 Şubat 2000 tarihli kurucu oturumunda kabul edilen ‘Gazetecinin Hak ve Yükümlülükler Bildirgesi ve İsviçre Basın Konseyi’nin Direktifleri’ne göre ‘gazetecinin kamu karşısındaki sorumluluğu herhangi bir başka sorumluluktan, özellikle de onu işverene ve devlet organlarına bağlayan sorumluluktan önce gelir.’ Zira gazeteci gerçeği araştırmakla, sonuçlarına bakmaksızın kamunun gerçeği bilmek hakkına saygı göstermekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün gazeteciyi, ‘devlete, işverenine ve siyasal iktidara bağlanmaktan, bu iktidar odaklarına servis yapmaktan alıkoyması’ gerekir.

Hiç kuşku yoktur ki, gazetecilik mesleği için geçerli ve doğru olan bu tespit ve uyarılar, televizyon yayıncılığı için de doğru ve geçerlidir. Ne yazık ki Türkiye’de gazetecilik ve televizyonculuk bağlamında bu ölçü kaçmış, kitle medyası demokratik güçler tarafından kontrol ve terbiye edilemeyen, en başta siyasal iktidar olmak üzere, başkaca makro ve mikro iktidarlar tarafından yönlendirilen aşırı bir güç elde etmiştir.

Gelinen bu aşama, Karl Popper’in yıllar önce yaptığı bir konuşmada işaret ettiği ve fakat o zaman çok fazla ciddiye alınmayan tehlikenin önemini bugün hepimizin gözlerinin önüne sermiştir. Karl Popper son derece önemli olan bu konuşmasında şunları söyler; ‘…televizyon kontrolsüz bir güce dönüşmüştür ve böylesi kontrolsüz bir güç demokrasinin ilkeleriyle çelişki içindedir. (…) Bizlerin özgürlüğe duyduğu özlemden özgürlüğün kötüye kullanılması sonucu doğan sorunların yok sayılması noktasına gelinirken bizim rızamız alınmadı…

Aynı konuyla ilgili olarak Belçikalı felsefe doktoru ve psikoterapist Boris Libois’in 1994 yılında yayımladığı ‘Ethique de l’information/Enformasyon Etiği’ isimli kitabına yollamada bulunan Enrico Morresi ise şunları yazıyor: ‘…Demokrasinin, sistemdeki değişikliklerin ve piyasa alanının, kamunun doğru bilgiye ulaşma hakkına el koymasına tahammülü olmamasını sağlamak, Libois’e göre, kitlesel medyaya dair – toplumsal sorumluluğun – kamusal olarak kurulmasını gerektirir. Enformasyon etiği değil ama iletişim hakkı toplulukçu özgürlüğün sorumluluk düzlemini sağlayacak seviyededir…Libois eserinde, basın özgürlüğünü ifade özgürlüğünden türeten, liberal hakların tümünü her yurttaşa tanıyan, liberal ekole sıkışıp kalmış bir eleştiri getirir. Dikkat, diye uyarır Libois, enformasyon kamusal bir işlevdir, bireysel bir hak değildir. Gücün öznesi medya sistemidir, gazeteci birey değildir. Yurttaşlara tanınan temel bir hakkın otomatik olarak bir şirkete esnetilebilmesini kabullenmeyen Libois, büyük çoğunluğunu kamunun oluşturduğu ama yargıçları ve üniversite hocalarını da içeren, bağımsız yönetim otoriteleri yoluyla sağlanan bir kontrol öngörür; piyasa ile devlet arasında bir ara formül…

Türkiye, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) adıyla bağımsız bir yönetim otoritesi oluşturarak, radyo ve televizyon yayınları üzerinde, tam olarak değil ise de, Libois’in önerdiğine yakın bir kontrol mekanizması oluşturdu. Bu kurulda, yargıçlar da, akademisyenler de görev yaptı, halen de yapıyorlar. Peki, ne değişti? Hiçbir şey! Peki neden? Bağımsız olması, tarafsız olması, özerk olması gereken bu kurum, hemen hiçbir döneminde, ama daha çok günümüzde, bağımsız, tarafsız ve özerk olamadı da onun için!

O nedenle, Napolyon, ‘feodaliteyi top öldürdü; modern toplumu da mürekkep öldürecektir’ demekte haklıdır. Ama bir farkla; mürekkep sadece modern toplumu öldürmekle kalmamış, ne yazık ki onun bize hediyesi olan demokrasiyi de öldürmüştür. Ama bunu mürekkepten daha çok mürekkep yalayanlar yapmıştır.

Onun için hem ‘Akrep gibisin kardeşim / korkak bir karanlık içindesin akrep gibi / serçe gibisin kardeşim / serçenin telaşı içindesin / midye gibisin kardeşim / midye gibi kapalı, rahat / ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim / bir değil / beş değil / yüz milyonlarlasın maalesef / koyun gibisin kardeşim / gocuklu celep kaldırınca sopasını / sürüye katılıverirsin hemen / ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye / dünyanın en tuhaf mahlukusun yani / hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf / ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende / ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer / ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin / -demeğe de dilim varmıyor ama- / kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’ diye yazan Nazım Hikmet, hem de ‘Ne utanmaz köpekleriz, kimi görsek etekleriz’ diyen Neyzen Tevfik haklıdır.

Hem de bin defa, on bin defa, yüz bin defa, milyon defa haklıdır!

 

DEMOKRASİ NEDİR VE TÜRKİYE BUNUN NERESİNDEDİR?

Bloğumdaki yazılara uzun bir zamandan bu yana ara verdim. Zira bir süreden bu yana Amerika’nın önde gelen pragmatistlerinden ve sıra dışı düşünürlerinden olan sembolik etkileşimciliğin ve Chicago sosyolojik geleneğinin kurucusu, değerli sosyolog ve psikolog George Herbert Mead’in önemli eserleri arasında bulunan “Mind, Self, Society/Zihin, Benlik ve Toplum” isimli kitabının Türkçe’ye tercüme edilmesi üzerinde çalışıyorum.

Büyük bir olasılıkla en geç Ekim ayına kadar tamamlanacak ve Dorlion Yayınevi tarafından yayınlanacak olan eser, Mead’in akademik çalışmalarını yürüttüğü Chicago Üniversitesi’nde verdiği “Further Social Psychology/İleri Sosyal Psikoloji” dersine ait ders notlarından oluşmaktadır.

Eser, sosyal davranışçılığın ve davranış psikolojisinin insanın zihinsel süreçlerini anlamada kullanılması hususunda önemli bir çalışma ve hatta bir başyapıt olarak nitelendirilebilir.

Bu yazımın konusunu ve merkezini oluşturan demokrasi kavramına ve kurumuna gelince: hepimizin çok iyi bildiği üzere,   günümüzden çok ama çok eski zamanlarda, bazı insanlar; toplumlarındaki üyelerinin her birinin siyasal yönden eşit, bireysel yönden özgür ve özerk, kolektif olarak egemen ve kendilerini yönetmek için gerekli olan yeteneklerin, kaynakların ve kurumların tümüne sahip kabul ettikleri bir siyasal sistemi oluşturmayı düşünmüşlerdir.

Siyasi tarihin kaydettiği bu ilk düşünce ve pratikler, zaman içinde insanlığı demokrasi adı verilen bir anlayışa ve yönetim biçimine taşımıştır.

Geçen yüzyılın özellikle son yirmi yılından itibaren toplumlar ve devletler; hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, bireysel ve siyasal hak ve özgürlükleri, sahip oldukları ideolojilerden daha üstün tutan bir demokrasi çağına girmişlerdir.

Kuşkusuz, demokrasi, toplumların yaşadığı sorunların bütünü ile çözümlenebileceği ve insanların en değerli özlemlerinin tatmin edilebileceği bir sistem ve yönetim biçimi değildir. Bu anlamda, bir yönü ile yarışmacı bir seçim anlayışına dayanan demokrasi, sadece yöneticilerin başarısız olduklarında değiştirilebilmelerine olanak sağlayan bir sistemdir.

Zira sorunların bütünü ile çözümünü gerçekleştirmek, insanların özlemlerine, beklentilerine tam olarak karşılık vermek, zor ve bazen de olanaksızdır. O nedenle, ikincisini yapmak, yani başarısız olan yöneticileri değiştirmek, demokratik işleyişin ve sürecin özüdür.

Bu bağlamda demek gerekir ki, insanlar, demokrasinin başarısız olan yönetimleri değiştirmek ve yanı sıra istibdat sorununu çözmek konusunda etkili bir araç olduğunu, başkaca sorunların çözümünün mutlak yolu olmadığını öğrendikleri ya da bunun ayırdına vardıkları zaman, toplumlarında, demokrasi bilinci, terbiyesi ve kültürü yerleşmiş, bir sistem olarak demokrasi kurumsallaşmış olacaktır.

Gerçekte demokrasi, yönetenlerin, yaptıklarından dolayı seçilmiş temsilcilerinin rekabet ve işbirliği yoluyla dolaylı olarak hareket eden vatandaşlar tarafından, kamusal alanda sorumlu tutuldukları bir yönetim biçimidir. Ve seçimler, bu sorumluğun iktidarda olanlardan siyaseten hesabının sorulduğu, faturasının ödetildiği bir araçtan ibarettir.

‘Seçimler yolu ile başarısız olan yöneticiler iktidardan indirilip, yerine yenileri getirildiğinde, yönetilenlerin durumlarında iyileşmeler olacağı elbette belli, belirli ve mutlak değildir. Bu sadece iyileşme ve düzelme olacağı yönünde bir umuttan, bir beklentiden, bir arayıştan ibarettir. Nitekim seçimler de, bu umudun, bu beklentinin, bu arayışın demokratik olarak bir işleyişi ve sadece bir aracıdır. Esasen demokrasi, sistem içi bu işleyiş ve arayışlar kurumsallaştığı ölçüde yerleşmiş ve kurumsallaşmış olacaktır.

Yönetilenler tarafından, iktidardakilere yöneltilen tepkiler, eleştiriler, iktidara muhalif örgütlenmeler, oy kullanmada bir önceki seçime göre farklı şekilde kullanılan tercihler, yönetimin başarısızlıklarına demokratik yoldan yapılan bir karşı koymadan ibarettir. Bu nitelikteki eylem ve söylemler, yönetime karşı bir isyan, bir ayaklanma, bir başkaldırma değildir, aksine demokrasiyi diri tutan, iktidara yanlış yolda olduğunu söyleyen eylem ve söylemlerdir. Esasen her iktidarın, kendisine doğru söyleyen bir muhalefete ihtiyacı vardır. Ve demokrasilerde asıl olan iktidardan daha çok muhalefettir, zira muhalefet baskıcı rejimlerde değil, sadece ve sadece demokratik rejimlerde vardır. Dolayısıyla basiretli, sağduyulu, akıllı bir iktidar, kendisine muhalif olanları bastırmaz, aksine onların eylem ve söylemlerine hem imkan, hem de değer verir. Bunlardan yarar sağlar, ders ve dersler çıkarır.

Kaldı ki demokrasi, sadece yarışmacı bir seçim sisteminden ibaret de değildir. Bundan çok daha fazla şey ifade eden bir sistem, bir kurum, bir anlayıştır. Bu bağlamda, demokrasi, yurttaşların bilgi edinme ve haber alma hakkı, örgütlenme hakkı, siyasi faaliyette bulunma hakkı, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, iletişim özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, teşebbüs özgürlüğü, fırsat eşitliği, hak arama özgürlüğü gibi hak ve özgürlüklerinin toplamı ve bunların amasız kullanılması, korunması ve güvence altına alınması için gerekli ve vazgeçilmez olan hukuk, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, yargıç tarafsızlığı gibi kurum ve ilkelerin tesis edildiği bir sistem, bir rejim ve yönetim şeklidir.

Nitekim Amerikalı seçkin siyaset bilimci Prof. Robert A. Dahl “Demokrasi ve Eleştirileri” adlı özgün kitabında, modern siyasi demokrasinin varlığı için – asgari usul – adını verdiği bir liste sunmakta ve bu listede, demokrasinin varlığı için zorunlu olan asgari usulleri aşağıdaki şekilde ifade etmektedir;

Seçilmiş görevliler. Yönetimin izlenecek politika ile ilgili kararları üzerindeki kontrol yetkisi, anayasal olarak seçimle belirlenmiş görevlilere bırakılmalıdır.

Özgür ve adil seçimler. Seçilmiş görevliler, sık aralıklarla yapılan ve zor kullanmanın yaygın olarak görülmediği, adil bir biçimde yürütülen seçimlerle işbaşına gelmelidirler.

Kapsayıcı seçme hakkı. Yönetecek olanların seçiminde her yetişkin oy hakkına sahip olmalıdır.

Mevkii için yarışma hakkı. Seçimle belirlenecek olan tüm mevkiler için bütün yetişkinler seçilebilme hakkına sahip olmalıdır.

İfade özgürlüğü. Vatandaşlar, en geniş anlamıyla siyasal meseleler hakkında, ciddi bir ceza tehdidi altında olmaksızın, rejimin, sosyo-ekonomik düzenin ve yürürlükte bulunan ideolojinin eleştirisi de dahil olmak üzere, kendi düşüncelerini ifade edebilme hakkına sahip olmalıdır.

Alternatif enformasyon. Vatandaşlar, alternatif enformasyon kaynaklarına ulaşma imkanına sahip olmalıdır. Başkaca, alternatif haber kaynakları mevcut olmalı ve bunlar yasa ile korunmalıdır.

Örgütsel özerklik. Yukarıda sıralananlar da dahil olmak üzere, vatandaşlar, diğer haklarını kullanabilmek için, siyasi partiler ve menfaat grupları da dahil olmak üzere, görece özerk kuruluşları ve örgütleri kurma hakkına sahip olmalıdır.

Bir çok teorisyen tarafından benimsenen bu yedi şarta, Phillippe C.Schimitter ile Terry Lyn Karl Journal of Democracy, Vol.2. No: 3’te yazdıkları ‘Demokrasi Nedir, Ne Değildir’ isimli makalelerinde aşağıdaki şu iki koşulu daha eklemektedirler;

Halk tarafından seçilmiş organlar, anayasal yetkilerini seçilmemiş organların (fiili olsa bile) ezici muhalefetine tabi olmadan kullanabilmelidirler.

Eğer ordu mensupları, yerleşik memurlar, ya da devlet yöneticileri seçilmiş kişilerin, özgürce hareket edebilme kapasitelerini sınırlarlar ise, yahut halkın temsilcileri tarafından alınan kararları veto ederlerse, demokrasi tehlikeye girer.

Yukarıda sözünü ettiğim teorik hususların, Türkiye pratiğine uygulanması durumunda söylenmesi gerekenler şunlardır:

1- Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, yani milletvekilleri halkın kendisini temsil etmek üzere seçtiği “seçilmiş görevliler”dir. Ne var ki, mevcut anayasal düzene göre, bu görevlilerin iktidarın izlediği politika ile ilgili kararları üzerinde hemen hemen hiçbir denetim yetkileri yoktur.

2- 31 Mart 2019 tarihinde yapılan yerel seçimler sonrası yaşananlar, bu bağlamda İstanbul Belediye seçimlerinin Yüksek Seçim Kurulu kararıyla iptal edilmiş olması, bu kararın Anayasa’nın 79.maddesine ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanuna aykırı şekilde kurulun yedek üyelerinin katılımıyla alınması, aynı zarftan çıkan ilçe belediye ve muhtarlık seçimleri sonuçlarının iptal edilmeyerek sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ve Belediye Meclisi üyeleri seçiminin iptaline karar verilmesi, bu kararın il ve ilçe seçim kurulları tarafından oluşturulan ve Yüksek Seçim Kurulu tarafından onaylanarak kesinleşen sandık kurullarının 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanuna aykırı şekilde oluşturulduğu gerekçesine dayandırılması, aynı içerikteki itirazlarla ilgili olarak Yüksek Seçim Kurulu tarafından farklı kararlar verilmesi, diğer bir deyişle çifte standart uygulanması, seçimlerin özgür ve adil şekilde yapılmadığını, iktidarın kurul üzerinde baskı kurduğunu, kurulun bu hukuk dışı baskıya karşı direnemediğini göstermektedir.

3- Buna bağlı olarak Yüksek Seçim Kurulu, vatandaş indinde güvenilirliğini yitirmiştir. Demokrasilerde asıl olan iktidarın seçimle değişme olasılığı ve umudu fiilen ortadan kaldırılmış, vatandaşların demokrasiye ve seçime olan inancı ve güveni sarsılmıştır.

4- Bu durum Phillippe C.Schimitter ile Terry Lyn Karl tarafından demokrasinin asgari şartı olarak işaret ve ifade edilen, halk tarafından seçilmiş organların, anayasal yetkilerini seçilmemiş organların muhalefetine tabi olmadan kullanabilmeleri yönündeki ilkeye ve yine yerleşik  memurların ya da devlet yöneticilerinin seçilmiş kişilerin özgürce hareket etme kapasitelerini sınırlandırmamaları gerektiğine ilişkin kurala aykırıdır.

5- Kanun Hükmünde Kararnameler ile kamu görevinden çıkartılanların, haklarında aday olmalarına engel olacak şekilde bir mahkumiyet kararı bulunmaması ve dolayısıyla yasal bir engel olmaması nedeniyle ve Anayasaya ve kanuna uygun olarak adaylıklarının kabul edilmesi ve seçimleri kazanmaları sonrasında adaylıklarının ve kazandıkları seçimlerin iptal edilmiş olması, açıkça Anayasa’nın 67.maddesi hükmüne ve “kapsayıcı seçme hakkı” ilkesine ve genel geçer bir demokratik kural olan “mevkii için yarışma hakkına” aykırıdır.

6-  Yazılı ve görsel basının birkaç istisna dışında tamamı mevcut siyasi iktidarın yanında ve kontrolündedir. Buna göre, vatandaşlar, alternatif enformasyon kaynaklarına sahip değildirler. Sahip oldukları az sayıdaki alternatif haber kaynaklarına ulaşma olanakları ise son derece kısıtlıdır. Dahası bu haber kaynakları yasalar ile de gerektiği kadar korunmamakta, yanısıra RTÜK’unun ceza tehdidi altında yayınlarını sürdürmektedirler.

7- Basın ve ifade özgürlüğü ciddi şekilde tehdit altındadır. Bu bağlamda 136 gazeteci ve medya çalışanı cezaevindedir, çok sayıda gazeteci çalıştığı gazeteden yazdıklarından, çizdiklerinden dolayı kovulmuş durumdadır. Yani basın özgür değildir. İfade özgürlüğü ise ayaklar altındadır.

8- Anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak neredeyse imkansız durumdadır. Bu hakkın kullanılması İç İşleri Bakanlığı’nın ve Valiliklerin kararlarıyla, hukuka ve anayasaya aykırı şekilde engellenmektedir.

9- Vatandaşlar gerek yasalardan, gerekse anayasadan ve uluslararası sözleşmelerden doğan haklarını kullanabilmek için özgürce örgütlenme hakkından yoksundurlar. Siyasal iktidarın örgüt kurmaktan anladığı, hemen her kurulacak örgütün yasa dışı olmasıdır. Buna göre bugün ülkede “örgütsel özerklik” yoktur.

10- Çok sayıda hakim, savcı ve avukat mesleklerini icra ettikleri için tutuklanmış, mahkum olmuş, mesleklerini icra etmekten men edilmiş durumdadır.

11- Hepimizin ortak güvencesi olan yargı, ne yazık ki, bağımsız ve tarafsız değildir.

Ve bütün bu tespitler, bizim kendi sübjektif değerlendirmelerimiz değildir. Aksine bunlar, mevcut yargı kararlarının etkin iç hukuk yolu olmadığına, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin OHAL’i gerekçe yaparak vatandaşın temel haklarını ihlal edemeyeceğine vurgu yapan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin 01 Haziran 2019 tarihli kararı ile tespit ve ifade edilmiş hususlardır.

Dahası bütün bu hususlar, sadece anılan Birleşmiş Milletler kararı ile değil, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki müzakerelerin askıya alınmasına ilişkin 03 Mart 2019 kararı ile de tespit ve ifade edilmiş olan olgulardır.

Sonuç: Türkiye’nin girdiği bu yol gidilecek, sürdürülecek bir yol değildir. Bu yanlış yoldan bir an önce kurtulmak, demokrasiye, hukuk devletine, bağımsız ve tarafsız bir yargı düzenine, her alanda “amasız” özgürlükler rejimine ivedilikle geri dönmek gerekir. Bu ise “…ceklerden, …caklardan”, özetle “temennilerden” ibaret olan 2019 yılına ait “Yargı Reformu Strateji Belgesi” ile değil, sadece ve sadece anlayışları ve alışkanlıkları değiştirmekle, sağduyuyu, basireti, aklı egemen kılmakla mümkün olabilir.

Bir yurtsever olarak bizim görevimiz iktidara doğruyu söylemek, tekerlek kırıldıktan sonra değil, tekerlek kırılmadan doğru yolu göstermektir.

ANILARIMDAN BİR SAYFA – PROF.DR.TÜRKAN SAYLAN’I ANMAK –

Türkan Saylan, sadece cüzamla mücadele eden bir hekim değil, cehaletle, çağdaşlığa karşı olan her şeyle mücadele eden, ömrünü ülkesine, ülkesinin insanlarına adayan anıt bir isimdir.

01 Haziran 2012 tarihinde bu değerli bilim insanımızı anmak için Türkiye Barolar Birliği olarak “Türkan Saylan’ı Anma” adıyla düzenlediğimiz etkinliğin açılışında, İstanbul Hukuk Fakültesi’nden benim de hocam olan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı (ÇYDD) Prof. Dr. Aysel Çelikel, “Türkan Saylan’ın aklıyla yüreğinin sesini çok güzel şekilde birleştirmiş bir toplum önderi olduğunu, hekim olarak halk sağlığına yaptığı çok önemli hizmetlerin yanı sıra başta Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olmak üzere çok sayıda sivil toplum örgütünün çalışmalarına ve yine pek çok sosyal sorumluluk projesine destek verdiğini” vurguladı.

Türkan Saylan’ın hayatının fotoğraflarla anlatıldığı Türkan Saylan Fotoğraf Sergisi katılımcılar tarafından ilgiyle izlendi.

Etkinliğin açılışında yaptığım Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yaptığım konuşmada Türkan Saylan’ın “çok iyi bir entelektüel olmasının yanı sıra entelektüel işlevini çok iyi şekilde yerine getiren bir insan olduğunu, düzenlenen fotoğraf sergisinde yer alan fotoğrafların, onun yaşamını bu topluma, bu toplumun insanlarına, gençlerine, çocuklarına, kadınlarına vakfetmesinin, zorlu, zahmetli ve mücadeleci hayatının hikâyesini çok güzel anlattığını” ifade ettim.

Etkinlikte söz alan ÇYDD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ayşe Yüksel, öğrenimlerini ÇYDD’nin verdiği bursla yapan Ankara Barosu Avukatlarından Onur Tatar, ÇYDD Ankara Şubesi Gençlik Birimi gönüllülerinden üniversite öğrencileri Doğaç Dandik, Serap Emir ve Beste Ekin Sandalcı, Türkan Saylan ile ilgili anılarını ve düşüncelerini paylaştılar.

Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Neşe Baykent’in, Türkan Saylan’ın sevdiği şiirleri seslendirdiği şiir dinletisi ile sanatçı Eren Sualp’in gitar dinletisi programa renk kattı.

Vefatının Onuncu Yıldönümü olan bugün de, kendisini rahmetle anıyor, değerli hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

 

 

Dünya gürültü yapanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında dönüyor. Hem de sessizce …’ NIETZSCHE

ANILARIMDAN BİR SAYFA – LİDER KİMDİR, İYİ BİR LİDER NASIL OLMALIDIR?

27 Mart 2009 tarihinde, Maltepe, Ortadoğu ve Anadolu Lions Kulüpleri Leolarının Bilkent Üniversitesi’nde düzenledikleri ‘Lider Kimdir, İyi Bir Lider Nasıl Olmalıdır?’ konulu etkinliğe konuşmacı olarak davet edildim. Ben o tarihte Ankara Barosu Başkanı idim. Benimle birlikte o tarihte AKUT Başkanı olan Nasuh Mahruki’nin de konuşmacı olduğu bu etkinlikte şunları söyledim;

(…)

Yönetim filozofu Drucker’in anlatımıyla ‘Yönetmek sözcüğünün kökeni Latince el anlamına gelen manus’tur. Türetilmiş sözcüğün ana kolu İtalyanca savaş atlarını idare etmek sözcüğünden, yani modern dillerde at terbiyeciliği olarak kullanılan sözcükten gelir. Bu çerçevede fiili şeyler ve ele avuca sığmaz şeyler – atlar, kılıçlar, kalemler, küçük çocuklar, sermaye, finans, para, stoklar, hisseler, makineler, enerji gibi maddesel kaynaklar ve zaman – yönetilebilir. Ama insanları yönetemezsiniz, insanları sadece yönlendirebilirsiniz. Aynı şekilde bir nesne, mal ve kaynak olmayan değişimi de, – aşkı, dini ya da mutluluğu yönetemediğiniz gibi – yönetemezsiniz.

Zira değişim, fiziksel ya da mecazi anlamda olsun baştan sona bir yolculuktur. Bu yolculukta belki birilerine konuk olabilirsiniz, belki de sizi hiç kimse konuk etmez. Bu yolculuk insanın kafasında başlar, belli bir yöne doğru ilerler ve sonra bir serüvene dönüşür. Değişimin en önemli etmeni düşünmek, ürünleri ve hizmetleri daha büyük bir içerikte görmektir.

Bu bağlamda, değişime yön verebilmek; yeni ve olumlu yönleri, hedefleri belirlemeyi, stratejik planlar yapmayı, değişimi etkileyecek olan herkesle doğrudan ve içten iletişim kurmayı, ayrıca etkileyecek olanlardan da etkilenmeyi, olumlu ve umut dolu bir iklim yaratmak gerektirir.  Dahası bizi bekleyen yeni olanaklara karşı kendimizi hazırlamayı, olağan olanı tersine çevirmek suretiyle yeni bir yol açmayı, alışkanlıklarına, göreneklerine bağlı ve yaratıcılığa düşman görüşlere cesaretle ve eleştirel biçimde karşı koymayı gerektirir.

Herhangi bir kuruluşun yönetimine, bir şey olmak için değil de, bir şey yapmak için talip olanlar yönünden, bütünleyici üç özellik vardır. Bunlar; ‘ne olduğunuz/nitelik, ne bildiğiniz/durumsallık ve ne yaptığınız/işlevselliktir.’ Ne olduğunuz, kimi eylem veya konulara dahil olma isteğini de taşıyarak hazır olmanın ve ilgi göstermenin uç hali olan şevki; ahlaksal sağlamlığı, gerçeğe bağlılıktan hiç sapmamayı, bozulmamışlığı ve bir değerler yasasını ifade eden bütünlüğü; pozitif bir duygu olan başkalarına karşı ilgi ve sevgiyi, nezaket ve önem vermek gibi temel insani simgeleri gösteren içtenliği; risk alma kapasitesi ve yeteneği ile tehlike ve zorluklarla karşı karşıya gelindiğinde aklın ve ruhun dayanaklılığını gösteren cesareti; seçim yapmayı, insan tanımayı, sorun çözmeyi gerektiren karar vermeyi; kendisine karşı yumuşak olmayan, gerçekçi, duyarlı, duygulu ama duygusal olmayan, takım ilişkilerinde hakkaniyetli davranmayı, yani sert ve adil olmayı kapsar.

Ne bildiğiniz, Konfüçyüs’dan Eflatun’a, Sokrates’ten Mevlana’ya, Tao’dan Ludwig Wittgenstein’e, Karl Marks’dan Ahmet Yesevi’ye, Pir Sultan Abdal’dan Karl Popper’e kadar gelmiş geçmiş bilgelerin sayısı kadar çoktur. Ama yine de, Mussolini’nin 1926 ile 1937 yılları arasında hapiste tuttuğu İtalyan Marksist, eylemci, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci’nin ‘Hapishane Defterleri’ adlı kitabında dediği gibi, ‘Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil- mesini’ gerektirir.

Onun için demek gerekir ki, ne bildiğin, hem –ne olduğun– dur ve hem de-kendini bilmen-dir. Antonio Gramsci’nin dediği gibi, ‘toplumdaki bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevini görmez’. Yazıp çizmek, mesleğinizde ve yaşamda biriktirdiklerinizi başkaları ile paylaşmak, mesleğinizin, meslek örgütünüzün, ülkenizin, insanlığın bugünü ve geleceği ile ilgilenmek, bir şey olmak adına değil, bir şey yapmak için üyesi olduğunuz mesleki kuruluşun, dünya görüşünüze uygun bir siyasi partinin ya da amacı ve işlevi sizinle örtüşen bir sivil toplum kuruluşunun yönetiminde yer almak, entelektüel işlevi yerine getirmek için yapılan birer çabadan ibarettir. Zira entelektüel bir işlevi görmek, ne bildiğiniz ile ilgili olmakla birlikte, daha çok ne yaptığınız ve nasıl yaptığınız ile ilgilidir.

Felsefenin başlangıcı da, sonu da özgürlüktür. İnsanoğlu duraksamamak ve hareket etmek için doğar’ diyor Schelling. Burada insanoğluna duraksamamak ve hareket etmek olarak yüklenen görev ‘yapmak’tır. Yapmak, mutlak olarak duraksamamayı ve hareket etmeyi gerektirir, ama hiç duraksamamak ve sadece hareket etmek yapmak demek değildir. Yapmakla kastedilen Anglosaksonların deyişiyle ‘not motion, but action’, yani ‘hareket/eylem değil, icraattır.

İcraat yapmak, yapabilmek ise vizyon gerektirir. Düşünsel ve eylemsel boyutlarıyla liderlik yaklaşımının başat öğesi olan vizyon, Meksikalı şair, yazar ve düşünür Octavia Paz’ın özlü açıklaması ile; “An’ın kaosunda gizli ve var olan amacı görmektir. Vizyon, bir insana, bir kuruluşa veya bir ulusa yeni ola-naklar sağlayacak olanı bulmaktır. Vizyon, gündelik yaşamın keşme-keşi içinde yaşamın nasıl bir şey olabileceğini görmektir. Vizyon, kendi başına bile insana yaşama amacı ve hevesi veren o derinlerdeki insan maneviyatı ile uğraşmaktır. Vizyon, çevresinde insanların oturduğu alev alev yanan bir kamp ateşidir; ışık verendir; enerji verendir; sıcaklık verendir; birleştirendir.”

 Latincede birden fazla anlam yüklenen ‘videre’ fiilinden türetilen ‘visio’ sözcüğü uyanık olmak, anlamak, kavramak karşılığında kullanılmakta olup hayalperest, düşlerde dolaşan kişilere de ‘vizyoncular’ denir. Başlangıçta mistik anlamlar yüklenerek de kullanılan vizyon sözcüğü, günümüzde liderleri ve iyi yöneticileri birbirlerinden ayıran özelliklerin bütünü olarak değerlendirilmektedir.

Bir yolda yürüyen yolcunun sadece ufku görmesi yeterli değildir. Ufkun ötesini de görmesi gerekir.’ diyor Büyük Atatürk. Bu maksimden bakıldığında vizyon Mustafa Kemal’in yaptıklarıdır. Yani ‘ufkun ötesini görmektir.’ Yani bir topluma, bir devlete, bir örgüte yönelik olarak bir pozitif bir gelecek düşlemek, poizitif bir gelecek tasarlamaktır. Var olanla, olması gerekeni gerçekçi biçimde dengelemektir. Bilinenden bilinmeyene gidebilmek için gerçekleri, ümitleri, hayalleri harekete geçirmek, topluma ve insanlara pozitif hedefler göstermek, bu hedeflere uygun bir gelecek yaratabilmektir. Riske girebilmektir. Sosyal örüntüleri geniş bir çerçevede algılayarak, kendi kişisel değerleri yönünde insanları harekete geçirmektir.

Eskiden lider denildiğinde hepimizin aklına askerler, askeri kahramanlar gelirdi. Bu kahraman liderler ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini, neyi hedeflediklerini, hedefledikleri yere nasıl gideceklerini çok iyi bilirlerdi. Toplumun gereksinimlerini belirler, buna göre önlerine pozitif hedefler koyarlar ve bu yolda yürürlerdi. Öyle oldukları için kendileri en önde yer alırlar ve ekiplerini de beraberlerinde götürürlerdi.

Türkiye bağlamında baktığımızda, biz liderliği ve gerçek lideri orduda ve Atatürk’ün şahsında tanıdık. Bu bağlamda Büyük Atatürk bize ve tüm dünyaya liderlik dersi verdi. Fransızların özlü bir sözü vardır. Bu özlü sözlerinde şöyle derler Fransızlar ‘Her sivili militerize edebilir, ama hiçbir militer sivilize edilemez.’ Dünya siyasi tarihinde bunun iki istisnası vardır. Birincisi Büyük Atatürk’tür, ikincisi De Gaulle’dür.

Her ikisi de asker olmalarına rağmen, sivil bir kafaya ve ruha sahip oldukları için toplumlarını sivilleştirmekle işe başlamışlar ve bunu ve daha pek çok şeyi başarmışlardır. Ama o günler, o liderlerin zamanı artık çok geride kaldı. Öyle olduğu için o kahramanlar, o nitelikte ve çapta liderler günümüzde yok artık.

Dünya gürültü yapanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında dönüyor. Hem de sessizce …’ diyor Nietzsche. Bugün dünya Nietzsche’nin bunu söylediği zamandan çok daha fazla yeni değer yaratanların etrafında dönüyor. Öyle olduğu için, günümüzün dünyası geçmişteki tüm zamanlara oranla çok daha fazla bilgi yoğun bir dünya olduğu için, başkaca şeylerde olduğu gibi liderlik konusundaki yaklaşımlar ve anlayışlar da düne göre çok farklıdır. Çok farklıdır, zira günümüzde kimse gelecekte ne olacağını bilemiyor ve kestiremiyor. Bu belirsizlik ve kestirelemezlik hızlı değişimin sonucudur. Oysa geçmişte, özellikle Marksist gelenekte değişim kestirebil-me, öngörebilme, kesinlik ve ilerleme ile birlikte düşünülürdü. Dünyanın dönüşümü, araçlar ve amaçlar bilinebilir, öngörülebilir, kavranabilirdi. Geride bıraktığımız yirminci yüzyılın deneyimlerinin ardından, hangi belli aracın, hangi belli sonuca yol açacağından ya da bugünün çözümünün yarının sorunu olup olmayacağından emin olmak artık o kadar kolay değil.

Zira Marks’ın ‘değişmeyen tek şey değişimdir”’ dediği değişim, artık düz bir çizgide ilerlemiyor, zigzaglar çiziyor, sıçrıyor, bu sıçramalarla bazen ileri, bazen de geri gidiyor. Bu ileri ve geri gidişler, sıçramalar, zigzaglar, belirsizlik, kestirilemezlik, küreselleşme, bilgi teknolojilerinin gerçekleştirdiği teknolojik devrim, esnek takım ve organizasyonlara sahip olma gereksinimi, insanların farklılaşan beklentileri günümüzün liderlik kavramını ve özelliklerini bütünüyle değiştirmiş durumda.

Öyle ki, eskiden bir işin başında olmak, bir işi yönetmek, bir işe ön ayak olmak lider olmaya yetiyordu, oysa şimdi yetmiyor. Esasen güç sahibi olmak, iktidar sahibi olmak, yetkiyi, otoriteyi kullanmak, insanları organize etmek liderlik olarak kabul edilmiyor artık. Zamanımızda liderlik pozisyona bağlı olmadığı gibi statüye de bağlı değil. Liderlik artık, bilgiden bilgilere ulaşmakla, bilgiden yeniliklere, icatlara, buluşlara çıkabilmekle ilgili. Onun için geleceğin liderliği, var olandan, elde olandan daha iyi bir yolu bulabilmekle, yol yok ise yol yapabilmekle, insanlara bunu gösterebilmekle, insanları inandırmakla ve eyleme geçirebilmekle mümkün olacak. Dünün aksine, örgütün, kuruluşun toplam sorumluluğunu almadan dahi liderlik yapabilecek. Başkalarından farklı ve yaratıcı olanlar, yeni yollar bulanlar veya açanlar, yol olmadığında yol yapanlar, farkı yakalayanlar, fırsatları değerlendirenler, ellerindeki bilgiyi ürüne, markaya dönüştürenler lider olacak. Liderler, rekabete dayalı mücadelenin ortasından, piyasadan, üretimden, yaratıcılıktan, yeni ürünün çıktığı fabrikadan, atölyeden çıkacak. Güç ilişkileri değişecek, yönetmeden yöneten liderlerin devri başlayacak. Gidilecek yol liderle birlikte ve hep beraber keşfedilecek. Bilinmezlik, kestirilemezlik, ileri geri gidişler, bunların yaratacağı karmaşa liderin katılımcı olmasını şart koşacak. Yaptıkları işe inancı olan, işe ve hedefe kilitlenen, sadeliği yaşam tarzına dönüştüren, kasılmanın yerine alçak gönüllülüğü koyan, adil ve dürüst olan, gerçekleri söyleyen, şeffaflığı, katılımcılığı, hakkaniyeti, hukuka bağlılığı yönetim ilkesi haline getiren, sosyal adaleti sağlayan, algılaması güçlü olan, konuşmaktan daha çok dinlemesini bilen, ve dahi yapan, konuştuğunda ise: Mevlana’nın ‘Dün ile beraber gitti cancağızım/Ne var ise düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım’ dediği gibi ‘yeni şeyler söyleyen’ ve dahi ‘söylediklerini yapan, ahlaklı olan, iyi ve düzgün insanların’ lider olma ve liderlik yapma dönemi başlayacak.

Yaşarsak göreceğiz.

 

Dünya gürültü yapanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında dönüyor. Hem de sessizce …’ NIETZSCHE

 

ANILARIMDAN BİR SAYFA – LİDER KİMDİR, İYİ BİR LİDER NASIL OLMALIDIR?

 

27 Mart 2009 tarihinde, Maltepe, Ortadoğu ve Anadolu Lions Kulüpleri Leolarının Bilkent Üniversitesi’nde düzenledikleri ‘Lider Kimdir, İyi Bir Lider Nasıl Olmalıdır?’ konulu etkinliğe konuşmacı olarak davet edildim. Ben o tarihte Ankara Barosu Başkanı idim. Benimle birlikte o tarihte AKUT Başkanı olan Nasuh Mahruki’nin de konuşmacı olduğu bu etkinlikte şunları söyledim;

(…)

Yönetim filozofu Drucker’in anlatımıyla ‘Yönetmek sözcüğünün kökeni Latince el anlamına gelen manus’tur. Türetilmiş sözcüğün ana kolu İtalyanca savaş atlarını idare etmek sözcüğünden, yani modern dillerde at terbiyeciliği olarak kullanılan sözcükten gelir. Bu çerçevede fiili şeyler ve ele avuca sığmaz şeyler – atlar, kılıçlar, kalemler, küçük çocuklar, sermaye, finans, para, stoklar, hisseler, makineler, enerji gibi maddesel kaynaklar ve zaman – yönetilebilir. Ama insanları yönetemezsiniz, insanları sadece yönlendirebilirsiniz. Aynı şekilde bir nesne, mal ve kaynak olmayan değişimi de, – aşkı, dini ya da mutluluğu yönetemediğiniz gibi – yönetemezsiniz.

 

Zira değişim, fiziksel ya da mecazi anlamda olsun baştan sona bir yolculuktur. Bu yolculukta belki birilerine konuk olabilirsiniz, belki de sizi hiç kimse konuk etmez. Bu yolculuk insanın kafasında başlar, belli bir yöne doğru ilerler ve sonra bir serüvene dönüşür. Değişimin en önemli etmeni düşünmek, ürünleri ve hizmetleri daha büyük bir içerikte görmektir.

 

Bu bağlamda, değişime yön verebilmek; yeni ve olumlu yönleri, hedefleri belirlemeyi, stratejik planlar yapmayı, değişimi etkileyecek olan herkesle doğrudan ve içten iletişim kurmayı, ayrıca etkileyecek olanlardan da etkilenmeyi, olumlu ve umut dolu bir iklim yaratmak gerektirir.  Dahası bizi bekleyen yeni olanaklara karşı kendimizi hazırlamayı, olağan olanı tersine çevirmek suretiyle yeni bir yol açmayı, alışkanlıklarına, göreneklerine bağlı ve yaratıcılığa düşman görüşlere cesaretle ve eleştirel biçimde karşı koymayı gerektirir.

 

Herhangi bir kuruluşun yönetimine, bir şey olmak için değil de, bir şey yapmak için talip olanlar yönünden, bütünleyici üç özellik vardır. Bunlar; ‘ne olduğunuz/nitelik, ne bildiğiniz/durumsallık ve ne yaptığınız/işlevselliktir.’ Ne olduğunuz, kimi eylem veya konulara dahil olma isteğini de taşıyarak hazır olmanın ve ilgi göstermenin uç hali olan şevki; ahlaksal sağlamlığı, gerçeğe bağlılıktan hiç sapmamayı, bozulmamışlığı ve bir değerler yasasını ifade eden bütünlüğü; pozitif bir duygu olan başkalarına karşı ilgi ve sevgiyi, nezaket ve önem vermek gibi temel insani simgeleri gösteren içtenliği; risk alma kapasitesi ve yeteneği ile tehlike ve zorluklarla karşı karşıya gelindiğinde aklın ve ruhun dayanaklılığını gösteren cesareti; seçim yapmayı, insan tanımayı, sorun çözmeyi gerektiren karar vermeyi; kendisine karşı yumuşak olmayan, gerçekçi, duyarlı, duygulu ama duygusal olmayan, takım ilişkilerinde hakkaniyetli davranmayı, yani sert ve adil olmayı kapsar.

 

Ne bildiğiniz, Konfüçyüs’dan Eflatun’a, Sokrates’ten Mevlana’ya, Tao’dan Ludwig Wittgenstein’e, Karl Marks’dan Ahmet Yesevi’ye, Pir Sultan Abdal’dan Karl Popper’e kadar gelmiş geçmiş bilgelerin sayısı kadar çoktur. Ama yine de, Mussolini’nin 1926 ile 1937 yılları arasında hapiste tuttuğu İtalyan Marksist, eylemci, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci’nin ‘Hapishane Defterleri’ adlı kitabında dediği gibi, ‘Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil- mesini’ gerektirir.

 

Onun için demek gerekir ki, ne bildiğin, hem –ne olduğun– dur ve hem de-kendini bilmen-dir. Antonio Gramsci’nin dediği gibi, ‘toplumdaki bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevini görmez’. Yazıp çizmek, mesleğinizde ve yaşamda biriktirdiklerinizi başkaları ile paylaşmak, mesleğinizin, meslek örgütünüzün, ülkenizin, insanlığın bugünü ve geleceği ile ilgilenmek, bir şey olmak adına değil, bir şey yapmak için üyesi olduğunuz mesleki kuruluşun, dünya görüşünüze uygun bir siyasi partinin ya da amacı ve işlevi sizinle örtüşen bir sivil toplum kuruluşunun yönetiminde yer almak, entelektüel işlevi yerine getirmek için yapılan birer çabadan ibarettir. Zira entelektüel bir işlevi görmek, ne bildiğiniz ile ilgili olmakla birlikte, daha çok ne yaptığınız ve nasıl yaptığınız ile ilgilidir.

 

Felsefenin başlangıcı da, sonu da özgürlüktür. İnsanoğlu duraksamamak ve hareket etmek için doğar’ diyor Schelling. Burada insanoğluna duraksamamak ve hareket etmek olarak yüklenen görev ‘yapmak’tır. Yapmak, mutlak olarak duraksamamayı ve hareket etmeyi gerektirir, ama hiç duraksamamak ve sadece hareket etmek yapmak demek değildir. Yapmakla kastedilen Anglosaksonların deyişiyle ‘not motion, but action’, yani ‘hareket/eylem değil, icraattır.

 

İcraat yapmak, yapabilmek ise vizyon gerektirir. Düşünsel ve eylemsel boyutlarıyla liderlik yaklaşımının başat öğesi olan vizyon, Meksikalı şair, yazar ve düşünür Octavia Paz’ın özlü açıklaması ile; “An’ın kaosunda gizli ve var olan amacı görmektir. Vizyon, bir insana, bir kuruluşa veya bir ulusa yeni ola-naklar sağlayacak olanı bulmaktır. Vizyon, gündelik yaşamın keşme-keşi içinde yaşamın nasıl bir şey olabileceğini görmektir. Vizyon, kendi başına bile insana yaşama amacı ve hevesi veren o derinlerdeki insan maneviyatı ile uğraşmaktır. Vizyon, çevresinde insanların oturduğu alev alev yanan bir kamp ateşidir; ışık verendir; enerji verendir; sıcaklık verendir; birleştirendir.”

 

Latincede birden fazla anlam yüklenen ‘videre’ fiilinden türetilen ‘visio’ sözcüğü uyanık olmak, anlamak, kavramak karşılığında kullanılmakta olup hayalperest, düşlerde dolaşan kişilere de ‘vizyoncular’ denir. Başlangıçta mistik anlamlar yüklenerek de kullanılan vizyon sözcüğü, günümüzde liderleri ve iyi yöneticileri birbirlerinden ayıran özelliklerin bütünü olarak değerlendirilmektedir.

Bir yolda yürüyen yolcunun sadece ufku görmesi yeterli değildir. Ufkun ötesini de görmesi gerekir.’ diyor Büyük Atatürk. Bu maksimden bakıldığında vizyon Mustafa Kemal’in yaptıklarıdır. Yani ‘ufkun ötesini görmektir.’ Yani bir topluma, bir devlete, bir örgüte yönelik olarak bir pozitif bir gelecek düşlemek, poizitif bir gelecek tasarlamaktır. Var olanla, olması gerekeni gerçekçi biçimde dengelemektir. Bilinenden bilinmeyene gidebilmek için gerçekleri, ümitleri, hayalleri harekete geçirmek, topluma ve insanlara pozitif hedefler göstermek, bu hedeflere uygun bir gelecek yaratabilmektir. Riske girebilmektir. Sosyal örüntüleri geniş bir çerçevede algılayarak, kendi kişisel değerleri yönünde insanları harekete geçirmektir.

 

Eskiden lider denildiğinde hepimizin aklına askerler, askeri kahramanlar gelirdi. Bu kahraman liderler ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini, neyi hedeflediklerini, hedefledikleri yere nasıl gideceklerini çok iyi bilirlerdi. Toplumun gereksinimlerini belirler, buna göre önlerine pozitif hedefler koyarlar ve bu yolda yürürlerdi. Öyle oldukları için kendileri en önde yer alırlar ve ekiplerini de beraberlerinde götürürlerdi.

 

Türkiye bağlamında baktığımızda, biz liderliği ve gerçek lideri orduda ve Atatürk’ün şahsında tanıdık. Bu bağlamda Büyük Atatürk bize ve tüm dünyaya liderlik dersi verdi. Fransızların özlü bir sözü vardır. Bu özlü sözlerinde şöyle derler Fransızlar ‘Her sivili militerize edebilir, ama hiçbir militer sivilize edilemez.’ Dünya siyasi tarihinde bunun iki istisnası vardır. Birincisi Büyük Atatürk’tür, ikincisi De Gaulle’dür.

 

Her ikisi de asker olmalarına rağmen, sivil bir kafaya ve ruha sahip oldukları için toplumlarını sivilleştirmekle işe başlamışlar ve bunu ve daha pek çok şeyi başarmışlardır. Ama o günler, o liderlerin zamanı artık çok geride kaldı. Öyle olduğu için o kahramanlar, o nitelikte ve çapta liderler günümüzde yok artık.

 

Dünya gürültü yapanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında dönüyor. Hem de sessizce …’ diyor Nietzsche. Bugün dünya Nietzsche’nin bunu söylediği zamandan çok daha fazla yeni değer yaratanların etrafında dönüyor. Öyle olduğu için, günümüzün dünyası geçmişteki tüm zamanlara oranla çok daha fazla bilgi yoğun bir dünya olduğu için, başkaca şeylerde olduğu gibi liderlik konusundaki yaklaşımlar ve anlayışlar da düne göre çok farklıdır. Çok farklıdır, zira günümüzde kimse gelecekte ne olacağını bilemiyor ve kestiremiyor. Bu belirsizlik ve kestirelemezlik hızlı değişimin sonucudur. Oysa geçmişte, özellikle Marksist gelenekte değişim kestirebil-me, öngörebilme, kesinlik ve ilerleme ile birlikte düşünülürdü. Dünyanın dönüşümü, araçlar ve amaçlar bilinebilir, öngörülebilir, kavranabilirdi. Geride bıraktığımız yirminci yüzyılın deneyimlerinin ardından, hangi belli aracın, hangi belli sonuca yol açacağından ya da bugünün çözümünün yarının sorunu olup olmayacağından emin olmak artık o kadar kolay değil.

 

Zira Marks’ın ‘değişmeyen tek şey değişimdir”’ dediği değişim, artık düz bir çizgide ilerlemiyor, zigzaglar çiziyor, sıçrıyor, bu sıçramalarla bazen ileri, bazen de geri gidiyor. Bu ileri ve geri gidişler, sıçramalar, zigzaglar, belirsizlik, kestirilemezlik, küreselleşme, bilgi teknolojilerinin gerçekleştirdiği teknolojik devrim, esnek takım ve organizasyonlara sahip olma gereksinimi, insanların farklılaşan beklentileri günümüzün liderlik kavramını ve özelliklerini bütünüyle değiştirmiş durumda.

 

Öyle ki, eskiden bir işin başında olmak, bir işi yönetmek, bir işe ön ayak olmak lider olmaya yetiyordu, oysa şimdi yetmiyor. Esasen güç sahibi olmak, iktidar sahibi olmak, yetkiyi, otoriteyi kullanmak, insanları organize etmek liderlik olarak kabul edilmiyor artık. Zamanımızda liderlik pozisyona bağlı olmadığı gibi statüye de bağlı değil. Liderlik artık, bilgiden bilgilere ulaşmakla, bilgiden yeniliklere, icatlara, buluşlara çıkabilmekle ilgili. Onun için geleceğin liderliği, var olandan, elde olandan daha iyi bir yolu bulabilmekle, yol yok ise yol yapabilmekle, insanlara bunu gösterebilmekle, insanları inandırmakla ve eyleme geçirebilmekle mümkün olacak. Dünün aksine, örgütün, kuruluşun toplam sorumluluğunu almadan dahi liderlik yapabilecek. Başkalarından farklı ve yaratıcı olanlar, yeni yollar bulanlar veya açanlar, yol olmadığında yol yapanlar, farkı yakalayanlar, fırsatları değerlendirenler, ellerindeki bilgiyi ürüne, markaya dönüştürenler lider olacak. Liderler, rekabete dayalı mücadelenin ortasından, piyasadan, üretimden, yaratıcılıktan, yeni ürünün çıktığı fabrikadan, atölyeden çıkacak. Güç ilişkileri değişecek, yönetmeden yöneten liderlerin devri başlayacak. Gidilecek yol liderle birlikte ve hep beraber keşfedilecek. Bilinmezlik, kestirilemezlik, ileri geri gidişler, bunların yaratacağı karmaşa liderin katılımcı olmasını şart koşacak. Yaptıkları işe inancı olan, işe ve hedefe kilitlenen, sadeliği yaşam tarzına dönüştüren, kasılmanın yerine alçak gönüllülüğü koyan, adil ve dürüst olan, gerçekleri söyleyen, şeffaflığı, katılımcılığı, hakkaniyeti, hukuka bağlılığı yönetim ilkesi haline getiren, sosyal adaleti sağlayan, algılaması güçlü olan, konuşmaktan daha çok dinlemesini bilen, ve dahi yapan, konuştuğunda ise: Mevlana’nın ‘Dün ile beraber gitti cancağızım/Ne var ise düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım’ dediği gibi ‘yeni şeyler söyleyen’ ve dahi ‘söylediklerini yapan, ahlaklı olan, iyi ve düzgün insanların’ lider olma ve liderlik yapma dönemi başlayacak.

 

Yaşarsak göreceğiz.

 

Sanat uzun, hayat kısa!’ Hipokrat

ANNEMİN ÖĞRETTİĞİ ŞARKILAR!

Annemin Öğrettiği Şarkılar’, Amerikalı ünlü sinema oyuncusu Marlon Brando’nun hayatını ve hatıralarını anlattığı kitabının adı. Kitabı Gürol Koca Türkçeye çevirmiş. Son derece başarılı bir çeviri. Adeta yeniden yazılmış gibi. Herkesin, hepimizin annelerimizden öğrendiği bir şarkı mutlaka vardır. Ama bunlar daha çok çocuk şarkılarıdır. Marlon Brando’nun annesinin bildiği ve ona öğrettiği şarkılar, sadece çocuk şarkılarından ibaret değil. Yetişkin insanların bildiği, sevdiği ve hatta söylediği şarkılar. Marlon Brando hatıralarında bunu şöyle anlatıyor; ‘Annem dünyadaki bütün şarkıları bilirdi; annemin bana öğrettiği binlerce şarkının müziğini ve sözlerini hatırlıyorum…Afrika şarkılarını, Çin şarkılarını, Tahiti şarkılarını, Fransız şarkılarını, Alman şarkılarını ve şüphesiz annemin bana öğrettiği bütün şarkıları bilirim. Müziğini tanımadığım kültür pek yoktur. İşin garibi, bin dokuz yüz yetmişli yıllardan sonra yazılmış tek bir şarkıyı bile hatırlamıyorum.

Marlon Brando, annesinden pek çok şarkı öğrenmiş, ama alkolik olan annesinden sevgi ve ilgi görmemiş hiç. Kendisinden büyük iki kız kardeşinin sevgisi, ilgisi dışında, mutsuz, huzursuz, sevgisiz bir aile ortamında büyümüş, kendisiyle aynı adı taşıyan ve annesi gibi alkolik olan babası tarafından hiçbir konuda teşvik edilmemiş, ödüllendirilmemiş, aksine sürekli olarak cezalandırılmış ve aşağılanmış. Pek çok kişide olduğu gibi kişiliğinin gelişmesinde ve oluşmasında bunların payı ve etkisi büyük. Kadınları sürekli aşağılayan tavrının, huysuzluğunun, disiplinsizliğinin, başkalarını umursamazlığının nedenleri hep çocukluğunda yaşadığı travmaların eseri. Yıllar, yıllar sonra kariyerinin doruğunda iken ‘Bir yetimhaneye düşseydim daha sağlıklı bir birey olarak yetişirdim’ demesi bundandır.

İnsanın, kendisini oluşturan sevinçlerin, üzüntülerin, hatıraların, arzuların, benlik duygusunun, özgür iradenin, tamamı sinir hücrelerinin ve onlara bağlı moleküllerin bir arada çalışmasıyla ortaya çıkan davranışlarından ibaret olduğuna inanan Marlon Brando, insanlarla arasına mesafe koymasını, insanlara güvenmemesini, hayatı boyunca tek bir insana, tek bir kadına bağlı kalmamasını çocukluğunda yaşadığı iki travmaya bağlıyor: birisi bir şişe içki uğruna kendisini terk eden annesi; diğeri ruhunun orta yerinde taht kuran, evlenerek gittikten sonra hayatının geri kalan kısmını onu bulmaya adadığı dadısı Ermi.

Marlon Brando, kişiliğinin şekillenmesinde etkili olan her iki olayla ilgili duygularını şöyle ifade ediyor: ‘Eğer bir insan sıcaklığının, aşkın veya sevginin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsanız, insanlara da bunu veremezsiniz veya böyle duyguları bir zamanlar tatmışsanız ve bir süre sonra da elinizden alınmışsa, reddedildiğinizi veya terk edildiğinizi düşünüyorsanız, o zaman tekrar aynı duyguları yaşamaktan korkarsınız.

Öğrenim hayatında son derece başarısız olan, gittiği her okuldan disiplinsizlik nedeniyle kovulan Marlon Brando, ‘okullardan hep nefret ettiğini’ söylüyor. Onun için, hemen her şeyi hayattan, tanıdığı olumlu, olumsuz insanlardan, okuduğu kitaplardan, gezip gördüğü yerlerden, tanıştığı farklı kültürlerden öğrenmiş.

Yirmili yaşlarda geldiği New York’ta, bir yandan özgürlüğün tadını çıkarırken, diğer yandan kafası karışık bir delikanlı olarak ortalıkta dolaşmış. Kozmopolit New York’da sinirli otobüs şoförleriyle, pasifistlerle, felsefe yapanlarla, tuhaf gülünç insanlarla ve kendisiyle uğraşıp durmuş. Ne kadar çok okursa o kadar çok akıllı olacağını sandığı için sürekli olarak okumuş. Kant’ı, Rousseau’yu, Nietzsche’yi, Locke’u, Tolstoy’u, Faulkner’i, Dostoyevski’yi ve neden bahsettiklerini bir türlü anlayamadığı bir yığın yazarın kitabını okumuş.

New York’ta serserilik yaptığı o günlerden bir gün New School’un Tiyatro Atölyesi’ne gitmiş. O günden sonra hayatı değişmiş. Sanat ve tiyatro dünyasına girmiş çünkü. O dünyada Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Konstantin Stanislavsky yönetimi altında çalışmış olan, oradaki bilgisini ve deneyimini ABD’ye taşıyan Stella Adler ile tanışmış. Tiyatro ve tiyatro oyunculuğuyla ilgili pek çok şeyi ondan öğrenmiş.

Oyuncu olarak yıldızının parlaması Broadway’de sahnelenen Tennessee Williams’ın ‘Poker Gecesi’ isimli eserinden ‘İhtiras Tramvayı’ adıyla uyarlanan oyunla başlamış. Daha sonra sinemaya da aktarılan Elia Kazan’ın yönetmenliğini yaptığı oyundaki duyarsız ve kaba mizaçlı Stanley Kowalski’ı rolünde çok başarılı olmuş.

Eleştirmenler bu başarısını Marlon Brando’nun Stanley Kowalski’ye benzemesine bağlamışlar. Ama o bunun her zaman aksini düşünmüş. Duyarlı olduğunu, kaba olmadığını, o karakteri hayal gücüyle ve yeteneğiyle yaratıp oynadığını söylemiş.

Kişiliğindeki bozuklukları yetiştiği aile ortamındaki olumsuzluklara bağlayan Marlon Brando, hatıralarını yazdığı yetmiş yaşına geldiğinde bu konudaki duygu ve düşüncelerini şu şekilde ifade ediyor: ‘Farklı bir sevgi görüp farklı şekilde bakılsaydım, bugünkünden farklı bir insan olurdum. Hayatımın büyük bir kısmını reddedilme korkusuyla yaşayıp, bana sevgi gösteren insanları, onlara güvenemediğim için reddetmekle geçirdim…Clifford Odets bir seferinde bana, “Beethoven’ın söylemek istediğini kırkıma gelene kadar hiç hissetmemiştim” demişti. İnsan yaşlandıkça, salt bu nedenle çok şeyler öğrenebiliyor. Bazı açılardan hiç değişmediğimi söyleyebilirim ama her zaman duyarlı, kendime ve başka insanlara karşı her zaman ilgiliydim. İnsanlara ilişkin sezgilerim her zaman güçlüydü, iyi kitapları ve her türlü espriyi her zaman sevdim…Hayatımın büyük kısmında öyle olmadığım halde güçlü görünmek durumunda kaldım, en fazla istediğim şey ipleri elimde tutmaktı. Bir yanlışımı bulduklarında veya kendimi küçültülmüş hissettiğimde öç almak isterdim. Artık istemiyorum…Yirmili yaşlarımda hep en iyi ben olayım isterdim, oysa şimdi buna zerre kadar önem vermiyorum. Kendimi başkalarıyla kıyaslamayı bıraktım. Birinin benden daha yetenekli olmasına veya hakkımda dedikodu çıkarılmasına hiç aldırış etmiyorum; onların benden pek farklı olmayan bir dünyada tıpkı benim gibi kiracı olan ve yaptıkları şeylerin çirkinliğine gözlerini kapamış insanlar olduklarını anlayabiliyorum. Bütün bunları doğru bildikleri için yaptıklarının farkındayım…Yakınlarda Kevin Costner’in “Kurtlarla Dans” filmini seyrettim ve filmin ortalarında dayanamayıp ağladım. Önce bunun nedenini anlayamadım. Sonra genç Kızılderili oğlanın perdeye yansıyan görüntüsü beni ağlatan nedeni anlamamı sağladı: Bu sanki bir tür yuvaya dönüştü, çünkü o sırada bir iki yıl öncesinde temiz, saf ve içten bir yanım olduğunu, bir yanımın çocukluğumdan beri gizli kaldığını keşfettiğimi hatırladım. Bir şekilde bütünleştiğimi ve özgürleştiğimi hissettim. Sonra bir de annemi ve babamı affetmem gerektiğini, aksi takdirde hayatımın geri kalan kısmını nefret ve kederin pençesinde geçirmek durumuyla karşı karşıya kalabileceğimi fark ettim…Artık küçükken yaptığım gibi elimi uzatmıyorum, ama büyülü anları eskisi kadar hiç bıkmadan, usanmadan bekliyorum.

Alıntıladığım bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, kendisiyle, kendi kişisel tarihiyle yüzleşen, kendisini ve yaşadığı hayatı sorgulayan, yaptığı yanlışlardan ders alan, bir insan için taşınması gerçekten çok ağır bir yük olan kin ve nefret duygularından kurtulmaya çalışan Marlon Brando, sadece başarılı bir sinema sanatçısı değil, aynı zamanda otoriteye, bayağılık derecesindeki konformizme şiddetle karşı olan, kendisini topluma, insanlara karşı sorumlu hisseden donanımlı bir entelektüeldir.

Daha henüz on yaşında iken mazlumları koruyan, kuşları vurmaktan vazgeçen, onların da bizim kadar yaşamaya hakları var diyerek karıncaları ezen arkadaşlarına dur diyen, yerde kağıt parçası gördüğünde ben almazsam onu yerden kim alacak diye düşünen, sonra alıp çöp kutusuna atan Marlon Brando, hayatı boyunca ezilen, hakları çiğnenen insanların yanında ve onların destekçisi olmuştur.

Öyle olduğu için onu 1940’lı yıllarda, Hitler Almanya’sında yaşadıkları insanlık dışı zulme tepki olarak İsrail Devleti’nin kurulmasına destek verirken gördüğümüz gibi, çok daha sonraki yıllarda Yahudilerin Filistinlilere yaptıkları insanlık dışı muamelelere ve saldırılara tepki gösterirken görürüz.

1950’lerin sonunda, 1960’lı yılların başında şekillenmeye başlayan yurttaşlık hakları hareketinin en önde gelen destekçilerinden birisi olan Marlon Brando, Martin Luther King’in ‘Bir Hayalim Var’ sözleriyle başlayan ünlü konuşmasını yaparken onun birkaç adım ötesindedir. Siyahların haklarının verilmesine ilişkin yasaların çıkmasını Kennedy’den, Johnson’dan, Humphrey’den daha çok Bessie Smith’in, Emmet Till’in, Medgar Eversen’ın, Rosa Parks’ın, James Meredith’in ve hayatta kalmayı başarabilen pek çok tanığın başarısı olduğunu ifade eden Marlon Brando, bu konuda beyazlara yönelik şu eleştiriyi yapmayı da ihmal etmez: ‘Yurttaşlık haklarının kabul edilmesinden sonra herkes siyahların hayatlarının daha yaşanılabilir bir hal alacağını düşündü ki, birçok yönden de öyle oldu gerçekten; öncekinden biraz daha fazla imkana sahip oldular böylece. Fakat bir şey değişmeden kaldı: küçük bir siyah çocuğun aklının bir köşesinde yer etmiş, umutlarını gerçekleştiremeyeceğine ilişkin inancı: çünkü bilinçsizce de olsa çocuklara siyah olarak hayatta pek şanslarının bulunmadığı öğretilmeye devam ediliyordu.

Sadece siyahlar konusunda değil, Kızılderililer konusunda da son derece duyarlı olan Marlon Brando, Başkan Kennedy ile yaptığı bir sohbet sırasında Kennedy’nin ‘Kızılderililerle neler yaptığınızı biliyoruz’ şeklindeki aba altından sopa gösteren sözlerine ‘Ben de sizin neler yapmadığınızı biliyorum’ yanıtını verir.

Amerikalı beyazların kıtaya ayak bastıktan sonra Kızılderililere yaptıklarının, Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırımla aynı olduğunu ifade eden Marlon Brando, Kızılderililere verdiği desteği, sadece yaptığı açıklamalarla, ABD Kızılderili Hareketi Komisyonu’nun toplantılarına katılmakla sınırlandırmaz, protesto eylemlerine de fiilen katılır. Yüzyıl önce yapılan antlaşmalarda, ‘dağlar durdukça, çimenler büyüdükçe ve güneş dünyanın tepesinde parladıkça’ diye yazmasına, bu bağlamda Kızılderili kabilelere yaşadıkları bölgelerde serbestçe avlanmaları için sonsuza kadar hak tanınmış olmasına rağmen, Washington, Tacoma’da, Puyaallup Nehri’nin ağzında Kızılderililere konan balık avı yasağına karşı yapılan protesto eylemine katıldığı için 1964 yılında tutuklanır.

Kızılderililere yapılanları protesto etmek için ‘Baba’ filmindeki rolünden dolayı 1973 yılında layık görüldüğü en iyi oyuncu Oscar ödülünü almaya gitmeyen, yerine bir Apaçi Kızılderilisi olan Sacheen Küçük Tüy’ü ödülü reddettiğini bildirmek üzere gönderen Marlon Brando, hatıralarında bu konuyla ilgili olarak Hollywood’u da: ‘Altmış yıldır Kızılderilileri sistemli şekilde kötü tanıtan, onları yerden yere vuran bir endüstriyi pohpohlamak, üstelik tam o sıralarda Wounded Knee’de iki yüz Kızılderili kuşatma altına alınmışken böyle bir kutlamaya katılmak bana çok komik görünmüştü’ diyerek eleştirir.

Godfather/Baba’ filminin konu aldığı Mafyasal işler ve ilişkilerle, Amerika’nın Vietnam politikası ve CIA’nın yaptıkları arasında ilinti kuran Marlon Brando, bu konudaki görüşlerini hatıralarında şöyle ifade eder: ‘Çete cinayetleriyle Anka Kuşu Operasyonu ve CIA’nın Vietnam’daki infaz programı arasında sanki çok mu fark var? Devletin gerçekleştirmiş olduğu diğer şeyler de Mafyanınkiler gibi kişisel değildi, sadece bir işti, o kadar. Tamam, Mafya’da ahlaki değerler işlemiyordu ve şiddet hüküm sürüyordu, ama yapılanlar aynı şekilde görev hizmet bilinciyle yapılıyordu; Mafya’nın yaptıklarıyla çok uluslu şirketlerin gemilerinin gittikleri yerlerde denizlere zehirli kimyasal madde akıtmaları arasında pek fark göremiyorum. Mafya, çete savaşları sırasında birçok kişinin ölmesine neden olabilir, olmuştur da, fakat filmi yaptığımı sıralarda CIA’nın Altın Üçgeni’nde uyuşturucu işine karıştığını, sorgulamalar sırasında insanlara işkence yaptığını ve gangster çetelerini aratmayacak şekilde infazlar gerçekleştirdiğini de burada hatırlatmakta fayda var. Joy Gallo gibi gangsterlerin gerçekleştirdikleri infazlar ile Diem Kardeşler’in Vietnam’da infaz edilişleri arasında pek fark göremiyorum; aradaki fark olsa olsa, ülkemin bu infazları daha büyük bir ikiyüzlülükle gerçekleştirmiş olmasıdır. Henry Cabot Lodge televizyona çıkıp Diem Kardeşler’in ölüm sebeplerini açıklarken yalan söylediği gün gibi ortadaydı, ama kimseden çıt çıkmadı, çünkü insanlar ABD’nin gayri ahlaki bir şey yapmayacak kadar büyük bir ülke olduğu masalına inanıyordu. Mafya’ya mensup insanlar nereden bakarsanız bakın başkanlarının ve diğer politikacıların içinde bulundukları ortamlardan daha sıkı yasalarla yönetilen ortamlarda yaşıyorlar. Politikacılar dürüst çalışacaklarına dair İncil’in üzerine el basmak yerine, sözlerinde durmadıkları takdirde ayaklarından çimentolanıp Potomac Nehri’ne atılacaklarını bilselerdi ne olurdu acaba, merak ediyorum doğrusu. Politikadaki yozluk hızla düzelirdi herhalde.

Annemin Öğrettiği Şarkılar’ isimli kitabın bu satırlarını okurken, Marlon Brando’nun unutulmaz filmlerinden birisi olan ‘Çirkin Amerikalı’ geldi aklıma. William J.Lederer ile Eugene Burdick’in birlikte yazdıkları kitaptan uyarlanan filmde, Güneydoğu Asya’da hayali bir ülkeye büyükelçi olarak giden Harrison Carter McWhite’ı canlandıran Marlon Brando’nun bu filmini izlediğimde, filmi, ABD’nin Üçüncü Dünya Ülkelerine uyguladığı çirkin siyasetin bir metaforu olarak değerlendirmiştim. Başlangıçta kendisinin de böyle bir yaklaşım içinde olduğuna işaret eden Marlon Brando, hatıralarında daha da ileriye gidiyor ve aslında bu filmin, Dullers kardeşlerin uydurdukları ‘komünistlerle işbirliği’ yalanı yüzünden 58 bin Amerikalıyla binlerce Vietnamlıyı ölüme gönderen yanlış politikaların bir metaforu olduğunu ifade ediyor. Bununla da kalmıyor, ABD’nin Güney Amerika’dan Asya’ya kadar komünizm aleyhtarlarını beslediğini, o ülkelerin yurttaşlarını ülkelerine yabancılaştırdıklarını, dünyanın özgür ülkelerinde kendi tiranlıklarını kuran, halkın demokrasi hayallerini engelleyen, kendilerini zenginleştirmenin ötesinde bir avuç zengin azınlığı kollayan totaliter bu liderlerin ve yönetimlerin arkasında ABD’nin bulunduğunu, CIA’nın seçimle işbaşına gelmiş hükümetlerin çalışmalarını engellediğini, devletlerin iç işlerine karıştığını söylüyor ve Ferdinand Marcos örneğini veriyor.

Amerika’ya neden çamur atıyorsun, sana karşı cömert değil miydi?’ diye düşünenlere ise şöyle yanıt veriyor: ‘Evet, tabii Amerika bana karşı cömertti. Ama bu bir lütuf değil. Alnımın teriyle, kendimi geliştirip hayatımı sürdürmemi sağlayan şeyleri hakkıyla kazandım. Doğru şartlar altında bulunmasaydım, şansım yardımcı olmasaydı başıma neler gelirdi bilmiyorum. Belki bir dolandırıcı olup hapsi boylardım, belki de yüksek okul mezunu aramayan bir yerde iş bulacak kadar şanslı olur, örneğin bir montaj fabrikasına girer, evlenir, üç çocuk yapar, elli beş yaşlarına gelince de birçok Amerikalı gibi posası çıkmış bir şekilde kapı önüne bırakılırdım.’

Sinema yıldızı olmayı planlamadığını, bunu arzulamadığını, buna heves etmediğini, geçimini sağlamak, hayatını sürdürmek dışında oyunculuğa özel bir istek duymadığını, her şeyin kendi kendine olduğunu belirten Marlon Brando, kendisi üzerinde çok emeği olan, elinden tutan büyük sinema yönetmeni Elia Kazan’a, bu konularla ilgili olarak bir keresinde şöyle dediğini yazıyor: ‘İşte karşında kafası kabaklaşmaya başlamış orta yaşlı bir hiç. Rol yaparken kendimi bir sahtekar gibi hissediyorum. Hayatta her şeyi yaptım, düzüştüm, içtim, çalıştım ama bunların hiçbirinin anlamı yok. Dünyada bu kadar önyargı, adaletsizlik, nefret, açlık, yoksulluk ve acı kol gezerken film çevirmek bana aptalca ve alakasız bir şeymiş gibi geliyor, koşulları iyileştirmek adına üstüme düşeni yapmam gerektiğini hissediyorum.

Bu düşüncelerden hareketle Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Yardım Fonu’na (UNICEF) gönüllü olarak katılan Marlon Brando, UNICEF adına televizyon spotları hazırlar, UNICEF’in tanıtılmasıyla ilgili basın toplantıları yapar, bağış kampanyaları düzenler, kendisi de önemli miktarlarda bağış da bulunur.

Yetmiş yaşına geldiğinde ve yaşadığı hayatın bir muhasebesini yaptığında ise şöyle yazar: ‘Felsefi açıdan kendimi Kızılderililere yakın hissediyorum. Onlardan çok şey öğrendim çünkü. Yahudiler gözümü açan insanlar oldular, bilginin değerini ve öğrenmeye saygı duymayı onlardan öğrendim. Siyahlardan da aynı şekilde birçok şey aldım. Fakat sanırım yaşayış biçimi bakımından üzerimde en çok etkisi olan insanlar, Polinezyalılar. Hayatın nasıl yaşanacağını Tahiti’de öğrendim. Bununla birlikte, hiçbir zaman bir Tahitili olamayacağımı da fark ettim…Bir kültüre hayran olabilir, o kültürü sevebilir, o kültüre bir ucundan da olsa tutunmayı başarabilirsiniz ama hiçbir zaman oraya ait olamazsınız. Sizi siz yapan şeylerden asla kurtulamazsınız.

Neden mi yazdım bu yazıyı? Marlon Brando’yu hem sinema sanatçısı, hem de entelektüel olarak önemli ve değerli bulduğum için yazdım. Bir de bizim ülkemizdeki iktidar yalaması bazı sözde sanatçılara belki örnek olur diye yazdım…!