“Metodu olan topal, metodsuz koşandan daha çabuk ilerler.” Francis Bacon

BİR KİTAP: “HUKUK METODOLOJİSİ” VE BİR ÖNSÖZ

Değerli Meslektaşım Salih Akgül ile birlikte yazdığımız “Avukatlık Hukuku” ve daha sonra benim yazdığım “Genel Kamu Hukuku”, “Hukuk Felsefesi” ve “Hukuk Sosyolojisi”  isimli kitaplardan sonra, bu kez “Hukuk Metodolojisi” isimli kitabımla karşınızda olacağım.

Hemen ifade etmem gerekir ise, bu kitap aynı zamanda benim hukuk konusunda yazacağım son kitap olacak, yani hukuk kitabı yazmam konusunda jübilemi bu kitapla yapmış olacağım.

Sıkı bir çalışmayla en geç üç ay içinde tamamlamayı ve yayınlamayı planladığım bu kitap, “bir konuyu derinlemesine incelemenin, o konuyu en iyi şekilde anlayabilmenin, o konu üzerinde ayrıntılı bir inceleme ve araştırma yapabilmenin” yolunu ve yönetimini bize öğreten bir disiplin olan metodoloji bilimi üzerinedir.

Malumunuz olduğu üzere, metodoloji bize, sadece yukarıda çerçevesini çizdiğim alanda değil, inceleyeceğimiz ve araştıracağımız alanın kapsamında bulunan ve ilgi alanına giren konuların temellendirilmesinde, kavramsallaştırılmasında, karşılaştırılmasında, eşleştirilmesinde, değerlendirilmesinde, geliştirilmesinde, konular arasında bağlantı kurulmasında, bize yardımcı olan, yol gösteren bir disiplindir.

Elbette bu yolun ve yöntemin planlı, programlı, düzenli, sistemli, akılcı, tutarlı bir yol olması gerekir. Aksi halde yapılan inceleme ve araştırmada amaca ve hedefe ulaşmak mümkün olmaz ve amaçlanan, hedeflenen sonuca değil, yanlış, hatalı sonuç veya sonuçlara varılır.

Aşağıda bu kitap için yazdığım önsözü sizinle paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.

ÖNSÖZ

Nasıl ki, ayının üç hikayesi var ve bu üç hikayenin üçü de armuda dair ise”, hukukçuların da üç hikayesi vardır ve bu hikayelerin üçü de hukuka dairdir.  Neden mi böyle bir benzetme yaptım ve bu yazıya bu şekilde bir giriş yazdım? Anlatayım.

Her ne kadar avukat olarak – hukukçu olarak değil, avukat olarak, çünkü hukukçuluk bir meslek değil, ayrıca hukukçu olmak veya ben hukukçuyum demek fazlasıyla iddialı bir söz ve ben, hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da o kadar iddialı birisi değilim – ben, ara sıra, siyaset, edebiyat, sanat, felsefe vs. üzerine yazıyor ve çeviriler yapıyor olsam da, son yazdığım üç kitap olan “Genel Kamu Hukuku”, “Hukuk Felsefesi” ve “Hukuk Sosyolojisi” isimli ve konulu kitapların üçü de hukuk üzerine olduğu gibi, dördüncü kitabım olan bu kitap da “Hukuk Metodolojisi” ismini taşımakla, yine hukuk üzerinedir. 

Ben, gerek ortaokul ve lise de, gerekse Hukuk Fakültesi’nde, son derece başarısız bir öğrenci idim. Her ne kadar ortaokul ve lise öğrenimimde hiç sınıfta kalmadı isem de, hazırlık ve ortaokul ikinci sınıf dışında her sene ikmale kaldım, Hukuk Fakültesi’nden ise altı buçuk senede mezun oldum.

Hem kötü bir öğrenci olmamdan hem de doğru dürüst bir avukatlık stajı yapmamış bulunmamdan dolayı, avukatlık yapmaya fazlasıyla hazırlıksız olarak başladım. O nedenle, hukuk adına, avukatlık mesleği adına, ne öğrendi isem, eylemli olarak avukatlık yapmaya başladıktan sonra ve deyim yerinde ise, tam da bir deneme yanılma yöntemi ile ve zamanla öğrendim. Yaklaşık 47 yıllık profesyonel avukat olmama rağmen, hala öğrenmeye devam ediyorum.

Hukuk metodolojisiyle ilgili ilk dersimi ise, rahmetli babamdan aldım. Eylemli olarak avukatlığa başladığım tarihte Yargıtay Üyesi olan rahmetli babam, eve sık sık okumak üzere dava dosyalarını getirirdi. Bir gün eve getirdiği bu dosyalardan birisini bana uzattı ve dosyayı okumamamı istedi. Ben dosyanın kapağını kaldırdım ve dosyanın ilk sayfasındaki ve sırasındaki belgeyi okumaya başladım. Babam önce gülmeye başladı, sonra ciddileşti ve “sen fakülteden nasıl mezun oldun, nasıl staj yaptın, metodolojiden senin hiç mi haberin yok”  diye beni biraz sert bir şekilde eleştirdi.

Bir dava dosyasının kitap okur gibi en başından değil de, en sonundan okunması gerektiğini bilmeyen ben, şaşkınlıkla babamın yüzüne baktım ve “baba, işte okunması gerektiği gibi okuyorum, dosya başka türlü nasıl okunur” dedim.

Bana “dava dosyasının kitap okur gibi ilk sayfasından itibaren değil, en sonundan başa doğru okunduğunu, çünkü dava dosyasına giren ilk belgenin dosyanın en son sırasındaki belge olduğunu, sonra gelen belgelerin ve dilekçelerin ilk gelen belge ve dilekçelerden sonra sıraya girdiğini” anlattı ve devamla şunları söyledi: “hukuki bir uyuşmazlığın çözümünde önemli olan husus, maddi vakıanın, yani somut olaya konu ihtilafın ne olduğunun, ceza davasında ise sanığın eyleminin suç olup olmadığının, eğer suç ise bu suçun ne suçu olduğunun tespitidir, bu, bir doktorun hastaya teşhis koyması gibi bir şeydir. Nasıl doktor hastalığı teşhis etmeden bir tedavi yolu belirleyemezse, bir hakim de, maddi vakıanın ne olduğunu, ihtilaflı olan hususların neler olduğunu, suç niteliğindeki eylemin hangi suç olduğunu tespit etmeden, hangi hukuk kuralının, hangi kanunun, hangi kanunun hangi maddesinin uygulanması gerektiğini tespit edemez ve dolayısıyla o ihtilafı çözemez, sanık hakkında bir ceza tayin edemeyeceği gibi, o cezayı tertip de edemez, aynı şekilde bir avukat da bu yolu takip etmeden, maddi vakıayı tespit etmeden ne davası açacağını, nasıl dava açacağını ya da savunmasını neyin üzerine inşa edeceğini veya sanığı ne şekilde savunacağını belirleyemez.”     

Bu acemiliğimden dolayı üzüldüm ve mahcup oldum. Sonra babam bana, “bu senin kusurun değil, sana bugüne kadar bunu öğretmeyenlerin kusuru” diyerek beni teselli etti.  

Bu durumun, sadece benim kötü ve başarısız bir öğrenci olmamdan, doğru dürüst bir staj yapmamış bulunmamdan kaynaklanan bir durum olup olmadığını bilmiyorum ama bu konuda bildiğim husus, hukuk öğreniminde daha ziyade teorik bilgi verildiği, uygulamaya dair hemen hemen hiçbir bilgi ve eğitim verilmediği hususudur.

Oysa hukuk eğitimi, sadece teoriden ibaret bir eğitim değil, aynı zamanda pratik yönü de olan, yani edinilen bilginin pratikte nasıl kullanılacağını ve kullanılması gerektiğini de öğreten, öğretmesi gereken bir eğitimdir. Diğer bir deyişle, diğer pek çok alanda olduğu gibi hukukta da, teori ve pratik birbirini tamamlayan bir bütündür, o nedenle, bunlardan biri olmadan diğerinin yapılmasının bir değeri ve yararı yoktur.

Örneğin ben Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ders verdiğim yıllarda, müfredata dahil olan ve pek çok hukuk fakültesinde bugün dahi ders olarak okutulmayan “Hukuki Metinler ve Adli Yazışmalar” dersinde, öğrencilere “dava dosyasının nasıl okunması gerektiğini, hukuki ihtilafa konu olan maddi vakıanın tespitinin ve hukuki yönden nitelendirilmesinin ihtilafın çözümlenmesinde önemli ve gerekli bir husus olduğunu, aynı durumun ceza davalarında da önem arz etiğini, sanığın eyleminin kanundaki hangi suçu oluşturduğunun tespiti yapılmadan, hakimin cezayı tayin ve tertip edemeyeceğini örnekleriyle açıklayan çalışmalar yaptım”, öğrencilere “dava dilekçesi, cevap dilekçesi, temyiz dilekçesi, iddianame, mahkeme kararı yazdırdım ve bunların yazılmasında nelere dikkat edilmesi gerektiğini” anlatmaya çalıştım, bu bağlamda, bu dersi amacına uygun bir şekilde ve eğer deyim yerinde ise bir hukuk kliniği gibi kullandım. 

Kuşkusuz bütün bu hususlar, “Hukukta Metodoloji”  dersinin kapsamına dahil olan hususlardır. Ne var ki, rahmetli hocamız Prof. Dr. Rona Serozan’ın, DergiParkhttps://dergipark.org.tr’de yayınlanan “Hukukta Yöntem” isimli makalesinde  ifade ettiği üzere; bizim ülkemizde ve eğitim sistemimizde, ne orta öğretimde, ne yüksek öğretimde metodoloji/yöntembilim dersi okutulmaz; okutulsa dahi, doğru dürüst okutulmaz; üstelik böyle bir dersin öğrencisi ve getirisi kuşkuyla karşılanır; dersin konusu da soyut, betisiz (nonfigüratif) bir konu olarak itici bulunur; dahası, metodolojinin/yöntembilimin terminolojisi sanki başka bir gezegende üretilmişçesine yadırganır.

Oysa değerli akademisyen Prof.Dr.Muhammet Özekes’in, Yetkin Yayınları tarafından yayımlanan “Sorular/Şemalar/Örneklerle Temel Hukuk Bilgisi” isimli kitabında, Hirch’in “Hukukta Metod” isimli eserine yollamada bulunarak ifade ve işaret ettiği üzere, hukuki bir sorunun çözümünde takip edilmesi gereken yol, metot ve süreç; “önce olayın, maddi vakıanın ve sorunun özünün tahlili ile tespiti, daha sonra uygulanacak hukukun yer ve zaman yönünden araştırılması, sonra talebin belirlenmesi ve hakkın dayandığı esasların nitelenmesi, iddianın ve savunmanın dayandığı hukuki ilişkinin ve bu ilişkinin dayandığı yasal unsurların tespiti, tespit edilen kuralın somut olaya uygulanması, bu uygulamanın yapılmasında tarafların dayandıkları kanıtların dikkate alınması ve bunların somut olaya uygulanabilirliği ile iddia ve savunmayı destekleme derecesinin tayin ve tespit edilmesidir.

Böyle bir yol ve süreç takip edilmediği, böyle bir metot uygulanmadığı, dava ve cevap dilekçelerinin yazımında, uygulanacak kanun maddesinin yorumlanmasında, hukuki bir araştırmanın yapılmasında, hukuki bir makalenin yazılmasında, mahkeme kararının kaleme alınmasında, bu hususlara dikkat edilmediği takdirde, başarıya ulaşmak son derece zor ve hatta çoğu zaman imkansızdır.

O nedenle, bütün bu hususları bize öğretenin, bu konudaki becerilerimizi geliştirenin, bizi hukuk insanı olarak olduranın, hukuk metodolojisi olduğunu bilmek ve bu metodolojiyi  öğrenmek gerekir.

Ben de bu çalışmamla, bu önemli ve değerli alana, avukat olarak bugüne kadar hukuk üzerine biriktirdiklerimle katkı yapmayı düşündüm ve gerek bu nedenle, gerekse Avukatlık Hukuku, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi üzerine yayınladığım kitaplarımı tamamlamak ve bu konuda jübilemi yapmak amacıyla bu kitabı yazdım.

Bu kitap, akademik bir kitap olmadığı gibi, akademik iddiası olan bir kitap da değildir. Esasen benim de şahsen böyle bir iddiam yoktur. O nedenle, bu kitap, daha çok uygulamaya dönük bir kitaptır ve gelecekte hakim, avukat veya savcı olacak olan hukuk fakültesi öğrencilerine, mesleklerinin icrasında arkadaşlık edecek, refakat edecek, yardımcı olacak olan bir kitaptır.       

Dilerim bu çalışmamla, hukuk fakültesi öğrencilerine, genç hakimlere, avukatlara, savcılara, mesleklerini icra etmeleri konusunda yardımcı ve destek olurum.

Saygılarımla.

Vedat Ahsen Coşar

.

Advertisement

Felsefe ölüme, sosyoloji intihara yol açar.” Jean Baudrillard

HUKUK SOSYOLOJİSİ

Bloğumda paylaştığım 06 Kasım 2022 tarihli  “Bir Kitap: ‘Hukuk Sosyolojisi’ ve Bir Önsöz” başlıklı yazımda, “Hukuk Sosyolojisi” üzerine bir kitap yazdığımı ve bu kitabı Kasım/2002  sonuna kadar tamamlayacağımı ifade etmiştim. Tamamladığım ve yakında yayımlanacağını umduğum bu kitabımın bir bölümünü, aşağıda sizinle paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum.    

VII- SOSYOLOJİNİN KÖKENİ, ÇALIŞMA ALANI, AMACI, KONUSU VE TANIMLARI

İnsanız, Aristoteles’in tanımıyla “siyasi bir hayvan”, Fransız heykeltıraş Auguste Rodin’in heykelini yaptığı “düşünen bir hayvan”, sosyolojik açıdan baktığımızda “sosyal bir hayvan”, yani toplum içinde ve başka insanlarla birlikte yaşayan, yani toplumsallaşan bir varlığız. 

Öyle olduğumuz için, insan olarak hemen hemen hepimiz, sağlıklı bir toplumsal iletişimin ve etkileşimin belli bir çerçeve içerisinde gerçekleştirilebileceğinin, bu bağlamda, bunun, ancak toplumun yasalarına, ahlak, görgü, din, örf ve adet olarak isimlendirilen sosyal düzen kurallarına uymakla mümkün olduğunun farkında ve bilincindeyiz.

Esasen bir bilim ve özel bir disiplin olarak sosyolojinin ortaya çıkmasının nedeni de budur, yani insanı ve toplumu tanımak ve anlamak, geleneksel toplumdan modern topluma geçişte yaşanan sorunları, toplumun değişim dinamiklerini kavramak ve bütün bu sorunları bilimsel bir çerçeve içinde analiz etmektir.  O nedenle, geleneksel toplumdan modern sanayi toplumuna geçiş aşamasında, yani 19. Yüzyılda ortaya çıkan sosyoloji, modern sanayi toplumunu tanımak, anlamak, kavramak, analiz etmek konusunda bir kılavuz, daha genel bir ifade ile bütün bunları yapabilmek için gerekli olan bir bilimdir, toplum bilimidir, toplumun bilimidir, topluma, toplumun gelişmesine hakim olan kanunların bilimidir.

Dolayısıyla sosyolojinin çalışma alanı, sosyolojinin laboratuvarı toplumdur, toplumun, toplumsal değişimin dinamikleridir, toplumsal ilişkilerdir, toplumun ahlak, görgü, din, örf ve adet ile hukuktan oluşan sosyal düzeni, bu düzenin kurallarıdır, bu düzen içinde insanın konumu, rolü, davranışı, eğitimi, çalışma ilişkileri, çatışma nedenleri vs.dir.

Bu çalışma alanına göre sosyolojinin amacı; insanın toplum içindeki ilişkilerini, toplumları, toplumsal kurumları ve bu kurumların insanlar üzerindeki etkilerini incelemektir. Bu çerçevede sosyoloji, suçtan dine ve ırka, ırk ayrımcılığından sosyal sınıflara, kadına yönelik insanlık dışı şiddete, bu şiddetin psikolojik ve sosyolojik nedenlerine, toplumların benimsedikleri inanç ve kültür unsurlarına, toplumları etkileyen radikal değişikliklere kadar birçok alanda inceleme ve araştırma yapan bir bilimdir.

Sosyoloji sadece bunlar ile ulusal ve yerel sorunları değil, tüm dünyayı, tüm toplumları, tüm insanlığı ilgilendiren sorunları, ekonomi, eğitim, kent hayatı, nüfus artışı ve göç gibi konuları ve bunlara ilişkin soru ve sorunları da analiz eder ve inceler. Sosyoloji bütün bunları, hem yatay hem de dikey bir perspektif içinde araştırmaya, incelemeye, anlamaya, kavramaya çalışır. Özetle sosyoloji, bireysel sorunlarla değil, toplumsal sorunlarla, olması gerekenlerle değil, olanlarla ilgilenir. Sosyoloji, bu süreçte ve bu çalışmaların yürütülmesinde: antropoloji, psikoloji, iktisat, hukuk, siyaset, felsefe, tarih, sanat, edebiyat, kültür vb. gibi alanlardan ve bilimlerden azami ölçüde yaralanır, bunların her birinden yardım ve destek alır.

Nitekim sosyolojinin mevcut tanımlarına ve bu tanımların farklılığına baktığımızda, bütün bu hususları, bu zenginliği, bu çeşitliliği ve sosyoloji biliminin derinliğini görebiliriz. Buna ve değişik sosyologlar tarafından yapılan tanımlamalara göre sosyoloji: “toplumun ya da toplumsal ilişkilerin bilimsel olarak incele[n]mesidir”; “toplumla ve toplum olayları ile ilgili bilgilerimiz[in] sistemidir”; “insanın toplum yaşamının, insan grupları ile toplumlarının bilimsel incele[n]mesidir”; “insan ilişkileri üzerinde özellikle duran ve inceleyen bir disiplindir”; “kurumların, onların ortaya çıkışının ve işleyişinin bilimidir”; “toplumsal eylemi yorumsal olarak anlamakla ve dolayısıyla onun seyrinin ve sonuçlarının nedensel açıklamasıyla ilgilenen bir bilimdir.” (Prof.Dr. Yücel Bulut, İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Ortak Ders Sosyolojiye Giriş, sayfa 30,31)

Prof.Dr. Ernest Hirch’e göre, bir bilim kolu olarak günümüz sosyolojisinin 19.Yüzyılın ürünü olan dört düşünsel kökeni vardır ve bu kökenler; 1) Napolyon döneminden sonraki siyasi eğilimler, 2) Tarih felsefesi, 3) Biyolojik Evrim teorileri, 4) Toplumsal durumun ve şartların incelenmesini zorunlu kılan modern sanayinin doğurduğu sosyal ve siyasi reform hareketleridir. (Prof.Dr.Ernest Hirch, “Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri”, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü-Türkiye İş Bankası Vakfı, sayfa 230 – 1996)

Sadece genel sosyoloji yönünden değil, hukuk sosyolojisi yönünden de önemli olan, nüfuz ve etkileri her ülkenin siyasal rejimine, sosyo-ekonomik yapısına, kültürüne, yere ve zamana göre farklılıklar gösteren bu durumun incelenmesi gerekir. Buna göre; 

1- Napolyon’dan sonraki toplumsal süreci ve siyasi eğilimleri değerlendirebilmek için, önce Fransız İhtilali’ni, bu ihtilalden sonraki süreci ve Napolyon dönemini bilmek gerekir. Dünya ve insanlık tarihinin en önemli siyasal olaylarından biri olan ve 1789 ile 1799 yılları arasındaki süreci kapsayan Fransız İhtilali ile birlikte, Fransa’daki mutlak monarşi yıkılmış, mutlak monarşinin yerine cumhuriyet kurulmuştur. Bu ihtilal, sadece Fransa’da değil, gerek Avrupa, gerekse Batı dünyası tarihinde bir dönüm noktası olmuş, bu bağlamda, başta ulus devlet anlayışı ve milliyetçilik olmak üzere sosyal ve siyasal yönden birçok akımı başlamıştır.

Bunlar arasındaki en önemli gelişme ve değişme, egemenliğin Tanrı’ya değil halka ait olduğunun kabul edilmesi, Yeni Çağ’ın sona ermesi ve Yakın Çağ’ın başlaması, milliyetçilik anlayışının ortaya çıkması, bu anlayışın siyasi bir karakter kazanması, buna bağlı olarak çok uluslu devletlerin ve imparatorlukların parçalanması, eşitlik, özgürlük ve adalet ilkelerinin dünya genelinde yaygınlaşması olmuştur.

Napolyon, ihtilalden sonra kurulan direktuvar yönetimine 1799 yılında askeri bir hükümet darbesiyle son vererek iktidarı ele geçirmiş, 10 yıl boyunca kendisini Fransa’nın başına geçiren Birinci Konsül unvanını almış, böylece Napolyon’un diktatörlük dönemi başlamış ve Napolyon 18 Mayıs 1804’te kendisini Fransa İmparatoru olarak ilan ettirmiştir.

İmparatorluk döneminde Napolyon, hukukun toplum ve toplum hayatı ile toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisinin ayırdında ve bilincinde olduğu için, “Napolyon Yasaları” olarak bilinen “Fransız Medeni Kanunu”nu hazırlattırmış ve bu kanun 1804 yılında yürürlüğe girmiştir.  Napolyon’un imparatorluk dönemi Leipzig Muharebesi’nde yenilgiye uğramasına, bu yenilgi sonrasında Nisan 1814’te tahttan feragat etmesine ve Elbe Adası’na sürgüne gönderilmesine kadar sürmüştür.

Elbe Adası’ndan kaçan ve yeniden Fransız hükûmetinin başına geçen Napolyon, 18 Haziran 1815’te Waterloo Meydan Savaşı’nda İngiliz-Prusya kuvvetlerine yenilmiş, bu yenilgi sonrasında tahtan uzaklaştırılmış ve Saint Helena Adası’na sürülmüş, altı yıl süren bir esaretten sonra 1821’de ölmüştür.

Bütün bu gelişmelere bağlı olarak, hukukun ve hukuki olayların sosyal olaylar arasında olduğu ve sosyal olgularla bağlantılı bulunduğu gözlenmiş, hukuk kurallarının toplum hayatının bir ürünü olduğu dikkate alınarak hukukun kökeni sosyolojik bir temelde incelenmeye başlamış ve bu yaklaşımların sonunda hukuku, sosyal olgular arasında arayan ve araştırmalarına pozitif yöntemin egemen olduğu “hukuki pozitivizm” ya da “sosyolojik pozitivizm”, yani “sosyal hukuk okulu/sosyolojik pozitivist okul” ortaya çıkmıştır. 

Ayrı bir bilim dalı ve disiplini olarak sosyolojinin ortaya çıkması da bu gelişmelere bağlı olarak ve bu gelişmeler sonrasında meydana gelmiş, bu bağlamda sosyoloji sözcüğü ilk kez 1839 yılında Fransız sosyoloğu ve tarih felsefecisi Auguste Comte tarafından kullanılmış, sosyoloji ismini taşıyan ve sosyoloji üzerine yazılmış yazıları içeren “L’Année Sociologique/Sosyolojik Yıl” isimli dergi 1898 yılında Fransız düşünürü ve sosyoloğu Emile Durkheim tarafından yayımlanmıştır.  

2- Hirch’in sosyolojinin düşünsel kökenleri arasında olduğuna işaret ettiği tarih felsefesi, tarihin kavramsal bir bakış açısıyla yorumlanmasıdır. Bu felsefeyle ilgili olarak bazı noktalara işaret etmeden önce, tarih üzerine bir şeyler söylemek gerekir. Şöyle ki, insan merak eden bir varlıktır, o nedenle, insan, kendi geçmişini, ait olduğu toplumun geçmişini, insanlığın ve başkaca toplumların geçmişini bilmek ve öğrenmek ister. Her zaman açık ve somut bir yarar olmasa da, bu merak, çok sayıda insanda ve hemen her toplumda vardır. Bu bağlamda, tarih insanlara sadece genel olarak insanlık tarihi hakkında değil, ait oldukları ve yaşadıkları toplumun geçmişi hakkında da bilgi verir. Nitekim yazının olmadığı eski dönemlerde, insanların ve toplumların kendi geçmişleriyle ilgili bazı bilgileri: mağara duvarlarına çizdikleri resimler, efsaneler, söylenceler, menkıbeler yoluyla bir nesilden bir diğer nesle aktarmış olmaları bundan dolayıdır.

Modern toplumlarda, tarih araştırmaları geçmişi öğrenme isteğinden ve merakından doğar, bu istek ve merak belirli metodolojik kurallara, bulgulara, kanıtlara dayanması gereken çalışmalar sonunda tespit edilen ve olabildiğince hakikate dayanan bilgilerle karşılanır. Bunların farklı tarihçiler tarafından farklı şekillerde ve hatta bazen yanlış olarak anlatılması, merak etme isteği ve düşüncesi üzerinde çok fazla etkili değildir. Aksine, insanlar bu yolla tarihsel bilginin göreceliğini öğrenirler ve dolayısıyla geçmişle ilgili olarak yazılan ve söylenen şeylere daha eleştirel bir şekilde yaklaşma kültürünü edinirler, bu konuda çıkarımlar, sorgulamalar ve karşılaştırmalar yaparak kendi bakış açılarını geliştirebilirler ve hatta değiştirebilirler.

Kuşkusuz, bunun böyle olması, toplumdaki demokratik çoğulculuk anlayışının gelişmesine, yazılı ve görsel medyanın bağımsız ve tarafsız olmasına bağlıdır.  Eğer toplumdaki demokrasi ve demokratik çoğulculuk anlayışı ve kültürü yeterince gelişmiş ise, medya aracılığıyla topluma yansıyan, bu yolla topluma dayatılmaya çalışılan haberlerin, bilgilerin, verilerin ve yorumların, insanlar ve toplumlar tarafından sorgulanması mümkün hale gelir.

Sonuç itibariyle, geçmişi öğrenmeye yönelik ilgi, istek ve merak, hemen her toplumda ve her zaman var olacağı için, tarih araştırmalarının özgür bir ortamda geliştirilmesi ve bunların sonuçlarının değişik yollarla topluma olabildiğince az hatalı bir şekilde, saptırılmadan, çarpıtılmadan aktarılması,  tarih bilgisinin insanlara ve toplumlara bu çerçevede sunulabilmesi, kamuoyunun sağlıklı bir şekilde oluşturulması yönünden son derece önemlidir.

Tarih eğer bizim bilgi dediğimiz, olay dediğimiz, olgu dediğimiz şey ise, geçmişteki olaylara ilişkin tüm bilgilerin, olayların, olguların, bunların meydana geldiği dönemin şartları göz önüne alınarak ve mümkün olduğunca objektif bir şekilde sunulması gerekir. Nitekim tarih sözcüğünün türetildiği Grekçe ‘istoria’ sözcüğü; bildirmek, haber almak yoluyla bilgi edinmek demektir. Aynı sözcük kadim Yunanistan’ın Attika/Atina lehçesinde; görerek, tanık olarak bilmek anlamlarının yanı sıra fizik, coğrafya, astronomi, bitki, hayvan bilgisi ve hatta doğa bilgisini kapsayacak şekilde ve oldukça geniş anlamlarda kullanılmıştır.

Bununla birlikte tarih, geçmişteki olayları ve olguları sadece kronolojik olarak sıralayan ve öylece sunan bir bilim değildir. Zira tarih, sadece geçmişte yaşanmış olayları ve olguları anlatmakla yetinmez. Tarih, aynı zamanda olayların ve olguların arkasında yatan sosyolojik, psikolojik, politik, ekonomik, kültürel nedenleri, bu nedenleri oluşturan etkenleri, neden/sonuç ilişkisi çerçevesinde inceler ve bu yolla geçmişte yaşanan olaylardan, deneyimlerden geleceğe dönük dersler çıkarılmasını sağlar.

Bu çerçevede tarih, bize sadece geçmişimizi anlatmaz, geleceğimizi de anlatır, gelecekle ilgili olarak öngörülerde bulunmamızı, çıkarımlar yapmamızı sağlar.  Esasen özel bir disiplin olarak tarihin bize sağladığı en önemli fayda, insanın ve insanlığın geçmişi konusunda bizi bilgilendirmesi ve aydınlatması ve bize gelecekle ilgili önemli ipuçları vermesidir. Bu bilgilenmeyi edinmek, geçmişi öğrenmek, geçmiş hakkında aydınlanmak, gelecek üzerine öngörülerde bulunmak gibi sağladığı diğer yararların yanı sıra, tarih, bizim insan tabiatını anlamamızı ve öğrenmemizi de kolaylaştırır.

Nitekim İngiliz tarihçi ve düşünür R.G.Collingwood bu konuda şunları ifade eder: “Tarih ne içindir? Benim bu konudaki cevabım, insanın kendisini bilmesi ‘için’ tarihini bilmesinin gerekli olduğu yönündedir. Genelde insanın kendisini bilmesi gerektiğinin önemli olduğu düşünülür: insanın kendisini bilmesi, sadece kişisel özelliklerini, onu diğer insanlardan ayıran şeyleri bilmesi demek değildir, onun insan olarak kendi doğasını bilmesi demektir. Kendinizi bilmeniz, önce insan olmanın ne demek olduğunu; ikincisi, ne tür bir insan olduğunuzu ve üçüncü olarak da başka hiç kimse gibi olmadığınızı bilmek anlamına gelir. Kendinizi bilmek, ne yapabileceğinizi bilme demektir, hiç kimse denemeden ne yapabileceğini bilmediğinden,  bu konudaki yegane ipucu insan olarak sizin yapabileceğiniz şeydir. O halde, tarihin değeri, tarihin insanın ne yaptığını ve dolayısıyla insanın ne olduğunu bize öğretmesidir.” (R.G.Collingwood, “Tarih Düşüncesi” sayfa 61, Dorlion Yayınları – 2020)

Tarih esas olarak objektif verilere, olgulara dayanan bir bilim olmakla birlikte, yine de tarihin objektifliği ve hakikati tamamıyla ifade ettiğini söylemek mümkün değildir. Zira tarihçilerin tarih yazımında yararlandıkları kaynaklar, kimi zaman güvenilmez, kimi zaman da tarihçinin kendi kişiliğine, siyasal görüşüne ve tercihlerine, dönemin siyasi ve ideolojik koşullarına bağlı olarak subjektiftir. O nedenle, tarihçinin kaynak olarak yararlandığı bütün bilgilere, verilere, kayıtlara, her türlü olasılığı dikkate alarak eleştirel bir tarzda yaklaşması, bu kaynakları neden/sonuç bağlantısı çerçevesinde değerlendirmesi gerekir.

Aynı şekilde tarih okuyucusunun da, tarihçilerin yazdıklarını bu çerçevede okumaları, yazılanları neden/sonuç ilişkisi bağlamında değerlendirmeleri, her yazılana inanmamaları, başkaca kaynaklara başvurmaları ve bunları karşılaştırmaları gerekir. Esasen sağlam bir tarih bilgisi ve eğitimi, tarihsel eleştiri ilkelerinin bilincine varılmasının yanı sıra, belirli derinliği olan bir tarih bilgisini gerektirir. Bu sadece toplumun belirli bir azınlığının hakkı değil, aksine toplumsal bir gereksinimdir ve toplumun bütününün hakkıdır. Aksi takdirde, toplumlar ve insanlar, çoğu hakikat olmayan, yanlış ve yanıltıcı olan efsanelerin, menkıbelerin, masalların, batıl itikatların esiri olurlar.

Tarih, geçmişte yaşamış insanların, toplumların ya da devletlerin kültürel, coğrafi, ekonomik, politik, sosyal, hukuksal ve dinsel yapılarını ve yaşayışlarını inceleyen ve araştıran bir disiplin olmakla, tarihin bilimsel bir disiplin olmasını sağlayan en önemli etken, geçmişi incelerken bilgi ve belgeye dayanması, olayları ve olguları bir neden/sonuç ilişkisi çerçevesinde incelemesidir. Diğer bir deyişle, tarihe bilimsel bir disiplin özelliğini kazandıran husus, tarihin kaynaklar üzerinden gözlem yapması, yaptığı gözlemleri, bu gözlemlerden elde ettiği sonuçları, verileri ve bilgileri sebep/sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirmesi ve çıkarımlarını buna göre yapmasıdır.

Tarihin konusu, öznesi ve nesnesi insandır, insan toplumlarıdır. İnsan, insanlık ve toplum olarak geçmişimiz, insanlık tarihinin çok ama çok ötesine de gitse, tarih insanlığın ve toplumların kaydedilmiş olan geçmişiyle ilgilenir ve bunu araştırır. Bu anlamda tarih insanla, insanlıkla ve toplumla başlar. İnsanın varoluşundan önceki süreç jeoloji, paleontoloji gibi disiplinlerin ilgi ve inceleme alanına girer. İnsanın varoluşundan ve yazının icat edilmesinden sonraya tekabül eden toplumlardan geriye, bu toplumların tarihlerini aydınlatabilecek bulgu ve kanıt bulunmadığı gerekçesiyle, bu dönemler ‘tarih öncesi dönem’ olarak isimlendirilir ve kimi tarihçiler tarafından bu evreler, tarihin inceleme alanının dışında bırakılır. Ne var ki, teknolojik gelişmelerin ve buluşların hizmete girmesine bağlı olarak, tarih metodolojisinin ve tekniklerinin gelişmesiyle, etnoloji, antropoloji, dil bilimi, sosyoloji gibi disiplinlerin devreye girmesiyle elde edilen verilerin, tarih ve tarihçiler tarafından kullanılmaya başlanılmasıyla ‘tarih öncesi dönem” denilen bu evrelerin ve toplumların tarihi de artık incelenebilir durumdadır ve esasen incelenmektedir de.

İngiliz tarihçi ve düşünür R.G. Collingwood “Tarih Düşüncesi” isimli çalışmasına tarih felsefesi ile başlar. Tarih felsefesinin kendisini ilk kez kendi kafasında kendi kendine kurduğu bir tarihsel düşünme şeklinden başka bir şeyi kastetmeyen felsefeyi bağımsız ve eleştirel düşünce olarak anlayan Voltaire’in bulduğunu, bu isimlendirmenin daha sonra felsefeyi bir bütün olarak dünya hakkında düşünmek olarak tanımlayan Hegel ve başkaca yazarlar tarafından da kullanıldığını ifade eden Collingwood, hem Hegel’in hem de bu ismi kullanan başkaca yazarların, tarih felsefesine başkaca anlamlar verdiklerini, bu felsefeyi sadece evrensel tarih ya da dünya tarihi olarak gördüklerini belirtir. Tarih felsefesi kavramının üçüncü kullanıcısı olan On Dokuzuncu Yüzyıl pozitivistlerinin, bu kavramı, anlatılması tarihin işi olan olayların akışını yöneten genel yasaların ve hatta tek biçimli yasaların keşfedilmesi olarak gördüklerine işaret eden Collingwood, devamla pozitivistlerin tarihi bir felsefe konusu değil, metodoloji gibi deneysel bir bilim konusu haline getirmeye çalıştıklarını ifade eder.

Oysa Collingwood’un görüşüne göre, gerek Voltaire’in, gerekse Hegel’in tarih felsefesine yükledikleri işi, işlevi ve görevi sadece tarihçiler yapabilir. Kendisinin tarih felsefesi deyimini kullanmasının, bunların hepsinden farklı olduğunu ifade eden Collingwood, kendi felsefe anlayışının genel bir çerçevesini çizdikten sonra tarih felsefesi kavramının açıklamasını yapar. Ona göre tarih felsefesi, tarihin kavramsal bir açıdan yorumlanmasıdır. Bu yorum çerçevesinde Collingwood tarihi “res gestae” ve “historia rerum gestarum” olarak ikiye ayırır ve tarihi bu ayrım temelinde inceler. “Res gestae” olan, olmuş olan olaylar anlamına gelirken, “historia rerum gestarum” olayları yazıya geçirmek, yani tarih yazmak demektir. Yani Collingwood’a göre, birisi olaylar, diğeri kayıtlar olmak üzere iki ayrı tarih vardır. Yine Collingwood tarih felsefesini, birisi “eleştirel tarih felsefesi”, diğeri “kurgusal tarih felsefesi” şeklinde ikiye ayırır ve bu iki başlık altında ayrı ayrı incelenir.

Bunlardan ilki, akademik tarih alanını “öğreti/doktrin” özelinde inceler ve tarihsel belgelerin yapısının, objektifliğinin ne ölçüde mümkün ve muhtemel olduğu hususlarıyla ilgilenir. Bu bağlamda  “eleştirel tarih felsefesi”akademik tarih dalını “kuram” temelinde ve özelinde inceler ve tarihsel belgelerin doğası, bunların nesnelliğinin ne derece olası olduğu gibi konularla uğraşır.Kurgusal tarih felsefesi” ise,  insanlık tarihi başta olmak üzere geçmiş olayların önemini, bunların insanlar ve toplumlar üzerindeki etkisini, doğurduğu sonuçları konu alır.

Tarih felsefesi, insanın, insanlığın ve toplumların değişimini, tekamülünü ve evrimini yöneten genel kanunların araştırılması, değişimin anlamı ve insanlığın geleceği üzerine olan nispi düşüncelerin ileri sürülmesidir. Tarih felsefesi, tarihi olayların zaman ve uzam/mekan zinciri içerisinde tespit edilip değerlendirilmesi yerine, tarihi, felsefi sorunlar açısından yorumlar, olayların seyri içinde hangi kanunların, alışkanlıkların olduğunu ortaya koyar.  

Bu açıklamalar çerçevesinde, Ernest Hirch’in, sosyolojinin düşünsel kökenleri arasında olduğuna işaret ettiği tarih felsefesine gelirsek, şu hususları ifade etmemiz gerekir. Maddi dünyayı hesaba katmadan, bireyden ve bireyin irade serbestisinden hareket eden Doğal/Tabii Hukuk Okulu, özellikle de Akla Dayanan Doğal/Tabii Hukuk Okulu, felsefi yönden tam olarak endeterminizmden hareket etmiştir. (Prof.Dr.Ernest Hirch, “Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri”, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü-Türkiye İş Bankası Vakfı, sayfa 231, 232 – 1996) Buna karşın Tarihçi Hukuk Okulu, insanı özgür irade sahibi olarak tanımamış ve buna bağlı olarak maddi dünyadan ve nedensellik ilkesinden, yani determinizmden hareket etmiştir.

Oysa Hegel’in varsayımına ve kabulüne göre, birey kendi cüzi iradesine rağmen, gene de dış dünyanın nedensellik kanunlarına tabi olanlar karşısında tam olarak acizdir ama bu varsayım bilimsel bir gerçek haline geldiğinde, felsefeden bilime geçilmiş olacaktır; zira Tarihçi Okul bu geçiş döneminin karakteristik bir ifadesidir, nitekim toplumsal hayatın nedensellik kanunlarına tabi olduğu varsayıldığında, ister istemez hukukun da bu nedensellik ilkelerine tabi olduğu kabul edilir; esasen buradaki nedensellik ilkesi toplumsal hayatta evrim kanunu adını taşır ve bu durumda Akla Dayanan Doğal/Tabii Hukuk Okulu’nun kabul ettiği ikicilik, Tarihçi Hukuk Okulu’nda hiçbir rol oynamaz, buna göre olan hukukla olması gereken hukuk ayrımına yer yoktur.  (Prof.Dr.Ernest Hirch, “Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri”, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü-Türkiye İş Bankası Vakfı, sayfa 231 – 1996)

Oysa Hegel’e göre de akıl, bu konuda büyük bir rol oynamaktadır, esasen Hegel’e göre, “dünya ruhu” denen mutlak akıl, dünyanın iç bünyesini oluşturmakta ve bu mutlak akıl, değişmez olmayıp devirden devire diyalektik bir oluşumlar zinciri izleyerek evrimleşmektedir; yani mutlak akıl da evrim kanununa tabidir… Hegel’in düşüncesine göre, gerçekliğin evrim kanunları, aslında bilimsel kavramların evriminin bir ifadesidir ama asıl olan düşüncedir, kavramdır, Hegel’in sözünü ettiği evrim ise, kavramların evrimidir ve dünya ruhu denen mutlak akıl, bir kavramın evrimidir, dünya ruhu, belirli kanunlara bağlı olarak geliştiğinden, Hegel’de bundan dolayı irade serbestisini reddetmektedir… Ne var ki, Hegel, bütün önemi kavramlara verdiği halde, dolaylı da olsa bu kavramları yaratan akla da önem vermekte ve dolayısıyla cüzi iradenin rolünü kabul etmekte, böylece Hegel’de en başta tamamen determinist düşüncelerle başlayan düşüncüler zinciri, sonuçta endeterminizmde karar kılmaktadır… Bundan dolayı Hegel’in takipçilerinin bir kısmı bir yöne, yani Hegel’in ruhu esas alan ve merkezi tutuculuk olan spiritüalizme, diğer kısmı ise Hegel’in diyalektik metodunu esas alan, bu bağlamda “tarihin bir evrimi vardır ve bu evrim ilerlemedir” diyen ve tarihsel materyalizm ile diyalektik materyalizmi savunan ihtilalci Marksizm yönüne gitmişlerdir. (Prof.Dr.Ernest Hirch, “Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri”, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü-Türkiye İş Bankası Vakfı, sayfa 233, 234, 235 – 1996)

3- Hirch’in bugünkü sosyolojinin düşünsel kökenlerinde biri olarak gördüğü “biyolojik evrim teorileri”nin temeli, Darwin ile ünlü olan ve kısaca “bir organizmanın soy hattının zaman içerisinde tesadüfen değişimiyle ilgili ve bu değişim üzerine” kurulu bulunan “Evrim Teorisi”dir.

Kökleri Milattan Öncesine kadar giden bu teori, Darwin’in 1859 yılında yayımladığı “Türlerin Kökeni: Doğal Seçilim Yoluyla Olan Türlerin Kökeni veya Yaşam Mücadelesinde Desteklenen Irkların Korunumu” isimli kitabıyla ortaya konulmuş ve bu kitap, bilimsel sonuçları ve bilimde açtığı çığırlar itibariyle evrimsel teori yönünden temel olmuştur, Ama öyle de olsa, bu teoriyi ve evrimsel biyolojiyi sadece Darwin’den ibaret görmek, Darwin’den sonraki süreçte hiç değişmemiş olarak ve Darwin’in ileri sürdüğü şekliyle kaldığını kabul etmek mümkün değildir. Zira o günden bugüne kadar olan süreç içinde bu teoriyle ilgili olarak pek çok yeni hipotez ileri sürülmüştür.

Gelişme, değişme, evrim anlamlarına gelen ve modern biyolojinin temeli olan evolüsyon ya da biyolojik evrim teorisi, popülasyondaki gen ve özellik dağılımının nesiller içerisinde seçilim baskısıyla değişmesi üzerine olan ve bu değişimi esas alan bir teoridir.

Auguste Comte, daha henüz Darwin’in evrim teorisi üzerine olan kitabı yayınlanmadan önce, nedensellik yoluyla doğayı, özellikle fizik bilimlerinden esinlenerek toplumsal hayatı, dolayısıyla hukuk olgusunu açıklamış, bu açıklamalarını, bilimsel genellemelere çevirmiş, hukukun fizikötesi ilkelerden daha çok, pozitif toplumsal olgulara dayandığını ileri süren pozitivistik sosyoloji okulunu kurmuş ve bu öğretiye “pozitif felsefe” ya da “sosyoloji” adını vermiştir. (Prof.Dr.Ernest Hirch, “Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri”, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü-Türkiye İş Bankası Vakfı, sayfa 235 – 1996)

Yine Comte’un daha öncede ifade ettiğimiz “üç hal yasasına” göre, insan düşüncesi birbirini izleyen: “teolojik ya da mistik çağ”, “fizik ötesi ya da soyut dönem” ve “pozitif ya da bilimsel dönem” olmak üzere üç evreden geçmiş, (Prof.Dr.Ernest Hirch, “Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri”, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü-Türkiye İş Bankası Vakfı, sayfa 236- 1996), aynı şekilde hemen her toplum da “dört evre” olarak bilinen aşamalar dizisi tezine göre, ekonomik ve sosyal organizasyonun dört ayrı tipini oluşturan evrelerden, yani – avcı, toplayıcı, tarım ve ticaret – evrelerinden geçmiştir. (M.Loughin, “Public Law and Political Theory”, Oxford, Clarendon Press, 1992)

Bu görüşler aynı zamanda evrim teorisine de uygun olan görüşlerdir. Nitekim Comte, kendi üç hal kanununun siyasi evrim hakkında da geçerli olduğu görüşündedir ve o nedenle, toplum hayatının teolojik dönemde, yani mistik çağda Tanrı’nın eseri olarak düşünüldüğü; fizikötesi veya soyut dönemde, fizikötesi ya da soyut görüşlere bağlı olduğu; en yetkin ya da gelişmiş çağ olan pozitif ya da bilimsel dönemde, Tanrı’ya veya fizikötesi görüşlere değil, müspet bilimlere tabi bulunduğu ve dolayısıyla pozitif bilimlere özgü yöntemlerin siyasi bilimlere de uygulanması gerektiği fikrindedir. (Prof.Dr.Ernest Hirch, “Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri”, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü-Türkiye İş Bankası Vakfı, sayfa 237 – 1996)

Yine yukarıda açıklandığı üzere, Hegel, Darwin’in evrim teorisi üzerine olan kitabı yayınlanmadan önce,  “tarihin bir evrimi vardır ve bu evrim ilerlemedir” görüşüne dayanan tarihsel materyalizm ile diyalektik materyalizmin temellerini atmıştır.

Bu konuda, yani evrim konusunda Darwin’den önce adım atan bir diğer düşünür İngiliz düşünürü Herbert Spencer’dir. Bu bağlamda, Comte bütünüyle fizikten ve fizik biliminden esinlendiği halde, onunla aşağı yukarı aynı zamanlarda yaşayan Spencer’de, evrim kanuna dayanmış olmakla birlikte,  toplum hayatının evrimini Comte gibi fizik kanunları ve Darwin gibi biyolojik evrim düşüncesiyle sınırlamamış, bu teoriyi, “statik bilim” kavramı adı altında bütün bilimlere, bu bağlamda, toplum hayatına da uygulamıştır.

Spencer “Toplumsal Statik” isimli eserinde, sosyolojiye evrim teorisini uygulayarak ahlaki ve siyasal düşüncelerini ve görüşlerini, çağdaşı olan Toplumsal Darwinciler gibi bir Doğa felsefesi zemininde geliştirmeye çalışmıştır. Spencer, Darwin’in doğal evrim teorisinin ve bu teoriden önce kendisinin türettiği “uyum yeteneği” teziyle, doğal seçilimin toplumsal hayatta uygulamasına öncülük etmiştir. Bu görüşüyle Spencer, tıpkı doğada verilen var olma mücadelesinde “uyum yeteneği en çok olanın” hayatta kalması gibi, uyum yeteneği en çok olan toplumların da hayatta kalacağı düşüncesini ortaya koymuştur.

Zira Spencer’e göre, toplumlar, canlı organizmalar gibidirler ve tıpkı canlı organizmalar gibi işlerler ve hayatta kalırlar; toplumlar ne kadar karmaşık hale gelirlerse, parçalarının karşılıklı bağımlılığı da o ölçüde artar; toplumlar, doğal bir özellik olarak kendi dengelerini sağladıkları için, kendi üyelerinin daha ileri düzeyde evrim için mücadele etmelerine ihtiyaç duyarlar; bu mücadele feodal toplumda askeri bir şekilde işlerken, sanayileşmiş toplumda rekabet ve iş birliği bileşimi askeri şeklin yerini alır; süreç içinde toplumsal hayat, toplumsallaşmanın en yüksek düzeye ulaşmasıyla bireysellikte en büyük gelişimi sağlar.

Spencer’in hukuk anlayışı da onun evrim görüşüne dayanır. Ona göre ilkel çağlarda hukukun kaynağının kutsal olduğuna inanıldığı için hukuk kuralları durağandır, dardır ve serttir, buna bağlı olarak hukuk kuralları toplumun değişen şartlarına ve ihtiyaçlarına uymaz. Oysa evrimin bir sonucu olarak ve evrimin sonunda hukuk kuralları, hukukun tek görevinin örgütlenmiş toplum hayatını tamamlamaya uygun şartları sağlayacak ve koruyacak hale gelir.  

Bütün bu nedenlerle, evrim ve ilerlemek sözcüklerinin eşanlamlı olduğu düşüncesinde olan Herbert Spencer, evrim kuramının gelişiminde ve kabulünde en az Charles Darwin kadar büyük bir rol oynamış, bugün evrim kuramını açıklarken kullanılan birçok terimi de ilk kez kullanan o olmuştur.

4- Hirch’in günümüz sosyolojinin düşünsel kökenlerinde biri olarak nitelendirdiği, “toplumsal durum ve şartların incelenmesini zorunlu kılan modern sanayinin doğurduğu sosyal ve siyasi reform hareketlerine” gelince, önce şu hususu ifade etmek gerekir: Rönesans ve Reformla birlikte aklın ve düşüncenin önündeki engeller kalkmış, din kendi alanına, yani kilisenin içinde hapsedilmiş, seküler ve laik bir anlayış egemen olmaya başlamış, böylece bilim ve sanat hayatı canlanmış, akla öncelik tanıyan, bilim ve felsefede büyük gelişmelerin olduğu bir düşünce sistemi olan Aydınlanma Dönemi’nin önü açılmıştır. Bu dönemin, Amerika Birleşik Devletlerinin kurulması, Fransız İhtilali’nin olması gibi siyasi ve sosyal sonuçları olmuş, bilimdeki ve teknolojideki bu gelişmeler, Sanayi Devrimi’ni getirmiş, Sanayi Devrimi, sadece daha önce tarıma dayalı geleneksel toplumda evlerde, el tezgahlarında yapılan üretimin fabrikalarda yapılmasını, yeni teknolojileri,  yeni bir üretim biçimini ve ortamını değil, kırsal mekanlardan, köylerden kentlere göçü, buna bağlı olarak yeni bir yaşam biçimini doğurmuştur. Bu yeni yaşam biçimi toplumun sosyolojik yapısında da değişimlere ve dönüşümlere neden olmuş, aile, geniş aile tipinden çekirdek aileye dönüşmüştür. Teknik ilerlemeler nasıl Sanayi Devrimini doğurdu ise, Sanayi Devrimi’yle birlikte oluşan sermaye birikimi de kapitalizmi doğurmuş,  buna bağlı olarak Batıda toprak sahibi olan aristokratlar yerlerini, sermaye sahibi olan burjuvaziye bırakmıştır. Bu süreçte toplumların ve insanların, sadece sahip oldukları kurum ve yapılar değil, aynı zamanda bütün değerleri, normları ve davranış kalıpları da değişmiştir.

Bütün bu gelişmelerin ve değişmelerin yarattığı önemli bir diğer sonuç da, sosyoloji biliminin doğuşu olmuştur.

BİR KİTAP: “HUKUK SOSYOLOJİSİ” VE BİR ÖNSÖZ –

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı seçimini 2013 yılında kaybettiğim zaman üzülmüş ve anılarımı içeren “Fîhi Mâ Fîh/İçindekiler İçindedir” isimli kitabımda, bu konuyla ilgili olarak şunları yazmıştım: “…Pek o kadar kaderci değilim, ama her şeyin olacağına varacağı yönünde bir inancım da vardır. İnsan olarak öyle yaratılmışız çünkü. Alınyazımızı kendimize doğru çekmiyor, Frank Sinatra’nın ‘I did it my way’ şarkısında dediği gibi kendi yolumuzu da, alınyazımızı da bir bakıma kendimiz yazıyoruz. Böyle düşündüm ve her zaman olduğu gibi, benim için, ailem için, başında bulunduğum kuruluş için hayırlısı ne ise o olsun dedim. Sadece bunu istedim, bunu diledim… Bunun Türkiye Barolar Birliği için hayırlı olup olmadığını elbette zaman gösterecek ama sonuç benim için hayırlı oldu. Onun için ‘el hayru fî mâ vaka’a’, yani ‘vâki olanda hayır vardır’ dedim ve Tanrı’ya şükrettim… Artık Kafka’nın küçük fablındaki adamın, atını eyerlemesini istediği hizmetçinin nereye gideceğini sorduğunda verdiği cevaptaki gibi bir yere gitmeliyim. ‘Buradan uzağa, işte hedefim.’ Zen adamları gibi bugünün, şimdinin ötesine geçmeliyim. Kendime yeni hedefler bulmalı, hayatıma yeni anlamlar katmalı, yeni heyecanlar yaşamalıyım…

Nitekim öyle de oldu. Seçimi kaybettiğim o günden sonra, kendime yeni hedefler buldum, hayatıma yeni anlamlar kattım, yeni heyecanlar yaşadım. Ne ya da neler mi yaptım? 2014 yılında kendime bir “blog” kurdum, bu blogda hemen her hafta; hukuk üzerine, edebiyat üzerine, felsefe üzerine, siyaset üzerine bugüne kadar yüzlerce yazı yazdım. Yazdığım bu yazıları “Bir Gözyaşı, Bir Gülümseme” adıyla kitaplaştırdım. Phoenix Yayınevi tarafımdan 2015 yılında basılan ve yayımlanan bu kitaptan sonra, kendimi yayın hayatının içinde buldum. O tarihten bugüne kadar olan süre içinde 14’ü tercüme, 12’si Türkçe olmak üzere ve hepsi yayımlanan 26 kitap yazdım.      

Bu arada yapmamam gereken, hiç bulaşmamam gereken bir şey yaptım. Israr üzerine, talep üzerine, bir şey olmak için değil, bir şeyler yapmak için 2021 yılında Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na aday oldum. Aday olmam sonrasında “kendi bahçesinde dal olamayan ama gelip benim bahçemde bana ağaçlık taslayan” bazı kendini bilmezlerin, haddini bilmezlerin, “bilirbilmezlerin”, yaşımdan, aday oluşuma, adaylardan birisine yardımcı olmak için adaylığımı koyduğuma, iktidarın adamı olduğuma varıncaya kadar, doğru olmayan, hiç hak etmediğim, hiç layık olmadığım akla zarar saldırılarına muhatap oldum. Bu ve başkaca nedenlerle adaylıktan çekildim.

Bu densizlere, adaylıktan çekilmemle ilgili olarak yazdığım yazıyla, bir de Sayın Hıncal Uluç’tan ödünç aldığım şu sözlerle cevap verdim: “…Nasıl maçlara gitmiyorsam, üniversitelerde sohbeti de bıraktım. Neden? Çünkü hemen hepsinde bir takım tipler türedi. Onlar sohbete değil, konuğunu köşeye sıkıştırıp ertesi gün kantinde hava atma fırsatı yaratmaya, ‘Nasıl kıstırdım herifi. Nasıl lafı ağzına tıkadım? Nasıl bozdum?’ demeye geliyorlar.  Kafa bu olunca çok tatlı bir sohbetin içine tükürülüyor. İşin de keyfi kaçıyor…

Yani bir bakıma işin keyfi kaçtığı için, yarışmanın tadı kalmadığı için adaylıktan çekildim ve böylece bir yanlışı bir doğruyla telafi ettim. Şimdi bir tepedeyim ve manzarayı seyrediyorum. En iyi manzara tepeden seyredilir zira. Ne mi görüyorum: “Herkeste bir maske merakı; kimsenin kendi olmaya cesareti kalmamış…

Adaylıktan çekildikten sonra kendimi yeniden çalışmaya, yazmaya verdim ve bugüne kadar olan yaklaşık bir yıl içinde “akıntıya bir şeyler katmak” için 4’ü Türkçe, 8’i tercüme olmak üzere 12 kitap yazdım ve yayınladım, yine blog’umda çok sayıda yazı yazdım ve bu yazıları takip edenlerimle paylaştım.

Bu arada Bilim Üniversitesi’nden aldığım teklif üzerine Şubat/2022 tarihinden sonra ve yaz okulu da dahil olmak üzere bu üniversitenin Hukuk Fakültesi’nde, Genel Kamu Hukuku dersini verdim. Bu dersin ders notlarını kitap haline getirdim ve bu kitap Yetkin Yayınevi tarafından basıldı ve yayımlandı. Halen aynı fakültede Hukuk Felsefesi dersini vermekteyim. Bu derse ilişkin ders notlarımı da kitaplaştırdım ve Hukuk Felsefesi isimli bu kitap da Yetkin Yayınevi tarafından basıldı ve yayımlandı.

Özetle geçen zaman, bu zaman içinde olanlar, yaşananlar, benim yaptıklarım, ürettiklerim “vâki olanda hayır vardır” sözünün doğruluğunu bana bir kez daha kanıtladı.   

Şubat 2023’den sonra aynı fakültede Hukuk Sosyolojisi dersini vereceğim. O nedenle, şimdilerde var gücümle Hukuk Sosyolojisi kitabı yazıyorum.  Epeyce mesafe aldığım ve Kasım ayının sonuna kadar bitirmeyi planladığım bu kitap için yazdığım önsözü aşağıda sizinle paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum. 

Son bir söz, onu da Bob Marley söylüyor: “Bu hayat bana; İnsanların gülemedikleri için ağladıklarını, susamadıkları için konuştuklarını, ölemedikleri için yaşadıklarını öğretti…” Bi de bu hayat bana, bir şey olmaktan daha değerli ve önemli olan şeyin; konuşmak değil, hamaset yapmak değil, “…yapacağız, edeceğiz, buna karşıyız, bunun yanındayız, şunu kutluyoruz, bunu anıyoruz, o geldi, hoş geldi, bu gitti hoş gitti” demek değil, iş yapmak, işe yarar hizmet üretmek, arkanda eser veya eserler bırakmak, kendi hayatına ve başkalarının hayatına dokunmak ve katma değer üretmek olduğunu gösterdi

ÖNSÖZ

Bilimsel bir disiplin olan sosyolojinin tarihi, tıpkı hukukun tarihi gibi,  Antik Çağ olarak isimlendirilen M.Ö. 6. Yüzyıl ile M.S. 3. Yüzyıla, yani Yunan ve Roma uygarlıklarına kadar gider. Bu yönü itibariyle kadim olan sosyolojinin ana konusu toplum, inceleme alanı da yine toplum ve insani varlıklar, toplumsal ilişkiler, olaylar, olgular, sorunlar, toplumun özellikleri ile toplumsal davranışların, hakikatlerin bilimsel bir temelde incelenmesidir. Buna göre sosyoloji, topluma ve toplumun gelişmesine ilişkin olguları, olayları, teorileri, yasaları inceleyen bir bilim dalıdır. Nitekim bütün bunlar, yani insani ve toplumsal varlıklar, ilişkiler, olaylar, olgular, sorunlar, davranışlar ile hakikatler, ancak toplumda, toplum hayatında ortaya çıkar, insanların bir araya gelmeleriyle oluşur ve şekillenir

Ama esas itibariyle sosyoloji, toplumu oluşturan insanların aritmetik toplamından daha fazla bir şeydir. Zira sosyoloji, farklı biçimler ve özellikler gösteren, özgün ve nesnel olan yasalar gereğince, insanların, maddi üretim ilişkileri içinde gelişen, değişen veya değiştirilen gündelik hayat faaliyetlerinden oluşan bilimsel bir sistemdir. O nedenle, sosyoloji bu sistemin içeriği ile işleyişini ele alır ve bunları inceler.

Kaba bir tanımla toplum, insanlardan oluşan tarihsel ve kültürel bir yapı, bir organizma, bir örgütlenme, bir ortaklıktır. Bu yapı, bu organizma, bu örgütlenme, bu ortaklık insan hayatının her alanını, her anını kapsar, etkiler ve şekillendirir. O nedenle, normatif bir bilim olmayan sosyoloji;  bir anlamda, insanın toplum içindeki davranışlarını, reflekslerini, diğer insanlarla olan ilişkilerini, bunların ne şekilde ortaya çıktığını, nasıl şekillendiğini, neden ve nasıl değiştiğini inceler.

Hukuksal olayların, olguların, ihtilafların nedeninin, kaynağının ve sonuçlarının toplumsal olduğu, bu bağlamda, toplum içinde ve başkalarıyla birlikte yaşamaktan doğduğu dikkate alındığında, toplumsal hayat ile hukuk arasında doğrudan ve organik bir ilişkinin ve etkileşimin olduğu açıktır

Nitekim hukuk sosyolojisinin inceleme alanı da, esas itibariyle bu organik ilişkinin, insani çevrenin ve etkileşimin ve bunları düzenleyen hukuk kurallarının nereden ve nasıl kaynaklandığının incelenmesi üzerinedir. Esasen “Sosyal Düzen Kuralları” adını verdiğimiz ve “ahlak, görgü, din, örf ve adet ile hukuk” kurallarından oluşan kuralların vazedilmesinin nedeni de, insani çevrenin ve bu çevreden oluşan toplum hayatının düzenlenmesine yöneliktir.    

Esasen birlikte ve toplum halinde yaşayan insanlar için hukuk, sosyal bir olgu, sosyal bir ihtiyaç ve vazgeçilmesi mümkün olmayan bir zorunluluktur. Dolayısıyla hukukun bir sosyolojisinin olması, bu bağlamda, ayrı bir disiplin olarak hukuk sosyolojisinin varlığı, bu disiplin içinde ve bu disiplin altında hukukun toplumsal gerçekliğinin ele alınması, toplumun sahip olduğu özelliklerin, niteliklerin ve topluma dair bilgilerin incelenmesi, bu gerçekliğe ait özelliklerin, verilerin, bilgilerin anlaşılması ve kavranması yönünden zorunlu bir ihtiyaçtır.   

Zira kurallı toplum hayatının esaslarını düzenleyen hukuk, çok alanlı, çok boyutlu ve çok yönlü bir olgu, bir yapı ve bir kurumdur. Buna göre hukukun bir norm düzeni olarak pozitif hukuk niteliğinde bir uygulama ve uygulanma alanı ile boyutu, ahlaki bir değer içermesi bakımından felsefi bir alanı ve boyutu, toplumsal bir olgu olması bakımından da sosyolojik bir alanı ve boyutu vardır. Bu alanlardan ve boyutlardan birincisi hukuk bilimini, ikincisi hukuk felsefesini, üçüncüsü ise hukuk sosyolojisini ilgilendirmektedir. Zira hukuk sosyolojisi, hukuku sosyolojik yönü ve boyutuyla ve hukuk eksenli olarak araştıran bir bilim dalıdır. O nedenle, bu başlık altında, hukuku sosyal bir olgu ve kurum olarak gören, bu olguyu, bu kurumu sosyal hayatın vazgeçilmez alanı şeklinde kabul eden hukuk sosyolojinin görevi, konusu, yöntemi incelenecektir.

Bu çerçevede, öncelikle ve özellikle işaret etmek gerekir ki, hukuk sosyolojisi, gerek hukuk, gerekse sosyoloji alanında ve bu konuda yeni ilkeler, yeni kurumlar yaratmaz, sadece mevcut olan ilkelerin ve kurumların gelişimine katkıda bulunur, bu ilkeleri ve kurumları inceler. Bunu yaparken de, hem hukukla hem de sosyolojiyle etkileşimde bulunur, işbirliği yapar ve yardımlaşır. Zira hukuk sosyolojisi, hukuku, hukuk sosyolojisinin öznesi olarak, yani hukukun toplumsal bir kurum olarak işleyişi ve diğer toplumsal kurumlarla ilişkisi içinde ele alır. Hukuku kavramsal olarak değil, ampirik olarak ve sosyal gerçekliğin bir boyutu olarak inceler.

Hukuk Sosyolojisi üzerine yazılmış ve yayımlanmış olan diğer kitaplarda olduğu gibi bu kitapta da, önce toplum kavramı ve bu kavramın tanımlanması yapılacaktır. Bu tanımlamanın yapılmasından sonra, toplumun ortaya çıkışı, oluşumu, toplum teorileri ile tarihsel süreç içindeki toplum çeşitleri, sosyolojik anlamda toplum modelleri, toplumların değişimi, bir bilim olarak sosyolojinin ortaya çıkışı incelenecektir. Bu çerçevede, sosyolojinin genel tarihi ile modern sosyolojik düşünce, insanın toplum içinde şekillenen hareketleri ele alınacaktır. Son olarak, hukuku sosyal bir olgu ve kurum olarak gören, bu olguyu, bu kurumu sosyal hayatın vazgeçilmez alanı şeklinde kabul eden hukuk sosyolojisi, hukuk sosyolojinin tarihi, içeriği, esasları, özellikleri, teorileri, teorisyenleri incelenecektir. Yani genelden özele, yani daha genel olan sosyolojiden, daha özel olan hukuk sosyolojisine doğru giden bir yol haritası izlenecektir.  

Akademik bir kariyeri olmayan ben, Hukuk Sosyolojisi üzerine yazdığım bu kitapla, kendi adıma entelektüel bir faaliyette bulunmaya çalıştım, entelektüel hayatımıza katkısı olacak bir çalışma, sosyal bir hizmet ve bir iş yaptım, arkamda benden sonraya kalacak, beni hatırlatacak bir iz bırakmayı amaçladım. Bunu yapmakla düşün alanımıza, hukuk hayatımıza kendi çapımda ve mütevazi bir katkıda bulunmaya çalıştım. Eğer yaptığım bu çalışmada eksilikler, fazlalıklar ya da hatalar varsa – ki mutlaka vardır – bu konuda Michelangelo’nun yaptığı heykellerle ilgili olarak “Bu kusursuz heykelleri nasıl yapıyorsunuz?” diye soran bir hayranına verdiği; “Ben heykel yaratmıyorum, o kusursuz eserler zaten taşın içinde duruyor. Ben sadece taşın içindeki fazlalıkları alıyor, eksiklikleri tamamlıyorum” şeklindeki yanıtından esinlenerek, bu mütevazı kitabı “masum okumayacak” ve haklı yada haksız olarak eleştirecek olanlara: “hataları siz düzeltin, fazlalıkları siz alın, eksiklikleri de siz tamamlayın”, zira iş yapılan yerde hatalar da, fazlalıklar da, eksiklikler de vardır ve bunlar da yapılır; hata, eksiklik veya fazlalık günah değildir ve hata için de, eksiklikler veya fazlalıklar için de, tıpkı günah çıkarma odası gibi bir hata çıkarma, eksiklik veya fazlalık giderme odası vardır…!” diyor ve bu konuda siz değerli okuyucuların hoşgörüsüne ve affına sığınıyorum.

Son bir söz, daha doğrusu birkaç teşekkür: Bana inanan, güvenen, inandığı ve güvendiği için beni Hukuk Sosyolojisi dersini vermem konusunda tercih eden ve görevlendiren, Ankara Bilim Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sayın Yavuz Demir Hocama; bu kitabı yazmam konusunda benden yardımlarını ve desteğini esirgemeyen değerli meslektaşım, avukat ve hukuk doktoru Sayın Zeynep Bahadır’a; bu kitabın yazımında da bana yardımcı ve destek olan sevgili kızım ve meslektaşım Sayın Zeynep Coşar Salih’e, kitabın basımında emeği olan Yetkin Yayınevi çalışanlarına, sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Saygılarımla.

V.Ahsen Coşar

“HUKUK FELSEFESİ” İSİMLİ KİTABIMDAN BİR FRAGMAN –

06 Ekim 2022 tarihli “Bir Kitap: ‘Hukuk Felsefesi’ ve Bir Önsöz” başlıklı yazımda sözünü ettiğim ve “önsöz”ünü paylaştığım kitabımı bitirdim ve basılmak üzere yayınevine teslim ettim.

Yakında basılacak ve yayımlanacak olan kitabın girişinde yer olan “Hak, Hukuk, Hukukun Amacı, İşlevi ve Görevi” başlıklı bölümü aşağıda paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum

HAK, HUKUK, HUKUKUN AMACI, İŞLEVİ VE GÖREVİ –

Hukuk, etimolojik olarak Arapça “hak” sözcüğünün çoğuludur, yani “haklar” demektir. Hak ise, kişilerin hukuk düzeni tarafından korunan menfaatleridir.

Hukuk düzeni tarafından korunan bu menfaatler, kişiye, hakkının korunması konusunda, Anayasa’mızın 36.maddesiyle teminat altında olan hak arama özgürlüğünü, bu bağlamda, “meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunmak ile adil yargılanma haklarını” ve yetkilerini verir.

Normatif bir bilim, bir düzen olan, bu özelliklerine uygun bir düzen kuran hukuk, siyasal bir toplumda uygulanan, bireylerin birbirleriyle olan ilişkileri ile toplumu düzenleyen, devletin gücü ve yaptırımlarıyla desteklenen adına mevzuat dediğimiz kamusal kurallar ile yasalar toplamı, bu amaçla yöntemler ve araçlar geliştiren, yaptırımlar öngören bilimsel bir disiplindir.  

Normatif bir sosyal bilim dalı olarak hukuk dogmatiğine dayanan, sosyolojik, ekonomik, siyasal, teknolojik gelişme ve değişimlerden yararlanan, bunlara bağlı olarak kendisini değiştiren ve yenileyen, bu suretle bireyin ve toplumun gereksinimlerini karşılayan hukuk, her şeyden önce bir düzen ve kurallı toplum demektir. Bu düzen, bir yandan uygarca ve insanca yaşamanın dayanağı, diğer yandan toplum içinde kurallara uyarak birlikte yaşamanın ortak güvencesidir.

Sağlıklı bir iktisadi kalkınmayı, bunun için gerekli olan iktisadi yatırımları gerçekleştirmek, ancak, güvenilir bir hukuk, bağımsız ve tarafsız bir yargı sisteminin kurulması ve bunun korunmasıyla mümkündür. Böyle bir düzenin kurulmadığı, kurulamadığı bir toplumda, gerekli olan iktisadi yatırımlar yapılamayacağı gibi sağlıklı bir iktisadi kalkınma da sağlanmaz, sağlanamaz. Zira hukuk düzeninde ortaya çıkacak herhangi bir arıza ve aksama, toplum düzenini, bu düzenin istikrarını, yatırımları ve yatırımcıyı olumsuz yönde etkiler;  sosyal, siyasal, ekonomik yapıyı, barışı ve istikrarı bozar, bireyin haklarını, güvenliğini ve özgürlüğünü tehlikeye sokar. O nedenle, sağlam bir hukuk düzeninin varlığı, iktisadi yatırımları ve kalkınmayı sağlamanın, toplumda barışı, istikrarı, güveni, hukuki eşitliği, adaleti, özgürlüğü tesis etmenin en etkili ve yegane aracıdır.

Dünyanın ve ülkemizin bugün geldiği noktada, adalet de, bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk da, hak ve özgürlüklerin korunması da, her türlü sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel faaliyetin gerçekleştirilmesi de, büyük ölçüde yerel olmaktan çıkmış, şimdiye kadar yaratılmış ve şimdiden sonra yaratılacak olan geleceğe bağlanmış, çağımızın aşılması gereken zorlukları ulusal çerçevelerin dışına çıkmıştır.

Nerede bir toplum varsa, orada bir hukuk vardır” sözü eski Roma’ya aittir. Son derece yerinde bir tespiti içeren bu maksimden hareketle demek gerekir ki, hukukun yeryüzünde var oluşunun tarihi, insanın var oluşunun tarihi kadar eskidir. Ortaya çıkışı insanın var oluşu kadar eskiye giden ve öyle olduğu için de kadim olan hukuk, kanımızca kendi tarihinin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar önemli, günümüzde olduğu kadar gerekli, günümüzde olduğu kadar anlamlı, vazgeçilmez, işlevsel ve yaşamsal olmamıştır.

Bu tespitten hareketle, günümüzde insanlığın hukuku yeniden keşfettiğini söylemek yanlış   olmayacaktır. Son zamanlarda hukukun üstünlüğüne, hukuk devletine, yargı bağımsızlığına ve tarafsızlığına yapılan yollamalar, bu ilke, kavram ve kurumların referans alınması, çağcıl bütün devletlerin örgütlenmelerinin merkezine hukuku koymaları, başta Avrupa Birliği olmak üzere benzeri diğer örgütlenmelerin projelerini ve gelecekle ilgili tasavvurlarını hukuk yoluyla toplumu dönüştürme anlayışı üzerine kurmuş olmaları da, bu savımızı desteklemekte ve doğrulamaktadır.

Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik, hak gibi kavramların, hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan kendilerini açıklayamamaları, hukukun gerek toplum yaşamı üzerinde, gerekse ulusal veya uluslararası düzeyde ne ölçüde etkili ve işlevsel olduğunun en somut kanıtı ve göstergesidir.

Bütün bu nedenlerle, insan davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın odak noktası olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, hukukun üstün, egemen ve evrensel ilkelerine olan bağlılıktır. Yani hukuk devleti olmaktır, hukuku kurucu bir değer, üstün, egemen ve vazgeçilmez bir kurum olarak görmektir. Hukuku uygulayacak, adaleti tesis edecek, hakkı, haklı olana verecek olan yargıyı bağımsız ve tarafsız bir şekilde örgütlemektir. O nedenle, devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlardan olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk ve egemenlik unsurlarına, günümüzde hukuk devleti olma niteliği de eklenmiştir.

Hukukun bir sistem, bir düzen olarak kurulabilmesi, sağlıklı bir şekilde işletilebilmesi ve yürütülebilmesi için felsefi bir zemin üzerine oturtulması, yani bir felsefesinin olması gerekir.  Zira  hukuk, felsefi bir zemini olmadığı, felsefi bir zemin üzerine oturtulmadığı takdirde, sistemli bir hale getirilemez, sistemli bir hale getirilmediği, getirilemediği takdirde ise gelişmez, gelişemez, geliştirilemez.

Hukuk biliminin görevi, hukukla ilgili olgu ve olayları, hukukun kavram ve kurumlarını incelemek, bunları düzenli bir şekilde sistemleştirmektir. Hukuk felsefesinin görevi ise, bir kurallar, kavramlar ve kurumlar toplamı olan hukukun, neden ve nasıl ortaya çıktığı, yani kökeni hakkında bilgi edinmek, hukuku, hem genel kültür hem de hukuk kültürü açısından incelemek, böylece gerek her iki kültür konusunda, gerekse hukukun felsefi temeli hakkında bilgi sahibi olmaktır.

Kitabımıza bir kurum olarak hukuku, hukukun türetildiği hak kavramını açıklamakla başlamamızın nedeni budur.

Genel kabul gören yaklaşımlara ve görüşlere göre, hukuk “dogmatik” bir bilimdir ve bu bilim, yürürlükte olan hukukun, yani pozitif hukukun içeriğini açıklamaya, boşluklarını doldurmaya, varsa aksayan yönlerini gidermeye, kısaca onu uygulanabilir bir duruma getirmeye çalışır…yine hukuk dogmatiği yürürlükte bulunan hukuku tam olarak ve gereği kadar kavrayabilmek için, ona eleştirel bir göz ile yaklaşarak, kavramların ve deyimlerin yeteri kadar açık ve anlaşılabilir olup olmadıklarını, bunlarda bir çelişme ve boşluk bulunup bulunmadığını saptamak ister, zira boşlukları ve eksiklikleri gidermek onun görevidir. (Prof.Dr.A.Şeref Gözübüyük, “Hukuka Giriş”, sayfa 19, Turhan Kitapevi – 1999)

Hukuk sosyal bir olgu ve sosyal bir düzen olmakla, bu olgu ve bu düzen için üç unsurun varlığı esastır; bu unsurlar, bu düzenin konusu, ilkesi, uygulanması ve korunması üzerinedir. (Prof.Dr.Ernest Hirsch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka Ve Ticaret Hukuk Araştırma Merkezi, sayfa 107 – 1996) O nedenle, hukuk düzenine özgü olan konunun ve ilkenin ne olduğunu,  bu düzenin uygulanması ve korunması için gerekli olan araçların nelerden ibaret bulunduğunu bilmemiz, bunu yapabilmek için de hukukun kavramları, kuralları ve kurumları hakkındaki teorileri incelememiz gerekir. Bu ise, ancak hukukun felsefesini, yani hukuk felsefesini bilmekle mümkündür.

BİR KİTAP: “HUKUK FELSEFESİ” VE BİR ÖNSÖZ  –

Yaklaşık bir ay önce “Hukuk Felsefesi” isimli bir kitap yazmaya başladım. Bu kitabı yazmaya başlamamın tek nedeni değil belki ama en önemli nedeni, öğretim görevlisi olarak görev yaptığım Ankara Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, bu akademik yılda Hukuk Felsefesi dersini verecek olmamdır.

En geç bir ay içerisinde bitirmeyi planladığım bu kitap için yazdığım önsözü, aşağıda sizinle paylaşıyor ve size iyi okumalar diliyorum. Saygılarımla.

ÖNSÖZ

Bana eski çağ bilimlerini öğrettiler bir izbe sokağında…yalnızlığımı geçirdim ben orada. Öte dünyadanım ben, göreceğim bir iş yok burada.”

Bu sözler, şiirde sembolizmin en önemli temsilcilerinden birisi, belki de en önde geleni olan Fransız şair Arthur Rimbaud’a ait. Bu Rimbaud’un bu sözleriyle yazmaya başlamamın nedeni, birilerin eski çağ bilimlerini bana da öğretmiş olması ya da ilgi duyduğum için bunu benim az ya da çok öğrenmiş olmamdır.

Kökü eski çağa, kadim Yunanistan’a ve Roma’ya kadar giden bir eski çağı bilimi olan felsefeye ilgim bundandır, bundan dolayıdır. Bu kitabı bunun için yazdım.

Rimbaund gibi ben de yalnızım. Ama Rimbaund’un söylediği gibi ben yalnızlığımı, bir izbe sokağında geçirmedim. Zira Mevlana’nın söylediği gibi “yanımda kimse olmadığından değil benim yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyeceğim kimse olmadığından yalnızım ben.” Öyle olduğum için de ben yalnızlığımı, başka yerlerde ve zamanlarda, sessiz gecelerde, sabahın erken saatlerinde çalışarak, yazarak, müzik dinleyerek, kitap okuyarak geçirdim, geçiriyorum.

Rimbaud gibi ben de “başka bir dünyadanım.” Ama onun gibi bu dünyada yapacak bir işim yok demiyorum. Zira benim daha yapacak işim, çok işim var, “…giderayak işlerim var bitirilecek…” diyorum. Yapılacak, bitirilecek o işlerden biri de bu kitabı yazmaktı. Onun için yazdım bu kitabı.

Yalnızım demekle yanımda kimse yok demek istemedim. Aksine yanımda çok, pek çok insan var. Ama yalnızlığımı söyleyecek, söylesem de duyacak, anlayacak çok fazla kimse yok. Yine yalnızım demekle, başkalarından iyiyim ya da kötüyüm, eksiğim veya fazlayım demek de istemedim. Sadece başkalarından, çok sayıda başka insandan farklı olduğumu ifade etmek için söyledim bunu. İnsanların çoğunun beni anlamaması, anlayamaması, pek çok insanı da benim anlamamam, anlayamamam ondandır.

Ondan olsa gerek, birçok insan bana yetmiyor ya da ben pek çok insana yetmiyorum. Benim bu durumum, şu küçük fıkrada olduğu gibi bir şey yani: “Yavru bir kutup ayısı bir gün babasına, ailelerinde normal bir ayı olup olmadığını sormuş. Babası olmadığını söylemiş ve sorun nedir diye sormuş. Bunun üzerine yavru kutup ayısı: ‘Mademki bizim ailede normal bir ayı yok, peki o zaman ben neden üşüyorum.’ Bunu anlamak için sordum diye yanıt vermiş.

Ya da benim durumum, Nazım Hikmet’in, “Dünya ve insanları yüreğimde sır/İlmimde muamma değildirler./Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden,/Büyük kavgada/Açık ve endişesiz/Girdim safa./Ve dışında bu safın/Toprak ve sen/Bana kâfi gelmiyorsunuz./Halbuki sen harikulâde güzelsin/Toprak sıcak ve güzeldir” dediği gibi bir şey. Yani toprak, sen, o ya da bir başkası bana kafi gelmiyorsunuz.   

Onun için pek çok insandan farklı teneffüs odalarım var benim. Hava almak istediğimde, kendimi dinlemek, dinlendirmek, gezdirmek, eğlendirmek, memnun etmek istediğimde, Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon’ın “washing away your worries/üzüntülerinizi uzakta yıkayın” sözü gelir aklıma.

Öyle zamanlarda, atlarım arabama, alıp başımı uzaklara, kentin veya bulunduğum yerin dışındaki bir yerlere, kırlara, dağlara, ağaçlara, çiçeklere, kuşlara giderim. İçimi kırlara, dağlara, ağaçlara, çiçeklere, kuşlara döker, onlarla konuşur, onlarla arkadaşlık ederim. Kendimi gezdirir, canımın sıkıntısını böylece atarım üzerimden.

İstanbul’da öğrenci iken de kendimi çok gezdirir, üzüntülerimi uzakta yıkar, canımın sıkıntısını böyle atardım. Andre Gide’in “Senfoni Pastoral” isimli kitabındaki şu cümle gibi “Bilinmeyene bir bilet, gidiş-dönüş lütfen” der, nereye gittiğine bakmadan belediye otobüsüne veya halk otobüsüne biner; bir gün Fatih’e, bir gün Balat’a, bir gün Eyüp’e, bir gün, Topkapı’ya, Sultanahmet’e; bir diğer gün banliyö trenine atlayıp Cankurtaran’a, Samatya’ya, Florya’ya, Halkalı’ya; bir başka gün şehir hatları vapuruna binip yoğurt yemek için Kanlıca’ya, gezmek için Bebek’e, Kadıköy’e, Üsküdar’a, Beykoz’a, Adalar’a giderdim.

Fakülteden mezun olduktan sonra Ankara’ya geldiğimde, bazen Ankara Kalesi’ne gider, kalenin dar sokaklarında dolaşırdım. Sonra Çıkrıkçılar Yokuşu’nu gezerek aşağıya Anafartalar’a doğru inerdim. Anafartalar’da eski Adliye Sarayı’nın karşısındaki binaların kişilikli ve ustalık dolu mimari dokusunu seyrederdim hayranlıkla.

Bilmek istersen seni/Can içre ara canı/Geç canından bu anı/Sen seni bil seni!” diyen Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerini ziyarete gider, onun “Nâgehân ol şâra vardım/Ol şârı yapılır gördüm/Ben dahi bile yapıldım/Taş u toprak arasında” diyen manzumesinde ifadesini bulan, evrenin insanla birlikte oluştuğuna dair felsefesini anlamaya çalışırdım.

Ankara Baro Başkanı ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı olduğum yıllarda, ara sıra kaçamak yapsam da, sevdiğim bu gezileri uzunca bir zaman yapamadım. Bu görevlerim sona erdikten sonra aslıma rücu ettim ve yeniden yapmaya başladım. Özellikle “kreşendo” dönemini yaşadığım bu günlerde daha fazla yapar oldum.

Dünyayı değiştiremiyorsan, dünyanı değiştirirsin. Hepsi bu!” diyor Stefan Zweig. Ben de “dünyayı değiştiremediğim için, kendi dünyamı değiştirir”; yazar Ali Faik Bak’ın “Renklerim Solarken” isimli o güzel kitabında yazdığı gibi, “Renklerimin solmaya başlamasından mı bilinmez, eskisi kadar tahammülüm kalmadı kötülere ve kötülüklere. En iyisi ben gideyim!” derim ve alır başımı bir yerlere giderim.

Gün olur Ayaş’a, Beypazarı’na, bazen bir kaç arkadaşımla birlikte Sarıyar Barajı’nın kenarındaki balıkçı dostlara gider, üç beş kadeh rakı içerim onlarla. Bir başka gün, Gölbaşı’ndaki Mogan Gölü’ne giderim. Gölün etrafında yürürüm. Sonra Haymana Yolu üzerinde hakim bir tepede durur, yukarıdan gölü seyrederim. La Martine’nin “Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin/Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz/Zaman adlı denizde bir gün bir lahza için/Demirleyemez miyiz?’ diye başlayan o güzel “Göl” şiirini terennüm ederim içimden. Kendimi böylece dinlendirir, böylece arıtır, temizler ve yenilerim.

O nedenle, yani “kötülere, kötülüklere tahammülüm kalmadı, en iyisi ben gideyim” dediğim için; “dünyamı değiştirmek” için; “üzüntülerimi uzakta yıkadığım için; kendimi böylece dinlediğim, dinlendirdiğim, arıttığım, temizlediğim, yenilediğim, kitap yazmayı entelektüel bir faaliyet olarak gördüğüm ve benden geriye bir şeyler bırakmak istediğim için yazdım bu kitabı.

Bu kitabı yazmamın bir diğer nedeni de, öğretim görevlisi olarak ders verdiğim Ankara Bilim Üniversitesi Hukuk Fakültesi müfredatına, bu sene Hukuk Felsefesi dersinin seçimlik değil, ana ders/asıl ders olarak konulması, bu dersi benim verecek olmam nedeniyle öğrencilere derslerinde yardımcı olacak bir ders malzemesi sunmaktır.

Kuşkusuz Hukuk Felsefesi konusunda, benden çok daha yetkin, çok daha donanımlı, çok daha deneyimli, çok daha bilgili hukukçular ve hocalar, onlar tarafından yazılmış çok değerli makaleler ve kitaplar var. Bu kitabı yazarken, her biri bir diğerinden daha değerli olan bu eserlerden azami derecede yararlandığımı ve o nedenle bu eserleri yazan tüm meslektaşlarıma, hocalarıma minnettar olduğumu özellikle ifade etmek isterim.

Geride bıraktığımız analog çağın arkasından dijital çağı açanların en başında gelen Steve Jobs bir konuşmasında şöyle diyor: “Ben kullandığım dili ya da matematiği icat etmedim. Tükettiğim besinlerin çok azını üretiyorum, giysilerimin hiçbirisini ben dikmiyorum. Yaptığım her şey türümüzün diğer üyelerinin yaptıklarına ve üzerinde durduğumuz omuzlara bağlı. Ve çoğumuz türümüze bir şeyler sunarak karşılık vermek ve akıntıya bir şeyler katmak istiyoruz. Mesele bildiğimiz yolla yeni bir şeyler ifade etmeye çalışmaktır. Çünkü Boby Dylan şarkıları besteleyemeyiz, Tom Stoppard piyesleri yazamayız. Sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmekte, bizden önce insanlığa katkıda bulunmuş kişilere minnettarlığımızı göstermekte ve akıntıya bir şeyler katmakta kullanmak isteriz.

Bu kitabı yazmak konusunda beni motive eden bir diğer neden de budur. Yani “Boby Dylan şarkıları besteleyemediğim, Tom Stoppard piyesleri yazamadığım için, bildiğim yolla, az çok bildiğim, biriktirdiğim hukuk yoluyla, derin duygularımı ifade etmek, benden önce insanlığa, ülkemize, ülkemiz hukukuna, hizmet etmiş olan, yazdıkları değerli kitaplarla ve makalelerle hukuk literatürümüze katkıda bulunan değerli hukukçulara, değerli hocalarıma minnettarlığımı göstermek ve akıntıya bir şeyler katmak” arzumdur.

Vereceğim derslerde öğrencilere rehber olması, yardımcı olması, destek olması için hazırladığım ve o nedenle, hiçbir akademik ve bilimsel iddiası olmayan bu mütevazı çalışmamda, büyük ölçüde ülkemize pek çok yetkin hakim, avukat, savcı yetiştiren, hocaların hocası Prof.Dr.Ernest Hirch’in hala güncel olan “Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi” isimli kitabını esas aldım.

Kitapta, genelden özele doğru giden bir yol izledim, bu bağlamda, önce genel felsefi akımları, okulları, görüşleri, daha sonra hukuk felsefesini, hukuk felsefesinin temel kavramlarını, kurumlarını, teorilerini, okullarını, hukuk idesini, adalet kavramını ele aldım.    

Kitabımın, en başta öğrencilerimiz olmak üzere, hukuka, felsefeye, hukuk felsefesine, ilgi duyanlara yararlı olması en büyük dileğimdir. Bu kitabı yazmakla, eğer ben de “akıntıya bir şeyler” kattıysam, katabildiysem, en büyük mutluluğum ve ödülüm bu olacaktır.

Saygılarımla.

“Çevrenizdeki insanlar sizin sayenizde mutlu olurlarsa, hayat, sizin için de, onlar için de güzeldir.”

BİR ŞEY KIPIRDIYORDU: HAYATTI O!

Hikmet sahiplerinden biri şöyle anlattı: Kırda bir karga ile leyleğin birlikte koşup uçtuklarını gördüm. Hayret ettim ve aralarındaki ortak özellik nedir diye merakla onları izledim. Sonra yanlarına yaklaşınca gördüm ki ikisi de topal.”

Aynı duyguları, duyarlılıkları olan, benzer düşünce ve görüşleri paylaşan insanları bir araya getiren neden veya nedenleri ifade etmek için Mevlana’nın bu küçük hikayesiyle başladım yazmaya. İnsanları bir araya getiren şeylerin başında, ortak duyguları, duyarlılıkları, benzer fikirleri gelir. Sadece bunlar değildir insanları bir araya getiren, “akıl, aşk ve can” da vardır. Mevlana’nın söylediği gibi “Bu üçü bir üçgendir. Her derde çare, her yaraya merhemdir.

Akıl, kimi kör inançların veya insanın yolunu şaşırtan ön yargıların değil, işe yaramaz kimi gelenek ve adetlerin hiç değil, sadece ve sadece hayatın, insan hayatının yol göstericisidir. Aklımız özgürlüğümüzdür, özgür irademizdir, düşünme ve bilme aletimizdir. Akıl, aklın terbiye ettiği kalp, hükmettiği vicdan bizi hizaya sokan, yontan, adam eden yetidir. Onun için Mevlana şöyle der: “İnsan akılla adam olur; Saçı sakalı ağarmakla değil! O talihe, o devlete ümit kılı sığmaz; O devlet, umutla, ricayla bulunmaz. Akıllı kişi dünyanın gamını yemez, nimetini yer. Bilgisizler ise pişmanlık içinde bundan mahrum kalırlar.

Her akıl değil belki, ama gerçekten akıllı olan insanın aklı deneyim sahibidir. O akıl anlar, kavrar, algılar, tartar, değerlendirir, karar verir. Esasen deneyim dediğimiz şey, anladığımız, algıladığımız, tarttığımız, değerlendirdiğimiz şeylerin toplamı olan bilgimizden ve fikirlerimizden oluşur. Mevlana’nın “Fikir ona derler ki bir yol açsın/Yol ona derler ki bir gerçeğe ulaşsın./Akıl ona derler ki, bir yol açsın./Yol ona derler ki; Allah’a varsın” demesi bundandır, bundan dolayıdır.

Zira Allah’a giden ve varan yol bizi iyiye, doğruya, güzele götüren yoldur. O yol dinsel anlamda samimi inanmışlıkla aydınlanan, sıkıntı içindeyken dahi neşeli olma hali olan tasavvuftan beslenen, insanın kendi içsel zenginliğiyle güzelleşen Tanrısal Aşka giden yoldur.

Nasıl dünyevi aşk iki yalnızlığın değiş tokuş edilmesi, hayatın ve kişisel varoluşun hissedilmesi ise, Tanrısal Aşk da yalnızlığımızın sığınağı, korunağı, dayanağı; bilmekten, bulmaktan ve olmaktan oluşan insan hayatının olgunlaşma aşamasıdır. Mevlana’nın deyişiyle aşk: “Anam aşk, babam aşk/Peygamberim aşk, Allah’ım aşk/Ben bir aşk çocuğuyum/Bu aleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim’ demektir, diyebilmektir.

Akılla, aşkla birlikte her derde çare, her yaraya merhem olan “can” kimdir? Can’dan maksat insandır. Yani biziz. “Çok insanlar gördüm, üzerlerinde elbiseleri yoktu; çok elbiseler gördüm, içinde insanlar yoktu” diyor Mevlana. Üzerinde elbisesi olmayan, üzerinde elbisesi olup da içinde insan olmayan da biziz.

Çıplak geldik; giyindik, soyunduk, gidiyoruz” diyor Mevlana. Sadece bunu değil, soyunmadan önce ne giyeceğimizi, nasıl giyinmemiz gerektiğini de söylüyor: “Canında bir can var, o canı ara/Beden dağında bir mücevher var/O mücevherin madenini ara/A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara/Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara” diyor.

Onun için canı da, cananı da, o canı ve cananı can yapan mücevheri de kendimizde arayalım. Bunun için de önce kalbimizi, aklımızı, ruhumuzu temizleyelim, güzelleştirelim, zenginleştirelim, içi mücevher dolu bir insan olarak yeniden inşa edelim kendimizi. İnsan olarak bize en çok yakışan elbise budur, bunlardır. Esasen insan olarak doğmak değildir mesele, meyvenin ağaçta, çiçeğin dalında kendini oldurması gibi insanın kendisini oldurmasıdır. Sonra soyunmasıdır, yani insan olarak yaşaması ve gitmesidir.

İtalyan yazar Giovani Papini’nin “Gog” isimli kitabında hayatını anlattığı  Gog, Karun kadar zengin bir adamdır. En büyük hobisi ve merakı yeni ve farklı kuramları yaratan ve geliştiren bilge insanlarla konuşmaktır. Neredeyse bütün servetini bu hobisine ve merakına tahsis etmiştir. Gog’un en fazla ilgisini çeken kuramlardan birisi “görecelik kuramı”dır. Gog, bu kuramı öğrenmek için büyük bir servet ödeyerek Einstein ile görüşmeye gider. Kendisinin felsefeden, bilimden, fizikten, kimyadan anlamadığını, binlerce yıllık insan düşüncesinin vardığı en son nokta olan görecelik kuramını öğrenmek istediğini söyler ve Einstein’dan bu kuramı anlayabileceği bir dille kendisine anlatmasını talep eder.

Einstein, bu kuramı parası olan ama bilgisi olmayan bu adama nasıl anlatmak gerekir diye biraz düşündükten sonra “Bakın” der ve şöyle devam eder: “Bizim bulduğumuz gerçek sizin anlayacağınız dille şudur; Bir şey kıpırdıyordu.” Bu yanıt karşısında binlerce dolar ödediği için kazık yediğini düşünen Gog, binlerce yıllık insan düşüncesinin vardığı en son noktanın “bir şey kıpırdıyordu”dan ibaret olmasına çocuk gibi şaşar ve Einstein’ın yanından öylece ayrılır.

Yaşamın kendisi olsun, içerisinde küçücük bir nokta, bir eğri virgül bile olmadığımız kainat olsun, onun bir parçası olan doğa olsun, doğadaki her türden madde olsun, hemen her şey sürekli bir akış, bir kıpırdanma, bir değişme, bir yenilenme halindedir. Einstein’ın özlü ifadesiyle kainattaki her şey: “bir şey kıpırdıyordu”dan ibarettir.

Bunun bilincinde ve farkında olduğu için Anadolulu Heraklit “Aynı ırmakta iki kere yıkanılmaz” demiştir. Daha doğudan Buddha şöyle seslenmiştir: “Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir.” Çok daha sonra değişimin felsefesini yapan Marks “değişmeyen tek şey değişimdir’ demiştir. Ve yine çağlar ötesini aydınlatan bir ses, bir ışık, hayatın “bir şey kıpırdıyordu” dan ibaret olduğunun bilincinde ve farkında olan Mevlana bize şöyle seslenmiştir; “Şu; hem var, hem yok olan dünyadan/Azar azar yoklar gittiler, varlar geliyorlar/Eski mallar satanların nöbeti geçti/Biz yeni şeyler satıyoruz/Bu pazar bizim pazarımız.

Evet! Eski mallar satanların, Osman Ulagay’ın eski bir makalesinde yazdığı gibi anlamak değil, sarsılmak isteyenlerin,  aklı başında, kırmayan, dökmeyen, kimseyi yaftalamayan analizler yapmayı beceremeyenlerin, siyasetin özünü oluşturan eleştirel düşünceden değil, içi boş beylik kimi laflardan hoşlananların, ucuz polemiklerin, fast food tarzı düşüncelerin, vurdu mu ses getiren açıklamaların, elini masaya vuranların, kimi manifestoların, kodu mu oturtan bildirilerin, aşama aşama, sindire sindire, içselleştire içselleştire değişmeyi, değiştirmeyi değil, yakıp yıkarak değişmeyi, değiştirmeyi isteyenlerin, dünyada ve Türkiye’de yaşanan değişimlerin hemen hiçbirisinin farkında olmadıkları için  yıllardır hep aynı şarkıyı, aynı ezberi tekrarlayanların devri bitsin artık. Yeni şeyler satanların, Mevlana’nın dizeleriyle: “Her gün bir yerden göçmek ne iyi/Her gün bir yere konmak ne güzel/ Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş/Dünle beraber gitti cancağızım/Ne kadar söz varsa düne ait/ Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” diyenlerin devri başlasın.

Siyaset yapanlar, siyaset üzerine yazanlar, çağdaş sofistler ne kadar farkındalar bilmiyorum ama “analog zamanlar”, yani kutuplaşma, kavga, husumet, itiş kakış, gürültü yapma üzerine olan zamanlar çoktan bitti. Dijital insanların, toplumların, devletlerin zamanı başladı.

Ve Türkiye, Ahmet Muhip Dranas’ın söylediği gibi “Of…hep aynı şey, aynı şey, aynı şey,/Aynı, aynı, aynı, aynı, aynı…” şeyleri söyleyerek sadece gürültü yapan analog çağın insanlarından, siyasetçilerinden, yazarlarından fazlasıyla yoruldu, bıktı ve kirlendi.

Zeka öğrenmek, kalp hissetmek ister” diyor Molière geleneğinin takipçisi olan Rus komedya yazarı Denis Fonvizin. Her zaman olduğu gibi bugün sabah da erken kalktım. Çalıştım biraz. Ne kadar yorulduğumuzu, birilerinin, özellikle iktidarı ve muhalefeti ile siyaset yapanların, onların yandaşlarının, demagoglarının, yalamalarının ve yardakçılarının bizi ne kadar yorduklarını düşündüm. Aklımla öğrendiğim, kalbimle hissettiğim, vicdanıma yerleştirdiğim şeyleri yazayım dedim. Onun için yazdım bunları.

Ben bunları yazarken Gülten Akın’ın dediği gibi bir şeyler oluyordu, yani “Bir çocuk şarkı söylüyordu,/Dokunan bir şeydi ama neydi,/Şarkı mıydı, sesi miydi, çocuğun kendisi miydi?”

Sahi neydi o? Umuttu, neşeydi, güzellikti, temizlikti, doğruluktu, dürüstlüktü. Şiir gibi, şarkı gibi, türkü gibi bir şeydi! Kıpırdayan bir şeydi! Hayattı o!

Düşün yakamızdan da, unuttuğumuz o umudu, neşeyi, güzelliği tadalım, temizliği, doğruluğu, dürüstlüğü, kıpırdayan şeyi, şiir gibi, şarkı gibi, türkü gibi bir hayatı yaşayalım…   

BİR TERCÜME KİTAP: “DİN OLUŞUMU” VE BİR ÖNSÖZ –

Religion in the Making/Din Oluşumu” isimli bu kitap, İngiliz matematikçi ve filozof Alfred North Whitehead’in 1925 yılında Harvard Üniversitesi Lowell Enstitüsü’nde, “Lowell Dersleri” adıyla verdiği ders dizisinden oluşmaktadır.  

Alfred North Whitehead, mantıksal pozitivizm olarak bilinen felsefi akımın ve Viyana Çevresi olarak isimlendirilen filozoflar grubunun içinde yer alan önemli isimlerden biridir.

Süreç Felsefesi”ni savunan Alfred North Whitehead’e ve onun bu felsefesine göre, geçmişte, şimdide ve gelecekte her şey sürekli bir akış içindedir. Her şey sürekli bir akış içinde olduğu içindir ki, her şey bir anda var olmakta ve yine her şey bir anda yok olmaktadır. Nitekim Whitehead savunduğu felsefeye uygun bir yaklaşımla: “Evrende sürekli bir oluş vardır ve bu oluş içerisinde her şey birbirine bağımlı, her şey birbiriyle ilişki içindedir. Doğadaki tüm bu değişimin arkasında da Tanrı vardır”  der. Buda’nın “Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir” demesi, yine Yüce Mevlana’nın “Her gün bir yerden göçmek ne iyi/Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş/Her gün bir yere konmak ne güzel/Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş/Dünle beraber gitti cancağızım/Ne kadar söz varsa düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım” diye yazması bunun içindir, bundan dolayıdır.

Tıpkı hayattaki ve doğadaki başka şeyler gibi insan da, insanlık da sürekli bir akış halindedir.  Bu bağlamda, her şeyin bir anda var olmasına ve yok olmasına benzer bir şekilde, insan da, insanların eylemleri de, hayatları da bir anda var olmakta ve yine bir anda yok olmaktadır.

Nitekim çevirisini yaptığım bu kitap, insan doğasında din oluşturmaya, dinin kaçınılmaz dönüşümünü bilginin dönüşümü ile ortaya koymaya ve dikkati başka şeylere yönlendirmeye yönelik çeşitli unsurların kısa ve özlü bir analizini sunmaktadır.

Whitehead’e göre, dinin temeli, dünyada istikrarlı bir düzenin var olduğu kalıcı unsurlar üzerine kuruludur ve bunların dışında değişen hiçbir dünyanın var olması mümkün değildir. Nitekim kitabın ismi de, kitabın ana temasını uygun bir şekilde ortaya koymaktadır: bu bağlamda, din ve insanın Tanrı arayışı, durağan veya sabit değildir, aksine sürekli bir değişim ve gelişim içindedir.

Kitabın bazı kısımlarında, özellikle son iki bölümünde, Whitehead kendi spekülatif metafizik görüşünü ifade eder. Gerek bu yönüyle, gerekse genel içeriği itibariyle çevirisini yaptığım bu kitap, gerçekten dikkate değer olan, okunması gereken ve her yönüyle insanı düşünmeye sevk eden bir çalışmadır. Özellikle, dine ve felsefeye yoğun ilgi duyanlar için okunmaya değer bir kitaptır.

Whitehead dini “bireyin kendi yalnızlığıyla yaptığı şey” olarak tanımlar ve bu tanımına bağlı olarak “din yalnızlıktır; eğer yalnız değilseniz, asla dindar değilsinizdir” der.  Ona göre yalnızlık, “bireyin dünyaya yönelik çok katmanlı ilişkisel bir kipliğidir ve bireyin bu ilişkisel kipliği kendi tarihinden ayrı ve bağımsız olarak anlaşılamaz.” Bu noktada esasen matematikçi olan Whitehead’ın matematikçi kimliği ortaya çıkar ve Whitehead “aritmetik kullanıyorsun ama dindarsın” der.

Whitehead kitabının “Tarihte Din” başlıklı giriş bölümünde, bireysel sübjektiflik içinde ve birbiriyle ilişkili olan birkaç din tanımını ve dinin kaynağını sunar. Whitehead’e göre sübjektiflik, insandan ve esasen kozmik topluluktan ayrı düşünülemeyeceği için, bunun dikkatli bir şekilde ele alınması gerekir.

Whitehead’e göre din; “insanın dahili kısımlarını temizleyen bir inanç gücüdür. Bu nedenle birincil dini erdem, içtenliktir, insana nüfuz eden bir içtenliktir. Doktrinel açıdan bir din, bu nedenle, içtenlikle kavrandığı ve oldukça yoğun bir şekilde anlaşıldığı zaman, karakteri dönüştürme etkisine sahip olan bir genel hakikatler sistemi olarak tanımlanabilir. Uzun vadede karakteriniz ve yaşam tarzınız, sizin samimi inançlarınıza bağlıdır. Hayat, kendisini başkalarıyla ilişkilendiren harici bir olgu olmadan önce, kendi iyiliği için gerekli olan dahili bir olgudur. Harici hayatın yönetimi çevre tarafından koşullandırılır, ancak bu, değerinin bağlı olduğu nihai niteliğini, varoluşun kendisini gerçekleştirmesi olan dahili hayattan alır. Din, insanın kendisine ve şeylerin doğasında kalıcı olana bağlı olduğu sürece, insanın dahili hayatının sanatı ve teorisidir.

Whitehead dinin; “ritüel, duygu, inanç ve rasyonelleştirme olmak üzere dört aşamada ilerlediğini” ifade eder. Ona göre, bu aşamalardan sonuncusu olan rasyonelleştirme, dinin, akıl ve evrensel bir kapsam meselesi haline gelmiş olmasından dolayı önemlidir.

Kitabın ikinci bölümünde Whitehead, “Din ve Dogma” başlığı altında, dinde aklın büyümesi olarak gördüğü şeyin izini sürer ve bunu hem evrensellik hem de bireysellik ile diğer şeylerin yanı sıra kötülük sorunu ve bilgeliğin doğasıyla başa çıkma mücadelesiyle eşitler.

Kitapta, evrensel dinin önde gelen iki temsilcisi olarak Budizm ve Hıristiyanlık, bu dinlerin metafiziğe ve insan yaşamının belirli gerçeklerine yaklaşımları yönünden ele alınır. Bu çerçevede Whitehead şöyle yazar: “Hıristiyanlık, Budizm gibi, bir kaçış doktrini vaaz eder. Bu bağlamda, Hıristiyanlık kötülüğün tedavisi yoluyla hayatın daha iyi bir düzeye yerleştirildiği bir doktrin açıklar. Kötülüğü iyilikle yener. Budizm ise, kendi metafizik teorisine atıfta bulunarak kendisini mümkün kılar. Oysa, Hıristiyanlık, tarihteki en yüksek dini an’lara atıfta bulunarak kendisini mümkün kılar. Dolayısıyla, bu can alıcı kötülük sorusuna ilişkin olarak, Budizm ve Hıristiyanlık, doktrin açısından tamamen farklı tutumlardadır. Budizm, aydınlatıcı dogmalarla başlar; Hıristiyanlık ise aydınlatıcı vakıalarla başlar…

Beden ve Ruh” başlığını taşıyan üçüncü bölümde Whitehead, tam bir dini anlayış için metafiziğin gerekli olduğunu ifade eder ve “metafiziği, olan her şeyle vazgeçilmez bir şekilde ilgili olan genel fikirleri keşfetmeye çalışan bilim” olarak tanımlar. Daha sonra Whitehead, Tanrı ile dünyanın, zihin ve maddenin iç içe geçmesini ve karşılıklı ilişkisini içeren karmaşık ve zor bir sistem olan kendi metafizik görüşünü ortaya koyar. Whitehead’e için rasyonellik çok önemlidir, nitekim bu bölümde Whitehead, rasyonellik düşüncesinin duyguya, deneyimin dolaysızlığına, akışına, iyiye veya kötüye doğru gelişimine, yaratıcılığın veya şansın rolüne dayandığını savunur. Bu çerçevede şunları ifade eder: “Din metafizik bir desteğe ihtiyaç duyar; çünkü dinin otoritesi, ürettiği duyguların yoğunluğu tarafından tehlikeye atılır. Bu tür duygular, bazı canlı deneyimlerin kanıtıdır; ancak bunlar doğru yorumlanmaları için çok zayıf olan garantilerdir. O nedenle, dini inancın tarafsız eleştirisi gerekli olan her şeyin ötesindedir. Dogmanın temelleri, anlamları eleştiren ve her şeyi kapsayan evren için yeterli olan en genel kavramları ifade etmeye çalışan rasyonel bir metafizikte atılmalıdır… Nitekim tarih bir metafiziği varsayar. Metafizik ilkelerimizi belirlemeden geçmişe inandığımız ve geçmiş hakkında konuştuğumuz takdirde, buna itiraz edilebilir. Kesinlikle durum budur. Zira geçmişe ilişkin yorumunuzdan sadece, şimdiki zamanın önceden yapılmış bir metafizik yorumuna dayanarak metafizik dogmaları çıkarabilirsiniz. (Ben, “metafizik” ile, olup biten her şeyin analiziyle kaçınılmaz olarak ilgili olan genel fikirleri keşfetmeye çalışan bilimi kastediyorum) Metafizik inançlarınız örtük olduğu sürece, geçmişi belirsiz bir şekilde bugünün çizgilerinde yorumlarsınız. Ama birincil metafizik verilere gelince, doğrudan doğruya bilincine vardığınız dünya tüm veridir. Bu eleştiri, metafiziğe başvurmadan kendini haklı çıkarmayı uman bir bilim veya din için de geçerlidir. Aradaki fark, dinin, varlığın gerçeklerinin meşruiyetini varlığın doğasında bulması gereken ruhun özlemidir. O nedenle, Mezmur yazarı, ‘Ruhum/Canım Tanrı’ya susadıdiye yazar.  Ancak bilim, metafiziği örtük olarak bırakabilir ve genel tanımlarının pragmatik değerine olan inancımızın gerisinde kalabilir. Eğer din bunu yapıyorsa, dogmalarının sadece duygularını harekete geçirmek amacıyla hoşa giden fikirler olduğunu kabul eder. Bilim (en azından geçici bir metodolojik araç olarak) saf bir inanca dayanabilir; din, aklanma özlemidir. Din nüfuz etmeyi, açıklık aramayı bıraktığında, kendi alt biçimlerine geri döner. İnanç çağları, rasyonalizm  çağlarıdır.

Whitehead kitabın son kısmı olan “Hakikat ve Eleştiri” başlıklı bölüme, Descartes’tan türetilen madde temelli düşüncenin reddiyle başlar ve metafiziğinin gelişimiyle devam eder. Gerçekliğin bir akış ve sabitlikten yoksun bir değişim süreci olduğunu savunan yazara göre, dogma ve inanç, anlık deneyimin yansımasından kaynaklanır. Whitehead, bunların her ikisinin de gerekli ve değerli olduğunu ama her zaman değişime tabi bulunduğunu ifade eder. Whitehead, dini tecrübeyi ve Tanrı’nın doğasını anlamak için iki kutbu göstererek tekrar Budizm’e ve Hıristiyanlığa döner. Her ikisinin de birbirlerinden öğrenememeleri ve bilimin öğretilerine uyum sağlayamamaları nedeniyle durağan hale geldiklerini söyler. Ona göre, artan bir Tanrı anlayışı için her bir kişi ve her grup tarafından deneyimin doğası üzerine düşünmeye ihtiyaç vardır. Whitehead bu konuyla ilgili olarak son noktayı koyar ve “bu konudaki anahtar kavram, bireysel samimiyet ve dürüstlüktür” der.

Kitap şu çarpıcı sonuca varır: “Tanrı, amaçlarımızı kendi bilinçlerimizde kendi çıkarlarımız açısından tarafsız olan amaçlara yönelten dünyadaki işlevdir. O, varoluşun olgularından varoluşun değerlerine kadar uzanan yargının erdemli yaşamdaki unsurudur. O, amaçlarımızın kendimiz için olan değerlerin ötesine geçerek başkaları için olan değerlere uzandığı unsurdur. O, başkaları için böyle bir değerin elde edilmesinin kendimiz için değere dönüşmesini sağlayan temeldir. O, dünyadaki bağlayıcı unsurdur. Bizde bireysel olan bilinç O’nda evrenseldir: bizde kısmi olan sevgi O’nda her şeyi kapsar. O’nun dışında dünya olamazdı, çünkü bireyselliğin ayarlanması olamazdı. O, dünyadaki amacı, elde etme kalitesidir. O’nun amacı her zaman dünyanın fiili durumuyla ilgili belirli ideallerde vücut bulur. Bu nedenle, şu anda olduğu gibi dünyada Tanrı olan gerçek idealleri şekillendirdiği için tüm kazanımlar ölümsüzdür. Her eylem, dünyayı Tanrı’nın daha derin veya daha zayıf bir izlenimiyle bırakır. Daha sonra, ideal değerlerin büyütülmüş veya küçültülmüş sunumuyla dünyayla bir sonraki ilişkisine geçer. O, dünya değil, dünyanın değeridir. Olayların akışından soyutlamada, bu değerlendirme gerekli bir metafizik işlevdir. Bunun dışında, kazanım için gerekli olan kesin bir sınırlama tespiti olamaz. Fakat fiili dünya, O’nda fiili olanı, O’nun için mümkün olanla karşı karşıya getirir. O, böylece tüm belirsizlikleri çözer…

Saygılarımla.

Felsefe, insanın kendisini araması, kendini bil-mesidir.”

FELSEFE ÜZERİNE SÖZ SÖYLEMEK!  

Felsefe nedir? Bu sorunun doğru cevabını vermezden once, yıllar once okuduğum ama şimdi ismini hatırlayamadığım bir kitapta yazan iki güzel espiriyle söze başlamak istiyorum.

Bunlardan birincisi şudur; Çayırda otlayan iki inekten biri diğerine “Pi sayısı genellikle beş sayıyla yazılır ama aslında sonsuza kadar devam eder” der. Diğer inek kafasını çevirir ve şu cevabı verir: “.” Sonsuzluk meselesi felsefenin bir dalı olan metafizikle ilgilidir. O nedenle metafizikle, felsefeyle ilgisi olmayanlara, yani felsefe nedir sorusuna “” diye cevap verenlere hitap etmiyor bu yazı! Onlar okumasalar da olur, hatta zahmet edip okumasınlar da.

İkinci espiri ise şöyle; İlk kez kız arkadaşıyla buluşacak olan, yani kadınlar konusunda pek deneyimli olmayan İrlandalı bir genç, kadınlar konusunda deneyimli ve fena halde çapkın geçinen abisine ne yapması, ne konuşması gerektiği konusunda akıl danışır, bu bağlamda, “Nasıl konuşmam gerekir, nelere dikkat etmem, neler söylemem gerekir? Azıcık yol yordam göster bana” diye sorar. Deneyimli abi “İşin sırrı şu” diye başlar sözlerine ve şöyle devam eder: “İrlandalı kızlar üç konuya bayılırlar; yiyecek, aile ve felsefe. İrlandalı bir kıza hangi yemekleri sevdiğini sormak, o kıza olan ilgini gösterir. Ailesini sorarsan, niyetinin iyi olduğunu, ciddi olduğunu göstermiş olursun. Felsefeden konuşman ise, kızın aklına güvendiğini, onu entelektüel bir konuma yerleştirdiğini gösterir.” İşin sırrını abisinden kapan, raconunu öğrenen acemi çapkın kızı arar ve akşam yemeğine davet eder. Yemeğe başlarken “Lahana sever misin sen?” diye sorar. Kız şaşkınlıkla “Ne? Hayır” der. Arkasından ikinci konuya geçer ve “Kardeşin var mı?” diye sorar. Kız “Yok” der. Hiç ara vermeden üçüncü soruyu patlatır: “Peki, bir kardeşin olsaydı lahana sever miydi?

Elbette felsefe bu değildir. Bu, sadece bir ironidir. Peki, nedir felsefe? Felsefe, en yalın, en ayaküstü tanımıyla merak etmektir, hayret etmektir. Merakla, hayretle, öğrenmek amacıyla soru sormak, sorulara cevap aramaktır. Kuşkusuz İrlandalı acemi çapkının kız arkadaşına sorduğu sorular değildir felsefenin soruları ve cevapları. Ben kimim, evren nedir diye merak etmek, sormak ve bunların cevabını aramaktır felsefe. Filozofların gerçeği arama ve bulma çabasıdır felsefe. Jostein Gaarder’in “Sofi’nin Dünyası” isimli kitabında yazdığı gibi “filozofların gerçeği bulma çabasını dedektif romanlarına benzetebiliriz. Katil kimdir? Katil, kimine göre Anderson, kimine göre Nielsen, ya da Japsen’dir.” Dedektif, tıpkı filozof gibi gerçeği bulmanın peşindedir. Gerçeği bir gün bulur veya bulamaz. Ama bulsa da, bulmasa da, meselenin mutlaka bir cevabı ve çözümü vardır. İşte, felsefe bu cevabı, bu çözümü bulmaya çalışır.

Türkçe karşılığı “hikmete”, yani “bilgeliğe aşk” olan felsefe, kendisi “kendiyle ilgili olma” şeklindeki objektivist anlamda felsefi görüş sahibi olan Rus asıllı, Amerikalı mimar, filozof ve yazar Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle; “kokteyl partilerindeki veya kiliselerdeki törenlerin içini doldurmak için yaratılmış anlamsız soyutluklar gösterisi değildir. Oryantal abartmalarla çınlayan gereksiz bir Avrupa uğultusu hiç değildir. Felsefe, İngiliz profesörler tarafından başka türlü bir işe girmesi mümkün olmayan çalışma arkadaşları için geliştirilmiş olan ve gerçek ile yollarını ayırmış bir satranç oyunu da değildir. Felsefe, insan yaşamındaki en temel unsurdur. Felsefe, insan aklını ve karakterini, ulusların kaderini biçimlendiren asıl güçtür. İnsanın tercihi bir felsefe sahibi olmak veya olmamak konusunda değil, fakat sadece hangi felsefeye sahip olmak konusundadır. İnsanın tercihi, tercihinin bilinçli, açık, mantıklı ve bu nedenle pratik mi olacağı, yoksa rastgele, belirsiz, çelişkili ve bu nedenle zararlı mı olacağı konusundadır.

Ayn Rand’dan ödünç alarak devam edelim; “Neden onursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, yaşamınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden – ya beden, ya ruh – gibi, – ya akıl, ya kalp – gibi, – ya güvenlik, ya özgürlük – gibi yapay seçimlerden kaçmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz? Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı ret etmişiniz, ondan sonra da ev¬renin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme çarpıldı diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz. Aklınızı takip etmedikçe, hayatınızı bu sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça, başkalarının tercih ettiği bir yaşama mahkum olacaksınız. Felsefe, yaşamı sorgulama, varoluşu anlama, aklı ve mantığı kendi mutluluğumuz için kullanma aracıdır. Felsefe, entellerin bir araya geldiklerinde, kafanızı karıştırmak için yaptıkları laf kalabalığı değildir.

Uzmanların ifadesiyle, aklımız, algılayabildiğimiz hemen her şeyin kavramlar halinde bütünleştirilmesi şeklinde çalışır. Bu işleyiş, giderek daha büyük bütünleşmeleri gerektirir. Böylece kendine özgü yasaları, işleyişi, aşamaları ve süreçleri bulunan evren hakkında; üzerinde yaşadığımız, çalıştığımız, yaşamımızın resmini yaptığımız bir atölye olan tarihsel dünya hakkında; yaşam ve yaşamın sayısız olgu ve olayları hakkında; yaradılış hakkında; varlığın anlamı, hikmeti, yapısı ve niteliği hakkında; kendimiz ve başkaları hakkında; bilginin kendisi ve araçları hakkında bize bilgi veren ve yol gösteren sonuçlara ulaşırız.

Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle, bütün bunlar için, varoluşu inceleyen bilim olan ve Aristo’nun “kendiliğinden oluş olarak ifade ettiği metafiziğe; insanın kavrama yollarını inceleyen epistemolojiye; felsefenin teknolojisi olan, sadece insan için anlam ifade eden, varoluşun bütünü ile ilgilenen, insanın tercihlerine ve davranışlarına yön veren bir değerler sistemi olan ahlaka; insanın diğer insanlara, yönetenlerin yönetilenlere nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen, dahası gerçek bir sosyal sistemin ilkelerini tanımlayan siyasete; insan olarak bilincimizi ve duygularımızı besleyen, bizi yumuşatan, incelten, metafiziğe, epistemolojiye ve ahlaka dayalı sanatı inceleyen estetiğe, yani bunların toplamını ifade eden felsefeye gereksinim duyarız.

Felsefesi olmayan insanın bir tarzı, bir üslubu, bir içeriği, bir görüşü yoktur. Bir tarzımızın, bir üslubumuzun, bir içeriğimizin, bir görüşümüzün olması için felsefeye ihtiyacımız vardır. Karnımız aç da olsa, tok da olsa; paramız olsa da, olmasa da; iyi bir işe, iyi bir mevkiye sahip bulunsak da, bulunmasak da; önemli veya değerli olsak da, olmasak da, felsefeye gereksinimimiz vardır. Doğamız gereği vardır, düşünebilmek, davranabilmek, yaşayabilmek için vardır.

İçimizden kimileri, Romalıların söylediği gibi “önce yaşamak, sonra felsefe yapmak” veya “ben somut şeylere ilgi duyarım, yaşamın gerçekleri ile uğraşırım, soyut şeyleri düşünmek bir yarar getirmez, beni yorar, beni bozar, karnımı doyurmaz, onun için benim felsefeye gereksinmem yok” diyebilir ya da böyle düşünebilir. Esas bunu diyenlerin, bunu düşünenlerin felsefeye ihtiyacı vardır. Neden mi? Mesleğinde başarılı olmak için, kendisini bilmek ve tanımak için, zihnini değiştirmek, yaşamda karşılaştığı sorunları çözebilmek, yaşama uğraşını sürdürebilmek, ayakta kalabilmek için felsefeye ihtiyacı vardır.

Birey olarak, toplum olarak her gün birileri tarafından taciz edilmemek, zihnimizin ve yüreğimizin birileri tarafından bozulmasına, yalan yanlış doldurulmasına izin vermemek, yalanları doğru, doğruları yalan göstermemek, gösterenlere aldanmamak, hakikatin bozulmasına izin vermemek, soygunları sıradanlaştırmamak, dilin ve sözün içini doldurabilmek, siyasal dilin tecavüzlerinden korunmak için felsefeye gereksinmemiz vardır.

Klişelerle, sloganlarla, hamasetle, işe yaramaz metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin, zihnimizi uyuşturup edilgenleştirmemesi, bilincimizi ele geçirip bizi yönetmemesi, aklımızın, basmakalıp görüş ve düşünceleri, incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartılmaması için felsefeye ihtiyacımız vardır.

Zihnimizde sağlıklı bir kuşkuya, onu tetikte tutmaya, kendimizi de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer verebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Sadece bunlar için değil, Edward Said’in ifadesiyle, “etrafta dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek bir dile sahip olmak, her türden otoriteye sorgusuz sualsiz boyun eğmemek, her türlü otoriteden gelen tehditlere karşı koymak için” felsefeye ihtiyacımız vardır.

İnançlarımızda ve düşüncelerimizde tutarlı olmak, kirlenen fikirlerimizi değiştirebilmek, yeni şeyleri öğrenebilmek ve keşfedebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Özgür olmanın ve kalmanın yolunu bulabilmek, hakikati söyleyebilmek ve temsil edebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Bir haminin veya vasinin ya da bir otoritenin/iktidarın bizi yönlendirmesine izin vermemek, yeni diller ve ruhlar icat edebilmek, mutluluğu aramak için felsefeye gereksinimimiz vardır.

Cognitia historiana cognitia factorum, cognitia philosophica cognitia causarum”, yani “tarihi anlayış olayları, felsefi anlayış sebeplerini anlamaktır” diyor Romalılar. Buna göre tarihi ve siyasi olayları anlayabilmek ve yorumlayabilmek için, bu olayların toplumsal ve ekonomik sonuçlarını tespit etmemiz gerekir. Bu ise, ancak ve ancak siyaset felsefesini, tarih felsefesini, hukuk felsefesini bilmekle mümkündür. Bunun için felsefeye gereksinmemiz vardır.

Rollerimizi, hayatın her alanındaki rolümüzü, daha başından hangi ideolojiler içerisinde kalarak oynayacağımızı, bu rollerin hangi ideolojinin belirleyeceğini taşıyacağını oturup ciddi ciddi düşünmek zorundayız… Biz iki yüz yıldır her olguyu yalnızca kendi alanında görüp, değerlendirebildik; aynı olguyu var eden sorunsalın başka bir alanda yaşayıp soluk aldığını ya fark etmedik, ya görmezden geldik. İki yüz yıllık kültür tarihimiz, Türkiyeli aydının iki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına yaşamasının tarihidir.” diyor Murathan Mungan. Doğru da diyor. İki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına yaşamamızın nedeni, o düşüncelerin felsefesini bilmememiz, bilsek de bunu içselleştiremememizdendir, yaşamımıza uygulayamamamızdandır. Yani bir felsefemizin olmamasından dolayıdır.

Mutlu bir domuz olmaktansa, tedirgin bir Sokrates olmayı tercih ederim” diyor yıllar, yıllar öncesinde John Stuart Mill. Tedirgin bir Sokrates olmak için felsefeye ihtiyacımız vardır. Peki, arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamış olmasına rağmen 2500 yıldır insanlığı etkileyen Sokrates kimdir? Kendisini “Atina uyuşuk bir at, ben de onu uyandırıp canlandırmaya çalışan bir at sineğiyim.” diyerek tanımlayan Sokrates, büyük devlet adamı, avukat, bilgin ve yazar olan Cicero’ya göre: “felsefeyi gökyüzünden dünyaya indirip, kentlerde dolaştıran, evlere sokup, insanları; yaşam, töreler, iyilik ve kötülük üzerine düşünmeye zorlayan adam” dır. Kant’ın nitelemesiyle “aklın ideali”, Hegel’in takdimiyle “bir insanlık kahramanı, felsefesini yazmayan ama yaşayan gerçek bir filozoftur” Sokrates.

Sokrates’in zamanının Atina’sı nasıl uyuşuk bir at idi ise, günümüzün Türkiye’si de uyuşuk bir at gibidir. Bu atı uyandırıp canlandırmak için elbette bir Sokrates bulamayız ve yaratamayız. Ama herhalde bilimde, sanatta, siyasette at sinekleri yaratabiliriz. Türkiye’de böyleleri yok mu? Elbette var. Ama yeterli değil. Bunların sayısını daha da çoğaltmamız, kalitesini artırmamız gerekir.

Bunun için daha çok İmam Hatip Lisesi’ne değil, seküler eğitim yapan, aklı, bilimi, felsefeyi esas alan nitelikli okullara, iyi eğitilmiş hocalara ihtiyacımız vardır.

İbadet için Musevinin havraya veya sinegoga, Hıristiyanın kiliseye ihtiyacı vardır. Oysa Müslüman, kıbleyi bulduğu her temiz yerde ibadet edebilir. Onun için Müslümanın daha çok camiye değil, Kuran’ın daha ilk sözünde “Oku” diye emretmesine, Hazreti Muhammed’in bir hadisinde “ilmi Çin’de de olsa git bul” demesine göre, daha çok ilme, daha çok felsefeye, bunun için de daha çok okula, daha çok kitaba, daha çok kütüphaneye ihtiyacı vardır.

Yoksa işimiz zor, hem de çok zordur!

“Gerçek yoga, vücudunuzun şekli ile değil, yaşamınızın şekli ile ilgilidir. “

YOGA NEDİR? NE İŞE YARAR?

Bu dinin en önemli ritüeli, temel amacı ve kazanımı, kısaca acıdan uzak kalmak ve yaşamdan zevk almak demek olan “Yoga”dır.

Her ne kadar Yoga, pek çok insan tarafından bir dizi bedensel esneme egzersizi olarak anlaşılsa da, gerçekte durum böyle değildir. Zira Yoga, insan hayatını anlamlaştıran, insan hayatına özgürlük ve derin bir mutluluk getiren zihinsel bir faaliyet ve meditasyondur. Bu faaliyetle insan, gözleri kapalı olarak ve sessizce oturarak düşünceyi aşmaya çalışır. Bu aşma faaliyeti gerek fiziksel, gerekse zihinsel yoga egzersizleri ile tamamlanır.

Zihinsel yoga, gerçekte bir Transandantal/Aşkın Meditasyon’dur. Esasen Yoga’nın özü ve esası bu aşkın meditasyondur. İnsan beden yogası yaparak bedenini, zihin yogası yaparak zihnini terbiye eder. İnsan, beden yogası yaparak bedenin tembelleşmesine engel olur, zihin yogası yaparak zihnindeki çöpleri atar, zihnini temizler. Böylece hem bedensel, hem de zihinsel olarak sağlıklı, diri, devingen kalır, tüm bedenin yöneticisi olan beyin yoga yoluyla zihne ve bedene hükmeder ve böylece geriye kalan her şey sağlıklı bir işleyişe ve düzene girer.

İngilizceden Türkçeye tercüme etmekte olduğum ve tercümesi tamamlandığında Dorlion Yayınevi tarafından basılacak ve yayımlanacak olan “Hindu Felsefesi” isimli kitabın, ilginç bulduğum “Yoga” üst başlıklı bölümümün, “amaç”, “alan”, “felsefe” başlıklı alt bölümlerini aşağıda sizinle paylaşıyorum.  

YOGA

Yoga sözcüğü  “bağlanma veya katılma” anlamına gelen yuj kökünden gelir.  Burada kişisel/bireysel ruh (jivatman) ile Evrensel Ruh’un birliği anlamında kullanılmaktadır. Yoga sanatı, insan etkinliğinin kültürel olarak icra sistemi şeklinde tanımlanmaktadır.  Yoga, vücudun ve zihnin kusurlarının ve hastalıklarının yok edilmesini, sağlığın ve mutluluğun elde edilmesini, zekanın/aklın geliştirilmesini, gerçek benlik bilgisinin ve her şeyin nektarının ortaya çıkarılmasını içerir ve bunları talep eder.

Yoga’nın felsefi temeli Samkhya’dır. (çn: Yoga Felsefesinin öncülü olan felsefi sistem) Kadim öğretmenler (rşis), evrenin evrimini yöneten yasaları, bireyin evrimini kapsayacak şekilde genişleterek, bireyin makrozmanın mikrokozmosu olduğunu göstermişlerdir. O nedenle, bireye uygulanan bu sisteme Yoga Felsefesi denir. Samkhya’ya eşit bir bilgi ve Yoga’ya eşit bir güç olmadığını söyler.

Yoga’nın kurucusu Patanjali’dir. Ama Yoga sanatını Patanjali keşfetmemiştir, zira Yoga zamanın ilk başlangıcından bu yana kullanılan bir sanattır. Yoga’nın teknikleri ve öğretileri, Yoga’nın bir grup sadık takipçileri tarafından nesilden nesile aktarılan, kendisini gerçekleştiren kişilerin ve ustaların bitmeyen akışı yoluyla biriktirilmiştir. Patanjali, ünlü incelemesi Yogasutra’da bize Yoga doktrinin mevcut edebi biçimini vermiş olmakla tanınır. Bununla birlikte, açılış sutrasında/öz deyişinde  “Şimdi gözden geçirilmiş bir Yoga metni” diyen daha önce bir açıklama olması gerektiğini belirtir. Yajnavalkya Smrti’ye göre, Hiranyagarbha Yoga’nın orijinal öğretmenidir; ancak Patanjali geleneksel olarak Yoganın kurucusu olarak kabul edilir. Patanjali’nin hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir, bu konuyla ilgili elimizdeki birkaç parça o kadar efsanelerle doludur ki, bunlara güvenilemez. Patanjali’nin kimliği konusunda büyük tartışmalar vardır. Bazı yetkililer onun Panini’nin (çn: Eski Hint dilbilgisi uzmanı)  grameri üzerine Mahabhasya adlı ünlü yorumu yazan Patanjali ile aynı kişi olduğunu iddia ederler, ancak mevcut kanıtlar bu konudaki yerleşik görüşü teyit etmek konusunda oldukça çelişkilidir. O nedenle, Patanjali’nin ne zaman kendisini geliştirdiğini belirlemek konusunda güvenilir bir kaynak yoktur;  nitekim bu konuyla ilgili olarak MÖ 3. yüzyıldan itibaren ve dördüncü yüzyıla kadar olan çeşitli dönemlere atıfta bulunulmaktadır.

Amaç

Yoga’nın en önemli amacı, insanı sonsuza kadar aşağıdaki üç tür acıdan kurtarmaktır:

1. İnsanın kendi zaaflarından ve hastalık gibi yanlış davranışlarından kaynaklanan acılar,

2. İnsanın, kaplan, hırsız ve benzerleri gibi diğer canlılarla olan ilişkilerinden kaynaklanan acılar,

3. İnsanın elementler ve diğer soyut ve zor anlaşılan güçler gibi dış doğa ile olan ilişkilerinden kaynaklanan acılar,

Bu konudaki kurtuluş,  ilk olarak, dünyaya bağlanmamayı başararak gerçekleştirilir, ancak bunun için mutlaka dünyadan tecrit edilmek gerekli değildir; ikinci olarak, zihin ve onun yarattıkları üzerinde kısıtlama elde edilerek bilinç arındırılır; ve son olarak, bireysel ruh ile evrensel ruhun pozitif ve mutlak birliği elde edilir. Bu durum samadhi (çn: Meditasyon’un nihai ve tam aşaması) olarak bilinir ve yoganın gerçek amacı bunun elde edilmesidir.

Yogi, yani Yoga yapan sonsuz yaşam ve ölüm döngüsünden tamamen ve bütünüyle özgür olmaya çalışır. Yogi, doğayı iki yönde çalışan tek bir güç olarak görür. Böyle gördüğü için de, dış alemden ayrılmak ve iç alemde yeniden birleşmek için mücadele eder. İç kuvvete yaşam, dış kuvvete ise ölüm denir. Yoganın amacı bu ikisini birleştirmektir. Bunlar işledikleri yasaları ve bireysel bilincin kontrolü ele geçirdiği ve nihayetinde Evrensel Ruh ile bir olduğu araçları ortaya çıkarırlar. Bireysel ruh kendi özünün kaynağına ulaştığında, insan tüm fırtına ve sakinlik, sevinç ve acı koşullarından kurtulur ve böylece bireysel ruhun tüm yoksunluklardan ve mutsuzluklardan ebediyen kurtulduğu söylenir.

Yoga, bireyin evrensel maddenin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve yine Zaman ve Uzam meselesine kendisinin dahil bulunduğunu varsayar, o nedenle, kişi kendi hakiki gerçekliğinin bütünüyle tanınmasını yitirir; dolayısıyla bu okul, bireyi gerçek ve orijinal konumuna geri getirmek, bireyi maddenin baskısında kavramak, bireyi geldiği özüne geri döndürmek ve onu her yönüyle soyutlamak için bir araç ve yaşam ile Zaman ve Uzam biçimi ortaya koyar.

Yoga, ortaya çıkan ve çıkmayan dünyadaki her şeyin tek bir kaynaktan, ilahi ve ilksel akıldan geldiğini savunur; insan bu aklın sadece bir kıvılcımıdır ve Yoga süreciyle birlikte, tüm bilgiyi, tüm bilgeliği, tüm gücü, görünen ve görünmeyen evrendeki her şeyi bahşeden bu büyük aklı bir an için de olsa görebilir.

Alan

Yoga’nın pratik niteliğinin ve etkisinin kapsamının en iyi kanıtı, Hindistan’daki her din sisteminin ve her felsefe okulunun Yoga’yı felsefi bir olgu olarak kabul ettiği gerçeğidir.  Eski Hindistan’da, Tibet’te ve Çin’de olağanüstü zihinsel güçleri ve yoğun kahramanlıkları olan insanlar, Yoga öğretisinin ve uygulamasının sonucudur. İnsan kültürünün Yoga dışındaki tüm yöntemlerinin bir yılanı öldürmek için bir deliğe vurmak gibi bir şey olduğu söylenir. Dünyanın geneli tarafından bilinen yöntemlerle birçok yaşamı gerektiren şeyler, Yoga sanatı ile oldukça kısa bir süre içinde yapılır.

Yoga, kendisini Yoga’ya adayanlara gelecek ve görünmeyen dünya hakkında somut bir bilgi verir; insanın etrafındaki hayatı takdir etmesini sağlar ve insana bu hayatı takdire değer kılma gücü verir. Entelektüel, ahlaki ve ruhsal insanın umduğu şeyler, sevip sevmediği, isteyip istemediği şeyler Yoga’nın öğretilerinde bulunur. Yoga pratiği, insanın duyarlılıklarını ve güçlerini geliştirir; O nedenle, Yogiler, doğanın sırları hakkında geniş kapsamlı bir bilgiye ve doğal fenomenler üzerinde kapsamlı bir kontrole sahip olduklarını iddia ederler.

Yoga’nın sistematik incelemesi, aylaklık, cehalet ve sonraki gün Yoga takipçilerinin soyluluğunun vicdansızlığı nedeniyle bir çürüme durumuna düştüğü için yüzlerce yıldır durdurulmuştur. Tembellik, bencillik, kibir ve kuruntu kanseri, bu çağın başında (Kali Yuga) yıkıma uğramaya başlamıştır. İnsan bencilliğinin çağlar boyunca edindiği yozlaşmış ayinler, yanlış fikirler, dogmatik ilkeler, insanı toplumsal istismar ve suçları işlemeye yöneltmiş ve bu konudaki kötülükler o kadar yaygınlaşmıştır ki,  yoga zorunlu olarak gizli meskenlere çekilmek zorunda kalmış ve bu güne kadar sadece kalıntıları kalana kadar bunun ortalamasını arayanlar için mevcut olmuştur. Yoga hakkında, Yoga’nın anavatanı Hindistan’da dahi genel olarak büyük bir cehalet hakimdir ve bu cehalet özellikle eğitimli çevrelerde de mevcuttur. Ama yine de, bazı sanatlarında ustalaşmış ve Yoga’yı bildiği varsayılabilecek kişiler nezdinde Yoga’nın  kaybolduğu düşünülmemektedir. Ne var ki,  Yoga’nın yüksek biçimleri konusunda  gerçekten çok az kişi yetkindir, zira kişiler kendi başarıları için gerekli zamanı Yoga’ya ayırma kararlılığına sahip değildirler; ama yine de Yoga kapasitesi olanlar  için mevcuttur orada durmaktadır.

Felsefe

Yoga sistemi, Samkhya sisteminde ortaya konan aynı kozmolojik doktrinleri varsayar, o nedenle, Yoga sistemi doğanın evrensel koşuluyla ve yine doğanın bireysel koşuluyla ilgilidir. Bunların her ikisinin evrim ve karışıklık süreci de aynıdır. Her ikisi de, bir şeyin yoktan var olamayacağı, her gölgenin kendi özüne sahip olması gerektiği şeklindeki temel mantıksal önermeye dayanır. Bu nedenle, Yoga sistemi, kaba bireyin kendisini gösterdiği ve geri döneceği incelikli bir yönü olması gerektiğini savunur. Bu incelikli yön, ilahi olanın bir kıvılcımıdır ve bu Yoga’nın tek ilgi alanıdır.

İnsanı tam olarak anlamak mümkün olmadan önce, insanı ayakta tutan ve onun olduğu gibi olmasını sağlayan güçleri incelemek gerekir. Doğanın enerjileri insanda hayatta kalmanın gereklerine göre işler, yine de insan özünde çözülme özelliğine sahiptir, çünkü insan bileşik bir varlıktır. İnsan,  hem kaba hem de incelikli olandan oluşur. Kaba algı ile bilinebilir, ancak incelikli olan sadece ruhsal algının gücü ile bilinebilir. İncelikli yönler, insanın doğasının soyut enerjilerinden oluşur; bu yönler her zaman görünmezdirler, çünkü bunlar zihnin ötesindedirler, duyuların ötesindedirler, bunlar asla görülemezler ve sadece yoga pratiğiyle bilinebilirler.

Yoga sistemi, doğanın tüm koşullarında, ortaya çıkan ve çıkmayan tek bir gücü yöneten tek bir yasa olduğu ilkesine dayanır. Bu güce hayat denir. Bu, ruh ve maddeyi birleştiren ve her şeyi var eden görünmez güçtür. Bu, protoplazmanın kimyasal uyarımının sonucu değildir, zira protoplazma hayatın taşıyıcısıdır. Ölüm, ortaya çıkan bireyi amansız bir şekilde kavrar, ancak hayatın devamını etkilemez. Hayat aslında duyulardan önce gelen duyarlılıktır.

Hayat yeni bir şeyin yaratılması değildir; sadece olanın bir açılımıdır; dolayısıyla hayat insanın madde halinde ortaya çıkmasından önce özünü oluşturan görünmeyen gerçeklerle bağlantılıdır. Biz varoluş zincirinde sadece orta halkayı görürüz ve buna hayat deriz; önceki ve sonraki görünmez aşamaların farkına varmayı ise kesinlikle başaramayız. Öncüllerine bağlı olmadan hiçbir şey var olamayacağına göre, hayat denilen maddi tezahürün daha ince ve maddi olmayan bir biçime bağlanması gerekir; bu nedenle insanın, sadece ortaya çıkması için bir koşul yaratıldığında ortaya çıkan, doğanın görünmez yönünün ürünü olduğu söylenir. Sonuç her zaman nedenle aynı olması gerektiğinden, ışığın karanlıktan değil ışıktan çıktığı gibi, hayatın da hayattan çıkmış olması gerekir.

Her kavram, yeni bir benliğin akışıdır, çünkü bir insan vücudunun cansız bileşenleri, ne kadar çok kimyasal veya fizyolojik bir eylem olarak varsayılırsa varsayılsın, bir insan yaratamaz. O nedenle, görünür dünyadaki ortaya çıkma, yeni bir şeyin yaratılması değildir. Doğum bir fenomeni, sadece evrensel bilincin bireysel bir yönünün ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle, ruh hem görünen hem de görünmeyen dünyada çalışabilir.

Doğanın sadece yüzeysel görünümlerini gözlemleyen kişiler, şeylerin/nesnelerin sonsuz düzenini karıştırırlar ve o nedenle insanın gerçek doğasını algılayamazlar. İnsan, öz-bilinçli bir benlik ile organik bir bedende oluşan beş çeşit maddenin birleşimidir. İnsan sonsuz bir bilince sahiptir ve birleşik sperm ve yumurtanın dinamikleri aracılığıyla sonlu bir organik bireye evrimleşme sürecine her zaman tabidir. Ruh, bedensel ve boyutsal olarak mevcut değildir, ancak kişinin sesi odanın her yerinde mevcut olduğu için insan da ruhsal olarak mevcuttur. Ruhun içi veya dışı yoktur, ruh sadece bir zeka/akıl kütlesidir, tıpkı tatlılık kütlesinin içi veya dışı olmadığı gibi, ruhta sadece bir tat kütlesidir.

Bir bireyin ortaya çıkması, evrensel bilinçte yükselen bir stresin neden olduğu evrensel gücün bireysel bir ilkeye indirgenmesidir. Bir tür olarak insan, bütünün, bireyler olarak adlandırılan, doğanın etkisi olan sonsuz sayıda ilişkili merkezler halinde farklılaşmasının sonucudur. Farklılaşmayı üretmek için, bir stresin meydana gelebileceği bir alan yaratacak şekilde enerjinin konsantre hale gelmesi gerekir. Bu, bireyin geçmiş eyleminin (karma) dinamik enerjisinden kaynaklanır. Bir bölüm kaplandıkça, bu insan denen sınırlı ve belirleyici bir ilke olarak çalışmaya başlar. Bireysel bilincin bu merkezi bir kalıba dökülür ve bu sıkıca sarılmış bir yaya benzetilir. Bireysel bilinç ortaya çıkmaya başladığında, bu biçimler alır ve düşünen, konuşan ve deneyimleyen bir varlık haline gelir. Bunun deneyimleri, sadece incelemeyle sınırlandırıldığında bu varlık mantıklı hale gelir. Bu bilinçli enerji ne kadar kompakt ve yoğun olursa, o kadar fazla güç ortaya çıkar.

YURT SEVGİSİ VE YURTTAŞLIK BİLİNCİ TEMELİNDE İKİ REFERANS –

Bana “Yurt Sevgisi” ve “Yurttaşlık Bilinci” temelinde referans olarak kabul edilecek iki kaynak gösterin deseler, birinci kaynak olarak; insan haklarını, insan deneyimini ve onun yazılı kayıtlarını bütün çeşitliliği ve tikelliği içinde kavramak için savaş yıllarını Türkiye’de sürgün olarak geçiren, yirminci yüzyılın büyük edebiyat adamı Erich Auerbach’ın, ulusal ya da bölgesel sınırları aşmak isteyen herkes için model olarak aktardığı, On İkinci Yüzyılda Saksonya’da yaşamış keşiş St. Victor’lu Hugo’nun şu sözlerini veririm; “Terbiye görmüş kafa için, görünmez ve geçici şeyler hakkında, yavaş yavaş fikir değiştirmeyi öğrenebilmeyi ve sonradan bütün bunları tamamen ardında bırakabilmeyi sağladığı için  büyük bir erdem kaynağıdır. Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. Yolun başında olan ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü olan insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür.” (Edward Said, Kış Ruhu, Metis Yayıncılık)

Bu konuyla ilgili ikinci bir kaynak olarak da,  Abraham Lincoln’ün ders niteliğindeki ünlü Dört Temmuz Konuşması’nda yer alan ve insanları ırk ile dinin darlığından kurtaran, yurt sevgisinin ve yurtseverliğin, milli güç tapınmasıyla bağını koparan ve bir çeşit “siyasal ulus” ve aynı zamanda “anayasal yurttaşlık” tanımı yapan şu bölümü veririm; “Bu insanlarla, atalarımızın aynı kanı taşımasından öte şeyler paylaşıyoruz; içimizden yarısı belki aynı atadan gelmiyor, onlar Avrupa’dan gelmiş insanlar – Almanlar, İrlandalılar, Fransızlar ve İskandinavyalılar – uzaklardan gelmişler ve buraya yerleşmişler, kendilerini her şeyde eşit görmüşler. Bu insanlar, eğer tarihlerindeki kan bağlarının peşinden giderek bugünlerin izlerini sürmek isterlerse, burada hiçbir şey bulamazlar, kendi şanlı dönemlerine geri dönemedikleri gibi, bizden bir parça da olamazlar. Ama eğer onlar, Bağımsızlık Bildirisine bakacak olurlarsa, eskilerin ‘Bütün insanların eşit yaratıldıklarını kayıtsız şartsız kabul ediyoruz’ dediklerini görecekler ve o günlerde öğretilen ahlak duygularının onların insanlarla ilişkilerine ışık tuttuğunu, orada bütün ahlak ilkelerinin temelinin yattığını, bunu sanki Bildirgeyi kaleme alan insanların kanından kan, etinden et taşıyormuş gibi hak iddialarında bulunabileceklerini ve esasen öyle olduklarını anlayacaklardır. Yurtsever ve özgürlük aşığı insanların yüreklerini birleştiren bildirgedeki elektriği taşıyan tel, tüm dünyanın insanlarının zihinlerinde özgürlük aşkı var oldukça, bu yurtsever yürekleri birbirine bağlayacaktır.