ANILARIMDAN BİR SAYFA – TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NE BAŞKAN OLMAK!

Sana sözlerimi bırakıyorum,

Sevdiğim şarkıları da ‘kal gitme bu akşam’la başlayan.

Seni, sana bırakıyorum

Yerini ve yerimi değiştiriyorum;

Dilediğin öyküyü yaz

Ben gittikten sonra 

Adımı, sanımı, onurumu, soyumu, sopumu, yurdumu, şifrelerimi ve kodlarımı bırakıyorum;

Ve bin yıllık seceremi de.

Dilediğin senaryoyu yaz

Ben gittikten sonra

Unutma, her şiirin vardır bir sırrı

Aytunç Altındal

(1)

Değerli gazeteci Mehmet Gündem, eğitimci ve dershaneci Rüstem Eyüboğlu ile ilgili olarak 24 Kasım 2013 tarihli Milliyet Gazetesi’nin Pazar ilavesinde yazdığı yazıda şöyle diyor: ‘Merdiven varsa çıkacaksın…  Aslında yürümek isteyen ve iradesi olan için merdiven hep vardır. Önemli olan merdiveni nereye koyduğun. Hem bakma öyle çıplak ayaklarına. Gözlerinde ışık var mı ona bak ve gör … hikayeyi…

Merdiven vardı, ben de çıktım. Avukatlığa başladığım gün merdiveni yukarıya, en yukarıya çıkmak için koymuştum. Daha o ilk günden itibaren gözlerimde hep bir ışık vardı. O ışığa baktım ve hikayeyi gördüm. Bu benim hikayemdi. Ben yazacaktım o hikayeyi. O hikayeyi yazmak için yürüdüm. Kimi zaman çıplak ayaklarla, kimi zaman ayakkabılarımla. Dikenler battı, çiviler battı ayaklarıma. Bazen ayakkabılarım sıktı ayaklarımı. Bazen tekme yedim, bazen çelme. Zaman zaman sendeledim. Gün geldi fikirlerimden dolayı itelendim, ötelendim, engellendim. Ama yılmadım, umutsuzluğa kapılmadım ve asla pes etmedim. Çünkü pes etmemeyi; ‘Gelin dostlarım / Henüz vakit çok geç değil / Yeni bir dünya arayalım / Bunun için günbatımına dek uzanalım / Gücümüz yetmese de / Yeri göğü sarsmaya / Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe / Zaman ve kader bizi zayıflatsa da / İrademiz yeterlidir / Çabalamaya, aramaya, bulmaya / Ve asla pes etmemeye’ diyen Tennyson’un ‘Ulyses’ isimli şiirinden öğrenmiştim. Hem de çok erken yaşta!

Öğrenmekle geçen, bir gelecek inşa etmek çabası ile geçen, hukukla, dava dosyalarıyla geçen, baroculukla, kendime emek vermekle geçen, bütün bunları yaparken yaşamın kimi güzelliklerini ıskalamakla geçen 35 yıllık meslek yaşamımın ardından, bir avukatın mesleğinde gelebileceği en yüksek yere, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na gelmiştim.

Frank Sinatra’nın o güzel şarkısında söylediği gibi ‘I did it my way’ diyerek, yani kendi yolumu kendim yaparak gelmiştim bulunduğum yere. Bu yere gelmek için yürüdüğüm yolda, arkamda, yanımda veya önümde ne bir siyasi partinin, ne bir derneğin, ne bir sendikanın, ne de yazılı veya görsel basının hiçbir desteği olmamıştı. Geldiğim bu yer, meslek yaşamımda ulaşabileceğim en yüksek, en kariyerli yerdi. Benim için, ailem için çok büyük bir onurdu. Çocuklarıma bırakacağım en değerli mirastı.

(2)

Her merhaba yeni bir vedanın başlangıdır’ diyor Buddha. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem, Türkiye Barolar Birliği’ne ‘merhaba’ demem, Ankara Barosu Başkanlığı’na ise ‘veda’ etmemi gerektiriyordu. O nedenle Türkiye Barolar Birliği seçimlerinden hemen sonra bir ‘veda’, bir de ‘merhaba’ mesajı yayınladım. Veda ettiklerime de, merhaba dediklerime de teşekkürlerimi sundum.

Ankara Barosu avukatları ve çalışanları için yazdığım veda mesajıma, Mevlana’nın büyük eseri Mesnevi’ye başlarken yazdığı ‘Dinle, bu ney neler hikâyet eder, ayrılıklardan nasıl şikâyet eder’ diye başladım, Leo Buscaglia’dan hem ödünç, hem de ilham alarak şunları yazdım; ‘Mevlana’nın sözleriyle başladım, çünkü bu benim size son seslenişim. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle bugün Ankara Barosu Başkanlığı’na veda ediyorum. Ankara Barosu Başkanlığından ayrıldığım bugün, görevimi hakkıyla yapmış olmanın, size, sizin verdiğiniz desteğe layık olmanın iç huzurunu ve mutluluğunu yaşıyorum. Bana güvenenlere, bana destek olanlara, verdikleri destek ve gösterdikleri güvenle beni ve birlikte görev yaptığım arkadaşlarımı başarıya taşıyan siz sevgili meslektaşlarıma en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Başta Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarım olmak üzere, diğer kurullarda birlikte görev yaptığım meslektaşlarıma, Baro Başkanı olduğum günden Birlik Başkanlığı’na seçildiğim güne kadar verdikleri emek ve unutulmaz destekleri için, mesleğimize, Baromuza kattıkları değerler için teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum. Baro Başkanı olarak göreve başladığım tarihten ayrıldığım tarihe kadar olan süre içinde, aklım, elim, kolum, ayağım olan, beni başarılı kılan, beni taşıyan, bana omuz veren Ankara Barosu’nun değerli ve özverili çalışanlarına teşekkür ediyorum. Riske girmemi, başarısız olduğum zamanlarda  dahi yoluma devam etmemi sağlayan, beni destekleyen, bana tahammül eden eşime ve çocuklarıma teşekkür ediyorum.  Bana emek veren, fırsat veren, beni okutan, iş, aş, mülk sahibi yapan ülkeme, ülkemin insanlarına teşekkür ediyor, iyilikler, güzellikler diliyorum. Her biri bir diğerinden farklı ve değerli olan, benimle aynı görüşte olan veya olmayan, büyümeme yardımcı olan, beni destekleyen, bana mücadele gücü ve isteği veren, farklı görüşleri öğrenmeme, değişik açıları görmeme olanak sağlayan karşıt görüşteki meslektaşlarıma, bana en muhalif olanlara teşekkür ediyorum. Farkında olmadan yanımda bulduğum, bana yalnız olmadığımı anlatan, kendimi hatırlatan, ideallerimi, sevinçlerimi, üzüntülerimi paylaşan, beni dinleyen, beni seven, beni anlayan, beni önemseyen, bana huzur veren, nasihat veren, omuz veren arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Olmaz olan şeyleri olur hale getiren, umudu canlı tutan, yaşama gülerek bakmamı sağlayan iyimserlere, beni dengede tutan pragmatistlere, bana iyiliğin ne olduğunu öğreten kötülere, hayallerimi canlı tutan romantiklere teşekkür ediyorum. Saygılarımla.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle tüm delegelere gönderdiğim ve ayrıca Türkiye Barolar Birliği’nin WEB sayfasına da koyduğum 16 Haziran 2010 tarihli yazıda duygu ve düşüncelerimi şu şekilde ifade ettim; ‘Demokrasi, yarışmaya, yani halkın tercihine dayanmakla,  farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu, fikirlerin birbirleriyle serbestçe rekabet etmesini, her türlü siyasi düşünce ve felsefenin kendisini özgürce ifade etmesini ve örgütlemesini, siyasi eşitliğe dayanarak gerçekleştirilen düzenli seçimleri gerektirir. Bütün bunlar, halkı yönetime ortak etmenin, diğer bir deyişle halkı yetkilendirmenin yolları ve araçlarıdır. Türkiye Barolar Birliği’nin 12-13 Haziran 2013 tarihlerinde yapılan 30. Olağan Genel Kurulu sonucu ortaya çıkan irade, sizin Türkiye Barolar Birliği yönetimine ortak olmanızın, bizzat kendinizi yetkilendirmenizin demokratik yolu ve aracıdır. O nedenle yapılan seçimlerin bir tek galibi vardır, o da Türkiye Barolarıdır, Türkiye Barolar Birliği’dir. Seçimi geride bırakmış olmakla, artık geleceğe bakmamız, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonrada el ele vermemiz, bilgiyi, aklı, siyaset ahlakının temel ilkelerini, hukuku, hukukun üstünlüğünü rehber alarak, Birlik olma iradesini, yani sevgiyi, saygıyı ve dayanışma ruhunu öne çıkararak, sabır, cesaret ve kararlılık içinde, ama çok çalışarak Birliğimizi, Barolarımızı ve Mesleğimizi yüksek değer yaratan bir konuma getirmemiz gerekir. Bütün bunları hep birlikte yapacağımıza olan inancımla, bana verdiğiniz destek için teşekkür eder, sevgi ve saygılar sunarım.

(3)

Seçilmemin ve mazbatamı almamın hemen ardından bir ilki, bu nitelikteki kurumların, kuruluşların başına gelen hiç kimsenin o güne kadar ve o günden sonra yapmadığı bir ilki yaptım. 3628 Sayılı Kanunun İkinci, Mal Bildiriminde Bulunulması Hakkında Yönetmeliğin Sekizinci maddesi hükümlerine göre vermek zorunda olduğum ve verdiğim Mal Bildiriminin bir örneğini Türkiye Barolar Birliği WEB sayfasına koymak suretiyle kamuoyuna açıkladım.

Fiilen ve hukuken görevime başladığım 16 Haziran 2010 günü düzenlediğim basın toplantısında şunları söyledim; ‘…çağdaş ve kurumsal yönetimin öncelikleri adil olmak, sorumlu davranmak, şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Bu ilkeleri uygulamak yöneticileri ve kurumlarını demokrat, denetlenebilir ve güvenilir kılar. Görev yapacağım süre içinde, beni seçen meslektaşlarıma her zaman hesap vermeye hazır olacağım. Bunun ilk göstergesi olarak mal bildirimimi Birliğimizin WEB sayfasına koymak suretiyle meslektaşlarıma ve kamuoyuna açıkladım…

(4)

17-20 Haziran 2010 tarihleri arasında Selanik Barosu’nun ev sahipliğinde gerçekleştirilen ‘Balkan Baroları Konferansı’na katıldım. Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum tarihte yapılan davet üzerine katıldığım bu konferansta yaptığım konuşmada şunları söyledim; ‘…Hukuku egemenin iradesi, egemeni de, çoğunluğu elinde bulunduran siyasi iktidar olarak kabul eden Austine’in emir kuramının yaşanmış en trajik örneği, Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesi sonrasında yaşananlardır. Seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri ilkesi üzerine kurulu olan klasik demokrasi anlayışının aksine, günümüzde egemen olan anayasal demokrasilerde, başta yasama, yürütme ve yargı olmak üzere, anayasal ve kamusal yetki kullanan her organ, kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilir. Her türlü güç/iktidar kötüye kullanılabilir. Kullanılmıştır da. Ama dünya siyasi tarihi bize göstermiştir ki, en çok kötüye kullanılan iktidar yürütme iktidarıdır. Zira yürütme gücü sübjektif olmakla, hemen her yerde ve bütün zamanlarda keyfi kullanılmış, birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit ve tehlike olmuştur. Bizim anayasal sistemimizde olduğu gibi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin özgün biçiminin değil de, onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan kuvvetlerin işbirliği ilkesinin uygulandığı ülkelerde, yasama çoğunluğunu elinde bulunduran yürütme erkinin, yasama organına da hükmettiği düşünüldüğünde, mevcut kuvvetler içinde denetleme ve dengeleme işlevini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini/insan haklarını güvence altına alacak, yasama ve yürütme erkini denetleyip dengeleyecek olan güç yargı gücüdür. O nedenle yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Bağımsızlık yargı için bir ayrıcalık değil, yargının tarafsızlığını sağlamanın asgari koşuludur. Burada sakınılması gereken husus ile kurulması gereken denge, bir başka tehlike olan yargı gücünün ‘judiocracy’e, yani ‘yargıçlar yönetimine’ dönüşmemesini ve yargının kendi sınırları içinde kalmasını sağlayacak bir sistemin kurulmasıdır. Devletin kurallarla, yani hukukla yönetilmesinin, hukuk güvenliğinin sağlanmasının ilk koşulu ve hatta vazgeçilmez koşulu yargının bağımsız ve yargıcın tarafsız olmasıdır. Yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının önemli dört koşulu vardır. Bunlardan ilki, yargının yasama organına karşı bağımsızlığıdır. İkincisi, yargının yürütme organına karşı bağımsızlığıdır. Üçüncüsü, yargının devlete karşı bağımsızlığıdır. Yani yargının kendisini devletin hamisi, vasisi olarak görmemesi, kendisini devletin çıkarlarını korumakla görevli saymamasıdır. Dördüncüsü, yargının kendi vicdanındaki, karakterindeki  bağımsızlıktır. Bu aynı zamanda yargıç tarafsızlığı anlamında yargının veya yargıcın ideolojik yönden bağımsız olması demektir. Bu koşullardan herhangi birisinin eksik veya işlemez olması durumunda, yargı bağımsızlığından ve yargıç tarafsızlığından söz etmek mümkün değildir…

Konuşmamın daha sonraki bölümlerinde hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinde durdum, yargı bağımsızlığının Türkiye’deki durumunu anlattım. Sözlerime şunları söyleyerek son verdim; ‘Yirminci yüzyılın sonunda dünya küresel bir köy haline gelmiştir. Küreselleşme olgusu, hukuk, siyaset, siyasi etkileşim ve iktisat anlayışlarımızı çok büyük ölçüde değiştirmiştir. Küreselleşme, yaşantımızın, bizim çok uzağımızda alınan karar ve eylemlerle şekillendirildiği anlamına gelen karmaşık bir ilişkiler ve bağlılıklar ağıdır. Bu ağ, belli bazı hususlarda ve bir ölçü içinde ulus-devletlerin dünya sahnesinde bağımsız aktörler olarak kabul edilemeyeceği anlamına gelir. Fakat bu, ulus-devletin anlamını, etkisini ve işlevini yitirdiği anlamına gelmez. Ulus-devletin sadece rolü, işlevi değişmiş, ulus-devlet büyük oranda uluslararası rekabetin gelişmesiyle ilgili hale gelmiştir. Küreselleşmeye karşı olmak, karşıyım diye bağırmak çözüm değildir. Biz karşı olsak da, olmasak da küreselleşme bir gerçektir. Dolayısıyla yargıçlar ve savcılar da dahil olmak üzere hepimiz, yeni dünyayı, yeni dünya düzenini anlamak ve yorumlamak durumundayız. Geçmişte yaşayamayız. Geçmişin bugünümüze, yarınımıza el koymasına izin veremeyiz. Geçmişin deneyimlerinden yararlanarak bugünü yorumlamak, bugünü anlamak, bugünü yaşamak, geleceği hayal etmek ve planlamak zorundayız. Vaclav Havel bir zamanlar “insanlar sınırlardan daha önemlidir” demişti. Doğrudur. İnsanların hakları vardır ve bu haklar pek çok şeyden daha önemli ve değerlidir.  Yargı, bunları korumak, güvence altına almak için vardır. Esasen yargının kuruluş amacı ve işlevi de budur.  Dolayısıyla yargıçlar ve savcılar, başkalarına göre, bu ilkeyi daha iyi bilmek, buna daha fazla inanmak, bunu içselleştirmek, adil ve tarafsız şekilde uygulamak zorundadırlar.

(5)

Birlik Başkanlığına seçilmemin hemen arkasından sinir ucu iltihabı/zona oldum. Seçim sürecinde yaşadığım yorgunluğun, gerilimin hediyesi olan hastalığın ilk belirtisi Selanik’te kendisini gösterdi. Ankara’ya döndükten sonra başlayan tedavim on beş yirmi gün devam etti. Bu sürenin çoğunu evimde dinlenerek geçirdim.

‘… Hücre insanın kendisini tanıması, zihinsel ve duygusal süreçlerini gerçekçi ve düzenli bir şekilde gözden geçirmesi için ideal bir yerdir. Kişisel ilerleyişimizi değerlendirirken, sosyal konum, tanınmışlık, zenginlik ve eğitim düzeyi gibi dış etmenlere odaklanmaya eğilimliyizdir. Kişinin maddi konulardaki başarısını ölçmesi açısından bunlar elbette önemlidir; ayrıca pek çok kişinin hayatını bu tür şeylere bağladığını düşünürsek, bütün bunlar çok da anlaşılır şeylerdir. Ne var ki, bir insan olarak gelişimimizi değerlendirirken içsel yolculuklarımız çok daha can alıcı öneme sahiptir. Dürüstlük, içtenlik, sadelik, alçak gönüllülük, karşılıksız cömertlik, başkalarına hizmete hazır olmak, ruhsal yaşamın temelidir ve bu herkesin elinin altında dilediği miktarda mevcuttur. Ciddi bir iç gözlem yapmadan, kendini tanımadan, zayıf yanlarını ve hatalarını görmeden insanın bu tür konularda gelişme sağlaması mümkün değildir. Hücre başka bir şey vermese bile, size, hayatınızın tüm seyrini her gün gözden geçirme, içinizdeki kötüyü alt edip iyiyi geliştirme fırsatı sunar …Unutmayın ki, azizler yılmadan çabalayan günahkarlardır…

Bu sözler Nelson Mandela’ya ait. Anılarında yazıyor bunları. Mandela gibi hapis yatmamış, hücrede kalmamıştım, ama hastalığım süresince evde kaldığım o dönem, benim için hücrede kalmak gibi bir şey oldu. O süreçte ben de hücredeki adam gibi kendimi gözden geçirdim. Kendi içime, kendi derinliklerime doğru yolculuklar yaptım. Azizler gibi hayatım boyunca yılmadan çabaladığımı düşündüm. İçimde kötülük yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı. İyilik vardı, iyilikler vardı. Bunları daha da çoğaltmam gerekir dedim kendi kendime.  Sadece bunlar değil, mesleğime, meslek örgütüme, ülkeme, insanlara hizmet etmek isteğim, hatta sevdam vardı. Ankara Barosu Başkanlığından sonra hizmet etme olanağını, fırsatını bu kez Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yakalamıştım. Bu fırsatı iyi değerlendirmek gerekir diyerek işe başlamam gerekiyordu ve öyle de diyerek başladım işe.

(6)

Tedavimin sona ermesinden sonra Türkiye  Barolar Birliği’nin Temmuz-2010 tarihli sayısında yayınlanan ‘Umudun Cesaretiyle’ başlıklı yazımda, Birlik Başkanlığı’na seçilmemden sonraki duygu ve düşüncelerimi, tedavi sürem içinde kendi derinliklerime yaptığım yolculuğu şu şekilde ifade ettim;

Mazbatamı aldıktan sonra Türkiye Barolar Birliği’nin kapısından içeriye, Ankara Barosu Başkanlığı’na ilk seçildiğim gün yaptığım gibi, bir yandan “Tanrım, girdiğim yere doğrulukla girmemi, çıktığım yerden doğrulukla çıkmamı nasip et. Benden desteğini hiç esirgeme” (İsra Suresi 80. Ayet) diye dua ederek; diğer yandan Anwari Soheili’nin, Sadi’nin Gülistan’ına yazdığı önsözündeki “Bir dünya malı elinden gittiyse, / Üzülme buna, hiçtir o; / Ve bir dünya malı geçtiyse eline, / Sevinme buna, hiçtir o. / Önünden geçer acılar ve zevkler, / Geç dünyanın önünden, hiçtir o.” dizelerini düşünerek girdim.

Sonra Birlik Başkanlığı’na adaylığımı açıkladığım günü, sonrasındaki günleri, seçildiğim günü düşündüm. Hemen aklıma Homeros’un İlyada’da “Rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları” diye yazması geldi.

Duygu ve düşün dünyamdaki gezimi Homeros’un bıraktığı yerden Romalıların bilge hükümdarı Marcus Aurelius’u konuşturarak sürdürdüm: “Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran, seni eleştiren,  ya da seni lanetleyen insanlar; yapraklar gibidir seni itham eden, yargılayan ve mahkum eden insanlar; yapraklar gibidir seni gizliden kınayan, ayıplayan veya alaya alan insanlar da. Onların hepsi ilkbaharda doğarlar, sonra rüzgar gelir, yere savurur onları, sonra orman yenilerini üretir onların yerlerine. Geçmişte olan bütün şeylerin şimdi de olduğunu, gelecekte de olacağını düşün. Geçmişteki dramları, birbirinin aynı sahneleri gözünün önüne getir. Hadrianus’un ya da Antonius’un yahut Philip’in, İskender’in ya da Croisus’un saraylarını düşün; Sezar’ı düşün, Brutüs’ü düşün. Bunların hepsinde oyunun aynı olduğunu, yalnızca oyuncuların farklı olduğunu düşün.”

Buruk bir gülümsemeyle bunları düşündüm. Sonra kendi kendime “Hayal kırıklığına uğrama. İnsanları sevmeye, onlarla birlikte olmaya ve hareket etmeye devam et. Ama hiç şaşırma ve unutma: insan neyse odur. Onun için sen, ara sıra “çık gökyüzüne seyret alemi; bazen de in yeryüzüne seyretsin alem seni” diyerek yaşananları geçmişte bıraktım ve “umudun cesaretiyle” geleceğe doğru yürümeye başladım.   

Başlangıçlar zordur. Yeni olmanın verdiği zorluklar vardır. Yüksek olan beklentilere cevap verememe korkusunun, başarılı olup olamama endişesinin getirdiği zorluklar vardır. Bütün bu zorlukları aşabilmek için, iş ahlakının birinci ilkesi gereği hemen işe koyulmak ve neyin varsa vermek gerekir. Ben de öyle yapmak istedim. Ama yorucu ve zorlu geçen seçim sürecinin hemen ardından yakalandığım sinir ucu iltihabı/zona hastalığı buna izin vermedi. Kutlamalarla, geçmiş olsunlar birbirine karıştı. Hastalık nedeniyle dinlenmeye mecbur edildiğim bu süreçte, bir yandan kendimi iyileştirmeye çalışırken, diğer yandan uzunca bir süreden beri ihmal ettiğim kendime zaman ayırdım. Dağılan düşüncelerimi topladım, duygularımı tamir ettim, öncelikli hedeflerimi gözden geçirdim, yapmayı tasarladıklarıma yeniden ayar verdim.

Günümüzde kurumsal yönetimin en başta gelen ilkeleri; adil davranmak, sorumluluk duymak, şeffaf olmak, günü geldiğinde önce vicdanına, sonra hesap vermek zorunda olduklarına yaptıklarının veya yapamadıklarının hesabını verebilmektir. Zira ve ancak bu ilkeler, yöneticileri ve kurumlarını meşru, demokrat, denetlenebilir, güvenilir ve başarılı kılar. Dürüstlük ise bir meziyet olmayıp, zamandan, mekandan, statüden ve mazeretten bağımsız olarak, her insanın özünde bulunması gereken asli bir niteliktir.

Böyle düşündüğüm,  bugüne değin yürüttüğüm tüm gönüllü ve kamusal görevlerimde bu ilkelere sadık kaldığım için, Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevime mal bildirimimi kamuya ve siz değerli meslektaşlarıma açıklayarak başladım.

Eskiden bir işin en başında olmak, gücü, yetkiyi, otoriteyi elinde bulundurmak ve bunları kullanmak bir kurumu veya kuruluşu yönetmek için, o kurum veya kuruluşa liderlik yapmak için yeterliydi. Ama artık bugün değil.

Bir yönüyle dünya işlerinin sınır ve denetim dışı kalması, plansız olarak ya da beklenmedik biçimde veya kendiliğinden biçimlenip varlık kazanması anlamına gelen küreselleşme olgusu, bilgi ve iletişim teknolojilerinin şaşılacak bir hızla yaşamımıza soktuğu yenilikler, esnek takım organizasyonlarına sahip olma gereksinimi, insanların geçmişe oranla farklılaşan beklentileri, talepleri ve benzeri diğer etkenler, günümüzde yönetim anlayışını bütünüyle değiştirmiş durumdadır.

Öyle olduğu için günümüzde liderlik yapmanın veya bir kuruluşu yönetmenin yolu, güç göstermekten, içi dışı boş süslü laflar etmekten, hamasetten geçmiyor artık. Bilgiden, bilgilere ulaşmaktan, eski olanı, eskimiş olanı, işe yaramaz olanı terk edip yeni olanı uygulayabilmekten, buluşlara ulaşabilmekten, yeni değerler yaratabilmekten, yaşamınızı başka insanların kalplerine dokundurabilmekten,  başkalarını etkileyebilmekten, başkalarından etkilenmekten, bizzat eyleme geçmekten, başkalarını eyleme geçirebilmekten geçiyor.

Bu yönetim biçiminde gidilecek yol, sadece yönetim veya lider tarafından değil, kurumun veya kuruluşun her bir üyesiyle, her bir çalışanıyla birlikte yürünmeyi ve keşfedilmeyi bekleyen bir yoldur. Katılımcılığı esas alan bu yönetim sürecinde, yaptıkları işe inancı olan, işine tutkuyla bağlı bulunan, alçak gönüllü, adil, dürüst ve algısı güçlü olan, gerçeği söyleyen, dinlemesini bilen, iyi ve ahlaklı insanlara ihtiyaç vardır.

Türkiye Barolar Birliği’nin kapısı ve olanakları, dün olduğu gibi bugün ve bugünden sonraki her gün bu nitelikteki insanlara ve meslektaşlarımıza açık olacaktır.  

On dördüncü yüzyılın sonlarına doğru Batı’da ortaya çıkan “İbret Oyunları”nın içerisinde en çok bilineni “Everyman”dir. İngilizce olan “everyman” sözcüğünün Türkçe karşılığı “sıradan insan”dır. 16.yüzyıla kadar halkın büyük bir ilgiyle izlediği bu oyunlar, temelde Hıristiyan ahlakını yüceltmeyi amaçlar. Bu oyunlardan birisinde, everyman ölüm meleği tarafından ziyaret edilir. Dünyadaki konukluğunun sona ermekte olduğunu anlayan everymanin, bunun verdiği panikle kendisini götürmemesi, ölümünün ertelenmesi veya biraz geciktirilmesi yönünde yaptığı bütün talepler ölüm meleği tarafından reddedilir. Ölümden kurtulmasının mümkün olmadığını anlayan everyman, ölüm meleğinden son yolculuğu için yanına bir refakatçi almasına izin vermesini rica eder. Ölüm meleği bu isteği “eğer birisini bulabilirsen olur tabii” diyerek kabul eder. Bunun üzerine everyman kendisine son yolculuğunda refakat edecek birisini aramaya başlar. Ne var ki, bütün arkadaşları, yakınları, akrabaları değişik özürler bildirerek bu talebi kabul etmezler. Sonunda, everyman’e son yolculuğunda sadece yaşamı boyunca yaptığı işler eşlik eder.

Bir gün gelecek Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevim sona erecek. Zira Buddha’nın şiirsel ifadesiyle “Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir.” Önemli olan o gün geldiğinde, görevde iken yaptığımız işlerin, iyi işlerin, hizmetlerin arkamızda kalması, yaptığımız iyi işlerle, hizmetlerle anılmamızdır. Yani “baki kalacak olan bu kubbede hoş bir seda olmaktır.”    

Her gün olduğu gibi bugün akşam da uyumak için yatağımıza gideceğiz. Bunu yaparken yarın sabah yaşamaya devam edeceğimize ilişkin hiçbir güvencemiz yoktur. Ama öyle de olsa ertesi gün yapmayı düşündüklerimizle ilgili planlar yaparız. Esasen gelecek sadece bir plandan ibarettir. Buna da umut diyorlar. Eğer umut var ise, ki yaşamda her zaman için umut vardır, o zaman bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirmek için fırsat da var demektir. Gelecek, kavga etmenin, kamplaşmanın, zıtlaşmanın, kırmanın dökmenin, bozmanın değil, bütünleşmenin günü, yeni kazanımlar elde etmenin, yeni değerler yaratmanın günü olmalıdır. Hepimizin istediği, hepimizin gönlünden geçen bu olmakla, başarılı olmamak, olamamak için hiçbir neden yoktur. O halde ve hep birlikte, daha iyi bir Barolar Birliği, daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir dünya yaratmak için yola koyulalım. İnanıyorum ki, başarılı olacağız…

Advertisements

Sakin ol, korkma, ben bir melik değilim, Kureyş’te kuru et yiyen bir kadının oğluyum’ Hz.MUHAMMED (s.a.v)

NEZAKETSİZLİK, SADELİK, ÖLÇÜLÜLÜK, ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK ÜZERİNE!

İnsanların bilgili olmaları veya olmamaları, entelektüel olmaları ya da olmamaları, en avukat, en doktor, en mühendis, en yazar, en şair, en siyasetçi, en başkan vb. olup olmamaları, beni çok fazla ilgilendirmiyor. Zira kendime yetecek kadar aklım var, kullanıyorum; okuma yazmam var, okuyorum; kalemim var yazıyorum; işimi, mesleğimi iyi yapmaya çalıştım, çalışıyorum; yani entelektüel işlerimi ve mesleki faaliyetlerimi kendi başıma yürütüyorum. Demem şu ki, hemen hiç bir konuda ve hiç kimseye ihtiyacım, eyvallahım, borcum, ödeyecek bir diyetim olmadığı gibi, hiç kimseden bir talebim ve beklentim de yok. Yani tamda Tevfik Fikret’in dediği gibi: ‘Kimseden yardım ummam, dilenmem kol kanat/Kendi boşluğumda, kendi göklerimde kendim uçarım/Eğilmek, tutsaklık boyunduruktan daha da ağırdır boynuma/Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir ademim’ Onun için, beni, insanların onunla bununla ne yaptıkları, ne yapmadıkları, paraları, pulları, malları, mülkleri hiç mi hiç ilgilendirmiyor, ama nazik ve zarif olmaları, vefalı olmaları, samimi ve sahici olmaları, duygulu, dürüst olmaları, güvenilir olmaları ilgilendiriyor.

Başkalarından bizi sevmelerini elbette isteyemeyiz ve hatta bekleyemeyiz. Ama herkesten, her zaman ve her koşulda nezaket bekleme, bize karşı saygılı olmalarını isteme hakkına sahibiz. Zira sosyal düzen kuralları arasında yer alan, yaşamı, yaşamımızı daha kaliteli, daha rafine hale getirme işlevi gören; görgü/nezaket kuralları, birlikte yaşamanın asgari gereklerinden, gereksinimlerinden birisidir.

Nezaket’ diyor Cenap Şahabettin, ‘ister iskarpin giysin, ister çarık, bastığı yeri kirletmez.’ Giderek nezaketten, zarafetten, incelikten, duygudan uzaklaşan, kabalaşan, vefa gibi, dürüstlük gibi, güvenilir olmak gibi temel insani özellikleri önemsemeyen, bastığı yeri kirleten insanların sayısının arttığı bir toplumda yaşadığımı görmenin üzüntüsünü duyduğum, bunların eksikliğini her geçen gün daha fazla hissettiğim için Cenap Şahabettin’in yukarıdaki özlü sözünü kullandım.

Orhan Ölmez’in sevilen ‘Nezaket’ isimli şarkısındaki bir kısım sözleri ödünç alarak devam ediyorum; ‘Beni kendime kırdırma /  Gel aklımı bulandırma / Asaletim hazinemdir gel el aleme güldürme / … / Dizüstüne çökmüşken gel nezaketi incitme / Nezaketimi zayıflık  sanma / … / Suskun olduğuma aldanma / Diz üstünde durduğumuz içindir / Sebebim ol ayağa kaldırma / … / Beni kendime küstürme  / …

Nezaketsiz insanlarla muhatap olduğumuzda, suskunluğumuzu/nezaketimizi zayıflık sanan insanlarla karşılaştığımızda,  sadece bunu yapanlara karşı bir kırıklık yaşamayız, neden bunlara muhatap oldum, neden bu duruma düştüm diye kendimize de kızarız, kırılırız, sitem ederiz ve hatta küseriz.

İnsanları eğitmek, değiştirmek, düzeltmek, hele hele hasta insanları tedavi etmek elimizde olmadığı gibi, bu görevimiz de değildir. Ama kendimizi düzeltmek, değiştirmek, nezaketsiz insanlarla karşılaşmamak, muhatap olmamak için, ilişkilerimizi, çevremizdeki insanları gözden geçirmek ve buna göre yaşam alanımızı yeniden yapılandırmak elimizdedir ve en önde gelen ödevimizdir. Onun için zaman zaman çevre ve ilişki temizliği yapmak, bize yük olan, enerjimizi, zamanımızı, keyfimizi, neşemizi elimizden alan insanları, kendilerinden bir şeyler öğrenmemiz mümkün olmayan, ilişkilerinde içten olmayan, vefalı olmayan, güvenilir olmayan insanları ve bu arada elbette nezaketsiz insanları hayatımızdan çıkarmak gerekir.

Sadece bunları değil, eski günlerden kalan kimi zaman unuttuğumuz, hatırlamak istemediğimiz, onun için alıp bir kenara koyduğumuz, bizi kıran, inciten anılarımızı, bu anıların öznelerini de, ‘bunlar atık maddelerdir’ deyip zihnimizden atmamız gerekir

Bu anıları, bu anıların yaralarını ve öznelerini unuttuğumuz, zihnimizden attığımız zaman, bunların üzerinde ot biter. Ve bu durum bizim için son derece yararlı ve sağaltıcı olur. Ot bitmesinden dolayı hiç endişe duymamak gerekir, zira bu otları yiyecek çok sayıda eşek vardır etrafımızda. Onun için Avusturyalı psikolog/aile terapisti Paul Watzlawick’in, okuyanına göre güldürücü veya ağlatıcı olan ‘Mutsuzluk Oyunu’ isimli kitabında, bu eşeklerle ilgili olarak şöyle der; ‘Öyle eşekler ki, çok iyi boy atmış otları yalayıp yutuyorlar.

Hemen her şeyin para, iktidar, sosyal statü elde etmek etrafında döndüğü, bunların elde edilmesi için her yolun mubah sayıldığı bir çağda ve ne yazık ki böyle bir toplumda yaşıyoruz. Bunlar elbette bu çağın, sadece bizim yaşadığımız toplumun virüsleri değil, geçmiş çağlarda da vardı bu virüsler, başka toplumlarda da var bunlar. Günümüzde yeni olan şey, bu virüsün çok daha fazla sayıda insana bulaşmış olmasıdır.

Bir slogan, içi boş bir slogan, arkasına pek çok insanı takarak almış başını gidiyor: ‘İmaj her şeydir.’ O kadar çok şeydir ki, gerçeğin yerini almış. İdeolojinin yerine imajoloji ikame edilmiş. Murathan Mungan’ın bir sohbetinde ifade ettiği gibi, ‘imaj adı altında ortalıkta çok fazla yalan dolaşıyor. Yabancı dil bilen, güzel evleri, arabaları olan, kendileri de güzel olan, şık giyinen iş kadınları, genç, güçlü, başarılı iş adamları var. Herkes aklına geleni fikir diye söylüyor.’ Öyle ki, televizyon kanallarında dolaşan, bize hemen her konuda akıl fikir veren çağdaş sofistler var. Mizahın yerine sululuğu koymuş ‘saldırgan tavırlı, iğneleyici, alay edici bir dolu talkshowcu var. Dinamik, enerji dolu, bakımlı, güzel, heteroseksüel, güçlü, seni çiğner geçerim bakışlı top modellerle simgelenen yeni kadın tipleri, yeni erkek tipleri var.’

Sadece bunlar mı, böyle kadınlar, erkekler mi var etrafımızda? Hayır! Başkaları da var. Sağcı olsun, solcu olsun, inançlı ya da inançsız olsun, o partili, bu partili, şu partili olsun, orada, burada, yazılı ve görsel basında, twitterda, facebookda, instagramda nefret diliyle konuşan, yazan ve hatta nefret suçu işleyen bir dolu arızalı insan var. Onun için ben, tanıdığım ya da tanımadığım çevremdeki iyi insanları, düzgün insanları kendime örnek alıyor, kötü örneklerden ise kendi payıma dersler çıkarıyorum.

Alman psikoterapist Peter Uffelman ve Tobias von der Recke birlikte yazdıkları, Akın Kanat’ın dilimize çevirdiği ‘Hayatı Ölçülü Yaşamak’ isimli kitaplarında bu konularla, benim bu yazıma başlık yaptığım konularla ilgili olarak şunları yazıyorlar: ‘Gereğinden çok, gereğinden az, gereğinden yüksek, gereğinden alçak, gereğinden yakın vs. ile ilgili hayıflanmalar, çağımızın bir olgusunu tasvir ediyorlar. Görünüşe göre yalnızca toplumsal, ekonomik ve politik alanlarda kaçırmamışız ipin ucunu. Özel, kişisel ortamların da çivisi çıkmış olmalı. Zira bedenimizin zekasına, sosyal çevremizin (aile, dostlar) zekasına ve nihayet kendi değer yargılarımızın zekasına güvenemez olduk. Zaman zaman birçok insan, kime ya da neye güveneceklerini bilemiyor, çünkü neye gereksinim duyduklarını, ne istediklerini ve nereye doğru gittiklerini artık bilmiyorlar. Kendilerini sadece günlük hayatın alışkanlıklarına emanet etmemişler, ona boyun da eğmişler. Yiyorlar, içiyorlar, konuşuyorlar, araba kullanıyorlar, seviyorlar, ayrılıyorlar ve tekrar birleşiyorlar, bedensiz, ruhsuz, yüzeysel bir şekilde yaşıyorlar. Zira bu işin raconu böyle. Ölçüsüzlük, derin duyguların yarı ömürlü sürelerini ve olayların anlamsallığını asgariye indirmemiş, çünkü tüketim süreye ve dayanıklılığa değil, kısa vadeliliğe, yeniliğe ve sansasyona dayanmaktadır. Mademki otomobilin markası, çocukların eğlenceleri, ebeveynlerin mesleki konumları, tahta kadar ince bir bel ve desinatörlerin ellerinden çıkan giysiler yeryüzündeki mutluluğu getiriyorlar, o halde doğru bir ölçüye yönelik arayışa derhal son verip bütün bu hususlar için gerekli olan parayı temin etmeye başlayabiliriz. Peki, yaşamın sarsıcı olayları birden bire tekrar gündeme geldiklerinde ve sınırlı olduğumuzu, yaşam süremizin sonlu olduğunu, iyi bir hayata ilişkin çabalarımızın beyhude olduğunu, çünkü düşlerimizin gerçekleşmediğini bize hatırlattıklarında ne yapacağız? Tüketimsel baştan çıkartmaların balta girmemiş ormanlarında yolumuzu kaybettiğimizde ve banka hesabımızı dondurduğumuzda ne yapacağız? Yıldızlara uzanmak zorunda olduğumuza inanıp acı dolu bir düşüş yaşadığımızda ne yapacağız?

Peter Uffelman ve Tobias von der Recke ikilisi sadece yukarıda yer verdiklerimi söylemiyorlar, ne yapacağımızı da söylüyorlar: ‘Dört ana erdem – adaletli ol, akıllı ol, cesur ol, doğru ölçüyü koru – bağlamında, son halka dörtlü koşumdaki en yavaş atı tarif ediyor. Ölçmek, ölçülü olmak için kullanılan Latince kavram, yani – temperantia – acı veren bir kısıtlama, körelme ve küçülme anlamına gelmiyor. Erdemleri harekete geçiriyor ve birlikte iyi etkinlikte bulunmalarını, birbirlerini engellememelerini ve doğru zamanlamayla tüm gücü devreye sokmaya çalışıyor. Genelde her şeyden vazgeçmemiz gerekmiyor. Yeter ki, abartmayalım. Ancak pire için yorgan yakmanın gerekli olduğunu düşündüğümüzde, temel bir ilkenin çivisinin çıktığını söyleyebiliriz. Bu arada öyle insanlar varmış ki, mutlu olduklarında daha mutlu olmak istiyorlarmış – saçma! Ağzı sütten yanan, yoğurdu üfleyerek yermiş. Wilhelm Busch bu bağlamda şu dizeleri kullanıyor: ‘Hızlı gelişen filizler çabuk solarlar. Aşırı uzun ağaçlar rüzgarla kırılırlar.

Bütün bunların özeti, ana fikri, Eski Yunanlıların söylediği şey, yani; ‘Hiçbir şeyi çok fazla istememek, ölçülü olmak, doğru ölçüyü bulmak ve ona göre yaşamak.

Yapmamız gereken diğer bir şeyi, ‘Sivil İtaatsizlik’ isimli makalesiyle siyasi tarihte iz bırakan Henry David Thoreau, günümüz çevreciliğinin ve çevre koruma bilincinin daha hala başvuru kitabı niteliğini taşıyan: ‘Ben bu satırları yazdığım zaman Walden Gölü’nün kıyılarındaki bir korulukta kendi elimle inşa ettiğim bir kulübede, en yakın komşumdan bir buçuk kilometre uzakta, yalnız başıma, yaşamımı kendi emeğimin gücüyle sağlayarak yaşıyordum. Orada iki yıl yaşadım, şimdi uygarlığa geri dönmüş durumdayım’ diyerek başladığı ‘Walden’ isimli eserinde, yaşadığı bu sürecin ona kazandırdığı deneyimle söylüyor ve bize ‘sadeleşin, sadeleşin, sadeleşin’ diyor.

Zira yaşadığımız hayat, evimizdeki gardırop ya da arabamızın bagajı değil! Yaşadığımız hayatın yük olmaması için dolaplara, çekmecelere, bagajlara, bavullara tıka basa doldurduğumuz şeyleri ve yanı sıra hayatımızda gereksiz yere var olan insanları hayatımızdan çıkarmak, yani sadeleşmek, sade düşünmek, sade davranmak, sade konuşmak, sade yazmak, sade giyinmek, özetle hayatı sade yaşamak gerekir. Esasen aklımız da bize bunu emrediyor. Zira Shakespeare’in söylediği gibi ‘sadeleşmek, aklın özüdür.

Hayatı daha basit ve keyifli yaşamak için sadece sadeleşmek değil, bir de çok fazla göz önünde olmamak, ortalıkta çok fazla dolaşmamak, konuşmayı, bazı şeyleri, bazılarına anlatmayı bile onlara değer vermek, zayıflık ve hatta zaman kaybı olarak görmek gerekir.

Neden mi böyle görmek gerekir? ‘Sen yanlış bir şey söyleyene kadar kimse seni dinlemiyordur’ diyor Murphy Yasalarının bir maddesi. Hele bir söyle de gör! O söylediğinin altından üstünden senin kast etmediğin ne anlamlar çıkarırlar ve seni nasıl yargısız infaz ederler bir gör! Bir şey daha var bunları böyle görmek için. Onu da Gülten Akın söylüyor ve ‘Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya’ diyor ‘İlkyaz’ isimli o güzel şiirinde. Bu kadar deneyimden sonra, bunların ve başkaca şeylerin doğruluğunu nihayet anladım da, onun için hayatı ve insanlar böyle görmek, hayata ve insanlara böyle bakmak gerekir diyorum.

Ve tevazu. Alçak gönüllülük yani. Nedir alçak gönüllülük? Adamlıkta sade olmaktır alçak gönüllülük. Makam, mevki sahibi olmak, önemli adam olmak, büyük adam olmak değildir mesele. Mesele önce adam olmaktır. Büyük değil, önemli değil, değerli olmaktır. Zira Tolstoy’un söylediği gibi; ‘Sadeliğin, iyiliğin ve doğruluğun olmadığı yerde büyüklük yoktur.’  Ne yazık ki, Necip Fazıl’ın dediği gibi ‘Bazı insanlar alçak gönüllüdür. Bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür.’ Yüce Peygamberimiz huzuruna getirildiğinde korkudan titreyen kişiye: ‘Sakin ol, korkma, ben bir melik değilim, Kureyş’te kuru et yiyen bir kadının oğluyum’ demek suretiyle alçak gönüllülüğün en güzel örneğini vermiştir.

O halde alçak gönüllü olalım, kimseye kibirlenmeyelim, büyüklük taslamayalım, elimizdeki mevki ve makamın verdiği güçle hiç kimseye iktidar göstermeyelim. Her şey geçicidir zira. Bir gün gelir iktidar da, makam da, mevki de, para da geçer gider. Bir zamanlar, bunlara sahip olanlar aramıza dönerler ve ektiklerini biçerler. Onun için gücünü, kişiliğini iktidarından, makamından, parasından alanlardan ve en önemlisi ‘alçak olmaya gönüllü’ insanlardan uzak durmak gerekir.

Ve bir şiir. Eski Yunanlı bir bilgeye ait. Şiirin adı ‘Ölçülü Olmak’ Okuyalım;

Hiçbir şeyi çok fazla isteme / Dedi Yunanistanlı / Bilgelerden biri. / Herkese armağan edilen / Öpücüklerin değeri nedir ki? / Herkese söylenen sözlerin / Değeri peki? / – Seni seviyorum – / Demek insanlara, / Kaç kez mümkündür, / Kaç kere tekrarlamak, / Yıpranmasına yol açmadan? / Dikkat edin! / Zira her defasında / Sevgi bölünür, / Geriye kalan azalır. / Öpücükleri, kelimeleri, kucaklamaları / İsraf etmeyin çok sayıda insana / Yoksa bunu hak edenler / İçin ne kalır elinizde? / Değerli olan, / Güzel olandır yalnız. / Eşsiz olan. / Herkesin sahip olmadığı / Veya elde edemediği yani. / İnanın bana. Ben / Öyküler anlatırım. / Bana güvenebilirsiniz.’

Yüreği yılmadan düşen, dizleri üzerinde savaşır der Seneca. Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan, bize değil talihe ve tarihe ait olmuştur; yenilmiş değil öldürülmüştür. En yiğit kişiler en mutsuz insanlardır kimi zaman…’ MONTAIGNE, Denemeler.

VİCDAN ZORBALIĞA KARŞI YA DA CASTELLIO CALVIN’E…!

Vicdan Zorbalığa Karşı Ya da Castellio Calvin’e” bir kitabın, Stefan Zweig’ın monografik eserinin adıdır. Bu monografik eserin kahramanlarından Castellio ‘vicdanın’, Calvin ise ‘zorbalığın’ temsilcisidirler.

Esere ismini verenlerden Sebastian Castellio, 16.Yüzyılda yaşamış önemli ve değerli bir dilbilimci, teolog, vaiz ve hümanisttir. Diğer kahraman Jean Calvin, aynı yüzyıla ve sonrasına damgasını vuran bir din ve devlet adamı, Protestanlığın ikinci ekolü olan ve Hıristiyanlığı reforme ederek başlangıçtaki asli haline getirmeyi amaçlayan Kalvinizmin kurucusudur.

Cenevre’yi kendisine merkez edinen ve burada kendi din devletini kuran Calvin, tarihin yazımladığı en acımasız diktatörlerden birisidir. Kurduğu din temelli devlet anlayışı ve uygulamalarıyla 16.Yüzyıl Cenevre’sini cehenneme çevirmiş, dini ve siyasi yönden kendisine muhalif olan tüm sesleri bastırmış, din ve vicdan özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ayaklar altına almış bir zorbadır. Öylesine bir zorbadır ki, Balzac’a göre Calvin’in dini terörü, Fransız Devrimi’nin uyguladığı vahşetten çok daha vahimdir.

Eserin kısa tanıtımında da ifade edildiği üzere, Stefan Zweig okuyucularını Calvin’in diktatörlüğünün hüküm sürdüğü 16.Yüzyıl Cenevre’sine götürür. Calvin’in farklı görüşlere, kendisine muhalif olan kişilere gösterdiği tahammülsüzlük, hümanist din adamı Miguel Serveto’nun resmi öğretiye ters düşen görüşleri nedeniyle ve Calvin’in emri doğrultusunda ölüm cezasına çarptırılması ve yakılarak öldürülmesiyle zirveye tırmanır. Tam bu aşamada, bir vicdan, bir adamın vicdanı, Sebastian Castellio’nun vicdanı ayağa kalkar. Ders verdiği Basel’den Cenevre’ye gelen Castellio, Calvin’in karşısına geçerek tarih sahnesindeki mümtaz yerini alır.

Serveto’nun din adına ve dindarlar tarafından yakılarak öldürülmesine isyan eden Castellio, “Bir insanı yakmak, öğretiyi savunmak anlamına gelmez; bir insanı öldürmek anlamına gelir” diye haykırır. 16.Yüzyılın karanlıklar içindeki Cenevre’sinden yankılanan bu haykırışı, din adına, inanç adına insanları öldüren ve yakan Taliban ve İŞİD militanları, Sivas’ta insanları yakan meczuplar, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da katliam yapan katiller ne yazık ki duymamışlardır.

Calvin ile Castellio arasındaki mücadeleyi anlatan Zweig’in son derece önemli bu eseri, aslında tüm totaliter rejimlere yönelik bir eleştiridir. Katı ideolojilerin ve zorba yönetimlerin beraberinde getirdiği tehlikelerin anlatıldığı bu hikaye, sadece kitabın kahramanlarının kendi aralarındaki siyasi mücadelenin anlatısı değil, din ve vicdan özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, hoşgörünün önemine ve değerine işaret eden gerçek bir hikayedir. Bu yönüyle hem evrensel niteliktedir, hem de günceldir. Dahası son derece öğreticidir.

Stefan Zweig, Calvin’le Castellio arasındaki mücadelenin arka planını ve gelecek nesillere aktarmak istediği mesajı şu cümlelerle ifade eder: “Burada mevzu bahis olan, ne sınırlı bir teoloji anlayışı, ne Serveto adlı kişi, ne de liberal Protestanlık ile katı Protestanlık arasındaki vahim krizdir. Bu önemli tartışmayla çok daha geniş kapsamlı, zamanını aşan bir sorun atılmıştır ortaya, her seferinde yeni baştan, başka adlar altında ve başka biçimlerde sürdürülecek bir savaş açılmıştır. Burada teoloji, döneme özgü bir maske olmaktan öte bir anlam taşımaz; Castellio ile Calvin, bu gözle görülmeyen ama aşılamaz çelişkinin algılanabilir ögeleridir sadece. Bu kalıcı gerilimin uçlarına ne ad verildiği önemli değildir: hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörü, vesayete karşı özgürlük, fanatizme karşı hümanizm, mekanikleşmeye karşı bireysellik ya da zorbalığa karşı vicdan.

Yaşanmış bu hikayenin ana fikri, aykırı din adamı Serveto’nun katledilmesi, sonrasında Castellio’nun sahneye çıkması, Calvin’in zorbalığının Castellio’nun vicdanına galip gelmesi değildir. Thomas Mann’ın değerlendirmesi ile bu olay “günümüze ait nefreti ve sempatiyi tarihsel bir özne üzerine odaklaması ve bize şunu öğretmesidir: hep aynı şeyi.” Ama Mann’a göre acılar içinde yaşanmış olan bu insanlık dramı, “bir yandan umudu yıkarken, diğer yandan bize umut da vermektedir.” Umut, yaptıkları bütün zorbalıklara rağmen, baskıcı ideolojilerin ve yönetimlerin önünde sonunda yenilmesi, yani vicdanın zorbalığa üstün gelmesi, özgürlük fikrinin kaçınılmaz şekilde zafere ulaşmasıdır.

Zira özgürlük fikri ve mücadelesi zincire vurulamaz. Vicdan yok edilemez. Vicdanı ve özgürlük fikrini yok etmek için uygulanan baskı, daha fazla baskıyı, daha fazla baskı, daha fazla öfkeyi, nefreti ve isyanı davet eder. Onun için baskıyla, zorbalıkla, şiddetle, diktatörlüğün herhangi bir şekliyle, özgürlüğü yok etmek, vicdanları susturmak mümkün değildir.

Bunun bilincinde ve ayırtında olan Stefan Zweig, engin tarih bilgisi ve deneyimiyle bugünün Türkiye’sini yönetenlerin de ders almaları gereken şu hususları ifade eder: “… kudret mutlak kudrete; zafer, zaferin kötüye kullanılmasına götürür ve bu fatihlerin tümü, kişisel hayalleriyle çok sayıda insanı, kendileri için yaşamaya ve hatta ölmeye severek razı olacak biçimde büyülemiş olmakla yetinmeyip, bunun yerine çoğunluğu bütüncüllüğe dönüştürme ve tarafsız kalanlara da kendi dogmalarını dayatma hırsına kapılırlar; kendilerine boyun eğenler, uyduları,  ruhsal köleleri, her zaman her hareketinin peşine takılanlar asla yetmez onlara – hayır, özgür olanlara, bağımsız kalmış az sayıda kişiye de dogmalarını tek geçerli olarak kabul ettirerek, onları da kendisine övgüler düzen kişiler ve köleler olarak görmek isterler; her farklı düşünceyi devlete karşı suç olarak damgalarlar. Dini ve siyasi ideolojinin diktatörlüğe dönüştüğü her sefer, tiranlık biçiminde yozlaşma laneti yeniden tekrarlanır. Kendi hakikatinin içkin gücüne güvenemeyip kaba kuvvete başvuran bir fikir adamı, insanın özgürlüğüne karşı savaş ilan etmiş olur. Şu ya da bu, fark etmez – hangi fikir, farklı kanaatleri tek kalıba döküp düzene sokmak üzere şiddete başvurursa, o andan itibaren artık bir ideal değil, bir vahşet ortaya çıkar. Başkalarına zorbalıkla dayatıldığında, en temiz inançlar bile akla karşı işlenmiş birer günah olur…  Her tür baskı, onun içindeki karşıt baskı dinamiklerini artırır ve tam da ezilip sıkıştırıldığı anda bir patlayıcıya dönüşür; her baskı, önünde sonunda isyana götürür… Yeryüzünün tümüne diktatörlükle tek bir dinin, tek bir felsefenin, tek bir dünya görüşünün dayatılması şimdiye değin mümkün olmamıştır, hiçbir zaman da mümkün olmayacaktır; zira akıl her zaman her türlü köleliğe karşı kendini korumayı bilecek, emredildiği üzere, onu sığlaştıracak ve renksizleştirecek, daraltacak, tek tipleştirecek biçimde düşünmekten kaçınacaktır. Bu yüzden de var olmanın Tanrısal çeşitliliğini tek bir paydaya bağlamaya kalkışmak, sırf bilek gücüyle dayatılmış bir ilke marifetiyle insanlığı iyi ve kötü diye, Tanrı’dan korkanlar ve sapkınlar diye, siyah ya da beyaz olarak bölmeye kalkışmak çok bayağı, çok gereksiz bir çabadır. İnsan özgürlüğünün bu şekilde baskı altına alınmasına isyan edecek bağımsız kafalar her zaman çıkacaktır…

Hakikati aramak ve onu kendi düşündüğü gibi ifade etmek asla suç olamaz. Kimse bir inanca zorlanamaz. İnanç özgürdür” diyor Castellio. Doğru da söylüyor. Doğru söylüyor, zira hakikati saptıranlar, onu boğmaya çalışanlar, hakikatin ifade edilmesini, bu amaçla inanç özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, diğer başkaca hak ve özgürlükleri kısıtlayanlar ve cezalandıranlar, son kertede hep yenilmişler, kendi dar zamanlarında vicdana karşı galip gelmiş olsalar da, tarih tarafından mahkum edilmişlerdir. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Stefan Zweig’in, Calvin ve benzerleriyle ilgili olarak yaptığı tespitler, son derece yerinde ve günümüz Türkiye’sine ışık tutar içeriktedir. Bu bağlamda, Calvin ile ilgili olarak “Politik zaferinin sırrını sadece bu taş gibi sarsılmazlığı, bu buz gibi katılığı açıklar” diyen Zweig devamla şunları yazar:  “… tarihte ancak böyle bir kendine takıntılı olma hali, böyle muazzam bağnazlıkla bir kendinden emin olma hali lider yapar adamı. Her zaman etkileyici olan şeylere kapılan insanlık, asla sabırlı ve adil olanlara değil, sabit fikirlilere, kendi hakikatlerini mümkün olan tek gerçek, kendi iradelerini dünya kanununun temel biçimi olarak ilan etme cesaretini gösterenlere biat eder… Kitleler tarafından ilahlaştırılmak için geçmişte mağduriyete uğramış olmak gerekir, bir halk liderinin nefret edilen bir sistem tarafından zulüm görmüş olması, sonraki dönemlerde büyük kitlesel başarılarının ön koşulu sayılır… Calvin’in sırrı yeni değildir, diktatörlerin tümüne ait çok eski bir şeydir: Baskı, şiddet, terör… Sistemli bir biçimde düşünülüp tasarlanmış, despotça uygulanan devlet terörü, bireyin iradesini etkisiz hale getirir, her toplumu çözer, altını oyar… Calvin herkese her düşündüğünü söyleme özgürlüğü verilmez diye fikir yürütür; çünkü bu, Epikürcülere, ateistlere ve Tanrı’yı hakir görenlere yarar. Sadece hakiki doktrin tebliğ edilmelidir. Bu nedenle sansür – bütün zihniyet despotları yarı mantıksız ifadeleri tekrarlar – asla özgürlüğün kısıtlandığı anlamına gelmez… Tarih, anlaşılmaz maksadına doğru ilerlerken, zaman zaman ileriye doğru bir hamle yapmak üzere akıl almaz geri dönüşler yapar ve kasırga sellerinin en dayanıklı setleri ve bentleri yıkması gibi, hukukun kuşaktan kuşağa aktarılan duvarlarını yıkar; böyle ürkütücü anlarda insanlık, güruhların kanlı hiddetine, sürülerin köle uysallığına geri dönmek istermiş gibi olur. Lakin her selden sonra olduğu gibi, sular geri çekilmek durumundadır; bütün despotluklar kısa sürede eskir ya da soğur, bütün ideolojiler ve onların geçici zaferleri kendi zamanları içinde sona erer. Bu nedenle yalnızca düşünce özgürlüğü fikri, fikirlerin fikri, hiçbir zaman yenilmez her zaman geri döner, çünkü ruh ebedidir. Dışsal olarak, geçici biçimde susturulacak olduğunda, gerilere, vicdanın en derin bölgesine, hiçbir tehlikenin erişemeyeceği bir yere sığınır. Bu yüzden muktedirlerin ağzını kapatarak özgür ruhu mağlup ettiklerini sanmaları boşunadır. Çünkü her yeni doğan insanla birlikte yeni bir vicdan doğar ve daima birileri çıkıp fikri görevini yerine getirmesi, insanlığın vazgeçilmez hakları uğruna eski kavgaya yeniden başlaması gerektiğini hatırlar ve her zaman bütün Calvin’lere karşı bir Castellio ayağa kalkar, iktidarın bütün zorbalığına karşı düşüncenin ve vicdanın mutlak bağımsızlığını savunur.

Peki! Vicdan nedir? Ahlak konusunu, insan doğasına ilişkin ampirik/deneysel araştırmaları temel alarak inceleyen İngiliz piskopos, teolog ve ahlak felsefecisi Joseph Butler, “Fifteen Sermons/Onbeş Vaaz” isimli eserinde vicdanı, “insanın kendisi üzerine yargıya varmasını sağlayan davranışların kendi içlerinde haklı, doğru, iyi olduğunu ifade eden üstün bir tefekkür” ilkesi olarak tanımlar. Bu tanıma göre vicdan, insanı kendi davranışları ve ahlak değerleri üzerinde kendiliğinden yargıda bulunmaya iten içsel bir ses, bir güçtür.

İskoç ahlak profesörü ve büyük iktisatçı Adam Smith’e göre vicdan “içimizde var olan tarafsız bir seyircidir.” Bu seyirci, insanın kişisel tarihi içinde büyür, kendisini oldurur ve insanın kendi davranışları hakkında hüküm verir.

Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza” isimli romanının kahramanı Raskolnikov’un peşini bırakmayan içindeki bu tarafsız seyircidir. Onun için Raskolnikov kendini yargılamaktan kaçamamıştır.

Vicdan konusunda evrensel olarak kabul edilebilecek davranış ilkelerinin doğuştan gelip gelmediği fikrini sorgulayan İngiliz düşünür Locke, “sizin davanız uğruna küçük parmağımı bile kıpırdatmamam başka davalar konusunda da vicdansız olduğum anlamına gelmez. Sizin davanıza ilgi duymadığım için suçlanmamalıyım. Vicdanın doğuştan gelen bir şey olduğunu ve içeriğinin evrensel bir nitelik taşıdığını düşünenler için, bu nedenle suçlanmam en doğal şey olurdu… Aynı vicdan eğilimine sahip kimi insanın kaçınacağı şeyi, bir başka insan uygular’ demek suretiyle vicdanın nesnelliği fikrine karşı çıkar. Zihni bir “kil levha”, “tabula rasa” yani “boş sayfa” gibi olan yeni doğmuş bir bebeğe benzeten ve bebeğin duyular dışında bir şey bilmediğini savunan Locke vicdan için de aynı şeyi düşünür. Yani vicdan, insanın doğarken getirdiği bir şey değil, sonradan öğrendiği bir şey, edindiği bir erdemdir.

Bilgeler tarafından ortaya konulan her biri diğerinden değerli bu görüşlere karşın, Calvin’in kurucu babası olduğu Kalvinizm’e göre, insanın vicdanı ve özgür iradesi yoktur. Calvin’in müritlerinden Theodore de Beze’ye göre “vicdan özgürlüğü bir şeytan öğretisidir.” Vicdanı ve özgür iradesi olmadığı için, iyi veya kötü olmayı insan kendisi seçemez. Bu inanışa göre insanın cennete veya cehenneme gideceği doğduğu zaman bellidir. İnsan bu kaderini dünyadaki amelleri ile değiştiremez.

Biz en iyisi şimdilik bunları bir tarafa bırakalım ve Kızılderili bir bilgeyle ilgili bir hikayeyle sözü burada bitirelim: “Kızılderili bilge çocuklara öğütler veriyormuş. Beynimde iki tane kurt var. Bunlar birbirleriyle savaşıp duruyorlar. Bunlardan biri; doğruluğu, sevgiyi, saygıyı, vicdanlı ve dürüst olmayı, alçak gönüllülüğü, hoşgörüyü, arkadaşlığı, dostluğu, coşkuyu, nezaketi, yaratıcılığı, sorumluluğu öğütlüyor bana. Diğeri; nefreti, kibiri, düşmanlığı, sevgisizliği, hoşgörüsüzlüğü, üç kağıtçılığı, ön yargıları, bağnazlığı, ikiyüzlülüğü, riyakarlığı, kurnazlığı öğütlüyor. Bunun üzerine çocuklar merakla, peki hangisi kazanacak diye sormuşlar. ‘Beslediğin kurt!’ demiş, bilge.”

Yani seçim bizim! Yani seçim sizin!

 

Sanat uzun, hayat kısa!’ Hipokrat

ANNEMİN ÖĞRETTİĞİ ŞARKILAR!

Uzun zamandır canım yeni bir yazı yazmak istemedi. İstemediğim ve havamda da olmadığım için yeni bir yazı yazıp sizinle paylaşamadım. Benim yönümden yazı yazmak böyle bir şey zira. Kolay yazan birisi olmamama rağmen, eğer canım istemiyorsa, havamda değilsem, o sebeple veya bu sebeple bir motivasyon kaybı içindeysem tek bir sözcük dahi yazamam ben. Bu yazamama hadisesinde etkili olan bir diğer neden daha var. O da şu; daha önce tercümesini yaptığım Amerikalı siyaset bilimci ve hukukçu John Rawls’un ‘Bir Adalet Teorisi/A Theory of Justice’ isimli anıt niteliğindeki eseri üzerine, Chandran Kukathas ve Philip Pettit’in tarafından yazılan ‘Rawls-A Theory of Justice and Its Critics/Rawls-Bir Adalet Teorisi ve Onun Eleştirileri’ isimli kitabın Türkçeye tercümesini üstlendim. Yoğun biçimde bunun üzerinde çalıştığımdan dolayı yeni bir yazı yazmaya çok da fazla fırsatım olmadı. Onun için bir süreden bu yana sizinle blogumda yazdığım eski yazıları, üzerlerinde biraz değişiklik yaparak paylaştım. Bu defa da öyle yapıyor ve sizinle 30 Ağustos 2015 tarihinde yazdığım ‘Annemin Öğrettiği Şarkılar’ isimli yazımı paylaşıyorum.

Annemin Öğrettiği Şarkılar’, Amerikalı ünlü sinema oyuncusu Marlon Brando’nun hayatını ve hatıralarını anlattığı kitabının adı. Kitabı Gürol Koca Türkçe’ye çevirmiş. Son derece başarılı bir çeviri. Adeta yeniden yazılmış gibi. Herkesin, hepimizin annelermizden öğrendiği bir şarkı mutlaka vardır. Ama bunlar daha çok çocuk şarkılarıdır. Marlon Brando’nun annesinin bildiği ve ona öğrettiği şarkılar, sadece çocuk şarkılarından ibaret değil. Yetişkin insanların bildiği, sevdiği ve hatta söylediği şarkılar. Marlon Brando hatıralarında bunu şöyle anlatıyor; ‘Annem dünyadaki bütün şarkıları bilirdi; annemin bana öğrettiği binlerce şarkının müziğini ve sözlerini hatırlıyorum…Afrika şarkılarını, Çin şarkılarını, Tahiti şarkılarını, Fransız şarkılarını, Alman şarkılarını ve şüphesiz annemin bana öğrettiği bütün şarkıları bilirim. Müziğini tanımadığım kültür pek yoktur. İşin garibi, bin dokuz yüz yetmişli yıllardan sonra yazılmış tek bir şarkıyı bile hatırlamıyorum.

Marlon Brando, annesinden pek çok şarkı öğrenmiş, ama alkolik olan annesinden sevgi ve ilgi görmemiş hiç. Kendisinden büyük iki kız kardeşinin sevgisi, ilgisi dışında, mutsuz, huzursuz, sevgisiz bir aile ortamında büyümüş, kendisiyle aynı adı taşıyan ve annesi gibi alkolik olan babası tarafından hiçbir konuda teşvik edilmemiş, ödüllendirilmemiş, aksine sürekli olarak cezalandırılmış ve aşağılanmış. Pek çok kişide olduğu gibi kişiliğinin gelişmesinde ve oluşmasında bunların payı ve etkisi büyük. Kadınları sürekli aşağılayan tavrının, huysuzluğunun, disiplinsizliğinin, başkalarını umursamazlığının nedenleri hep çocukluğunda yaşadığı travmaların eseri. Yıllar, yıllar sonra kariyerinin doruğunda iken ‘Bir yetimhaneye düşseydim daha sağlıklı bir birey olarak yetişirdim’ demesi bundandır.

İnsanın, kendisini oluşturan sevinçlerin, üzüntülerin, hatıraların, arzuların, benlik duygusunun, özgür iradenin, tamamı sinir hücrelerinin ve onlara bağlı moleküllerin bir arada çalışmasıyla ortaya çıkan davranışlarından ibaret olduğuna inanan Marlon Brando, insanlarla arasına mesafe koymasını, insanlara güvenmemesini, hayatı boyunca tek bir insana, tek bir kadına bağlı kalmamasını çocukluğunda yaşadığı iki travmaya bağlıyor: birisi bir şişe içki uğruna kendisini terk eden annesi; diğeri ruhunun orta yerinde taht kuran, evlenerek gittikten sonra hayatının geri kalan kısmını onu bulmaya adadığı dadısı Ermi.

Marlon Brando, kişiliğinin şekillenmesinde etkili olan her iki olayla ilgili duygularını şöyle ifade ediyor: ‘Eğer bir insan sıcaklığının, aşkın veya sevginin nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsanız, insanlara da bunu veremezsiniz; veya böyle duyguları bir zamanlar tatmışsanız ve bir süre sonra da elinizden alınmışsa, reddedildiğinizi veya terk edildiğinizi düşünüyorsanız, o zaman tekrar aynı duyguları yaşamaktan korkarsınız.

Öğrenim hayatında son derece başarısız olan, gittiği her okuldan disiplinsizlik nedeniyle kovulan Marlon Brando, ‘okullardan hep nefret ettiğini’ söylüyor. Onun için, hemen her şeyi hayattan, tanıdığı olumlu, olumsuz insanlardan, okuduğu kitaplardan, gezip gördüğü yerlerden, tanıştığı farklı kültürlerden öğrenmiş.

Yirmili yaşlarda geldiği New York’ta, bir yandan özgürlüğün tadını çıkarırken, diğer yandan kafası karışık bir delikanlı olarak ortalıkta dolaşmış. Kozmopolit New York’da sinirli otobüs şoförleriyle, pasifistlerle, felsefe yapanlarla, tuhaf gülünç insanlarla ve kendisiyle uğraşıp durmuş. Ne kadar çok okursa o kadar çok akıllı olacağını sandığı için sürekli olarak okumuş. Kant’ı, Rousseau’yu, Nietzsche’yi, Locke’u, Tolstoy’u, Faulkner’i, Dostoyevski’yi ve neden bahsettiklerini bir türlü anlayamadığı bir yığın yazarın kitabını okumuş.

New York’ta serserilik yaptığı o günlerden bir gün New School’un Tiyatro Atölyesi’ne gitmiş. O günden sonra hayatı değişmiş. Sanat ve tiyatro dünyasına girmiş çünkü. O dünyada Moskova Sanat Tiyatrosu’nda Konstantin Stanislavsky yönetimi altında çalışmış olan, oradaki bilgisini ve deneyimini ABD’ye taşıyan Stella Adler ile tanışmış. Tiyatro ve tiyatro oyunculuğuyla ilgili pek çok şeyi ondan öğrenmiş.

Oyuncu olarak yıldızının parlaması Broadway’de sahnelenen Tennessee Williams’ın ‘Poker Gecesi’ isimli eserinden ‘İhtiras Tramvayı’ adıyla uyarlanan oyunla başlamış. Daha sonra sinemaya da aktarılan Elia Kazan’ın yönetmenliğini yaptığı oyundaki duyarsız ve kaba mizaçlı Stanley Kowalski’ı rolünde çok başarılı olmuş.

Eleştirmenler bu başarısını Marlon Brando’nun Stanley Kowalski’ye benzemesine bağlamışlar. Ama o bunun her zaman aksini düşünmüş. Duyarlı olduğunu, kaba olmadığını, o karakteri hayal gücüyle ve yeteneğiyle yaratıp oynadığını söylemiş.

Kişiliğindeki bozuklukları yetiştiği aile ortamındaki olumsuzluklara bağlayan Marlon Brando, hatıralarını yazdığı yetmiş yaşına geldiğinde bu konudaki duygu ve düşüncelerini şu şekilde ifade ediyor: ‘Farklı bir sevgi görüp farklı şekilde bakılsaydım, bugünkünden farklı bir insan olurdum. Hayatımın büyük bir kısmını reddedilme korkusuyla yaşayıp, bana sevgi gösteren insanları, onlara güvenemediğim için reddetmekle geçirdim…Clifford Odets bir seferinde bana, “Beethoven’ın söylemek istediğini kırkıma gelene kadar hiç hissetmemiştim” demişti. İnsan yaşlandıkça, salt bu nedenle çok şeyler öğrenebiliyor. Bazı açılardan hiç değişmediğimi söyleyebilirim ama her zaman duyarlı, kendime ve başka insanlara karşı her zaman ilgiliydim. İnsanlara ilişkin sezgilerim her zaman güçlüydü, iyi kitapları ve her türlü espriyi her zaman sevdim…Hayatımın büyük kısmında öyle olmadığım halde güçlü görünmek durumunda kaldım, en fazla istediğim şey ipleri elimde tutmaktı. Bir yanlışımı bulduklarında veya kendimi küçültülmüş hissettiğimde öç almak isterdim. Artık istemiyorum…Yirmili yaşlarımda hep en iyi ben olayım isterdim, oysa şimdi buna zerre kadar önem vermiyorum. Kendimi başkalarıyla kıyaslamayı bıraktım. Birinin benden daha yetenekli olmasına veya hakkımda dedikodu çıkarılmasına hiç aldırış etmiyorum; onların benden pek farklı olmayan bir dünyada tıpkı benim gibi kiracı olan ve yaptıkları şeylerin çirkinliğine gözlerini kapamış insanlar olduklarını anlayabiliyorum. Bütün bunları doğru bildikleri için yaptıklarının farkındayım…Yakınlarda Kevin Costner’in “Kurtlarla Dans” filmini seyrettim ve filmin ortalarında dayanamayıp ağladım. Önce bunun nedenini anlayamadım. Sonra genç Kızılderili oğlanın perdeye yansıyan görüntüsü beni ağlatan nedeni anlamamı sağladı: Bu sanki bir tür yuvaya dönüştü, çünkü o sırada bir iki yıl öncesinde temiz, saf ve içten bir yanım olduğunu, bir yanımın çocukluğumdan beri gizli kaldığını keşfettiğimi hatırladım. Bir şekilde bütünleştiğimi ve özgürleştiğimi hissettim. Sonra bir de annemi ve babamı affetmem gerektiğini, aksi takdirde hayatımın geri kalan kısmını nefret ve kederin pençesinde geçirmek durumuyla karşı karşıya kalabileceğimi fark ettim…Artık küçükken yaptığım gibi elimi uzatmıyorum, ama büyülü anları eskisi kadar hiç bıkmadan, usanmadan bekliyorum.

Alıntıladığım bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, kendisiyle, kendi kişisel tarihiyle yüzleşen, kendisini ve yaşadığı hayatı sorgulayan, yaptığı yanlışlardan ders alan, bir insan için taşınması gerçekten çok ağır bir yük olan kin ve nefret duygularından kurtulmaya çalışan Marlon Brando, sadece başarılı bir sinema sanatçısı değil, aynı zamanda otoriteye, bayağılık derecesindeki konformizme şiddetle karşı olan, kendisini topluma, insanlara karşı sorumlu hisseden donanımlı bir entelektüeldir.

Daha henüz on yaşında iken mazlumları koruyan, kuşları vurmaktan vazgeçen, onların da bizim kadar yaşamaya hakları var diyerek karıncaları ezen arkadaşlarına dur diyen, yerde kağıt parçası gördüğünde ben almazsam onu yerden kim alacak diye düşünen, sonra alıp çöp kutusuna atan Marlon Brando, hayatı boyunca ezilen, hakları çiğnenen insanların yanında ve onların destekçisi olmuştur.

Öyle olduğu için onu 1940’lı yıllarda, Hitler Almanya’sında yaşadıkları insanlık dışı zulme tepki olarak İsrail Devleti’nin kurulmasına destek verirken gördüğümüz gibi, çok daha sonraki yıllarda Yahudilerin Filistinlilere yaptıkları insanlık dışı muamelelere ve saldırılara tepki gösterirken görürüz.

1950’lerin sonunda, 1960’lı yılların başında şekillenmeye başlayan yurttaşlık hakları hareketinin en önde gelen destekçilerinden birisi olan Marlon Brando, Martin Luther King’in ‘Bir Hayalim Var’ sözleriyle başlayan ünlü konuşmasını yaparken onun birkaç adım ötesindedir. Siyahların haklarının verilmesine ilişkin yasaların çıkmasını Kennedy’den, Johnson’dan, Humphrey’den daha çok Bessie Smith’in, Emmet Till’in, Medgar Eversen’ın, Rosa Parks’ın, James Meredith’in ve hayatta kalmayı başarabilen pek çok tanığın başarısı olduğunu ifade eden Marlon Brando, bu konuda beyazlara yönelik şu eleştiriyi yapmayı da ihmal etmez: ‘Yurttaşlık haklarının kabul edilmesinden sonra herkes siyahların hayatlarının daha yaşanılabilir bir hal alacağını düşündü ki, birçok yönden de öyle oldu gerçekten; öncekinden biraz daha fazla imkana sahip oldular böylece. Fakat bir şey değişmeden kaldı: küçük bir siyah çocuğun aklının bir köşesinde yer etmiş, umutlarını gerçekleştiremeyeceğine ilişkin inancı: çünkü bilinçsizce de olsa çocuklara siyah olarak hayatta pek şanslarının bulunmadığı öğretilmeye devam ediliyordu.

Sadece siyahlar konusunda değil, Kızılderililer konusunda da son derece duyarlı olan Marlon Brando, Başkan Kennedy ile yaptığı bir sohbet sırasında Kennedy’nin ‘Kızılderililerle neler yaptığınızı biliyoruz’ şeklindeki aba altından sopa gösteren sözlerine ‘Ben de sizin neler yapmadığınızı biliyorum’ yanıtını verir.

Amerikalı beyazların kıtaya ayak bastıktan sonra Kızılderililere yaptıklarının, Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırımla aynı olduğunu ifade eden Marlon Brando, Kızılderililere verdiği desteği, sadece yaptığı açıklamalarla, ABD Kızılderili Hareketi Komisyonu’nun toplantılarına katılmakla sınırlandırmaz, protesto eylemlerine de fiilen katılır. Yüzyıl önce yapılan antlaşmalarda, ‘dağlar durdukça, çimenler büyüdükçe ve güneş dünyanın tepesinde parladıkça’ diye yazmasına, bu bağlamda Kızılderili kabilelere yaşadıkları bölgelerde serbestçe avlanmaları için sonsuza kadar hak tanınmış olmasına rağmen, Washington, Tacoma’da, Puyaallup Nehri’nin ağzında Kızılderililere konan balık avı yasağına karşı yapılan protesto eylemine katıldığı için 1964 yılında tutuklanır.

Kızılderililere yapılanları protesto etmek için ‘Baba’ filmindeki rolünden dolayı 1973 yılında layık görüldüğü en iyi oyuncu Oscar ödülünü almaya gitmeyen, yerine bir Apaçi Kızılderilisi olan Sacheen Küçük Tüy’ü ödülü reddettiğini bildirmek üzere gönderen Marlon Brando, hatıralarında bu konuyla ilgili olarak Hollywood’u da: ‘Altmış yıldır Kızılderilileri sistemli şekilde kötü tanıtan, onları yerden yere vuran bir endüstriyi pohpohlamak, üstelik tam o sıralarda Wounded Knee’de iki yüz Kızılderili kuşatma altına alınmışken böyle bir kutlamaya katılmak bana çok komik görünmüştü’ diyerek eleştirir.

Godfather/Baba’ filminin konu aldığı Mafyasal işler ve ilişkilerle, Amerika’nın Vietnam politikası ve CIA’nın yaptıkları arasında ilinti kuran Marlon Brando, bu konudaki görüşlerini hatıralarında şöyle ifade eder: ‘Çete cinayetleriyle Anka Kuşu Operasyonu ve CIA’nın Vietnam’daki infaz programı arasında sanki çok mu fark var? Devletin gerçekleştirmiş olduğu diğer şeyler de Mafya’nınkiler gibi kişisel değildi, sadece bir işti, o kadar. Tamam, Mafya’da ahlaki değerler işlemiyordu ve şiddet hüküm sürüyordu, ama yapılanlar aynı şekilde görev hizmet bilinciyle yapılıyordu; Mafya’nın yaptıklarıyla çok uluslu şirketlerin gemilerinin gittikleri yerlerde denizlere zehirli kimyasal madde akıtmaları arasında pek fark göremiyorum. Mafya, çete savaşları sırasında birçok kişinin ölmesine neden olabilir, olmuştur da, fakat filmi yaptığımı sıralarda CIA’nın Altın Üçgeni’nde uyuşturucu işine karıştığını, sorgulamalar sırasında insanlara işkence yaptığını ve gangster çetelerini aratmayacak şekilde infazlar gerçekleştirdiğini de burada hatırlatmakta fayda var. Joy Gallo gibi gangsterlerin gerçekleştirdikleri infazlar ile Diem Kardeşler’in Vietnam’da infaz edilişleri arasında pek fark göremiyorum; aradaki fark olsa olsa, ülkemin bu infazları daha büyük bir ikiyüzlülükle gerçekleştirmiş olmasıdır. Henry Cabot Lodge televizyona çıkıp Diem Kardeşler’in ölüm sebeplerini açıklarken yalan söylediği gün gibi ortadaydı, ama kimseden çıt çıkmadı, çünkü insanlar ABD’nin gayri ahlaki bir şey yapmayacak kadar büyük bir ülke olduğu masalına inanıyordu. Mafya’ya mensup insanlar nereden bakarsanız bakın başkanlarının ve diğer politikacıların içinde bulundukları ortamlardan daha sıkı yasalarla yönetilen ortamlarda yaşıyorlar. Politikacılar dürüst çalışacaklarına dair İncil’in üzerine el basmak yerine, sözlerinde durmadıkları takdirde ayaklarından çimentolanıp Potomac Nehri’ne atılacaklarını bilselerdi ne olurdu acaba, merak ediyorum doğrusu. Politikadaki yozluk hızla düzelirdi herhalde.

Annemin Öğrettiği Şarkılar’ isimli kitabın bu satırlarını okurken, Marlon Brando’nun unutulmaz filmlerinden birisi olan ‘Çirkin Amerikalı’ geldi aklıma. William J.Lederer ile Eugene Burdick’in birlikte yazdıkları kitaptan uyarlanan filmde, Güneydoğu Asya’da hayali bir ülkeye büyükelçi olarak giden Harrison Carter McWhite’ı canlandıran Marlon Brando’nun bu filmini izlediğimde, filmi, ABD’nin Üçüncü Dünya Ülkelerine uyguladığı çirkin siyasetin bir metaforu olarak değerlendirmiştim. Başlangıçta kendisinin de böyle bir yaklaşım içinde olduğuna işaret eden Marlon Brando, hatıralarında daha da ileriye gidiyor ve aslında bu filmin, Dullers kardeşlerin uydurdukları ‘komünistlerle işbirliği’ yalanı yüzünden 58 bin Amerikalıyla binlerce Vietnamlıyı ölüme gönderen yanlış politikaların bir metaforu olduğunu ifade ediyor. Bununla da kalmıyor, ABD’nin Güney Amerika’dan Asya’ya kadar komünizm aleyhtarlarını beslediğini, o ülkelerin yurttaşlarını ülkelerine yabancılaştırdıklarını, dünyanın özgür ülkelerinde kendi tiranlıklarını kuran, halkın demokrasi hayallerini engelleyen, kendilerini zenginleştirmenin ötesinde bir avuç zengin azınlığı kollayan totaliter bu liderlerin ve yönetimlerin arkasında ABD’nin bulunduğunu, CIA’nın seçimle işbaşına gelmiş hükümetlerin çalışmalarını engellediğini, devletlerin iç işlerine karıştığını söylüyor ve Ferdinand Marcos örneğini veriyor.

Amerika’ya neden çamur atıyorsun, sana karşı cömert değil miydi?’ diye düşünenlere ise şöyle yanıt veriyor: ‘E, tabii Amerika bana karşı cömertti. Ama bu bir lütuf değil. Alnımın teriyle, kendimi geliştirip hayatımı sürdürmemi sağlayan şeyleri hakkıyla kazandım. Doğru şartlar altında bulunmasaydım, şansım yardımcı olmasaydı başıma neler gelirdi bilmiyorum. Belki bir dolandırıcı olup hapsi boylardım, belki de yüksek okul mezunu aramayan bir yerde iş bulacak kadar şanslı olur, örneğin bir montaj fabrikasına girer, evlenir, üç çocuk yapar, elli beş yaşlarına gelince de birçok Amerikalı gibi posası çıkmış bir şekilde kapı önüne bırakılırdım.

Sinema yıldızı olmayı planlamadığını, bunu arzulamadığını, buna heves etmediğini, geçimini sağlamak, hayatını sürdürmek dışında oyunculuğa özel bir istek duymadığını, her şeyin kendi kendine olduğunu belirten Marlon Brando, kendisi üzerinde çok emeği olan, elinden tutan büyük sinema yönetmeni Elia Kazan’a, bu konularla ilgili olarak bir keresinde şöyle dediğini yazıyor: ‘İşte karşında kafası kabaklaşmaya başlamış orta yaşlı bir hiç. Rol yaparken kendimi bir sahtekar gibi hissediyorum. Hayatta her şeyi yaptım, düzüştüm, içtim, çalıştım ama bunların hiçbirinin anlamı yok. Dünyada bu kadar önyargı, adaletsizlik, nefret, açlık, yoksulluk ve acı kol gezerken film çevirmek bana aptalca ve alakasız bir şeymiş gibi geliyor, koşulları iyileştirmek adına üstüme düşeni yapmam gerektiğini hissediyorum.

Bu düşüncelerden hareketle Birleşmiş Milletler Uluslararası Çocuklara Yardım Fonu’na (UNICEF) gönüllü olarak katılan Marlon Brando, UNICEF adına televizyon spotları hazırlar, UNICEF’in tanıtılmasıyla ilgili basın toplantıları yapar, bağış kampanyaları düzenler, kendisi de önemli miktarlarda bağış da bulunur.

Yetmiş yaşına geldiğinde ve yaşadığı hayatın bir muhasebesini yaptığında ise şöyle yazar: ‘Felsefi açıdan kendimi Kızılderililere yakın hissediyorum. Onlardan çok şey öğrendim çünkü. Yahudiler gözümü açan insanlar oldular, bilginin değerini ve öğrenmeye saygı duymayı onlardan öğrendim. Siyahlardan da aynı şekilde birçok şey aldım. Fakat sanırım yaşayış biçimi bakımından üzerimde en çok etkisi olan insanlar, Polinezyalılar. Hayatın nasıl yaşanacağını Tahiti’de öğrendim. Bununla birlikte, hiçbir zaman bir Tahitili olamayacağımı da fark ettim…Bir kültüre hayran olabilir, o kültürü sevebilir, o kültüre bir ucundan da olsa tutunmayı başarabilirsiniz ama hiçbir zaman oraya ait olamazsınız. Sizi siz yapan şeylerden asla kurtulamazsınız.

Neden mi yazdım bu yazıyı? Marlon Brando’yu hem sinema sanatçısı, hem de entelektüel olarak önemli ve değerli bulduğum için yazdım. Bir de bizim ülkemizdeki iktidar yalaması bazı sözde sanatçılara belki örnek olur diye yazdım…!

…kekre bir şey var bu havada / geçmişle gelecek arasında…’ Cemal SÜREYA

MAHUR BESTE!

Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız/O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız/Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız/Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız/O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız/Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı/Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı/Gittiler akşam olmadan ortalık karardı/Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra/Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara/Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara/Geceler uzar hazırlık sonbahara…

Mahur’ sözcüğü Farsça kökenlidir. Bizim dilimize de yerleşen bu sözcük, Türkçede meyhane, kumarhane anlamına gelir.  ‘Mahur’ sözcüğü, aynı zamanda klasik Türk Musikisinin sevilen makamlarından birisinin adıdır. ‘Aşıka Bağdat sorulmaz ufukları aşar gider’, ‘Bahar pembe beyaz olur’, ‘Beyoğlu’nda gezersin’, ‘Şimdi bahara erdim, gonca gonca gül derdim’, ‘Yemenimde hare var’ isimli şarkılarda olduğu gibi bazen neşeli, lirik, dinlendirici bir makamdır.  Bazen de insanı alıp bir başka şehre, bir başka insana, bir başka mevsime taşıyan bir makamdır. ‘Bu son şarkımda sen varsın ilk şarkımda yine sen vardın’, ‘Sabret Gönül’, ‘Ne doğan güne hükmüm geçer, ne de halden anlayan olur’ isimli şarkılar da böyledir mesela.

Mahur Beste’ deyince benim aklıma, bu şarkılardan önce Ahmet Hamdi Tanpınar, Attila İlhan, Ahmet Kaya gelir. Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Mahur Beste’nin romanını, Attila İlhan bu yazımın en başında sunduğum şiiri yazmış, Ahmet Kaya’da bu şiiri bestelemiştir.

Eserlerinde doğu ve batı kültürlerini irdeleyen Ahmet Hamdi Tanpınar, gerçekte bir doğu-batı sentezi savunucusudur. “Itri’de, Dede Efendi’de, Mozart da, Beethoven’da benimdir” diyen Tanpınar, benim de doğru bulduğum ve benimsediğim, doğunun da, batının da zenginlikleri olduğunu, bunlardan yararlanmak gerektiğini, eskinin zamanı geldiğinde aşılacağını, eskinin, eskiyenin yerine yeninin inşa edileceğini, ama bunu yaparken eskiden de yararlanılması gerektiğini savunur.

Eserlerinde ağırlıklı olarak, Türk insanının batı-doğu arasında sıkışmasını, çift kimlikli hale gelmesini, bunun doğurduğu ikilemi irdeler. Semra Pelek’in Milliyet Gazetesi’nin kitap eki olan Eylül/2014 sayısında yazdığı gibi ‘süreklilik içinde değişimi’ değil, ‘değişim içinde sürekliliği’ savunur.

Belki de bu nedenle, geçmişi değil,  geleceği düşünen ve planlayan Cumhuriyet rejiminin çok fazla parlatmadığı bir yazardır Ahmet Hamdi Tanpınar. O nedenle benim kuşağımın edebiyat kitaplarında, Tanpınar’ın romanlarına çok fazla itibar edilmemiş, sadece ‘Bursa’da Zaman’, ‘Ne İçindeyim Zamanın’ gibi birkaç güzel şiirine yer verilmekle yetinilmiştir.

Birçok alanda, hem doğunun, hem de batının takipçisi olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romancı kişiliğini ve romanlarını ben üniversitede öğrenci iken keşfettim. ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’, ‘Huzur’, ‘Mahur Beste’ isimli romanlarını, ‘Beş Şehir’ isimli denemesini o dönemde okudum. Daha sonra, çok daha sonra bu eserleri dönüp bir daha okudum.

Tanpınar’ın ‘Mahur Beste’ isimli romanı adını, romanın muhayyel, yani kurmaca karakterlerinden Talat Bey’in yazdığı, On Yedinci yüzyılın ve Divan Edebiyatının büyük şairlerinden Neşati’nin ‘Gittin amma ki kodun hasretle canı bile / İstemem sensiz olan sohbet-i yaranı bile’ gazelinden oluşturulmuş hayali bir bestedir. Roman da ismini, hayali bu bestecinin aynı isimli bestesinden alır.

Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Mahur Beste’ isimli romanına, ‘Bu romanı büyük bestekârımız Eyyûbî Ebubekir Ağa’nın ruhuna ithaf ediyorum’ diyerek başlar. Bu ithafının nedeni, ‘Bir âfet-i meh-peyker ile nüktelerim var’ sözleriyle başlayan ‘Mahur Beste’nin, musikimizin en değerli bestekarlarından olan Eyyubi Ebubekir Ağa’nın başyapıtı olmasındandır.

Romanlarında genellikle Osmanlı toplumunun Tanzimat’la, Cumhuriyet’le birlikte yaşadığı değişimi, bu değişimin getirdiği sıkıntıları, zorlukları inceleyen Ahmet Hamdi Tanpınar, bu konudaki görüş ve düşüncelerini, hem ‘Mahur Beste’ isimli romanının kurmaca kahramanlarının etrafında gelişen olaylar zinciri içinde, hem de diğer romanlarında anlatır.

Eski ile yeni, doğu ile batı çatışmasının, bunun getirdiği kişisel ve toplumsal gelgitlerinin yaşandığı Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemleri, sokaktaki insandan en üst düzeyde mevki ve makam sahibi olan her insanı etkileyen dönemlerdir. ‘Mahur Baste‘de de, Tanzimat’a geçilen dönemde insanların yaşadıkları hayal kırıklıkları, isyanları, umut ve umutsuzlukları, bunlardan kurtulmak için çıkış yolu aramaları anlatılır.

Attila İlhan’ın ‘Mahur Beste’ isimli şiiri, aşk için yazılmış bir şiir olmadığı gibi, şiirde adı geçen Müjgan için de yazılmamıştır. Can Dündar’ın yazdığına göre bu şiir, ‘Üç Fidan’ için, yani ‘Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan‘ için yazılmıştır.

Can Dündar, Attila İlhan’ın kendisine ve yine şiiri bestelemek için kendisinden izin istemeye gelen Ahmet Kaya’ya, şiirin hikayesini şu sözlerle anlattığını yazar: ‘12 Mart sonrasının kahır günleriydi. Bir sabah radyoda duyduk ağır haberi: Deniz’lere kıymışlardı. Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için vapura bindim. Deniz bulanıktı; simsiyah, alçalmış bir gökyüzünün altında hırçın, çalkantılı… Acı bir yel esintisinin ortasında aklıma düştü ilk mısra… Vapurda sessiz bir köşe bulup yüksek sesle tekrarladım. Vapurdan indikten sonra da rıhtım boyunca bu ilk mısraları tekrarlayarak yürüdüm. “bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı / güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı / hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı / gittiler akşam olmadan ortalık karardı.” ’

O günden bugüne, yani Deniz’lerin asıldığı o acı veren günden bugüne kadar zaman hızla aktı gitti, mesafeler uzadı ve tam da Attila İlhan’ın dediği gibi oldu pek çok şey. Yani ‘Gittiler akşam olmadan ortalık karardı, daha sonra, daha sonra, sonranın bilinmezliği bir boyut kattı onlara ve bu simsiyah bir teselli oldu kalanlara

Ahmet Kaya’nın ‘Mahur Beste’ isimli şarkısı ise anlatılmaz, anlatılamaz. Sadece dinlenir. Çünkü dinleyerek anlaşılır, dinleyerek hissedilir. Ben bu yazıyı yazarken dinliyorum mesela. ‘Zaman mı? Değil zaman. / Akan zaman değil mesafelerdir’ diyor Cemal Süreya, ama dinlediğim bu şarkıyla birlikte zaman da akıyor, ben de akıyorum. Ve mesafelerin uzadığını hissediyorum.

Zaman aktıkça, mesafeler uzadıkça yeni bir hayat başlar her zaman. Bildiğimiz pek çok şey değişir, her şey yeniden biçimlenir. Böyle zamanlarda bilmediklerimizi öğrenir, daha önce öğrendiklerimizi ise unuturuz. Çünkü insanlar, yeni olan her şeyin acemisi oldukları gibi yeni hayatın da acemisidirler. Neden mi? En zor, en sıkıntılı zamanlar böyle zamanlardır da ondan. Yani değişim, yani geçiş zamanlarıdır.

Bu Tanzimat’a geçişte de, Meşrutiyet’e geçişte de, Cumhuriyet’e geçişte de böyle olmuştur. Bunu bilen Çinliler, sevmedikleri insanlar için ‘değişim yıllarında yaşayasın’ derler. Bu aslında sadece bir özdeyiş değil, bir bedduadır. Değişimin sıkıntılarını bilenlerin, bunu yaşayanların bedduasıdır.

Bunu iyi bildiği için Cemal Süreya, o güzel şiirinde şöyle yazar: ‘…Biz yeni bir hayatın acemileriyiz. / Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor aşkımız yeniden, / Son kötü günleri yaşıyoruz belki güzel günleri de yaşarız belki / Kekre bir şey var bu havada / Geçmişle gelecek arasında / Acıyla sevinç arasında bağış arasında…

Mahur Beste’ ve ‘Huzur’ isimli romanlarında Ahmet Hamdi Tanpınar, tam da böyle zamanları, değişim ve geçiş zamanlarını, o zamanların sıkıntılarını, o zamanlarda yaşanan dramları anlatır.

Gelelim beni bu yazıyı yazmaya motive eden temel nedene, yani Deniz’in ve arkadaşlarının idamına. Ben idam cezasına hayatım boyunca hep karşı oldum. Bunda elbette okuduğum kitapların, aldığım eğitimin, yetişme, yetiştirilme tarzımın çok büyük etkisi vardır.  Menderes ve arkadaşları ‘doğal yargıç’ ilkesine aykırı biçimde kurulmuş olan Yassıada Mahkemeleri’nin kararıyla idam edildiklerinde 11-12 yaşında çocuktum. Bu haksız kararı, o günden bugüne kamu vicdanını tatmin etmeyen, dahası hep kanatan bu yanlış kararı, hukuki yönü, siyasi sonuçları itibariyle değerlendirebilecek yaşta değildim yani. Ama hukuk eğitimi yaptıktan, avukat olduktan, az çok siyasi tarih öğrendikten, siyaset bilimi hakkında bir şeyler okuduktan sonra da Yassıada Mahkemesi’nin kararlarını ve özellikle Menderes ve arkadaşları hakkındaki idam kararlarını doğru bulmadım.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildiklerinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenciydim. Hukuk hakkında, suçun oluşması için aracın amaca elverişli olması gerektiği hakkında bazı şeyler biliyordum. Deniz’lerin eyleminin bu nedenle idamlarına gerekçe yapılan Türk Ceza Kanunun 146/1 maddesi hükmüne, araç unsurunun yeterli olmaması nedeniyle hukuken uygun olmadığı düşüncesindeydim. Hem bu nedenle, hem de esasen idam cezasına karşı olduğum için onlara verilen bu cezaya karşıydım.

Deniz Gezmiş benim İstanbul Hukuk Fakültesinden dönem/devre arkadaşımdı. Tanışıklığım, konuşmuşluğum vardı elbette, ama çok fazla bir yakınlığım yoktu. Kendimi fikri yönden O’na ve arkadaşlarına kısmen yakın hissetmekle beraber, O’nun ve arkadaşlarının silahlı bir mücadele yöntemini seçmelerini, ne o zaman, ne de daha sonraları doğru ve gerçekçi bulmadım. Halen de aynı düşüncedeyim.

Yaşasaydı bugün 70 yaşında olacaktı. Eminim o gün yaptığı pek çok şeyi bugün yapmazdı. O gün düşündüklerinden çok daha farklı düşünür ve davranırdı. Bugün hangimiz, başımızda kavak yellerinin estiği o fırtınalı gençlik yıllarındaki, delikanlılık günlerindeki gibiyiz? O günden bugüne hangimiz değişmedik? O günlerin delikanlılarından Ertuğrul Kürkçü bugün milletvekili. O günlerde silahla yaptığı mücadeleyi, bugün milletvekili olarak yine delikanlı gibi, yine adam gibi yapmıyor mu? Yapıyor, hem de bihakkın yapıyor. 1968 kuşağının önde gelen liderlerinden Ertuğrul Günay, CHP’sinde muhalefet partisi milletvekili, AK Parti’de iktidar partisi milletvekili ve Bakan olarak yaptıklarını adam gibi yapmadı mı? Yaptı. Hem de ziyadesiyle yaptı. Şimdilerde ise hayattan, siyasetten süzdükleriyle akil, gerçekten akil bir tavır ortaya koymuyor mu? Koyuyor. Peki! 68 hareketinin, yani giden yüzyılın en muhalif hareketinin, unutulmaz başkaldırısının lideri Daniel Cohn-Bendit ne yapıyor? Kendi öyküsünü anlattığı ‘Hepinizi Öpüyorum’ isimli kitabında ‘Çoğunluğu kendi tarafına çekme çabalarının o kadar kolay olmadığı biliniyor, ama en azından insanın kendi düşünü kazanması bile başlı başına harika bir şey.’ diye yazan Bendit, kendi düşünü kazanmanın verdiği deneyimle 1994 yılından bu yana Avrupa Parlamentosu üyeliği yapıyor. Daha merkeze çekilmiş siyasi duruşuyla yapıyor, hem de adam gibi yapıyor.

Keşke Deniz Gezmiş ve arkadaşları da yaşasaydı. Keşke onlar da diğerleri kadar şanslı olsalardı. İnsan sadece keşke diyebiliyor, keşke! Ama söylenecek başka bir şey daha var. Onu da Can Yücel söylüyor: ‘En uzun koşuysa elbet/Türkiye’de de Devrim/O, onun en güzel yüz metresini koştu/En sekmez luverin namlusundan fırlayarak …/En hızlısıydı hepimizin,/En önce göğüsledi ipi…/Acıyorsam sana anam avradım olsun/Ama aşk olsun sana çocuk, Aşk olsun…

Aşk Olsun Deniz! Aşk olsun! Ah o kadar hızlı koşmasaydın da bugün bizimle birlikte olsaydın, yine liderlik yapsaydın bize, bizlere…!

O’nun ve arkadaşlarının aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

Emre itaat: iyilik emredildiği zamandır.’ Hz.Muhammed (s.a.v)

OTORİTE VE İTAAT ÜZERİNE MILGRAM DENEYİ –

Şiddetin insanla, insanın şiddetle birlikteliği kadim bir birlikteliktir. Bu birliktelik Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar. Adi olmaktan daha çok siyasi olan bu ilk cinayet de dahil olmak üzere, insanla şiddet arasındaki ilişki üzerine yapılan incelemeler sonucu getirilen bütün açıklamalar on dokuzuncu yüzyıl boyunca ağırlıklı olarak biyolojiye dayandırılmıştır.

Biyoloji temelinde açıklanan, insanın bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında şiddetin evrimin doğal bir unsuru olarak kabul edildiği yönündeki görüşler, bütün bir on dokuzuncu yüzyıla egemen olmuştur. Bu görüşün önderleri, bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan ve görüşlerini ‘evrim’ ile ‘doğal seleksiyon’ kuramları üzerine kuran Thomas Malthus ile Charles Darvin’dir.

Yirminci yüzyılda bilim insanlarının bu yöndeki çalışmaları, insan davranışları ile toplumsal düzen ilişkileri üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Bu yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud, insan aklının çalışma şekli üzerine kurdukları kuramlarında, farklı şekillerde de olsa şiddet isteğinin insan doğasının bir parçası olduğunu öne sürmüşlerdir. Jung’un ve Freud’un ‘dürtü’ kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilme biçimiyle ve yine bireysel ve toplumsal deneyim yoluyla şiddeti öğrendiklerini, o nedenle insanların şiddetin sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, şiddetin kaynağı, nedeni, açıklaması bilimsel yönden her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus, şiddetin insanla olan ilişkisinin kadim oluşudur. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep var olmuş, her zaman ve her yerde insanla, insanlarla birlikte yaşamış, pek çok şeyin elde edilmesinde son derece etkili bir araç olarak kullanılmıştır.

İnsanlar bu etkili aracı, küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini, kimliklerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşların büyük bir kısmı sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış, iktidar kavgalarının en etkili silahı dünyanın hemen her yerinde ve her zaman şiddet olmuştur.

Şiddet üzerine, zulüm üzerine, vahşet üzerine, kitlesel kıyım üzerine, soykırım üzerine, bunların sosyolojik, psikolojik, ekonomik, siyasal nedenleri üzerine kafa yoranlar, inceleme yapanlar, elbette ve sadece antropologlar, sosyologlar, psikologlar, Jung, Freud, Malthus, Darwin değildir. Başkaları da vardır, bu konular üzerine yazılmış başkaca yazılar, yapılmış bilimsel incelemeler ve araştırmalar da vardır.

Mesela Elias Canetti’nin ‘Kitle ve İktidar’ isimli kitabı vardır. Canetti bu kitabında, birbirini hiç durmadan, hiç soluk almadan üreten, sonra yeniden üreten, etkileyen ve çoğaltan, birbirinin hem nedeni, hem de sonucu olan iki canavarı, yani kitleyi ve iktidarı anlatır. Sadece bunu değil, insan doğasının, kitle ve iktidarla olan ilişkisinin zaman, mekan, din, ırk farkı olmaksızın nasıl benzeştiğini, insanlar arasındaki emir/itaat ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlığa dönüştüğünü anlatır.

Mesela Eric Hoffer’in ‘Kesin İnançlılar’ isimli kitabı vardır. Kitle hareketlerinin psikolojik, sosyolojik, ideolojik temellerini incelediği bu kitabında Hoffer, ister dini ve milliyetçi hareketler, isterse sosyal ve siyasal devrimler olsun bütün kitle hareketlerinin ortak özellikler taşıdığını ileri sürer. Hoffer’e göre şiddeti, zulmü, vahşeti, bireysel veya kitlesel yok etmeyi esas alan kitle hareketinin kendisine taraftar bulmasının, bulduğu taraftarları elinde tutmasının nedeni; dayandığı siyasi/ideolojik doktrinden daha çok, endişe, tatminsizlik, imkânsızlık, hiçlik içinde olan, bütün bunlardan kurtulmak isteyen insanlara sığınacak bir yer teklif etmesidir. Kitle hareketlerine katılmaya hazır duruma gelen insanların, sadece bir öğretisi veya programı olan belirli bir harekete değil, genel olarak etkili herhangi bir harekete katılabilecek duruma geldiklerini ileri süren Hoffer, bu tezine örnek olarak Hitler öncesi Almanya’sında Komünist veya Nazi partisine katılmak için hareketlenen gençleri, Çarlık Rusya’sının son zamanlarında, siyonizmin hizmetine girmeye ya da komünist devrime katılmaya hazır durumda olan Yahudileri verir.

George Orwell vardır mesela. 1941’de, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman bombardıman uçakları tepesinde uçarken kaleme aldığı “İngiltere, İngiltere’n” isimli kitabında Orwell şunları yazar: “Şu anda ben yazıyorken, yüksek düzeyde uygarlaşmış insanoğulları beni öldürmek için tepemde uçuyorlar. Benim gibi, onların da bana karşı kişisel bir düşmanlığı yok. Hep söylendiği gibi, ‘görevlerini yapıyorlar’ yalnızca. Bunların çoğu, hiç kuşkum yok ki, özel yaşamlarında cinayet işlemeyi asla aklından bile geçirmemiş, iyi kalpli, yasalara saygılı insanlardır. Ama öte yandan, içlerinden biri beni paramparça edecek bir bombayı tam yerine isabet ettirmeyi becerirse, bu yüzden uykusu asla eskisinden daha az ve kötü olmayacaktır. Onu suçlu olmaktan kurtaracak kadar güçlü ülkesine hizmet etmektedir çünkü o.

Mesela Hannah Arend vardır. Eichman davasını anlattığı “Eichmann in Jerusalem / Eichmann Kudüs’te” isimli kitabında Arend, kötülüğün, şiddetin, itaatin nedenlerini araştırır, bunların insanın doğasında olan şeyler mi, yoksa sonradan öğrenilen şeyler mi olduğunu tartışmaya açar ve sıradan insanların, diğerlerinin emirlerine uymalarının, bunların sonuçlarını düşünmeden çoğunluk görüşüne itaat etmelerinin sonucu olup olmadığı sorusunun yanıtını arar.

Aynı Arendt ‘Şiddet Üzerine’ isimli kitabında, insanların mantık sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ileri sürer ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Theodor W.Adorno vardır mesela. Frankfurt Okulu’nun önde gelen temsilcilerinden olan Adorno, bir grup bilim adamıyla birlikte yaptığı saha çalışması ve araştırması sonunda hazırladığı ‘Otoriter Kişilik’ adlı eserinde, Hitler/Nazi egemenliği ve bunun sonucunda soykırıma kadar giden insanlık dışı muameleleri belli bir birey tipinin; güçlüye boyun eğme, zayıf olana karşı vicdansızca ve hatta zalimce tahakküm etme eğilimindeki hastalıklı kişiliklerin varlığıyla açıklamaya çalışır.

Adorno, sadece bunu değil, aynı zamanda, otoriter kişiliğin oluşmasının nedenlerini, koşullarını, türlerini inceler. Yayınlandığı tarihte oldukça ilgi toplayan, ancak daha sonraki süreçte fazlaca eleştirilen kitapta yer alan tespitlere göre otoriter kişiliğin oluşumunda etkili olan faktörler ile bu kişiliğin temel özellikleri şunlardır: ‘çocuklukta bastırılmış içgüdüler; hayatı ve başka insanları tehdit olarak algılama; insanlarla olan ilişkileri mücadele, çatışma, karşıtlık, kutuplaşma temelinde kabul etme; anne/baba ile olan ilişkilerinin hiyerarsik/otoriter/sömürücü bir temele dayanması; bunlardan kaynaklanan öç alma, hınç duyma duyguları ile başkalarını sömürme isteği; güç gösterilerine tutkuyla katılma; başkalarını küçümseme ve dışlama.’

Saha çalışmasına dayanan bu tespitlerin yapılmasında araştırma ekibi tarafından kullanılan ölçekler; anti-semitizm, etnomerkezcilik, politik-ekonomik muhafazakarlık ve faşizm ölçekleridir.

Bu ölçekler içerisinde en önemli ve etkili ölçek olarak kullanılan faşizm ölçütünün değişkenleri ise şunlardır; ‘gelenek ve göreneklere bağlılık; otoriteye boyun eğme; otorite olarak kabul edilen kişi ve kurumların sevmediği kişi ve gruplara, geleneksel değerleri tehdit ettiği düşünülenlere karşı duyulan öfke ve saldırgan tutum; subjektif, sanal, hayali yaklaşımlar; ben merkezcilik; rafine ve estetik olanın reddi; stereotiplestirme, yani batıl inanç, klişe, kategorileştirme ve kaderci belirlenimcilik eğilimleri; güç gösterme, kabadayılık, delikanlılık yapma; başkalarını aşağı görme, alay etme, küçümseme; cinselliğe, özellikle heteroseksüel cinselliğe fazlaca önem verme; yalan söylemeyi alışkanlık haline getirme; acımasızlık duygusu, kutuplaştırma, ötekileştirme, vs.’

Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman ‘Modernite ve Holocaust’ isimli eserinde, Adorno ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmayı, bu çalışma sonucunda hazırladıkları ‘Otoriter Kişilik’ isimli kitabı önemli ve övgüye değer bir çalışma olarak görmekle birlikte eleştirmekten de kaçınmaz. Bauman adı geçen eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları yazar; ‘Nazilerin zaferi güçlüye itaat eden, zayıfa karşı vicdansızca, çoğu kez zalimce tahakküm etme eğilimindeki kişiliklerin alışılmadık bir şekilde bir araya gelmelerinin sonucu olmalıdır. Bunun nedenini yazarlar açıklamamışlar, açıklamak da istememişlerdir. Otoriter kişilikleri yaratabilen bireyüstü ya da birey dışı etkenleri araştırmaktan özenle kaçınmışlar, bu etkenlerin normalde otoriter kişilikten yoksun insanlarda otoriter bir davranışa yol açabilmesi olasılığıyla ilgilenmemişlerdir. Adorno ve arkadaşlarına göre Nazizm, Naziler zalim olduğu için zalimdi; Ve Naziler, zalim insanlar Nazi olmaya eğilimli olduğu için zalimdiler…Adorno ve ekibinin sorunu ifade biçimi, uyguladıkları suçu bölüştürme yönteminden daha çok, insanlığın geri kalanını suçsuz ilan eden isabetsizliğinden ötürü önemlidir. Adorno’nun görüşü dünyayı doğuştan Nazi eğilimliler ve onların kurbanları olmak üzere ikiye bölmektedir. Pek çok kibar insanın olanak verildiğinde zalime dönüşebildiği yolundaki çapraşık ve üzücü gerçek hasıraltı edilmiştir. Kurbanların bile, kötü sonlarına doğru giderken insanlıklarını büyük ölçüde yitirmiş olabileceklerinden kuşku duymak yasaklanmıştır…

Bu konularla ilgili olarak yazılmış bir başka kitap, yapılmış bir başka inceleme daha vardır. En başta Adorno ile arkadaşlarının yaptıkları araştırmayla bu araştırma sonunda vardıkları kimi görüşlere ve yine şiddet, vahşet, zulüm, kitle kıyımı, soykırım üzerine ortaya konulmuş diğer bütün görüşlere aykırı ve farklı sonuçlara ulaşan bu çalışma ve görüş, Yale Üniversite’nde akademisyenlik de yapan Amerikalı psikolog Stanley Milgram’a aittir.

Duygusal dürtülere dayalı varsayımların amprik bir uygulamasını yapan, bu bağlamda değişik meslek mensupları ile yaş gruplarından seçtiği denekler üzerinde çalışma yürüten Milgram, kendi adıyla anılan, yani ‘Milgram Deneyi’ olarak bilinen çalışmasını ve bu çalışmanın sonuçlarını önce ‘The Perils of Obedience / İtaatin Tehlikeleri’ isimli makalesinde, daha sonra ve çok daha geniş olarak ‘Obedience to Authority: An Experimental View / Otoriteye İtaat: Deneysel Bir Bakış’ isimli kitabında yayınlamıştır.

Milgram’ın yaptığı amprik çalışmalar, denekler üzerinde uyguladığı deneyler sonucu elde ettiği bulgular ile ulaştığı son derece açık ve anlaşılır sonuç bize şunu söyler: ‘Bu, yani Holocaust, yani kitle katliamı, soykırım, yani şiddet, vahşet, yani zulüm bize karşı da yapılabilir ve bütün bunları biz de başkalarına karşı yapabiliriz.

Milgram’ı insan psikolojisi üzerindeki otorite etkisini ölçmeye yönelik deney yapmaya yönelten neden, Nazi Almanyası döneminin savaş suçlusu olarak yargılanan ve yargılama sonunda idam cezasına mahkum olan Adolf Eichmann’ın ‘ben bir asker olarak görevimi yaptım, bana verilen emirleri yerine getirdim’ şeklindeki savunması olmuştur.

Bu noktadan hareket eden Milgram, yaptığı deneyle, insanların bağlı bulundukları bir otoriteden emir almaları durumunda, hiçbir kişisel düşmanlık beslemedikleri insanlara eziyet edebilip edemeyeceklerini ölçmeyi hedefler. Bu hedefe ulaşmak amacıyla şu soruların yanıtını arar: ‘İnsanlar kendilerine bu tür emirler verildiğinde ne tür tepkiler verirler? İtaat mi ederler, yoksa karşı mı çıkarlar?’ Ve daha da önemlisi, ‘Hangi noktadan sonra itaat etmeyi bırakıp emir verene karşı çıkarlar?

Milgram’ın, sıradan bir insanın bir deney uygulayıcısından aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektirebileceğini ölçmek amacıyla değişik yaş ve meslek gruplarından seçilen deneklere elektrik şoku vererek uyguladığı bu deney, katılan deneklerin güçlü vicdani duygularıyla mutlak otoriteyi karşı karşıya getiren fiili bir uygulamadır. Sonuçta kazanan otorite olur.

Milgram vardığı bu sonucu, yaptığı deneyle ilgili olarak yazdığı makalesinde ve kitabında şu şekilde açıklar: ‘Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmektedirler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görülmüştür…Çalmaktan, öldürmekten, bir insana saldırmaktan kendi ilkeleri gereği nefret eden kişi, otorite tarafından emredildiği takdirde kendisini bu işleri görece daha kolay yaparken bulabilir. Kendi başına hareket eden bir insanın yapmasını hayal dahi edemeyeceğimiz bir eylem, emirle yapıldığında tereddütsüz uygulanabilir… İtaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin bütün temel nitelikleri bunu takip eder.

Milgram’ın yukarıdaki açıklamalarında da ifade ettiği üzere, yaptığı deney sonucu elde ettiği bulgular içerisinde belki de en çarpıcı ve sarsıcı olanı ‘barbarlık yapmaya hazır olma ile barbarlığın kurbanına yakınlığı arasındaki ters orantıdır.

Gerçekten insanın dokunduğu bir insana zarar vermesi son derece zordur. İnsanın sadece uzaktan gördüğü bir insana acı çektirmesi biraz daha kolaydır. Yalnızca sesini duyan bir insanın, sesini duyduğu insana acı çektirmesi daha da kolaydır. Bir insanın görmediği ve sesini duymadığı bir insana karşı zalim olması ise çok daha kolaydır.

Zygmunt Bauman’ın da işaret ettiği üzere, eğer bir insana zarar vermek o insanla doğrudan bedensel temas gerektiriyorsa, bu işi yapacak olan kişi, kendi eylemiyle kurbanının acısı arasındaki neden-sonuç ilişkisini görmezden gelemez. Zira neden-sonuç ilişkisi yalındır ve aşikardır; acıdan duyulan sorumluluk da öyledir.

Milgram’ın deneyindeki kişilere, kurbanın ellerini zorla, sözde elektrik şokunun verildiği bir levha üzerine koymaları söylendiğinde, deneklerin sadece %30’u emre uymayı deney sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Kurbanın ellerini kavramak yerine yalnızca, kumanda masası üzerindeki manivelayı çevirmeleri istendiğinde, itaat edenlerin oranı %40’a yükselmiştir. Kurbanlar bir duvarın arkasına gizlenip de yalnızca acı dolu çığlıklar duyulduğunda işin sonunu getirmeye hazır deneklerin oranı %62.5’e çıkmıştır. Sesin kapatılması, oranı daha fazla artırmamış, oran sadece %65’e ulaşmıştır.

Bu tespitler, insan olarak bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi göstermektedir. Buna göre kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık arttıkça zalimleşmek daha kolay hale gelmektedir.

Bu verilerin de ortaya koyduğu üzere Milgram’ın vardığı sonuç son derece basit ve inandırıcıdır. Milgram vardığı sonucu kitabında şöyle ifade etmektedir: ‘Denekle, kurbana zarar verici sonuç arasına yerleştirilen herhangi bir güç ya da olay, buna katılan kişi üzerindeki gerilimin azalmasına ve dolayısıyla itaatsizlik oranının düşmesine neden olmaktadır. Modern toplumda bizimle, katkıda bulunduğumuz sonucu zararlı eylem arasında genellikle başkaları durmaktadır.

Milgram’ın 1974 yılında yayınlanan bu çalışması, hem akademik çevrelerin, hem de konunun uzmanı olan kişilerin yoğun saldırısına uğramış, bilim etiğine, bilimsel deney etiğine aykırı bulunmuş, o nedenle şiddetle eleştirilmiş ve hatta ayıplı bulunduğu için kınanmıştır.

Bu eleştiri ve kınamaların en başta gelen nedeni, akademik çevrelere egemen olan alışkanlıklar, gelenekler, yıkılması neredeyse olanaksız önyargılardır. Zira Milgram’ın yaptığı çalışma, bu çalışma sonrasında vardığı ‘zulmün zalim kişilerce değil de normal görevlerini iyi yapmaya çalışan normal erkekler ve kadınlarca yapılmış olduğu yolundaki hipotezi; ve zalimliğin bunu yapanların kişisel karakterleriyle bağlantısının zayıf olduğu, ama otoriteyle itaat arasındaki ilişkiyle – yani normal, her gün karşılaştığımız iktidar ve itaat yapılanmasıyla – güçlü bir bağlantısının bulunduğu’ şeklindeki sonuç ezber bozucudur. Eleştirileri, kınamaları davet eden, kışkırtan da ezber bozan bu bulgular ve tespitler olmuştur.

Oysa konunun uzmanı olan kişilerin ifade ettikleri ve değeri çok daha sonraları anlaşılacağı üzere, bilim tarihinde, bilginin sözde değer yargılarından arınmış bir şekilde araştırılmasının ve bilimsel merakın/kuşkunun tarafsız dürtülerinin gerçek yüzünü Milgram’ın bu çalışmasından daha fazla gösteren bir başka çalışma hemen hemen yoktur.

Eleştirilere, kınamalara verdiği yanıtta Milgram haklı olarak şunları söyler; ‘Eleştirilerin çoğu, insanlar bilse de bilmese de araştırmanın sonuçlarından kaynaklanıyor. Eğer herkes az ya da çok bir şokla karşılaşınca araştırmayı sonlandırsaydı, bu çok güven verici bir bulgu olurdu ve o zaman hiç kimse bunu protesto edemezdi.

Modernite ve Holocaust’ isimli çalışmasında bu konuyla ilgili olarak yaptığı değerlendirmede Zygmunt Bauman, toplum ve kitle psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan ve takdir edilen Fransız sosyolog ve antropolog Gustave Le Bon’un ‘kötü eylemlerin normalde kötü olmayan insanlar tarafından yapıldığı’ şeklindeki görüşünden hareketle şunları yazar: ‘Bu konuda genellikle olası bulduğumuz tek vakayı anımsayalım; ki bu, insan ilişkilerinin normal, uygar, mantıklı kalıplarının kırıldığı bir durumdur; nefret ya da panikle bir araya toplanmış bir kalabalık; her biri olağan durumunun dışına çekilmiş ve bir süre için toplumsal bir boşlukta kalmış yabancıların rastlantısal bir karşılaşması; emirlerin yerini çılgınca haykırışların aldığı ve gidilecek yöne karar veren otoritenin yerine denetimden çıkmış koşuşturmaların egemen olduğu, tıklım, tıklım dolu bir kasaba meydanı. Düşünülmeyecek şeylerin ancak, insanlar düşünmeyi bıraktıkları zaman olabileceğine alışığız: İnsanların toplum öncesi ve uygarlaşmamış vahşi duygularının kaynadığı kazanın mantık kapağı kaldırılınca yani. Milgram’ın bulguları, insanlığın tümüyle mantıklı düzen tarafında oldukları; insanlık dışılığın ise tümüyle, ara sıra patlamalarla sınırlı olduğu şeklindeki bir dünya imajını da baş aşağı ediyor. Kısacası, Milgram’ın öne sürdüğü ve kanıtladığı üzere, insanlık dışılık bir toplumsal ilişkiler sorunudur. Toplumsal ilişkiler mantıklılaştırılıp teknik yönden mükemmelleştirilirse, insanlık dışılığın toplumca üretiminin kapasitesi ve ustalığı da mantıklı ve mükemmel hale gelir.

Milgram deneyinin bize öğrettiği bir başka husus daha var. Ki bu husus, Milgram deneyini çok daha önemli, değerli ve anlamlı kılmaktadır. O da şudur: ‘ahlaksal yönden normal insanların, ahlaksal yönden anormal etkinliklere, bir diğer deyişle gayri ahlaki, gayri vicdani, hukuk ve yasa dışı eylemlere katılmasına karşı en iyi koruyucu ilaç çoğulculuktur.

Farklılığı, farklı olmayı, farklı olma hakkını kurucu unsur olarak kabul eden‘ demokratik rejimleri diğer rejimlerden ayıran ve dolayısıyla demokrasinin en önemli ilkelerinden birisi olan çoğulculuk, her şeyden önce yurttaşların alternatif haber kaynaklarına sahip olabileceği haber ve yayın organlarının, örgütlü hizmetlerin, sendikaların, meslek kuruluşlarının, dinsel toplulukların, siyasi partilerin, muhalefetin, eleştirilerin varlığını ve çokluğunu, azınlıkta olanların haklarının korunmasını ve güvence altına alınmasını gerekli ve hatta zorunlu gören bir ilkedir.

Çoğunlukçu demokrasi anlayışının tam tersi olan çoğulcu yönetim biçimlerinde, iktidarın dışında kalan her türlü düşüncenin varlığı, korunması, bu düşüncelerin kendilerini özgür bir biçimde ifade etmeleri ve örgütlenmeleri asıldır.

Otoriter, totaliter, faşist anlayışlara sahip olanların iktidar olduklarında, kendi politikalarını uygulayabilmek için yaptıkları ilk şey, siyasal çoğulculuğu bütün izleriyle ortadan kaldırmak olmuştur. Hitler’de, Stalin’de, Mussolini’de, benzeri diğer yöneticiler ve yönetimler de bunu yapmışlar, kendi programlarını ve projelerini uygulayabilmek için ilk önce toplumsal özerkliği ve bunun yansıması olan siyasi çoğulculuğu ortadan kaldırmışlardır. Bunu yapmalarının nedeni, sıradan insanları ahlak dışı, insanlık dışı eylemlere katılmaya hazır hale getirmektir. Zira toplumsal özerklik ve siyasal çoğulculuk tamamen yok edilmeden, toplumun üyelerinin, ahlak dışı, insanlık dışı olduğu, adil olmadığı çok açık olan eylemleri yapmaları için gerekli itaati göstermeleri olanaksızdır.

Nitekim Milgram deneyinin bu sonucunu, ‘ancak…kurbanların protestolarından başka karşı koyacak baskının olmadığı serbest bir alanda iş gören…bir otorite varsa, orada otoriteye karşı en saf tepkiyle karşı karşıyasınız demektir. Elbette ki gerçek yaşamda birbirini geçersiz kılan, bir sürü karşı baskıyla karşılaşırsınız’ diyerek doğrulamaktadır. Milgram’ın ‘gerçek yaşam’ sözleriyle kastettiği şey de, çoğulculuk koşulları altındaki yaşamdır, yani özgürlükçü ve demokratik bir toplum yaşamı ve düzenidir. Böyle bir düzen de, sadece ve sadece adil ve özgür biçimde yapılan seçimlerle tesis edilebilir.

Naziler önce komünistler için geldiler, bir şey demedim, çünkü komünist değildim. Sonra Yahudiler için geldiler ve bir şey demedim, çünkü Yahudi değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey demedim, çünkü sendikacı değildim. Sonra Katolikler için geldiler, bir şey demedim, çünkü Katolik değildim. Ve sonra benim için geldiklerinde, çevremde benim için bir şeyler diyecek kimse kalmamıştı. Susma sustukça sıra sana gelecek’ şeklindeki çok iyi bildiğimiz sözler, tam da bu gibi durumlar için, yani toplumsal özerkliğin, çoğulculuğun, çeşitliliğin, farklılığın, farklı olma hakkının yok edildiği, insanların vicdanın köreltildiği durumlar için söylenmiştir.

Yani boşuna söylenmemiştir!

Korkak, tehlike olmadığı zaman yumruğunu sallar.’ GOETHE

KORKU ÜZERİNE –

Korkuyorum, Korkuyorsun, Korkacaksın, Korkacaklar!  Peki, Neden? Çoğumuz öyle yetiştik, yetiştirildik, öyle terbiye edildik, öyle büyüdük, büyütüldük, öyle yönetildik de ondan! Hayatımızı, hayatlarımızı sevgi üzerine değil, korku üzerine inşa ettik de ondan! Çocukluktan yetişkinliğe, yani büyümeye giden yolda, sadece korktuğumuz şeyler, korkularımızın boyutu ve niteliği değişti ama korkunun kendisi hep bizimle kaldı.

Cehennem korkusunun, baba korkusunun, öğretmen korkusunun, sınav korkusunun, sınıfta kalma korkusunun, başaramama korkusunun yerini, ölüm korkusu, terör korkusu, ekolojik felaketlere uğrama korkusu, şiddetin öznesi olma korkusu, iftiraya uğrama korkusu, ölümcül virüslerin bulaşması korkusu, genetiğiyle oynanmış kanserojen besinleri yeme ve kanser olma korkusu, işten çıkarılma korkusu, geçim korkusu, gelecek korkusu, bilinmezlik korkusu, siyasi iktidar korkusu aldı.

Öyle ki, bugün artık kitle medyasının fazlasıyla büyüttüğü varoluşumuzu tehdit eden bir korku kültürünün ortasında yaşıyoruz. Ve bütün bu korkuların içinde geriye, sadece kaçırdığımız, farkına varamadığımız, tadını alamadığımız hayata dair, hayatımıza dair birçok güzellik kaldı!

Peki, korku nedir? Türk Dil Kurumu’nun tanımına göre korku;  ‘gerçek veya beklenen bir tehlike ile yoğun bir acı karşısında uyanan ve coşku, beniz sararması, ağız kuruması, kalp, solunum hızlanması vb. belirtileri olan veya daha karmaşık fizyolojik değişmelerle kendini gösteren duygudur.

Peki, duygu nedir? Beni bu yazıyı yazma konusunda esinlendiren, dahası büyük ölçüde yararlandığım, daha önce ‘Sıkıntının Felsefesi’ adlı kitabını okuduğum Norveçli yazar ve felsefe profesörü Lars Fr.H.Svendsen’in ‘Korkunun Felsefesi’ isimli kitabında yazdığına göre duygu ‘acı, açlık ve susuzluktan gurur, kıskançlık ve sevgiye, neredeyse salt fizyolojik fenomenlerden tamamen zihinsel fenomenlere kadar birbirine hiç benzemeyen bir dizi sözcüğü kapsayan bir sözcüktür. Duygu diye ilk isimlendirilen daha fiziksel, ikincilerin ise daha zihinsel olduğunu görüyoruz. İngilizcede duygu ile his (duyum) arasında bir ayrım yapılır, buna göre ilk baştaki daha ziyade his iken (açlık hissi vs),  diğerleri daha çok duygudur (gurur duygusu vs.). Bununla birlikte hisler/duyumlar ile duygular arasına tam olarak nasıl bir bölünme çizgisi çekileceği ve hangi halin hangisine uygun düştüğü konusunda hala ciddi bir anlaşmazlık olduğunu belirtmek gerekir.

Lars Fr.H.Svendsen kitabında, insan bilimleri konusundaki çalışmaları ile tanınan Macar akademisyen Elemer Hankiss’in, ‘Fears and Symbols: An Introduction to the Study of Western Civilisation/Korkular ve Semboller: Batı Uygarlığı Çalışmasına/İncelemesine Giriş’ isimli eserini referans alarak, bütün insan medeniyetinin temelinde korku bulunduğunu, korkunun insanların etrafını kuşatan her şeyin gelişmesine yön veren ana saik olduğunu, evlerin, kasabaların, aletlerin, silahların, yasaların, bütün toplumsal kurumların, sanatın ve dinin böyle doğduğunu ifade etmektedir.

Ki bu, bana göre de doğru ve son derece isabetli bir tespittir. Zira korku insana Hankiss’in ifade ettiği gibi son derece yerinde ve olumlu şeyler de, muska yazdırmak, cin çıkarmak/kovalamak, kurşun döktürmek gibi saçma sapan şeyler de yaptırır.

İnsan korkar. Çünkü korkmak insani bir duygudur. Esasen korkuyu yok saymak korkuyu yok etmez. Bütün mesele, neden veya nelerden korkulması gerektiğini bilmek, korkulması gerekeni tanımak, korkularla yüzleşmek, bu suretle nafile korkulardan kurtulmak ve hayatı korkarak yaşamamaktır. Zira korkarak yaşamak, hayatı bizzat ve deneyimleyerek yaşamak değil,  hayata seyirci olmaktır.

Korku, insan korkunun, korkularının esiri olmadığı, boş korkuları içinde besleyip büyütmediği sürece yararlı ve hatta ihtiyaç duyduğu bir şeydir. Zira sağlıklı ve rasyonel korkular insanı pek çok konuda temkinli olmaya ve davranmaya sevk eder, bireyin kişisel savunma mekanizmalarını güçlendirir. Temkinli olmak ve öyle hareket etmek ise, hata yapmak riskini azaltır. Gandi’nin ‘korku işe yarayabilir ama korkaklık hiçbir işe yaramaz’ ve yine Franklin Roosevelt’in ‘korkulacak tek şey korkunun kendisidir’ demesi ondandır.

Boş yere duyulan korku kadar, gereksiz ve zamansız cesaret de insan için tehlikelidir. Tehlikelidir, çünkü insana hata yaptırır ve zarar verir. Onun için insanın nerede, ne zaman, kimden ve neden korkulması ya da cesur olunması gerektiğini iyi tayin etmesi gerekir.

Mesela neden veya nelerden korkmak gerekir? Bana göre insanın önce utanılacak şeyler yaparak rezil olmaktan korkması gerekir. Tehlike olmadığı zaman yumruk salladıklarına, tehlike hissettiği zaman dalkavukluk yaparak gülünç ve itibarsız duruma düşmekten korkması gerekir. Suç işlemekten korkması gerekir.

Kendi payıma ben, bunları yapmaktan veya böyle bir duruma düşmekten sadece korkmam, utanırım da. Şükürler olsun ki, hayatım boyunca böyle bir duruma veya böyle durumlara hiç düşmedim.

Benim bu yazıyı yazmaktan amacım, korkunun felsefesini yapmak, psikolojik, sosyolojik ya da bireysel boyutuyla korku duygsunu incelemek değil elbette. Esasen bu konular hakkında az çok bilgi sahibi olmakla birlikte, bu konuların uzmanı da değilim. Esas amacım, korkunun siyasi boyutunu, sonuçlarını, bir yönetme/iktidar aracı olarak kullanılmasını, özgürlükle olan ilişkisini incelemektir.

Kapitalizmin siyasal yönden üstyapısı, ekonomik yönden ise altyapısı olan, uzun yıllardan bu yana dünyayı ve pek çok dünya ülkesini çekip çeviren liberalizm, 20.yüzyılın özellikle son çeyreğinden itibaren ciddi biçimde şekil değiştirmiştir. Bu değişime bağlı olarak, devletin iktisadi alanla ilişkisi ve görevleri konusunda minimal devlet/en az devlet anlayışını, özgürlüklerin alanının genişletilmesini, negatif özgürlük görüşünü, refah ve gelir dağılımının, rekabetten doğan iktisadi ahenk varsayımına dayalı olarak hakkaniyet içinde gerçekleşmesini, daha sonraları kabul gören Keynesci refah toplumu ve sosyal devlet ilkelerini savunan klasik liberalizmin yerini Yeni Liberalizm almıştır.

Liberalizmin bu yeni versiyonu iktisadi yapının, geçmişteki bir kısım siyasi iktidarların yaptığı gibi, gerektiğinde, özellikle güvenlik nedenlerine bağlı olarak halkın yaşamına ve özgürlüğüne tecavüz edilebileceğini kabul eder. Yani bunalan kapitalizmin, bunalımdan çıkması için icat edilen, bir yönüyle güvenliğin teminatı olarak ortaya çıkan ve artık pek işe yaramayan eskisinin yerine ikame olunan bu yeni liberalizm anlayışı, Thomas Hobbes’un ‘her yerde hazır ve nazır devlet ilkesi’ üzerine inşa edilmiştir.

Lars Fr.H.Svendsen’in de işaret ettiği üzere, geçmişte Bush yönetimi, günümüzde Trump yönetimi tarafından hem ulusal, hem de uluslararası alanda uygulamaya konulan bu yeni liberal politikanın dayandığı, dayandırıldığı temel, ‘şiddete başvuran insanlar, teröristler eylemleri dolayısıyla kendilerini ahlaki düzenin dışında bir yere yerleştirmişlerdir, o halde kendilerini savunan insanların da aynı şekilde hareket etmeye hakları ve izinleri olmalıdır – ABD terörizm tarafından tehdit edildiği sürece, ülke devletin savunmayı çıkış noktası olarak aldığı normlar tarafından kısıtlanmamalıdır.

Bu görüş, bu anlayış, bu yaklaşım, tam da Hobbes’un Leviathan’nının, yani egemeninin, yani devletinin harekete geçirilmesi, Hobbes’un toplum sözleşmesinin uygulamaya konulmasıdır. Yani devlet, yani egemen böyle yaparak demektedir ki, ‘sen yurttaş olarak sözleşmede bana verdiğin yönetme yetkisiyle, sözle, itaat yükümlülüğüyle bağlısın, ama ben bu sözleşmeyle bağlı değilim.

ABD’nin hem kendi ülkesi yönünden, hem de dün Irak’ta, bugün Suriye’de izlediği politikanın mantığı ve temel argümanı budur. Yani özeti şudur: ‘Ben özgürlük düşmanlarıyla savaşıyorum, bunun gerektirdiği her şeyi yapmak zorundayım ve yaparım.

Bu yaklaşım, sadece Hobbes’un görüşlerini uygulamaya koymak değil, aynı zamanda Hitler’in akıl hocalığını yapan, siyaset anlayışını ‘dost/düşman’ ayrımı üzerine kuran, ‘herhangi bir dinsel, ahlaki, ekonomik, etnik ya da başka bir karşıtlık, insanları dost ve düşman olmak üzere etkili biçimde ayırmayı başaracak kadar güçlü ise, siyasal bir karşıtlığa dönüşür. Siyasal bir eylem, insanın kendi varoluşunu sürdürmesinden ve onu tehdit edenleri yok etmesinden ibarettir…Böyle bir siyasi eylem devletin tek hakkıdır ve kendi varlığını devam ettirebilmek için devlet, içerideki tüm düşmanları, yani homojen birlikle uyuşmayan herkesi bertaraf etmelidir. Güçlü devlet icap edeni yapan devlettir’ diyen Alman hukuk profesörü ve siyaset kuramcısı Carl Scmitt’e rahmet okumaktır.

Devlet, terörle, terörizmle, teröristle, halkın yaşama ve özgürlük haklarına her ne sebeple olursa olsun tecavüz edenlerle, kendi otoritesini sarsanlarla, varlığını ve bekasını tehlikeye düşürenlerle elbette mücadele etmeli, halkının ve sınırlarının güvenliğini sağlamalıdır. Zira dışarıya karşı halkın menfaatini ve güvenliğini korumak, içeride adaleti tesis etmek, halkın refahını sağlamak devletin asli görevidir.

Peki, devlet bunu nasıl yapmalıdır? Hukukun içinde kalarak, hukuk devleti olmanın gereklerine uyarak yapmalıdır. Çünkü düne kadar halk, ülke ve egemenlik unsurları temelinde tanımlanan devletin günümüzdeki olmazsa olmaz özelliği, niteliği hukuktur, hukuk devleti olmaktır, ikincisi ise demokrasidir. Devlet eğer bu iki önemli niteliğini ve özelliğini yitirirse, devlet olarak varlığını sürdürebilir belki ama herhalde halkının ve uluslararası camianın nezdinde güvenilirliğini, itibarını ve saygınlığını sürdüremez.

Dahası güvenlik adı altında korkuyu bir yönetme tekniği olarak kullanan, bu yolla kendisini meşrulaştıran ve yurttaşlarının itaat etmesini sağlayan, bu amaçla korkuyu araçsallaştıran, özgürlüklerin kullanılma alanını daraltan, bir kısmını ise ortadan kaldıran bir siyasi iktidar, uzun süre ayakta kalamaz. Böyle bir iktidar, böyle bir iktidarın temsil ettiği devlet demokrat bir devlet olamayacağı gibi hukuk devleti de olamaz. Böyle bir iktidar yapısı altındaki halkın hukuk güvenliği tehlikede olduğu gibi temel özgürlükleri de ciddi tehlike altındadır. Amerika’nın kurucu babalarından olan Benjamin Franklin’in ‘Geçici güvenlik uğruna temel özgürlüğünü feda edenler, hem özgürlüklerini, hem de güvenliklerini kaybederler’ demesi ondandır.

Zira korku politikaları hukuka, adalete olan güveni ortadan kaldırır, güvenlik ilkesini sulandırarak aşındırır, demokrasinin özünü oluşturan özgürlüğün kuyusunu kazar. Onun için, hukuk, hukuk devleti anlayışı, adalet ilkesi, demokrasi ve özgürlük kavramları ve kurumları, siyasal düşüncemizde korkunun teşkil ettiği yerden daha temel bir yere sahip olmalıdır.

Esasen korku yoluyla meşruluk kazanan ya da kazandırılan ya da kazandırılmaya çalışılan her şey, terör de dahil olmak üzere her şey, ülke için, devlet için, siyasi iktidarın kendisi için, hukuk devleti için, demokrasi için, ekonomi için, siyasi istikrar için terörün kendisinden çok daha büyük tehlike oluşturur. Zira ve Svendsen’in ifadesiyle ‘korkunun oluşturduğu nedenlere karşı sürdürülen mücadelenin bizzat kendisi korkuya neden olur. Siyasi özgürlüğümüzün önemli bir parçası tam da çok büyük korkular yaşamadan hayatlarımızı sürdürmekten oluşur.

Son bir söz. Onu da Amerika eski Adalet Bakanı John Ashcroft söylüyor: ‘Barışsever insanları kayıp özgürlük hayaletleriyle korkutanlara benim mesajım şudur: Taktikleriniz sadece teröristlere yardım ediyor, zira bunlar ulusal birliğimizi sarsıyor ve azim ve kararlılığımızı sekteye uğratıyor. Bunlar Amerika’nın düşmanlarının eline koz veriyor, dostlarını ise tereddüde düşürüyor. İyi niyet sahibi insanları kötülük karşısında sessiz kalmaya teşvik ediyor.