Yazık ki dünya tarihi, çoğunlukla tasvir edildiği gibi sadece insan cesaretinin değil, insan korkaklığının da tarihidir.’ Stefan ZWEIG

BİR SİYASİ DÖNEK: JOSEPH FOUCHÉ

Joseph Fouché, usta yazar Stefan Zweig’ın ‘zamanının en güçlü, bütün zamanların en tuhaf adamlarından biri’ olarak takdim ettiği, ‘Joseph FouchéBir Politikacının Portresi’ adıyla biyografisini yazdığı kişidir.

Fouché, siyasi tarihin tanıdığı ve yazımladığı en mahir döneklerden birisidir. Tam da bu karakterine uygun şekilde, devrim olduğunda devrimin yanında olmuş; Girondinlerle beraber meclise girmiş; konvansiyon ve direktuvar yönetiminde bulunmuş; devrimin radikalleşmesi sonrasında Jakobenlere katılmış; devrimin terör süreci olan bu dönemdeki katliamlarda aktif rol almış; Robespierre’in ve Jakobenlerin iktidardan indirildikleri Termidor döneminde bu sürece katılmış; Napolyon’un iktidarı ele geçirmesi sonrasında gizli polis örgütünün başına geçmiş, İçişleri Bakanlığı yapmış; Napolyon’un düşüşünün ardından kralcılarla ve Fransa’nın girdiği savaşın kötüye gittiği aşamada İngilizlerle işbirliği içinde olmuştur. Devrimin çocukları, bu bağlamda Robespierre, Danton, Marat, Barras, Lamartine, Michelet, Saint-Just, daha sonra iktidarı ele geçiren Napolyon birer birer gitmiş, ama o ayakta kalmıştır. Onun için Napolyon, St. Helene Adası’nda sürgünde iken onu ‘yaşamım boyunca tanıdığım en kusursuz dönek, hakiki ve mükemmel bir hain’ olarak tanımlar.

Döneklik bir karakter bozukluğudur. Dönekler ise siyasi tarihten daha çok psikoloji biliminin konusu ve malzemesidir. Mevki, makam, para için her türlü rezilliğin ve ahlak dışı davranışın içinde yer almaktan çekinmeyen bu karakterdeki kişiler için tek bir hedef vardır, o da kişisel çıkardır. Bu amaçla her türlü maskeyi kullanan ve hemen her dönemin adamı olan döneklerin en büyük özellikleri siyasi sezgileri, öngörüleri ve dehalarıdır. Nitekim Balzac ‘Karanlık Bir İş’ isimli romanında Fouché’yi ‘benzersiz bir deha, sağlam bir kafa’ sahibi olarak tanımlar.

1790’da papaz öğretmeni, 1792’de kilise yağmacısı, 1793’te komünist, 1798’de milyoner, daha sonra Otranto dükü olan Fouché, hiçbir şeye, hiçbir değere, hiçbir insana, hiçbir sürece tam olarak bağlanmamıştır. Önce kiliseye, daha sonra devrime, Direktuvar’a, konsüllüğe, imparatorluğa ve krallığa geçici olarak ve kişisel çıkarları doğrultusunda bağlanan, 18. Brumaire Darbesi esnasında birdenbire yeteneklerini, siyasi dehasını ortaya koyarak siyaset sahnesine çıkan Fouché, Stefan Zweig’e göre ‘Tanrı’ya dahi hayat boyu sadık kalmamış‘ bir siyasi figürdür.

Lyon’da ayaklanan isyancı kralcıları mitralyöz ateşi, nehirde boğma, giyotin gibi insanlık dışı yollarla katleden kişi olarak da tarihe geçen Fouché, sadece yerel bir siyasetçi, entrikacı ve dönek değildir. Tarihin bütün zamanlarında ve başkaca pek çok ülkede de örneklerine sıkça rastladığımız aşağılık bir karakterdir. Sadece dün değil, günümüzde de örneklerine çok fazla olarak rastladığımız, siyasette değil, ticarette, arkadaşlıklarda, dostluklarda da revaçta olan döneklik, aslında bir insanlık trajedisidir ve dahi sosyal bir fahişeliktir. Makam, mevki, para, şöhret için her kılığa giren, dün söylediğinin tam tersini ertesi gün pişkinlikle söyleyen arsız ve arızalı tiplerdir bunlar. Dönek doğulmaz elbette, dönek olunur sadece.

Liverpool Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi ve davranış bilimleri uzmanı Minna Lyons, ‘The Dark Triad of Personality: Narcissism, Machiavellianism, and Psychopathy in Everyday Life/Kişiliğin Karanlık Üçlüsü: Günlük Hayatta  Narsizm, Makyevelizm ve Psikopati’ isimli eserinde, bu karanlık üçlüyü: risk almaktan ve başkalarına eziyet etmekten hoşlanan psikopatlar, manipüle etmeyi, hile yapmayı seven Makyevelciler, kendisine aşık olan ve başkalarını sömürmeyi alışkanlık haline getiren narsistler şeklinde sınıflandırıyor ve ‘kimse psikopatlık, Makyevelcilik, narsistlik geniyle doğmaz, bunlar sonradan edinilir, ama bu konuda yapacak bir şey yoktur da denilemez’ diyor.

Dönekler, kişiliğin bu karanlık üçlüsünün daha ziyade Makyevelcilik kısmında yer alırlar. Öyle oldukları için de dün başka yerde, bugün başka yerde, ama her durumda kendi kişisel çıkarlarının bulunduğu yerde konumlandırırlar kendilerini. Hepsi narsist, hepsi psikopat değildirler elbette, ama bir kısmı bu kişilik bozukluklarına da sahiptir.

Böylelerini tedavi etmek, kuşkusuz bizim elimizde değildir. Ama herhalde böylelerinden sakınmak, uzak durmak bizim elimizdedir.

Son bir söz: siyasi dönekliğin tarihini merak ediyor ve öğrenmek istiyorsanız eğer, Zweig’ın yazdığı ‘Joseph FouchéBir Politikacının Portresi’ isimli biyografik eseri okuyun mutlaka. Ben bir kez değil, birkaç kez okudum zira.

Advertisements

ANILARIMDAN BİRKAÇ SAYFA – ANKARA BAROSU’NA VEDA, TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NE MERHABA –

Ankara Barosunda başkanlık yaptığım yaklaşık altı yıl içerisinde epeyce takdir, teşekkür, alkış almış, oldukça da düşman kazanmıştım. Ama bu doğaldı ve aslında başarılı olduğumun da kanıtıydı. Neden mi? Che Guevara söylüyor nedenini: ‘Düşmanın yoksa hayatta, hiçbir başarın yok demektir.’ Onun için Ankara Barosu başkanlığından ayrılıp Türkiye Barolar Birliği’ne giderken İsmet İnönü’nün şu sözleri geldi aklıma: ‘Takdir seslerini dostlarınızın alkışlarından değil, muarızlarınızın kin ve garaz dalgalarından alabiliyorsanız eğer, yolculuğunuz çetin, ama yaşanmaya değer olacaktır.

Evet, yeni bir yolculuk başlıyordu ve bu yolculuk oldukça çetin geçeceğe benziyordu. Nitekim öyle de oldu. Zira takdir seslerini dostlarımın alkışlarından daha ziyade muarızlarımın kin ve garez dalgalarından aldım. Ama öyle de olsa, böyle de olsa, yaşanması gereken şeyler de, yaşanmaması gereken şeyler de yaşandı ve bitti. Ve bütün bunlar, sevinciyle, acısıyla, mutlu mutsuz an’larıyla birer anı olarak belleğimde kaldı. Acı çektim belki, sıkıntılar, üzüntüler yaşadım belki, ama bunların sayesinde biraz daha büyüdüm, biraz daha olgunlaştım, biraz daha oldurdum kendimi. Yani tam da Nazım Hikmet’in dizeleriyle ‘… ustalaştım biraz daha taşı kırmakta, / dostu düşmandan ayırmakta…’ Ve hiçbir şeyden dolayı, yaptığım hiçbir işten, verdiğim hiçbir karardan, söylediğim hiçbir sözden, yazdığım hiçbir yazıdan dolayı en ufacık bir pişmanlık dahi duymadım.

Son bir söz: Eski New York Valisi Mario Cumomo, ‘seçim kampanyanı şiirle yapar, düz yazıyla yönetirsin’ diyor. Benim Ankara Barosundaki seçim kampanyalarımı takip edenler bilirler ya da hatırlarlar; ben de, bütün ‘seçim kampanyalarımı şiirle yaptım’, ama başkanlık yaptığım süre içinde Ankara Barosu’nu ‘düz yazıyla yönettim.’ Yani düz yazının gerektirdiği gibi noktasına, virgülüne uygun şekilde yönettim, düz yönettim, düzgün yönettim, adil yönettim, kim ne derse desin, tek başıma değil, yönetimle birlikte yönettim.

Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır’ diyor Buddha. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem, Türkiye Barolar Birliği’ne ‘merhaba’ dememi, Ankara Barosu’na ise ‘veda’ etmemi gerektiriyordu. O nedenle, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmemden hemen sonra, bir ‘veda’, bir de ‘merhaba’ mesajı yayınladım.

Ankara Barosu avukatları ve çalışanları için yazdığım veda mesajıma, Mevlana’nın büyük eseri Mesnevi’ye başlarken yazdığı ‘Dinle, bu ney neler hikâyet eder, ayrılıklardan nasıl şikâyet eder’ diye başladım, Leo Buscaglia’dan hem ödünç, hem de ilham alarak şöyle devam ettim; ‘Mevlana’nın sözleriyle başladım, çünkü bu benim size son seslenişim. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle bugün Ankara Barosu Başkanlığı’na veda ediyorum. Ankara Barosu Başkanlığından ayrıldığım bugün, görevimi hakkıyla yapmış olmanın, size, sizin verdiğiniz desteğe layık olmanın iç huzurunu ve mutluluğunu yaşıyorum. Bana güvenenlere, bana destek olanlara, verdikleri destek ve gösterdikleri güvenle beni ve birlikte görev yaptığım arkadaşlarımı başarıya taşıyan siz sevgili meslektaşlarıma en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Başta Yönetim Kurulu Üyesi arkadaşlarım olmak üzere, diğer kurullarda birlikte görev yaptığım meslektaşlarıma, Baro Başkanı olduğum günden Birlik Başkanlığı’na seçildiğim güne kadar verdikleri emek ve unutulmaz destekleri için, mesleğimize, Baromuza kattıkları değerler için teşekkür ediyor, şükranlarımı sunuyorum. Baro Başkanı olarak göreve başladığım tarihten ayrıldığım tarihe kadar olan süre içinde, aklım, elim, kolum, ayağım olan, beni başarılı kılan, beni taşıyan, bana omuz veren Ankara Barosu’nun değerli ve özverili çalışanlarına teşekkür ediyorum. Riske girmemi, başarısız olduğum zamanlarda dahi yoluma devam etmemi sağlayan, beni destekleyen, bana tahammül eden eşime ve çocuklarıma teşekkür ediyorum.  Bana emek veren, fırsat veren, beni okutan, iş, aş, mülk sahibi yapan ülkeme, ülkemin insanlarına teşekkür ediyor, iyilikler, güzellikler diliyorum. Her biri bir diğerinden farklı ve değerli olan, benimle aynı görüşte olan veya olmayan, büyümeme yardımcı olan, beni destekleyen, bana mücadele gücü ve isteği veren, farklı görüşleri öğrenmeme, değişik açıları görmeme olanak sağlayan karşıt görüşteki meslektaşlarıma, bana en muhalif olanlara teşekkür ediyorum. Farkında olmadan yanımda bulduğum, bana yalnız olmadığımı anlatan, kendimi hatırlatan, ideallerimi, sevinçlerimi, üzüntülerimi paylaşan, beni dinleyen, beni seven, beni anlayan, beni önemseyen, bana huzur veren, nasihat veren, omuz veren arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. Olmaz olan şeyleri olur hale getiren, umudu canlı tutan, yaşama gülerek bakmamı sağlayan iyimserlere, beni dengede tutan pragmatistlere, bana iyiliğin ne olduğunu öğreten kötülere, hayallerimi canlı tutan romantiklere teşekkür ediyorum. Saygılarımla.

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle Birlik delegelerinin tamamına gönderdiğim ve ayrıca Türkiye Barolar Birliği’nin WEB sayfasına da koyduğum 16 Haziran 2010 tarihli yazıda, duygu ve düşüncelerimi şu şekilde ifade ettim; ‘Demokrasi, yarışmaya, yani halkın tercihine dayanmakla,  farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu, fikirlerin birbirleriyle serbestçe rekabet etmesini, her türlü siyasi düşünce ve felsefenin kendisini özgürce ifade etmesini ve örgütlemesini, siyasi eşitliğe dayanarak gerçekleştirilen düzenli seçimleri gerektirir. Bütün bunlar, halkı yönetime ortak etmenin, diğer bir deyişle halkı yetkilendirmenin yolları ve araçlarıdır. Türkiye Barolar Birliği’nin 12-13 Haziran 2013 tarihlerinde yapılan 30. Olağan Genel Kurulu sonucu ortaya çıkan irade, sizin Türkiye Barolar Birliği yönetimine ortak olmanızın, bizzat kendinizi yetkilendirmenizin demokratik yolu ve aracıdır. O nedenle yapılan seçimlerin bir tek galibi vardır, o da Türkiye Barolarıdır, Türkiye Barolar Birliği’dir. Seçimi geride bırakmış olmakla, artık geleceğe bakmamız, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonrada el ele vermemiz, bilgiyi, aklı, siyaset ahlakının temel ilkelerini, hukuku, hukukun üstünlüğünü rehber alarak, Birlik olma iradesini, yani sevgiyi, saygıyı ve dayanışma ruhunu öne çıkararak, sabır, cesaret ve kararlılık içinde, ama çok çalışarak Birliğimizi, Barolarımızı ve Mesleğimizi yüksek değer yaratan bir konuma getirmemiz gerekir. Bütün bunları hep birlikte yapacağımıza olan inancımla, bana verdiğiniz destek için hepinize teşekkür eder, sevgi ve saygılar sunarım.

Seçilmemin ve mazbatamı almamın hemen ardından bir ilki, bu nitelikteki kurumların, kuruluşların başına gelen hiç kimsenin o güne kadar ve o günden sonra yapmadığı bir ilki yaptım. 3628 Sayılı Kanunun İkinci, Mal Bildiriminde Bulunulması Hakkında Yönetmeliğin Sekizinci maddesi hükümlerine göre vermek zorunda olduğum ve verdiğim Mal Bildiriminin bir örneğini Türkiye Barolar Birliği’nin WEB sayfasına koymak suretiyle kamuoyuna açıkladım.

Fiilen ve hukuken görevime başladığım 16 Haziran 2010 günü düzenlediğim basın toplantısında şunları söyledim; ‘…çağdaş ve kurumsal yönetimin öncelikleri adil olmak, sorumlu davranmak, şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Bu ilkeleri uygulamak yöneticileri ve kurumlarını demokrat, denetlenebilir ve güvenilir kılar. Görev yapacağım süre içinde, beni seçen meslektaşlarıma her zaman hesap vermeye hazır olacağım. Bunun ilk göstergesi olarak mal bildirimimi Birliğimizin WEB sayfasına koymak suretiyle meslektaşlarıma ve kamuoyuna açıkladım.

 

Birlik Başkanlığına seçilmemin hemen arkasından sinir ucu iltihabı/zona oldum. Seçim sürecinde yaşadığım yorgunluğun, gerilimin hediyesi olan hastalığın ilk belirtisi Selanik’te kendisini gösterdi. Ankara’ya döndükten sonra başlayan tedavim on beş yirmi gün devam etti. Bu sürenin çoğunu evimde dinlenerek geçirdim.

‘… Hücre insanın kendisini tanıması, zihinsel ve duygusal süreçlerini gerçekçi ve düzenli bir şekilde gözden geçirmesi için ideal bir yerdir. Kişisel ilerleyişimizi değerlendirirken, sosyal konum, tanınmışlık, zenginlik ve eğitim düzeyi gibi dış etmenlere odaklanmaya eğilimliyizdir. Kişinin maddi konulardaki başarısını ölçmesi açısından bunlar elbette önemlidir; ayrıca pek çok kişinin hayatını bu tür şeylere bağladığını düşünürsek, bütün bunlar çok da anlaşılır şeylerdir. Ne var ki, bir insan olarak gelişimimizi değerlendirirken içsel yolculuklarımız çok daha can alıcı öneme sahiptir. Dürüstlük, içtenlik, sadelik, alçak gönüllülük, karşılıksız cömertlik, başkalarına hizmete hazır olmak, ruhsal yaşamın temelidir ve bu herkesin elinin altında dilediği miktarda mevcuttur. Ciddi bir iç gözlem yapmadan, kendini tanımadan, zayıf yanlarını ve hatalarını görmeden insanın bu tür konularda gelişme sağlaması mümkün değildir. Hücre başka bir şey vermese bile, size, hayatınızın tüm seyrini her gün gözden geçirme, içinizdeki kötüyü alt edip iyiyi geliştirme fırsatı sunar… Unutmayın ki, azizler yılmadan çabalayan günahkârlardır…

Bu sözler Nelson Mandela’ya ait. Anılarında yazıyor bunları. Mandela gibi hapis yatmamış, hücrede kalmamıştım. Ama hastalığım süresince evde kapalı kaldığım o dönem, benim için hücrede kalmak gibi bir şey oldu. O süreçte ben de hücredeki adam gibi kendimi gözden geçirdim. Kendi içime, kendi derinliklerime doğru yolculuklar yaptım. Azizler gibi hayatım boyunca yılmadan çalıştığımı, çabaladığımı düşündüm. İçimde kötülük yoktu. Hiçbir zaman da olmamıştı. İyilik vardı, iyilikler vardı. Bunları daha da çoğaltmam gerekir dedim kendime.  Sadece bunlar değil, mesleğime, meslek örgütüme, ülkeme, insanlara hizmet etmek isteğim, hatta sevdam vardı. Ankara Barosu Başkanlığından sonra hizmet etme olanağını, fırsatını, bu kez Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yakalamıştım. Bu fırsatı iyi değerlendirebilmek için işe hemen başlamam gerekiyordu ve öyle de yaptım.

Tedavimin sona ermesinden sonra Türkiye Barolar Birliği Dergisi’nin Temmuz-2010 tarihli sayısında yayınlanan ‘Umudun Cesaretiyle’ başlıklı yazımda, Birlik Başkanlığı’na seçilmemden sonraki duygu ve düşüncelerimi, tedavi sürem içinde kendi derinliklerime yaptığım yolculuğu şu şekilde ifade ettim;

‘Mazbatamı aldıktan sonra Türkiye Barolar Birliği’nin kapısından içeriye, Ankara Barosu Başkanlığı’na ilk seçildiğim gün yaptığım gibi, bir yandan “Tanrım, girdiğim yere doğrulukla girmemi, çıktığım yerden doğrulukla çıkmamı nasip et. Benden desteğini hiç esirgeme” (İsra Suresi 80. Ayet) diye dua ederek; diğer yandan Anwari Soheili’nin, Sadi’nin Gülistan’ına yazdığı önsözündeki “Bir dünya malı elinden gittiyse,/Üzülme buna, hiçtir o/Ve bir dünya malı geçtiyse eline,/Sevinme buna, hiçtir o./Önünden geçer acılar ve zevkler,/Geç dünyanın önünden, hiçtir o.” dizelerini düşünerek girdim.

Sonra Birlik Başkanlığı’na adaylığımı açıkladığım günü, sonrasındaki günleri, seçildiğim günü düşündüm. Hemen aklıma Homeros’un İlyada’da yazdığı şu sözleri geldi: “Rüzgârın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları, Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran, seni eleştiren,  ya da seni lanetleyen insanlar; yapraklar gibidir seni itham eden, yargılayan ve mahkûm eden insanlar; yapraklar gibidir seni gizliden kınayan, ayıplayan veya alaya alan insanlar da. Onların hepsi ilkbaharda doğarlar, sonra rüzgâr gelir, yere savurur onları, sonra orman yenilerini üretir onların yerlerine.”

Duygu ve düşün dünyamdaki gezimi Homeros’un bıraktığı yerden Romalıların bilge hükümdarı Marcus Aureliusu konuşturarak sürdürdüm: “Geçmişte olan bütün şeylerin şimdi de olduğunu, gelecekte de olacağını düşün. Geçmişteki dramları, birbirinin aynı sahneleri gözünün önüne getir. Hadrianus’un ya da Antonius’un yahut Philip’in, İskender’in ya da Croisus’un saraylarını düşün; Sezar’ı düşün, Brutüs’ü düşün. Bunların hepsinde oyunun aynı olduğunu, yalnızca oyuncuların farklı olduğunu düşün.”

Buruk bir gülümsemeyle bunları düşündüm. Sonra kendi kendime “Hayal kırıklığına uğrama. İnsanları sevmeye, onlarla birlikte olmaya ve hareket etmeye devam et. Ama hiç şaşırma ve unutma: insanlar neyse odurlar. Onun için sen, ara sıra çık gökyüzüne seyret âlemi; bazen de in yeryüzüne seyretsin âlem seni” diyerek yaşananları geçmişte bıraktım ve “umudun cesaretiyle” geleceğe doğru yürümeye başladım.    

Başlangıçlar zordur. Yeni olmanın verdiği zorluklar vardır. Yüksek olan beklentilere cevap verememe korkusunun, başarılı olup olamama endişesinin getirdiği zorluklar vardır. Bütün bu zorlukları aşabilmek için, iş ahlakının birinci ilkesi gereği hemen işe koyulmak ve neyin varsa vermek gerekir. Ben de öyle yapmak istedim. Ama yorucu ve zorlu geçen seçim sürecinin hemen ardından yakalandığım sinir ucu iltihabı/zona hastalığı buna izin vermedi. Kutlamalarla, geçmiş olsunlar birbirine karıştı. Hastalık nedeniyle dinlenmeye mecbur edildiğim bu süreçte, bir yandan kendimi iyileştirmeye çalışırken, diğer yandan uzunca bir süreden beri ihmal ettiğim kendime zaman ayırdım. Dağılan düşüncelerimi topladım, duygularımı tamir ettim, öncelikli hedeflerimi gözden geçirdim, yapmayı tasarladıklarıma yeniden ayar verdim.

Günümüzde kurumsal yönetimin en başta gelen ilkeleri; adil davranmak, sorumluluk duymak, şeffaf olmak, günü geldiğinde önce vicdanına, sonra hesap vermek zorunda olduklarına yaptıklarının veya yapamadıklarının hesabını verebilmektir. Zira ve ancak bu ilkeler yöneticileri ve kurumlarını meşru, demokrat, denetlenebilir, güvenilir ve başarılı kılar. Dürüstlük ise bir meziyet olmayıp, zamandan, mekândan, statüden ve mazeretten bağımsız olarak, her insanın özünde bulunması gereken asli bir niteliktir.

Böyle düşündüğüm,  bugüne değin yürüttüğüm tüm gönüllü ve kamusal görevlerimde bu ilkelere sadık kaldığım için, Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevime mal bildirimimi kamuya ve siz değerli meslektaşlarıma açıklayarak başladım.

Eskiden bir işin en başında olmak, gücü, yetkiyi, otoriteyi elinde bulundurmak ve bunları kullanmak bir kurumu veya kuruluşu yönetmek için, o kurum veya kuruluşa liderlik yapmak için yeterliydi. Ama artık bugün değil.

Bir yönüyle dünya işlerinin sınır ve denetim dışı kalması, plansız olarak ya da beklenmedik biçimde veya kendiliğinden biçimlenip varlık kazanması anlamına gelen küreselleşme olgusu, diğer yönden bilgi ve iletişim teknolojilerinin şaşılacak bir hızla yaşamımıza soktuğu yenilikler, esnek takım organizasyonlarına sahip olma gereksinimi, insanların geçmişe oranla farklılaşan beklentileri, talepleri ve benzeri diğer etkenler, günümüzde yönetim anlayışını bütünüyle değiştirmiş durumdadır.

Öyle olduğu için günümüzde liderlik yapmanın veya bir kuruluşu yönetmenin yolu, güç göstermekten, içi dışı boş süslü laflar etmekten, hamasetten geçmiyor artık. Bilgiden bilgilere ulaşmaktan, eski olanı, eskimiş olanı, işe yaramaz olanı terk edip yeni olanı uygulayabilmekten, buluşlara ulaşabilmekten, yeni değerler yaratabilmekten, yaşamınızı başka insanların kalplerine dokundurabilmekten,  başkalarını etkileyebilmekten, başkalarından etkilenmekten, bizzat eyleme geçmekten, başkalarını eyleme geçirebilmekten geçiyor.

Bu yönetim biçiminde gidilecek yol, sadece yönetim veya lider tarafından değil, kurumun veya kuruluşun her bir üyesiyle, her bir çalışanıyla birlikte yürümeyi ve keşfedilmeyi bekleyen bir yoldur. Katılımcılığı esas alan bu yönetim sürecinde, yaptıkları işe inancı olan, işine tutkuyla bağlı bulunan, alçak gönüllü, adil, dürüst ve algısı güçlü olan, gerçeği söyleyen, dinlemesini bilen, iyi ve ahlaklı insanlara ihtiyaç vardır.

Türkiye Barolar Birliği’nin kapısı ve olanakları, dün olduğu gibi bugün ve bugünden sonraki her gün bu nitelikteki insanlara ve meslektaşlarımıza açık olacaktır.  

On dördüncü yüzyılın sonlarına doğru Batı’da ortaya çıkan “İbret Oyunları”nın içerisinde en çok bilineni “Everyman”dir. İngilizce olan “everyman” sözcüğünün Türkçe karşılığı “sıradan insan”dır. On altıncı yüzyıla kadar halkın büyük bir ilgiyle izlediği bu oyunlar, temelde Hıristiyan ahlakını yüceltmeyi amaçlar. Bu oyunlardan birisinde, everyman ölüm meleği tarafından ziyaret edilir. Dünyadaki konukluğunun sona ermekte olduğunu anlayan everyman, bunun verdiği panikle kendisini götürmemesi, ölümünün ertelenmesi veya biraz geciktirilmesi yönünde yaptığı bütün talepler ölüm meleği tarafından reddedilir. Ölümden kurtulmasının mümkün olmadığını anlayan everyman, ölüm meleğinden son yolculuğu için yanına bir refakatçi almasına izin vermesini rica eder. Ölüm meleği bu isteği “eğer birisini bulabilirsen olur tabii” diyerek kabul eder. Bunun üzerine everyman kendisine son yolculuğunda refakat edecek birisini aramaya başlar. Ne var ki, bütün arkadaşları, yakınları, akrabaları değişik özürler bildirerek bu talebi kabul etmezler. Sonunda, everyman’e son yolculuğunda sadece yaşamı boyunca yaptığı işler eşlik eder.

Bir gün gelecek Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevim sona erecek. Zira Buddha’nın şiirsel ifadesiyle “Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir.” Önemli olan o gün geldiğinde, görevde iken yaptığımız işlerin, iyi işlerin, hizmetlerin arkamızda kalması, yaptığımız iyi işlerle, hizmetlerle anılmamızdır. Yani “baki kalacak olan bu kubbede hoş bir seda olmaktır.”     

Her gün olduğu gibi bugün akşam da uyumak için yatağımıza gideceğiz. Bunu yaparken yarın sabah yaşamaya devam edeceğimize ilişkin hiçbir güvencemiz yoktur. Ama öyle de olsa ertesi gün yapmayı düşündüklerimizle ilgili planlar yaparız. Esasen gelecek sadece bir plandan ibarettir. Buna da umut diyorlar. Eğer umut var ise, ki yaşamda her zaman için umut vardır, o zaman bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirmek için fırsat da var demektir. Gelecek, kavga etmenin, kamplaşmanın, zıtlaşmanın, kırmanın dökmenin, bozmanın değil, bütünleşmenin günü, yeni kazanımlar elde etmenin, yeni değerler yaratmanın günü olmalıdır. Hepimizin istediği, hepimizin gönlünden geçen bu olmakla, başarılı olmamak, olamamak için hiçbir neden yoktur. O halde ve hep birlikte, daha iyi bir Barolar Birliği, daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir dünya yaratmak için yola koyulalım. İnanıyorum ki, başarılı olacağız…

‘Erdemli insanın üzerine titrediği şey karakterdir, bayağı insanın üzerine titrediği şey ise makam ve mevkidir.’ KONFÜÇYÜS

FAZİLET MÜCADELESİ!

Amerika Birleşik Devletleri’nin eski başkanlarından John Fitzgerald Kennedy, 1956 yılında ve daha henüz genç bir senatör iken yazdığı Türkçeye ‘Cesaret ve Fazilet Mücadelesi’ olarak çevrilen ve bu isimle yayınlanan ‘Profiles In Courage’ isimli kitabında siyaseti cesaret ve erdem boyutuyla inceler.

Kitabını takdim ederken, ‘Bu eserin konusu medeni cesarettir’ diyen Kennedy, Amerikan siyasi tarihinden cesaret ve erdemle ilgili somut örnekler verir ve aslında insani bir meziyet olmayan, her insanda bulunması gereken asgari bir özellik olan erdeme Ernest Hemingway’den yaptığı şu alıntıyla yollamada bulunur: ‘Her türlü baskıya rağmen erdem.

Kennedy’nin kitabında incelediği sekiz cesur siyasi profilden birisi olan Cumhuriyetçi Parti Nebraska Senatörü George W.Norris, yapılacak bir oylamada, kullanacağı oy üzerinde partisinin baskı kurması üzerine, senatoda yaptığı konuşmada şunları söyler: ‘Herhangi bir partinin veya şahsın aleti, kölesi, uşağı olarak zafer arabalarında gezmektense, temiz bir vicdanla siyaset hayatından çekilir giderim daha iyi! Ne dostlarının ne de düşmanlarının güvenip saymadığı ihtiyar bir politika kurdu olarak bu hayata devam etmektense bir kenara çekilmeyi ve hem dostlarım hem de düşmanlarım tarafından daima düşüncelerine bağlı kalan ve doğru bildiği yoldan şaşmayan bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim!

Amerikan siyasetinin dürüst, temiz, onurlu, cesur kişilerinden başkaca örnekler de veren Kennedy daha sonra şunları yazar: ‘Geçmişteki cesaret ve fazilet örneklerini unutan bir millet, mevcut liderlerinden cesaretli ve erdemli davranışlar beklemesini bilmediği gibi, bu özellikleri mükâfatlandırmaktan da aciz kalacaktır… Siyaset adamının milli menfaat uğruna kendi çıkarlarından fedakârlık etmesi beklenir. Bir tek ilke için her rütbeyi, itibar ve güvenliği tepmesi istenir.

Siyaset, en geniş anlamda, insanların bugünlerini, yarınlarını, yani hayatlarını düzenleyen genel kuralları koymak, korumak, toplumun gereksinimlerine bağlı olarak gerektiğinde bunları değiştirmek için yapılan bir insani faaliyettir. Bu bağlamda siyaset, bir şey olmak adına değil, bir şeyler yapmak adına ve yine bir düşünce, bir inanç uğruna, bir düşünceye karşı ve bir düşünce temelinde yapılan bir iktidar mücadelesidir.

Bu tanım çerçevesinde siyaset, gazeteci Ertuğrul Özkök’ün yazdığı gibi ‘…bir şövalyeler mücadelesidir. Çalılıklar arasında saklanıp oraya buraya uzaktan kumandalı mayınlar koyan, göğüs göğse mücadeleyi göze alamayan, hayatı kalleş pusuların kuytularında geçmiş cücelerin savaşı değildir. Bana göre siyaset, belden yukarı yapılan bir grekoromen zarafetidir. Bana göre siyasetin; yani mertçe siyasetin tabiatında belden aşağı vurma pespayeliği yoktur.

O halde siyasetin, dürüstlükle, ilkeli, onurlu ve erdemli bir şekilde yapılması gerekir. Zira Platon’un da söylediği gibi  ‘Yapılan iş her ne olursa olsun, erdem olmayınca elde edilecek her şeyin ve yapılacak her işin sonunda utanç ve kötülük vardır.’ Esasen yapılan iş, ister siyaset, isterse ticaret olsun veya arkadaşlık, dostluk gibi gündelik hayatın diğer insani ilişkileri olsun, erdem içinde yapılmıyor ve kişisel çıkarlar için yapılıyor ise eğer, La Rochefoucauld’nun işaret ettiği üzere ‘Irmakların denizde kaybolup gitmesi gibi, erdemler de çıkarların içinde öylece yok olup giderler.

Pek çok insan gibi kişisel olarak ben de, aynı inançta veya düşüncede olmasam dahi, bir düşüncenin kavgasını inanarak ve dürüstlükle veren, o yolda kararlı bir şekilde yürüyen ve onuruyla mücadele eden insanlara hem değer verir, hem de saygı duyarım. Ama makam, mevki gibi bir şey olmak dışında hiçbir düşüncesi, hiçbir pozitif hedefi, planı, programı, projesi olmayan, yürüttüğü görevde herhangi bir başarısı bulunmayan kişilerin, oturdukları koltukları muhafaza etmek için daha düne kadar küfrettikleri birileriyle ittifaklar kurmalarını, kurdukları bu ittifaklarla kendilerine yeni pozisyonlar sağlamaya çalışmalarını asla erdemli bir davranış olarak görmem. Her kim olursa olsun, bunu yapanlara şahsen değer vermediğim gibi saygı da duymam.

Peki, insan hayatının hemen her alanında varlığını aradığımız, yokluğunda kirlendiğimizi hissettiğimiz beş harften oluşan şu erdem kavramı nedir ve neye hizmet eder? Kennedy’nin üzerine kitap yazdığı cesaret nedir? Hiçbir şeyden korkmamak mıdır, yoksa neden korkacağını ya da korkmayacağını bilmek midir? Cesaretle erdem arasındaki bağlantı ya da ilişki nedir?

Homeros’un şiirlerinde ‘her türlü üstünlük veya erdem için kullanılan’ cesaret kavramının kökünü ilk önce Antik Yunan’da buluruz. Aslında hem ahlaki, hem de felsefi bir kavram olan cesaret, en saf haliyle insani bir erdemdir ve daha henüz ahlaki anlamda kullanılmadan önce Antik Yunan’da ‘bir varlığın yerine getirmesi gereken işlevi en iyi biçimde yerine getirmesi’ olarak tanımlanmıştır.

Başta Sokrates olmak üzere diğer bütün filozofların üzerinde düşündükleri, söz söyledikleri felsefenin başat kavramlarından birisi ve hatta birincisi olan erdem kavramının kökü de yine Antik Yunan’a, Kıbrıslı Zenon’un kurduğu Stoacı felsefeye dayanır.

Onun için erdem ve cesaretle ilgili yukarıdaki soruların yanıtını vermezden önce, felsefe nedir, ne işe yarar sorularının yanıtını vermek gerekir.

Rus asıllı Amerikalı düşünür ve yazar Ayn Rand’ın özlü ifadesi ile felsefe; ‘kokteyl partilerindeki veya kiliselerdeki törenlerin içini doldurmak için yaratılmış anlamsız soyutluklar gösterisi olmadığı gibi, oryantal abartmalarla çınlayan gereksiz bir Avrupa uğultusu da değildir. Felsefe, İngiliz profesörler tarafından başka türlü bir işe girmesi mümkün olmayan çalışma arkadaşları için geliştirilmiş olan ve gerçek ile yollarını ayırmış bir satranç oyunu da değildir. Felsefe, insan yaşamındaki en temel unsurdur. Felsefe, insan aklını ve karakterini, ulusların kaderini biçimlendiren asıl güçtür. İnsanın tercihi bir felsefe sahibi olmak veya olmamak konusunda değil, fakat sadece hangi felsefeye sahip olma konusundadır. İnsanın tercihi, tercihinin bilinçli, açık, mantıklı ve bu nedenle pratik mi olacağı, yoksa rastgele, belirsiz, çelişkili ve bu nedenle zararlı mı olacağı konusundadır…Neden onursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, yaşamınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden – ya beden, ya ruh – gibi, – ya akıl, ya kalp – gibi, – ya güvenlik, ya özgürlük – gibi yapay seçimlerden kaçmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz? Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı ret etmişsiniz, yitirmişsiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme çarpıldı diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz. Aklınızı takip etmedikçe, hayatınızı bu sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça, başkalarının tercih ettiği bir yaşama mahkum olacaksınız. Felsefe, yaşamı sorgulama, varoluşu anlama, aklı ve mantığı kendi mutluluğunuz için kullanma aracıdır. Felsefe, entellerin bir araya geldiklerinde, kafanızı karıştırmak için yaptıkları laf kalabalığı değildir.

Peki, cesaret nedir, erdem nedir? Bunlar neye yarar, bu ikisi arasında hangi noktada bağlantı vardır?

Vikipedi cesareti ‘aynı zamanda yiğitlik, kararlılık, ataklık, ve dayanıklılık özelliklerini de içeren, korku, acı, risk, belirsizlik veya tehdit ile başa çıkabilme yeteneği’ olarak tanımlıyor ve ‘fiziksel cesaret’, ‘ahlaki cesaret’ şeklinde ikiye ayırıyor. Fiziksel bir acı, zorluk veya ölüm tehlikesi ile yüzleşme sırasındaki cesareti tanımlarken, ‘ahlaki cesaret’ kavramına yer veriyor ve bunu ‘utanç, skandal veya şevk kırıcı bir eylem veya durum karşısında etik davranma’ olarak nitelendiriyor.

Napolyon’un ‘taklit edilemeyecek tek eylem’ diye tanımladığı cesaret, bir yönüyle insanın kendisi olmak için attığı bir adımdır, tabii atabilirse. Cesaret korkunun olmaması demek değildir. Korku vardır ve bu insani bir duygudur. Yani insan korkar. Cesaret korkuya rağmen ilerlemektir, korkuya teslim olmamaktır. Aptal ve cahil cesaretini bir kenara bırakırsak eğer, cesaret, mevcut veya olası tehlikeler karşısında aklın kullanılmasıdır. Buna göre cesaret,  nelerden korkulacağını, nelerden korkulmayacağını bilmek ve ona göre önlem almak ve hareket etmektir.

Arapçada fazilet olarak isimlendirilen, Türkçede hem fazilet, hem de erdem olarak kullanılan kavram, Arapçada ‘bir fazlalığa ve üstünlüğe’ işaret eder. ‘Fazlalık veya üstünlük’ göreceli bir ifade ve niteleme olmakla, elbette zamana, olaylara, kültüre ve toplumlara göre farklılık gösterir. Örneğin kahramanlığa değer veren bir toplumda erdem, ‘özgür bir insanın kendisini ifade etmesine ve bu işlevini yerine getirmesine imkan ve destek veren özelliklerdir.

Yaşadığı zamanda ve toplumda, yani Antik Yunanda yerleşik ahlaki değerleri eleştiren, insan için doğru ve iyi olanın; sağlık, zenginlik, mevki, makam, şöhret gibi dünyevi başarılar ve değerler olmadığını savunan ve kesin olarak sadece erdem ve erdemsizliğin iyi veya kötü sayılabileceğini belirten Zenon’a ve onun Stoacı felsefesine göre erdem, ‘düşünce ve eylem bütünlüğüne ve dinginliğe ulaşmış bir zihni durumdur.’ Erdemsizlik ise, ‘düşünce ve eylem tutarsızlığı, insani değerlerin bir zafiyeti ve hatta bir hastalığıdır.’

Doğal hukuk’ öğretisinin oluşturulmasına ve geliştirilmesine çok önemli katkılarda bulunan Stoacı felsefenin bu yaklaşımına göre erdemli insan, ruhen, fikren ve vicdanen huzur içindedir, mutlu olabilmenin bütün koşullarına sahiptir ve öyle olduğu için de mutludur. Erdemsiz insan ise, alışılmış şekliyle dünyevi anlamda zenginlik, makam, mevki, şöhret gibi pek çok şeye sahiptir, ama mutsuzdur. Çünkü korku, suçluluk duygusu, endişe, tutku, üzüntü, boş gurur gibi duygusal gelgitler içindedir. Duygu, düşünce ve davranışları ölçülü ve dengeli değildir. Özgüveni yoktur. Güçsüzdür, cesaretsizdir. Kendisiyle barışık değildir. Parası vardır, ama itibarı yoktur. Onun için makam ve mevki peşindedir. Kendi içinde bölünmüş bir zihne ve kişiliğe sahiptir. Bütün bunlardan dolayı erdemsiz insan ya da insanlar, ayakta ve hayatta kalabilmek, mevki ve makamlarını koruyabilmek, bir şey olabilmek ve olduktan sonra o yeri koruyabilmek için kendisine bir koltuk değneği bulmak, birisine yaslanmak zorundadır.

Böylesi insanlar, tam da Blair Pascal’ın ‘Düşünceler’ adıyla Türkçeye çevrilerek yayınlanan ‘Pensées’ isimli eserindeki gibidirler: yani ‘büyük adam olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece bir küçük adamdır; mutlu olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, sadece mutsuzdur; mükemmel olmak için büyük hevesler taşır, fakat bir gün anlar ki, sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kişi olmak için devamlı umutlar taşır, fakat bir gün anlar ki, kusurlarından dolayı sadece insanların hor görüşüne layık görülmektedir. İşte, dışına çıkmaya imkan bulamadığı bu utanç duygusu, o insanda güçlü bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır, çünkü bu durumda o, kendisini kusurlarından dolayı mahkum eden ve bunun suçunu kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.

Onun için bu ve benzeri diğer insanlara William Reich gibi ‘Dinle Küçük Adam’ diye söze başlamak ve tarihin şu gerçeklerini hatırlatmak gerekir: ‘…Nietzsche’nin üstün insana yükselme ile Hitler’in alt insanına alçalma arasında seçeneğin vardı. Ya ya-şa şa, diye bağırıp alt insanı seçtin….Lenin’in gerçek demokratik anayasasıyla Stalin’in diktatörlüğü arasında seçeneğin vardı. Sen Stalin’in diktatörlüğünü seçtin…Freud’un, senin ruh hastalığının özünü aydınlatmasıyla, yine onun kültür uyumu kuramı arasında seçeneğin vardı. Bacaklarının altından akıp giden kültüre uyumu seçtin ve seksüel kuramı unuttun…Marx’ın, bütün mal değerlerini tek başına yaratan, senin emek gücünün verimi kavrayışı ile devlet düşüncesi arasında seçeneğin vardı. Sen, emeğindeki dirimi unuttun ve devlet düşüncesini seçtin…Fransız Devrimi’nde acımasız Robespierre ile büyük Danton arasında seçeneğin vardı. Acımasızlığı seçip, büyüklüğü ve iyiliği giyotine gönderdin…Almanya’da Göring, Himmler ile Liebknecht, Landau arasında seçeneğin vardı. Himmler’i polis şefi yaptın ve büyük dostlarını katlettin. Lodge ile Wilson arasında seçeneğin vardı. Sen Wilson’ı seçtin…

Alkibiades I’ isimli eserinde Platon, bilge Sokrates’in henüz kamusal ve siyasal yaşamına başlamak üzere olan, halkın önünde konuşmayı ve sitede dilediği her şeyi yapabilecek güçte olmayı isteyen genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki kamusal yaşamın sorumluluklarına hazırlamak için ona ‘kendisine dikkat etme/kendisine özen gösterme’ tekniğini öğretişini anlatır.

Yazılış tarihi kesin olarak belli olmayan, sanal bir Platonik diyalog olması da muhtemel bulunan ‘Alkibiades I’ diyaloğunun ilk ilkesi, tüm Platoncu felsefenin de çıkış noktasını oluşturan ‘kendine dikkat etme/kendine özen gösterme’ ilkesidir.

Çok uzun olan bu diyaloğun sonlarına doğru bilge Sokrates, genç Alkibiades’e şunları söyler: ‘Mutlu olmak için şehirlerin, ne duvarlara, ne üç sıra küreklilere, ne tersanelere, ne de nüfusa ve geniş arazilere ihtiyacı vardır. Sahip olması gerekli olan tek şey erdemdir, öyle değil mi? O halde sitenin/şehrin işlerini iyi görmek istiyorsan, onlara erdem aşılamalısın. Peki, kişi kendinde olmayan bir şeyi başkasına verebilir mi? Öyleyse önce sen erdemli olmalısın; bu, yalnız kendinle ve kendine ait şeylerle değil, fakat aynı zamanda, siteyle/şehirle ve siteye/şehre ait şeylerle de ilgilenmen demektir, zira onları idare etmek isteyen kişiye bilgiden önce erdem gerekir. Eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlığa ve kötülüğe yönelir. Karanlıkta olursan, kendinle ilgili olarak cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki, yapacağın iş de kötülük olur. Bir şehirde erdem yoksa kötülükler önlenemez. Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir.

Bu diyaloğa göre kişi erdemi, ‘kendini bil-mek’ ile öğrenir ve öğrendiği zaman da erdemli yaşar. Onun için erdem, ahlaki anlamda bir kişilik özelliğidir ve bu özellik kişinin işine, duruşuna, davranışına, ilişkilerine, bazen doğrudan, bazen dolaylı şekilde yansır. Ahlaken erdemli bir kişi, toplumun ortak ahlaki değerleri olan çalışkanlık, duygusal akıl, şeref, adalet, dayanışma, yardımseverlik, merhamet gibi değerlerine bağlıdır.

Stoacı felsefeye göre iyi insan olmak aynı zamanda iyi yurttaş olmak demektir. Erdem kavramının ahlakın ve siyasetin bir kavramı olarak düşünülmesine imkan veren de bu yaklaşımdır. İyi yurttaş olmak ise adil, ölçülü, dengeli, erdemli ve bilge olmakla mümkündür. Onun için Sokrates erdemi, bilgi olarak tanımlar. Bu bilgi, insanın kendisini tanımasını ve dolayısıyla nelerden korkulacağını, nelerden korkulmayacağını, nelere yaklaşıp, nelerden ve kimlerden uzak durulması gerektiğini bilmeyi gerektirir.

Toplumda ve insanda bulunması gereken en yüce iyinin erdem, erdemin ise doğanın yasasına uymak olduğunu savunan Stoacı görüş, ahlak felsefesine ‘ödev’ kavramını getirmiştir. Hak sahibi olan, hakların öznesi olan insanın, insan olarak, yurttaş olarak, bir mesleğin mensubu olarak, bir malın veya mülkün sahibi olarak, arkadaş olarak, dost olarak ödevleri vardır. Bu ödevlerin en başında da, insana saygı, başkalarının haklarına saygı, komşunun hukukuna saygı, mesleğe/göreve saygı, meslektaşlarına saygı, arkadaşlarının, dostlarının değerini bilme ve onlara karşı vefalı olma, yurduna bağlılık/sadakat gelir.

Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez’ diyen Sokrates, bu sonuca şunları düşünerek ve söyleyerek ulaşır: Yaşanmaya değecek tek hayat iyi bir hayattır. İyi bir hayatı sadece ‘iyi’ ve ‘kötü’nün ne olduğunu bilirsem yaşayabilirim. ‘İyi’ ve ‘kötü’ göreceli değildir. Bir mantık ve sorgulamayla bulunabilecek şeylerdir. Bu yolla ahlak ve bilgi birbirine bağlanır. Sağlıklı bir kuşkuya dayanmayan bir hayat,  ahlakı olmayan bir cahilliktir. Onun için sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.

Peki! Ne yapalım? Sadece var olmak için değil, yaşamak için yaşayacaksak eğer, bir mola alalım ve hep birlikte kendimizi ve hayatımızı sorgulayalım…!

John Fitzgerald Kennedy ile başladık, Anwari Soheili’nin ‘Sadi’nin Gülistan’ı için yazdığı önsözü ile bitirelim:

Bir dünya malı elinden gittiyse, / Üzülme buna, hiçtir o; / Ve bir dünya malı geçtiyse eline / Sevinme buna, hiçtir o. / Önünden geçer acılar ve zevkler / Geç dünyanın önünden, hiçtir o.

ANILARIMDAN BİR SAYFA –

DÖNEMİN TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI OLARAK 2010-2011 ADLİ YILI’NIN AÇILIŞINDA YAPTIĞIM KONUŞMA –

2010-2011 Adli Yılı, 06 Eylül 2010 günü Yargıtay’da düzenlenen törenle açıldı. Törene dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Danıştay Başkanı Mustafa Birden, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay üyeleri, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyeleri ile çok sayıda davetli katıldı.

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker yaptığı konuşmada, Anayasa değişikliklerine ilişkin eleştirilerini dile getirdi. Önemli kurumsal değişikliklerin mutlaka geniş bir toplumsal uzlaşıyla gerçekleşmesi gerektiğini belirtti. ‘Hukuk üstün tutuluyorsa yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanmalıdır. Hukuk ayak bağı görülüyorsa, yargı mutlaka baskı altındadır. Bağımsız olmayan yargı siyasallaşır’ dedi.

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in konuşmasını tamamlamasından sonra kürsüye ben geldim.  O an rahmetli babamın Yargıtay Birinci Başkanı olduğu yıllara ait anılar, Adli Yıl açılışlarında yaptığı konuşmalar aklıma geldi. Duygulandım. Bana bu şansı ve onuru verdiği için Yüce Tanrı’ya ve beni seçen delegelere teşekkür ettim. Ve aşağıdaki konuşmayı yaptım;

 (…)

İnsanların ortak iyiliği için çalışmanın ödülleri vardır. Bu ödüllerin başında, iyi bir toplum uğrunda mücadele vermekten kaynaklanan kişisel tatmin duygusu ve vicdan rahatlığı gelir. Hiç kuşkusuz insanların ortak iyiliği için çalışanların başında, siyaset kurumunun, silahlı kuvvetler ile emniyet örgütünün, bürokrasinin, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının, gönüllü olarak çalışan sivil toplum kuruluşlarının ve elbette yargı organının temsilcileri vardır.  Sadece devletin en temel işlevlerinden birisi olan adalet hizmetlerini başarıyla ve özveriyle yürüttükleri için değil, insanların, insanlarımızın ortak iyiliği uğrunda çalıştıkları için yargıçlarımıza, savcılarımıza, onlarla birlikte adaletin gerçekleşmesine katkı yapan avukatlarımıza, adliye çalışanlarımıza en içten teşekkürlerimi sunarım.

Geçen yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren geçmişteki bütün çağlardan çok farklı bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı demokrasi çağıdır. Bu çağla birlikte kapalı sistemler açılmaya, otoriter rejimler çökmeye, alışılagelmiş hiyerarşiler yıkılmaya, kimi tabular sorgulanmaya, daha düne kadar doğru bilinenler yanlış, yanlış bilinenler doğru bulunmaya başlamıştır.

Sadece bunlar değil, güç ilişkisi de değişmiş, iktidar seçkinlerin elinden çıkarak halkın, yani “demos”un eline geçmeye başlamıştır. Sadece devletler, hükümetler, kurumlar, kuruluşlar değil, ekonomi de, kültür de, teknoloji de, enformasyon da demokratikleşmiştir. Böylece kadim Yunan’dan bu yana bir yönetim biçimi olarak bildiğimiz demokrasi, aynı zamanda bir yaşam biçimi olmuştur.

Bu gelişmelere bağlı olarak demokrasinin anlamı ve içeriği de değişmiştir. Öyle ki, sadece siyasi gücün olabildiğince geniş ve eşit biçimde dağıtılması, yani siyasal anlamda eşitlikten ve yine açık, özgür, adil seçimlerden ibaret bir kurum, kuram ve pratik olarak anlaşılan demokrasi, bunlardan çok daha fazla bir şey olarak kabul görmeye başlamıştır.

Bu bağlamda, hem bunları ve hem de hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını, başta yaşam hakkı olmak üzere, ifade özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, örgütlenme özgürlüğünü, mülkiyet hakkını, diğer temel hak ve özgürlüklerin korunmasını ve güvence altına alınmasını temel alan ve o nedenle “anayasal demokrasi” olarak isimlendirilen yeni bir demokrasi algısı ve anlayışı gelişmiştir.

Demokrasinin geçirdiği bu değişime bağlı olarak, devlet anlayışı da değişime uğramış, bu bağlamda geçmişte “bekçi devlet”, “refah devleti”, “sosyal devlet” gibi aşamalardan geçen devlet anlayışı günümüzde yerini yeni bir modele bırakmıştır. Bu yeni model, bir yandan devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandıran, diğer yandan bireysel özgürlükleri koruyan bir dizi hukuki ve kurumsal sınırlama çerçevesinde işleyen “anayasal devlet”tir.

Hükümetlerin seçilme ve iktidara geliş biçimlerinden ve süreçlerinden daha çok, ne yapmayı amaçladıkları ve ne yaptıkları ile ilgili olan “anayasal demokrasi” ve onun devlet biçimi olan “anayasal devlet”, klasik ve siyasal liberalizmin kurucu değerleri olan bireye, temel hak ve özgürlüklere, akla, kanun önünde eşitlik ilkesine, hoşgörüye, rızaya dayanmaktadır.  Ama en az bunlar kadar ve hatta bunlardan daha çok temel hak ve özgürlükleri korumak, güvence altına almak için kuvvetler ayrılığı ilkesine, yargı bağımsızlığına, yargıç tarafsızlığına, laiklik ilkesine, adil yargılanma hakkına dayanmakta ve bunun için de hukukun üstünlüğünü siyasetin merkezine koymaktadır.

“Anayasal Demokrasi/Anayasal Devlet” anlayışına göre devlet, kutsal bir varlık olarak değil; insani ve hukuki bir kurum, yani bir hizmet organizasyonu olarak örgütlenir. Meşruiyetini, insan haklarından, halkın egemenliğinden alan bu devlet biçiminde şeffaflık ve sivillik esastır. Bunun sağlanabilmesi için de, gerek devletin örgütlenmesinde, gerekse kamu kurum ve kuruluşlarının yapısının, işleyiş biçiminin ve hukukun oluşturulmasında yurttaşların; devletin asli üyesi olarak kamusal özerkliklerinin ve birey olarak kişisel özerkliklerinin ve yine devlet ile sivil toplum arasında aracılık yapan kamusal alanın bağımsızlığının korunması gerekir.    

Siyasal sistemler, anayasa olmaksızın, herhangi bir yasama organı ve hatta yargı organı olmaksızın, siyasal partiler olmaksızın öyle ya da böyle işleyebilirler. Ama devlet siyasasını oluşturan ve çalıştıran bir yürütme organı olmaksızın ayakta kalamazlar. Onun için siyasal bir sistemin veya bir devletin “olmaz ise olmaz” organı “yürütme organı”dır. Ne var ki, sadece yürütme organının var olduğu, yürütme organının hesap verebileceği seçilmiş bir yasama organının bulunmadığı bir siyasal sistem uzun süre ayakta kalamaz, kalsa da demokratik olmaz.              

Onun için bir sistem olarak demokrasinin merkezini seçimle gelen, meşruiyetini açık, özgür ve adil olarak yapılan seçimlerden alan yürütme erki oluşturur. Demokratik bir sistem içinde devletin siyasasını yürütmek, toplumun düzen ve istikrarını sağlamak yürütme erkinin görev, yetki ve sorumluluğu altındadır. Silahlı kuvvetler de, polis gücü de, bürokrasi de sivil yönetimin emrindedir ve ona bağlıdır.

Peki! Yürütme erki ne ile bağlıdır? Anayasanın çizdiği sınırlarla, yani hukukla, evrensel hukukla bağlıdır. Esasen demokrasi ile anayasal demokrasi/anayasal devlet arasındaki gerilim veya gerginlik de buradadır. Demokrasi, iktidarın, çoğunluğun seçtiği tek elde toplanmasına izin ve olanak verirken, anayasal demokrasi, siyasi iktidarın birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırılması demek olan anayasacılığı ve buna hizmet eden kuvvetler ayrılığı ilkesini, yani anayasal devleti, yani sınırlı devleti öngörür. Yönetme yetkisini çoğunluğa verirken azınlığın haklarını korur, bu amaçla devlet iktidarının kullanılmasını sınırlandırır.

Anayasal demokrasilerde, diğer bir deyişle anayasal bir devlette, temel hak ve özgürlüklerin korunması konusunda merkezi öneme sahip olan organ, “yargı organı”dır. Onun için yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Yargı bağımsızlığı ilkesi yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değil, onların tarafsızlığını sağlamanın aracıdır. Kişisel bir davranış ve hatta dürüstlük ilkesi olan tarafsızlık, siyasi sempati ve ideolojik eğilimlerin olmaması anlamına gelir. Kuvvetler ayrılığının uygulamasından ibaret bir anayasal ilke olan yargı bağımsızlığı, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında kesin bir ayrımı gerektirir.        

Çatışan siyasal çıkarlar üzerinde etkili olan ve negatif yasa koyucu işleviyle iktidar kullanan anayasa yargısı, bu özelliği gereği hukuki olmaktan daha çok siyasi bir organdır. Demokrasinin karşısında değil, yanındadır ve hatta anayasal demokrasinin güvencesidir. Yine yasama ve yürütme başta olmak üzere diğer siyasal organların ve kurumların rakibi değil, aksine bunlarla birlikte siyasal işleyişin ve kuvvetler ayrılığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Böyle bir demokratik işleyiş içerisinde kuvvetler ayrılığının konumlandığı ilke, kuvvetlerin birbirinden koparılması, ayrıştırılması, kuvvetlerin birbirleriyle yarıştırılması değil, kuvvetlerin paylaşılması yoluyla siyasi iktidarın sınırlandırılması ve bu suretle iktidarın kötüye kullanılmasını engelleyecek bir denetleme ve dengeleme mekanizmasının kurulmasını sağlamaktır. Özelde anayasa yargısının, genelde yargı erkinin anayasal demokrasilerdeki yeri, işlevi ve işleyiş şekli böyledir.     

Türkiye’deki bir kısım görüşler yönünden ise durum bundan farklıdır. Bu bağlamda, klasik demokrasi anlayışından ve 1924 Anayasasından tevarüs eden ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu, milletin de bu egemenliğini seçilmiş temsilcileri, yani meclis eliyle kullandığını ileri süren ve özellikle de iktidar partisi tarafından benimsenen ve savunulan görüşe göre, Anayasa Mahkemesi, bürokratik bir vesayet organı konumundadır. Yine bu görüşü benimseyenlere göre, Anayasa Mahkemesi’nin yaptığı yargısal denetim meclis çoğunluğunun iradesine karşı olmakla demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Duraksamadan işaret etmek gerekir ki, siyaset ve yargı alanındaki temsil, gerek nitelik, gerekse koşulları yönünden birbirlerinden farklıdır. Bu bağlamda siyasal temsil doğrudan seçim yoluyla gerçekleşirken, yargıda temsil, siyasal düzenin normatif temellerini ortaya çıkaran bir işlev görür. Bu işlevine bağlı olarak yargı erki de, siyasal sistemin dayandığı temele, yani halk egemenliğine dayanır. Onun için de halk adına karar verir. Şu kadar ki, mahkeme kararlarının temsil niteliği ve meşruluğu, siyasal temsilin kurallarından farklı olarak çoğunluğun görüşüne, değer yargılarına, toplum ve siyaset üzerindeki etkilerine göre değil, anayasaya ve hukuka uygun olup olmadığına göre değerlendirilir. O nedenle kaynağını ve meşruiyetini Anayasadan alan yargı erkinin bir parçası olan Anayasa Mahkemesi’nin bürokratik bir vesayet organı olarak kabul edilmesine ilişkin görüşler doğru olmadığı gibi, mahkemenin meşruiyetinin ve yetkisinin sorgulanması da doğru değildir.    

Ama bir o kadar da, meşruiyetini seçimden ve halkın iradesinden alan ve o nedenle yaptığı yasama tasarrufu seçime ve seçmen iradesine dayanan yasama organının, Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek hakkına sahip olmaması gerektiğini savunmak da yanlıştır, dahası demokratik meşruiyet ilkesine aykırıdır.

Açıklanan bu nedenlerle 5982 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile Anayasa’nın 146. maddesinde yapılan değişiklik, bu bağlamda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek yetkisinin verilmiş olması demokratik meşruiyet ilkesine uygun olmakla yerindedir.

Kıta Avrupa’sında merkezileşmiş anayasa yargısı sisteminin uygulandığı ülkelerdeki, örneğin Almanya’da, İtalya’da, Avusturya’da, İspanya’da, Portekiz’de ki tercih ve düzenlemeler de bu şekildedir. Aynı şekilde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulandığı ilk ülke olan ve bizde olduğu gibi kuvvetler ayrılığının yumuşatılmış şeklinin değil de en katı şeklinin uygulandığı Amerika Birleşik Devletleri’nde, Yüksek Mahkeme üyelerini yürütme erkinin başı olan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı ismen belirlemekte ve Amerikan Senatosu’nun onayına sunmaktadır. Yani yüksek mahkeme üyeliğine atama yapılmasıyla ilgili süreçte, hem yürütme erki ve hem de yasama organı yetkili ve görevlidir.  

Yine Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa Önerisi’nin 159.maddesinde yer alan düzenleme ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Anayasa Mahkemesi’ne dört üye seçmek yetkisi tanınmıştır.     

Referanduma sunulan değişiklik paketinde, bizce doğru olmayan husus, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aday göstermek yetkisinin Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu veya Genel Kurulu yerine, baro başkanlarına verilmiş olması ve daha da önemlisi, ikinci ve üçüncü oylamalarda birinci oylamada olduğu gibi nitelikli çoğunluğun öngörülmemiş olmasıdır.

Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek konusunda Cumhurbaşkanı’na tanınan doğrudan ve dolaylı yetkinin geniş tutulmuş olması da bizce isabetli değildir.  Zira Cumhurbaşkanı’nın bu konudaki seçme yetkisi herhangi bir denetime tabi olmamakla, oluşturulan bu yapı demokratik değil, vesayetçi bir yapıdır ve bu yönüyle 1982 Anayasasının vesayetçi anlayışından çok da farklı değildir.

1982 Anayasası’nın 159. maddesindeki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumu ile ilgili düzenleme, anayasal demokrasilerde örneği olmayan bir düzenlemedir. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin Yüksek Kurul üyelerini, Yüksek Kurul üyelerinin ise Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçtikleri bu düzenlemenin dayandığı model Anglo-Saksonların “kooptasyon” olarak isimlendirdikleri “kapalı bir kast” sistemidir. Gerek bu yönüyle, gerekse örneği diğer anayasal demokrasilerde olmayan biçimde Adalet Bakanlığı Müsteşarının da yer aldığı ve hatta Müsteşarın katılmaması durumunda toplanamamak gibi bir garabeti de taşıyan bu modeli savunmak artık mümkün ve doğru değildir.

Gerek Avrupa Birliği kurum ve komisyonlarının Türkiye ile ilgili olarak hazırladıkları ilerleme ve istişari ziyaret raporlarında, gerekse Avrupa Yargıçları Danışma Konseyi’nin ve yine bir kısım hukukçularımızın ve siyasilerimizin görüş ve düşüncelerinde; bu modelin terk edilmesinin yanı sıra Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun, parlamentodaki iktidar çoğunluğu ile yürütme erkinden bağımsızlığını güvence altına alacak ve yine yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını etkileyecek ve engelleyecek her türden olumsuzluktan uzak olacak biçimde oluşması gerektiği belirtilmekte ve bütün bunların sağlanabilmesi için de sistem için bir tehdit niteliği taşıyan Adalet Bakanlığı’nın sistem içindeki etki ve işlevinin ortadan kaldırılması, bu bağlamda Hâkimlerin Bağımsızlığına Dair Avrupa Konseyi Tavsiyesi’nin 1 (2) (C) ilkesi gereğince Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın kurulda yer almamalarını sağlayacak bir düzenleme yapılması, Cumhurbaşkanı’na kurula üye atama yetkisinin verilmemesi tavsiye edilmekte ve yine meslekte henüz kariyer aşamasında bulunan, bir gelecek inşa etme kaygısında ve beklentisinde olan ve o nedenle bağımsız davranması kendilerinden çok fazla beklenilmeyen hâkim ve savcıların değil de, mesleklerinin deneyimli aşamalarında olan hâkim ve savcıların kurula üye olarak seçilmelerinin daha uygun olacağı hususlarına yer verilmiştir.

Yine 2009 tarihli Yargı Reformu Stratejisi’nde “Çağdaş hukuk düzeninde iddia ve karar makamları gerek usul hükümleri, gerekse yapısal olarak birbirlerinden ayrılmıştır. Bu ilke göz önüne alınarak denetim/teftiş sistemi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılmasına paralel olarak iddia ve karar makamlarının tek elde birleşmesini engelleyecek şekilde yeniden yapılandırılacaktır” denilmiştir.      

Eleştiriler, tavsiyeler, öneriler, stratejik hedefler bu yönde olmasına karşın, Anayasa’nın 159. maddesinde yapılan değişikliklerin önemli bir kısmı aksi yönde olmuş, bu bağlamda Adalet Bakanı’nın ve Müsteşarının kuruldaki doğal üyelikleri korunmuştur. Adalet Bakanı’na bağlı Teftiş Kurulu muhafaza edilmiş, ayrıca oluşturulan bir diğer Teftiş Kurulu, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlanmış, ancak Yüksek Kurulu temsil ile görevli ve yetkili kılınan Adalet Bakanı’nın, Adalet Müfettişlerini görevlendirme yetkisi ortadan kaldırılmamış, diğer bir deyişle soruşturma açmak yetkisi Adalet Bakanı’na bırakılmıştır. Yani iddia ve karar makamları dağıtılmamış, aksine tek elde toplanmıştır. Ayrıca ve hiç gereği yok iken, üstelik karışıklığa yol açacak biçimde, bizzat Adalet Bakanı tarafından atanacak bir “iç denetçiler” kurumu oluşturulmuştur.

Bize göre Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılanmasıyla ilgili olarak getirilen bu düzenlemeler, yargı bağımsızlığını ciddi şekilde zedeleyecek ve hatta tehdit edecek boyuttadır.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun oluşumuyla ilgili doğru tercih, Türkiye Barolar Birliği’nin 2007 yılında hazırladığı Anayasa Önerisi’nin 174 ve 175.maddelerinde yer alan ve Yüksek Kurulu, Hâkimler Yüksek Kurulu ile Savcılar Yüksek Kurulu biçiminde iki ayrı yapıda düzenleyen, Hâkimler Yüksek Kurulu’nun Başkanlığını Cumhurbaşkanlığı Yüksek Makamına, Savcılar Yüksek Kurulu Başkanlığını ise Adalet Bakanı’na tevdi eden modeldir. Yine bu modelde yargının kurucu unsuru olan savunmanın temsilcisi avukatlara her iki kurulda da yer verilmiştir.

Bizce doğru model budur, zira hâkimlik ve savcılık birbirlerinden farklı olan iki ayrı meslek olmakla, bu mesleklerin özlük işleri ile ilgili kurulların da iki ayrı yapıda örgütlenmesi gerekir. Dahası, “silahların eşitliği”, yani iddia ve savunma makamlarının eşit konumda bulunmaları ilkesi de bunu gerektirir.

Yüksek Kurulun, kıta Avrupa’sındaki ve dünyanın diğer demokratik ülkelerindeki oluşum biçimi de Barolar Birliği’nin önerdiği modele benzerlik göstermektedir. Nitekim en son olarak Fransızlar, anayasalarında 21 Temmuz 2008 tarihinde yaptıkları, ancak uyum yasalarını henüz çıkaramadıkları için yürürlüğe koyamadıkları değişiklikle, kendi Yüksek Kurulları’nı, Hâkimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak iki ayrı yapıda düzenlemişler, Hâkimler Kurulu Başkanlığını Yargıtay Başkanına, Savcılar Kurulu Başkanlığını ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na tevdi etmişlerdir. 

Anayasa’da yapılan bu değişikliklere rağmen, Türkiye’nin hukuk ve demokrasi yolunda ilerleyebilmesi için temel hak ve özgürlüklere ilişkin düzenlemeler başta olmak üzere, Batı standartlarına uygun yeni bir anayasaya, parti içi demokrasinin kurulmasına ve işleyebilmesine olanak sağlayacak yeni bir Siyasi Partiler Yasası’na, seçim barajını kabul edilebilir bir orana indirmek suretiyle temsilde adaleti gerçekleştirecek bir Seçim Yasası’na gereksinimi vardır.

Bu çerçevede yapılacak yeni anayasada, Türkiye Barolar Birliği olarak yer almasını istediğimiz diğer bir önemli husus, dünyanın en son anayasalarından olan Angola Anayasa’sının 193. maddesinde olduğu gibi, avukatlık mesleğinin “asli yargı kurumu” adıyla anayasanın “yargı” ile ilgili bölümünde yer almasıdır.   

Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana yaklaşık 150 yıldır anayasa tartışması ve hatta kavgası yapıyoruz. Gelişmeler onu gösteriyor ki, referandum sonucu ister evet, ister hayır çıksın 13 Eylül 2010 tarihinden itibaren Anayasa üzerindeki tartışmalar devam edecek. Edecek, zira bu hususta iktidarıyla muhalefetiyle yanlış yaptık. Anayasa gibi bir üst ve temel norm konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir uzlaşma sağlayacak kadar siyasal deneyimimiz ve olgunluğumuz olmasına rağmen, ne yazık ki bunu yapmadık, yapamadık. Yapamadığımız için de işi referanduma götürmek zorunda kaldık.

Doğrudan demokrasinin aracı olan, temsili kurumların yerine değil, onlara ek olarak kullanılan referandum, Anayasamızın da öngördüğü bir yöntem olmakla, bu yönteme başvurulmuş olması hukuka uygundur. Ne var ki, referandum yararı olduğu kadar sakıncaları da olan bir yöntemdir. Referandumun en başta gelen sakıncası, toplumu birleştiren değil, ayrıştıran, kutuplaştıran bir süreç olmasıdır ki, bugün bu süreci yaşıyoruz. Yine temel hak ve özgürlükleri kapsayan hususlar referanduma konu yapılmaz, yapılmaması gerekir. Referanduma konu yapılan bir kısım anayasa değişiklikleri, doğrudan temel hak ve özgürlüklerle ilgili ve de isabetli olmakla, bunların referanduma sunulmuş olması doğru değildir.  Anayasa değişikliği gibi çok teknik, çok hukuki, çok siyasi bir konuda verilecek kararın, bu konuda çok az bilgili, çok az deneyimli olması nedeniyle medyanın etkisine ve manipülasyonlarına açık durumdaki halka sorulması yanlış bir tercihtir. Yine referandumdan çıkacak sonuç, belli bir zaman dilimindeki veya konjonktürdeki kamuoyunun tercihini yansıtacaktır. Oysa anayasalar sadece belli bir zamanı, diğer bir deyişle bugünü değil, yarını da kucaklayacak, bağlayacak olan üst normlardır. O nedenle bu konuda referandum yapılması doğru değildir. Yine anayasalar nitelikleri itibari ile hukuki olmaktan daha çok, siyasi metinlerdir. Siyasi nitelikteki bu metinlerin ve dolayısıyla siyasi meselelerin referandum yoluyla evet/hayırdan ibaret iki seçeneği olan sorulara indirgenmiş olması, anayasa değişikliği gibi ciddi ve yaşamsal bir konunun basitleştirilmesi ve tahrif edilmesi sonucunu doğurur. O nedenle Anayasa değişiklikleri konusunda referandum yapılması bizce hatalı olmuştur. Nitekim anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak Batı ülkelerinde referandum yoluna başvurulmamış, parlamentoda ve mutabakatla çözüme varılmıştır. Ülkemizdeki geçmiş uygulamalarda böyle olmuştur.

“Türklerin eğitimde iki büyük kusuru var: Birincisi üniversiteyi yüksek lise, ikincisi öğrenmeyi ezberlemek sanıyorlar. Araştırma zihniyetleri ise çok zayıf.” Bu sözler, Büyük Atatürk’ün sağlığında başlayıp 1950’li yıllara kadar Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültelerinde hocalık yapan ve döneminde yetişen pek çok değerli yargıç, avukat ve savcı üzerinde emeği bulunan Prof.Dr.Ernst Hirsch’e ait. Hirsch, bunları 1939’da toplanan ilk Maarif Şurası’nda söylüyor. Hirsch’in bu tespiti, öğrenme, öğretme ve bilim zihniyeti konusunda 1939’dan 2010’a kadar yerimizde saydığımızı gösteriyor.

Öyle ki günümüz Türkiye’sinde sadece üniversite öğretimi değil, ilk ve lise öğretimi de kimlik bunalımı ve zaaf içindedir. İlk/lise öğretim ve eğitimi süresince, tümevarımcı “Sokratik” bir eğitim ve öğrenim programı yerine, tamamen ezbere dayalı bir programdan geçen ve yanı sıra test üzerine kurulu üniversite giriş sınavlarına göre eğitilen gençler, üniversite öğrenimleri süresince de, ilk ve lise öğreniminden çok farklı bir eğitim ve öğrenim programına tabi tutulmamaktadırlar. O nedenle, günümüzün üniversite öğrencileri, gerek öğrenimleri boyunca, gerekse üniversiteden mezun olduktan ve mesleklerini icra etmeye başladıktan sonra “daha zayıf yazmakta ve daha kötü konuşmaktadırlar.”

Bu durumda, soruna önce ilk ve lise öğreniminden başlanılarak yaklaşılması, hem bu öğretim ve eğitim süreçlerinin, hem de üniversite eğitimi ve öğretiminin ezbere dayalı modelden arındırılması, tartışmalı, analitik, tümevarımcı “Sokratik” eğitim ve öğretim modeline göre programlanması, Fransa’da “Bakalorya”, Almanya’da “Abitur”, Avusturya ve İsviçre’de “Matura” adıyla uygulanmakta olan merkezi lise bitirme sınavlarının bir zamanlar olduğu gibi Türkiye’de de yeniden uygulamaya konulması gerekir.

Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve güvence altına alınmasını öngören hukuk devletinin en önemli kurumlarından birisi “adil yargılanma hakkı”dır. Bu hakkın uygulanması, korunması, geliştirilmesi ve güçlendirilmesi; bağımsız mahkemelerin, tarafsız ve donanımlı yargıçların, insan haklarına saygılı, sanığın aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de toplamak suretiyle gerçeğin ortaya çıkmasına, adaletin gerçekleşmesine katkı yapacak bilgili ve sorumlu savcıların ve yine bilgili, sorumlu, cesur ve bağımsız avukatların varlığına bağlıdır.

Yargı erkinin kurucu unsurlarının temsilcileri ve uygulayıcıları olan yargıçların, savcıların ve avukatların nitelikli, donanımlı, bilgili ve sorumlu olmaları, hiç kuşku yok ki aldıkları hukuk eğitiminin yeterli, düzeyli, kaliteli olmasına bağlıdır. Ülkemizdeki hukuk öğretim ve eğitiminin yapıldığı hukuk fakültelerinin ve mezunlarının günümüzdeki durumuna ve standartlarına bakıldığında bu konuda ciddi ve hatta radikal bir reforma gereksinim olduğu açıktır.

Günümüzde hukuk fakülteleri programlarında yer alan gerek klasik, gerekse yeni ve değişik disiplinler, hala büyük sınıflarda veya amfilerde, “tek kitap/tek hoca” modeli ve “takrir/hocanın hitabeti” yöntemi ile ve tamamen ezbere dayalı olarak öğrencilere sunulmakta, sınavlar da bu modele uygun biçimde yapılmaktadır.

Özellikle hukuk fakültelerinde halen uygulanmakta olan az yukarıda çerçevesini çizdiğimiz model terk edilmeli, bunun yerine küçük sınıflarda, öğrencilerin müzakere ve dava becerilerini, mütalaa verme tekniklerini geliştirmeye elverişli, tartışmalı, katılımlı, seminerli tümevarımcı “Sokratik” yöntem ile bunu destekleyen ve tamamlayan kurgusal duruşma, mahkeme örneksemesi gibi yarışmaları kapsayan bir eğitim ve öğretim modeli ikame edilmek suretiyle rekabetçi bir ortam yaratılmalıdır.  

Yine hukuk fakülteleri, Anglo-Saksonlarda olduğu gibi ikinci fakülte biçiminde düzenlenmeli, bu suretle hem hukuk eğitimine talep nitelikli hale getirilmeli ve hem de mesleğe başlangıç yaşı yukarıya çekilmelidir. Bu model uygun bulunmadığı takdirde, ülke olarak dikkate almak zorunda olduğumuz Bologna süreci gereğince dört yıllık temel hukuk eğitimini takiben klasik meslekler olan yargıçlığa, savcılığa, avukatlığa, noterliğe giriş için devlet sınavı yapılmalıdır.  Sadece bu sınavı kazananlar iki yıllık staj eğitimine tabi tutulmalı, staj sonunda yapılacak ikinci sınavda başarılı olanlar, bu klasik meslekleri yapma hakkını elde etmelidirler.

Yine yargının en önemli sorunlarından birisi iyi yetişmiş, donanımlı ara eleman temininde karşılaşılan güçlük olmakla, bu ara elemanları sağlayacak olan Adalet Meslek Yüksek Okulları’nı yeniden yapılandırmak, Adalet Bakanlığı teşkilatının gereksinim duyduğu yazı işleri müdürü, icra müdürü, cezaevi müdürü, zabıt kâtibi, gardiyan gibi ara elemanları sadece bu okullardan mezun olanlar arasından seçmek gerekir.

Ceza yasaları bireyin hak ve özgürlüklerine çok etkili biçimde müdahale eden yaptırımları içeren yasalardır. Bu bağlamda ifade etmek gerekir ki, bir ülkedeki ceza yasasına egemen olan felsefe, değer, ilke ve tercihler, o ülkedeki siyasi rejimin de niteliğini gösterir.

En büyük öğreticilerden birisi olan tarih bize göstermiştir ki, totaliter devletler, gerek kendi ideolojilerini benimsetmek, gerekse rejimlerini ayakta tutmak için ceza yasaları yoluyla ve öncelikle birey hak ve özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırmışlar, ya da bütünüyle ortadan kaldırmışlardır.

Nitekim Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da yönetimi ele geçiren faşistler ile Almanya’da iktidara gelen Naziler, Ekim Devrimi’nden sonra ve özellikle Stalin döneminde komünistler, hem kendi ülkelerinde ve hem de işgal ettikleri ülkelerde, başta ceza yasaları olmak üzere tüm mevzuatlarını otoriter/totaliter anlayışa göre değiştirmişlerdir.

Demokratik hukuk devletleri ise, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacı ile siyasal iktidarın kullanılmasını birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırmışlar, yanı sıra ceza yasası ile ilgili temel ve evrensel ilkelere anayasalarında yer vermişlerdir.

Daha da ötesi, geride bıraktığımız yüzyılda demokrasinin başlıca muhalifi olan totalitarizmin, insanlığa yaşattığı derin ve unutulmaz acılardan hareket eden uygar dünya, insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve önlemlere maruz kalmamaları amacı ile başta anayasaları olmak üzere, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşme ve  belgelerde, bireyi ceza yasalarının keyfi uygulamalarına karşı güvence altına alan hükümlere yer vermiştir.

Bu gelişmelerin dışında kalmayan Türkiye, 1926 yılında İtalyan Ceza Kanunu’ndan iktibas ettiği Türk Ceza Kanunu ile Almanya’dan iktibas ettiği Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu, Avrupa Birliği hedefi ve uyum paketleri çerçevesinde yenilemiş, bu bağlamda 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ile 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemeleri Kanunu’nu kabul ederek yürürlüğe koymuştur.

Bu değişiklikler kapsamında 12 Mart 1971 ara rejimi döneminde 1961 Anayasası’na ithal edilen, oradan da 1982 Anayasası’na monte edilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 5190 sayılı “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun” ile lağvedilmiştir.  

Ne var ki, kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yerine, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni de aratan biçimde Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri getirilmiştir. İhtisas mahkemesi niteliğinde olmayan bu mahkemeler, hem bu nedenle gereksizdir, hem de yeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen insan odaklı yargılama modelinin amacına ve ruhuna aykırıdır.

Şimdilerde Ceza Hukuku ile Ceza Muhakemeleri Hukuku’nun en tartışmalı konularından birisi olan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin görev, yetki ve yargılama usulleri, temel hak ve özgürlükler yönünden ciddi tehdit ve tehlikeler içermektedir. Öyle ki, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usulle, Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usul, gerek savunma hakkının kullanılması, gerekse sanık haklarının güvence altına alınması ve gözaltı süreleri yönünden tamamen birbirlerinden farklıdır. O nedenle Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri ve bu mahkemelerin tabi olduğu usul, yargılama birliği ilkesine, kanun önünde eşitlik ilkesine ve adil yargılanma hakkına aykırıdır.

Özel soruşturma ve yargılama usulleriyle, savunma hakkının kısıtlanması niteliğindeki gizlilik kararlarıyla, siyasi tehdit aracı gibi çalışan tarzlarıyla hiç de demokratik olmayan ve mahkemeden daha çok devletin ideolojik aygıtı ve hatta devrim mahkemeleri gibi çalışan bu mahkemelerin bir an önce kaldırılması gerekir.

Kanunlar da eşyalar gibi zamanla eskir ve kullanılamaz hale gelir. Böyle durumlarda yasama organı harekete geçer, eskiyen ve işe yaramaz hale gelen, toplumun gereksinimlerini karşılamayan kanunları değiştirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu işlevini yerine getirmek için hareketlenmiş ve artık eskimiş olan üç önemli kanunu, “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu”nu, “Borçlar Kanunu”nu, “Ticaret Kanunu”nu değiştirmek üzere Meclis Adalet Komisyonu tarafından hazırlanan tasarıları gündemine almıştır.

Türkiye Barolar Birliği temsilcilerinin de aktif katılımları ve katkıları sonucu hazırlanan bu tasarıların her üçü de, karşılaştırmalı hukuktaki gelişmeleri,  günümüzün sosyo-ekonomik değişimlerini, Avrupa Birliği standartlarını dikkate alan emekli ve gerçekten ülke gereksinimlerini karşılayacak nitelikte çalışmalardır. İktidarıyla, muhalefetiyle Yüce Meclisten Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, her üç tasarının da mümkün olan en kısa sürede yasalaşmasını sağlamasıdır.   

Bazı düşünce ve değerlendirmelerin doğru olup olmadığı zaman içerisinde ve biraz da yaşadıktan sonra ortaya çıkıyor. Bir zamanlar 20 Temmuz-05 Eylül tarihleri arasında yapılan “Adli Tatil” uygulamasının yanlış olduğunu, “Adli Tatil”in hem kısaltılması ve hem de kaldırılması gerektiğini düşünen ve savunanlardan birisi de bendim. Yeni uygulamayı yaşadıktan sonra, önceki uygulamanın doğru olduğunu, benim ve benim gibi düşünenlerin yanıldığını itiraf etmek durumundayım. Zira şimdiki yasal düzenlemeye ve uygulamaya göre her yargıç ve savcı değişik tarihlerde izin kullandığı için ortada tam bir kargaşa vardır. O nedenle bu yanlışın düzeltilmesinin, 01 Ağustos-05 Eylül arası ile sınırlı olmak üzere eski uygulamaya geri dönülmesinin uygun olacağı kanısındayız ve bu önerimizi Sayın Adalet Bakanımızın takdirlerine sunuyoruz.

Sayın Adalet Bakanımızın takdirlerine sunmak istediğimiz iki husus daha var. Birincisi haciz ve keşif işlerinde kullanılan araçlar ile ilgili. Bilindiği üzere “Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı”, Medeni Kanun hükümlerine göre kurulmuş bir özel hukuk tüzel kişisidir. Keşif ve haciz işlerinde bu vakfa ait araçların kullanılması ve hatta icra ve mahkeme memurlarının buna mecbur tutulmaları, anılan vakfa ayrıcalık yapmaktır ve bu hukuka aykırıdır. O nedenle yaklaşık 25 senedir süregelen bu ayrıcalığın ortadan kaldırılması gerekir.

İkinci konu, adliye teşkilatı içinde en özverili çalışanların başında icra müdür ve memurları gelir. Adliye teşkilatı içinde gerek asıl, gerekse yardımcı organlarda çalışan tüm personel yargı mensubu/yargı hizmetleri sınıfına dâhil edildiği halde, icra müdürleri bu sınıfa dâhil değildirler. Yine yargı hizmeti yapan icra müdürleri, özlük hakları yönünden 657 sayılı Kanuna tabi devlet memurları, disiplin soruşturmaları dâhil diğer bütün işlemler yönünden yargı hizmetleri personeli gibi değerlendirilmektedir. Bu durum yasal yönden çelişkili olduğu gibi sınıf mensubiyetini de ortadan kaldırmaktadır. Yine icra müdür ve yardımcıları, gerek atama, gerekse sorumluluk yönünden yargıç ve savcıların tabi oldukları hükümlere tabidirler. Hal böyle iken, sosyal ve mali haklar yönünden farklı durumdadırlar. Sosyal ve mali haklar yönünden icra müdür ve yardımcılarının yargıç ve savcılar ile eşit durumda olmaları elbette istenemez, ama kısmen de olsa bu mali ve sosyal haklardan yararlanmaları hakkaniyet gereğidir.  

Yargı kararlarının eleştirilmesi yargıya saygısızlık olmadığı gibi görülmekte olan bir davaya müdahale niteliğinde de değildir. Yine bir konunun tartışılmasının sürmekte olan bir davayı etkileyeceği gerekçesiyle engellenmesi, toplumdaki kimi rahatsızlıkların hiçbir zaman konuşulmaması, tartışılmaması ya da en azından o konunun kamuoyunda tartışılmasına en fazla gereksinim duyulduğu zamanda tartışılmaması anlamına gelir ki, hukukçu olarak, vicdan sahibi insanlar olarak bunu kabul etmemiz olanaksızdır. Kaldı ki, yargı kararları üzerine konuşmak, tartışmak veya kamusal tartışma açmak ifade özgürlüğünün gereğidir. Yine yargıya karşı saygının, yargı kararlarının eleştirilmemesiyle sağlanacağını düşünmek de ciddi bir yanılgıdır. Zira yargının saygınlığını korumak adına zorla dayatılan suskunluk, yargıya saygıyı artırmaktan daha çok, yargıya yönelik kuşkuyu ve itaatsizliği besler.

Bütün bu nedenlerle az sonra sunacağım görüş, düşünce ve eleştirilerin, bu çerçevede ve yine yargının kurucu unsuru olan savunma makamının temsilcisi olarak bir öz eleştiri biçiminde değerlendirilmesini ve yargıya, yargı kararlarına karşı saygısızlık olarak görülmemesini özellikle rica ederim. Esasen Türkiye’de en çok gereksinim duyulan husus da, öz eleştiridir. Onun için hep siyasileri ve siyaset kurumunu eleştiren biz yargı temsilcilerinin artık oturup biraz da kendimizi eleştirmemiz gerekir.    

Kamu adına hareket eden, suç ve suçluları toplumun huzuru, güveni ve yararı için takip eden, soruşturan, bu amaçla iddia ve ithamının dayanağını oluşturan kanıtları toplayan, gerektiğinde dava açan savcılara, insan haklarının korunması hususunda önemli görevler düşmektedir.

İddianın ve ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplamak ve iddia etmek, savcı için nasıl bir görev ise, lekelenmemek de şüphelinin/sanığın hakkıdır. İtham edilmiş bile olsa, suçlu olduğunun kanıtlanmasına kadar kişinin suçsuz sayılacağını öngören “masumiyet karinesi”nin parçası ve uygulamadaki uzantısı olan “lekelenmeme hakkı”, temel bir insan hakkıdır.

Ceza soruşturmalarında sadece insan haklarına değil, ceza hukukunun öngördüğü diğer temel ve evrensel ilkelere de bağlı kalınması gerekir. Bu temel ve evrensel ilkelerin başında, hazırlık/soruşturma aşamasında yürütülen eylem ve işlemlerde hukuk devletinin öngördüğü sınırlar içinde kalınıp kalınmadığını, aşırılığa kaçılıp kaçılmadığını esas alan “hukukilik ilkesi”, “oranlılık ilkesi” ve “insan onurunun dokunulmazlığı ilkesi” gelir. Uyulması gereken bir diğer önemli ilke, yürütülen işlemlerin yasal ve ahlaki bir temele oturmasını, yani soruşturma makamlarının sanıklara/şüphelilere karşı insaflı, anlayışlı, savunmayı kolaylaştırıcı davranıp davranmadıklarını, iddia kanıtlarının yasal ve kabul edilebilir ahlaki ölçü ve sınırlar içinde toplanıp toplanmadığını öngören “dürüst işlem ilkesi”dir. 

Yine ceza kovuşturmasının dayanağı ve savcılık makamının suç isnadının temelini oluşturan “iddianame”nin mümkün olduğunca kısa, sanığın/şüphelinin neyle ve hangi kanıtlarla suçlandığını kolayca anlayabilmesi ve buna göre savunmasını yapabilmesi için açık, anlaşılır ve somut olması, sadece iddiaya konu olay ve olgular ile kanıtları içermesi gerekir.

Başta kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen davalara esas olan iddianameler olmak üzere, örgütlü olarak işlendiği ileri sürülen suçlara konu diğer pek çok davanın dayanağı olan iddianameler, yukarıda çerçevesi çizilen iddianame tekniğine uygun olarak hazırlanmadığı gibi, bu iddianameler öncesinde yürütülen soruşturmalarda da ceza hukukunun temel ve evrensel ilkeleri olduğuna vurgu yaptığımız “hukukilik, oranlılık ilkesi, insan onurunun dokunulmazlığı ve dürüst işlem” ilkelerine uyulduğunu söylemek pek mümkün değildir. 

Diğer taraftan, gerek Anayasamız, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altında olan “adil yargılanma hakkı” gereğince, ceza soruşturmasının mümkün olan en kısa sürede tamamlanması, ceza davası açılmış ise yargılamanın “makul bir süre” içinde sona erdirilmesi ve davanın nihai olarak karara bağlanması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki Eckle-Almanya (15 Temmuz 1982, Seri A No.51, s33, paragraf 73), Metzger-Almanya (31 Mayıs 2001 tarihli Başvuru No: 37591/97, paragraf 31) davaları kararlarında işaret edildiği üzere, ceza davalarında makul süre kişiye suç isnadıyla, yani davanın mahkeme önüne geldiği tarihten çok önceki bir tarihte başlar. Bu hususlar dikkate alındığında, kamuoyunda “Ergenekon” olarak bilinen ve ne zaman sona ereceği belli olmayan ceza davalarında, makul süre daha şimdiden aşılmıştır. Bu çok açık biçimde adil yargılanma hakkına aykırıdır, hak ihlalidir, insan hakları ihlalidir.

Tutuklama kararı, bir hakka, yani özgürlük hakkına hukuk yoluyla da olsa tecavüz niteliği taşıdığı, adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili ve yine ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olduğu için son derece dikkatli biçimde verilmesi gereken kararlardandır. Ne yazık ki, ülkemizdeki uygulama biçimi itibariyle tutuklama, istisna ve önlem olmaktan çıkmış, kurala ve hatta erken infaza dönüşmüştür.

Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan “Tutuklama Raporu” isimli çalışmada yer verilen istatistikî bilgiler de bu hususu doğrulamaktadır. Buna göre 2010 yılı Mart ayı itibariyle Türkiye’deki hükümlü sayısı 58506, tutuklu sayısı ise 60782’dir. Bu rakamlar, bir önlem ve istisna olan tutuklamanın, kurala ve hatta cezaya dönüştüğünün kanıtıdır.  

Tutuklamaya ilişkin yargı kararlarındaki keyfilik ve çifte standartlık, mağdur olan sade yurttaşlar tarafından yıllardır yakınma, avukatlar ve barolar tarafından eleştiri konusu yapılmasına rağmen kamuoyundan yeteri kadar ilgi, tepki ve destek görmemiştir.

Süreç ve işleyiş, sade yurttaşa yönelik olarak böyle devam ederken “Ergenekon” olarak isimlendirilen soruşturma ve kovuşturmalarla birlikte, kimi askerlerin, gazetecilerin, siyasetçilerin, akademisyenlerin, yani sade yurttaş dışındaki kişilerin üstelik tam olarak ne ile suçlandıklarını dahi bilmeden tutuklanmalarının hemen ardından, tutuklama olgusu, başta siyasetçiler, hukukçular, yazılı ve görsel medya olmak üzere ülke kamuoyunun gündemine gelip oturmuş, yoğun itiraz, eleştiri ve tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Oysaki “Tokyo Kuralları” olarak bilinen 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları” ile 1990 tarihli “Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri”de yazılı olduğu üzere, yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır.

Aynı şekilde yargılama öncesi tutukluluğa alternatif tedbirler de, mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır. Yine kişinin tutuklanmasından hemen sonra görevli yargı organının önüne çıkarılması gerekir. Soruşturmadaki yetkisizlik tartışmalarına bağlı olarak dava açma süresinin uzaması sonucu, tutukluluk süreleri de uzamakta ve bu durum ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır.    

Nitekim “Ergenekon” adıyla yürütülen soruşturma kapsamındaki kişilerin tutuklanma tarihleri ile görevli yargı organının önüne çıkarıldıkları tarihler, uzayan ve makul süreyi çoktan aşan yargılama süreci göz önüne alındığında, Birleşmiş Milletlerin az yukarıda yollamada bulunduğumuz kurallarına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki kararlarına uygun davranıldığını söylemek pek mümkün değildir.

Adı geçen soruşturma ve kovuşturmalara konu suç niteliğindeki fiilleri işleyenler, demokrasiye musallat olan darbeciler, yasa dışı örgüt üyeleri, başkaca suçların failleri elbette yargılansınlar ve hak ettikleri cezaları alsınlar. Bu, yurttaş olarak, hukukçu olarak, demokrasiye bağlı insanlar olarak bizim de istediğimiz bir şeydir. Ama her şey hukuka, kanuna uygun olmalıdır, suç işleyen, suç işlediği hususunda ciddi kanıtlar bulunan, adına sanık ve şüpheli dediğimiz kişilerin de hakları olduğu hususu dikkate alınmalıdır. Bugün bizim eleştiri konusu yaptığımız, yakındığımız tutuklama olgusunun, Anglo-Saksonlar tarafından neredeyse 300 yıl önce tanınan ‘Habeas Corpus Hakkı’ ile sorun olmaktan çıkarılarak asıl olanın tutuksuz yargılama olduğu hususu, artık bizim yargıçlarımız tarafından da bilinmeli ve uygulanmalıdır. Demek istediğimiz sadece bu. Yani birazcık empati, birazcık farkındalık.    

İnsanlık tarihinin ilk zamanlarında “zorbalıkla-kaba güçle” eş anlamlı olan ve o şekilde uygulanan “hak arama özgürlüğü”, günümüzde başta anayasalar olmak üzere, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınan, düzenlenen, kullanılabilen ve güvence altında olan bir özgürlüktür. Hak aramanın bağımsız ve tarafsız bir kurum olan yargı yolu ile elde edilmesi, aşama aşama gelişen ve gerçekleşen bir hukuksal aydınlanmanın sonucudur.

Hak arama özgürlüğünün kullanılmasında ve korunmasında hukuki yardımda bulunan, bu amaçla bireyin yanında yer alan, bilgisini ve zamanını hak arayan kişi veya kişilere özgüleyen hak arama/savunma mesleğinin onurlu temsilcileri ise avukatlardır.

İnsanız. Her toplumda melekler olduğu kadar, şeytanlar da var. Birey olarak hepimizin sağlıklı, olumlu yanlarımız olduğu gibi, yanlışlarımız, eksiklerimiz de var. Onun için Fransızlar “Herkesin dolabında bir ceset vardır” diyor. Esasen, herkes melek olsa idi, hukuka, yasalara, avukat, yargıç ve savcılara gereksinme olmazdı.

Melek ya da şeytan olalım, suç denilen şey hiçbirimizin uzağında değil. Hiç suç işlememiş olmamız, ileride de suç işlemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hepimiz her an bir suç isnadına, iftiraya maruz kalabilir, ya da hukuki bir çekişmenin tarafı olabiliriz. Bu gibi durumlarda, profesyonel bir desteğe, yani avukata gereksinmemiz olacağı açıktır. Esasen Charles Dickens’in özlü deyişi ile “kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.” Bütün bunları dikkate aldığımızda, savunma hakkının, bu hakkın takipçisi ve onun uzmanı olan avukatın önemi ve değeri ortaya çıkar.

Onun için avukatı ve avukatlık mesleğini bağımsız, özgür, özerk kılmak, yargılama sürecinde etkili ve işlevsel yapmak yaşamsal değerdedir. Böyle olduğu içindir ki, temel insan haklarından olan adil yargılama ilkesi, Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi Avukatların Özgürlüğü Metni, Uluslararası Avukatlar Birliği’nin Herkes İçin Hak Arama Özgürlüğüne İlişkin Uluslararası Şartı, Havana Kuralları diye bilinen Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını, özerkliğini ve işlevselliğini öne çıkarır.

Avukatlık yasamızdaki düzenlemeye göre, savcı ve yargıç ile birlikte yargılama faaliyetinin üç kurucu unsurundan birisi, ama bize göre asli unsuru olan savunma mesleğinin kökleri kadim Yunan’a kadar gider. Tarihin yazımlayabildiği kadarıyla ilk Baro Atina’da kurulmuştur. Dracon ve Solon Atina Barosu’nun ilk avukatlarıdır. Konsül olduğu zaman Cicero ve yine Cesar Roma Barosu’na kayıtlı avukattı.

Kaba gücün, işkencenin, engizisyonun egemen olduğu Ortaçağ’da avukatlık mesleği çok fazla bir gelişme gösteremedi. Zira bu süreçte kanıtlar, işkence ve itirafla elde edildiği için savunma gereksiz kabul ediliyordu.

Avukatlık mesleği Rönesans ile birlikte yeniden gelişme göstermeye başladı. Bu dönemde avukat, “Yumuşak, sakin, Tanrı’dan korkan, gerçeği ve adaleti seven kişi” olarak tanımlanıyordu. Yine bu dönemde Fransa’da avukatlar mesleklerini ikamet ettikleri yer dışında da yaptıkları için “adaletin gezici şövalyeleri” olarak isimlendiriliyordu.

Özetle avukatlık, tarihsel olarak kamusal ve entelektüel işlevlere sahip özel meslekler için gösterilebilecek en uygun örnektir. Avukatlar, insanlığa; başkalarının hakkına, mülkiyetine, özgürlüğüne saygıyı öğreten, İnsan Hak ve Bildirgesini yazan, Kölelikten Kurtuluş Bildirgesini yayımlayan, çoğunluğun tiranlığına karşı duran, adaletsizlikle savaşan, kendini hakkaniyete adayan, eşitlik, özgürlük ve barış için mücadele eden, uzlaşmaya inanan insanlardır. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Meslekleri gereği hayatın tam içinde olan, toplumun hemen her kesimi ile temas halinde bulunan avukatlar, başka ülkelerde olduğu gibi bizim ülkemizde de pek çok sosyal sorumluluk projesinin destekçisi, kültürel, sanatsal, fikirsel veya hayır amaçlı derneklerin üyesidirler. Avukatlar ve barolar, sadece bunlar için değil, aynı zamanda hukuk devletinin yerleşmesi, toplumda hukuka aidiyet bilincinin gelişmesi, demokrasinin kurumsallaşması, özgürlükler alanının genişlemesi, insan haklarının korunması konularında da çaba harcarlar. Dünyanın hemen her ülkesinde demokrasinin ve özgürlüklerin en yakın dostu ve teminatı avukatlardır.  Onun için avukatlar, totaliter yönetimler tarafından çok fazla sevilmezler. Avukatlar, statükoyla, statükonun korunmasından yana olanlarla sorunu olan bir mesleğin mensubudurlar. O nedenle, kurulu düzenden yana olanlar, onun devamından yarar sağlayanlar avukatları sevmezler.

Sav, savunma, yargıç, yargılama faaliyetinin vazgeçilmez üç unsuru olmakla birlikte, demokratik hukuk devletlerinde yargılama faaliyetinin merkezini savunma hakkı oluşturur. Yargılama faaliyetinin merkezine savunmayı, yani avukatı koymadığınızda, onun adı yargılama olmaz, yargısız infaz olur. Yine avukatın saygınlığının olmadığı veya korunmadığı bir ülkede, yargıç ve savcının, aynı şekilde yargıç ve savcının saygınlığının olmadığı veya korunmadığı bir ülkede avukatın saygınlığı olmaz. Avukatın kalitesinin artması yargıç ve savcıların kalitesinin artmasına, yargıç ve savcıların kalitesinin artması da avukatların kalitesinin artmasına bağlıdır.

Bütün bu nedenlerle, Yüce Meclisimizden ve Hükümetimizden taleplerimiz şunlardır; avukatların ciddi sorunları vardır. Bu sorunların en başında ekonomik sorunlar gelmektedir. O nedenle avukatlık mesleğinin alanının genişletilmesi gerekir. Avukat sayısı ihtiyacın üzerindedir ve giderek artmaktadır. Buna önlem olarak avukatlık sınavının getirilmesi, hukuk fakültelerinin sayısının ihtiyacın üzerinde olduğu dikkate alınarak, mevcut hukuk fakültelerinden gerek fiziki koşulları, gerekse akademisyen kadrosu yönünden yeterli ve standartlara uygun olmayanların kapatılması, yeni açılacak olanların sıkı standartlara tabi tutulması gerekir. Avukatlık mesleğinin kalitesinin artırılması için meslek içi eğitimin zorunlu hale getirilmesi gerekir. Avukat stajyerlerine de yargıç stajyerlerine olduğu gibi ücret ödenmeli, sosyal güvenlik hakkı verilmelidir. Avukatlar ile  yargıç ve savcıların emeklilik maaşları, emekli kesenekleri artırılmak, gerekli intibaklar yapılmak suretiyle eşitlenmelidir. Yürürlükteki Avukatlık Kanunu günün ihtiyaçlarını karşılamamakla, yeni bir Avukatlık Kanunu’nun hazırlanarak yürürlüğe konulması gerekir. Gelir Vergisi Kanunu ile Katma Değer Vergisi Kanunu arasındaki çelişkinin giderilmesi ve avukatların tahsil etmedikleri paranın katma değer vergisini ödemek yükünden kurtarılmaları, Ceza Muhakemesi Kanunu kapsamındaki zorunlu müdafilik yapan avukatların ücretlerinin, avukatlık asgari ücret tarifesi düzeyine getirilmesi, avukat bürolarının denetimi Avukatlık Kanunu gereğince Barolara ait olmakla, avukatların belediyelerce iş yeri açma izni almaya zorlanmalarının önüne geçilmesi, yargının kurucu diğer iki unsuru olan yargıç ve savcılar gibi avukatların da yeşil pasaport hakkından yararlanmaları, kamu avukatlarının mağduriyetlerinin giderilmesi gerekir.

Yargıç ve savcılarımızdan talebimiz ise, sadece Avukatlık Kanunu’nda yazılı olan “savunmanın yargının kurucu unsuru” olduğuna ilişkin hükmün içselleştirilmesidir. Bu yapılırsa gerisi kendiliğinden gelir.

(…)

 

Hukukun en kötüsü, suçsuzu korkutandır.’ BEYDEBA

HUKUK EĞİTİMİ VE ÖĞRETİMİ ÜZERİNE –

Türkiye’nin sorunlu olan konulardan birisi de ‘hukuk eğitimi ve öğretimi’dir. Ben eğitim konusunda uzman olan bir kişi değilim. Akademisyenlik kimliğim de yok. Bununla birlikte, her ikisi de üniversite tahsili yapmış iki çocuk sahibi bir babayım. Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Siyasal Bilimler Fakültesinde on dört yıl ‘Huku­ka Giriş’, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesinde birkaç sömestre ‘Adli Yazışmalar ve Hukuki Metinler’, üç yıla yakın ‘Avukatlık Hukuku’ isimli seçimlik dersleri verdim. Altı yıl Ankara Barosu, üç yıl Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptım. Kırk üç yıldır eylemli olarak avukatlık mesleğini icra ediyorum. Bu konumum ve yürüttüğüm görevler nedeniyle çok sayıda öğrencinin ve stajyerin yetiştirilmesinde emeği olan, genel olarak ülkemizdeki eğitim ve öğretim, özel olarak hukuk eğitimi konusunda yaşayarak, tecrübe ederek, uygulayarak bu konuda biraz da olsa fikir sahibi olan bir kişiyim.

Benim kişisel tespitlerime ve gözlemlerime göre, ülkemizde sadece hukuk fakülteleri öğrencileri değil, diğer fakültelerde okuyan öğrenciler de, üniversite eğitimi ve öğrenimi yapabilmek için gerekli alt yapıya ve donanıma sahip değildirler. Zira orta ve lise eğitimi ve öğretimi, öğrencileri üniversiteye hazırlama konusunda son derece yetersizdir. Buna göre Türkiye’de asıl çöken ve kimlik bunalımı içinde olan ilk-orta-lise eğitimi olmakla, öncelikle bu eğitim aşamalarının yeniden yapılandırılması gerekir. Gerek dershanelere ihale edilmiş olan, gerekse okullarda uygulanan eğitim sistemi, teste ve ezbere dayalı bir sistemdir. Bu sistem bütünüyle öğrencilerin test sorularını daha hızlı ve doğru cevaplandırma becerilerinin geliştirilmesi üzerine kuruludur. O nedenle ve ivedilikle mevcut sistemden vazgeçilmesi, tümevarımcı Sokratik bir modele, yani araştırma, sorgulama, analiz, eleştiri yapabilme becerilerinin yanı sıra, sözlü ve yazılı anlatım yeteneklerinin geliştirilmesi üzerine kurulu bir modele geçilmesi, eskiden olduğu gibi lise eğitimine lise bitirme/bakalorya sınavının getirilmesi gerekir.

İlk-orta-lise eğitim ve öğretim modeli ile programı böyle olmadığı içindir ki, günümüzde tamamen ezber üzerine kurulu bir programdan geçen ve yanı sıra teste dayalı üniversite giriş sınavlarına göre eğitilen ve fakültelerinde yapılan sınavlarda da teste tabi tutulan gençler, gerek öğrenimleri boyunca, gerekse üniver­siteden mezun olduktan ve mesleklerini icra etmeye başladıktan sonra ne yazık ki ‘daha zayıf yazmakta’ ve ‘daha kötü konuşmaktadırlar.’

Bu durumda, soruna önce ilk-orta-lise eğitiminden başlanılması, bu eğitim ve öğrenim süreçler­inin ezbere dayalı eğitim modelinden arındırılması, tartışmalı, analitik, tümevarımcı Sokratik bir eğitim ve öğretim modeline göre programlanması gerekir. Zira ve ancak bu suretle orta-lise eğitimini tamamlayan öğrenciler, üniversitede verilecek dersleri anlayabi­lecek, algılayabilecek, hazmedebilecek bir düzeye sahip olabilirler.

Diğer taraftan üniversitelerin geleneksel işlevleri, öğrencilerin kültür miraslarını tanımalarını, kendi zihinsel ve yaratıcı becerilerini kavramalarını, onların insan olarak sorumluluklarını bilen kişiler olarak, yani birer birey olarak yetişmelerini sağlamaktır. Bu ise ancak özgür, bağımsız, özerk üniversiteler ve buralarda görev yapan aynı niteliklere sahip akademisyenler eliyle mümkün olur. Esasen üniversite bilimsel çalışma yapılan yer, bilim de özgürlük olmakla, ister öğrenci, isterse akademisyen olsun, üniversite mensubu olmak özgür düşünceyi savunan bir birey haline gelmek, itaat ve biat etmenin, birilerine kulluk yapmanın, müritliğin yerine, bağımsız, özerk, özgür kişiliği koymak demektir.

Yine üniversite eğitimi sadece bir diploma ve meslek sahibi olmaktan ibaret de değildir. Aynı zamanda kişinin kendisini her yönden geliştirmesi, oldurması demektir. Bunu sağlayabilmesi için öğrencilerin sinemaya, tiyatroya, operaya, konserlere, sergilere, müzelere gitmeyi, kitap ve gazete okumayı bir alışkanlık ve zevk haline getirmeleri gerekir. Zira bütün bunlar özelde bireysel gelişimin, genelde üniversite eğitiminin ve dahi hayatın kendisinin ayrılmaz birer parçasıdır.

Soruna hukuk eğitimi ve öğrenimi yönünden yaklaşıldığında, yukarıda ifade edilenlere ek olarak şunları söylemek gerekir. Hukuk fakültelerine öğrenci kabulü, doğrudan fakültelerin kendilerinin yapacakları sınava bırakılmadır. Bu sınav, test usulü değil, hukuk öğrenimi yapmaya aday bir öğrencide bulunması gereken sözlü/yazılı anlatım yeteneğini, genel kültür düzeyini, analiz-sentez yapma, sorun çözme becerisini ölçecek ve değerlendirecek biçimde yapılmalıdır. Giriş için asgari puan/taban puan uygulaması getirilmelidir.  Hukuk fakültelerini ikinci fakülte haline getirmek, yani herhangi bir alanda lisans öğrenimi görmüş olanları hukuk fakültelerine kabul etmek yönüne gidilmelidir. Böyle bir düzenleme, pek çok kişi ikinci bir tahsili göze alamayacağı ve sadece avukat, yargıç, savcı, akademisyen olmayı pozitif hedef olarak seçenler hukuk fakültesine gideceği için beraberinde kaliteyi getirecektir. Bu düzenlemenin bir diğer yararı da, yukarıda sözü edilen meslekleri icra etme  yaşının yukarıya çekilmesini ve buna bağlı olarak bu mesleklere olgun ve nitelikli kazanımlar getirilmesini sağlamasıdır.

Hukuk eğitim ve öğretimi için şimdi olduğu gibi dört yıllık bir süre yeterlidir. Ancak ister dört yıl olsun ya da beş yıla çıkarılsın, isterse hukuk öğrenimi ikinci fakülte olsun, her ikisinde de mezuniyet sonrasında avukatlık, hakimlik, savcılık gibi klasik mesleklerin icra edilebilmesi için mutlaka devlet sınavı konulması gerekir. Bu sınav hukuk fakültelerindeki eğitime kalite standardı getireceği gibi klasik mesleklerin icra edilmesinde de kalite bütünlüğü sağlayacaktır.

Yine hukuk fakültesi sayısının sınırlandırılması, ihtiyaç kadar fakülte açılması, hukuk fakültelerine alınacak öğrenci sayısının ihtiyaca göre belirlenmesi ve mutlaka azaltıl­ması gerekir. Hukuk fakültelerinin sahip olması gereken fiziki koşullar ile gerekli diğer standartların önceden tespit edilmesi, bu standartlara sahip olan üniversitelere Türkiye Barolar Birliği’nin ve hukuk fakültesinin açılacağı il barosunun görüşü de alınmak suretiyle fakülte açma izni verilmesi, mevcut üniversite ve fakültelerden kendilerini bu standartlara uydurmalarının istenilmesi, bunu sağlaya­mayanların ise kapatılması gerekir.

Özellikle son otuz yıl içinde ve küresel düzeyde, hem hukukun kendisi, hem de hukuk eğitimi ve öğretimi köklü bir değişikliğe uğramış, bu bağlamda klasik disiplinlere ek olarak, yeni ve çok çeşitli disiplinler ortaya çıkmış, bu disiplinler ders olarak hukuk fakültelerinde okutulmaya başlanılmıştır. Bu değişim dikkate alınmak suretiyle müfredatın temel dersler, yardımcı dersler, seçimlik dersler olmak üzere üç temel üzerine oturtulması uygundur. Temel Derslerin: Anayasa, İnsan Hakları Hukuku, Medeni Hukuk, (Sahsın Hukuku, Aile, Miras, Eşya) Borçlar Hukuku (Genel Hükümler, Tazminat, Sözleşmeler Hukuku), İdare, IYU, HUMK, CMK, İcra İflas, Genel ve Özel Ceza, Roma Hukuku, Ticaret Hukuku, Hukuka Giriş, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi; Yardımcı Derslerin: İş Hukuku, Sosyal Güvenlik Hukuku, Hukuk Tarihi, Devletler Genel ve Özel Hukuku, İktisat, Maliye, Vergi, Adli Tıp, Adalet Psikolojisi, Mukayeseli Hukuk, Adli Yazışmalar ve Hukuki Metinler, Yabancı Dil, Hukuk Metodolojisi, Avukatlık Hukuku; Seçimlik Derslerin ise: Bilişim Hukuku, Marka ve Patent Hukuku, İmar Hukuku, Uluslararası Ceza Hukuku, Kriminoloji, Tebligat Hukuku, Spor Hukuku, Rekabet Hukuku, Deniz Hukuku vs. şeklinde olması uygundur.

Hukuk fakülteleri programlarında yer alan gerek klasik, gerekse yeni ve değişik disiplinler, büyük sınıflarda veya amfilerde, ‘takrir/hocanın hitabeti’ yöntemi ile ve tamamen ezbere dayalı bir modelle öğrencilere sunulmakta, sınavlar da bu modele uygun biçimde yapılmaktadır. O nedenle ve öncelikle uygulanmakta olan mevcut bu sistem ivedilikle terk edilmeli, bunun yerine küçük sınıflarda, öğrencilerin müzakere ve dava becerilerini, mütalaa verme tekniklerini geliştirm­eye elverişli, tartışmalı, bol seminerli, tümevarımcı Sokratik yöntem ile bunları destekleyen ‘Moot Court/Kurgusal Duruşma’ yarışmalarını kapsayan interaktif bir eğitim ve öğretim modeli ikame edilmek suretiyle rekabetçi bir ortam yaratılmalı, akademik çalışmalar destekleyici, araştırmaya yönelik bir şekle dönüştürülmeli, sınavlar yazılı ve sözlü olarak iki dereceli olarak yapılmalı, test sınavları kaldırılmalı, fakülteler ile baroların işbirliği yapmak suretiyle fakültede iken staj uygulamasının başlatılması gerekir.

Yine mevcut hukuk fakültelerinin ve bu fakültelerdeki öğretim üyelerinin performanslarının değer­lendirilmesinde bir ölçü ve aynı zamanda şeffaf yönetimin anlayışının da gereği olan, son beş yılın yargıçlık ve savcılık sınav sonuçlarının, bu sınava giren öğrencilerin mezun oldukları hukuk fakültelerinin isimleri de belirtilmek suretiyle Adalet Bakanlığı tarafından kamuya açıklanması gerekir.

Türkiye Barolar Birliği’nin, Ankara Barosu, İstanbul Barosu, İzmir Barosu başta olmak üzere neredeyse tüm baro­ların karşı koymalarına, yargıçlık ve savcılık mesleklerine sınavla kabul yapılmasına rağmen, avukatlık sınavının kaldırılmış olması, ne yazık ki son derece yanlış ve avukatlık mesleğinin aleyhine olmuştur. Sadece avukatlık mesleğinin aleyhine olmamış, aynı zamanda anne babaların, öğrencilerin ve iş sahiplerinin de aleyhine olmuştur. Zira avukatlık mesleğine sınavla kabul sistemi, hem öğrencileri kalitesiz, nite­liksiz, yetersiz hukuk fakültelerinden, hem de yurttaşları, yani iş sahiplerini kalitesiz, niteliksiz, ye­tersiz avukatlardan koruma amacına yönelik olmakla, bu amaca hizmet etmekle bir güvence ve kalite ölçme sistemidir. Sınavın kaldırılması ile bu güvence ve ölçme aracı yok edilmiştir. O nedenle, avukatlık sınavının ivedilikle uygulamaya konulması gerekmektedir. Kaldı ki avukatlık sınavının kaldırılmasına ilişkin yasal düzenleme Anayasa Mahkemesi tarafından yıllar önce iptal edilmiş olmakla, bu sınavın yeniden getirilmesi konusunda yasal düzenleme yapmak TBMM yönünden anayasal bir zorunluluktur.

Önemli olan bir diğer husus da şudur; bugün Türkiye’de mevcut hukuk fakültelerinin tamamında, yargıç ve savcı yetiştirme anlayışına göre hukuk eğitimi yapılmaktadır. Oysa yargılama faaliyeti yargının kuru­cu unsuru olan yargıcın, savcının, avukatın birlikte ürettikleri, yarattıkları kolektif bir faaliyettir. Dahası yargılama faaliyetini demokratikleştiren unsur avukat ve savunma olmakla, demokratik bu işleyişin sağlanması ancak ve ancak bu görevin hiçbir engelleme ve tehdit olmaksızın yapılmasıyla mümkündür. O nedenle, hukuk fakültelerinin sürdürdükleri eğitim modelini gözden geçirmeleri, bu bağlamda avukat yetiştirmeyi de esas alan bir modele geçmeleri gerekir. Bu modelin bugünkü aşamada asgari koşulu Avukatlık Hukuku’nu seçimlik ders olmaktan çıkarıp esas ders haline getirmektir. Kaldı ki Avukatlık Hukuku sadece avu­katın hukuku olmayıp aynı zamanda yargıcın, savcının da hukukudur. Zira Avukatlık Hukuku, yani avukatın hukuku ve bu hukukun önemi ve işlevi konusunda yeterince bilgi sahibi olmayan yargıç ve savcı yürüttüğü asli görevi de eksik yürütecek, vatandaşın hukukunu korumakla görevli avukatın haklarını kullanması konusunda yardımcı olmayacak, aksine buna engel olacak ve sonuç itibariyle adaleti tam olarak tesis edemeyecektir.

 

Ey insan, insanı ötekileştirme!’ Yunus EMRE

ÖTEKİ!

Tarih 20-21 Kasım 2009. O tarihte ben Ankara Barosu Başkanıyım. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ise, değerli akademisyen Prof.Dr.Mustafa Akkaya. Ankara Barosu ve Ankara Hukuk Fakültesi olarak birlikte bir etkinlik düzenledik. Etkinliğin konusu ‘Ötekinin Hukuku ve Kadın.

Öteki’ kavramı, ‘ötekileştirme’ fiili yeni bir kavram ve fiil değil elbette. Aksine kadim bir kavram ve fiil. Yerel de değil, evrensel. Yani geçmişte ve bugün bizim toplumumuzda olduğu kadar, başkaca toplumlarda da, sadece kabile toplumlarında değil, uygar diyebileceğimiz pek çok toplumda da olan bir şey.

Ve insan, insanlar tarih boyunca ve hemen her toplumda ‘öteki’ saydığını, yani ırkı, dini, düşüncesi kendisi gibi olmayanı hep dışlamış, dönüştürmeye, kendisi gibi yapmaya çalışmış, dönüştüremediklerini ise yok etmiştir.

Hem günümüz Türkiye’si bağlamında halen güncelliğini koruyan, hem de başkaca ülkelerde etkisini sürdüren ‘öteki’  olgusu üzerine, o gün yapılan etkinliğin açılışında yaptığım konuşmada şunları söyledim;

(…)

‘Öteki kimdir? “Öteki benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır.” diyor Sartre.

Sartre’ın yaklaşımına göre, “öteki” ile karşılaşma, karşılaşanlara yalnız olmama durumunu hatırlatır. Ama bu karşılaşmada “öteki” bakış değil, yüzdür. “Öteki”, beğeni veya hayranlığın hizmetine sunulan bir figür, yontulan bir heykel, yazılan bir metin değil, yüzdür.

Öyle olduğu için “öteki” ile ilişkinin filozofu Levinas, “Ötekinin, bendeki öteki düşüncesini aşarak kendisini tanıtma biçimine biz aslında yüz diyoruz” der ve şöyle devam eder: “Ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar. Yüz, çağrısına duyarsız kalamayacağım, onu unutamayacağım ve onun zavallılığının sorumlusu olmaktan kaçamayacağım bir şekilde beni etkisi altına alır. Öteki, öldürmek isteyebileceğim tek varlıktır. Onu şiddet kullanarak iktidarım altına aldığım zaman, kısmen de olsa yadsımış olurum. Yüzde somutlaşan sonsuzluk, iktidarıma direnmeye başlar ve beni, bir bütün olarak yüzü yadsımaya kışkırtır. Yüzün üzerinde iktidar kurma girişiminin doruğu olan öldürme eylemi, ölüm gerçekleştiğinde yüz katilinin ellerinden kayıp gittiği, tahakküm edilecek olan ebediyen kaybolduğu içindir ki, paradoksal bir biçimde kendi iktidarsızlığına ulaşır. Yüzü öldürmek imkansızdır. Onun, beni, benim iktidarımı rahatsız etmesinin nedeni, eğilim olarak benim şeylere anlam vermemdir. Onlar benimle ilişkileri sürdükçe anlamlıdırlar. Ama yüz, ötekinin yüzü, benden bağımsız olarak anlam ifade eder.”    

Nazilerin toplama kamplarında insanları çırılçıplak soyarak istiflemelerinin, gruplaştırmalarının nedeni, her bir insanın diğerinin yerine geçebileceği, homojen, benzer bir yığın oluşturmak ve böylece yüzün insana atfettiği gizemli ayrıcalığı elinden almak, onları görünmez hale getirmektir. Böyle yapıldığında, yani bedenler bir yerde çıplak olarak toplandığında, birey kitle içerisinde yok edilir, yüz de, yüz olmaktan çıkar.

“Öteki” ile ilgili felsefi yaklaşım ve değerlendirmelerden kısa bir sunuş yaparak başladım konuşmama. Felsefenin “öteki” ile ilgili yaklaşımından kopmadan, ama biraz daha somutlaşarak konuşmamı sürdüreceğim.

“Öteki” kimdir? Kimi Türklere göre Kürtlerdir. Kimi Kürtlere göre Türklerdir. Kimi Ermenilere göre Türklerdir. Kimi Türklere göre Ermenilerdir. Kimi Sunnilere göre Alevilerdir. Kimi Alevilere göre Sunnilerdir. Hıristiyanlara göre Müslümanlar, Müslümanlara göre Hıristiyanlardır, Yahudilerdir. Kimi kadınlara göre erkekler, kimi erkeklere göre kadınlardır. Onun için Nazım Hikmet, o güzel şiirinde, kadının ötekileştirilmesi bağlamında “soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen  kadınlarımız” demiştir.

Demem şu ki, “ötekinin”, “ötekileştirmenin” sonu yok. Bir kez başladınız mı “ötekileştirmeye”, kendi dışınızda olan herkesi, her varoluşu “ötekileştirmeye” başlarsınız. Sizin “ötekileştirdiğiniz” herkes de, sizi “ötekileştirmeye” başlar. “Ötekinin” varlığını, kişiliğini, haklarını, farklılığını, farklı olma hakkını tanımadığınız zaman, “öteki”de sizin varlığınızı, kişiliğinizi, haklarınızı, farklılığınızı, farklı olma hakkınızı tanımamaya başlar.

O zaman ne mi olur? Giderek özgürlüğünüzü yitirir, insanlığınızı eksiltirsiniz. Sadece bununla da kalmaz, bir tahakkümün kucağından, bir başka tahakkümün kucağına itilirsiniz. Bütün bunların bedelini ise, sevgiden, aşktan, içtenlikten, güvenden, güvenlikten, adaletten, sanattan, neşeden, oyundan kahkahadan yoksun iğreti hayatlar yaşayarak ödersiniz. Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi!

Oysaki “öteki” yüzdür. Komşunuzun yüzüdür, arkadaşınızın yüzüdür, meslektaşınızın yüzüdür, sevgilinizin yüzüdür, eşinizin yüzüdür. Onların yüzünü yok etmemek gerekir, yok edersek eğer, bizim yüzümüz de yok olur.

(…)

 

Dün geçtim Balat’tan
Hani o çok sevdiğimiz sokaklardan
Yine elma şekeri aldım, köşedeki bakkaldan
Kırmızı güller aldım, yüreği güzel ablamdan

Hüseyin Kün

BALAT NOSTALJİSİ  –

Bir şehirde senelerce oturulur. Bıkılır. Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır. Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğimiz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.

Bu sözler usta hikaye yazarımız Sait Faik’e ait. ‘Bir Bahçe’ isimli hikayesinin başlangıç cümleleri bunlar.

Sait Faik’in bu ifade ve hikaye ettikleri, bir kentte yaşayan pek çok insanın sözcüklere dökmese dahi düşündüğü, hissettiği şeylerdir aslında. Mesela benim için öyledir. Bunu böyle olduğunu; uzun seneler yaşadığım, şimdilerde bazen işim, bazen de gezmek için gittiğim, hemen her semtini gördüğüm İstanbul için, sonrasında yerleştiğim ve halen yaşadığım Ankara için söyleyebilirim mesela.

Nereden aklıma geldi de yazdım bunları? Anlatayım.

Geçen hafta İstanbul’a gittim. Herhangi bir işim olduğu için değil, özlediğim için. Sadece insanlar değil, kentler de, kentlerdeki bazı yerler de özlenir zira. Kadıköy’de, Bağdat Caddesi’nde dolaştım. Moda’ya çıktım. Moda Burnu’nda denize bakan çay bahçesinde oturdum bir süre. Çay ve nargile içtim. Sonra vapurla Karaköy’e geçtim. Karaköy Köprüsü boyunca Eminönü’ne kadar yürüdüm. Balık ekmek yedim orada. Belediye otobüsüne bindim ve Balat’a gittim.

Ben Balat’ı ilk kez 1971 yılında öğrenci iken görmüştüm. Anket yapmak için gitmiş, pek çok sokağını dolaşmış, çok sayıda evine girip çıkmıştım. O yıllarda Haliç’in kendisi gibi kıyısındaki yerlerde köhne ve salaştı. Balat’ta öyleydi. Çok fazla gidilen, gezilen, çekiciliği olan bir yer değildi. İstanbul’un hemen her semtinde olduğu gibi, Balat’ta da mahalle aralarında kahvehaneler, tek tük de olsa mahalle meyhaneleri vardı. Yorulduğumuzda oturup çay içerdik o kahvehanelerde. Mahallenin delikanlıları, orta yaşlıları o kahvehanelerde oyun oynarlardı.  Ağır yaralı şarkıların çalınıp söylendiği Agora Meyhanesi’nde,  ‘rakı içeceğiz Balat’ta, dedin de gelmedik mi?’ diyerek birkaç kez kafa da çekmiştik.

Balat’ın sokaklarının çoğu denize dik iner. Hemen hepsi dardır bu sokakların. Şimdi olduğu gibi benim ilk gördüğüm 70’li yıllarda da o sokakların büyük bir kısmı zamana kafa tutan Arnavut kaldırımı taşlarla döşelidir. Renk renk boyanmış, cumbalı cumbasız eski İstanbul evleri bu sokaklar boyunca sağlı sollu sıralanmıştır. Bu evlerin pencerelerinde, tek tük olan balkonlarında çamaşırlar asılıdır. O zamanlar kadınlar otururlardı bu evlerin önünde. Birbirleriyle sohbet ederler, örgü örerlerdi. Oyun oynardı çocuklar. O yıllarda sokaklarda tek tük sokak lambaları vardı. Onun için sokaklar karanlıktı. Birkaç bakkal, birkaç manav, birkaç tane de kasap vardı.

Benim Balat’a ilk gittiğim günden, son gittiğim güne kadar çok zaman geçti aradan. Geçen zamanla birlikte pek çok şey değişmiş Balat’ta. İstanbulluların, İstanbul’a gezmek amacıyla veya iş için gelenlerin Balat’ı keşfetmesiyle başlayan bu değişim sonrasında ve bugün bambaşka bir Balat var. Bunu üç beş yıl önce gittiğimde de görmüştüm, bu gittiğimde de gördüm. Benim ilk gördüğüm yıllarda kendi yalnızlığını yaşayan, hayata ve İstanbul’a küskün Balat’ın yerini bir başka Balat almış bugün. Pek çok yeni mağaza, alış veriş merkezi, kafe, pastane açılmış. İnsanlar sokaklarda, kafelerde, alışveriş merkezlerinde. Balat kendisiyle ve İstanbul’la barışmış ve yeni bir hayat başlamış Balat’ta. Evlerin büyük bir kısmı restore edilmiş, yenilenmiş. Sadece işlevsel değil, özgün mimarileriyle sanatsal birer eser olan Fener Patrikhanesi’nin, Sveti Stefan, Aya Yorgi Kilislerinin yüzü gözü ağarmış, ata mirası Ferruh Kethüda, Çandarlı Zade Atik Mustafa Paşa Cami’lerinin eli yüzü çıkmış ortaya. Balat Meydanı adına uygun duruma gelmiş, yani meydan olmuş. Bütün sevimliliği ve sadeliğiyle hoş geldin diyor gelenlerine.

Bu son gidişimde de, ilk gidişimde gördüğüm sokaklarını yeniden dolaştım Balat’ın.  Evlere, evlerin pencerelerine baktım. Yine evlerin kapılarının önünde oturan, sohbet eden kadınlar, sokakta oynayan çocuklar vardı. Bizim yorulduğumuzda oturup çay içtiğimiz kahvehanede delikanlılar, orta yaşlılar oyun oynuyor, ihtiyarlar kahvenin önündeki sahanlıkta oturmuş sohbet ediyorlardı. Kim bilir bu ihtiyarlar belki de 70’li yılların delikanlıları ya da çocuklarıydı. O günün gençlerinin bir kısmı, ihtiyarlarının hemen hepsi herhalde vefat etmişlerdir diye düşündüm hüzünle. İnce belli bardakla çay içerken sohbet ettim onlarla. Hepsi yorgun, hepsi maişet derdindeydi. Ama ‘olur mu beyim, yakışır mı bize’ dediler ve çay parası ödetmediler bana.

Meğer ‘daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları’,  70’li yıllarda ve daha sonraki gelişlerimde ‘önünden dört beş defa geçtiğim halde iyice göremediğim binaları varmış’ Balat’ın.

Özetin özeti Balat’ta gezmelere doyamadım.

Derken akşam oldu, hava hafiften kararmaya başladı. Gitmek zamanı geldi dedim ve sessizce geldiğim Balat’tan yine sessizce ayrıldım. Ne Balat farkındaydı bunun, ne Balat’ın evleri, ne de insanları.

Sonra Beyoğlu’na çıktım. İstiklal Caddesi’ni yürüdüm boydan boya. Çiçek Pasajı’na girdim, çıktım. Balat ne kadar kendisine gelmiş ise, Beyoğlu’da o kadar kendisinden vazgeçmiş. O eski rengini, ışığını kaybetmiş.

İstanbul’a gelip de ‘rakı balık’ yapmamak ayıp olur dedim kendime ve Asmalı Mescit’e gittim. Oradaki meyhanelerden birisine oturdum.

Serin ama üşütmeyen bir sonbahar akşamı, hafif esen bir rüzgar vardı dışarıda. Koyu lacivert bir gökyüzü, gökyüzünde tek tük yıldızlar vardı. O buğulu, o hüzünlü sesiyle rahmetli Müslüm Gürses, ince ince esen rüzgara adeta sitem edercesine ‘Rüzgar söylüyor şimdi o yerlerde bizim eski şarkımızı’ diyordu. Asmalı Mescit kıpır kıpırdı. Her zaman ki gibi canlıydı. Maişet derdi çok fazla yoktu buralarda. Yandaki masada oturan hafif alkollü kalabalık bir grup ‘ne olacak bu Türkiye’nin hali’ üzerine konuşuyordu. Ben de kendime yirmilik bir rakı, palamut, birkaç da meze ısmarladım.

Günün bir muhasebesini yaptım orada. ‘Hayat yaşandığı kadar vardır’ dedim ve kadehimi hayatın, hayatımın şerefine kaldırdım. Tesellilerimi, isyanımı, özlemlerimi dileklerimi, şiirlerimi, şarkılarımı, talihimi ise, ait oldukları yerlere iletsin diye esen rüzgarla gökyüzündeki yıldızlara yolladım.

Son bir söz. Bitmeyen, hiç sonu gelmeyen, onun için de hayat boyu devam eden bir süreç olan büyümenin, yani insanın kendisini oldurmasının bir yolu kitap okumaktan geçiyorsa eğer – ki öyledir – diğer bir yolu da seyahat etmekten, gezmekten, yeni insanları ve yerleri tanımaktan geçiyor. Bunlar da kitap okumak kadar büyütüyor, olduruyor insanı.

Bundan olsa gerek, birkaç yaş daha büyüdüğümü, kendimi oldurduğumu hissettim İstanbul’dan Ankara’ya dönerken.