Dinle Küçük Adam! Seni, senden başka hiç kimse kurtaramaz…

DİNLE KÜÇÜK ADAM!

Sigmund Freud, Carl Gustav Jung, Alfred Adler ile beraber psikiyatri tarihinin önemli isimlerinden birisi de, Avusturya asıllı, Amerikalı psikiyatrist ve psikanalist William Reich’tır.  Aynı zamanda bu alanın en radikal isimlerinden ve hatta deli dâhilerinden birisi olan Reich’ın,  kişilik analizleri ve insan psikolojisi üzerine yazdığı ‘Faşizmin Kitle Psikolojisi’ ve ‘Karakter Analizi’ isimli başarılı bilimsel çalışmaları da vardır.

Reich’ın bilimsel olmayan ve fakat önemli olan çalışmalarından birisi de ‘Dinle Küçük Adam’ isimli kitabıdır. Konusu insan olan ve ironilerle süslenen bu kısa, ama önemli eserinde Reich,  eline geçirdiği iktidar gücünü insanlığın ve yönettikleri toplumun yararına değil, aleyhine kullanan Hitler, Stalin, Himmler, Robespierre gibi siyasi figürleri örnek vererek onları tercih edenlere seslenir ve şöyle yazar: ‘…Nietzsche’nin üstün insana yükselme ile Hitler’in alt insanına alçalma arasında seçeneğin vardı. Ya ya-şa şa, diye bağırıp alt insanı seçtin….Lenin’in gerçek demokratik anayasasıyla Stalin’in diktatörlüğü arasında seçeneğin vardı. Sen Stalin’in diktatörlüğünü seçtin…Freud’un, senin ruh hastalığının özünü aydınlatmasıyla, yine onun kültür uyumu kuramı arasında seçeneğin vardı. Bacaklarının altından akıp giden kültürel uyumu seçtin ve seksüel kuramı unuttun…Marx’ın, bütün mal değerlerini tek başına yaratan, senin emek gücünün verimi kavrayışı ile devlet düşüncesi arasında seçeneğin vardı. Sen, emeğindeki dirimi unuttun ve devlet düşüncesini seçtin…Fransız Devrimi’nde acımasız Robespierre ile büyük Danton arasında seçeneğin vardı. Acımasızlığı seçip, büyüklük ve iyiliği giyotine gönderdin…Almanya’da Göring, Himmler ile Liebknecht, Landau arasında seçeneğin vardı. Himmler’i polis şefi yaptın ve büyük dostlarını katlettin…

Bütün bunları yapanlar, Reich’ın muhatap aldığı ve üzerine kitap yazdığı küçük adamlardır. Reich’in bu yaklaşımı tam da bizim büyük şairimiz Nazım Hikmet’in o güzel ve anlamlı şiirinde yazdığı gibidir. Yani “Akrep gibisin kardeşim / korkak bir karanlık içindesin akrep gibi / serçe gibisin kardeşim / serçenin telaşı içindesin / midye gibisin kardeşim / midye gibi kapalı, rahat / ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim / bir değil / beş değil / yüz milyonlarlasın maalesef / koyun gibisin kardeşim / gocuklu celep kaldırınca sopasını / sürüye katılıverirsin hemen / ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye / dünyanın en tuhaf mahlukusun yani / hani şu derya içre olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf / ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende / ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer / ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin / -demeğe de dilim varmıyor ama- / kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” gibi bir şeydir. Evet! Kabahatin çoğu ve hatta tamamı, hayatın hemen her alanında var olan bu figürleri büyük yapan küçük adamlara aittir.

İnsana dair olan manifesto niteliğindeki bu çalışmasıyla Reich, kendisini bir şey sanan, ama aslında bir şey olmayan sana, bana, ona seslenir ve birçoğunu bizim yarattığımız sözde büyük olan o küçük adamlar karşısında, bize, “siz diz çöktüğünüz için onlar büyük görünüyor, ayağa kalkın” çağrısında bulunur.

Bu amaçla şunları söyler: ‘Kendi küçük adamlarını seni sömürenler haline getirdiğini anlamalısın artık; aç gözünü ve hakikaten büyük olan adamlarını kurban ettiğini gör; onları çarmıha gerdiğini, canlarını aldığını, açlıktan öldürdüğünü anla artık; onları bir an bile düşünmediğini, senin için çalıştıklarını aklından geçirmediğini kabul et; yaşamın boyunca yaptıklarını kime borçlu olduğun konusunda hiçbir fikrin yok, bunu anla artık.

Hakikatin aranması, her ne pahasına olursa olsun hakikatin söylenmesi gerektiğini savunan Reich, bu konuda şu örneği verir: “Acımasız Engizisyonla Galileo’nun hakikati arasında seçme yaptın. Bulgularından yararlanmakta olduğun büyük Galileo’yu, onur kırıcı sözler söylemeye zorlayarak işkence içinde öldürdün. Şu yirminci yüzyılda, Engizisyon yöntemlerini bir kez daha dirilttin.

Verdiği bu örnekle Reich hakikat duygusunu kaybeden küçük adamı hakikati görmeye davet eder. Zira Reich’in hitap ettiği küçük adam, hakikatin terbiye edici özelliğinin ve etkisinin farkında değildir.

Reich’a göre sevginin, işin ve bilginin vatanı yoktur. Zira bütün bunlar insanlığa ait olan uluslararası değerlerdir. Öyle oldukları için üniformaları olmayan bu değerler herhangi bir sınır tanımazlar, dünyayı serbestçe dolaşırlar ve hemen her şeyi sarmalarlar.

Bir hak olan, en önemli insan haklarından birisi olan özgürlüğün de vatanı yoktur. O da insanlığın ortak değeridir. Bu konuda bireysel özgürlük ile ulusal özgürlük arasında bir ayrım yapan Reich, önceliği bireysel özgürlüğe verir ve bireysel özgürlük olmadan ulusal özgürlük olamaz der. Ona göre esas olan insani özsaygıdır. Esasen insani özsaygı olmadan bireysel özgürlük olamayacağı gibi ulusal özgürlük de olamaz. Dahası insani özsaygıya dayanmayan ulusal büyüklük iddiaları ve vaatleri de boştur. Bunlar boş olduğu kadar, yeri, zamanı ve gereği olmadan söylenen, içi hakikatle, somut olgularla doldurulamayan “milli menfaat, devletin ve milletin bekası” gibi slogandan öteye geçmeyen sözler de, boş gururu okşamaktan başka hiçbir işe yaramayan afaki sözlerdir.

Onun için Reich böylelerine şöyle seslenir: “Dönüp de senin vatansever dediklerine bak bir kere. Onlar adım atmıyorlar, hücum ediyorlar. Onlar düşmanlarından nefret etmiyorlar, onlar ezeli düşmanlarını on yılda bir değiştirdikleri ezeli düşman yapmak için ebedi arkadaş yapıyorlar. Onlar şarkı söylemiyorlar, yürüyüş marşları söylüyorlar…

İnsan yaşamının sevgi, çalışma, üretme, işbirliği, dayanışma ve bilgi üzerine kurulu olduğunu, kişisel gelişmenin ve büyümenin ancak üretmekle, var etmekle, kendi işini, asli görevlerini iyi yapmakla mümkün bulunduğunu söyleyen Reich, küçük adamı her türlü insani değeri tüketmekle, bitirmekle, başka birisinin hazırlayıp önüne koyduklarını yemekle suçlar ve bu konuda şunları yazar: “Evet sen böylesin, küçük adam! Tüketmeyi, bitirmeyi, kaşıklamayı ve yiyip yutmayı çok iyi biliyorsun, ama var etmeyi bilmiyorsun. Bu yüzden de ne isen o olarak kalıyorsun, bulunduğun yerden daha ileri gidemiyorsun, yaşamın boyunca can sıkıcı bir büroda, bir hesap makinesinin ya da çizim tahtasının önünde, ya evlilik kıskacında, ya da çocukları sevmeyen bir öğretmen olarak okulda kalıyorsun. Gelişmiyorsun, yeni bir şeyler düşünme şansın yok, çünkü sen sadece aldın ve hiçbir zaman vermedin, başka birisinin hazırlayıp önüne koyduğunu sen sadece kaşıkladın.

İnsanın kendi hayatının efendisi olması, kendi hayatını bizzat kendisinin yönetmesi gerektiğini savunan Reich, bunu yapabilmesi için insanın önce kendisini tanıması gerektiğini söyler ve bu amaçla kendi içindeki küçük adamı anlatmakla işe başlar ve kendi içindeki küçük adamı bize şu sözlerle anlatır: “…Ben ne kızıl, ne kara, ne de beyazım. Ben Hıristiyan, Yahudi, Müslüman, Mormon, poligam, homoseksüel, anarşist ya da boksör değilim. Ben bir kadını/erkeği, onunla evli olduğumu kanıtlayan evlilik cüzdanına sahip olduğum ya da cinsel açlığımı doyurabilmek için değil, gerçekten sevip ona değer verdiğim için kucaklarım. Ben çocukları dövmem, balık tutmam, karaca ya da geyik avlamam. Ama hedefi on ikiden vururum. Ben briç oynamam ve öğretilerimi yaygınlaştırmak için partiler vermem. Eğer öğretim doğruysa zaten o kendiliğinden yaygınlaşacaktır. Eğer benden daha iyi hekim değilse, çalışmalarımı bir tıp yöneticisinin eline bırakmam. Ve buluşlarıma kimin hükmedeceğine ya da etmeyeceğine ben karar veririm. Ben yasal kurallara anlamlı oldukları sürece tam olarak uyarım, ama bunlar aşılmış ya da anlamsız olmuşlarsa onlarla mücadele ederim. Ben çocukların ve gençlerin bedensel aşklarını yaşamalarını ve rahatsız edilmeden tadını çıkarmalarını isterim. Ben insanların doğru dürüst dindar olmak için aşk yaşamlarını yıkacaklarına, bedenlerine ve ruhlarına zarar vereceklerine inanmıyorum. Ben senin ‘Tanrı’ olarak adlandırdığın şeyin gerçekten var olduğunu, ama senin düşündüğünden farklı, senin içinde ve dışında, vücudundaki sevgi olarak, dürüstlüğün olarak ve doğayı hissetmen olarak bir kozmik temel enerji olduğunu biliyorum…Sana şunu söyleyeyim küçük adam; içindeki en iyi şeylerin anlamını yitirdin. Onu boğdun, başkalarında, çocuklarında, karında, kocanda, babanda, annende, nerede gördüysen onu orada öldürdün. Sen küçüksün ve küçük kalmak istiyorsun küçük adam…

Bu yazdıklarıyla kendi içindeki küçük, ama gerçekte büyük adamı ironi yaparak bize anlatan, yaptığı ironilerle kimin küçük, kimin büyük adam olduğu hususunda okuyucuyu şaşırtan, kimi zaman bana beni, kimi zaman da sana seni, ona onu anlatan Reich, insanın kendi hayatının nasıl efendisi olacağı, kendi hayatını bizzat kendisinin nasıl yöneteceği hususunda şunları söyler: “Her doktor, her ayakkabıcı, teknisyen ya da eğitimci, işini doğru dürüst yapmak ve yaşamını kazanmak için, eksiklerini bilmek zorundadır. Birkaç on yıldır, şu yeryüzünde yönetici rolünü oynamaya başlamış bulunuyorsun. İnsanlığın geleceği, senin düşüncelerine ve senin yapacağın şeylere bağlıdır. Ama öğretmenlerin ve efendilerin, aslında nasıl düşündüğünü ve gerçekte ne olduğunu söylemiyorlar sana; seni kendi geleceğine egemen olma yetisi verebilecek yönde eleştiren ve bu eleştiriyi dile getirme yürekliliğini gösteren tek kişi yok. Yalnız bir anlamda özgürlüğe sahipsin sen: kendi yaşamını yönetmeyi öğrenmeme, kendini bu yönde eğitmeme ve kendini eleştirmeme özgürlüğüne sahipsin. Şöyle bir yakınmayı hiç duymadın senin ağzından: ‘Gelecekte kendimin ve dünyamın efendisi olmak yolunda yürütüyorsunuz beni, peki ama insanın nasıl kendi kendisinin efendisi olacağını anlatmıyorsunuz hiç, düşünce ve davranışlarımdaki yanlışları bana söylemiyorsunuz?’ Yönetimi elinde tutan kişilerin, ‘Küçük Adamı’  yönetmelerine izin veriyorsun. Ama sen, hiç sesini çıkarmıyorsun. İktidardaki adamlara, yönetimi elinde tutan güçlülere, ya da kötü niyetli güçsüz adamlara seni temsil etme yetkisini veriyorsun. Her seferinde aldatıldığını anlıyorsun, ancak bunu anladığında, iş işten geçmiş oluyor. Seni çok iyi anlıyorum. Çünkü seni binlerce kez çıplak gördüm; hem ruhsal, hem bedensel çıplaklığın içinde, maskesiz, etiketsiz, elinde bir partinin üyelik kartı bile olmaksızın bir “tanınmışlık” kılıfına bürünmemiş halinle gördüm seni. Yeni doğmuş bir bebek gibi, anadan doğma çıplak, don-gömlekle kalmış bir mareşal kadar çıplak halini gördüm. Benim karşımda hiç yakınmadın, ağlamadın, özlemlerini hiç dile getirmedin, sevgini ve acılarını bir kez olsun açmadın bana. Seni iyi tanıyorum ve anlıyorum. Sana nasıl olduğunu anlatacağım Küçük Adam, çünkü büyük bir geleceğin olduğuna içtenlikle inanıyorum. Gelecek, senindir, buna hiç kuşku yoktur. Öyleyse gel, her şeyden önce kendine bir bak. Gerçekte olduğu gibi gör kendini. Führerlerinin ve seni temsil eden vekillerinin sana utanmadan söylediği şu sözlere aldırma: ‘Sen küçük, sıradan bir insansın’. Bu sözcüklerin çifte anlamını kavrıyorsun, değil mi: ‘küçük’ ve ‘sıradan’. Kaçma. Kendine bakma yürekliliğini göster! Onlara ‘Bana bunları söylemeye ne hakkın var?’de”

Reich’ın bütün bu söylediklerinin özeti aslında iki cümleden ibarettir: Bu cümlelerden birincisi “Kendini tanı! İkincisi ise “Kendini bil” cümlesidir.

Peki! İnsan kendisini tanımaz ve bilmez ise ne olur? Başkasının kölesi olur! “Herhangi bir kimsenin kölesi olma özgürlüğü” ne demektir ve insan bundan nasıl kurtulabilir?  Bu sorulara Reich şöyle cevap verir: “Artık tek bir efendinin kölesi olmaktan kurtulmak, herhangi bir kimsenin kölesi olmamak için, insan önce bu tek sömürüyü sonlandırmak zorundadır. İnsanda özgürlük emelleri ve devrimci dürtüler yoksa bunu yapamaz. Bu durumda kişi, hakikaten büyük bir adamın, diyelim ki İsa’nın, Marks’ın, Lincoln’ün ya da Lenin’in önderliğinde bir devrimci özgürlük partisi kurar. Hakikaten büyük olan adam, senin özgürlüğünü son derece ciddiye alır. İşlerini kolaylaştırmak için çevresinde küçük adamlar, yardımcılar, getir-götürcüler toplamak zorundadır, çünkü bu büyük işi tek başına yürütemez. Üstelik çevresine küçük büyük adamlar toplamasa, sen onu anlamaz, bir kenara iter, adam yerine koymazsın. Bir sürü küçük büyük adamla çevrilmiş olarak, senin adına güçler ve yetkiler ele geçirir, ya da bir parça hakikat, ya da yeni, daha iyi bir inanç bulur sana. Sayfalar dolusu söylevler yazar, özgürlük yasaları, vb. şeyler yazar; kendisini ayakta tutacak olan senin yardımın ve ciddiliğindir. İçinde bulunduğun toplumsal bataklıktan çıkarır seni. Birçok küçük büyük adamı bir arada tutabilmek, senin güvenini yitirmemek için hakikaten büyük olan bir adam, derin bir aydın yalnızlığı içinde, senden ve gürültü patırtıdan uzak, ama aynı zamanda senin yaşamınla yakın bir ilişki içinde elde edebildiği büyüklüğünden her gün bir parça vermek, özveride bulunmak zorundadır. Sana öncülük edebilmek için, senin onu erişilmez bir tanrıya dönüştürmene göz yummak zorundadır. Olduğu gibi sade bir insan olarak kalsa, diyelim, elinde evlenme cüzdanı olmadığı halde bir kadını sevebilen bir adam olsa, ona güvenmezsin, çünkü onu olağandışı bir insan olarak görmek istersin. Böylece, sen kendi ellerinle, yeni efendini ortaya çıkarmış olursun. Kendisine yeni efendi rolü verilmiş olan büyük adam büyüklüğünü yitirir, çünkü bu büyüklük, onun sözünü sakınmazlığından, sadeliğinden, yürekliliğinden ve yaşamla arasındaki gerçek ilişkiden gelmekteydi. Büyüklüklerini büyük adamdan sağlamış olan küçük büyük adamlar, maliye, dış-işleri, hükümet, bilim ve sanat alanlarında büyük görevlere atanırken sen olduğun yerde, yani bataklıkta kalırsın.

İfade özgürlüğünün değerini ve yararını bilen Reich, bu özgürlüğün ulu orta ve üstüne vazife olmayan konularda gevezelik etmek olmadığını, eleştiriye açık olmanın düzelmeyi kabul etmek olduğunu bilir ve muhatabı olan küçük adama bu konuda şunları söyler: “Konuşma ve eleştirme özgürlüğüyle sorumsuz gevezelik ve adî şakaları birbirine karıştırıyorsun. Eleştirmeye her an hazırsın, ama eleştirilmek istemiyorsun ve bu nedenle de başkalarından kopuyorsun. Başkasına saldırmaya bayılıyorsun, ama saldırı karşısında kalmaya dayanamadığın için her zaman gizli bir siperden saldırıyorsun.

Kaba gücün ve bunun kullanılmasının karşısında olan, güce tapınmanın güçsüzün işi olduğunu söyleyen Reich’e göre  “hayatı temsil eden şey” güç elde etmek değil, gücün insan yaşamında oynaması gereken yapıcı rolün üstlenilmesini istemektir.  Zira o, kaba gücün ve bunun kullanılmasının yaratıcı olmadığının, aksine yıkıcı olduğunun farkındadır.  Böyle bir gücün varacağı son nokta güç zehirlenmesidir.  İnsanın kendisini kaybetmesine neden olan bu zehirlenmeye yakalananların tedavisi güç olmakla birlikte, imkansız değildir. Başkaca uzmanlar gibi Reich’in de bu hastalığa yakalananlara önerdiği tedavi yöntemi, insanın kendisiyle hesaplaşması ve güç zehirlenmesine bağlı olarak edindiği sahte kimlikten kurtularak akıl çizgisine ve hayatın gerçeklerine geri dönebilmesidir.

Reich, bunları ve benzeri başkaca şeyleri söyledikten sonra küçük adamı kendi haline bırakır, bu bağlamda ona şunları söyler:  “Dediğim gibi, seni bırakıyorum. Bunu yapabilmek, yıllarımı aldı, sayısız uykusuz ve acılı gece yaşadım. Senin tüm proleterlerin Führeri olacak nitelikteki adamların böylesine karmaşık değillerdir. Bugün Führerleri olanlar, yarın, para için, beş para etmez gazetelere yazı yazarlar. Gömlek değiştirir gibi karar değiştirirler. Ben böyle değilim. Senin geleceğini düşünmeyi sürdüreceğim eskisi gibi. Ama sen, kendine yakın olan birine saygı gösterme yetisinden yoksun olduğundan aramıza belli bir uzaklık koydum. Senin torunlarının torunları benim çalışmalarımın mirasçısı olacak.

Sadece siyasette değil, başkaca mesleklerde ve işlerde de var olan, hemen her toplumda ve bütün zamanlarda örneklerine sıkça rastlanan küçük adamları tanımak mı istiyorsunuz?  O halde durmayın William Reich’ın ‘Dinle Küçük Adam’ isimli eserini okuyun. Daha önce okuduysanız, bir daha okuyun. Eminim hem çok eğlenecek, hem de çok düşüneceksiniz!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Advertisements

“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: İnsan ya bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir…” TOLSTOY

BİR GÜNÜN HİKAYESİ!

Bir hikaye anlatacağım size. Yaşadığım günün hikayesini anlatacağım.  Yaşadığım şehre gelen bir yabancı veya yolculuğa çıkan bir insanla başlamayacak bu hikaye. Hem bundan dolayı, hem de sıradan, çok sıradan olacağı için muhteşem falan da olmayacak. Yani öylesine bir hikaye olacak. Dolayısıyla bu hikayeyi okumayanlar hiçbir kayba uğramayacak.

Her sabah olduğu gibi bugün sabahta gün doğmadan uyandım. Hiçbir şey yapmadan oturdum. Bir süre çalışma odamda karanlığın ve sessizliğin sesini dinledim. Sonra sabah kahvemi içtim. Kahvemi içerken büyük çello ustası Katalonyalı Pablo Casals’ın, kamuoyuna ‘halkının ruhu’ olarak sunduğu ve kuşların ‘barış, barış, barış’ diyerek şarkı söylediklerini ifade ettiği ‘The Song of the Birds/Kuşların Şarkısı’ isimli çok sevdiğim olağanüstü bestesini dinledim.

Casals, bu güzel bestesini kendi ülkesi halkının ruhu olarak takdim etse de, o asla milliyetçi bir kişiliğe sahip değil. Aksine sevgisini ülkesinin ve ülkesi halkının dışına taşımış bir sanatçı.  Nitekim o bu duygu ve düşüncesini ‘bir insanın ülkesini sevmesi takdir edilecek bir şeydir, ama sevgi ülkenin sınırında bitmek zorunda değildir?’ sözleriyle ifade eder.

Esasen Casals’ın, hiçbir ırkın, hiçbir milletin üyesi olmayan, sadece doğanın ve gökyüzünün sahibi olan kuşların, evrensel bir dilek olan barış çağrısını notaya dökmesi de sahip olduğu bu duygu ve düşünce nedeni iledir.

Casals’ın bu özlü sözü, evrenselliğin yazılı olan veya olmayan kayıtlarını ve yanısıra insan sevgisini bütün çeşitliliği ve tikelliği ile kavrayan yirminci yüzyılın büyük edebiyat adamı Erich Auerbach’ın, ulusal ya da bölgesel sınırları aşmak isteyen herkes için model olarak aktardığı, on ikinci yüzyılda Saksonya’da yaşamış keşiş St. Victor’lu Hugo’nun yazdıklarını hatırlattı bana. Şöyle yazıyor Hugo: ‘…Terbiye görmüş kafa için, görünmez ve geçici şeyler hakkında, yavaş yavaş fikir değiştirmeyi öğrenebilmek, sonradan bunları tamamen ardında bırakabilmesini sağladığından dolayı büyük bir erdem kaynağıdır. Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. Yolun başında olan sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü olan insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür…

Hugo’nun, iki kere, güçlü ya da mükemmel insanın, bağımsızlığa ve tarafsızlığa sahip olduğu bağları reddederek değil, onları işleyerek, geliştirerek ulaştığını ifade eden ve güzelliği ile insanı büyüleyen yukarıdaki sözlerine kulak vermez,  barışa, bilgiye eşlik eden, onu geliştiren, güçlendiren özgürlüğe sırtımızı dönersek eğer, ne mi olur? Irkçı milliyetçiliğin retoriğine teslim olur ve o teslimiyetle birlikte kendimizi bir insanlık suçu olan savaşın kucağında buluruz.

O nedenle, beraberinde sosyal, siyasal ve entelektüel bölünmeyi getiren, demokrasiye, özgürlüklere düşman olan fanatik ve aşırı milliyetçiliğin aksine; tiranlığın, despotizmin, baskı ve yozlaşmanın düşmanı, demokrasinin ve özgürlüklerin dostu olan yurtseverliği savunmak, yurtseverliği otoriter muhafazakarlıkla karıştıran, onu şovenizmle, aşırı milliyetçiliğin diğer ulusları ve toplulukları küçümseyici ve kötüleyici referansları ile boğmaya çalışan, bu amaçla yabancı düşmanlığı yapan anlayışların, söylem ve ifadelerin tüm gücümüzle karşısında olmalıyız.

Casals’ın diğer besteleriyle devam eden müzik ziyafetinin verdiği keyif ve ilhamla oturdum bu satırları yazmaya başladım. Sonra gün aydınlandı. Birer birer barışın ve sevdanın simgesi olan güvercinler gelmeye başladı balkonumun parapetlerine. Onlara yemeleri için pet shoptan özel olarak aldığım yem karışımlarını koydum balkon parapetlerine. Çay demlenirken sessizce onların karınlarını doyurmalarını izledim. Can Yücel’in ‘Küçükken annem, yerde ekmek görünce; yükseğe koy Kuşlar yer derdi. Sevdiklerimizi yüksekte tuttuk, acaba Kuşlar mı yedi?’ sözleri geldi aklıma, gülümsedim.

Öğlen oldu. Yapmayı çok sevdiğim, ama uzun zamandır yapamadığım bir şeyi yaptım. Kendimi gezmeye çıkardım. Çubuk ilçesine gittim. Yol boyunca uçakların iniş kalkışlarını izledim. Çubuk Meydanı’ndaki kahvehanede oturdum ve ince belli bardaktan çay içtim. Oradaki Çubuklularla sohbet ettim. Usta hikayecimiz Sait Faik’in yıllar yıllar önce yazdığı ‘Mahalle Kahvesi’ isimli hikayesinde ‘…maişet derdi münakaşalarından öte insanlar bir şey konuşmuyorlardı’ dediği gibi kahvehanedeki insanların bütün konuşmaları da ‘maişet derdi’ üzerineydi.

Yani aradan geçen onca yıla rağmen gündem değişmemişti. İnsanlar daha hala bu dertle savrulmaya, dünyalarını, değer yargılarını bu derde göre şekillendirmeye ve onunla dertlenmeye devam ediyorlardı.

Onları dinlerken Balzac’ın ‘meyhaneler halkın parlamentosudur’ sözü geldi aklıma. Bundan hareketle oradakilere ‘kahvehaneler halkın parlamentosudur’ dedim. Bu sözüm çok hoşlarına gitti. ‘Asil biziz’ dediler ve ‘ama bizim meclisteki vekiller kadar imtiyazımız yok’ diye de eklediler.

Sonra Çubuk Çarşısı’nda dolaşmaya çıktım. Birkaç çeşit Çubuk Turşusu alarak, ayrıca turşu suyu içerek Çubuk ekonomisine katkıda bulundum. Zaman hızla akıp gitmiş, ikindin olmuştu. Kentin akşamüzeri yoğunlaşacak olan trafiğine yakalanmamak için Ankara’ya dönmek üzere yola çıktım.

TRT Nağme’de Yaşar Özel, o tok ve etkileyici sesiyle Yusuf Nalkesen’in ‘Albümlerden çıkarttığın, bir kenara fırlattığın, öfkeyle yırtıp attığın, resimlere ara sıra baktığın hiç oluyor mu, sen de kalan resimlere baktığın hiç oluyor mu’ diyen hicaz makamındaki o hüzün dolu şarkısını söylüyordu.

Şarkı bitti. Ama şarkının bendeki çağrışımı bitmedi. Gülten Akın’ın ‘Resimleri yaktım, / Birini saklasam dedim, / En çok onu yaktım, / Onu yaktım.’ dizeleri geldi aklıma.

Hayat işte böyle bir şey dedim kendi kendime. Ve ekledim: Eğer sen hayatı terbiye edemezsen – ki edemezsin – o zaman hayat hükmünü icra eder ve seni terbiye eder. O halde sen, canın yandığında bile gülerek hayatın yanından hafif adımlarla geçip gitmelisin!

Neden mi? Virginia Woolf söylüyor nedenini: ‘Ne hoş bir güzelliği vardır; Hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçip gidenlerin…

Sadece Woolf değil, Sadi’nin Gülistanı için yazdığı önsözde Anwai Soleili’de; ‘Bir dünya malı elinden gittiyse, / Üzülme buna hiçtir o; / Ve bir dünya malı geçtiyse eline /Sevinme buna, hiçtir o. / Önünden geçer acılar ve zevkler / Geç dünyanın önünden, hiçtir o.’ diye yazarak söylüyor bir diğer nedenini.

ELİMİZDEN KAÇIP GİTMEKTE OLAN TÜRKİYE!

Çağımızın yaşayan önemli siyaset ve toplum bilimcilerinden Anthony Giddens, BBC Reith Konferansları kapsamında yaptığı konuşmalarından derlediği ve adını “Runaway World” olarak koyduğu, Türkçeye “Elimizden Kaçıp Giden Dünya” adıyla çevrilen küçük ama önemli kitabına, İngiliz Başpiskopos Wulfstan’ın 1014 yılında York’ta verdiği vaizde ifade ettiği “Dünyanın acelesi var ve sonuna yaklaşıyor” tümcesi ile başlar ve şunları söyleyerek devam eder: “Aynı duyguların bugün de ifade edildiğini düşünmek hiçbirimiz için çok zor olmasa gerek. Her dönemin umutları ve kaygıları önceki çağların bir kopyası değil midir? Yirminci yüzyılın sonunda içinde yaşadığımız dünya, önceki çağlardan gerçekten farklı bir dünya mıdır? Evet, öyledir. Şu anda köklü bir tarihsel değişim döneminden geçtiğimize inanmamızı sağlayacak geçerli ve nesnel nedenler vardır. Dahası, bizi etkileyen değişiklikler, yeryüzünün herhangi bir bölgesiyle sınırlı olmayıp, hemen her yerini kapsamaktadır. Çağımız, kökenleri on yedinci ve on sekizinci yüzyıl Avrupa’sına uzanan bilim, teknoloji ve akılcı düşüncenin etkisiyle gelişmiş, Batı’nın sanayi kültürünü ise, dinin ve dogmanın etkisine karşı çıkan ve bunların yerine pratik yaşamda daha akla dayalı bir yaklaşımı egemen kılmayı arzu eden düşünürlerin sürüklediği Aydınlanma düşüncesi şekillendirmiştir. Aydınlanma düşüncesine çok şey borçlu olan Karl Marx, bu meseleyi çok basit bir şekilde ortaya koymuştur. Ona göre tarih yazmak için tarihi anlamak zorundaydık. Marx ve Marksizm, bu bakışın yol göstericiliğiyle yirminci yüzyılı derinden etkilemiştir. Bu görüşe göre, bilim ve teknolojinin daha fazla gelişmesiyle birlikte dünya daha istikrarlı ve düzenli bir hale gelmek durumundadır. Bu fikri, Marx’a karşı olan birçok düşünür bile kabul etmiştir… Ne var ki, bugün kendimizi içinde bulduğumuz dünya, pek bu düşünürlerin öngördükleri gibi görünmediği gibi öyle bir duygu da vermiyor. Aksine, giderek daha fazla denetimimizden çıkıyor ve sanki elimizden kaçıp giden bir dünyaya dönüşüyor. Dahası, bilim ve teknolojinin ilerlemesi de dahil olmak üzere, yaşamı bizim açımızdan daha belirli ve öngörülebilir kıldığı sanılan etkilerin bir kısmının, genellikle bu varsayımın tam zıttı bir etki yaptığı anlaşılıyor. Sözgelimi yeryüzünün ikliminin değişmesi ve bunun getirdiği riskler, herhalde bizim doğaya yaptıklarımızın sonucudur. Doğal fenomenler değildir…Başta küresel ısınma olmak üzere, bizden önceki tarihte hiç kimsenin karşılaşmadığı riskli koşullarla karşı karşıyayız. Nerede yaşıyor olursak olalım ve ister ayrıcalıklı, isterse muhtaç konumda bulunalım, yeni risk ve belirsizliklerin birçoğu istisnasız hepimizi etkilemektedir. Bu sorunlar küreselleşmeyle yakından ilintilidir. Esasen bilim ve teknoloji küreselleşmiştir.

Giddens’in ifadesiyle, ‘elimizden kaçıp giden dünya’ yaşama yeniden dönmek için kendisine yeni bir beden arayan ruh gibi, kendisine yeni bir beden arayan dünyadır. Yani yeni bir dünyadır. Başımıza bela olan, nereye doğru gittiği, nerelere doğru evrildiği, gelecekte bizleri nelerin beklediği belli olmayan, küreselleşmenin ruhunun hepimizi esir aldığı bir dünyadır.

Oysa geçmişte her şey ne kadar basitti. Geçmişte ve özellikle Marksizmin yol göstericiliğinde her şeyi açıklamak, devrimi açıklamak, değişimi öngörmek, gelecekte olacakları bilmek ne kadar kolaydı. Öyle ki tarih genel olarak engelsiz bir ilerleme olarak görülür, dünyanın dönüşümü, bu dönüşüm için ihtiyaç duyulan araçlar önceden öngörülebilir ve hatta bilinebilir, kavranabilir, açıklanabilirdi.

Ne var ki, geride bıraktığımız yüzyılın bize kazandırdığı engin deneyimlerin ardından, artık hangi aracın, hangi sonuca yol açacağından ya da bugünün çözümünün yarının sorunu olup olmayacağından emin olmak pek o kadar kolay değil.

Zira dünyanın var oluşundan bu yana var olan değişim, siyasal, sosyal ya da ekonomik yönden artık düz bir çizgide ilerlemiyor, bazen zigzaglar çiziyor, bazen ileri, bazen de geri gidiyor. Kestirilemez nitelikteki bu değişim; kültürden iklime, soluduğumuz havadan içtiğimiz suya, yediğimiz yemekten öğrendiğimiz becerilere kadar hemen her şey hakkında yaygın bir belirsizliği de beraberinde getiriyor.

Ve elbette bütün bu olup bitenlerden, Türkiye olarak biz de payımıza düşeni alıyoruz.  Yani elimizden kaçıp giden dünya gibi elimizden kaçıp gitmekte olan bir Türkiye var.  Bunun böyle olmasından ise, sadece iktidar partisi, yani on yedi yıldır Türkiye’yi tek başına yöneten AK Parti sorumlu değil. Aksine AK Parti sadece bir sonuç. Zira AK Parti, Büyük Atatürk’ün vefatından sonra her gelen iktidar tarafından kötü yönetilen Türkiye’nin geldiği noktadır.

Hani büyük şairimiz Nazım Hikmet o güzel şiirinde “…ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer / ve halâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak kabahat senin / -demeğe de dilim varmıyor ama- / kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” diye yazar ya, bundan ilham olarak gelinen bu noktada dünün iktidarlarına, bugünün muhalefetine ‘kabahatin çoğu senin’ demek sanırım çok da yanlış, çok da haksız olmaz. Zira kabahatin çoğu onlarda!

Onun için günümüz Türkiye’sinde, ciddi bir iktidar sorunu olduğu kadar ve hatta bundan daha da fazla ciddi bir muhalefet sorunu vardır. Öyle ki Türkiye’ye ‘başkanlık sistemi’ adı altında dayatılan ucube sistemin işlevsiz hale getirdiği parlamentoda, bugünün muhalefetinin varlığı sadece mevcut sistemi meşrulaştırmaktan ibarettir.

Peki! Bulunduğumuz bu noktada yaşanan sıkıntıları aşabilmemiz, selamete ulaşabilmemiz için neye veya nelere gereksinmemiz vardır ve ne yapmamız gerekiyor?

Giddens’tan hem ödünç, hem de ilham alarak söyleyeyim; siyasette olsun,  sosyal ve ekonomik alanda olsun, yaşadığımız sıkıntıları aşabilmek, düzlüğe çıkabilmek için enerjiye gereksinmemiz vardır. Sadece karşılaşacağımız zorlukları aşmak için değil, kendimizi durgunluktan kurtarmak, hareket eder hale getirmek için enerjiye gereksinmemiz vardır.

Bizi geleceğe taşıyacak olan enerjilerin en başında; artık küresel bir değer olan, küreselleşmenin getirdiği iyiliklerin ve fırsatların en önemlisi olan, her türlü sivil ve siyasi özgürlüğü de içinde barındıran demokrasi geliyor. Bütün gelişmişliğine ve mesafe almışlığına rağmen, tarihsel açıdan daha hala çocukluk dönemini yaşayan demokrasi, her türlü siyasi tahayyül açısından, içinde bulunduğu bunalımdan çıkmaya ve kendisine bir çıkış yolu bulmaya çalışan her toplum yönünden olduğu kadar, ülkemiz için de tam bir potansiyel olarak karşımızda duruyor.

Peki! Ülke olarak biz bugün demokrasinin neresindeyiz?  The Economist Intelligence Unit’in yaptığı değerlendirmeye göre Türkiye, ‘Dünya Demokrasi Endeksi’nde 165 ülke arasında 97. sırada. Yani oldukça kötü bir yerde. Türkiye’nin bunu hak etmediği çok açık. O halde, dünyada hak ettiğimiz saygın yeri alabilmek için demokrasimizi acil olarak iyileştirmemiz, kalitesini artırmamız, onun gerektirdiklerini yapmamız gerekir.

Bu ise en başta siyasetçiler olmak üzere herkesin, hepimizin, ikili ilişkilerden aile ve iş ilişkilerine, üyesi olduğumuz, yönetiminde bulunduğumuz kuruluşların yönetim şeklinden ve ilişkilerinden, genel siyasete kadar her alanda ve her konuda demokrasiyi içselleştirmemizi, egemen kılmamızı, bu konuda ve alanda inisiyatif almamızı  gerektiriyor. Zira demokrasi arabamız gibi, evimiz gibi, kendimiz gibi bakım ister. herkesin, hepimizin ona hayatın hemen her alanında ve her gün katkı yapmamızı bekler.

Demokrasiyle de ilişkisi olan bir diğer enerji kaynağı, insani sermayedeki artıştır. Tüccarlıktan endüstriyel sermayeye ve daha yakın bir dönemde finans sermayesine geçiş, şimdi artık beceri, yetenek ve yaratıcılık yönünde gelişen bir başka geçişin eşiğine dayanmıştır. Bu eşik, teknolojinin nimetlerini hayatımıza dahil eden insani sermayenin çağımızda kaydettiği ilerlemedir.

Kapitalist örgütlenmenin tam merkezinde ortaya çıkan ve fakat işbirliği anlayışı, demokratikleşmiş iş yerleri ve üreticinin kendi işi üzerinde denetim hakkı gibi yeni fikirlerle etkileşim içine giren insani sermaye, demokrasiyi başta ekonomi olmak üzere hayatımızın her alanına taşıma konusunda, bize sadece yeni olanaklar değil, aynı zamanda siyasetin daha henüz tamamlayamadığı işlerin tamamlanması için yeni fırsatlar sunmaktadır.

Ne var ki, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) yayınladığı ‘İnsani Gelişme Endeksleri ve Göstergeleri’ne göre Türkiye, en önemli ham madde olan, toplumdan gelip yine topluma giden insani ham madde konusunda 188 ülke arasında 64.sırada yer alıyor.

Bu geri kalmışlık karşısında Türkiye’nin, diğer bütün sermayeler arasında daha hala en önemli ve en değerli sermaye olan insani sermayeye, bu bağlamda insana yatırım yapması, bu amaçla yeni istihdam olanakları yaratması, en önemli kaynağı olan insani sermayeden azami ölçüde yararlanması gerekir.

Üçüncü enerji, yine küresel bir değer ve küreselleşmenin yaygınlaştırdığı az sayıdaki iyiliklerden olan, Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin özgün nitelemesi ile modern toplumun standart tehditlerine karşı kişi onurunu korumak için insan zekâsının bugüne kadar geliştirdiği en iyi ve en yetkin siyasal araç olan ve günümüzde felsefi bir kavram olmayı aşarak hemen her ülkenin hukuki ve siyasi yapısı temelinde pozitif hukukun ayrılmaz bir parçası haline gelen insan haklarıdır.

Bu enerji, diğer bütün enerjilerden farklı olarak, insanların sadece eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını – devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlar ile bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını – ifade eder.

Ki günümüzde insan hakları, Alman asıllı Amerikalı siyaset bilimci ve felsefeci Hannah Arendt’in özlü ifadesiyle insanın ‘haklara sahip olma hakkı’ bağlamında, sadece örgütlü bir topluluğun üyesi olmaktan kaynaklanan bir hak değil, aynı zamanda o ya da bu nedenle uyruksuz kalmış olan insanların sığınma ve oturma hakları dahil ‘hukuki bir kişiliğe’ kabul edilme talebine, diğer bir deyişle yurttaşlık hakkına eş değer bir hak olarak değerlendirilmektedir.

Bu bağlamda, daha önceleri yurttaşlıkla ilişkilendirilen ve o nedenle medeni haklarla sınırlı olarak ele alınan insan hakları, günümüzde ‘kültürel haklar’ adıyla medeni, siyasi ve sosyal haklara eklemlenmek suretiyle ‘farklılaştırılmış yurttaşlık/differentiated citizenship’ anlayışı temelinde kavramsallaştırılmaktadır. Bu yönüyle insan hakları, kültürel çoğulcu bir yurttaşlık anlayışını davet etmekte ve hakların yalnızca kişilere ait değil ve fakat kolektif topluluklara da ait olması gerektiğine vurgu yapmaktadır.

Her ne kadar bu yaklaşım, ulus devlet anlayışının ortaya çıkmasına ve gelişmesine bağlı olarak ortaya çıkan geleneksel yurttaşlık anlayışına ters düşmekte ise de, günümüzde ekonomik, kültürel, siyasi ve hukuki çerçevelere ulus-aşırı ve küresel düzeyde anlamlar yüklendiği göz önüne alındığında, insan hakları alanındaki bu genişlemenin yakın bir zamanda alışılagelmiş vatandaşlık tanımını da etkileyip değiştireceğini öngörmek ve gerek birey, gerekse ülke olarak buna göre pozisyon almak gerekir. (Bu konuda bakınız: Sümer Kitabevi tarafından yayınlanan, Prof.Dr.Yasemin Işıktaç’ın editörlüğünü yaptığı ‘Dönüşen Toplum-Dönüşen Hukuk I: Metamorfoz’ isimli kitaptaki İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Ana Bilim Dalı Araştırma Görevlisi İrem Burcu Özkan’ın ‘Halk Plajlara Akın Etti, Vatandaş Denize Giremiyor: İnsan Hakları-Vatandaşlık Hakları’ başlıklı çarpıcı makalesine)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin insan hakları karnesi ise, ne yazık ki diğer konularda olduğu gibi bu konuda da çok iyi değildir. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına göre, Türkiye 2018 yılında Rusya’dan sonra en fazla insan hakları ihlalinde bulunan ülke durumundadır.

Dördüncü enerji kaynağı hukuktur, hukuka bağlı olmaktır, hukuk devleti anlayışını egemen kılmaktır, toplumda ve en başta siyasiler olmak üzere her düzeyde bir hukuka aidiyet bilincini yerleştirmektir.

Esasen bugün gelinen noktada, adalet de, bireyin meşru savunma hakkının kolektif organizasyonu olan hukuk da, statükoya bağlı olmaktan ve yerel olmaktan çıkmış, ulusal çerçevenin dışına taşmış, yani küreselleşmiş ve şimdiden sonra yaratılacak geleceğe bağlanmıştır.

Ne var ki, Dünya Adalet Projesi (JWP) tarafından hazırlanan ‘2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ raporuna göre Türkiye, hukuk ve adalet konusunda 113 ülke arasında 101’inci sırada yer almaktadır. Yine Dünya Ekonomi Forumu (WEF) tarafından yayınlanan 2017-2018 dönemi ‘Küresel Rekabetçilik Endeksi’ne göre Türkiye’nin yargı bağımsızlığı sıralamasındaki yeri 137 ülke arasında 103.sıradadır.

Hukukun, hukuk güvenliğinin ekonomiyle olan yakın ilişkisi bağlamında bir değerlendirme yapıldığında, bu konulardaki zafiyetin ekonomiye de zarar verdiğini, bu bağlamda hukuk konusunda kendisini güvende hissetmeyen yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmeyeceğini ve esasen gelmek de istemediğini, daha önce gelenlerin de giderek Türkiye’den kaçmak isteyeceğini ifade etmek çok da kötümser bir öngörü olmasa gerekir. Bu durum sadece yabancı sermaye yönünden değil, ulusal/yerli sermaye yönünden de böyledir.

Hukuk haklar demek, özgürlük de bir hak olmakla, hukuktaki bozulmanın hakların ve özgürlüklerin özüne ve kalitesine de zarar verdiği ve vereceği son derece açıktır. Demokratik toplumun, sadece malların ve hizmetlerin birbirleriyle serbestçe rekabet ettikleri bir pazar değil, aynı zamanda fikirlerin de birbirleriyle özgürce yarıştıkları bir pazar olduğu, fikirlerin birbirleriyle serbestçe yarışmasının toplumun öğrenme hakkı olan hakikatleri ortaya çıkardığı dikkate alındığında, Türkiye’nin ifade özgürlüğü konusundaki performansının da değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.

Günümüz Türkiye’sinde çok sayıda kişinin yazdıklarından, söylediklerinden dolayı yargılandığı, bunların önemli bir kısmının mahkum olduğu herkesin, hepimizin bildiği bir olgudur. Özgürlük aynı zamanda hissedilen bir şey olmakla, çok sayıda kişinin kendisini özgür hissetmediği ve korktuğu için konuşmadığı, yazmadığı da göz önüne alındığında, Türkiye’nin ifade özgürlüğü karnesinin de zayıflarla dolu olduğunu ifade etmek yerinde bir tespit olacaktır.

Nitekim ifade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olan basın özgürlüğüyle ilgili olarak Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün yayınlandığı 2018 yılı raporuna göre Türkiye, ‘Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında 157. sıradadır.  Yani Türkiye, ‘gazeteciler için dünyanın en büyük hapishanesi’ durumundadır.

Bu durumda usta şairmiz Ceyhan Atıf Kansu’nun yıllar önce yazdığı ‘Ozanını tutuklayan toplum kendisini de tutuklar, / Bir büyük hapishanedir artık orası, / Devlet adamı da tutukludur orada bir bakıma, / Muş ovasında ot biçen bir köylü de’  dizelerini anımsamak ve bunu yönetme mevkiinde olanlara hatırlamak  gerekir.

Sonuç itibariyle birey olarak, toplum olarak, devlet olarak hukuku, hukukun üstünlüğünü ıskalamamak, hukuk devleti olmanın gereklerini yerine getirmek, en başta devletin de en önemli işlevi olan adaleti ve bütün bunları yapabilmenin ve yanısıra hukuk devleti olmanın asgari şartı olan yargı bağımsızlığı ile yargıç tarafsızlığını ivedi olarak tesis etmek ve bu ayıptan kurtulmak zorundayız. Dahası kendimizi, bize göre öteki olan düşünce ile etkileşim içinde ve değişime açık tutarak, hiç kimsenin tekelinde olmayan yeni çözümlerin aranacağı ve elbette bulunacağı bir iletişim platformunu gerçekleştirmeliyiz.

Beşinci enerji kaynağı ekonomidir.  Ekonominin, ekonomik gelişmenin sağlıklı bir hukuk yapısına ve hukuk güvenliğine gereksinimi olduğuna yukarıda işaret etmiştim. Hukuka gereksinimi olan ekonominin, aynı zamanda hukukun koruması altında bulunan özgürlüğe de gereksinimi vardır.  Esasen özgürlük olmadan ekonomik gelişme ve kalkınma olmaz.

Ne var ki, Türkiye’nin bu konudaki performansı da çok iyi değildir. Nitekim ABD merkezli Heritage Foundation kuruluşu tarafından iş özgürlüğü, ticaret özgürlüğü, vergi özgürlüğü, kamu harcamaları, parasal özgürlük, yatırım özgürlüğü, mali özgürlük, mülkiyet özgürlüğü, yolsuzluktan uzaklık ve emeğin özgürlüğü verileri esas alınmak suretiyle düzenlenen ‘Ekonomik Özgürlük Endeksi’ne göre Türkiye, 2018 yılı itibariyle ekonomik özgürlük sıralamasında 180 ülke arasında 58. sıradadır.

Oysa Türkiye, 2001 yılında yaşadığı ekonomik krizden sonra uygulamaya koyduğu ekonomik programla bu alanda ciddi bir ivme kazanmış, siyasal ve ekonomik anlamda istikrar sağlamıştı. Ne var ki bugün bulunduğu yer itibariyle Türkiye, siyasal, sosyal ve hukuksal yönden olduğu gibi ekonomi yönünden de ciddi bir gerileme içindedir.

Geride bıraktığımız üç dört yıl içinde gerçekleşen ve gelecek yıllar için hedeflenen büyüme rakamlarının, kişi başına düşen milli gelirimizi bir üst seviyeye taşıyamayacağı, zira büyüme performansımızın düştüğü, yatırımların durduğu, işsizliğin ve enflasyonun giderek arttığı, Türkiye’nin ekonominin motoru olan rekabetten giderek uzaklaştığı, bunun yerini birilerini zengin eden, ama asla refah yaratmayan ‘yandaş kapitalizminin’ aldığı, siyasi istikrarın çok büyük ölçüde tahrip olduğu, ekonominin en önemli güvencesi ve koruyucusu olan hukuk güvenliğinin tamamen ortadan kalktığı açıkça ortadır.

Burada ‘hukuk devleti’ ilkesiyle ilgili özel bir paragraf açmak ve ekonominin gerek bireysel, gerekse ekonomik etkinliğe uygun sonuçlar üretmesinin, sadece ve sadece devletin ve ekonomisinin hukuk devleti ilkesine dayanmasıyla mümkün olduğuna bir kez daha vurgu yapmak gerekir. Bütün bu nedenlerle, yakalandığımız ekonomik krizden, paçamıza yapışmış olan orta gelir tuzağından kısa vadede kurtulmamız mümkün görülmemekte ve hatta uzunca bir süre orta gelir seviyesinde kalma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz, bunun da yaşadığımız ekonomik krizi kronikleştireceği aşikar görünmektedir.

O nedenle ve öncelikle rekabete dayalı sağlıklı bir ekonomik ve sosyal yapı, istikrarlı bir siyasi ortam inşa etmek ve bunun için de önce bozulan toplumsal barışı yeniden sağlamak, ‘yandaş ekonomi’ sisteminin beraberinde getirdiği bizden olsun/bizim olsun anlayışından ve uygulamasından vazgeçmek, bu konuda yurttaşlar arasında var olan güven bunalımını ortadan kaldırmak gerekir.

Ekonominin en başta gelen parametrelerinden birincisi üretim ise, ikincisi de tasarruftur.  Ne var ki Türkiye’de mal ve hizmet alanlarında yeteri kadar üretim olmadığı gibi fikir alanında da yeterli üretim yoktur. Mal ve hizmet alanlarındaki düşük üretim enflasyonu tetiklemekte, fikir alanındaki yetersiz üretim ise entelektüel fukaralığı davet etmektedir.

Bu sıkıntıları aşabilmek için bütün bu alanlarda üretimi artırmak, bu amaçla bir ‘üretim seferberliği’ başlatmak gerekir. Ürettiğinden daha fazla tüketen bir ülke konumunda olan Türkiye, sadece bir üretim seferberliği değil, aynı zamanda bir ‘tasarruf seferberliği’ de ilan etmek ve en başta  kamu harcamaları olmak üzere kişisel tüketimi de asgari düzeye indirmek zorundadır.

Bunun yolu ise tasarruf oranını artırmaktan, bu amaçla tasarrufu özendirmekten, toplumu ve insanları ‘ürettiğinden daha fazla tüketmeme’ ilkesi yönünde bilinçlendirmekten, neredeyse duran yatırımları finanse etmek suretiyle canlandırmaktan, emek piyasasındaki istihdam koşullarını işçiler ve memurlar lehine iyileştirmekten geçer.

Eğer girişim ilerliyorsa, bolluk ekonomi ile birlikte artar; ama eğer girişim yoksa, bolluk ekonomi ile birlikte çürür.’ Bu maksim büyük iktisatçı John Maynard Keynes’e ait. Ülkemizin, ülkemiz ekonomisinin çürümesini istemiyorsak eğer, öncelikle girişimi, yani yatırımları, buna bağlı olarak üretimi  artırmamız gerekir. Esasen verimliliğin artması ve bolluk yeni girişimlerle, yeni yatırımlarla ve sadece üretimle mümkün olur.

Oysaki, günümüz Türkiye’sinin ekonomisi, özellikle kamu maliyesi, çok büyük ölçüde ‘girişimleri çoğaltmak, verimliliği artırmak’ üzerine değil, ‘verimsizliğin finansmanı’ ve yandaşı zenginleştirme üzerine kuruludur. O nedenle, bu yapıyı ve anlayışı terk etmek, kamu harcamalarını kısmak, Ege Cansen’in ifadesiyle, ‘ham madde sağlanmasından nihai kullanıcının eline geçinceye kadar daha çok sayıda ve daha yüksek ücretli insana iş imkanı sağlamadığı için katma değeri çok fazla olmayan’ yol yapımı, konut yapımı, köprü yapımı gibi hizmetleri bir an önce bırakmak, tarımı ve hayvancılığı teşvik etmek, yeni girişimcilerin ve yatırımcıların önünü açmak, sanayiye ve teknolojiye yatırım yapmak, yandaş ekonomisinden vazgeçerek ekonomik alanda tam rekabeti gerçekleştirmek, iyi eğitilmiş iş gücü yaratmak gerekir.

İyi eğitilmiş iş gücüne sahip olmak için, her şeyden önce iyi bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır. Ne yazık ki Türkiye eğitim konusunda çok ama çok geriye gitmiştir. 4+4+4 garabetiyle başlayan bu gerileme, eğitim müfredatında bilime, teknolojiye yer vermek, en önemli hammadde olan, toplumdan gelen ve yine topluma giden insana yatırım yapmak yerine, cihada, hamasete, şövenizme, insanla Tanrı arasında özel bir bağ oluşturan inanca (elbette bu ifade insanların dinini, dininin gereklerini öğrenmelerine karşı olmak anlamında değildir, dahası buna ihtiyaçta vardır, bütün mesele bu konuda ölçüyü kaçırmamaktır) ağırlıklı bir şekilde yer verilmekle, daha da geriye ve kötüye gitmiş ve gitmeye devam etmektedir. O nedenle, yaz boz tahtası haline gelen eğitim ve öğretimi, düşünen, sorgulayan, soru soran analitik bir anlayışa, Sokratik bir yapıya ve laik bir temele göre yeniden yapılandırmak gerekir.

Altıncı enerji kaynağı inovasyondur. Kabaca bir tanımla inovasyon, yaratıcı düşüncenin teknik bir icada dönüştürülerek ticarileştirilmesi, yani bir marka, yeni bir buluş, yeni bir patent yaratılmasıdır. ‘Yaratıcı yıkıcılık’ olarak tanımlanan ‘yeniliğin’ sistematik bir biçimde tanımlanması, bu alanda ortak bir dil ve kavram birliği sağlanması, bütünlük arz eden bir bilim ve teknoloji politikası yürütülebilmesi ve uluslararası karşılaştırmaların yapılabilmesi amacıyla hazırlanan ve inovasyon konusunda uluslararası kabul gören Oslo Kılavuzu’na göre inovasyon, ‘İşletme içi uygulamalarda, iş yeri organizasyonunda veya dış ilişkilerde yeni veya önemli derecede iyileştirilmiş bir ürün (mal veya hizmet), veya süreç, yeni bir pazarlama yöntemi ya da yeni bir organizasyonel yöntemin gerçekleştirilmesidir.

Pazarlama, yönetim, teknoloji konularında önem arz eden inovasyon: pazarlama bağlamında piyasanın talebine ve gereksinimine uygun yeni ürünlerin pyisaya sürülmesini, bu ürünlerin geliştirilmesini; yönetim bağlamında yeni fikirlerin ve projelerin ortaya konulması için işletmenin kaynaklarının seferber edilmesini; teknolojik yönden bu alandaki değişim, gelişme ve keşiflerin yeni bir ürün ortaya çıkarılması amacıyla uygulanmasını gerektirir.

Sürdürülebilir büyüme ile birlikte toplumsal refahın ve iş olanağının artması konularında önem arz eden inovasyon günümüzün en önemli sermaye aracı olan bilginin üretilmesini, üretilen bilgiden yeni bilgilere ulaşılmasını, bunun için gerekli olan sistemin kurulmasını emreder.

Bu konuda en büyük görev devlete düşmekle, devlet, inovasyon için gerekli koşulları yaratmakla yükümlüdür. Bilginin üretilmesi ve yayılarak uygulanması işlevlerini içeren, kurumlar arası etkileşimi gerektiren sistem yaklaşımını merkezine alan inovasyonun başarıya ulaşması, devlete ulusal bir inovasyon sistemi kurma, kurumlar arasında bilgi, regülasyon ve finansman akışlarını düzenleyen bir sistemi oluşturma görevlerini yükler.

Peki! Türkiye teknolojik gelişmişlik ve inovasyon alanında ne durumdadır? Medya takibinin önemli kurumlarından olan Ajans Press’in The Economist dergisinden ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre, Türkiye teknolojik gelişmişlik sıralamasında 82 ülke arasından 49. sırada, 126 küresel ekonominin inovasyon performansını değerlendiren Küresel İnovasyon Endeksi raporuna göre inovasyon konusunda 50.sırada yer almaktadır.

Sonuç itibariyle demokrasi, insani sermaye, insan hakları, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, ekonomi konularında çok iyi durumda olmayan Türkiye, inovasyon alanında da iyi durumda değildir.

Başka bir Türkiye olmadığına, hiçbirimiz kendimize başka bir Türkiye bulamayacağımıza göre, hepimize düşen görev elimizden kaçıp gitmekte olan Türkiye’ye sahip çıkmak, onun değerini bilmek, onu her alanda birinci liğe çıkarmak, herkes için, hepimiz için barış içinde, refah içinde yaşanabilir bir Türkiye haline getirmektir. Değilse, yani Türkiye eğer elimizden tamamen kaçarsa, onun altında hep birlikte kalırız!

AVUKATLIK MESLEĞİ ÜZERİNE BİR KONUŞMA!

Geçen hafta Cuma günü Şanlıurfa Barosu’nun davetlisi olarak ‘Avukatlık Mesleği’ üzerine konuşma yapmak üzere Şanlıurfa’ya gittim. Burada bulunduğum süre içerisinde, Şanlıurfa Barosu’nun  genç ve dinamik Başkanı Sayın Abdullah Öncel’in, kadim dostum ve meslektaşım Müslüm Akalın ile diğer meslektaşlarımın, Şanlıurfa’lılara özgü sıcak ve içten konukseverliliklerinin unutulmaz  keyfini yaşadım.

Şanlıurfa Barosu’nun takdire şayan bir kadirşinaslıkla, adını rahmetli ‘Tahir Elçi’ olarak koyduğu konferans salonunda, yüz elliye yakın meslektaşımın katılımı ile gerçekleşen etkinlikte, ‘Avukatlık Mesleği’ üzerine yaptığım konuşma sonrasında, yaklaşık bir buçuk saat süreyle sorulan soruları yanıtladım.

Burada yaptığım konuşmanın metnini aşağıda sizinle paylaşıyorum.

Değerli Başkanlarım,

Sevgili Meslektaşlarım,

Hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum. Beni buraya davet eden, sizinle buluşturan Urfa Barosu’nun Sayın Başkanı’na, buna aracılık eden kadim arkadaşım Sevgili Müslüm Akalın’a teşekkür ediyorum.

Önceki konuşmalarımdan ve yazdıklarımdan derleyerek sizin için hazırladığım konuşmam yaklaşık yirmi beş dakika kadar sürecek. Konuşmamı tamamladıktan sonra kalan sürede soracağınız soruları cevaplandıracağım.

Söyleyeceğim şeyler çok önemli şeyler olmayacak, aksine hepinizin bildiği şeyler olacak. Ama içten şeyler, benim içimden gelen şeyler, içselleştirdiğim şeyler olacak. Bunu lütfen böyle bilin ve söyleyeceklerimi asla telkin olarak kabul etmeyin. Söyleyeceklerime katılmasanız dahi içtenliğime inanın.

Değerli Meslektaşlarım,

Biz insanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz aklımız ve vicdanımızdır. Aklımız olduğu için düşünür, bilgi ve deneyim sahibi olur, karar veririz. Vicdanımız olduğu için neyin haklı, neyin haksız, neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğunu anlar, haksızlığın, adaletsizliğin karşısında dururuz.

Aklımızın, vicdanımızın rehberliğinde yaşamımızı sürdürmek, bilgimizle, deneyimlerimizle hareket etmek, hem insani özelliklerdir, hem de bağımsız, özgür ve özerk birey olmanın asgari gerekleridir.

Esasen insan, akli yeteneğini kullanabildiği, vicdan ve bilgi sahibi olduğu, kendi kararlarını kendisi verdiği, bu kararların sorumluluğunu bizzat üstlendiği, bağımsız ve özgür biçimde yaşadığı, başkalarının yönlendirmesiyle hareket etmediği ölçüde birey olur.

Onun için birey olmak, her şeyden önce bağımsız olmak, özgür olmak, özerk olmak demektir.

Rus asıllı Amerikalı yazar ve düşün insanı Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle; bağımsız, özgür ve özerk olan insan, gerçeği algılamasını başkalarının emrine, talimatlarına, yönlendirmesine bırakmaz. Bilgisini, kendi doğru anlayışını başkalarının fikirlerine, tehditlerine, isteklerine, açık veya gizli planlarına, çıkarlarına kurban etmez.

Böyle bir akla, böyle bir vicdana, böyle bir kişiliğe, başka düşünceleri, görüşleri, çıkarları, planları olan birileri engel olmaya çalışabilir belki, örneğin bu kişi hapse atılabilir, işkence görebilir, hatta öldürülebilir, ama susturulamaz, bu kişinin bağımsızlığı, özgürlüğü,  özerkliği elinden alınamaz.

Yurttaş, siyasi toplumun, yani devletin, bir dizi hak bahşedilmiş, ama aynı zamanda sorumluluk da yüklenmiş üyesidir. Onun için yurttaşlık, bireysel var oluşun kamusal yüzüdür.

Bireysel var oluş, yani birey olmak toplumsallaşmayı gerektirir. Onun için birey olma sürecini tamamlayamamış insanlar, ne bağımsız olabilirler, ne özgür olabilirler, ne özerk olabilirler, ne de toplumsallaşabilirler.

Böyle insanlar kendilerini yönetemezler. Yönetemedikleri için de başkalarının kendilerini yönetmesine izin verirler. Bu insanlar, ne yaratabilirler, ne sorumluluk alabilirler, ne bir şeyleri değiştirebilirler, ne de kendilerini örgütleyebilirler.

Böyle oldukları için, iş odaklı, hizmet odaklı olmadıkları, söylem odaklı, konuşma odaklı, slogan odaklı oldukları için, anonim her söylemi akıllarının ve vicdanlarının süzgecinden geçirmeden benimserler, kendi dillerinde yeniden üretirler. Kendilerini, yaptıkları işle, ürettikleri ve yarattıkları değerlerle değil, ırk, inanç, köken, ideoloji gibi aidiyetlerle tanımlarlar. Öyle oldukları için bu insanlar, ideoloji merkezli, sınıf merkezli, din merkezli, cemaat merkezli, grup merkezli, parti merkezli, iktidar merkezli, muhalefet merkezli düşüncenin ve söylemin marjlarına kolayca itilirler.

Toplum yaşamı sivil ve bireysel katılımı gerektirmekle, ancak birey olma sürecini tamamlamış olan yurttaşlar; sahip oldukları haklar ve yetkiler ölçüsünde ve eğer bilincinde ve farkında iseler, taşıdıkları sorumluluklar ve bu sorumlulukların gereğini yapabildikleri ölçüde yaşadıkları toplumun hayatına katılabilirler, sağlıklı, dinamik bir sivil toplumun oluşmasına, gelişmesine, kalkınmasına, demokratikleşmesine katkı yapabilirler.

Özgür olmak, özerk olmak, bağımsız bir karaktere sahip bulunmak, elbette ve her insan için, başkaca meslek sahibi olan insanlar için de gerekli olan, sahip olunması gereken bir özelliktir. Ama en çok kamu görevi yapanlar için, kamusal yetki kullananlar için gerekli olan bir özelliktir. Hakim, savcı, avukat olanlar veya olmak isteyenler için ise ‘olmaz ise olmaz’ bir özelliktir.

Değerli Arkadaşlar,

Çağımızın yaşayan en önemli bilgelerinden olan Noam Chomsky, ‘Umutlarım ve sezgilerim o yöndedir ki, tatmin edici ve yaratıcı çalışma insanın temel ihtiyaçlarından birisidir’ diyor ve şöyle devam ediyor: ‘Bir güçlüğün üstesinden gelmenin, bir işi iyi yapmanın, belli bir hüner ile ustalık göstermenin hazzı da, hem gerçek ve önemli, hem de tam ve anlamlı bir yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Aynı sözler, başkalarının genellikle bizim çapımızı aşan başarılarını anlayıp onlardan yararlanma ve başkalarıyla işbirliği içinde yapıcı çalışmalara girme fırsatları için de geçerlidir.

O halde, avukat, yargıç, savcı veya akademisyen de olsanız ya da bir başka işi veya mesleği de yapsanız, mesleğinizden, yaptığınız işten haz almanız, tam ve anlamlı yaşamanız için işinizi iyi yapmanız, işinizde hüner ve ustalık göstermeniz, doyurucu ve yaratıcı bir çalışma içinde olmanız, başkalarının başarılarını anlayıp takdir etmeniz, onlardan yararlanmanız ve başkalarıyla işbirliği içinde çalışmanız gerekir.

Sevgili Meslektaşlarım,

Paris Barosu’nun önceki Başkanlarından Rousse’ya göre avukat; ‘Bütün memleketlerin yerlisi, bütün yüzyılların çağdaşıdır.

Rousse’nun son derece isabetli olan bu tespitinden hareketle demek gerekir ki; tüm insanların dünyevi güçlerden ve ülkelerden, özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, başta insan hakları olmak üzere, başkalarının haklarına ve özgürlüklerine saygılı olmalarını istemeye hakları vardır.

Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve cesaretle karşı koymak, avukatların ve baroların en önde gelen görevidir.

Onun için avukatlar, belli bir kamu için ve o kamu adına mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da tanıyı temsil etme, cisimlendirme, ifade etme yetisine sahip bireyler olmak zorundadırlar.

Mesleklerinin yüklediği bu sorumluluk avukatlara; kamunun gündemine sıkıntı veren, unutulan, sümen altı edilen sorunları getirmek, slogan, ortodoksi ve doğma üretmektense, bunlara karşı çıkmak, kolay kolay iktidarın, muhalefetin, kimi derneklerin ya da cemaatlerin adamı olmamak, hukuk ve insan hakları ihlallerine tanıklık ve bunlarla mücadele etmek görevlerini yükler.

Değerli Arkadaşlar,

Alkibiades I’ isimli eserinde Platon, arkasında yazılı hiçbir şey bırakmadığı halde 2500 yıldır insanlığa rehberlik eden bilge Sokrates’in, siyasal yaşamına henüz daha yeni başlamak üzere olan ve bunun için de iktidara odaklanan genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki siyasal yaşamının sorumluluklarına hazırlamak için ona ‘kendine dikkat etme/kendine özen gösterme’ tekniğini öğretişini anlatır.

Çok uzun olan ve Sokrates’in ‘Genellikle kendimizle ilgilendiğimizi sanırız, ama gerçekte kendimizle ilgilenmediğimizi pek fark etmeyiz. Kendimizle ilgilenmek ne demektir, söyle bana Alkibiades? Bir insan kendisiyle ne zaman ilgilenmiş olur? İnsan kendisine ait şeylerle ilgilenirse, kendisiyle ilgilenmiş olur mu?’ sözleriyle başlayan bu diyalog, Sokrates’in ‘Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir’ sözleriyle sona erer.

Peki, erdem ne demektir? Erdem, ahlakın övdüğü, değer verdiği iyilikseverlik, alçak gönüllülük, hoşgörülülük, cömertlik, doğruluk gibi tüm iyi niteliklerin ve özelliklerin toplamıdır. Ve bu özellikler insan olmanın, olabilmenin asgari şartlarıdır.

Alkibiades ile Sokrates arasındaki diyalogtan hareketle sözü getirmek istediğim husus, hukukçuların meslek ahlakı, meslek etiğidir. Buna göre işaret etmemiz gereken ilk husus: meslek etiği dediğimiz ilkeler toplamının, aslında yargıcın, savcının, avukatın, adalet hizmetinde görevli olan her bir çalışanın kendisiyle ilgilenmesi, kendisine özen göstermesi, kendisine dikkat etmesi gerektiği hususudur.

Bunun için de o kişinin önce insan olarak –kendini bil-mesi gerekir. Zira kendisini bilmeyen avukat da, yargıç da, savcı da, herhangi bir adalet çalışanı da kendisini iyi yapamayacağı gibi işini de iyi yapamaz. O halde adaletin ve kamunun hizmetinde olan herkesin öncelikle edinmesi gereken şey ‘erdem’dir.

Bir kurallar sistemi olan ahlak, bağlayıcı olduğu kabul edilerek belirlenen norm ve değerlerin bir soyutlamasıdır. Gerek buyruklar, gerekse yasaklar aracılığıyla bize uyarıda ve çağrıda bulunan ahlakiliğin özünü, birey olarak bizim bu kurallara karşı duyduğumuz saygı ve bağlılık oluşturur.

Ait olduğumuz toplumun zaptı altında olan bizler, yaşadığımız toplumun buyrukları, yasakları, normları, özetle kuralları olduğunu erken yaşta öğreniriz. Ama asıl ahlaki kavrayış, bu nitelikteki kuralların dışarıdan dayatılan kurallar olarak değil de, bu kuralların içinde yaşadığımız toplumun tüm bireylerinin gerçekleşebilecek en fazla özgürlükten yararlanabilmelerini güvence altına alan unsurlar olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıkar. Bunu sağlayacak tek bir kural vardır, o da ahlaki kuraldır.

Gündelik hayatın pratiğinde ahlak, insanın karşısına sadece belli bir kültüre özgü farklılıkları vurgulayan bir olgu, yani başkaca toplumsal ya da ulusal toplulukların anlam yorumlarının farkı olarak çıkmaz. Ahlak, sadece bireyin içinde büyüdüğü ve aktif olarak biçimlendirilmesine katkı yapmaya çağrıldığı topluluğun anlam ufkunu temsil etmekle kalmaz; ayrıca genel ahlak bağlamı içinde ve fakat toplumun sadece bir kısmı için geçerli olan alanda, ‘özel/kısmi ahlak’ biçiminde de ortaya çıkar.

Özel/kısmi ahlak’ biçiminde ortaya çıkan ve ‘meslek ahlakı/meslek etiği/meslek kuralları’ olarak isimlendirilen bu kuralları, o mesleğin kendisi ve mensupları üretir. Normları, o mesleği seçen ve yürüten herkesi bağlayan bu nitelikteki kurallar, genel ahlaki ilkeye, yani mesleğinde olabildiğince iyi olma ilkesine dayanır. Bu ilke gereğince, çalışmanın ve emeğin kendisine ayrı bir değer yüklenir. O meslek mensubu tarafından yapılan iş, sadece eksiksiz ve hatasız bir çalışma sürecini olanaklı kılan teknik kurallar aracılığıyla değil; aynı zamanda ve özellikle, diğer insanları da doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren ahlaki kurallar temelinde icra edilebilecek bir faaliyet olarak tanımlanır.

Mesleğin onurunu korumak amacıyla konulan kuralları çiğneyen, bu bağlamda temsil ettiği genel çıkarların yerine, kendi kişisel çıkarlarını koyan meslek mensubu, sadece kendi kişisel, toplumsal ve mesleki saygınlığını yitirmekle kalmaz, aynı zamanda mensubu olduğu o mesleğe de zarar verir.

Aristoteles’in ‘Nicomachean Ethics’ isimli özgün eserinde ‘Pratik, hem etiğin var olma koşulu, hem de onun hedefidir. O nedenle soylu olan üzerine, adil olan üzerine, kısaca sitede bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır’ diyerek vurgu yaptığı üzere, pratiğin bilimi olarak ‘etik’, bilgi adına değil, eylem adına harekete geçen ahlakiliktir.

Öyle olduğu için ‘etik’, kuram oluşturmak amacıyla geliştirilmiş olmadığı gibi, entelektüel zevklere ve züppeliklere hizmet eden düşünsel bir uğraş da değildir. Bütün bunlardan uzak bir pratik olarak ‘etik’, varlığını uygulamada, yani eylemde gösterir. Bu yönüyle ‘fiiliyat üretici bilgi’ olan ‘etik’ düşünce ile eylemin birlikteliğidir.

Bütün bunlardan hareketle demek gerekir ki, avukatlık, yargıçlık, savcılık, adalet çalışanı gibi kamusal hizmetlerin meslek etiğinin özünü oluşturan pratik, bütün bu mesleklerin günlük yaşam pratiğidir. Onun için yargıcın da, savcının da, avukatın da, her düzeydeki adalet çalışanının da, gerek kendi varlığının, gerekse mesleki yönden iyi olmasının koşulları hakkında aydınlatılmış bu günlük yaşam pratiğinin ahlakını iyi bilmesi, bunu içselleştirmesi ve hakkını vererek uygulaması gerekir.

Değil ise ne mi olur? Mesleğe ihanet edilmiş olur. Ve Sait Faik’in dediği gibi ‘Mesleğe ihanetle başlar her şey…’ Sonra arkası gelir; kendinize, dostlarınıza, arkadaşlarınıza, ülkenize, başkaca şeylere ve değerlere ihanet edersiniz.

Sevgili Gençler,

Yargının asli unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eden avukatlar, sadece hukuki sorun ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamakla görevli ve yükümlü değildirler.

Aynı zamanda laik bir entelektüel ve özgül bir kamusal role sahip avukatlar ve bireyler olarak; kamu için ve kamu adına mesajı, görüşü, tavrı temsil etmek, hakikati ifade etmek, ortodoksi ve dogma üretmektense buna karşı çıkmak, hükümetlerin ya da muhalefetin, büyük şirketlerin ve başkaca çıkar çevrelerinin adamı ve sözcüsü olmamak zorundadırlar.

Amerikalı gelecek bilimci Alvin Toffler, ‘Yirmi birinci yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyler öğrenmeyenler olacak’ diyor. Mevlana’nın ‘Dün ile beraber gitti cancağızım ne varsa düne ait, bugün yeni şeyler söylemek lazım’ demesi bundandır, bundan dolayıdır.

O halde, avukatlar olarak az yukarında ifade ettiğim hususları yerine getirebilmek için dün öğrendiklerimizi, dünkü ezberlerimizi unutmamız ve yeni şeyleri öğrenmemiz gerekir. Zira kendimizi ve mesleki kariyerimizi geliştirebilmek, gerek ulusal, gerekse uluslararası hukuka ve mesleğimize katkı yapabilmemiz ancak bu yolla mümkün olur.

Yine barolar, sadece, avukatlık mesleğini geliştirmekle, meslek mensuplarının yararlarını korumak ve gereksinimlerini karşılamakla, meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla ve korumakla görevli olmayıp; toplumsal değişime ve dönüşüme de katkı yapmakla, bu amaçla, kurulu olanı, alışılmış olanı, bilineni, rahat şeyleri, insani ve toplumsal ilişkileri, becerileri sorgulamakla, yeniliğin ve değişimin motoru olmak için ‘statüko bozucu’ olmakla yükümlü olan, olması gereken kuruluşlardır.

Barolar ve avukatlar, bütün bu işlevleri yerine getirebilmek için; zihinlerinde kendilerini de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer vermek, çevrede dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek kadar bağımsız, cesur, özgür ve özerk bir ruha sahip olmak, her türlü otoriteden gelen tehditlere karşı koyabilmek, hiç kimseye boyun eğmemek, kirlenen düşüncelerini değiştirebilecek kadar değişime açık olmak ve yine yeni şeyleri keşfedebilecek kadar meraklı ve hevesli kalabilmenin yollarını bulmak zorundadırlar.

Barolar ve avukatlar sadece bunları değil, hakikati temsil etmek, bir haminin veya vasinin ya da başkaca bir otoritenin yönlendirmesine izin vermemek, toplumsal değişime ve dönüşüme öncülük edebilmek için yeni diller ve ruhlar icat etmek durumundadırlar.

Bütün bunları yapabilmek için baroların ve avukatların, hem kendilerini, hem de toplumun kendisini Edward Said’in özlü ifadesiyle; ‘klişelerle, aşınmış metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin zihinlerini uyuşturup edilginleştirmesine, bilinçlerinin üzerini kaplayıp, onu basmakalıp düşünceleri incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartmasına izin vermemeleri’ gerekir.

Değerli Arkadaşlar,

Şimdi yeri geldiği için işaret etmek istediğim bir diğer husus da, baroların siyasetle uğraşıp uğraşmamaları hususudur. Son söyleyeceğimi ilk önce söyleyeyim: bir meslek kuruluşu olan baroların siyasetle, özellikle güne dair siyasetle uğraşmamaları, kamuya bir siyasi partinin ön veya arka bahçesi görünümü vermemeleri gerekir. Zira toplumda böyle bir algı oluşturmak mesleğe, meslek mensuplarına, meslek örgütüne zarar verir. Bu bağlamda, meslek örgütünün toplum nazarındaki saygınlığını zedeler, ağırlığını, inandırıcılığını eksiltir ve aşındırır.

Ancak hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini, insan haklarını savunmak ve korumak barolara kendi kuruluş kanunuyla verilmiş bir görev olmakla; barolar, siyasi olduğu kadar hukuki de olan hukukun üstünlüğünü, hukuk devletini, insan haklarını korumak ve savunmakla yükümlüdürler.

O nedenle, baroların bu görevlerini, bu yükümlülüklerini yerine getirmelerini, bu amaçla hareket etmelerini, bu çerçevede faaliyet göstermelerini siyaset olarak görmek ve değerlendirmek yanlıştır. Zira bütün bunlar, sadece siyasi partilerin tekelinde olan siyaset yapma kapsamında bulanan faaliyetler değildir, hukuk siyasetiyle, hukukun siyasetiyle ilgili olan şeylerdir ve dolayısıyla baroların da ilgi ve görev alanı içinde olan hususlardır.

Sevgili Meslektaşlarım,

Biz hukukçular, avukatlar köprüler kurmuyoruz, kule dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz…Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey var. Ama sorunları çözüyoruz; toplumdaki gerginliği gideriyoruz; yapılan hukuki ve toplumsal hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyoruz; bu yöndeki çalışmalarımızla toplumsal barışın tesisine katkı yapıyoruz, devletin şemsiyesi altında yaşayan insanların huzur içinde, güven içinde adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.

Bu sözler, 1924 yılında ABD Başkanlığı’na aday olan avukat John W.Davis’e ait. Davis, 16 Mart 1946’da New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada söylemiş bunları.

Bu sözlerin bir benzerini George Mason Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ronald Rotunda’da söylüyor ve şöyle diyor; ‘Biz avukatlar, mühendisler gibi köprüler inşa etmeyiz; doktorlar gibi kemikleri onarmayız; mimarlar gibi bina tasarlamayız; ressamlar gibi resim yapmayız. Sadece insanların ellerinin bize dokunmasına imkan veririz. Eğer görevimizi profesyonelce, mesleğin onuruna uygun biçimde yaparsak, başka kişilerin yüklerini taşırız; insanları streslerinden kurtarırız; adaletin takipçisi oluruz; uygarlığın kaplaması olur ve onu daha da güçlendiririz.

Her iki değerli hukukçunun söylediği gibi biz avukatlar, bina, araba, uçak yapmıyoruz, şiir ya da roman yazmıyoruz, karikatür çizmiyoruz, ama en az bunlar kadar, hatta bunların bir kısmından daha önemli, daha değerli, daha anlamlı bir şey yapıyoruz. En önemli sermayemiz olan zamanımızı, bilgimizi, hayatın en önemli, en değerli hammaddesi olan, toplumdan gelen ve yine topluma giden insanlara tahsis ediyor, insanlara dokunuyor, onların bize dokunmalarına imkan veriyor, insanları dinliyor, insanların sorunlarını paylaşıyor, yükünü üstleniyor, başka insanlarla olan hukuki sorunlarını çözüyor, adaletin gerçekleşmesine, hukukun üstünlüğünün egemen kılınmasına, toplum huzurunun, toplumsal barışın sağlanmasına ve sürdürülmesine katkıda bulunuyoruz.

Sevgili Gençler,

İslam Hukukunun büyük bilginlerinden olan İmam Şafi diyor ki; ‘Bütün Kuran inmeseydi ve sadece –Vel Asr- suresi inseydi yeterdi.’ Vel Asr suresinin anlamı şudur; ‘Zamanın üzerine yemin ederim ki, bütün insanlar hüsran içindedir. Şu üçü hariç: Hakka inananlar, Hakkı tavsiye edenler, iyi, güzel, doğru şeyi yapanlar ve sabredenler.

Avukat olarak biz İmam Şafi’in dediği şey yapıyoruz. Yani hakka inanıyoruz, iyiyi, güzeli, doğru olanı yapmaya, sabırla yapmaya çalışıyoruz. Hukukun tanıdığı ve koruduğu yetki olan hakkı savunuyor, hakkı, hak sahibini temsil ediyoruz, Hakka ulaşmanın yolu ve aracı olan davaları mahkemelerin önüne biz getiriyor, adına karar denilen, içtihat denilen yargısal ürünlerin oluşmasını, bu yolla hukukun ilerlemesini, gelişmesini, hak sahibinin hakkı olanı elde etmesini, hakkına kavuşmasını biz sağlıyoruz.

Yani çok şey yapıyoruz, çok hayati, çok değerli, çok anlamlı şeyler yapıyoruz. Dahası en önemli olan şeyi, yani ‘bu dünyada yaşama ayrıcalığı elde etmek için ödediğimiz bir kira olan insana hizmet etmek’ edimini yerine getiriyoruz.

Shakespeare’in ‘Hamlet VI’ isimli eserinin kahramanı Dick the Butcher/Kasap Dick, ‘eline gücü geçirdiğinde ilk yapacağı şeyin bütün avukatları öldürmek’ olduğunu söyler.  Ahlaksız/berbat bir kişilik olan Kasap Dick, kendi kötü devriminin başarılı olması için tek yolun hukuku yok etmek olduğunu bildiği, bunun da yolunun hukuku temsil eden, hukukun en önemli hedefi ve işlevi olan adaletin gerçekleşmesine katkı yapan avukatları öldürmekten geçtiğinin bilincinde olduğu için avukatları öldürmek ister.

Zira Kasap Dick’lerin, yani hukuku, adaleti ortadan kaldırarak kendi kötü devrimlerini gerçekleştirmek isteyenlerin önündeki en önemli engel avukatlardır.

Değerli Meslektaşlarım,

Amerikalı stres yönetimi ustası Arthur Gordon ‘The Turn of the Tide/Gelgit Dönemeci’ isimli kitabında şöyle diyor: ‘Kişinin motivasyonlarının yanlış olması durumunda, hiçbir şeyin doğru olamayacağını anladım bir anda. İster postacı, berber, sigortacı veya ev kadını olun, isterse başka bir iş yapın sonuç değişmez. İşinizi sadece başkalarına hizmet ettiğinizi hissettiğiniz sürece iyi yapabilirsiniz. Başkalarına bir yararınız olmuyor ise eğer, işinizi iyi yapmıyorsunuz demektir.

Biz avukatlar da işimizi, mesleğimizi iyi yapmaya çalışıyoruz. Müvekkillerimize hizmet ettiğimizi düşünerek yapıyoruz, onların acısını, duygularını hissederek yapıyoruz. Bu saikle, bu motivasyonla yapıyoruz, insana, insanlara yararımız olsun diye yapıyoruz.

Sadece bugün değil, şimdiki zamanda değil, geçmişteki bütün zamanlarda da avukat olarak işimizi iyi yapmışız. Sadece müvekkillerimizin işini değil, toplumun, insanlığın işlerini de kendi işimiz olarak görmüş, kişisel ve mesleki sorumluluğumuz kapsamında kabul etmiş ve öyle yapmışız.

Bunu ben söylemiyorum, tarih söylüyor. Ben sadece tarihe tanıklık ediyorum. Dünya siyasi tarihinin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, başta Fransız İhtilali, Amerikanın Bağımsızlığı, dünyanın ilk yazılı anayasası olan Amerikan Anayasasının yapımı olmak üzere, devrim niteliğindeki pek çok eylemde, dünya tarihini değiştiren ve dönüştüren tüm siyasi ve toplumsal olaylarda, gerek eylem, gerekse düşünce lideri olarak avukatlar vardır.

Sevgili Meslektaşlarım,

Hepinizin, hepimizin bildiği üzere, insanlık tarihinin ilk zamanlarında ‘zorbalıkla-kaba güçle’ eş anlamlı olan ve o şekilde uygulanan ‘hak arama özgürlüğü’, günümüzde başta anayasalar olmak üzere, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınan, düzenlenen, kullanılabilen ve güvence altında olan bir özgürlüktür. Hak aramanın bağımsız ve tarafsız bir kurum olan yargı yolu ile elde edilmesi, aşama aşama gelişen ve gerçekleşen bir hukuksal aydınlanmanın sonucudur.

Hak arama özgürlüğünün kullanılmasında ve korunmasında hukuki yardımda bulunan, bu amaçla bireyin yanında yer alan, bilgisini ve zamanını hak arayan kişi veya kişilere özgüleyen hak arama/savunma mesleğinin onurlu temsilcileri ise avukatlardır.

İnsanız. Her toplumda melekler olduğu kadar, şeytanlar da var. Birey olarak hepimizin sağlıklı, olumlu yanlarımız olduğu gibi, yanlışlarımız, eksiklerimiz de vardır. Onun için Fransızlar ‘Herkesin dolabında bir ceset vardır’ derler. Esasen, herkes melek olsa idi, hukuka, yasalara, avukat, yargıç ve savcılara gereksinme olmazdı.

Melek de olsak suç denilen şey hiçbirimizin uzağında değildir. Hiç suç işlememiş olmamız, ileride de suç işlemeyeceğimiz anlamına gelmez. Hepimiz her an suç işleyebilir, bir suç isnadına, iftiraya maruz kalabilir, ya da hukuki bir çekişmenin tarafı olabiliriz. Bu gibi durumlarda, profesyonel bir desteğe, yani avukata gereksinmemiz olduğu açıktır. Esasen Charles Dickens’ının özlü deyişi ile ‘kötü insanlar olmasaydı, iyi avukatlar olmazdı.’ Bütün bunları dikkate aldığımızda, savunma hakkının, bu hakkın takipçisi, koruyucusu ve onun uzmanı olan avukatın önemi ve değeri ortaya çıkar.

Bu bağlamda işaret etmek isterim ki, her ne kadar Avukatlık Yasasının 34.maddesinde avukatlık görevinin kutsal olduğu yazılı ve savunmanın kutsallığı da kimi üstatlarımızın kullanmayı çok sevdikleri bir sıfat ise de, kanımca bu doğru değildir. Kutsallık, geleneksel yapılardan, muhafazakar anlayışlardan tevarüs ettiğimiz, aktardığımız ve benimsediğimiz bir anlayıştır.

Değerli meslektaşımız Halil İnanıcı’nın da vurgu yaptığı üzere, geleneksel dönemin örgütlenme biçimi olan lonca anlayışı, diğer meslekler gibi avukatlık mesleğini de kutsallık ikonu ile denetimi altında tutmaya çalışmıştır. Aydınlanmayla birlikte geleneksel koşullanmalardan ve baskıdan kurtularak özgürleşen insan aklı, kendi yaşamının, kendi işinin, kendi mesleğinin ve tercihlerinin sorumluluğunu bizzat kendisi üstlenmiştir.

Aydınlanma sonrası başlayan modernleşme süreciyle birlikte insanı kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak mümkün olmamakla, avukatlık mesleğini de kutsallık ikonu ile denetlemek ve baskı altında tutmak hem mümkün, hem de doğru değildir.

Kaldı ki, kutsallık ve bundan türetilen kutsal devlet, kutsal adalet, kutsal savunma gibi kavramlar kurulu düzeni koruyan, otoriteyi koruyan kavramlardır. Oysaki avukatlık mesleği her türden iktidarla, otoriteyle, statükoyla sorunu olan bir meslektir. Öyle olduğu için avukat, devlete karşı, iktidara karşı, otoriteye karşı insanı, bireyi, hakkı savunan kişidir. Savunma ise kutsanması gereken bir iş ve faaliyet olmayıp, yaşama hakkı gibi, mülkiyet hakkı gibi, özgürlük hakkı gibi, emek gibi, üretim gibi saygı duyulması, değer verilmesi, korunması gereken, vazgeçilmesi mümkün olmayan üstün bir haktır. Temel bir insan hakkıdır.

Değerli Meslektaşlarım,

1136 Sayılı Avukatlık Kanunu hükmüne göre, avukatlık ‘kamu hizmeti’ ve ‘serbest’ bir meslektir. Bu konumu ile avukatlık, yargılama faaliyeti içinde ‘sine qua non’ konumunda bulunan vazgeçilmez bir unsur ve hukuk güvenliğinin bir parçasıdır.

Avukatlık mesleği sadece bir bilgi mesleği değil, aynı zamanda bir cesaret mesleğidir. Özellikle siyasi davalarda avukat, cesur olmalı, tutuklanmak dahil, başına her şeyin geleceğini bilmelidir.

Bu konu ile ilgili olarak iki örnek vermek isterim. Birincisi Marie-Antoinette’in avukatı Chaveau-Largarde, ikincisi, Napolyan’a suikasttan sanık Moreau’nun avukatı Bonnet.

Yargılama aşamasında ‘Ben, konvansiyona iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kafamı. Birincisini dinledikten sonra, ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz’ diyen Chaveau-Lagarde savunmasının sonunda tutuklanmış, Bonnet ise Napolyon tarafından sürgüne gönderilmiştir.

Mesleğini yerine getirirken avukat özgür ve bağımsız olmalıdır. Esasen bağımsızlık avukatlık mesleğinin en önde gelen özelliğidir. Onun için avukatlık bir serbest meslektir. Bu bağlamda avukat, hiç kimseden emir almamalı, bağımsızlığını zedeleyecek işleri ve görevleri kabulden kaçınmalıdır.

Avukatlık bir güven mesleği olmakla, avukat güvenilir kişi olmalıdır. Kamunun, müvekkilinin, yargıcın kendisine olan güvenini ve inancını sarsmamalıdır. Mesleğini özenle yerine getirmeli, sır saklamasını bilmeli, gerek adalet hizmetinin, gerekse mesleğin onurunu ve şerefini her şeyin üzerinde tutmalıdır.

Objektifliğini yitiren, müvekkili ile bütünleşen avukat, bağımsızlığını yitireceği ve taraf olacağı için müvekkilinin hakkını yeterince koruyamaz. Onun için yargıcın tarafsızlığı, yargının bağımsızlığı kadar savunmanın bağımsızlığı da önemli olmakla, görevini ifa ederken avukat objektif olmalı, bu bağlamda müvekkili ile bütünleşmemelidir.

Avukat üslupta yumuşak, eylemde sert olmalıdır. Bu bağlamda, yazarken de, konuşurken de düşüncelerini ve argümanlarını nezaketle ortaya koymalı, hukuk dışı açıklamalardan kaçınmalı, savunma sınırını aşmamalı, düzeyini düşürmemeli, vücut dilini ölçülü ve dengeli kullanmalı, her koşulda nezaketini korumalıdır. Böylesi bir davranış, böylesi bir üslup avukata hem daha çok yakışacak, hem de mahkeme nezdinde daha etkili olacaktır.

Bu konuda son bir söz, onu da Mevlana söylüyor: ‘Sesini değil, sözünü yükseltmeli insan. Çünkü gök gürültüleri değil, yağmurlardır yaprakları yaşatan.

İyi avukatlar da böyle yaparlar, yani seslerini değil, sözlerini yükseltirler.

Siz de lütfen böyle yapın!

Hepinizi bir kez daha sevgi ve saygıyla selamlıyor, beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyor, size yol açıklığı ve başarılar diliyorum.

Eğer konuşmamızın bir anlamı yoksa, hiçbir şeyin anlamı yoktur.” Albert CAMUS

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE BİR DENEME!

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumda yaşamsal değerdedir. Zira yeni ve farklı düşüncelerin ortaya konulmasına, bireylerin farklı olan bu düşünceler arasından seçim yapmalarına, kendi düşüncelerinin doğru veya yanlış olduğunu sınamalarına imkan sağlayan ifade özgürlüğü, aynı zamanda hakikatin ortaya çıkmasının ve toplumun bunu öğrenmesinin de en etkili aracıdır.

Esasen hiç kimsenin tekelinde olmayan hakikat, sadece ve sadece düşüncenin özgürce ifade edilebildiği, farklı düşüncelerin birbirleriyle serbestçe rekabet edebildiği toplumlarda bulunabilir.

Zira malların ve hizmetlerin birbirleriyle serbestçe rekabet etmesi, nasıl mal ve hizmetlerin kalitesinin artmasına, fiyatlarının düşmesine hizmet ederse, farklı düşüncelerin birbirleriyle rekabet etmesi de, düşüncelerin kalitesinin artmasına, farklı düşüncelerin insanlar tarafından test edilmesine olanak sağlar ve bu yolla hakikatin ortaya çıkmasına yol açar.

Demokratik olmayan, olmadıkları için de başta ifade özgürlüğü olmak üzere diğer temel hak ve özgürlükleri yasaklayan toplumların, bu şekilde hareket etmelerinin en büyük nedeni de, hakikatlerin toplum tarafından öğrenilmesinden korkmalarıdır.  Esasen demokratik bir toplum, sadece malların ve hizmetlerin birbirleriyle serbestçe rekabet ettikleri bir pazar değil, aynı zamanda düşüncelerin de birbirleriyle özgürce yarıştıkları bir pazardır.

Nitekim bu husus, Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin efsanevi başkanlarından Oliver Wendell Holmes Jr. tarafından, 10 Kasım 1919 tarih,  250 U.S. 616 (1919) sayılı ‘Abrams v.United States’ davasında verilen karara karşı yazılan muhalefet şerhinde şu şekilde ifade edilmiştir: “…hakikatin en iyi testi fikirlerin gücünden geçer. Çünkü böylece bir fikir piyasada rekabete açık bir ortamda kendisini kabul ettirmiş olur. Ve bu, gerçek isteklerin güvenli olarak yerine getirilmesi için en uygun zemindir…Hayatın her aşamasında olduğu gibi bu da bir testtir, bir denemedir…Bu deneyler ve denemeler, sistemimizin bir parçasıdır. Nefret ettiğimiz görüşlere yönelik kontrol çabalarına karşı dahi sonsuza kadar uyanık olmamız ve bunun endişe ile dolu bir davranış olduğuna inanmamız gerekir. Bu düşünceler, ancak yasanın amaçlarına yönelik yakın bir tehlike oluşturduğu zaman ülkeyi korumak için yasaklanabilir…

Amerikalı yüksek yargıç Holmes’un 1919 yılında yazdığı karşı görüşünde ifade ettiği bu hususlar, yıllar sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına da referans olmuş, bu bağlamda anılan mahkeme ‘Handyside/Birleşik Krallık 07.12.1976 tarih, 5493/72 Başvuru sayılı’, ‘Fressoz & Roire v.Fransa/1999 sayılı ve yine TBKP v. Türkiye/1998 sayılı’ kararlarında, düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğünün,  “sadece hoşa giden düşünceler için değil, aynı zamanda ve hatta daha çok devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden görüşler için de geçerli olduğuna” ve yine “sadece uygun bulunan, benimsenen, rahatsızlık duyulmayan yahut kayıtsız kalınan bilgi ve/veya fikirler için değil, aynı zamanda rahatsız edici, sarsıcı ve/veya altüst edici bilgi ve fikirler için de geçerli bulunduğuna ve bunların demokrasinin varlık şartı olan çoğulculuk, hoşgörü ve geniş fikirliliğin icapları olduğuna” hükmetmiştir.

Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin ifade özgürlüğü konusunda verdiği önemli kararlardan birisi de 16 Mayıs 1927 tarih, 274.U.S.357 sayılı ‘Whitney v.Califonia’ davasında verdiği karardır.

Bu karara konu olan dava, California Eyaletinin yürürlüğe koyduğu Yasa Dışı Örgüt/Teşekkül Kurma Kanunu’na aykırı şekilde kurulan Komünist İşçi Partisi’ne üye olarak katılmakla ve bu partinin örgütlenme çalışmalarına yardımcı olmakla, bu bağlamda hükümeti devirmeyi amaçlamakla suçlanan sanığın, Alabama Country Federal Mahkemesi’nde görülen davanın yapılan yargılaması sonunda verilen ve Bölge Temyiz Mahkemesi tarafından onanan mahkumiyet kararının, Amerikan Yüksek Mahkemesi tarafından düzeltilmesi isteğine ilişkindir.

Amerikan Yüksek Mahkemesi tarafından verilen ‘16 Mayıs 1927 tarih, 274.U.S.357 sayılı’ karar ile sanığın düzeltme isteği her ne kadar reddedilmiş ise de, bu davayı ve bu davada verilen kararı önemli ve değerli kılan husus, Yüksek Mahkeme Üyesi Louis Brandeis’in, düzeltme kararının reddine ilişkin karara ve bu yöndeki çoğunluk görüşüne, Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin bu hususta yetkisi olmaması nedeniyle katıldığı, ama gerekçesi itibariyle muhalif kaldığı görüşünün içeriğidir.

1916 yılında Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi’ne yargıç olarak atanmadan önce işçilerin ücretlerinin artırılmasına, sendikal örgütlenmelerine ve özgürlüklerine, kadın haklarına destek veren ve bütün bunlar için mücadele eden seçkin bir avukat olan Louis Brandeis’in bu karşı görüşü, Amerikalı tarihçi Anthony Lewis’e göre “belki de bir yüksek mahkeme üyesi tarafından yazılmış en büyük ifade özgürlüğü savunmasıdır.

Yargıç Brandeis, kendisinden sonra gelen zamana da ışık tutan bu tarihi karara muhalif kaldığı görüşünde şunları yazıyor;  “…Ülkemizin bağımsızlığını kazananlar, devletin nihai amacının kendilerini geliştirebilmeleri için halkı özgür kılmak ve ülkenin yönetiminde aklın gücünün, keyfiliğin gücüne üstün gelmesini sağlamak olduğuna inandılar. Kişinin dilediği şekilde düşünme ve bunu ifade etme özgürlüklerinin, siyasal hakikatin keşfedilebilmesi ve yayılması için vazgeçilmez araçlar olduklarına; ifade ve toplanma özgürlüklerinin olmaması durumunda, herhangi bir şeyi tartışmanın fuzuli bir uğraş olacağına; bu özgürlükler olduğunda tartışmanın zararlı bir düşüncenin yayılmasına karşı yeterli bir koruma sağlayacağına; özgürlüğe karşı en büyük tehlikenin halkın edilgenleştirilmesi olduğuna; bir konunun kamuoyunda tartışılmasının siyasal bir yükümlülük oluşturduğuna; ve bu özgürlüklerin Amerikan hükümetinin/devletinin temel bir esası olması gerektiğine inandılar. Bütün insani kurumların karşı karşıya kalacakları risklerin varlığını kabul etmekle birlikte, düzenin, sadece düzenin çiğnenmesine verilecek cezanın yaratacağı korkuyla korunamayacağına; düşüncenin, ümidin, hayalin önüne geçmenin tehlikeli olacağına; korkunun baskıyı, baskının nefreti besleyeceğine; nefretin istikrarlı bir hükümetin istikrarını tehdit edeceğine; güvenliğe giden yolun varsayılan rahatsızlıkları ve önerilen çareleri serbestçe tartışma fırsatının varlığından geçtiğine; ve kötü fikirler için en iyi çarenin iyi fikirlerin ortaya konmasına imkan vermek olduğuna; bunun ise ancak ifadenin özgür olmasıyla sağlanabileceğine inandılar. Bir konunun kamuoyunda tartışılmasıyla ortaya çıkacak olan aklın gücüne inandıkları için kanunla zorla kabul ettirilecek sessizlikten kaçındılar, zira böyle bir durum onların nazarında kaba gücün lehine yapılan en kötü savunmadır. Onlar, yönetimdeki çoğunlukların kimi zaman zorbalığa kalkışabileceklerini bildikleri için, ifade ve toplantı özgürlüklerinin koruma altına alınması amacıyla Anayasada değişiklik yaptılar. Ciddi bir kötülük ve tehlike korkusu tek başına ifade ve toplanma özgürlüklerinin baskı altında tutulmasını ve engellenmesini haklı kılmaz. İnsanlar cadılardan korktu ve kadınları yaktı. İfade özgürlüğünün en önemli işlevi, insanlığı irrasyonel korkuların kölesi olmaktan kurtarmaktır. İfade özgürlüğünün baskı altında tutulmasını haklı çıkarmak için, ifade özgürlüğü uygulandığı zaman bunun ciddi bir kötülükle sonuçlanacağından korkmanın mantıklı bir sebebi olmalıdır. Önlenecek olan kötülüğün ciddi bir kötülük olacağına inanmak için ortada haklı bir sebep bulunmalıdır. Mevcut kanuna yönelik aleni her eleştiri, bir ölçüde bu kanunun ihlal edilme ihtimalini artırma eğilimindedir. Bir ihlale müsamaha edilmesi, ihlal ihtimalini artırır. Kanunu ihlal etmenin savunulması, ihlal ihtimalini daha da artırır. Ancak ihlalin savunulması dahi, ahlaken kınanabilecek bir durum olmasına rağmen, bu savunma kışkırtma derecesine ulaşmadıkça ve savunulan şeyin hemen yerine getirileceğini gösteren hiçbir işaret bulunmadıkça, ifade özgürlüğünden mahrum edilmenin haklı hiçbir gerekçesi olamaz…

Son bir söz. Onu da  büyük İngiliz düşünürü John Stuart Mill, henüz aşılamamış olan 1859 yılında yazdığı ‘Özgürlük Üstüne’ isimli abidevi eserinde söylüyor; “… Bir fikrin susturulması, fikri susturulan insandan daha çok insan cinsine, yaşayan nesle olduğu kadar gelecek nesillere karşı da haydutluktur. Şayet bir teki hariç bütün insanlar aynı fikirde olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa, insanların da bu tek kişiyi susturmaya daha fazla hakları yoktur.

Neden mi yazdım bütün bunları? Düzenlenen pek çok etkinliği güvenlik gerekçesiyle yasaklayan valilerimize, yapılan her eleştiriyi hakaret sayıp ceza soruşturması, ardından ceza kovuşturması, yani kamu davası açan savcılarımıza, bu kamu davalarının yapılan yargılaması sonunda mahkumiyet kararı veren yargıçlarımıza belki yardımı olur düşüncesiyle yazdım.

Bir yararı olur mu? Kim bilir, belki olur!

Hayat ileriye bakarak yaşanır, geriye bakarak anlaşılır.’ Søren KIERKEGAARD

2018 YILIYLA KİŞİSEL HESAPLAŞMAM –

Birkaç gün sonra 2018 yılını geride bırakacak ve yeni bir yıla gireceğiz. Ben her yılın sonunda, o yıl yaptıklarımın, yapamadıklarımın bir muhasebesini yaparım. Bu, bir bakıma kendimi sorguya çekmek, giden yıla ait kişisel performansımı gözden geçirmek, kendi kendime o yılın karnesini vermektir. Neden mi yaparım bunu? Böyle bir değerlendirme yapmak, bu yolla kendimi gözden geçirmek ve bir sonraki yıl için pozitif hedefler belirlemek bana her zaman iyi gelmiştir de onun için yaparım bunu.

Son diyeceğimi ilk önce söylemem gerekirse, kendi adıma iyi bir yılı geride bıraktığımı söyleyebilirim. Sevdiğim, saydığım, değer verdiğim iki üç arkadaşımın vefatı dışında, çok şükür bana acı veren bir üzüntüm, bir derdim olmadı bu yıl. Ama çok büyük bir sevincim, kocaman bir mutluluğum oldu. Ekim ayının on ikisinde kızımın kızı Alina doğdu. Alina en güzel yaz akşamı anlamına geliyor. Ayrıca asil, yüce, aydınlık, adil, dürüst demek. Sağlıklı, güzel mi güzel, akça pakça bir çocuk. Şimdilerde büyümekle ve dünyaya uyum sağlamakla meşgul. Oldukça da yol aldı bu konuda. Öyle ki iki buçuk ayda beş kilo oldu, boyu elli yedi santime ulaştı. Dilerim hayat ona iyi davranır, şansı bol, bahtı açık olur.

Ben geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yılda çalıştım. Hem de çok çalıştım. Avustralya’lı Chandran Kukkathas ve Philip Pettit isimli iki akademisyen tarafından yazılan, Stanford University Press tarafından ‘A Theory of Justice and Its Critics/Bir Adalet Teorisi ve Eleştirileri’ adıyla yayınlanan eseri İngilizceden Türkçeye çevirdim. Yayıneviyle telif konusunda henüz anlaşma sağlanamadığı için kitabın Türkçesi ne yazık ki bugüne kadar basılamadı. Dilerim anlaşma sağlanır ve basılır. Kitabın basımı gecikince, ben de, Türkçeye yine benim çevirdiğim John Rawls’un ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli eserine yönelik olarak bu kitapta yer alan ‘liberteryen’ ve ‘kömüniteryen’ eleştirileri iki ayrı bölüm halinde ‘ahsencosar.wordpress.com’ adresindeki blogumda makale haline getirdim ve yayınladım.

Aynı şekilde daha önce üçte birini Türkçe’ye çevirdiğim aşamada ‘çok satmaz’ diye basımından vazgeçilen İngiliz siyaset bilimci David Held’in ‘Political Theory and The Modern State/Siyasal Teori ve Modern Devlet’ isimli kitabında yer alan ‘Legitimation Problems and Crisis Tendencies/Meşruiyet Problemleri ve Kriz Eğilimleri’ isimli makaleyi ve bu makalede ele alınan Habermas’ın meşruiyet krizleri konusundaki görüşlerini esas alan yazımı ‘Meşruiyet Sorunları Ve Kriz Eğilimleri Üzerine’ başlığı adıyla blogumda yayınladım.

Blogumda yazdığım yazılar sadece bunlarla sınırlı kalmadı. Bu bağlamda ve bu yıl içinde blogumda, siyaset, hukuk, edebiyat, felsefe, sanat üzerine elli yazı yazdım. Bir yıl içinde bu sayıda yazı yazmak, benim gibi amatör bir yazar için iyi bir performans sayılabilir.

Blogumda yazdığım yazılardan oluşan ve ‘Bir Gözyaşı, Bir Gülümseme’ adıyla yayınlanan ilk kitabımdan sonra yazdığım yazıları kitap haline getirme girişimim, ne yazık ki bugüne kadar olumlu bir sonuç vermedi. Bunda kağıt ve basım giderlerinin son bir yıl içinde olağanüstü şekilde artması kadar, kendi içinde ayrı bir dünya olan yayınevleriyle benim sıcak bir temasımın olmaması, o dünyada bana elverecek bir çevremin bulunmaması da etkili oldu.

Ama buna rağmen bu yıl içinde anılarımı içeren ‘Fîhi Mâ-Fîh: İçindekiler İçindedir’ isimli kitabımın ikinci cildini bastırtma ve yayınlatma olanağını buldum. İlk cildi Phoenix Yayınevi, ikinci cildi Raf Yayınevi tarafından basılan/yayınlanan anılarımın üçüncü ve son cildi de, eğer olağanüstü bir şansızlık olmaz ise, yakında basılacak ve kitapevlerinin vitrinlerindeki yerini alacak.

Blogumda yazdığım ve yayınladığım yazıların dışında iki ayrı yazı daha yazdım. Bunlardan birincisi Adana Barosu üyesi avukat meslektaşlarımın çıkardıkları ‘Öncü Arabulucu Dergisi’nde yayınlanmak üzere, arabuluculuk üzerine yazmamı istedikleri makaledir. Bu makale anılan derginin Temmuz/Ağustos 2018 sayısında ‘Arabuluculuğun Tarihsel Yolculuğu ve Günümüzde Geldiği Nokta’ adıyla yayınlandı. Ankara Barosu Dergisi yönetiminin talebi üzerine yazdığım ikinci makalem avukatlık mesleğinin tarihi üzerine olup, eğer bir aksilik olmazsa bu derginin yakında basılacak olan 2018/4 nolu sayısında ‘Avukatlık Mesleğinin Ve Baroların Tarihsel Gelişimi’ başlığıyla yayınlanacak.

Bilkent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde ders verdiğim yıllarda, ders malzemesi olarak hazırladığım ve öğrencilerime fotokopisini dağıttığım ‘Introduction To Law and Turkish Law/Hukuka Giriş ve Türk Hukuku’ isimli ders notlarımı kitap haline getirme yönündeki çalışmam nihayet sonlandı. Bir şansızlık olmadığı takdirde, bu çalışmam da yakında basılacak/yayınlanacak.

Üzerinde çalıştığım bir diğer eser olan ‘Avukatlık Hukuku’ isimli kitabımın basılı hale getirilmesi yönündeki çalışmalar da olanca hızıyla devam ediyor. Oldukça mesafe aldığım bu eseri de 2019 yılı içinde tamamlayacak ve yayınlayacağım.

Bu yıl içinde özel bir eğitim kuruluşu tarafından hukuk üzerine düzenlenen sertifikalı eğitim programlarına katıldım. İstanbul’da, Trabzon’da ve Gaziantep’te düzenlenen bu programlarda bine yakın hukuk fakültesi öğrencisi ve avukat meslektaşım ile buluşma olanağı buldum. Bu etkinliklerde, katılımcılarla, destekten yoksun kalma, cismani zarar tazminatlarının hesaplanma tekniklerinin yanı sıra avukatlık mesleği, bu meslekte kariyer planlaması, ofis işletimi ve yönetimi konusundaki bilgi, birikim ve deneyimlerimi paylaştım.

Keyifle katıldığım bir diğer etkinlik, Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç.Dr.Sayın İlker Erdem Mutlu’nun daveti üzerine gittiğim ve anılan fakültenin doktora/yüksek lisans öğrencileriyle Türkçeye benim çevirdiğim John Rawls’un ‘A Theory of Justice/Bir Adalet Teorisi’ isimli eseri üzerine Aralık-2018’de yaptığımız söyleşi oldu.

2018 yılının yaz ayında iyi bir tatil yaptım. Her sene olduğu gibi bu sene de biri Mayıs, diğeri Ekim ayında olmak üzere iki kez çok sevdiğim Alanya’ya gittim. Her iki gidişimde de 10 gün kaldım. Üçü gezmek, biri iş için olmak üzere dört kez İstanbul’a gittim. Takip ettiğim davaların duruşmalarına katılmak için Konya’ya, Denizli’ye, Eskişehir’e gittim birkaç kez. Beni rutinin dışına çıkaran kısa süreli bu seyahatler, benim için hem dinlendirici, hem keyifli, hem de eğlendirici oldu. Bu geziler münasebetiyle uzun zamandır görmediğim dostlarımı, arkadaşlarımı gördüm, yeni insanlarla tanıştım.

Her yıl olduğu gibi bu yılda da sinemaya gittim çokça. Bana göre bu yılın en güzel sinema eserleri olan ‘The Post’ ve ‘Bohemian Raphsody’ filmlerini keyifle izledim. Çok sayıda kitap okudum, sabah akşam müzik dinledim.

Öğrenmek için bilenlerle birlikte ol. Öğretmek için bilmeyenlerle birlikte ol. Bilmediğini bilmeyenlerle birlikte olma, onlar seni aptallaştırır’ diyen bilge Konfüçyüs’un sözünü dinledim. Bilenlerle, bilmeyenlerle beraber oldum. Onlarla çay içtim, kahve içtim, rakı içtim, sohbet ettim. Böylece bilmediklerimi öğrendim, bildiklerimi öğretmeye çalıştım. Ama bilmediğini bilmeyenlerle hiç bir araya gelmedim. Zamanımı böyleleri için boşuna harcamadım yani. Özetle huzurlu, mutlu, verimli bir yıl geçirdim.

Ve elbette asıl işimi, yani mesleğimi icra ettim.

Sonuç itibariyle 2018 yılından kendi adıma, kendi performansım adına memnunum. Ama aynı şeyleri ülkem adına söylemem olanaksız. Zira Türkiye iyi değil. Öyle ki, ABD merkezli Heritage Foundation kuruluşu tarafından iş özgürlüğü, ticaret özgürlüğü, vergi özgürlüğü, kamu harcamaları, parasal özgürlük, yatırım özgürlüğü, mali özgürlük, mülkiyet özgürlüğü, yolsuzluktan uzaklık ve emeğin özgürlüğü verileri esas alınmak suretiyle düzenlenen ‘Ekonomik Özgürlük Endeksi 2018 Yılı Raporu’na göre Türkiye, ekonomik özgürlük sıralamasında 180 ülke arasında 58. sırada yer alıyor. The Economist Intelligence Unit’in yaptığı sıralamaya göre Türkiye’nin ‘Dünya Demokrasi Endeksi’ndeki yeri 165 ülke arasında 97. sırada. Dünya Adalet Projesi (JWP) tarafından hazırlanan ‘2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ raporuna göre Türkiye, bu konuda 113 ülke arasında 101’inci sırada yer alıyor. Ki bu sıranın hukukun ve yargının daha da kötüleştiği 2018 yılında çok daha aşağılara indiği muhakkak. Nitekim Dünya Ekonomi Forumu (WEF) tarafından yayınlanan 2017-2018 dönemi ‘Küresel Rekabetçilik Endeksi’ne göre Türkiyenin yargı bağımsızlığı sıralamasındaki yeri 137 ülke arasında 103.sırada. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) yayınladığı ‘İnsani Gelişme Endeksleri ve Göstergeleri’ne göre Türkiye, bu alanda 188 ülke arasında 64.sırada yer alıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün her yıl yayınlandığı ‘Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre Türkiye, basın özgürlüğü konusunda 2018 yılında 180 ülke arasında 157. sırada bulunuyor. Bu rapordaki nitelendirmeye göre Türkiye, ‘gazeteciler için dünyanın en büyük hapishanesi’ durumunda.

Özetle ülkemizin durumu pek çok yönden son derece kötü. Ve bir yurtsever olarak bu duruma üzülmemek mümkün değil.

Bir ülkenin demokrat olup olmamasının ölçüsü iktidarın mevcudiyeti değil, muhalefetin mevcudiyetidir. Zira iktidar, demokrat olmayan ülkeler de dahil olmak üzere her ülkede vardır. Ama muhalefet sadece demokrasiyle yönetilen ülkelerde mevcuttur. Hal böyle iken muhalefetin, muhalif kişilerin ve basının sesini kesmek, onları ceza baskısı ve tehdidiyle susturmak demokratik bir tavır değildir. Esasen iktidar olmak ne kadar haksa, muhalif olmak da o kadar haktır. Bu bağlamda işaret etmek gerekir ki, Türkiye’nin iki güzide sanatçısı Müjdat Gezen’in ve Metin Akpınar’ın ifade özgürlüğü kapsamında olan ve asla suç olmayan açıklamaları sonrasında haklarında ceza soruşturması açılmış, muhalif kimi televizyon kanallarına RTÜK tarafından ceza verilmiş olması, gerek hukuken, gerekse demokratik teamüller yönünden asla kabul edilebilir uygulamalar değildir. Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın halkın gönlünde taht kurmuş bu iki değerli sanatçıyı ‘sanatçı müsveddesi’ olarak nitelendirmesi ve aşağılaması da hiç hoş olmamıştır.

Bu konuda hukuken gözden geçirilmesi gereken bir diğer önemli husus, Cumhurbaşkanına hakaret yönünden pozitif hukukta yer alan düzenlemelerdir. Şöyle ki, TCK’nun 299.maddesinde ‘Cumhurbaşkanına Hakaret’ başlığı altındaki düzenlemenin yürürlüğü girdiği 12.10.2004 tarihindeki Anayasal düzenlemeye göre Cumhurbaşkanı’nın bir siyasi partiye üye olması mümkün değildi. Ancak Anayasa’nın 101.maddesinde daha sonra yapılan değişiklikle, Cumhurbaşkanı olarak seçilen kişinin bir siyasi partiye üye olmamasına ilişkin düzenleme yürürlükten kaldırıldı. Buna göre Cumhurbaşkanı’nın aynı zamanda bir siyasi partiye üye ve o hatta o siyasi partinin genel başkanı olması hukuken mümkün hale geldi. Bu durumda TCK’nun 299.maddesinde ‘Cumhurbaşkanına Hakaret’ başlığı altında yer alan düzenlemenin de, Anayasa’nın değişen bu maddesine göre değiştirilmesi ve yeniden düzenlenmesi ve yine mahkemelerin cezanın tayin ve tertibinde, Cumhurbaşkanı’nın hangi sıfatla konuştuğunu dikkate almaları gerekir.

Son bir söz: Yeni yılın ülkemize, insanlığa, herkese, hepimize iyilikler, güzellikler, mutluluklar ve barış getirmesini dilerim. Mutlu Yıllar!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İnsanlar başaklara benzerler; içleri boşken başları havadadır, içleri doldukça eğilirler.’ MONTAIGNE

AVUKATLIK MESLEĞİ VE AVUKATLIKTA KARİYER PLANLAMASI ÜZERİNE BİR KONUŞMA

Geçen hafta sonu ‘Hukuk Konferansları’ adıyla düzenlenen bir etkinlik münasebetiyle Gaziantep’te idik. Tarihiyle, insanıyla, mutfağıyla özel olan bu güzel Anadolu kentinde, gerek konferansa katılan hukuk fakültesi öğrencilerinin yoğun ilgisine, gerekse Gaziantep Baro Başkanı Sayın Bektaş Şarklı ve Yönetim Kurulu Üyelerinin içimizi ısıtan dostluklarına ve içten konukseverliklerine tanık olduk.

Değerli bir insan olduğu kadar, mütevazı, vefalı, hatır bilen ve sayan bir meslektaşımız olan Sayın Bektaş Şarklı’nın da katıldığı etkinlikteki benim sunumum, ‘Avukatlık Mesleğinde Kariyer Planlaması, Ofis İşleyişi ve Ortaklık’ üzerineydi.

Güneşin Altında Söylenmemiş Hiçbir Şey Olmadığına’ inanan ben, konuşmamda çok önemli şeyler söylemedim. Genel olarak bilinen şeyleri, hepimizin bildiği şeyleri, daha önce güneşin altında söylenmiş ve yazılmış olan şeyleri söyledim.

Bana ayrılan elli dakikalık süreye uymak için özet olarak sunduğum konuşmamın tam metnini, ilginizi çekeceği umuduyla ve yararlı olması dileğiyle aşağıda paylaşıyorum.

Gaziantep Barosu’nun Değerli Başkanı, Değerli Meslektaşlarım, Sevgili Gençler,

Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Hukukla, avukatlıkla ilgili olarak bildiklerim, biriktirdiklerim, tecrübe ettiklerim var. Süremin elverdiği oranda bunları sizinle paylaşacağım.

Hepinizin çok iyi bildiği üzere, avukatlık mesleği tarihin yazımladığı en eski mesleklerden birisidir. Yani kadim bir meslektir. Zira başlangıç tarihi tam olarak tespit edilmiş olmadığı gibi tespit edilebilir de değildir.

Bununla birlikte, mevcut bilgilere ve kayıtlara göre avukatlık mesleğinin başlangıcı kadim Yunan’a, oradan da eski Roma’ya kadar gider. Nitekim avukat sözcüğü Yunancada ‘üstün, ayrıcalıklı ve güzel konuşan’ anlamlarına gelen ‘AdvoCatus’ sözcüğünden türetilmiştir.

Avukatlık mesleğinin gelişme süreci incelendiğinde görünen odur ki,  mesleğin gerek dünya genelinde, gerekse Türkiye özelinde gelişmesi sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal yapıya, yani rejime bağlı olmuştur.

Bu çerçevede avukatlık mesleği, liberal demokratik toplumlarda gelişme gösterir iken, anti-demokratik toplumlarda, örneğin rahmetli Sovyetler Birliği gibi demokratik olmayan toplumlarda herhangi bir gelişme gösterememiştir. Esasen avukatlık mesleği liberal demokratik toplumların, diğer bir deyişle burjuva toplumunun, yani kent toplumunun mesleğidir.

Onun için liberal devlet anlayışının temel argümanları olan, her biri siyasal liberalizm tarafından uygarlığımıza armağan edilmiş bulunan ve avukatlık mesleğinin icra edilmesinin asgari koşullarını oluşturan; ‘hukuk, hukuk devleti, hukukun üstünlüğü, hukukun egemenliği, demokrasi, insan hakları, sınırlı devlet, kuvvetler ayrılığı, kanun/hukuk önünde eşitlik, fırsat eşitliği, hukuk güvenliği, adil yargılanma hakkı, yargı bağımsızlığı, hukukun tanıdığı ve koruduğu hak gibi, özgürlük gibi’ kavram ve kurumlar, sadece ve sadece liberal demokratik toplumlarda mevcuttur.

Yargılama faaliyetinin asli/kurucu unsuru olan avukat, varlığıyla bu faaliyeti demokratikleştiren unsurdur. O nedenle, avukat olmadan yapılan yargılama, demokratik olmayacağı gibi adil de olmaz.

Adına içtihat dediğimiz, karar dediğimiz yargısal ürünleri yaratan avukatlardır. Zira ve özellikle hukuk davaları, buna bağlı olarak yargılama süreci ve yargılama sonunda karar verilmesi avukatın açtığı dava ile başlar. Değil ise yargıç ‘ben bir içtihat yaratayım, bir karar vereyim’ diyerek kendi kendisine dava açamaz. Ceza davalarında yargılama sürecini ve verilen kararları etkileyen, şekillendiren en önemli etken de avukatın yaptığı savunmadır.

Bütün bu nedenlerle demokratik hukuk devletlerinde avukat, yargılama faaliyetinin olmaz ise olmaz unsurudur.

Değerli Arkadaşlar,

Avukatlık mesleği kent toplumunun mesleğidir dedik, oradan devam edelim ve önce şu tespitleri yapalım: kent toplumunun en önemli sermayesi bilgidir, zamandır, sosyal çevredir. Bu üçlü aynı zamanda avukatlık mesleğinin de sermayesidir.

Uzunca bir zaman dilimi içinde sadece var olmaya uygulanan, işe, aletlere ve süreçlere uygulanmayan bilgi, son elli yıldan günümüze kadar olan süreçte teknoloji adıyla bütün bunlara uygulanmakta ve her alanda ilerlemeye, gelişmeye öncülük etmektedir.

Bugün hemen her alanda kullanılan, avukat olarak mesleğimizi yürütmede en önemli yardımcılarımız olan bilgisayarlar, bilgisayar programları, bilgisayar yazılımları, haberleşmemizi sağlayan ve kolaylaştıran mobil telefonlar, e-postalar, fikri mülkiyet hukuku kapsamında bulunan know-howlar, lisanslar, patentler bilginin ürünleridir.

Bu bağlamda, gerek klasik iktisatta, gerekse Marksist iktisatta sermaye aracı olarak kabul edilmeyen bilgi, – ki biliyorsunuz her ikisinde de sermaye araçları toprak, makine, sermaye, emektir – özellikle son elli yılda ve günümüzde en önemli sermaye aracı haline gelmiştir. Ve bilgiyi az yukarıda saydığımız sermaye araçlarından ayıran en önemli özellik tükenebilir olmaması, bilgiden bilgilere ulaşılabilmesidir. Oysa Marksist ve klasik sermaye araçları olan toprak zamanla aşınır, verimliliğini kaybeder, makine eskir, bozulur, zaman içinde kullanılamaz hale gelir, sermaye tükenir, bunlardan sadece emek ayakta kalır. Diğerleri olmayınca emek de işe yaramaz hale gelir.

Ve zaman. İçimizde ve dışımızda sessizce ilerleyen, hayatın dokusunu oluşturan, işimizi, mesleğimizi yapabilmek, kendimizi geliştirebilmek için en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeydir zaman.

Ve Marks’ın ‘toplum bireylerden değil, ilişkilerden oluşur’ dediği bir ilişkiler ağı olan çevre. İş çevresi. Yani müşteri potansiyeli, yani müvekkiller.

Bütün bunları toparlarsak eğer, iyi bir avukat, kariyer sahibi bir avukat olabilmek için önce bilgi sahibi olmak; bilgi sahibi olabilmek, mesleği iyi bir şekilde yürütebilmek için zamanı iyi kullanmak; bilgiyi ve zamanı iyi yönetebilmek, bunları pazarlayabilmek, sunabilmek için iyi bir çevreye sahip bulunmak ve bu çevreye kendinizi tanıtmak gerekir.

Sevgili Gençler,

Biz avukatlar köprüler yapmıyoruz, binalar inşa etmiyoruz, ama bunlar kadar önemli, hatta bunlardan daha önemli bir şey yapıyoruz. İnsanların hukuki sorunlarını çözüyoruz, verdiğimiz emekle onların haklarını elde etmelerine, özgürlüklerine kavuşmalarına hizmet ediyoruz. Bunları sağlamak için hayatın ve halkın içinde ve halkla beraber oluyoruz. Yani insanlara dokunuyoruz, onların bize dokunmalarına imkan veriyoruz. Çevre dediğimiz, müvekkil dediğimiz, bilgi dediğimiz şey de zaten bu şekilde oluşuyor, gelişiyor ve genişliyor. Zira tanıştığımız her insan, kurduğumuz her ilişki, yaşadığımız her olay bize bir şeyler öğretiyor.

Bütün Kuran inmeseydi ve sadece – Vel Asr – suresi inseydi yeterdi.’ Bu sözler büyük İslam Bilgini İmam Şafi’ye ait. Vel Asr suresinin anlamı şudur; ‘Zamanın üzerine yemin ederim ki, bütün insanlar hüsran içindedir. Şu üçü hariç: Hakka inananlar, Hakkı tavsiye edenler, iyi, güzel, doğru şeyi yapanlar ve sabredenler.’

Avukat olarak biz İmam Şafi’in dediği şey yapıyoruz. Yani hakka inanıyoruz, hakkı tavsiye ediyoruz, iyiyi, güzeli, doğru olanı yapmaya, sabırla yapmaya çalışıyoruz. Hukukun tanıdığı ve koruduğu yetki olan hakkı savunuyoruz, hakkı temsil ediyoruz, Daha önce de işaret ettiğim üzere, hakka ulaşmanın yolu ve aracı olan davaları mahkemelerin önüne biz getiriyor, adına karar denilen, içtihat denilen yargısal ürünlerin oluşmasını, bu yolla hukukun ilerlemesini, gelişmesini, hak sahibinin hakkı olanı elde etmesini, hakkına kavuşmasını biz sağlıyoruz.

Sevgili Gençler,

Okuldan mezun olduktan ve mesleği icra etmezden önceki en önemli aşama stajdır. O nedenle ve meslekte iyi bir kariyer sahibi olabilmek için mutlaka, ama mutlaka iyi bir staj yapın. İş potansiyeli olan, değişik alanlarda dava takip eden bir büroda ve avukat yanında staj yapın. Zira staj aşamasında fakültede öğrendiğiniz teorik bilgileri pratiğe nasıl uygulayacağınızı, bu bilgileri pratikte nasıl kullanacağınızı öğrenirsiniz. İyi bir staj bunun için önemli ve gereklidir. Staj bir usta çırak ilişkisidir. O nedenle ustanızı iyi seçin.

Şimdi burada yeri gelmiş iken kendi mesleki özgeçmişimle ilgili olarak ifade etmem gereken bir husus var. O da şudur, ben çok kötü bir öğrenci idim, hukuk fakültesini altı buçuk senede bitirebildim ve doğru dürüst bir staj da yapmadım. Kötü bir staj yaptığım için de, stajda öğrenmem gereken birçok şeyi mesleği icra etmeye başladıktan sonra ve ne yazık ki deneme yanılma yöntemiyle öğrendim. Sizin staj konusunda bize göre, benim staj yaptığım döneme göre önemli bir avantajınız ve olanağınız var. O da günümüzde baroların staja önem ve değer vermesi, stajyerlerle yakından ilgilenmesi, mesleğin geleceği olan stajyerlere ve dolayısıyla mesleğin geleceğine ciddi yatırım yapmasıdır.

Sevgili Arkadaşlar,

Usul vusule götürür.’, yani sonuca götürür. Bu maksimi usul hukukunun yargılama pratiğindeki önemine ve işlevine işaret etmek için kullandım. Hukuk bir disiplindir, bu disiplinin en önemli ayağı da usul hukukudur. Usul hukukunu bilmeyen, onun gereklerine uygun hareket etmeyen bir yargıç sonuca gidemez. Yani karar verme aşamasına gelemez. Karar da veremez. Verse de bu karar isabetli bir karar olmaz, olamaz. O nedenle yargılama sürecinde usule uymayan bir yargıç yalpalar durur. Zaman kaybeder, taraflara zaman kaybettirir, hakkını arayan, adalet talep eden insanların hakkına ulaşmasını, adaletin gerçekleşmesini geciktirir ve dolayısıyla adaletsizliğe neden olur.

Onun için usul hukukunu, yani hukuk muhakemesini, ceza muhakemesini çok iyi öğrenin. Maddi hukuku dava açmazdan önce, davanın değişik aşamalarında kitaplardan okur ve öğrenirsiniz. Ama duruşmada bunu yapamazsınız, usulü bilmezseniz eğer hata yaparsınız, müvekkilinizin hak kaybına uğramasına neden olursunuz.

Gelelim kariyere ve bunun planlanmasına. Kariyer bir işte, bir meslekte alınan yol, kat edilen mesafe, zaman içinde elde edilen aşama, gelişme, başarı ve uzmanlıktır. Bu ise zamanı iyi kullanmakla, bilgi yönünden insanın kendisini geliştirmesiyle, çevre edinmesiyle, o çevreye kendisini bilgisiyle, kişiliğiyle güvenilen bir insan, erdemli, dürüst bir meslek sahibi olarak tanıtmasıyla ve elbette araştırmakla, çalışmakla, çok çalışmakla mümkün olur.

Şimdi yeri gelmiş iken sizinle bir Afrika hikayesi, bir de yaşanmış bir hikaye, bir anekdot paylaşacağım.

Afrika’da sabah uyanan bir aslanın, bir kaplanın aklında, zihninde bir tek şey olurmuş. Düne göre daha hızlı koşmak. Çünkü içgüdüleriyle ve deneyimleriyle düne göre daha hızlı koşmaz ise aç kalacağını bilirmiş. Yine Afrika’da sabah uyanan bir ceylanın, bir geyiğin kafasında da bir tek şey olurmuş. Düne göre daha hızlı koşmak. Çünkü içgüdüleriyle, deneyimleriyle düne göre daha hızlı koşmaz ise bir aslana, bir kaplana yem olacağını bilirmiş.

Bu hikayenin kıssadan hissesi şudur: Başkalarıyla yarışmayın, kendinizle yarışın. Onun için düne göre daha hızlı koşun. Hayat da, insan hayatı da esasen bunu emreder. Çünkü hayat, hayatımız bisiklete binmeye benzer, pedalları çevirmezsek eğer düşeriz.

Yaşanmış hikaye, anekdot Ernst Hirsch’e aittir. Hirsch, 1933 yılında Hitler’in zulmünden kaçıp Türkiye’ye gelen, 1953 yılına kadar Türkiye’de ve hem İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, hem de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hocalık yapmış, çok sayıda yargıcın, avukatın, savcının yetişmesine emek vermiş  değerli bir akademisyendir. Weimer Cumhuriyeti Almanya’sını, Hitler Almanya’sını, Atatürk Türkiye’sini, İsmet Paşa Türkiye’sini, Demokrat Parti Türkiye’sini görmüş, Almanya’ya geri döndükten sonra demokratik Almanya’yı yaşamış, Berlin Üniversitesi Rektörlüğü yapmış bilge bir insan ve kendi başına tarih olan bir insandır.

Hirsch, 1940’lı yıllarda Ankara İstanbul arasında yaptığı bir tren yolculuğunda aynı kompartımanı paylaşan üç dört kişinin aralarında bir hukuki problemi tartışmalarına tanıklık eder ve konuşmalarından onların Yargıtay’a duruşmaya giden veya duruşmadan dönen avukat olduklarını anlar. Bu avukatlar aralarında epeyce konuştuktan ve tartıştıktan sonra bir mutabakata varamayınca Hirsch’e dönerler ve ‘Beyefendi sizin kim olduğunuzu, hukukla ilginizin, hukuk konusunda bir bilginizin olup olmadığını bilmiyoruz, ama hukuki konular akıl yürütmekle de çözümlenebilir, üzerinde tartıştığımız meseleyi bir de size anlatalım ve sizin de görüşünüzü alalım’ derler ve aralarında tartıştıkları hukuki meseleyi Hirsch’e anlatırlar.

Hirsch’in ‘Bana bir Türk Ticaret Kanunu verir misiniz’ demesi üzerine çantalarını açarlar ve Hirsch’e Türk Ticaret Kanunu’nu verirler. Hirsch ilgili maddeyi arar, bulur, okur ve kendi görüşünü ifade eder. Bunun üzerine yolculuk arkadaşları Hirsch’e ‘Beyefendi hukukçu olduğunuz anlaşılıyor, siz kimsiniz, yargıç mısınız, avukat mısınız, hoca mısınız’ diye sorarlar. Hirsch şu cevabı verir: ‘Kim olduğumu size söyleyeceğim, ama önce sizin kim olduğunuzu söyleyeyim. Sizler berbat hukukçularsınız, aranızda saatlerce tartıştınız, bir tekiniz kanunu açıp bakmayı düşünmediniz. Ben Hirsch’im. Türk Ticaret Kanununu ben şerh ettim. Ama buna rağmen ve görüşümü bildirmeden önce kanunu açtım, ilgili maddeyi buldum, okudum ve sonra görüşümü ifade ettim’ der.

Yaşanmış bu anekdotun kıssadan hissesi şudur: Başkalarına sorarak, bu yolla, yani protez bilgi edinmekle kendinizi geliştiremezsiniz. Bizzat araştırarak, doktrinde yazılanları okuyarak, yargı kararlarını takip ederek kendinizi geliştirebilirsiniz. Onun için başkalarına sorarak öğrenmek ve mesleğinizi bu şekilde yürütmek yerine, bizzat araştırarak bilgi sahibi olmayı, her somut olayda kanuna bakmayı, ben bunu biliyorum demeden kanunu okumayı alışkanlık haline getirin.

İyi avukat, iyi hukukçu olmak demek her şeyi bilmek demek değildir. Esasen hiçbirimiz ayaklı kütüphane değiliz ve hepimiz sadece kendi pratiğimizden geçen şeyleri biliyoruz. İyi avukat, iyi hukukçu demek neyi nerede bulacağını bilmek, bulduğu şey somut olaya uygulayabilmek ve o meseleyi çözmek demektir. Bu ise araştırmakla, incelemekle olur. Onun için mutlaka araştırın, inceleyin, bilgi sahibi olduktan sonra bilgisine, tecrübesine güvendiğiniz bir meslektaşınızla konuşun ve tartışın.

Düne göre daha hızlı koşabilmek için mutlaka, ama mutlaka bir yabancı dil ve tercihan günümüzde pek çok ülke yönünden ortak yabancı dil durumunda olan İngilizceyi öğrenin. Yerel kalmamak, kendinize ve geleceğinize yatırım yapmak, yabancı literatürü takip edebilmek ve mesleki kariyer edinmek için bu önemli. İleride aynı kulvarda buluşacağınız diğer avukatlara oranla tercih ve talep edilmeniz için de gerekli.

Bilgi şart, zamanı iyi kullanmak şart, iyi bir çevreye sahip olmak, o çevrede bilgisine, kişiliğine güvenilen dürüst bir avukat olarak tanınmak şart. Ama iyi bir avukat olabilmek, avukatlık mesleğinde iyi bir kariyer edinebilmek için bunlar yetmez. Bunlar kadar önemli olan bir diğer husus da işinizi ciddi biçimde, zamanında ve günü gününe takip etmeniz, yani iş disiplinine sahip olmanızdır. İş hayatında başarılı olan, mesleklerinde iyi bir kariyere sahip bulunan insanların hepsinin ortak özelliği disiplinli olmalarıdır. Disiplin sadece işle ilgili ve sınırlı değildir, aynı zamanda özel hayatta da disiplinli olmak, disiplinli yaşamak şarttır.

Herhangi bir meslekte, aynı meslekten olanlara göre tercih edilmek için sizin onlardan daha fazla artınızın, donanımızın olması gerekir. Bu farkı yaratabilmek için master ve doktora yapın.

Avukatlık mesleğinde yasal olarak uzmanlaşma kurumu yok. Uzmanlaşma bağlamında ve genel olarak ceza ve özel hukuk ayrımı var. Disiplinler arası bağlantı olması nedeniyle diğer disiplinler hakkında da bilgi sahibi olmak her ne kadar gerekli ise de, bir alanda uzmanlaşın.

Mesela Vergi Hukuku konusunda uzmanlaşın. Zira Vergi Hukuku daha hala bakir bir alandır. Avukatların çok fazla ilgi göstermedikleri bir alandır. Öyle olduğu için de bu alan, günümüzde avukatlardan daha çok yeminli mali müşavirlerin, muhasebecilerin tekelindedir.

Arabuluculuk eğitimi alın, arabuluculuk sınavına girin, bu işin tekniğini öğrenin ve arabuluculuk yapın. Daha henüz tam olarak yerleşmemiş olmakla birlikte, arabuluculuk giderek gelişen, uygulama alanı genişleyen, gelecek vaat eden bir kurumdur.

Hem CV’nizi zenginleştirmek, hem de mesleki bilgi ve pratiğinizi geliştirmek için sertifikalı eğitim programlarına katılın ve dahi marka patent vekili olun.

Bütün bunları yapabilmek için kendinize güvenin, yapamam demeyin, Ahmet yapıyorsa, Ayşe yapıyorsa ben de yaparım deyin. Neden mi kendinize güvenin? Anlatayım. Alman şairi, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht’in “Bay Kerner’in Öyküleri” adıyla yazdığı eğitici, öğretici hikayeleri vardır. Bu hikayelerden birisinde Bay Kerner, bir gün vadide yürürken, birden ayaklarının suyun içinde olduğunu farkı eder, ama pek önemsemez. Suyun giderek yükseldiğini görünce, içinde yürüdüğü vadinin denizle bağlantısı olduğunu, suların yükselme zamanının geldiğini anlar. Suyun çok fazla yükselmeyeceğini düşünür ve hatta yükselmemesini umut eder. Suyun giderek yükselmesi ve çenesine kadar gelmesi üzerine, bir kayık bulmak umudu ile çevresine bakar. Kayık bulmaktan umudunu kesince ve suyun boyunu aşmaya başlaması üzerine yüzmeye başlar. Ve anlar ki, kayık kendisi. Kayık sizsiniz. Bunu bilin, başkalarına değil kendinize güvenin, o yapıyorsa, ben de yaparım deyin ve yapın.

Atinalı asker ve devlet adamı Perikles ‘yönetimle ilgileniniz’ diyor. Hem yönetimle ilgilenmek, hem de kendinizi geliştirmek için mutlaka üyesi olduğunuz baronun kurullarında, komisyonlarında, organlarında görev üstlenin. Bu sizi mesleki yönden geliştireceği gibi çevre edinmenizi, çevrenizi genişletmenizi de sağlar. Dahası üyesi olduğunuz baronun yönetiminden şikayet etme hakkını kazanmak, ‘baro bizim için ne yapıyor’ diyebilmek için, önce kendinize ‘ben baro için ne yapıyorum’ diye sorunuz ve baronuz için, mesleğiniz için, ülkeniz için bir şeyler yapın.

İtalyan Marksist, sendikacı, gazeteci, olağanüstü bir siyaset felsefecisi olan, bu özelliklerinden dolayı Mussolini tarafından uzun yıllar hapishanede tutulan Antonio Gramsci ‘Hapishane Defterleri’ isimli eserinde, ‘toplumda herkes entelektüeldir, ama çok az insan entelektüel işlevini yerine getirir’ diye yazar. Meslek örgütünüz olan baronun organlarında, komisyonlarında, kurullarında görev üstlenmek, tam da Gramsci’nin ifade ettiği gibi ‘entelektüel bir işlevi yerine getirmektir’. Onun için de baronuzun organlarında görev üstlenin ve bunun manevi tatminini yaşayın.

Bir toplumda ve başkalarıyla birlikte yaşıyoruz. Kendimize karşı, ailemize karşı, sevdiklerimize, arkadaşlarımıza karşı görevlerimiz olduğu kadar, toplumumuza karşı da görevlerimiz, sorumluluklarımız, borçlarımız, yükümlülüklerimiz vardır. Bu nitelikteki toplumsal görevlere, yükümlülüklere, sorumluluklara sosyal sorumluluk adı veriliyor. Bu bağlamda, sosyal sorumluluk, etik çerçevede bir kuruluşun ya da bir bireyin kendi bireysel çıkarlarına olduğu kadar, toplumun genel çıkarlarının yararına da hareket etmesi, hizmet etmesi demektir. Diğer bir deyişle, sosyal sorumluluk, her bir bireyin ekonomi ve eko-sistem arasında bir denge sağlamak amacıyla gerçekleştirdiği bir çeşit görevdir. Topluma, insanlara, hayvanlara, doğaya karşı duyarlı bir biçimde hareket etmesidir. Bu amaçla kişinin kültürel, sosyal, ekonomik ve çevresel sorunlara ve ihtiyaçlara yönelik şekilde hizmet etmesi, duyarlı ve etik davranmasıdır. Buradaki en önemli amaç toplumsal faydadır. O halde, bu amaçla kurulmuş sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinde yer almanız gerekir. Gramsci’nin ifade ettiği entelektüel işlevi yerine getirmenin bir diğer yolu, yöntemi ve aracı da budur. Bunları yaparak, bu hizmetlere gönüllü olarak katılarak empati, fedakarlık, hayırseverlik, yaşam felsefesi, bir gruba ait hissetme ve toplumsal değerler gibi birçok farkındalık ve olumlu kişilik özellikleri geliştirebilir, mesleki kariyerinizi ilerletebilir, en önemli sermayeniz olan bilginizi, tecrübelerinizi artırabilir, çevrenizi genişletebilirsiniz. Bunlar kadar önemli olan bir diğer husus da, bunları yapmanın verdiği, vereceği manevi tatmini duymak ve yaşamaktır. Dahası bunları yapmak suretiyle sizi okutmuş, meslek sahibi yapmış, size emek vermiş olan bu topluma karşı borcunuzu da ödemiş olursunuz.

Sevgili Gençler,

Stajınız bitti, ruhsatınızı aldınız, mesleği icra etmeye artık hazırsınız. O aşamada kendinize mesleği icra edeceğiniz bir kent, o kentte avukat sayısının daha az olduğu, ama gelişmeye elverişli bir bölge seçin ve mesleğinizi orada yapın.

Günümüzde avukatlık mesleğinin tek başına yapılması son derece zordur. Kira, yönetim gideri, elektrik, su, telefon giderleri çok fazla olduğu için zordur. Vergi oranları yüksek olduğu için zordur. Çok sayıda avukat olduğu, rakibiniz çok olduğu, rekabet koşulları çetin olduğu için zordur. Çok sayıda yeni disiplin ortaya çıktığı için zordur. Onun için anlaşabileceğiniz birkaç arkadaşınızla birlikte ofis açın.

Bu ortaklık Avukatlık Kanunu’nun 44/A maddesinde öngörülen şekliyle gelir ortaklığı, gelir gider ortaklığı şeklinde olabileceği gibi sadece gider ortaklığı şeklinde de olabilir. Ya da Avukatlık Kanunu’nun 44/B maddesi gereğince tüzel kişiliği olan bir avukatlık ortaklığı kurarak mesleğinizi icra etmeniz de mümkündür.

Şimdi yeri gelmiş iken, Avukatlık Kanunu’nda 2001 yılında yapılan değişiklikle getirilen Avukatlık Ortaklığı modeli hakkında da bazı şeyler söylemek isterim. Ne yazık ki, bu ortaklık modeli ülkemizde çok fazla rağbet görmedi ve dolayısıyla yerleşmedi. Aradan 17-18 sene geçmiş olmasına rağmen, bu statüdeki ortaklıkların Türkiye genelindeki sayılarının 50-60 civarında olması da bunun kanıtıdır.

O nedenle, yeni bir ortaklık modeline ihtiyaç bulunduğu aşikardır. ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da ‘limited liability company’, yani bizdeki ‘limitet şirket’ veya ‘limited partnership’ yani bizdeki ‘komandit şirket’ tarzı şirket modelleri esas alınmak, bu konulardaki önyargılarımızdan ve korkularımızdan kurtulmak, bu modelleri bizim yapımıza uygun hale getirmek suretiyle, yeni bir ortaklık modeli geliştirmek ve bu yönde çalışma yapmak gerekir.

Yine bizim ülkemizde de fiilen uygulanmakta olan Amerikalıların ‘two-tried partnership’, yani ‘iki katlı ortaklık’ olarak isimlendirdikleri ortaklık modeli esas alınabilir, bu model geliştirilebilir, yasal bir temele oturtulabilir. Bu modelde ortaklığın birinci katında ortaklığı kuranlar, ikinci katında ortaklığa daha sonra dahil olan ortaklar vardır. Her iki kattakiler de ortaklığın yönetiminde söz sahibidirler. Birinci kattakilerin ortaklık payları, gelir oranları, yönetimdeki söz hakları ikinci kattakilerden biraz daha fazladır, ama zaman içinde artışa tabidir. Bu tür ortaklıklarda ücret karşılığı çalışan avukatlar da vardır ve bunlar zaman içinde önce ikinci kata, daha sonra birinci kata yükselme olanağına sahiptirler. Bizim Avukatlık Yasamızda her ne kadar böyle bir ortaklık modeli düzenlenmemiş ise de, sizin böyle bir ortaklık modeli kurmanız hususunda yasal olarak hiçbir engel mevcut değildir.

Üyesi olacağınız baronun adli yardım ve CMK listelerine yazılın. Buradan yapılacak görevlendirmelerle hem gelir elde edebilir, hem de mesleki bilginizi, kariyerinizi geliştirebilir, deneyimlerinizi artırabilirsiniz.

Bankaların, sigorta şirketlerinin, elektrik, su, telefon işletmeciliği yapan özel kuruluşların, kamu kuruluşlarının ve bunların bağlı ortaklıklarının sözleşmeli avukatlığına talip olun.

Başlangıçta bir avukatın yanında ücretli olarak çalışmayı tercih ederseniz eğer, mutlaka çalışma şartlarını, ücret tutarını ve diğer sosyal haklarınızı düzenleyen ve belirleyen bir iş sözleşmesi yapın.

Hukuk haklı olanı değil, tedbirli olanı koruyan bir kurumdur. Serbest çalışacak olursanız eğer, bu olguyu dikkate alarak haklarınızı korumak için mutlaka ve mutlaka iş sahipleriyle ücret sözleşmesi bağıtlayın.

Kesinlikle ücretsiz ve yine üyesi olduğunuz baronun tespit ettiği asgari ücretin ya da asgari ücret tarifesinin altında bir ücretle iş takip etmeyin. Ücretsiz iş takibi Avukatlık Kanunu’na ve meslek kurallarına aykırı olmasının dışında, iş sahiplerinin sizin mesleki kişiliğinize ve emeğinize saygı duymamalarına neden olur. Tarifenin altında iş takip etmekle, avukatlık mesleğine yakışmayacak şekilde haksız rekabete, dolayısıyla mesleğin aşınmasına, emeğinizin istismar edilmesine sebebiyet verir, bunun tespiti durumunda disiplin kovuşturmasına, ardı sıra soruşturmasına muhatap olur, hem üzülür, hem mağdur olur, hem de meslek sicilinizi kirletirsiniz.

İşin takibini üstlendiğinizde, iş sahibi ile mutlaka görüşme tutanağı tanzim edin ve bu tutanağı birlikte imzalayın.

Sulh, davadan ve temyizden feragat gibi hakkı sona erdiren işlemleri mutlaka müvekkilinizin yazılı talimatıyla yapın.

İş sahibi adına tahsil ettiniz paraları yazılı belge karşılığında iş sahibine ödeyin veya bankayla havale edin.

Avukatlık bir güven mesleğidir, müvekkilinizin güvenini elde etmek ve bunu koruyabilmek için her duruşma sonrasında ve düzenli olarak iş sahibine yazılı olarak bilgi verin.

UYAP’a kaydolun, bunun için elektronik imza edinin. Bu size hem zaman kazandırır, hem de dava ve icra dosyalarınıza erişiminizi kolaylaştırır.

Değerli Arkadaşlar,

Less is more’, yani ‘az çoktur’. Bu maksim Alman mimar Van der Rohe’ye ait. Mezar taşında bu yazıyor. Az şeyle çok şey ifade etmek mimarlıkta önemli olduğu kadar avukatlıkta da önemlidir. O nedenle, dilekçeleriniz az ama öz olsun. Az şeyle çok şey ifade edin. Uzun yazarsanız dilekçeleriniz okunmaz. Ayrıca hata yaparsınız. Zira uzun dilekçe yazmak beraberinde hatayı getirir. Aynı şekilde duruşmalardaki konuşmalarınızı da mümkün olduğu kadar kısa tutun, meselenin özünü ortaya koyun ve kesinlikle şov yapmayın, bunun için de sesinizi ve vücut dilinizi iyi ayarlayın, aşırıya kaçmayın. Üslup da yumuşak ve nazik, ama ihtiyaç olduğunda eylemde sert olun. Zira avukata yakışan tarz budur, böyle olmalıdır.

Dava açmak veya açılan davaya cevap vermek satranç oynamaya benzer. Nasıl satrançta yaptığınız hamleyi geri alamazsanız, hamle yapmadan önce yaptığınız hamleye karşı diğer tarafın hamlesini hesap etmek zorunda iseniz,  dava dilekçesinde veya cevap dilekçesinde yazdıklarınızı da geri alamazsınız. Onun için hamlelerinizi dikkatle yapın, dava veya cevap dilekçenizi hazırlarken karşı tarafın hamlesini hesaba katın.

Ofisinizi iyi yönetebilmek, zamanınızı iyi değerlendirebilmek için iş sahipleriyle randevulu görüşün, onları sizinle bu şekilde görüşmeye alıştırın.

Ofisinizin tefrişi sade, kütüphaneniz zengin olsun. Ofisinizde işinizi yapmak için gerekli tüm donanımlarınız, bu bağlamda bilgisayarınız, yazıcınız, taramanız, internetiniz bulunsun. Ekonomik gücünüz elverirse sekreter edinin. Bu mümkün olmaz ise,  günümüzde oldukça işe yarar ofis yönetim ve işletim programları var, bunlardan birisini edinin ve kullanın.

Malumunuz hukuk haklar demek. Avukat olarak haklarınızın takipçisi olabilmemiz için haklarınızı bilmeniz gerekir. O nedenle Avukatlık Kanunu sık sık okuyun.

Kendinizi, kendi onurunuzu, meslek onurunuzu koruyabilmek, güvenilir bir avukat olabilmek için meslek kurallarına mutlaka uyun, bu amaçla meslek kurallarını sık sık gözden geçirin.

Avukatlık aynı zamanda bir vitrin mesleğidir. Bu vitrinin en önemli parçası da giyimdir. Onun için kılık kıyafetinize,  davranışlarınıza, oturmanıza, kalkmanıza, özetle kendinize özen gösterin.

Sevgili Gençler,

Yirmi birinci yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyler öğrenmeyenler olacak.’  Bu özlü söz Amerikalı fütürist Alvin Toffler’e ait. Dün öğrendiklerinizi, ezberlediklerinizi unutun ve yeni şeyler öğrenin. İçinde yaşadığımız zamanı uzmanlar dijital çağ olarak isimlendiriyorlar. Dijital çağın en önemli özelliği değişimin hızlı ve çok yönlü olmasıdır. Öyle ki küresel bir köy haline gelen dünyamızda para ve bilgi dünyayı çok hızlı şekilde dolaşmakta, pek çok konuda yola çıkarken bizi hedefe ulaştıracağını düşündüğümüz araçlar, argümanlar, fikirler daha yolun yarısına gelmeden işe yaramaz hale gelmektedir. Bu hızlı değişime uyum sağlayabilmek, eskimemek ve eksilmemek için kendinizi her alanda ve konuda sık sık yenileyin, bunun için de kirlenen, işe yaramaz hale gelen fikirlerinizi terk edin. Mevlana’nın ‘Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş! / Dünle beraber gitti cancağızım, / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım’ demesi bundandır, bundan dolayıdır.

Yeni şeyler düşünmek yeni şeyler söylemek, özetle kendinizi yenilemek için okuyun. Çok okuyun. Sadece hukukla ilgili kitapları, makaleleri değil, tarihi, edebi, felsefi, siyasi eserleri ve romanları okuyun.   Okumak sadece bilginizi artırmaz, yazma, konuşma, düşünme, sorgulama becerinizi de geliştir, dahası size öğrenmeyi öğretir.

Hepimizin tek bir hayatı var, birçok şeyi o hayatı bizzat yaşayarak öğreniyor, kendimizi o hayata göre olduruyoruz. Kitaplar size başka hayatları, başkalarının hikayelerini öğretir, kişisel gelişiminize katkı yapar. Onun için okuyun, tek yönlü, tek taraflı değil, çok yönlü okuyun. Dahası sinemaya, tiyatroya, operaya, konserlere gidin, müzik dinleyin. Bir şiiriniz, bir şarkınız, bir türkünüz olsun.

Edebiyat olsun, sanat olsun, felsefe olsun bunların her biri ayrı ayrı bir büyüme sanatıdır, sizi, siz yapar. Bunlar sizi hayattan daha çabuk büyütür, daha çok oldurur. Hayata dair birçok şeyi kendi deneyimlerinize gerek kalmadan size öğretir. Bakışlarınızı, sezgilerinizi, içgüdülerinizi, duygularınızı, düşüncelerinizi geliştirir, olgunlaştırır, sizi rafine bir insan yapar.

Kafanızı, yorulan beyninizi boşaltmadan yeniden dolduramazsınız. Onun için dinlenmeye ihtiyacınız vardır, olacaktır. Sizi dinlendirecek, eğlendirecek bir hobi edinin.

Mesela yetmişinde bile zeytin ağacı dikeceksin. Çocuklara kalsın falan diye değil, yaşam yani ağır bastığı için’ diyor Nazım Hikmet. Ağaç dikmek, bahçeyle, çiçekle, doğayla, börtü böcekle uğraşmak sizi dinlendirir. Yetmişinde zeytin ağacı diken onun meyvesini yiyemez, ama ağaçlarla arkadaş olur, çiçeklerle dost olur, doğaya sevdalanır, yaşama bağlanır, bir hobi sahibi olarak yaşama sevincini artırır. Esasen Nazım’da bu dizeleriyle buna işaret ediyor.

Değerli Arkadaşlar,

Mal mülk edinmekten, şan ve şöhreti önemsemekten utanmıyorsunuz, ama ruhunuzla ilgilenmekten kaçınıyorsunuz.’ Bu sözler arkasında yazılı hiçbir şey bırakmadığı halde 2500 yıldır insanlığa rehberlik eden, yol gösteren Sokrates’e ait. Ünlü savunmasında söylüyor bunları.

İnsanın ruhu ile ilgilenmesi, yaşam felsefesinin iki temel ilkesini içerir. Bunlardan birincisi ‘kendine dikkat etmek’, ikincisi ‘kendini bilmek’ ilkesidir. Bu iki ilkeden insanın kendisine özen göstermesini, ilgi göstermesini emreden ‘kendine dikkat etmek’ ilkesi, bir tefekkürden daha çok bir eylem, bir teknik olan ‘kendini bil’ ilkesine işlerlik kazandırır.

Bu ilkeler, bizim şairimiz, usta şairimiz Şeyh Galip’in söylediği ‘Hoşça bak zatına, kim zübde-i alemsin sen/Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen’, yani ‘Kendine hoşça bak, / Kainatın gözbebeği insansın sen’ dizeleriyle, Anadolu bilgelerinin ‘eline, diline, beline sahip ol’ diyen öğretisiyle, bir diğer Anadolu bilgesi Yunus’un aynı anlama gelen ‘İlim ilim bilmektir / İlim kendini bilmektir / Sen kendini bilmez isen / Ya nice okumaktır’ dizeleriyle de örtüşür.

Fransız düşünür Michel Foucault’nun ‘Benlik Teknolojileri’ isimli eserinde ifade ettiği üzere, bu tekniklerin amacı, kişinin bu dünyanın gerçekleriyle daha etkili biçimde baş edebilmesini sağlamaktır. Diğer bir deyişle bu tekniklerin amacı, insanın kendisini bu dünyaya hazırlamasıdır.

Yine Eski Yunanda Sokrates’in rakibi Pythagorasçılar, öğrencilerine sağlıklı ve düzenli yaşamın erdemlerini öğretiyor, bu amaçla onları, benliklerinin efendisi olmanın bir yolu olarak sükutu ve dinleme sanatını öğrenmekle yükümlü tutuyorlardı.

Alkibiades I’ isimli eserinde Platon, bilge Sokrates’in henüz kamusal ve siyasal yaşamına başlamak üzere olan, halkın önünde konuşmayı, sitede dilediği her şeyi yapabilecek güçte olmayı, yani iktidar olmayı isteyen genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki kamusal ve siyasal yaşamın sorumluluklarına hazırlamak için ona ‘kendine dikkat etme/kendine özen gösterme’ tekniğini öğretişini anlatır.

Yazılış tarihi kesin olarak belli olmayan, sanal bir Platonik diyalog olması da olası olan ‘Alkibiades I’ diyalogunun ilk ilkesi, tüm Platoncu felsefenin de çıkış noktasını oluşturan ‘kendine dikkat etme/kendine özen gösterme’ ilkesidir.

Çok uzun olan bu diyalogun sonlarına doğru bilge Sokrates, genç Alkibiades’e şunları söyler; ‘Mutlu olmak için şehirlerin, ne duvarlara, ne üç sıra küreklilere, ne tersanelere, ne de nüfusa ve geniş arazilere ihtiyacı vardır. Şehrin ihtiyacı olan şey erdemdir, öyle değil mi? O halde şehir işlerini iyi görmek istiyorsan, şehirlilere erdem aşılamalısın. Peki, kişi kendinde olmayan bir şeyi başkasına verebilir mi? Elbette veremez. Öyleyse önce sen erdem edinmelisin; bu, yalnız kendinle ve kendine ait şeylerle değil, fakat aynı zamanda, şehirle ve şehre ait şeylerle de ilgilenmen demektir. Zira onları idare etmek isteyen kişinin her şeyden daha çok buna ihtiyacı vardır. Eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlığa ve kötülüğe yönelir. Karanlıkta olursan, kendinle ilgili olarak cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki, yapacağın iş de kötülük olur. Bir şehirde erdem yoksa kötülükler önlenemez. Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, şehrin de edinmesi gereken ilk şey iktidar değil, erdemdir.’

Kişi erdemi, ‘kendisine dikkat etmekle, kendini bilmekle’ öğrenir. Öğrendiği zaman da dürüst yaşar, erdemli yaşar.

Eğer avukatlık mesleğinde bir kariyer edinmek ve bunu korumak istiyorsanız, hem özel hayatınızda, hem de meslek hayatınızda erdemli olun, dürüst olun, samimi olun, şeffaf olun. Yani ya olduğunuz gibi görünün, ya da göründüğünüz gibi olun. Ve dahi, ne meslek hayatınızda, ne özel hayatınızda hiç yalan söylemeyin. Daima doğruyu söyleyin. Her koşulda hakikati savunun, hakkın ve haklının yanında olun.

Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, size başarılar diliyor, sevgi ve saygılar sunuyorum.