DENEMELER (LVII)

Biz, her eskiyi eski diye atmayız; kötü ise atarız, her yeniyi yeni diye almayız, iyi ise alırız.’  Mehmed Akif ERSOY

YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN!

‘All things must pass’, müzikte devrim yapmış Beatles Grubu‘nun en karizmatik üyesi ve klasik rock’ın en iyi temsilcilerinden birisi olan George Harrison’un 70’li yıllara damgasını vuran albümünün ve bu albümde yer alan en güzel şarkılardan birisinin adıdır. Türkçe ‘Her şey geçip gitmeli / Her şey geçmeli’ anlamına geliyor.

Şiirimizin usta isimlerinden Gülten Akın, tıpkı Harrison’un şarkısındaki gibi, her şeyin, her şey gibi kendisinin de geçip gideceğini biliyor. Ama oyuncaklarının akıbetinden endişe duyuyor. Onun için de, ‘Giderim gitmesine lakin / Oyuncaklarım kimin olacak’ diye soruyor. Sen geçip gittikten sonra oyuncakların elbette sahipsiz kalmaz. Çocuklara kalır. Ama iyi çocuklara kalır, ama kötü çocuklara kalır. Ama mutlaka kalır.

Birçok şeyi yaşayıp arkasında bıraktıktan sonra insan, Şükrü Tunar’ın o güzel Hüseyni makamındaki şarkısı gibi; Geçti sevdalarla ömrüm, ihtiyar oldum bugün / Ak pak olmuş saçlarımla bî-karar oldum bugün’ diyor. Şarkının devamındaki gibi ‘Bir muhabbet neş’esiyle ilkbahar oldum bugün / Ben huzurunda yer öptüm, tacidar oldum bugün’ diyesi geliyor insanın. Ama pek çok şey geçip gittikten sonra insan, ne ilkbahar oluyor, ne de tacidar.

Evet, dünya bir penceredir, bu pencereye her bakan geçip gidiyor. Esasen hayat her şeyin geçip gitmesi üzerine kurulu. Buddha, hayatın bu geçiciliğini şiirsel bir dille şöyle ifade ediyor: ‘Her merhaba, yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir.’

Tam da Buddha‘nın ifade ettiği gibi, hiçbir şey kalıcı değil. Biz istesek de, istemesek de hemen her şey geçip gidiyor. Ama insan, kötü olan şeyler hemen gitsin, çok daha erken gitsin istiyor ve bunu diliyor.

2014 yılı dünya için kötüydü, ülkemiz için kötüydü, hem de çok kötüydü. Onun için hemen hepimiz bir an önce bitsin, gitsin istedik, istiyoruz. Ve nihayet 2014 yılının sonuna geldik. Ama sonlar, sadece son değil, aynı zamanda insanı hayata bağlayan başlangıçlardır. Bir yılın sona ermesi, yeni bir yılın başlaması da böyledir. Birkaç güne kadar 2014 yılı gidecek, yeni bir yıl başlayacak. Eski yılın sona ermesi, yeni bir yılın başlamasıyla birlikte, hayata yeniden bağlanacağımız bir başlangıç yapacağız. Belki 2015 de iyi bir yıl olmayacak. Bunu henüz bilmiyoruz. Ama iyi olacağına ilişkin umudumuz, umutlarımız var. Onun için 2015’in iyi bir yıl olmasını istiyor, diliyor ve umut ediyoruz.

Yeni olan her şey insana umut verir. Yeni yıl da öyledir. Onun için her gelen yıla yeni umutlarla gireriz. Zira gelen her yeni yıl, bir başlangıçtır. Başlangıçların ise her zaman bir albenisi vardır. Zira her başlangıç, kendisinden önce gelenin yadsınması olduğu kadar, yeni anlamlar üretmenin, güzel şeyler hissetmenin de ilk adımıdır. Onun için başlangıç dediğimiz şey, yeni kavramına oranla, hem daha çok kesin, hem çok daha iddialı, hem de daha fazla beklenti doludur. Aynı zamanda umut yüklüdür.  

Kısmet etmişse Mevla; / El getirir, yel getirir, sel getirir. / Kısmet etmemişse Mevla; / El götürür, yel götürür, sel götürür.’ diyor bilge Mevlana. Bundan esinlenerek biz de, 2015 yılı için Mevla, hepimize iyi ve güzel şeyler kısmet etsin; el getirsin, yel getirsin, sel getirsin, yeter ki güzellikler getirsin diyoruz.

Dileğimiz, 2015 yılının dünya için, ülkemiz için, insanlık için, kendimiz için, sevdiklerimiz için iyi ve güzel şeylerin başlangıcı olmasıdır. Bu duygu ve düşüncelerle, yeni yılınızı kutluyor, yeni yılın size iyilikler, güzellikler, sevinçler, zenginlikler, ama önce sağlık ve huzur getirmesini diliyorum.

Bir de yeni yıl hediyem var size. Güzel bir şiir. Birhan Keskin yazmış. Beni takip eden bir arkadaşımız, sanırım bir yazıma katkı/yorum amacıyla bana göndermiş.

‘Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
Yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
Ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.
Bilemem, belki bu yüzden
Ben sana yanlış bir yerden edilmiş
Bir büyük yemin gibiydim.

Beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
Yine de döneyim döneyim istedim.

Ah benim sesimle, söylesem de, inanmazlar

Benzemiyor çünkü bir dile.
Döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
Döndüğüm bu sema sensin. Dön düğüm.

Sen benim kara ömrüme vuran
Suyumu harelendiren sevincimdin.

Onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
Titreme daha fazla kalbim.
Bağışla kendini artık, onu da
Bırak gitsin… Bırak gitsin.

O senin en ezel gününden kaderin
Sen onu nasılsa bin kere daha
Seveceksin.’

 

 

 

DENEMELER (LVI)

Yüreği yılmadan düşen, dizleri üzerinde savaşır der Seneca. Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan, bize değil talihe ve tarihe ait olmuştur; yenilmiş değil öldürülmüştür. En yiğit kişiler en mutsuz insanlardır kimi zaman…’ MONTAIGNE, Denemeler.

VİCDAN ZORBALIĞA KARŞI YA DA CASTELLIO CALVIN’E

Vicdan Zorbalığa Karşı Ya da Castellio Calvin’e’ bir kitabın, Stefan Zweig’ın monografik eserinin adıdır. Bu monografik eserin kahramanlarından Castellio ‘vicdanın’, Calvin ise ‘zorbalığın’ temsilcisidirler.

Esere ismini verenlerden Sebastian Castellio, 16.Yüzyılda yaşamış önemli ve değerli bir dilbilimci, teolog, vaiz ve hümanisttir. Diğer kahraman Jean Calvin, aynı yüzyıla ve sonrasına damgasını vuran bir din ve devlet adamı, Protestanlığın ikinci ekolü olan ve Hıristiyanlığı reforme ederek başlangıçtaki asli haline getirmeyi amaçlayan Kalvinizmin kurucusudur.

Cenevre’yi kendisine merkez edinen ve burada kendi din devletini kuran Calvin, tarihin yazımladığı en acımasız diktatörlerden birisidir. Kurduğu din temelli devlet anlayışı ve uygulamalarıyla 16.Yüzyıl Cenevre’sini cehenneme çevirmiş, dini ve siyasi yönden kendisine muhalif olan tüm sesleri bastırmış, din ve vicdan özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ayaklar altına almış bir zorbadır. Öylesine bir zorbadır ki, Balzac’a göre Calvin’in dini terörü, Fransız Devrimi’nin uyguladığı vahşetten çok daha vahimdir.

Eserin kısa tanıtımında da ifade edildiği üzere, Stefan Zweig okuyucularını Calvin’in diktatörlüğünün hüküm sürdüğü 16.Yüzyıl Cenevre’sine götürür. Calvin’in farklı görüşlere, kendisine muhalif olan kişilere gösterdiği tahammülsüzlük, hümanist din adamı Miguel Serveto’nun resmi öğretiye ters düşen görüşleri nedeniyle ve Calvin’in emri doğrultusunda ölüm cezasına çarptırılması ve yakılarak öldürülmesiyle zirveye tırmanır. Tam bu aşamada, bir vicdan, bir adamın vicdanı, Sebastian Castellio’nun vicdanı ayağa kalkar. Ders verdiği Basel’den Cenevre’ye gelen Castellio, Calvin’in karşısına geçerek tarih sahnesindeki mümtaz yerini alır.

Serveto’nun din adına ve dindarlar tarafından yakılarak öldürülmesine isyan eden Castellio, ‘Bir insanı yakmak, öğretiyi savunmak anlamına gelmez; bir insanı öldürmek anlamına gelir’ diye haykırır. 16.Yüzyılın karanlıklar içindeki Cenevre’sinden yankılanan bu haykırışı, din adına, inanç adına insanları öldüren ve yakan Taliban ve İŞİD militanları, Sivas’ta insanları yakan meczuplar, Kahramanmaraş’ta, Çorum’da katliam yapan katiller ne yazık ki duymamışlardır.

Calvin ile Castellio arasındaki mücadeleyi anlatan Zweig’in son derece önemli bu eseri, aslında tüm totaliter rejimlere yönelik bir eleştiridir. Katı ideolojilerin ve zorba yönetimlerin beraberinde getirdiği tehlikelerin anlatıldığı bu hikaye, sadece kitabın kahramanlarının kendi aralarındaki siyasi mücadelenin anlatısı değil, din ve vicdan özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün, hoşgörünün önemine ve değerine işaret eden gerçek bir hikayedir. Bu yönüyle hem evrensel niteliktedir, hem de günceldir. Dahası son derece öğreticidir.

Stefan Zweig, Calvin’le Castellio arasındaki mücadelenin arka planını ve gelecek nesillere aktarmak istediği mesajı şu cümlelerle ifade eder: ‘Burada mevzu bahis olan, ne sınırlı bir teoloji anlayışı, ne Serveto adlı kişi, ne de liberal Protestanlık ile katı Protestanlık arasındaki vahim krizdir. Bu önemli tartışmayla çok daha geniş kapsamlı, zamanını aşan bir sorun atılmıştır ortaya, her seferinde yeni baştan, başka adlar altında ve başka biçimlerde sürdürülecek bir savaş açılmıştır. Burada teoloji, döneme özgü bir maske olmaktan öte bir anlam taşımaz; Castellio ile Calvin, bu gözle görülmeyen ama aşılamaz çelişkinin algılanabilir ögeleridir sadece. Bu kalıcı gerilimin uçlarına ne ad verildiği önemli değildir: hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörü, vesayete karşı özgürlük, fanatizme karşı hümanizm, mekanikleşmeye karşı bireysellik ya da zorbalığa karşı vicdan.

Yaşanmış bu hikayenin ana fikri, aykırı din adamı Serveto’nun katledilmesi, sonrasında Castellio’nun sahneye çıkması, Calvin’in zorbalığının Castellio’nun vicdanına galip gelmesi değildir. Thomas Mann’ın değerlendirmesi ile bu olay ‘günümüze ait nefreti ve sempatiyi tarihsel bir özne üzerine odaklaması ve bize şunu öğretmesidir: hep aynı şeyi.’ Ama Mann’a göre acılar içinde yaşanmış olan bu insanlık dramı, ‘bir yandan umudu yıkarken, diğer yandan bize umut da vermektedir.’ Umut, yaptıkları bütün zorbalıklara rağmen, baskıcı ideolojilerin ve yönetimlerin önünde sonunda yenilmesi, yani vicdanın zorbalığa üstün gelmesi, özgürlük fikrinin kaçınılmaz şekilde zafere ulaşmasıdır.

Zira özgürlük fikri ve mücadelesi zincire vurulamaz. Vicdan yok edilemez. Vicdanı ve özgürlük fikrini yok etmek için uygulanan baskı, daha fazla baskıyı, daha fazla baskı, daha fazla öfkeyi, nefreti ve isyanı davet eder. Onun için baskıyla, zorbalıkla, şiddetle, diktatörlüğün herhangi bir şekliyle, özgürlüğü yok etmek, vicdanları susturmak mümkün değildir.

Bunun bilincinde ve ayırtında olan Stefan Zweig, engin tarih bilgisi ve deneyimiyle bugünün Türkiye’sini yönetenlerin de ders almaları gereken şu hususları ifade eder: ‘… kudret mutlak kudrete; zafer, zaferin kötüye kullanılmasına götürür ve bu fatihlerin tümü, kişisel hayalleriyle çok sayıda insanı, kendileri için yaşamaya ve hatta ölmeye severek razı olacak biçimde büyülemiş olmakla yetinmeyip, bunun yerine çoğunluğu bütüncüllüğe dönüştürme ve tarafsız kalanlara da kendi dogmalarını dayatma hırsına kapılırlar; kendilerine boyun eğenler, uyduları,  ruhsal köleleri, her zaman her hareketinin peşine takılanlar asla yetmez onlara – hayır, özgür olanlara, bağımsız kalmış az sayıda kişiye de dogmalarını tek geçerli olarak kabul ettirerek, onları da kendisine övgüler düzen kişiler ve köleler olarak görmek isterler; her farklı düşünceyi devlete karşı suç olarak damgalarlar. Dini ve siyasi ideolojinin diktatörlüğe dönüştüğü her sefer, tiranlık biçiminde yozlaşma laneti yeniden tekrarlanır. Kendi hakikatinin içkin gücüne güvenemeyip kaba kuvvete başvuran bir fikir adamı, insanın özgürlüğüne karşı savaş ilan etmiş olur. Şu ya da bu, fark etmez – hangi fikir, farklı kanaatleri tek kalıba döküp düzene sokmak üzere şiddete başvurursa, o andan itibaren artık bir ideal değil, bir vahşet ortaya çıkar. Başkalarına zorbalıkla dayatıldığında, en temiz inançlar bile akla karşı işlenmiş birer günah olur…  Her tür baskı, onun içindeki karşıt baskı dinamiklerini artırır ve tam da ezilip sıkıştırıldığı anda bir patlayıcıya dönüşür; her baskı, önünde sonunda isyana götürür… Yeryüzünün tümüne diktatörlükle tek bir dinin, tek bir felsefenin, tek bir dünya görüşünün dayatılması şimdiye değin mümkün olmamıştır, hiçbir zaman da mümkün olmayacaktır; zira akıl her zaman her türlü köleliğe karşı kendini korumayı bilecek, emredildiği üzere, onu sığlaştıracak ve renksizleştirecek, daraltacak, tek tipleştirecek biçimde düşünmekten kaçınacaktır. Bu yüzden de var olmanın Tanrısal çeşitliliğini tek bir paydaya bağlamaya kalkışmak, sırf bilek gücüyle dayatılmış bir ilke marifetiyle insanlığı iyi ve kötü diye, Tanrı’dan korkanlar ve sapkınlar diye, siyah ya da beyaz olarak bölmeye kalkışmak çok bayağı, çok gereksiz bir çabadır. İnsan özgürlüğünün bu şekilde baskı altına alınmasına isyan edecek bağımsız kafalar her zaman çıkacaktır…

Hakikati aramak ve onu kendi düşündüğü gibi ifade etmek asla suç olamaz. Kimse bir inanca zorlanamaz. İnanç özgürdür’ diyor Castellio. Doğru da söylüyor. Doğru söylüyor, zira hakikati saptıranlar, onu boğmaya çalışanlar, hakikatin ifade edilmesini, bu amaçla inanç özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü, diğer başkaca hak ve özgürlükleri kısıtlayanlar ve cezalandıranlar, son kertede hep yenilmişler, kendi dar zamanlarında vicdana karşı galip gelmiş olsalar da, tarih tarafından mahkum edilmişlerdir. Dünya tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Stefan Zweig’in, Calvin ve benzerleriyle ilgili olarak yaptığı tespitler, son derece yerinde ve günümüz Türkiye’sine ışık tutar içeriktedir. Bu bağlamda, Calvin ile ilgili olarak ‘Politik zaferinin sırrını sadece bu taş gibi sarsılmazlığı, bu buz gibi katılığı açıklar’ diyen Zweig devamla şunları yazar:  ‘… tarihte ancak böyle bir kendine takıntılı olma hali, böyle muazzam bağnazlıkla bir kendinden emin olma hali lider yapar adamı. Her zaman etkileyici olan şeylere kapılan insanlık, asla sabırlı ve adil olanlara değil, sabit fikirlilere, kendi hakikatlerini mümkün olan tek gerçek, kendi iradelerini dünya kanununun temel biçimi olarak ilan etme cesaretini gösterenlere biat eder… Kitleler tarafından ilahlaştırılmak için geçmişte mağduriyete uğramış olmak gerekir, bir halk liderinin nefret edilen bir sistem tarafından zulüm görmüş olması, sonraki dönemlerde büyük kitlesel başarılarının ön koşulu sayılır… Calvin’in sırrı yeni değildir, diktatörlerin tümüne ait çok eski bir şeydir: Baskı, şiddet, terör… Sistemli bir biçimde düşünülüp tasarlanmış, despotça uygulanan devlet terörü, bireyin iradesini etkisiz hale getirir, her toplumu çözer, altını oyar… Calvin herkese her düşündüğünü söyleme özgürlüğü verilmez diye fikir yürütür; çünkü bu, Epikürcülere, ateistlere ve Tanrı’yı hakir görenlere yarar. Sadece hakiki doktrin tebliğ edilmelidir. Bu nedenle sansür – bütün zihniyet despotları yarı mantıksız ifadeleri tekrarlar – asla özgürlüğün kısıtlandığı anlamına gelmez… Tarih, anlaşılmaz maksadına doğru ilerlerken, zaman zaman ileriye doğru bir hamle yapmak üzere akıl almaz geri dönüşler yapar ve kasırga sellerinin en dayanıklı setleri ve bentleri yıkması gibi, hukukun kuşaktan kuşağa aktarılan duvarlarını yıkar; böyle ürkütücü anlarda insanlık, güruhların kanlı hiddetine, sürülerin köle uysallığına geri dönmek istermiş gibi olur. Lakin her selden sonra olduğu gibi, sular geri çekilmek durumundadır; bütün despotluklar kısa sürede eskir ya da soğur, bütün ideolojiler ve onların geçici zaferleri kendi zamanları içinde sona erer. Bu nedenle yalnızca düşünce özgürlüğü fikri, fikirlerin fikri, hiçbir zaman yenilmez her zaman geri döner, çünkü ruh ebedidir. Dışsal olarak, geçici biçimde susturulacak olduğunda, gerilere, vicdanın en derin bölgesine, hiçbir tehlikenin erişemeyeceği bir yere sığınır. Bu yüzden muktedirlerin ağzını kapatarak özgür ruhu mağlup ettiklerini sanmaları boşunadır. Çünkü her yeni doğan insanla birlikte yeni bir vicdan doğar ve daima birileri çıkıp fikri görevini yerine getirmesi, insanlığın vazgeçilmez hakları uğruna eski kavgaya yeniden başlaması gerektiğini hatırlar ve her zaman bütün Calvin’lere karşı bir Castellio ayağa kalkar, iktidarın bütün zorbalığına karşı düşüncenin ve vicdanın mutlak bağımsızlığını savunur.                   

Peki! Vicdan nedir? Ahlak konusunu, insan doğasına ilişkin ampirik/deneysel araştırmaları temel alarak inceleyen İngiliz piskopos, teolog ve ahlak felsefecisi Joseph Butler, ‘Fifteen Sermons/Onbeş Vaaz’ isimli eserinde vicdanı, ‘insanın kendisi üzerine yargıya varmasını sağlayan davranışların kendi içlerinde haklı, doğru, iyi olduğunu ifade eden üstün bir tefekkür’ ilkesi olarak tanımlar. Bu tanıma göre vicdan, insanı kendi davranışları ve ahlak değerleri üzerinde kendiliğinden yargıda bulunmaya iten içsel bir ses, bir güçtür.

İskoç ahlak profesörü ve büyük iktisatçı Adam Smith’e göre vicdan ‘içimizde var olan tarafsız bir seyircidir.’ Bu seyirci, insanın kişisel tarihi içinde büyür, kendisini oldurur ve insanın kendi davranışları hakkında hüküm verir.

Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’ isimli romanının kahramanı Raskolnikov’un peşini bırakmayan içindeki bu tarafsız seyircidir. Onun için Raskolnikov kendini yargılamaktan kaçamamıştır.

Vicdan konusunda evrensel olarak kabul edilebilecek davranış ilkelerinin doğuştan gelip gelmediği fikrini sorgulayan İngiliz düşünür Locke, ‘sizin davanız uğruna küçük parmağımı bile kıpırdatmamam başka davalar konusunda da vicdansız olduğum anlamına gelmez. Sizin davanıza ilgi duymadığım için suçlanmamalıyım. Vicdanın doğuştan gelen bir şey olduğunu ve içeriğinin evrensel bir nitelik taşıdığını düşünenler için, bu nedenle suçlanmam en doğal şey olurdu… Aynı vicdan eğilimine sahip kimi insanın kaçınacağı şeyi, bir başka insan uygular’ demek suretiyle vicdanın nesnelliği fikrine karşı çıkar. Zihni bir ‘kil levha’, ‘tabula rasa’ yani ‘boş sayfa’ gibi olan yeni doğmuş bir bebeğe benzeten ve bebeğin duyular dışında bir şey bilmediğini savunan Locke vicdan için de aynı şeyi düşünür. Yani vicdan, insanın doğarken getirdiği bir şey değil, sonradan öğrendiği bir şey, edindiği bir erdemdir.

Bilgeler tarafından ortaya konulan her biri diğerinden değerli bu görüşlere karşın, Calvin’in kurucu babası olduğu Kalvinizm’e göre, insanın vicdanı ve özgür iradesi yoktur. Calvin’in müritlerinden Theodore de Beze’ye göre ‘vicdan özgürlüğü bir şeytan öğretisidir.’ Vicdanı ve özgür iradesi olmadığı için, iyi veya kötü olmayı insan kendisi seçemez. Bu inanışa göre insanın cennete veya cehenneme gideceği doğduğu zaman bellidir. İnsan bu kaderini dünyadaki amelleri ile değiştiremez.

Biz en iyisi şimdilik bunları bir tarafa bırakalım ve Kızılderili bir bilgeyle ilgili bir hikayeyle sözü burada bitirelim: Kızılderili bilge çocuklara öğütler veriyormuş. Beynimde iki tane kurt var. Bunlar birbirleriyle savaşıp duruyorlar. Bunlardan biri; doğruluğu, sevgiyi, saygıyı, vicdanlı ve dürüst  olmayı, alçak gönüllülüğü, hoşgörüyü, arkadaşlığı, dostluğu, coşkuyu, nezaketi, yaratıcılığı, sorumluluğu öğütlüyor bana. Diğeri; nefreti, kibiri, düşmanlığı, sevgisizliği, hoşgörüsüzlüğü, üç kağıtçılığı, ön yargıları, bağnazlığı, ikiyüzlülüğü, riyekarlığı, kurnazlığı öğütlüyor. Bunun üzerine çocuklar merakla, peki hangisi kazanacak diye sormuşlar. ‘Beslediğin kurt!’ demiş, bilge.

Yani seçim bizim! Yani seçim sizin!

DENEMELER (LV)

Anayasasız iktidar, haksız bir güçtür’ Thomas PAINE

ANAYASAL DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜKLER ÜZERİNE

Eğer demokratik bir sistemde zulmün bir kaynağı seçimle gelmiş otokratlarsa, ikincisi halkın kendisidir’ diyor Hindistan asıllı Amerikalı gazeteci ve yazar Fareed Zakaria ve şöyle devam ediyor: ‘Demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğun­dan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı takdirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştırır.

Ne yazık ki, Türkiye bugün Fareed Zakaria’nın işaret ettiği süreci yaşıyor.

Bu bağlamda,  Büyük Atatürk’ün bize miras bıraktığı hiçbir ilkeye, değere ve söze itibar etmeyen, hatta bunlara karşı bazen açık, bazen gizli biçimde savaş yürüten günün iktidarı, Büyük Atatürk’ün ‘egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ sözüne sığınarak ve elinde bulundurduğu çoğunluğun verdiği güçle; demokrasinin de, liberal anayasacılığın da, hukuk devletinin de kökünü kazıyor, bu kurum ve kavramların ayrılmaz parçası olan kuvvetler ayrılığı ilkesini bazen gürültülü, bazen de gürültüsüz şekilde eritiyor, insan haklarının kuyusunu kazıyor, hoşgörü ve adalet geleneklerini yozlaştırıyor.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, Amerikan Anayasasının yapımcıları, İngiliz düşünür John Locke ile birlikte gelişmeye başlayan sınırlı devlet kavramına bağlı olarak liberal anayasacılığın öngördüğü yönetim biçimini, yani anayasal devlet kurumunu inşa etmişlerdir. Hemen işaret etmek gerekir ki, gerek Amerikan Anayasasını yapanların, gerekse onlara düşünceleri ile ilham veren, rehberlik eden kuvvetler ayrılığı ilkesinin babaları Montesquieu ve Lockeun temel hedefi, bireysel özgürlüklere hukuksal güvenceler sağlamaktır.

Öyle olduğu için bu öncü insanlar, yüzyıllar boyunca, özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt edebilmenin ölçüsü olarak kabul edilen, an­ayasal devleti kurumlaştırma yolundaki arayışlar sonucu gelişmiş bir teori olan ve modern anayasa­cılığın da temelini oluşturan kuvvetler ayrılığı ilkesini esas almışlardır.

Zira anayasacılığın temel amacı, siyasi iktidarı hukuk yoluyla bağlamak, birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için siyasi iktidarı sınırlandırmaktır. Bu amacı gerçekleştirecek en etkili ve hatta yegane hukuki ve siyasi araç kuvvetler ayrılığı ilkesidir.

Ne var ki, Locke ve Montesquieu ile dünyanın ilk yazılı anayasası olan Amerikan Anayasası’nın kurucu babaları Jefferson ve Madison gibi düşün adamları tarafından oluşturulan geleneksel anayasacılık formülüne, zaman içinde yüklenen kimi yorumlar; anayasacılığı özünden koparmış, çoğun­luğun anayasa da dahil olmak üzere her konudaki iradesinin sınırsız olduğu bir yönetim biçimi olarak görülen modası geçmiş bir demokrasi düşüncesinin gelişmesine neden olmuştur.

Öyle ki, Amerikan Anayasasının yürürlüğe girdiği tarihten günümüze kadar geçen iki yüz yıldan daha faz­la zamandan bu yana gördüğümüz şey, bu Anayasayı yapan ve onlara ilham olan insanların, bütün bilgeliklerine ve zekalarına rağmen, bilmeyi, öngörmeyi başaramadıkları pek çok şeyin bugün gerçekleşmiş olmasıdır.

Gerçekleşen bu şeylerin en başında, günümüz siyasetçilerinin ve siyasal iktidarlarının, Roueseau’dan tevarüs eden ve sonuç itibariyle çoğunluğun diktasının yolunu açan genel irade/milli irade anlayışını, kuvvetler ayrılığı ilkesinin yerine koymuş olmaları gelir.

Bunun kadar önemli olan bir diğer husus da, seçilmişlerin yargı da dahil olmak üzere, atanmışlara, başkaca anayasal ku­rumların başında bulunan kamu görevlilerine üstün olduklarına ilişkin anlayış ve uygulamadır.

Oysaki bu anlayış ve uygulamalar, günümüzün demokrasi anlayışı olan anayasal demokrasinin değil, çok, ama çok uzaklarda kalmış bulunan klasik demokrasi kurumunun/kavramının anlayışıdır. Zira modern anayasacılığın ve buna bağlı olarak anayasal demokrasinin en temel ilkesi, güç temerküzünü önlemek amacıyla vazedilen kuvvetler ayrılığı ilkesidir.

Bu ilke, işlevlerine göre farklılaşan hukuki iktidarın, diğer bir deyişle yasama, yürütme ve yargı erkinin, birbirinden bağımsız birer organ olarak örgütlenmesinin, iktidarın anayasa çerçevesinde kul­lanılmasının ve paylaşılmasının, dolayısıyla gücün tek elde toplanmasını engellemenin yegane yoludur.

Demokrasilerde her ne kadar ve kural olarak, seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri var ise de, bu üstünlüğün mutlak olarak seçilmişlere ait olduğuna ilişkin anlayış çoktan geride kalmıştır. Bu anlayışın yerini anayasal demokrasi almıştır.  Bu demokrasi biçi­mine göre, her organ, kendisine verilmiş olan yetki ve görevleri, başta Anayasa olmak üzere, yasalara ve hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanmak zorundadır. Yani hiçbir organın, diğer organ veya organlara karşı bir üstünlüğü yoktur.

Aksine anlayış ve uygulama, aynı temsili organın, yani yasama organında çoğunluğa sahip olan ve aynı zamanda yürütme erkini de elinde bulunduran siyasal gücün; bir yandan yasaları yürürlüğe koyarak, diğer yandan devleti yöneterek, özgür bir toplum düzenini aşa­ma aşama kimi örgütlenmiş menfaatlerin hizmetine olacak şekilde idare edilen bir totaliter sisteme, demokrasinin kendisiyle özdeşleştirilme noktasına kadar varan sınırsız bir iktidara götürür. Bu nitelikteki devlete ise, anayasal devlet değil, anayasası olan devlet denir.

Ne yazık ki bugün Türkiye’nin içine düştüğü durum budur.

Yani günümüzün Türkiye’si, anayasal bir devlet değil, tıpkı üçüncü dünya ülkeleri gibi, totaliter yapıdaki diğer devletler gibi, Hitler Almanyası, Mussolini İtalyası, Franco İspanyası, Stalin Rusyası gibi anayasası olan bir devlettir.

Her ne kadar, özgür ve adil seçimler, demokrasinin vazgeçilmez koşulu ise de, demokrasi, sadece özgür ve adil seçimlerden ibaret bir kurum ve kavram değildir. Bu bağlamda, yurttaşların en geniş anlamıyla siyasal meseleler hakkında, ciddi bir ceza tehdidi altında olmaksızın, rejim hakkında, sosyo-ekonomik düzen hakkında, yürürlükte bulunan iktidarın eleştirisi de dahil olmak üzere, kendi düşüncelerini ifade edebilme hakkına, yani ifade özgürlüğüne, ifade özgürlüğünün ayrılmaz parçası olan basın özgürlüğüne, bu hakların bir diğer kullanılış biçimi olan toplantı ve gösteri yapma hakkına sahip olmaları gerekir.

Yine her bir bi­reyin içinde bulunduğu toplulukla, ülkesi, çevresi ve kendisiyle ilgili toplumsal ve siyasal kararların oluşmasında etkili olabileceği siyasi partiler ve diğer menfaat grupları da dahil olmak üzere, görece özerk kuruluşları ve örgütleri kurma hakkına, yani örgütlenme özgürlüğüne sahip bulunmaları gerekir.

Zira bütün bu hak ve özgürlüklerin olması, kullanılması, bunların güvence altında bulunması, demokrasinin varlığı için gerekli olan asgari usullerdir.

Demokratik bir toplumda, devletin temel işlevi ve görevi; her bir bireyin, başta din ve vicdan, ifade, örgütlenme, toplanma özgürlüğü olmak üzere, diğer bütün temel hak ve özgürlükleri sadece tanımakla sınırlı olmayıp, bu hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırmak ve böylece bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasının gelişmesini ve yaygınlaşmasını sağlamaktır.

Özgürlük yaşanılan ve hissedilen bir şeydir. O nedenle önemli olan, temel hak ve özgürlüklerin anayasayla, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınmış ve düzenlenmiş olması değil, bu hak ve özgürlüklerin ne ölçüde yaşanıyor ve kullanılıyor olmasıdır. Eğer insanlar, yazarken, konuşurken, örgütlenirken, ibadet ederken, toplantı ve gösteri yürüyüşü yaparken kendilerini özgür hissetmiyorlar, başıma bir şeyler gelir korkusunu duyuyorlarsa, o ülkede özgürlük yok demektir.

Ne yazık ki bugün Türkiye böyle bir süreçten geçmektedir.

Onun için genel olarak özgürlük üzerine, özel olarak Türkiye’deki özgürlük standartları üzerine düşünen ve söz alan herkesin, en başta hissedilen ve yaşanan özgürlüğü göz önüne alması gerekir. Dünün iktidarıyla çatışma halinde olanların ve olmayanların, dün hissettikleri özgürlüğü, bugünün iktidarıyla çatışma halinde olanların ve olmayanların, bugün hissettikleri özgürlüğü temel alarak bir değerlendirme yap­maları gerekir. Kişilerin siyasi pozisyonlarına ve siyasi iktidarlarla olan ilişkilerine göre hissettikleri özgürlüklerde, düne ve bugüne oranla farklılıklar var ise eğer, o zaman ortada özgürlüklerle ilgili cid­di, çok ciddi sorun var demektir.

Onun için hepimiz, hak ve özgürlüklerle ilgili argümanlarımızı gözden geçirmek zorundayız. Hem de hiç zaman geçirmeden. Zira özgürlük de, zaman ve sağlık gibidir. Kayıp edilirse bir daha elde edilmez.

Değil ise ne mi olur?

Soljenistin’in ‘İvan Denisovic’in Hayatından Bir Gün’ isimli kitabının kahramanı İvan’ın, Sibirya’daki esir kampında küçük kurnazlıklar sonucu elde ettiği küçük kazanımlar sonrasında akşam yatağına yattığı her gün yaptığı gibi ‘Eh! İvan bugün iyi bir gün geçirdin’ diyerek kendisini kutlayan pek çok siyasetçi, bürokrat, iş adamı, gazeteci, yargıç, savcı, avukat, akademisyen olur.

O kadar İvan’ın olduğu bir ülkenin ise geleceği olmaz!

DENEMELER (LIV)

Paslı ol biraz sen; Yetmez keskin olmak! Yoksa sana acemi derler, çaylak!’

Şen Bilim, NIETZCHE

ŞEN BİLİM!

şaşırtıcı değil bütün öteki şarkıcılardan / daha güzel şarkı söylemem / çünkü yüreğim beni sevgiye daha çok çekiyor / ve ben onun emirlerini dinlemeye hazırım / yürek ve vücut, bilgelik ve zeka / güç ve iktidar hepsini ortaya koydum / bu sevgi darbesini o kadar nazikçe / ve tatlılıkla indirdi ki kalbime / ah acıdan günde yüz kere ölmüyormuyum / ve neşeden canlanıyorum ya yine yüz kere / benim hastalığım gerçekten muhteşem

Bu dizeler, Haçlı Seferleri sonunda engizisyonun dumanları içinde boğularak yok olan Troubadourlar’ın söylediği şarkılardan birinin sözleri. Ne yazık ki, bir şenliğin nasıl başkaldırıya dönüşebileceğinin derslerini veren Troubadourlar’dan geriye ve günümüze, sadece bir ‘vezin türü değil, samit bulutların gizli seyrinde aşikar hayalin ezgileri olan özgür koşuklar’ kaldı.

Ortaçağ Provence kültürünün, yani Fransız kır yaşam kültürünün gezginci lirik ozanları ve müzisyenleri olan Troubadourlar, kendi şiir ve müzik sanatlarına ‘La Gaya Scienze / Şen Bilim’ adını vermişler, yaptıkları müzikle sadece halkı eğlendirmemişler, onları aynı zamanda düşünmeye, sorgulamaya davet etmişlerdir.   Tıpkı bilimin yaptığı gibi. Zira şarkı da, şiir de, bilim de şendir ve yaşama aittir. Yaşama ait olan bunların hepsi, bize yol ve yön gösterir, akıl verir, bizi düşünmeye davet eder, bazen neşe, bazen keyifli bir hüzün verir, ruhumuzu dinlendirir, duygularımızı inceltir, vicdanımızı körelmekten korur.

Platonik bakış ‘bilim, insanı mutlu kılmak için kullanılmalıdır’ der. ‘Şen Bilim’i, insanı mutlu kılmak için kullanan ve bu kavramı ölümsüzleştiren, onu müziğin alanından alıp sanatın bir diğer alanı olan şiirin alanına taşıyan, dahası felsefenin dünyasına dahil eden ise Nietzsche’dir. Nietzsch’nin şiirlerinden oluşan ‘Şen Bilim’, akademisyen ve mühendis olmasının yanısıra, bir yaşam bilgesi olan Ahmet İnam tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

Şen Bilim’ hem Troubadourlara, hem de Nietzsche’ye göre bir yaşam tarzı ve tavrıdır. Ahmet İnam, bu yaşam tarzının, tavrının bilgeliğini bize şöyle anlatır; ‘Gerçeklik, hep bir tavır içinde yaşanır. “Şen bilim” tavrı, hem “şen” oluşu, hem de “bilimselliği” içerir. Bir yaşam bilgeliğidir. Yoksunluğun ve güçsüzlüğün deneyiminden gelir. Yaşanan dünya karşısındaki yetersizliğin, güçsüzlüğün, uyumsuzluğun ardından gelir. Derdi, sıkıntısı olanların, egemen görüşten “rahatsız” olduğu, onun yaşamı engelleyici boyutuna başkaldıranların tavrıdır. Bilim şendir; çünkü yaşamdan yanadır; yaşamdan yana olmak sağlıklı olmak demektir. Beden ve ruhça hastalıkların yol açtığı zorluklardan gelen sağlık:Hastalıklardan geçmiş olanları değerlendirebilen bir sağlık…Şen bilim, bilginin sağlık içinde, yaşamla bütünleşerek yaşanmasıdır. Bilginin, dar bir çevrede, belli insanların çıkarlarına hizmet eden, insanları uyutan, onların sırtına ağır bir yük olan, onları belli bir düşünme, yaşama alışkanlıkları içine sokan, bu alışkanlıkların gözlerine ördüğü perde yüzünden, onları kör eden, bu gezegendeki yaşamın gelişip serpilmesine ket vuran bir anlayışla yaşanmasına başkaldıran bir anlayıştır. Şendir; çünkü ciddidir; şendir; çünkü içtendir, sorumludur. Her türlü tembelliğe, kolaycılığa, sığlığa, dar görüşlülüğe karşı çıktığı için şendir. Hayattan, sağlıktan yana olduğu için, iyileşmekten yana olduğu için şendir.’

Nietzsche, bu yazının son bölümünde bir kısmına yer verdiğim anlamlı, eğitici, yol gösterici, düşündürücü şiirlerinin yanısıra, bu kitabında bize bilimin amacı ve işlevi üzerine şunları söyler: ‘Bilimin en son amacı insana olabildiğince çok haz, olabildiğince az rahatsızlık verecek ha? Nasıl olacak peki? Ya haz ve rahatsızlık sıkı bir biçimde birbirine bağlıysa? Ya birini olabildiğince edinmek isteyen, diğerini de olabildiğince almak zorunda ise? … Bugün de önümüzde bir seçim duruyor: Ya olabildiğince az rahatsızlığı, kısaca acı yokluğunu; ya da çok rahatsızlığı, henüz çok nadir tadılan ince hazların ve keyiflerin bollaşmaya doğru gidişinin bedeli olarak, seçeceksiniz! … Eğer ilkini seçer de, insan acısını azaltmak ve aşağı çekmek isterseniz, aynı zaman da onun sevinç duyma yetisini de aşağı çekip azaltmış olursunuz. Gerçekten, insan bilimle her iki amacı da gerçekleştirebilir. Belki bilimin şimdiye dek, insanın sevinçlerinden alıkoyma, onu daha soğuk, daha heykel ve daha stoacı kılma gücü daha iyi biliniyor. Oysa büyük acı getirici yanı da ortaya çıkarılabilir!” deyip bir parantez açıyor:“Ve o zaman belki de karşı kuvveti görülebilir, bilimin; yeni sevinç gök adaları yaratacak görkemli gücü!

Nietzche’nin bu kitabı üzerine Milliyet Blog’da kendi değerlendirmelerini yazan eğitim uzmanı Emine Supçin, benim yukarıda sunduğum Nietzsche’ye ait sözlere yer verdikten sonra ‘Günümüz bilim ve teknolojisinin insana getirdiği kolay yaşam ve kolay elde etme rahatlığı, insanlara ne getirdi ve getirdiklerinin yanında neleri götürdü?’ diye sorar ve şöyle devam eder; ‘Kolay elde edilenden kolayca vazgeçmek bunlardan biri olabilir mi? Dahası, kolay elde etmek o denli sınırları aştı ki; insan bile elde edilebilir kategorisine mi girdi? Hatta bu “arkadaşlık, dostluk” kavramlarının da içini boşaltmış olabilir mi? Ki neticede, doyumsuz, tatminsiz, mutsuz yığınlar oluşmuş olsun?! Ya rahat yaşamak? Rahatlık ve konfor düşünme melekesini zorlayabilir mi? Yoksa “Sen düşünme biz senin yerine düşünür ve uygularız” diyenlere “eyvallah” deme penceresini mi açıyor? İşte bu noktada günümüz yığınlarının kısır döngüsünü görüyorum: Kolaylık ve rahatlık aptallığı besler, aptallık ise kolay ve rahat olanı tercih eder…

Kolay elde edilenden kolayca vazgeçmek, birey olarak, toplum olarak edindiğimiz yeni alışkanlıklar arasındadır. Sadece nesneler değil, ne yazık ki insanlar da bu kategorinin içine dahildirler. Arkadaşlık, dostluk kavramlarının içinin boşalması bundandır. Bakın çevrenize, arkadaşım, dostum diyebileceğiniz, güvenebileceğiniz, üzüntünüzü, sevincinizi paylaşabileceğiniz, yanında ağlayabileceğiniz, yaranıza merhem olacak kaç kişi var? Tanıdıklarımız var sadece. Onlarla da arasıra oturup kafa boşaltmak için geyik muhabbeti yapıyoruz. Samimi olmayan, başkalarının hayatına, özeline meraklı ‘Du bakali n’olecak’ diye ortalıkta dolaşan bir dolu insan var. Rahatlık ve konfor insanların düşünme yetisini bırakın zorlamayı çoktan köreltti bile. Onun için sen düşünme, biz senin yerine düşünürüz, uygularız diyen, bize kendi yaşam anlayışını, kendi tarzını, tercihini dayatan, insanla Tanrı arasında olan inanç dünyasına hoyratça müdahale eden, bilimi ciddiye almayan bir iktidar, ona eyvallah diyen %50’ye yakın seçmen var. Aziz Nesin’in ‘Çok Zeki Bir Adam’ hikayesinde anlattığı gibi ‘Ben aptalın biriyim, ben hödüğün biriyim’ diye ironi yapan, kendini öne sürüp insanların halini hicveden insana karşı ‘sen çok zekisin’ diyen bir dolu dalkavuk, çok sayıda yalaka var.

Tarihteki ‘Şen Bilim’ ustalarından birisi de, güneşlenebilmek için Büyük İskender’e ‘gölge etme başka ihsan istemem­’ diyen kinik felsefenin öncüsü Sinop’lu Diogenes’tir. Dünyadaki en güzel şeyin ne olduğu kendisine sorulduğunda ‘konuş­ma özgürlüğüdür’ yanıtını veren Diogenes, cesaretinden ve açık sözlülüğünden dolayı Büyük İskender’in sevgisini, saygısını ve takdirini kazanmıştır. Bugün bırakın konuşmayı, yazmayı özgürlük sayan devlet adamlarını, bunları cezalandıran tiranlar, bu tiranların çok sayıda şakşakçıları var. Cesur kişinin, cesur insanı sevmesi doğaldır ve hiç şaşırtıcı değildir. Zira, ödlekler cesurları sevmezler. Ödlekler cesurları düşman gibi görür ve onlardan nefret ederken, alçakları ve dalkavukları hoş görüp severler. Onun için, cesurlar için hakikat ve açık sözlülük bir erdemdir. Yaltaklanmayı, dalkavukluğu, düzenbazlığı yücelten ödlekler, herkesin gönlünü hoş tutmaya çalışırken, cesurlar sadece hakikati söylerler, hakikati önemseyenlere ve söyleyenlere kulak verirler. ‘Taş var, köpek yok. / Köpek var, taş yok. / Hem köpek, hem de taş var. / Sıkıysa at taşı, / Köpek kralın köpeği’ diyor Can Yücel. Cesur olan, kralın köpeğine taş atan adamdır. Emine Supçin’in ‘Kolaylık ve rahatlık aptallığı besler, aptallık ise kolay ve rahat olanı tercih eder’ demesi doğruya işarettir. Cesurların sayısının giderek azalması, ödleklerin, yalakaların, şak şakçıların sayısının giderek artması bundan dolayıdır.

Şimdilik ‘du bakali n’olecak’ deyip bekleyelim. Ama umutsuzluğa da kapılmayalım, Çetin Altan’ın dediği gibi ‘enseyi karartmayalım’yani. Her ne kadar Meksikalı, ‘iyilerin kaybedeceklerini anladığındaki teselli sözü, iyiler her zaman kazanır sözüdür’ dese de; er ya da geç iyiler ve doğrular kazanacak, er ya da geç adalet yerini bulacaktır. İnsanlık tarihi bunun pek çok örneği ile doludur.

En iyisi bir gün bunların olacağını görünceye kadar, biz Nietzsche’nin ‘Şen Bilim’ de yazdığı şiirlerden bir kaçını okuyalım;

asıl şimdi iyisin, doğru bu yorum / sağlıklıdır çünkü bütün unutanlar / yapış yapış bir arkadaştan / yeğdir açık yürekli düşman / hiç de sevilesi gelmiyor bana şu dar ruhlular / ne iyilik sığar içlerine ne kötülük sığar / yağmala beni kadın, yüreğinin istediği kadar / diye düşünür erkek, / kadın yağmalamaz oysa, çalar / durur ve dikkat kesilir: nedir yanıltan onu / nedir bu kulaklarından hiç gitmeyen uğultu / nedir ya, gazabı onu yere çalanın / bir vakitler o zincirlere vurulmuş insanın / iç dünyası hep zincir şakırtılarıyla dolu / yabancılara hiç de güvenlikli değil bu bölge / hele varsa bir ruhun, iki misli olur, tehlike / kandırıp da severler, parçalarlar sizi ardından / ayran gönüllüdürler, eksiktir ruhları her zaman / parmak uçlarında o, yükselmeyi seçer / sürüneceğine dört ayağı üzerinde / anahtar deliklerinden kolayca geçer / açık kapılardan gelip gideceğine tırmanır yukarı, / demek ki övülmeli / oysa her zaman tepeden iner diğeri / övgüden arınmış, övgünün değmediği / bir yaşamda, çok çok ötede durur yeri / yeni dansların ustası! selam sana! / bin bir türlü dans edelim can neşe bulsun / özgür -sanatımızın tek adı olsun / şen -olsun bilimimiz, şenlikten yana’ 

‘ne dur bu kırlık alanda, / ne de yükseklere sıvış! / en güzeli bu dünyada, / yarı yükseklerden bakış!’

‘dökerim saçarım da çok şeyi, / küçümsediğimi sanırsınız / oysa kimin doluysa kadehi / döküp saçsa da elindekini / küçümsemez hiç o anlarsınız.’

‘keskinceyim yumuşacık, / hem de kaba, pek inceyim. / içtenim hem, pek çok tuhaf, / kirliyim de temizceyim / enayilerle bilgelerin cem olduğu yerdeyim:  / tümü de ben, ben olayım istiyorum, hepsindeyim. / hem güvercin, hem yılan, hem de domuz olmak hevesindeyim’

 

DENEMELER (LIII)

İnsan her yaşta çocuktur, değişen oyuncaklarıdır.’ Fransız Atasözü

NEZAKETSİZLİK, SADELİK, ÖLÇÜLÜLÜK, ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK ÜZERİNE!

İnsan­ların bilgili olmaları veya olmamaları, entelektüel olmaları ya da olmamaları, en avukat, en doktor, en mühendis, en yazar, en şair vb. olup olmamaları, beni çok fazla ilgilendirmiyor. Zira kendime yetecek kadar aklım var, kullanıyorum; okuma yazmam var, okuyorum; kalemim var, yazıyorum; işimi, mesleğimi iyi yapmaya çalıştım, çalışıyorum; yani entelektüel işlerimi kendi başıma çözüyorum. O nedenle beni, insanların nazik olmaları, ince ve zarif olmaları, vefalı ve içten olmaları, duygulu, dürüst olmaları, güvenilir olmaları ilgilendiriyor.

Başkalarından bizi sevmelerini ve hatta bize saygı duymalarını elbette bekleyemeyiz. Ama herkesten, her zaman ve her koşulda nezaket bekleme hakkına sahibiz. Zira sosyal düzen kuralları arasında yer alan, yaşamı, yaşamımızı daha kaliteli, daha rafine hale getirme işlevi gören görgü/nezaket kuralları, birlikte yaşamanın asgari gereklerinden, gereksinimlerinden birisidir.

Nezaket’ diyor Cenap Şahabettin, ‘ister iskarpin giysin, ister çarık, bastığı yeri kirletmez.’ Giderek nezaketten, zarafetten, incelikten, duygudan uzaklaşan, kabalaşan, vefa gibi, dürüstlük gibi, güvenilir olmak gibi temel insani özellikleri önemsemeyen, bastığı yeri kirleten insanların sayısının arttığı bir toplumda yaşadığımı görmenin üzüntüsünü duyduğum, bunların eksikliğini her geçen gün daha fazla hissettiğim için Cenap Şahabettin’in yukarıdaki özlü sözünü kullandım.

Orhan Ölmez’in sevilen ‘Nezaket’ isimli şarkısındaki bir kısım sözleri ödünç alarak  devam ediyorum; Beni kendime kırdırma /  Gel aklımı bulandırma / Asaletim hazinemdir gel el aleme güldürme / … / Dizüstüne çökmüşken gel nezaketi incitme / Nezaketimi zayıflık  sanma / … / Suskun olduğuma aldanma / Diz üstünde durduğumuz içindir / Sebebim ol ayağa kaldırma / … / Beni kendime küstürme  / …

Nezaketsiz insanlarla muhatap olduğumuzda, suskunluğumuzu/nezaketimizi zayıflık sanan insanlarla karşılaştığımızda,  sadece bunu yapanlara karşı bir kırıklık yaşamayız, neden bunlara muhatap oldum, neden bu duruma düştüm diye kendimize de kızarız, kırılırız, küseriz.

İnsanları eğitmek, düzeltmek, hele hele hasta insanları tedavi etmek elimizde değildir, görevimiz hiç değildir. Ama kendimizi düzeltmek, nezaketsiz insanlarla karşılaşmamak için, ilişkilerimizi, çevremizdeki insanları gözden geçirmek ve buna göre yaşam alanımızı yeniden yapılandırmak elimizdedir. Onun için zaman zaman çevre ve ilişki temizliği yapmak, bize yük olan, enerjimizi, zamanımızı, keyfimizi, neşemizi elimizden alan insanları, içten olmayan, vefası olmayan, güvenilir olmayan insanları ve bu arada elbette nezaketsiz insanları hayatımızdan çıkarmak gerekir.

Sadece bunları değil, eski günlerden bu yana muhafaza ettiğimiz, bu günlere kadar getirdiğimiz, kimi zaman ertelediğimiz, kimi zaman sakladığımız, bazen unuttuğumuz, bazen bir kenara koyduğumuz geçmişimizdeki kimi anılarımızı, bu anıların öznelerini de, ‘bunlar atık maddelerdir’ deyip zihnimizden atmamız gerekir

Bu anıları, bu anıların yaralarını unuttuğumuz, zihnimizden attığımız zaman, bunların üzerinde ot biter. Ve bu durum bizim için son derece yararlı ve sağaltıcı olur. Ot bitmesinden dolayı hiç endişe duymamak gerekir, zira bu otları yiyecek çok sayıda eşek vardır etrafımızda. Onun için Avusturyalı psikolog/aile terapisti Paul Watzlawick’in, okuyana göre güldürücü veya ağlatıcı olan ‘Mutsuzluk Oyunu’ isimli kitabında, bu eşeklerle ilgili olarak şöyle der; ‘Öyle eşekler ki, çok iyi boy atmış otları yalayıp yutuyorlar.

Hemen her şeyin para, iktidar, sosyal statü elde etmek etrafında döndüğü, bunların elde edilmesi için her yolun mubah sayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Bunlar elbette bu çağın virüsleri değil, geçmiş çağlarda da vardı. Günümüzde yeni olan şey, bu virüsün çok daha fazla sayıda insana bulaşmış olmasıdır.

Bir slogan, içi boş bir slogan, arkasına pek çok insanı takarak almış başını gidiyor: ‘İmaj her şeydir.’ O kadar çok şeydir ki, gerçeğin yerini almış. İdeolojinin yerine imajoloji ikame edilmiş. Murathan Mungan’ın bir sohbetinde ifade ettiği gibi, ‘imaj adı altında ortalıkta çok fazla yalan dolaşıyor. Yabancı dil bilen, güzel evleri, arabaları olan, kendileri de güzel olan, şık giyinen iş kadınları, genç, güçlü, başarılı iş adamları var. Herkes aklına geleni fikir diye söylüyor.’ Televizyon kanallarında dolaşan, bize hemen her konuda akıl fikir veren çağdaş sofistler var. Mizahın yerine sululuğu koymuş ‘saldırgan tavırlı, iğneleyici, alay edici bir dolu talkshowcu var. Dinamik, enerji dolu, bakımlı, güzel, heteroseksüel, güçlü, seni çiğner geçerim bakışlı top modellerle simgelenen yeni kadın tipleri var.’

Alman psikoterapist Peter Uffelman ve Tobias von der Recke birlikte yazdıkları, Akın Kanat’ın dilimize çevirdiği ‘Hayatı Ölçülü Yaşamak’ isimli kitaplarında şunları  yazıyorlar: ‘Gereğinden çok, gereğinden az, gereğinden yüksek, gereğinden alçak, gereğinden yakın vs. ile ilgili hayıflanmalar, çağımızın bir olgusunu tasvir ediyorlar. Görünüşe göre yalnızca toplumsal, ekonomik ve politik alanlarda kaçırmamışız ipin ucunu. Özel, kişisel ortamların da çivisi çıkmış olmalı. Zira bedenimizin zekasına, sosyal çevremizin (aile, dostlar) zekasına ve nihayet kendi değer yargılarımızın zekasına güvenemez olduk. Zaman zaman birçok insan, kime ya da neye güveneceklerini bilemiyor, çünkü neye gereksinim duyduklarını, ne istediklerini ve nereye doğru gittiklerini artık bilmiyorlar. Kendilerini günlük hayatın alışkanlıklarına emanet etmemişler, ona boyun eğmişler yalnızca. Yiyorlar, içiyorlar, konuşuyorlar, araba kullanıyorlar, seviyorlar, ayrılıyorlar ve tekrar birleşiyorlar, bedensiz, ruhsuz, yüzeysel bir şekilde yaşıyorlar. Zira bu işin raconu böyle. Ölçüsüzlük, derin duyguların yarı ömürlü sürelerini ve olayların anlamsallığını asgariye indirmemiş, çünkü tüketim süreye ve dayanıklılığa değil, kısa vadeliliğe, yeniliğe ve sansasyona dayanmaktadır. Mademki otomobilin markası, çocukların eğlenceleri, ebeveynlerin mesleki konumları, tahta kadar ince bir bel ve desinatörlerin ellerinden çıkan giysiler yeryüzündeki mutluluğu getiriyorlar, o halde doğru bir ölçüye yönelik arayışa derhal son verip bütün bu hususlar için gerekli olan parayı temin etmeye başlayabiliriz. Peki, yaşamın sarsıcı olayları birden bire tekrar gündeme geldiklerinde ve sınırlı olduğumuzu, yaşam süremizin sonlu olduğunu, iyi bir hayata ilişkin çabalarımızın beyhude olduğunu, çünkü düşlerimizin gerçekleşmediğini bize hatırlattıklarında ne yapacağız? Tüketimsel baştan çıkartmaların balta girmemiş ormanlarında yolumuzu kaybettiğimizde ve banka hesabımızı dondurduğumuzda ne yapacağız? Yıldızlara uzanmak zorunda olduğumuza inanıp acı dolu bir düşüş yaşadığımızda ne yapacağız?

Peter Uffelman ve Tobias von der Recke ikilisi ne yapacağımızı söylüyorlar: ‘Dört ana erdem – adaletli ol, akıllı ol, cesur ol, doğru ölçüyü koru – bağlamında, son halka dörtlü koşumdaki en yavaş atı tarif ediyor. Ölçmek, ölçülü olmak için kullanılan Latince kavram, yani – temperantia – acı veren bir kısıtlama, körelme ve küçülme anlamına gelmiyor. Erdemleri harekete geçiriyor ve birlikte iyi etkinlikte bulunmalarını, birbirlerini engellememelerini ve doğru zamanlamayla tüm gücü devreye sokmaya çalışıyor. Genelde her şeyden vazgeçmemiz gerekmiyor. Yeter ki, abartmayalım. Ancak pire için yorgan yakmanın gerekli olduğunu düşündüğümüzde, temel bir ilkenin çivisinin çıktığını söyleyebiliriz. Bu arada öyle insanlar varmış ki, mutlu olduklarında daha mutlu olmak istiyorlarmış – saçma! Ağzı sütten yanan, yoğurdu üfleyerek yermiş. Wilhelm Busch bu bağlamda şu dizeleri kullanıyor: ‘Hızlı gelişen filizler çabuk solarlar. Aşırı uzun ağaçlar rüzgarla kırılırlar.

Bütün bunların özeti, ana fikri, Eski Yunanlıların söylediği şey, yani; ‘Hiçbir şeyi çok fazla istememek, ölçülü olmak, doğru ölçüyü bulmak ve ona göre yaşamak.

Yapmamız gereken diğer bir şeyi, ‘Sivil İtaatsizlik‘ isimli makalesiyle siyasi tarihte iz bırakan Henry David Thoreau, günümüz çevreciliğinin ve çevre koruma bilincinin daha hala başvuru kitabı niteliğini taşıyan: ‘Ben bu satırları yazdığım zaman Walden Gölü’nün kıyılarındaki bir korulukta kendi elimle inşa ettiğim bir kulübede, en yakın komşumdan bir buçuk kilometre uzakta, yalnız başıma, yaşamımı kendi emeğimin gücüyle sağlayarak yaşıyordum. Orada iki yıl yaşadım, şimdi uygarlığa geri dönmüş durumdayım’ diyerek başladığı ‘Walden’ isimli eserinde, yaşadığı bu sürecin ona kazandırdığı deneyimle söylüyor; ‘sadeleşin, sadeleşin, sadeleşin

Zira yaşadığımız hayat evimizdeki gardırop ya da arabamızın bagajı değil! Yaşadığımız hayatın yük olmaması için dolaplara, çekmecelere, bagajlara, bavullara tıka basa doldurduğumuz şeyleri ve yanısıra hayatımızda gereksiz yere var olan insanları hayatımızdan çıkarmak, yani sadeleşmek, sade düşünmek, sade davranmak, sade konuşmak, sade yazmak, sade giyinmek, özetle hayatı sade yaşamak gerekir. Esasen aklımız da bize bunu emreder. Zira Shakespeare’in söylediği gibi ‘sadeleşmek, aklın özüdür.

Hayatı daha basit ve keyifli yaşamak için sadece sadeleşmek değil, bir de çok fazla göz önünde olmamak, ortalıkta çok fazla dolaşmamak, konuşmayı, bazı şeyleri, bazılarına anlatmayı bile onlara değer vermek, zayıflık ve zaman kaybı olarak görmek gerekir.

Neden mi? ‘Sen yanlış bir şey söyleyene kadar kimse seni dinlemiyordur’ diyor Murphy Yasalarının bir maddesi. ‘Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya‘ diyor Gülten Akın ‘İlkyaz‘ isimli o güzel şiirinde. Bu kadar deneyimden sonra, bunların ve başkaca şeylerin doğruluğunu nihayet anladım da onun için!

Ve tevazu. Alçakgönüllülük yani. Nedir alçakgönüllülük? Adamlıkta sade olmaktır alçakgönüllülük. Makam, mevki sahibi olmak, önemli adam olmak, büyük adam olmak değildir mesele. Mesele önce adam olmaktır. Büyük değil, önemli değil, değerli olmaktır. Zira Tolstoy’un söylediği gibi; ‘Sadeliğin, iyiliğin ve doğruluğun olmadığı yerde büyüklük yoktur.’  Ne yazık ki, Necip Fazıl’ın dediği gibi ‘Bazı insanlar alçakgönüllüdür. Bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür.’ Yüce Peygamberimiz huzuruna getirildiğinde korkudan titreyen kişiye: ‘Sakin ol, ben bir melik değil, Kureyş’ten, kuru et yiyen bir kadının oğluyum’ demek suretiyle alçakgönüllülüğün en güzel örneğini vermiştir.

O halde alçakgönüllü olalım, kimseye kibirlenmeyelim, büyüklük taslamayalım, elimizdeki mevki ve makamın verdiği güçle hiç kimseye iktidar göstermeyelim. Her şey geçicidir zira. Bir gün gelir iktidar da, makam da, mevki de, para da geçer gider. Bir zamanlar, bunlara sahip olanlar aramıza dönerler ve ektiklerini biçerler. Onun için gücünü, kişiliğini iktidarından, makamından, parasından alanlardan ve en önemlisi ‘alçak olmaya gönüllü’ insanlardan uzak durmak gerekir.

Ve bir şiir. Eski Yunanlı bir bilgeye ait. Şiirin adı ‘Ölçülü Olmak’ Okuyalım;

Hiçbir şeyi çok fazla isteme / Dedi Yunanistanlı / Bilgelerden biri. / Herkese armağan edilen / Öpücüklerin değeri nedir ki? / Herkese söylenen sözlerin / Değeri peki? / – Seni seviyorum – / Demek insanlara, / Kaç kez mümkündür, / Kaç kere tekrarlamak, / Yıpranmasına yol açmadan? / Dikkat edin! / Zira her defasında / Sevgi bölünür, / Geriye kalan azalır. / Öpücükleri, kelimeleri, kucaklamaları / İsraf etmeyin çok sayıda insana / Yoksa bunu hak edenler / İçin ne kalır elinizde? / Değerli olan, / Güzel olandır yalnız. / Eşsiz olan. / Herkesin sahip olmadığı / Veya elde edemediği yani. / İnanın bana. Ben / Öyküler anlatırım. / Bana güvenebilirsiniz.

DENEMELER (LII)

Kalemin su, kağıdın rüzgar ise / Ne yazarsan yaz kıymeti yoktur.’ MEVLANA

ŞEB-İ ARUS / DÜĞÜN GECESİ

Bugün 17 Aralık 2014. Günlerden Çarşamba. Mevlana bundan 741 yıl önce, 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etmiş olmakla, bugün, Mevlana’nın Büyük Sevgili’sine, yani Tanrı’ya kavuştuğu gündür. Onun için bu günün gecesinin adı ‘Şeb-i Arus’tur. Yani ‘Düğün Gecesi’dir. Neden mi? Nasıl dünyevi aşkta, aşıkların birbirlerine kavuştukları gecenin adı düğün gecesi ise, ölüm de, Tanrı’ya aşık olanın, Tanrı’ya kavuştuğu düğün gecesidir de ondan.

Sıkıntı anında dahi neşeli olmanın adı’ olan Tasavvuf düşüncesinde ölüm, bu dünyadan ayrılıp gitmekten daha çok, Tanrı’ya kavuşmak, Tanrı’yla hem hal olmaktır. Ölüm onun için bir düğündür. Bu düşüncenin temelinde, Tanrı’nın insanı kendi ruhundan üfleyerek yarattığı inancı yatar. Böylece yaratılan ve dünyaya fırlatılan insan, bir anlamda gurbete gitmiştir. Yani dünya bir gurbettir. Nasıl gurbette olanlar, sevdiklerinden uzak kalanlar, bir an önce gurbetin bitmesini, ayrı kaldıkları sevdiklerine kavuşmayı isterler, beklerler ve bunu dilerlerse, dünya gurbetinde oldukları için Hakk’tan, yani Tanrı’dan uzak kalanlar da, sevdikleri Tanrı’ya kavuşmak için ölümü isterler ve beklerler.

Onun için Mevlana, ‘Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir, insanı Allah’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüm, ölüme dost olanların karşısına dost gibi çıkar. Ey ölümden korkup kaçan can! İşin aslını, sözün doğrusunu istersen, sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi çirkin yüzündür. Senin ruhun bir ağaca benzer. Ölüm ise o ağacın yaprağıdır. Her yaprak ağacın cinsine göredir…’ demiştir.

İnsan hayata derinden bağlıdır. O nedenle her insan ölümden korkar. Ama en çok yaşamı sevenler korkar ölümden. Onun için de ölmek istemezler hiç. Oysa Kur’an’ın Al-i İmran, Embiya ve Ankebut surelerinde geçen ‘Külli nefsin zâikatü’l-mevt’, yani ‘Her nefis ölümü tadacaktır’ şeklindeki ayete göre, insan için ölümden kaçmak mümkün değildir. Zira dünya bir penceredir, her bakan geçer gider. Nereye mi gider? Ölüme gider. Çünkü ölümden öteye köy yoktur bu dünyada.

Ölüm üzerine düşünmek, hayat üzerine olan düşüncelerimizi, daha çok da hayatın anlamı üzerine olan düşüncelerimizi öne çıkarır. Bu bağlamda, aklımıza ölüm geldiğinde, yaşadığımız hayatın değerini, başkalarıyla olan bağımızı, yaptığımız işleri, var ise geride bıraktığımız hizmetleri, eserleri, bizden geriye kalacak olanları, yani sevdiklerimizi, kimlerin hayatına dokunduğumuzu, kimleri mutlu, kimleri mutsuz ettiğimizi vb. düşünürüz.

Genç insanlar, ölümsüzlüğü kabullenebilirler belki, ama çok şey görmüş, çok şey yaşamış yaşlı zihinler, dostlarının birer birer bu hayatı terk ettiklerini, bu hayatta çektikleri acıları, yeniden ve yeniden oynanan insanlık komedilerini düşünürler ve ölüme korkulacak bir şey olarak değil, yeni bir hayatın başlangıcı, bir kurtuluş olarak bakarlar. İnanan insanlar ise ölümü, Mevlana gibi dost olarak, Tanrı’ya kavuşmak olarak, gurbetin sona ermesi olarak görürler ve ölümden korkmazlar hiç.

Ölümden korkmayan, ölümünden dolayı keder duymayan Mevlana, geride bıraktıklarına da ölümünden dolayı üzülmemelerini, ağlamamalarını, kendisine elveda dememelerini öğütler, bu amaçla şöyle der;Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma … /  Benim için ağlama, yazık, vah vah deme; / Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır, / Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme, / Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır, / Beni toprağa verdikleri zaman, elveda elveda demeye kalkışma, / Mezar, cennet topluluğunun perdesidir. / Batmayı gördün değil mi? / Doğmayı da seyret, güneşle aya gurubdan hiç ziyan gelir mi? / Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? / Ne diye insan tohumundan şüpheye düşüyorsun? / Mezarımın toprağı bir yudum şarap gibidir. / Bedenimi içince, canım göklerin üstüne çıkar. / O padişah değilim ki tahttan ineyim de tabuta bineyim. / Benim fermanımın yazısı ebediliktir.

Tek bir sevince – Evet – dediğiniz oldu mu hiç? diye sorar Zerdüşt. Ve şöyle yanıt verir; ‘Ah dostlarım, o zaman üzüntüye de – Evet – demişsinizdir. Bütün her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş ve kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz, mutluluk, beni memnun et! Kal biraz! Dediyseniz eğer, o zaman her şeyi geri istemişiniz demektir. Çünkü her sevinç ebediyet ister.’ Zerdüşt’ün, yani Nietzsche’in dediği gibi, Mevlana için de önemli olan ebediliktir. O bu dünyadan geçip gitmiştir, ama hayatı sevinçle yaşadığı gibi, ölümü de sevinçle kucaklamış, ‘fermanımın yazısı ebediliktir’ demekle, yaşama ve ölüme karşı duyduğu sevincin, yazdıklarının, söylediklerinin, eserlerinin ebedi olduğunu ifade etmek istemiştir. İsteği, dileği gerçekleşmiş, yazdığı her şey, söylediği her söz bugüne kadar yaşamıştır. Kuşkusuz bugünden sonra ve sonsuza kadar da yaşayacaktır. Çünkü Mevlana’nın kendisi de, ismi de, eserleri de ebedileşmiştir.

Ölümle birlikte dünya değiştiren insan, bu dünyadan giderken beraberinde bu dünyaya ait hiç bir şey götürmez. Sadece kendini götürür, günahlarını ve sevaplarını götürür. Esasen Hazreti İsa’nın dediği gibi ‘herkes, kendi çarmıhını kendisi taşır’ ve günü geldiğinde kendi çarmıhında çarmıha gerilir. Onun için Mevlana ‘…sen aslında ölümden korkmuyorsun, sen kendinden korkuyorsun. Çünkü ölüm aynasında görüp ürktüğün, korktuğun, ölümün çehresi değil, kendi çirkin yüzündür’ demiştir.

Kimlerdir ölümden korkanlar? Ölüm aynasında kendi çirkin yüzlerini görenlerdir. Kalbi ve vicdanı temiz olmayandır. Edep/ahlak yolunda gitmeyenlerdir. Tanrı’nın yolunda olduklarını söyleyip, o yolun gerektirdiği edebin/ahlakın izini sürmeyenlerdir. Peki, edep nedir? Mevlana’ya göre edep, ‘… insanın bedenindeki ruhtur. Edep, Hak erinin göz ve gönlünün nurudur… Edep, ancak edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül etmektir.

Sevgi ve hoşgörü üzerine kurulu olan Mevlana Felsefesi, Yaradan’a gönül vermektir, bütün dünyadaki yaratıkların tamamını Yaradan’dan dolayı sevmek, hoş görmektir. Onun için Mevlana, ‘Ben hacetler kıblesiyim, gönlün kıblesiyim. / Cuma mescidi değilim, insanlık mescidiyim ben. / Saf aynayım, sırrım dökülmemiş, paslanmamışım. / Ben, kin dolu bir gönül değilim. / Tur-u Sina’nın gönlüyüm.’ demiştir.

Konya’da, Mevlana Dergahı’nın kapısında ‘Burası aşıklar Kabesidir / Her kim ki buraya nakıs gelir, / Buradan kamil olarak çıkar’ diye yazar. Gerçekten öyledir, o dergaha eksik giren, Mevlana’nın felsefesini öğrenen, özümseyen, içselleştiren herkes, o dergahtan kamil insan olarak çıkar. Zira Mevlana bir okuldur. O okulda insan, kendini görür, gerçek kimliğini, özünü bulur, ‘kendini bil’-ir. Geri kalan her şeyin bir görüntüden ibaret olduğunu anlar.

İnsan yaşadığı yere benzer. / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer / Suyunda yüzen balığa / Toprağını iten çiçeğe / Dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine / İnsan yaşadığı yere benzer’ diyor Edip Cansever. Doğrudur. İnsan yaşadığı yere benzer. Mevlana da yaşadığı zamanın Konya’sına benzer. O zamanın Konya’sı, Ermeni’siyle, Rum’uyla, Türk’üyle, Müslüman’ıyla, Hıristiyan’ıyla, Musevi’siyle bir arada yaşayan, huzurla, mutlulukla, karşılıklı kültür alışverişiyle yaşayan bir kenttir. Mevlana’nın cenazesi de Ermenilerin, Rumların, Türklerin, Musevilerin, Hıristiyanların, Müslümanların katıldığı bir törenle toprağa verilmiştir.

Onun için Mevlana: ‘Ey Müslümanlar, ne yapayım ki kendimi bilmiyorum / Ne Hıristiyan, ne Musevi, ne ateşperest, ne Müslüman’ım. / Ne şarklı, ne garplı, ne ulvi, ne de sufliyim. / Ne tabiatın rukünlerinden, ne de dönen feleklerden; / Ne rüakarlardan, ne de arş-ü ferşten, ne güneştenim. / Ne Hint, ne Bulgar, ne Irak memleketindenim / Ve ne de Horasan toprağından’ demiştir.

Böyle düşündüğü, buna inandığı için Mevlana, tüm insanları; ‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel, / İster kafir, ister mecusi, / İster puta tapan ol yine gel, / Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir, / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…’ diyerek kendi dergahına, kendi düşünce dünyasına, evrensel nitelikteki hümanist felsefesine çağırmıştır.

Zira Mevlana, her dinden, her ırktan, her milletten ve her yerdendir. Hem bu dünyalı, hem de öbür dünyalıdır. Onun için hayretle ‘Neden böyle şaşı olmuşuz, neden?’ diye sorar, yanıtını da  ‘Topumuz bir tek inciyiz, bir tek, / İşte başımız da tek, aklımız da tek’ diyerek yine kendisi verir.

Yaşamı zevkli kılan şeyler, kolay bulunmasa da, bulunması hiç de pahalı olmayan şeylerdir. Bunların başında ‘dostlar’ gelir, ‘dostluk‘ gelir. Onun için bilge Epikuros, ‘insanın bütün yaşamını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir’ diyor.

Nedir dostluk? Kalbe doğan ve dolan ılık bir duygudur. Sevinçtir, mutluluktur, üzüntüdür, hüzündür, anlamaktır, hatırlamaktır, hatırlanmaktır dostluk. İki yalnızlığın değiş tokuş edilmesidir dostluk. ‘İnsan dostunun huyunu alır’ diyor Mevlana. Doğrudur, dostların huyu da, suyu da birbirlerine benzer. Dostluk arttıkça daha da çok benzer. Onun için dost olmuşlar, birbirlerine dostum demişlerdir.

Dostlar ırmak gibidir, / Kiminin suyu az, kiminin çok / Kiminde ellerin ıslanır sadece / Kiminde ruhun yıkanır boydan boya’ diyor Can Yücel. Şems-i Tebriz-i Mevlana’nın suyu çok olan dostudur. Şems’in dostluğu ile Mevlana’nın hem elleri ıslanmış, hem de ruhu boydan boya yıkanmıştır.

Bu dostluğu kıskananlar, yüreğinde dostluk, arkadaşlık gibi pozitif değerler olmayanlar Şems-i kabullenmemişler, onun Konya’yı terk etmesine neden olmuşlar, Mevlana hakkında çirkin, yakışıksız laflar etmişlerdir. Mevlana bunlara şöyle yanıt verir; ‘Onun ışığı vurmazdan önce ölü bir nakıştım sadece taş duvarlarınızda. O, elindeki yay ile vurmazdan önce tellerime; hep aynı nağmeyi çalıp söyleyen, kendi sesine yabancı bir kuru rebaptım ben. Onun avucunda bağlar, bahçeler ağaçlar görür; deryalar gibi geniş, deryalar kadar berrak sular görürüm. Onun avucunda çıkan ağaçların gölgesinde dinlenirim. Lakin siz bunların hiçbirini göremezsiniz.

Dostluk böyle bir şeydir. Yani kalbi olmayanların, aklı olmayanların, ruhu olmayanların, ruhu ile sevmeyenlerin anlayamayacakları, göremeyecekleri bir şeydir. Dostluk, ‘dostun avucunda bağlar, bahçeler, ağaçlar, deryalar kadar berrak sular görmek, onun avucundan çıkan ağaçların gölgesinde dinlenmektir. Yeni nağmeler öğrenmektir.’

Mevlana, yüreğinde, ruhunda sevgi olmayanlara, ruhu ve kalbi kirli dedikoduculara yukarıdaki yanıtı verirken, dostuna, Şems-i Tebriz-i’ye ‘Etme’ diye seslenir.

Etme’ demekle bizim duygularımıza da tercüman olur. ‘Etme’, dosta yapılan bir sitem, bir davet, bir yalvarmadır. ‘Etme’, dosta karşı duyulan sevgi, verilen değer, onun eksikliğinin getirdiği hasrettir. Şöyle diyor Mevlana;

Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun. Etme. / Başka bir yara, başka bir dosta meylediyorsun. Etme. / Sen yad eller dünyasında ne arıyorsun yabancı / Hangi hasta gönüllüyü kast ediyorsun. Etme. / Çalma bizi, bizden bizi, gitme o ellere doğru / Çalınmış başkalarına nazar ediyorsun. Etme.  / Ey ay, felek harap olmuş alt üst olmuş senin için / Bizi öyle harap, öyle alt üst ediyorsun. Etme. / Ey makamı var ve yok’un üzerinde olan kişi / Sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun. Etme. / Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan / Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun. Etme. / Bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan / Gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun. Etme. / Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer / Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun. Etme. / Ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi / Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun. Etme. / Şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize / O zehiri o şekerle sen bir ediyorsun. Etme. / Bizi sevindirmiyorsun huzurumuz kaçar öyle / Huzurumu bozuyorsun sen, mahvediyorsun. Etme. / Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı / Ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun. Etme. / İsyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil / Aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun. Etme.’

DENEMELER (LI)

Fakirin gayri meşru çocuğu olursa piç, / Zenginin olursa yasak aşkın meyvesi olur. / Fakir kız peşinde koşarsa sapık, zengin koşarsa playboy olur. / Fakir toplanırsa çete, zengin toplanırsa toplantı olur. / Fakir çalarsa hırsızlık, zengin çalarsa yolsuzluk olur. / Kavramların bile cepteki paraya göre değiştiği bir Dünya’da adalet arıyoruz..!’ Can YÜCEL

BİR ADALET TEORİSİ

Bir toplumun yasaları, siyasi iktidarların uyguladıkları sosyal ve iktisadi politikalar genel bir iyilik yaratabi­lir, ama aynı zamanda gelir dağılımında, refahtan alınan payda, zenginliğin yaratılmasında eşitsizlik­lere, girişim özgürlüğünün sınırlandırılmasına, haklı rekabet ortamının bozulmasına, kamu mallarının ve olanaklarının hakkaniyete ve toplumun yararına aykırı biçimde dağıtımına, özetle hemen her alanda adaletsizliklerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Oysa toplumun teşvik etmesi, devletin gerçekleşmesi yönünde çaba sarf etmesi ve gerçekleştirmesi gereken şeylerin en başında adalet gelir.

Sosyal düzenin sürdürülmesinde merkezi bir yere ve öneme sahip bulunan, hukuk felsefesinin en önemli ve tartışmalı kavramlarından birisi olan, aynı zamanda genel felsefe­nin, siyaset biliminin ve hatta iktisat kuramı gibi sosyal bilimlerin de ilgisini çeken adalet kavramı ile adalete ilişkin gele­neksel anlatımlar, Aristoteles’e ait olan ve ahlak felsefesindeki evrensellik ölçütünde saklı bulunan düşüncenin bir türünden başka bir şey olmayan ‘eşitlere eşit, eşit olmayanlara farklı muamele edilmelidir, eşit olmayana yapılacak muamelenin de eşitsizlikle orantılı olması gerekir’ biçimindeki tanıma dayanır.

Dağıtıcı adalet anlayışı ile adaleti eşitlik temeline dayandıran Aristoteles’e göre, geniş anlamda adalet, kendi amacını kendi içinde taşıyan bir er­demdir.

‘Benzer durumlarda, benzer muamele edilmelidir’ ilkesi üzerine kurulu olmakla, şekli olan ve insanların temelde eşit olmadıkları görüşüne dayanan bu adalet tanımı, Aristoteles’in yaşadığı toplumun köleci özelliğini taşır.

Genel anlamda, davranışların erdeme olan uygunluğu, özel anlamda ise haklar ve ödevlerle ilgili durumlar için kullanılan adalet kavramı, Platon’a göre gerçek bir şey olmayıp, bir düşünce, bir ide’dir. İde olarak adalet, aşkın bir kavramdır ve hukukun hem nihai hedefi, hem de uygunluk ölçütüdür.

Evrensel bir adalet anlayışını destekleyen doğal hukuk anlayışına göre adalet, insan vicdanında yaşayan ve hukukun en yüksek ideali olan bir düşüncedir.

Pozitif hukuk olmadan adaletle ilgili bir değerlendirme yapılamayacağını ileri süren hukuksal pozitivizme göre adalet, tarihsel olarak pozitif hukuktan sonra gelir.

Hans Kelsen’e göre adalet kavramı, siyasal ve ahlaksal bir içeriğe sahiptir ve o nedenle adaletle ilgili objektif bir değerlendirme yapılması mümkün değildir.

Romalı ünlü hu­kukçu Ulpianus’a göre adalet, aynı zamanda doğal hukukun da temel ilkeleri olan ‘onurlu yaşamak, başkalarına zarar vermemek ve herkese hakkı olanı vermektir.’

Roma Hukuk geleneği ile Yunan Felsefi düşüncesinde bireysel haklarla adalet arasında herhangi bir ilişki ve ilişkilendirme yoktur.

Bireysel hak ve özgürlüklerle adalet kavramı arasındaki ilişkilendirme liberal öğretiyle birlikte başlar. Onun için bireysel hakların ve özellikle özgürlüklerin öne çıkardığı adalet kuramı, liberal felsefenin merkezinde yer alır. ‘Ahlak ve siyaset felsefesinde hakkın iyiye takaddüm ettiğini’ ileri süren ve ‘adaletin toplumun birinci erdemi’ olduğunu söyleyen Amerikalı siyaset bilimci John Rawls başta olmak üzere, azınlık ve birey hakları konusunda siyasi düzenleme yapılmasını talep eden modern kuramcılar, adalet kavramını bireysel haklarla birlikte ele alırlar.

Bir Adalet Teorisi’ isimli eserinde Rawls, adalet kavramını ‘başlangıç pozisyonu’ olarak isimlendirdiği noktadan hareketle açıklamaya çalışır. Rawls’ın bu çalışması, aslında ‘sosyal sözleşme kuramı’nın çağdaş bir çeşitlemesidir. Zira Rawls, kendi adalet kuramını açıklamaya, tıpkı Locke gibi, Hobbes gibi, Rousseau gibi siyasal toplumun, yani devletin kuruluşunun bir sözleşmeye dayandığı yönündeki görüşlere gönderme yaparak başlar. Bu amaçla ‘başlangıç noktası‘ndaki insanların, kendi kişisel nitelikleri ve toplumsal konumları kendilerinden saklanmış olsaydı nasıl bir hayatı seçeceklerini sorar ve bu sorunun yanıtını bulmaya çalışır.

Rawls’ın ‘bilinmezlik perdesi’ olarak isimlendirdiği bu durum, yani insanın kim olduğunu, ne olacağını bilmemesi, kendisini farklı düşünmeye zorlamaya, kişisel önyargılardan kurtulmaya yönelik bir çabaya işaret eder. Rawls’a göre bu durumda olsa idik, çoğumuz liberal bir çerçeve üzerinde fikir birliği yapar, temel hakların kabulü ve korunması konusunda olsun, hoşgörü noktasında olsun birlikte hareket eder, devletin refahı eşit dağıtmak, mutlak bir yoksullaşmaya engel olmak için en az düzeyde de olsa bir refah devleti olmasını talep ve kabul ederdik.

Rawls‘ın, bilinmezlik perdesi arkasında hareket eden başlangıç pozisyonundaki insanların, en kötü durum­da olanı koruyacaklarını, onların sağlayacakları yararı maksimize edeceklerini varsaydığı adalet kur­amını inşa ettiği iki ilkeden birincisi, ‘equality in the assignment of basic rights and duties / temel hak ve ödevlerin belirlenmesinde eşitlik’ ilkesi, ikincisi ise, ‘social and ecomomic inequalities / sosyal ve ekonomik eşitsizlikler’ ilkesidir.

Temel hak ve ödevlerin belirlenmesinde eşitlik ilkesi’, her bir bireyin temel hak ve özgürlükler yönünden diğer bireyler ile aynı haklara sahip olmasını gerektirir. Herkes için geçerli olan bu ilke, seçme ve seçilme, kamu görevlerini üstlenme, ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, mülkiyet hakkı, keyfi gözaltına alınmama ve tutuklanmama hakkı, vücut bütünlüğünü koruma hakkı, psikolojik ve fiziki işkence görmeme hakkı gibi kişi hak ve özgürlükleri başta olmak üzere, diğer bütün siyasi ve sivil hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını zorunlu kılar.

Sosyal ve ekonomik eşitsizlikler ilkesi’, gelirin ve refahın en kötü durumda olana en fazla yarar sağlayacak biçimde dağıtılmasını, memuriyet, makam, statü gibi iktidar görev ve sorumluluklarının herkese eşit ve açık olacak biçimde düzenlenmesini öngörür.

Equally open / eşit olarak açıklık’ kavramı, ‘equality as equality of fair opportunity / fırsat eşitliğinde adil eşitlik’ ile ‘equality as careers open to talents / göreve gelmede yeteneğe açıklıkta eşitlik’ ilkelerini içerir.

Everyone’s advantage / herkesin yararı’ ilkesi, ‘system of natural Iiberty / doğal özgürlük sistemi’ ile ‘liberal eguality / özgürlükte eşitlik’ anlayışlarını kapsar. Buna karşın ‘principle of efficiency / yeterlilik, ehliyet, yetenek ilkesi’, doğuştan gelen farklılıkları ifade eden ‘natural aristocracy / doğal aristokrasi’ ve yine yaş, öğrenim düzeyi gibi farklılıkları ifade eden ‘democratic equality / demokratik eşitlik’ argümanlarını içeren ‘difference principle / farklılık ilkesi’nden oluşur.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında daha fazla gelişme olanağı bulan ‘sosyal adalet / sosyal devlet’ an­layışını savunanlar ile özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde çoğunluğu siyahlardan oluşan eşit haklar hareketini sürükleyenlerin ve buna destek veren siyasi muhalefetin duygu ve düşüncelerine ter­cüman olan Rawls’un, az yukarıda kısaca özetlenen haklar ve hakların dağıtımı konusundaki özgün adalet kuramı, bir yandan azınlık ve birey haklan ile ilgili sorunların çözümlenmesi yönünde siyasal düzenleme yapılmasını talep eden siyasi radikaller için, diğer yandan gücün, gelirin ve zenginliğin adaletsiz biçimde dağıtılmasına olanak sağlamakla eleştirilen kapitalist ekonomi karşıtları için hala bir referans niteliğindedir.

Haklılıkla adalet arasında, haklar ile hakların dağıtılması arasında organik bir bağ kuran, ahlak ve siyaset felsefesinde hakkın ve hakkaniyetin biraz daha öne çıkmasına katkı yapan Rawls‘un özgün adalet kuramı, kimi tartışmaları, eleştirileri de beraberinde getirmiştir.

Getirilen eleştirilerin en başında, Rawls’un kuramının, bireyselliği ve kültürü yok sayan hayal ürünü bir senaryoya, bir rüyaya dayandığı, yani sanal olduğu, dahası kartezyen düalizmi çağrıştırdığı hususu gelir. ‘A’dan Z’ye Felsefe’ isimli kitabın yazarı İngiliz edebiyatçı ve eğitim uzmanı Alexander Moseley’in aktarımına göre, Rawls’un kuramına karşı çıkanlar şu hususları ileri sürerler; ‘…Siyasi tartışma kendi hayatlarını ve deneyimlerini, ayrıca kendi kültürel beklentilerini masaya taşıyan insanlar arasında yapılır. Bunlar tartışmaya kaçınılmaz biçimde etki yaparlar. Sadece bunların görmezlikten gelinmeyeceği anlamında değil, aynı zamanda yerel beklentiler ve normların, bir liberale çok ters gelse bile, bir kenara atılamayacağı da. Rawls’un çözümünü, kendisinin insanların teorik olarak üzerinde ortaklaşacağını öngördüğü liberalizmden çok uzak olan haklara dayandırması da kabul edilebilir bir şey değildir. Bazı bakımlardan, bu eleştiri hattı ABD’nin ya da Batı’nın, demokrasinin önceliğini ve parlamenter hükümet biçimini evrensel bir siyasi tarz olarak dayatan siyasi müdahaleleri için de kullanılabilir. Rawls’un kuramı bu tür müdahalelere cevaz verir niteliktedir.

Bu eleştiriler kısmen haklı olmakla birlikte, Rawls’un adalet kuramının, bu kuramla  ilgilenenlerin dikkatini bencil çıkarlarla, yani imtiyazlarla ilgili olan haklara çektiğini ve bizi bunu sorgulamaya davet ettiğini de göz önüne almak gerekir. Kural, ilke odur ki, her bir bireyin hakları vardır ve bu hakların korunması, ihlal edilmemesi gerekir. Esasen adalet de bu hakların korunmasıyla ilgilidir, ilgili olmak zorundadır. Bu hakların ihlali durumunda adaletin harekete geçmesi, hem ihlal edeni cezalandırması, hem de ihlal edilen hakkı onarması, sahibine iade etmesi gerekir. Gerek hukuki, gerekse felsefi anlamda sıkıntı, bu hakların sınırlarının çizilmesi noktasında çıkar. Napolyon’un deyişiyle ‘insanların haklarının değil, daha çok çıkarlarının peşinde olduğu’ gerçeğini dikkate aldığımızda, Rawls’ın hak ile çıkar arasında yaptığı ayrımın önemi kanımca daha iyi anlaşılır.

O halde Rawls’un liberaller için yaptığı gibi, hem kendi haklar felsefemizi geliştirelim, hem de başkalarının haklarına duyarsız kalmayalım, onları da gözetelim ve koruyalım. Yani sadece kendi haklarımıza değil, başkalarının haklarına da sahip çıkalım.

Elbette hak da bir çıkardır, ama çıkardan farklı olarak soyludur ve kutsaldır. Onun kutsallığını ve soyluluğunu korumak ise, ancak herkese ait olmasıyla ve eşit biçimde dağıtılmasıyla mümkündür.

DENEMELER (L)

Düşünebilen her canlının insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği anlamına gelmiyor ne yazık ki.’ Oscar WILDE

HUKUK FELSEFESİ ÜZERİNE BİR GEZİNTİ

Gorki  ile Tolstoy, Kırım’da birlikte gezerlerken bir kuş sesi duymuşlar. Tolstoy, ‘Bu ne kuşu’ diye sormuş. Gorki, ‘İspinoz kuşu bu, hep böyle öter!’ diye yanıtlamış. Daha sonra Tolstoy’la bir tartışmaları sırasında Gorki, ‘Bu söylediğiniz, daha önce aynı konu ile ilgili olarak söylediklerinize uymuyor’ diye Tolstoy’u eleştirince, Tolstoy şöyle der: ‘İspinoz kuşunun bir tek türküsü var, bir ömür boyu hep aynı  nağme. Oysa­ki insan kalbinin bin türlü nağmesi var. Ben ispinoz kuşu değilim ki, hep aynı türküyü söyleyeyim.’

Yıllardır hukukla iç içe olduğum, daha çok hukuk üzerine konuştuğum, yazdığım, ama ispinoz kuşu olmadığım için, uzun bir süreden bu yana, hukukun dışındaki konular üzerine, hayata dair şeyler üzerine, sanat, etik, genel felsefe üzerine, ara sıra da siyaset üzerine yazdım, yazıyorum.

Dün kendimle oturup sohbet ederken, çoktandır hukuk üzerine yazmadığımın farkına vardım. O nedenle bu yazımda, hukuk üzerine, bence hukukun en temel  disiplinlerinden birisi olan hukuk felsefesi üzerine bir şeyler yazacağım.

Hepimizin bildiği üzere, felsefe ‘hikmete aşk‘tır, yani ‘bilgelik aşkı‘dır. Aşkın bu türüne bazıları ne yazık ki aşina değildir. Onun için bu kişiler, felsefeye, bilgeliğe, bilgelere karşı mesafeli dururlar. Zira akıllarını, vicdanlarını, yüreklerini söndürmüşler, duygularını, gözlerini, diğer duyularını kapatmışlardır. O nedenle, bakmamayı, görmemeyi, duymamayı, hissetmemeyi, düşünmemeyi, sorgulamamayı tercih ederler. Oysa felsefe bize bütün bu araçları ve insani yetenekleri kullanmayı öğretir. Kendimizi, kamil bir insan, ahlaklı, erdemli bir insan olarak oldurabilmemizin yollarını ve araçlarını verir.

Genel felsefenin hukuka ilişkin bir dalı olan hukuk felsefesi, genel felsefenin temel alanlarından ‘aksiyoloji /değerler felsefesi’ içindeki etik değerler üzerine, yani insanların ahlaki değerlerini sorgulamak üzerine kuruludur. Bu amaçla ve bu noktadan hareketle kişilerin davranış ve eylemlerine esas teşkil eden değerleri araştırır. O nedenle, hukuk felsefesinin temel ilgi alanları; hukukun kaynağı, amacı, adalet idesi, yürürlükteki hukuk düzeninin, yani pozitif hukukun meşruiyeti olarak sayılabilir.

Anglo-Saksonların ‘constructive rationalism’ olarak isimlendirdikleri, bizim kendi dilimize ‘kurucu akılcılık’ olarak çevirdiğimiz kavram, bir düzen ve kurallar bütünü olan hukukun oluşmasında: ‘insan aklının, gelenek ve deneyimlerden bağımsız olarak sadece a priori/deneyden önce olan ilkelere dayanarak tümdengelim yöntemi ile bir toplumsal düzenin bütün kurumlarını baştan itibaren kurgulayabileceği ve gerektiğinde varolan bir toplumsal yapıyı devrimci bir ruhla değiştirip yeniden yaratabileceği’ (1) savı üzerine kuruludur.

Kurucu akılcılık’, insan aklını gereğinden fazla abartan, onu adeta fetişleştiren ve hatta ona Tanrısal bir güç atfeden ‘kartezyen rasyonalizm’in babası Descartes’a dayanır. Akıl yürütme temelinde yükselen ‘kartezyen ilke’, Descartes’ın yürüttüğü akla dayanan bir döngüdür. Döngüsel akıl yürütme, koşulları ve sonuçları birbirini takip eden, hiçbirisi döngünün dışında doğrulanamayan bir akıl yürütme şeklidir.

Dar anlamda deneycilik ile gözlemciliğin karşıtı olan ‘kurucu akılcılık’ kuramının, toplumsal, siyasal ve hukuksal düzlemde önemli yansımaları vardır.

Bu bağlamda, toplumsal olayların, doğal olaylar gibi neden/sonuç ilişkisi çerçevesinde açıklanabileceğini, buna bağlı olarak toplumsal alanın değişmez nitelikteki yasalar üzerine kurulu olduğunu savunan ‘pozitivist’ anlayışın temeli kurucu akılcılıktır.

Yine tarihin mutlak yasalarının olduğu, toplumsal gelişmenin değişmez nitelikteki bu yasalara bağlı bulunduğu savını ileri süren ‘tarihsicilik/historism’ de dayanağını kurucu akılcılıktan alır.

İnsan aklını özgürleştiren, ama bunu yaparken tahakküm edici araçları da beraberinde getiren aydınlanma çağının itici gücü ‘pozitivist bilim felsefesi’dir. Bu felsefi akım, bir yandan doğal olaylar ile toplumsal olayları nitelikleri bağlamında eşitlerken, diğer yandan doğruyu bulmanın tek bir yolu olduğunu, bilimin düz bir çizgi halinde ilerlediğini, olgular ile değer yargılarının birbirleriyle bağımlı ve bağlantılı olmadığını iddia eder.

Egemen bir zihniyet olarak 19.yüzyıldan bu yana tüm düşünce hareketlerini etkileyen ‘pozitivizm’ ile onun dayandığı ‘kurucu akılcılığı’ kendine rehber edinen ‘tarihsicilik’ ise, tarihin bir tek yönü bulunduğu, bu yönün ileriye doğru olduğu, bireyin iradi gücünün ileriye doğru olan bu gidişi yavaşlatmak veya hızlandırmakla sınırlı bulunduğu düşüncesine dayanır.

‘Tarihsiciliğin’ kendisi ile onun ideolojik türevi olan ve Amerikalı futurist Peter F. Drucker’ın nitelemesi ile sadece ‘toplum yoluyla selamete inanmadan /laik dinden’ ibaret bulunan ‘Marksizm’, sorunların çözümü için dayattığı, tek ve evrensel nitelikte olduğunu iddia ettiği doğruların uygulanması durumunda, toplumu daha ileriye taşımayı vaat eder. Nitekim bu argümandan hareket eden Lenin, ‘eğer başarırsak demek ki haklıymışız’ demiştir.

Descartes’ın dışında aşırı akılcılığı savunan belli başlı diğer düşünürler ise, açık toplum karşıtı olan ve o nedenle totaliter bir yönetim biçimini benimseyen eski Yunanlı düşünür Platon/Eflatun başta olmak üzere, sosyolojik pozitivizmin kurucusu Fransız düşünür Auguste Comte, İngiliz faydacı geleneğine bağlı hukukçu Jeremy Bentham, iradeci/analitik pozitivizmin öncüsü İngiliz hukukçu John Austin, sosyal sözleşme kuramları ile ünlü düşünürler Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau’dur.

İnsanoğlunun binlerce yıllık geleneğini, biriktirdiklerini, deneyimlerini, bunların oluşturduğu uygarlıkları, kurumları bir tarafa bırakan ve akıl yoluyla toplumu kurgulamaya girişen bu düşünürler, ‘ahlak, hukuk, din, dil, para ve piyasa gibi kültürel kurumların, bilinçli bir tasarımın ve kurgulamanın ürünü olduklarını‘ ve dolayısıyla ‘akıl yoluyla ve önceden  planlanabileceklerini’ (2) savunurlar.

Toplum yaşamını ilgilendiren konuları, felsefenin esas konusu haline getiren, Çicero’nun ifadesi ile ‘felsefeyi göklerden indirip kentlere sokan’, yani günlük hayata ve sıradan insanlara sunan Sokrates’in ‘akıllı olmanın başlangıcı, bilgisizliğimizi bilmektir’ maksimini kendilerine rehber edinen Friedrich August von Hayek, Karl Popper, David Hume, Adam Ferguson, Edmund Burke, Lord Acton, Adam Smith, Alexis de Tocqueville gibi düşünürler ise, toplum mühendisliğinin bir çeşitlemesi olan bu abartılı akıl anlayışına karşı çıkarlar. Bu düşünürler, etik gibi, ahlak gibi, hukuk gibi soyut davranış kuralları ile dil ve piyasa gibi değerlerin, insan aklı tarafından önceden tasarlanıp vazedilmediğini ve esasen edilemeyeceğini, evrimsel bir süreç içinde kendiliğinden ve doğal olarak oluştuğunu savunurlar.

Hukuku bir bütün olarak ele alan ve onun kaynağının, amacının, işlevinin ne olduğunu, ne olması gerektiğini inceleyen hukuk felsefesi, bu işlevini yerine getirirken genel felsefenin; varlığın iç yüzünü, diğer bir deyişle en yüksek hedefini araştıran ‘metafizik/ontolojik’, güvenilir/pekin bilgiye nasıl ulaşılabileceğini sorgulayan ‘bilgi/epistemoloji’ ve değer biçmek konusunda hangi ölçülere başvurmak gerektiğini inceleyen ‘değer/aksiyoloji’ kuramlarını kullanır.

Bu amaçla genel felsefenin, varlığın anlamını, ne olduğunu, hedefini bulmaya çalışan anlayışı doğrultusunda hareket eden hukuk felsefesi; hukukun anlamını, işlevini, hedefini, doğru hukuk bilgisine nasıl ulaşılabileceğini araştırır. Sadece bunları değil, hukukun en önde gelen ve hatta yegane amacı olan adaletin gerçekleştirilebilmesi için ‘ideal hukuku/olması gereken hukuku’ yaratmaya ve bunun açıklamasını yapmaya çalışır.

Genel felsefenin kuramlarından yararlanarak hukuku tanımlamaya çalışan felsefi yaklaşımlar ile bu yaklaşımların sahipleri: ‘hukukun ide kökenli mi, madde kökenli mi, insan ürünü mü, Tanrı yapımı mı, toplumsal gerçekliğin bir yansıması mı, yasama organının iradesi mi, pozitif hukukun üstünde bir doğal hukuk düşüncesi var mı, hukuk bilgisine deneyle mi, akılla mı, sezgi ile mi varılacağı, hukukun ve adaletin bir değer olup olmadığı, değer ise ahlakı bir değer mi olduğu’ (3) hususlarını araştırırlar. Ulaştıkları sonuca, bu sonuca ulaşmada kullandıkları yönteme göre,  kuramlarını geliştirir, şekillendirir ve isimlendirirler.

Düşünce tarihinde pozitivizmin kurucu babası olarak bilinen Auguste Comte’un kullandığı epistemolojik düşünce şemasının ilk basamağının karşılığı olan ‘teolojik düşünce’, doğal hukuk ve özellikle Tanrısal kaynaklı doğal hukukun, insanı ve doğayı kavrama çabasının açıklayıcı bir çerçevesi olarak ortaya çıkmıştır. Bununla beraber, bu açıklayıcı çerçeve ‘pozitivist nedensellik’ ilkesi gereğince işlevini yeterince yerine getiremediği, metafizik bir kaynak niteliği taşıdığı, insan ve doğa olgularına uzak kaldığı için, yeni bir çerçeve aranması zorunlu olmuştur.

Yine aşırı idealizmin babası olan Hegel’in geliştirdiği ‘mutlak ruh’, Savigny’nin kullandığı ‘halk ruhu’ bu çerçeveyi açıklamakta yetersiz kaldığı için optimal bir denge noktası olan ‘akli çerçeve’ye ulaşılmıştır. Bu yaklaşım sonrasında ‘pozitivizm’, aklın olguları açıklayıcı çerçevesi olarak benimsenmiştir. (4)

Hukuka tek boyutlu yaklaşan bir anlayış olarak pozitivizm, kendi içinde ‘hukuki pozitivizm’ ve ‘sosyolojik pozitivizm’ olarak ikiye ayrılırken, hukuki pozitivizm de, ‘iradeci/analitik pozitivizm’ ve ‘normativist pozitivizm’ olmak üzere ikiye ayrılır.

Toplumsal gerçekliği bütün bilimlerin temeli olarak sayan, hayat için gerekli ilkelerin, hayali, soyut ve fizik ötesinden değil, hayatın kendi gerçeklerinden kaynaklandığını ileri süren pozitivist felsefe ve toplumsal gerçeklik, sosyolojinin babası olan Auguste Comte’a göre, değişmez nitelikteki doğa yasalarının kaçınılmaz bir sonucudur.

Comte, ünlü ‘üç hal yasası’ ile gerek insan düşüncesindeki, gerekse toplumdaki değişme ve gelişmenin, ‘teolojik/mistik dönem’ ile başladığını, geçiş süreci olan ‘fizik ötesi/soyut dönem’ ile devam ettiğini ve ‘pozitif/ bilimsel dönem’ ile sona erdiğini ileri sürer. ‘Nihai/kesin’ olarak nitelediği pozitif süreçle birlikte, halk egemenliği kavramının, eşitlik, hak gibi siyasi ve hukuki değerleri içermediğini savunan Comte, bu süreçle birlikte, toplumdaki her bireyin görevi ve yükümlülükleri olduğunu, bireylerin görevlerini ve yükümlülüklerini yerine getirmek suretiyle, toplum yaşamı  için gerekli olan güvenin sağlanabileceğini, bunun ise hakların yerini alan ahlaki bir olgu olduğunu iddia eder.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, nedensellik yoluyla doğayı, fizikten esinlenerek toplumsal yaşamı, dolayısıyla da hukuk olgusunu açıklamaya ve bu açıklamayı da bilimsel genellemelere dönüştürmeye çalışan Auguste Comte’un kurucu babası olduğu ‘sosyolojik pozitivizm’, fizik ötesi ilkelerden daha çok, pozitif nitelikteki toplumsal olgulara dayanır. (5)

Toplumsal olguları hukukun pozitivesi olarak kabul eden (6) ve bu kabule bağlı olarak, hukuku toplumsal alanda eylemsel olarak varolan ve yine toplumsal yaptırımlarla uygulanması sağlanan kurallar olarak gören ‘sosyolojik pozitivizm (7),  kuralların içeriği ile ilgili olmadığı gibi, bu içeriğin etik değerlerle ilgili olup olmadığı hususuyla da ilgili değildir. (8)

İngiliz pozitivizminin en önemli düşünürlerinden birisi olan John Austin (1790-1859), hocası Jeremy Bentham ile birlikte İngiliz ‘common law/ortak hukuk’ geleneğine karşı geliştirdikleri eleştiri üzerine kurulu bir hukuk reformunu savunurlar.

Sistematik kurgusu ve akli yapısı ile işlevini/hükmünü yıllardır sürdüren, başta Kıta Avrupası olmak üzere, diğer pek çok ülkeye örnek olan Roma Hukuku, Bentham ile Austin’in geliştirdiği hukuk reformunun hem kaynağı, hem de temel referansıdır. (9)

İngiliz ‘analitik pozitivizmi’nin kurucusu olan Austin’e göre, algı ve gözlem yoluyla saptanabilen hukuk, yasama organının iradesinden ibaret olup, toplumsal yapıyı oluşturan geleneği, örf ve adeti, ahlakı kapsamadığı gibi, her türlü etik değere, politikaya, ideolojiye, sosyolojiye, dine, tarihe ve felsefenin diğer sorunlarına karşı da mesafelidir.

Egemen gücün buyruğundan ibaret olan hukuk, Austin’e göre, ‘akli bir varlığın, (egemen gücün/yasa koyucunun) üzerinde iktidar sahibi olduğu başka bir akli varlığın, (bireyin/yönetilenin) davranışlarını düzenlemek için ortaya koyduğu davranış (zorlayıcılık/emir) modelidir’. (10 ) Bu tanımda yer alan, ‘akli varlık’ kavramı ile kastedilen ‘egemen güç/yasa koyucu’, bu ‘akli varlığın üzerinde iktidar sahibi olduğu diğer akli varlık’ ile ifade edilmek istenilen ise ‘yönetilenler’dir.

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere, egemen irade olarak yasa koyucuyu tanıyan ve hukuk kuralının uygulanabilmesi için zorlamaya/yaptırıma gereksinim duyan ‘iradeci/analitik pozitivizm’, doğal hukuk öğretisine karşı olduğu gibi, yürürlükteki hukukun, yani pozitif hukukun üstünde bir hukuk düşüncesine de karşıdır.

Şeri hukukun yanısıra Padişahın subjektif iradesi üzerine kurulu olan Osmanlı Hukuk sistemi, özellikle Osmanlı ‘örfi hukuk’ sistemi,  iradeci/analitik pozitivizmin tarihte uygulanmış önemli örneklerindendir.

Hukuksal pozitivizmin bir diğer türü olan ‘normativist pozitivizm’, Avusturyalı hukukçu Hans Kelsen’in ‘The Pure Theory of Law/Saf Hukuk Teorisi’ ne dayanır. Algıdan yola çıkan zihinsel süreçte, bir kimsenin sürecin ortasındaki bir çıkarımı, sürecin başına dönmeden, yani kişinin kendisinin bunu gözlem, deney vs. yapmadan akli olarak kabul etmesi durumunda, bu önermenin onu bağladığını ileri sürer. (11) Kelsen’e göre bu metodolojik bağlılık, hukuk için de geçerli olup, irade bildirici davranış ortadan kalktığı halde, kişi bu irade bildirici eylemi bilmeden de istenilen biçimde davranıyorsa, norm ve onun objektif anlamı işlevsel duruma gelir. (12 )

Emir önermeleri, ‘kural/düstur’ ya da ‘norm’ deyimleriyle de adlandırılmış olduğundan, hukuk üst başlığı altında bir araya getirilen kurallar, belirli niteliklere sahip olan normların toplamından ibaret olan bir bütündür. Hukuk bilimi, özel bir şekilde nitelendirilen normlarla uğraştığından, başka normlarla uğraşan diğer bilim kolları gibi norm bilimleri olarak isimlendirilen bilim grubu içine girer ve o nedenle hukuk bilimi ‘hukuki normlar bilgisi’ ya da ‘hukuk normolojisi’ olarak da isimlendirilir. (13)

Ne var ki, hukuk dogmatiğinin konusunu oluşturan kurallar, güvenilir ve değişmez nitelikte olmadıkları için, bilim konusu sayılmazlar ve o nedenle hukuk bilimi norm koyma bilimleri grubuna girmez. (14) Bu çıkmazın farkında olduğu için Kelsen, norm bilimleri kavramına başka bir anlam vermek ve bu suretle hukuk bilimini gerçek bir bilim haline getirmek amacı ile ‘Saf Hukuk Teorisi’ olarak isimlendirilen kendi kuramını geliştirmiştir.

Biçimsel/formel bir kuram olan ve o nedenle olgusal olmayan Kelsen’in normativist kuramı, hukuk ötesi değerler olarak gördüğü için, tıpkı iradeci/analitik pozitivizm gibi, normun kapsayabileceği ve kendisini denetleyebilecek ahlak, etik, din, siyaset, adalet gibi değerleri ve elbette doğal hukuk kuramını hukukun dışında tutar. Birbiri ile uyumlu hiyerarşik bir normlar dizgesine dayanan normativizm, bu dizgenin en üstüne ‘temel norm/grund norm’ olarak varsaydığı normu yerleştirir ve normun hemen arkasına başta anayasa olmak üzere yasa, tüzük, yönetmelik vs. gibi, temel norma oranla daha az etkili olan diğer normlara yer verir. (15) Bu hiyerarşik dizge içinde kendine yer bulan her norm, kaynağını ve geçerliliğini kendi üzerindeki normdan alır ve dolayısıyla kendi üzerindeki norma aykırı olamaz.

Hukukun, hem ampirik, hem de metafizik boyutu olduğu noktasından hareket eden kimi eleştirmenler, Kelsen’in normativist kuramının, hukukun ampirik niteliğini aşan ve yürürlükteki hukukun vicdanlarda kabul görmesine olanak sağlayan metafizik boyutunu ve dolayısıyla adalet idesini dışladığını, etik değerlere yer vermediğini, toplumsal gerçekliği ise ihmal ettiğini ileri sürerler. Bir kısmı haklı olan bütün bu eleştirilere rağmen, bizim ülkemizdeki hukuk sistemi de dahil olmak üzere, günümüzün pek çok hukuk sisteminin Kelsen’in kuramına uygun biçimde yapılandırıldığını söylemek mümkündür.

XVIII. yüzyılda doğal hukukun metafizik ve soyut özelliğine bir tepki olarak İngiliz düşünürü ve hukukçusu Bentham tarafından geliştirilen ‘faydacı kuram’, insan eylemlerine ‘hazzın ve acının’ yön verdiği noktasından hareket eder ve yaşamdaki temel amacın acıdan kaçınmak, hazza ulaşmak olduğunu savunur.

Bentham ile ünlü olmakla birlikte, ‘faydacı kuramın’ kaynağını kadim tarihte ve Antik Çağda geliştirilen hazcı düşünceler oluşturur. Antik Çağdaki hazcı yaklaşıma göre, bir eylem, bedensel anlamda haz getirdiği ya da bunu amaçladığı takdirde değerlidir. (16) Antik Çağda Aristippus tarafından savunulan ve fakat Epikür tarafından rafine edilen bu hazcı yaklaşımlar, 17 ve 18.Yüzyılların İngiliz ‘deneyci/amprist’ düşüncesine, daha sonrada, hem bunlardan, hem de Bacon, Locke ve özellikle David Hume’un kimi faydacı görüşlerinden etkilenen Bentham’a esin kaynağı olmuştur.

Aristippus’tan Bentham’a kadar tüm faydacı düşünürler, yarar kavramını, her türlü acıdan uzak, hoşlanma, haz duyma, mutluluk olarak algılamışlar, insan eylem ve davranışlarını verdikleri haz ve mutluluk oranında iyi, verdikleri acı ve mutsuzluk oranında kötü saymışlardır (17)

Faydacı sistem, gerek hayatta, gerekse siyasi alanda yaptığımız hemen her şeyi bir fayda-maliyet analizine tabi tutar. Siyasal ve sosyal alanlarda reformlar yapılması gerektiğini söyleyen ve bu uğurda çaba gösteren Bentham, kendi yaşadığı döneme egemen olan muhafazakar hukuk anlayışına ve geleneğine meydan okumuş, hukukun kendi kuramı olan faydacılık temelinde radikal olarak yeniden düzenlenmesi yönünde çalışmıştır.

Bireysel faydaların matematiksel olarak toplanabileceğini ve bu suretle toplumsal faydanın bulunabileceğini savunan Bentham’ın, ünlü ‘The great happiness of the great numbers / En fazla sayıdaki insanın en fazla mutluluğu’ özdeyişini kendisine ilke edinen ‘faydacı kuram’a göre, hukuku belirleyen olgu sadece faydadır. O nedenle, temel işlevi adaleti gerçekleştirmek amacıyla iyiyi gerçekleştirmek, kötüyü yok etmek olan hukuku, faydayı esas alan devlet, yani insan aklı yaratır. Felsefi radikaller olarak da isimlendirilen faydacılara göre, hukuksal, ekonomik ve siyasal yeniliklerden oluşan bir program olan faydacılık, hem kişisel ahlakın, hem de kamu politikalarının yegane rasyonel rehberidir. (18)

BİBLOĞRAFYA

1- Hayek’in Hukuk ve Adalet Teorisi – Dr.Sururi Aktaş

2-              “                                              “

3-              “                                              “

4- John Austin’in Hukuk ve Devlet Teorisi – Yrd.Doç.Dr.Ayşen Furtun

5- Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri – Prof.Dr.Ernst Hirsch

6- Hukuksal Pozitivizm – Prof.Dr.Niyazi Öktem

7- Hayek’in Hukuk ve Adalet Teorisi – Dr.Sururi Aktaş

8- Hukuk Felsefesinin Temel Sorunları – Prof.Dr.Vecdi Aral

9- John Austin’in Hukuk ve Devlet Teorisi – Yrd.Doç.Dr.Ayşen Furtun

10-Lectures on Jurisprudence or the Philosophy of Positive Law – John Austin

11-John Austin’in Hukuk ve Devlet Teorisi – Yrd.Doç.Dr.Ayşen Furtun

12-                                   “                                              “

13-Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri – Prof.Dr.Ernest Hirş

14-                              “                                                       “

15-Hayek’in Hukuk ve Adalet Teorisi – Dr.Sururi Aktaş

16-Hukuk Felsefesi Açısından Yararcılık Teorisi – Doç.Dr.Ahmet Gürbüz

17-                                 “                                                   “

18-                                    “                                                       “

 

 

 

 

 

 

 

DENEMELER (XLXIII)

Ben bir insanoğlu, sen bir dut dalı / Ben babamı, sen ustanı unutma…’ Aşık VEYSEL

USTA OLMAK! BİLGE OLMAK!

Bilgi nedir? Bilge kimdir? Usta kime denir?

Arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamasına rağmen, 2500 yıldan daha fazla bir zamandan bu yana insanlığı etkileyen ve aydınlatan Sokrates’e göre bilgi, ‘kendini bilmek’, yani ‘insanın entelektüel ve ahlaki yönden büyümesi’dir.

Sokrates’in en büyük rakibi Protagoras’a göre bilgi, ‘mantık, dilbilgisi, retorik, yani konuşma sanatı’dır.

Tao ve Zen felsefesine göre bilgi, ‘aydınlığa, bilgeliğe, hikmete giden yol’, yani ‘kendini bilmek’tir.

Doğulu bilge Konfüçyüs’a göre bilgi, ‘neyi, ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilmek’tir.

Bütün bu bilgelerden binlerce yıl sonra yaşamış olan bir diğer bilge, Mussolini’nin yıllarca hapiste tuttuğu, gazeteci, sendikacı, olağanüstü siyaset felsefecisi, İtalyan Marksist Antonio Gramsci, ‘Hapishane Defterleri’ isimli kitabında şunları yazıyor; ‘Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası, insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil- mesidir.’

Bilginin değerini, aynı zamanda bilginin, sevgi gibi paylaşıldıkça çoğaldığını anlatan güzel bir Çin atasözü var. Şöyle diyor Çinliler; ‘Bende bir yumurta olsa, sende de bir yumurta olsa. Sen, sendeki yumurtayı bana versen, ben de, bendeki yumurtayı sana versem, ikimizin de birer yumurtası olur. Ama sen de bir bilgi olsa, bende de bir bilgi olsa, sen, sendeki bilgiyi bana versen, bende, bendeki bilgiyi sana versem, ikimizin de iki bilgisi olur.’

Bilginin değerini bilenlere, neyi, ne zaman, nerede, nasıl söyleyeceğini bilenlere, aydınlığa, hikmete giden yolu bilenlere, kendini bilenlere ve bütün bunları kendi yaşamlarına uygulayabilenlere bilge diyoruz, usta diyoruz.

Zaman denen tren işte geçti; / Ama o ağır demir raylar kaldı; / Geçip gitse de uğultusu trenlerin, / Alnından düşen o soylu ter duruyor Hoca’nın. / O trende birlikte çok yolculuk ettik, / Bana yollar gösterdi; / Kırları, pusudaki tepeleri; / Kale burçlarını, hikmet burçlarını, limanlarını şiirin, / Deniz fenerlerini.’

Bu dizeler şiirimizin ustalarından Gülten Akın’a ait.

Gülten Akın’ın bu güzel, bu anlamlı şiirinde ifade ettiği gibi, hepimizin özel yaşamında olsun, meslek yaşamında olsun, bize ‘yollar göstermiş, kırları, pusudaki tepeleri, kale burçlarını, hikmet burçlarını, limanlarını şiirin, deniz fenerlerini göstermiş’ insanlar vardır. İnsana, insanlara, insanlığa hizmet eden, bilgisini, zamanını, deneyimlerini insanlığa sunan o insanlara usta diyoruz, bilge diyoruz.

O insanlar, pek çok özelliğe sahiptirler, ama iki özellikleri diğerlerinden daha önde gelir. Çalışmak ve düşünmek. Çalışmak, üretmek, kendi emeğiyle geçinmek, kendi kendine yetmek onları özgür kılar; düşünmek, iyi düşünmek, doğru düşünmek, doğru yaşamak ise onlara onur verir.

Onun için ‘Sefiller’de, bağımsız genç bir adamın kendisini geliştirmesini, oldurmasını anlatan Victor Hugo şöyle yazar: ‘… pek çok zenginin sahip olmadığı bu iki zenginliği ona vermiş olduğu için o, Tanrıya şükretmektedir: kendisine özgürlük veren çalışma ve onur veren düşünce.

Şimdi yeri gelmişken, tam da ustalarla, bilgelerle ilgili olan iki anekdotu sizinle paylaşmak istiyorum.

Birincisi şu; Zehir hazırlanırken, Sokrates bir flüt parçası öğrenmeye çalışıyormuş. ‘Az sonra öleceksin, bu senin ne işine yarayacak?’ diye sormuşlar. ‘Ölmeden önce bu parçayı öğrenmeme’ diye yanıtlamış.

Bu anekdotun kıssadan hissesi, öğ­renmenin değeridir. Onun için bildiklerimizi öğreteceğiz, bilmediklerimizi öğreneceğiz, bunun için de kendimize emek vereceğiz. Zira kendimizi sadece böyle oldurabilir, entelektüel ve ahlaki yönden büyümemizi ancak bu şekilde sağlayabiliriz.

İkinci anekdotu ise İlya İzmir Yayınevi tarafından yayımlanan ‘Hayatı Ölçülü Yaşamak‘ isimli kitapta Peter Uffelmann ve Tobias von der Recke şöyle anlatıyorlar; Bir Avrupalı Çin’e gezmeye gider ve Çinli Wu’nun evine konuk olur. Avrupalılardan yana dertli olan Wu, Avrupalıların kendileri dışındaki toplumları anlama ve tanıma konusunda çok fazla istekli olmadıklarını, bu konuda biraz istekli olanların ise son derece yüzeysel bir çaba gösterdiklerini söyler.

Avrupalı bu eleştiriye karşı çıkar ve Wu’dan Avrupa ile Çin’in dünyaya bakışları arasındaki farkı açıkla­masını ister.

Wu konuşmaya başlar ve der ki: ‘İkimizde bir sandalyenin üzerinde rahatça oturuyoruz. Sandalye Çinlilerin icadı değil, aynı zamanda Avrupalıların da kullandığı, onlara da ait olan bir araç. O halde sandalye her iki kültürün de ortak malı. Bir Avrupalı olarak siz, sandalyenin özelliklerini nasıl açıklarsınız?

Avrupalı ne diyeceğini tam olarak bilemez, kem küm eder, sandalye ile insanın beden yapısı arasındaki ilişki üzerine bir iki şey söyler ve sözlerini yemek masasının çevresine dizilmiş olan sandalye ile masanın anlamlı bir birliktelik içinde olduğunu ifade ederek tamamlar.

Wu söylenenlerin doğruluğuna katılır ve devamla: ‘Ama biz Çinliler siz Avrupalılardan farklı olarak bir adım daha ileriye bakarız. Sandalyelerin çoğu hala ahşaptan yapılıyor. Ahşap ormandan elde ediliyor. Daha sonra elden geçiriliyor, uygun parçalar halinde kesiliyor. Sonra sizin söylediğiniz kullanma aşaması geliyor. O aşamaya kadar sandalye daha hala anlamsız, işlevsiz ve cansız bir nesnedir. Anlam, işlev ve canlılık ka­zanabilmesi için, bir insanın yorulduktan sonra onun üzerine oturması, yorgun vücudunu ona emanet etmesi, sırtını sandalyenin arka tarafına dayayarak gevşemesi ve bu suretle sandalyenin nimetinden dolaysız olarak yararlanması, zihni ve ruhu ile onu algılaması gerekir.’ der.

Bunları dikkatlice dinley­en Avrupalı anlamlı bir yorum yapar ve ‘bir sandalyenin imalatındaki asıl marifetin, ona, insanın üzerine oturup dinlenmesine imkan verecek biçimde şekil veren kişiye ait olması gerektiğini’ söyler.

Evet’ der Wu ve sözlerini ‘Herkes bir sandalye yapabilir. Ama bir sandalyenin iyi olabilmesi için, ondan yararlanan kişinin ona bir nimet gözüyle bakması gerekir’ diyerek sürdürür.

Avrupalı, bunun yaşamın diğer alanları için de geçerli olup olmadığını sorar.

Wu sözlerine ‘Tüm alanlar için geçerlidir. Zanaattan felsefeye kadar her alanda geçerlidir’ diyerek başlar ve devamla şunları söyler: ‘Dünyevi uğraşların hedefi kar elde etmek de olabilir, devlet düzeninin tesisi ya da düşmanın yok edilmesi de olabilir. Ama bütün bunların anlamı ve amacı insana yönelik olmalıdır. İnsana hizmet olmalıdır. Onun için bizde, düzenli düşünmenin babası olan Konfüçyüs, küçük bir derenin üzerine bir köprü yapan ve böylece köylülerin yürüme mesafesini kısaltan adamla aynı onuru taşır. Krizantemlere özenle bakan ve böylece gözlerimize mutluluk veren bahçıvana da aynı isim verilir. Bu isim, yaşamın bize hazırladığı gizli nimetlerle ilişkilidir. Böyle bir nimeti keşfedip insanlara sunan, insanlara hizmet eden herkese biz usta deriz.

DENEMELER (XLIX)

Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur‘ LESSİNG

HAYATI KREŞENDO’DA YA DA DE’KREŞENDO’DA YAŞAMAK!

Öğrenmekle, öğretmekle geçen, kimi zirveleri görebilmek için tırmanmakla geçen, bir gelecek inşa etmek çabasıyla, arayışlarla, umutlarla, insanları ve yaşamı tanımaya çalışmakla, her zaman, her konuda elinden gelenin en iyisini yapma çabasıyla geçen, anlamlı ya da anlamsız olaylarla, mutlu ve mutsuz anlarla, başarılarla, başarısızlıklarla geçen, kimi zaman kendi düşünü yaşayarak, kimi zaman kendine biçtiğin, kimi zaman da başkalarının sana biçtiği rolü oynayarak geçen, hayatta olma mucizesinin değerini bilerek, hayatı kucaklayarak, hayata dokunarak geçen, bütün bunları yaparken yaşamın kimi güzelliklerini ıskalamakla, kimi arzuları, umutları, beklentileri ertelemekle geçen kreşendo yıllarımın ardından, şimdi hayatı tam olarak de’kreşendo olmasa da, daha düşük tempoda yaşıyorum.

Ben Buddha gibi oturuyorum, fakat sivrisinekler beni ısırmaya devam ediyorlar‘ diyor bilge Gandi. Buddha gibi değil belki, ama ben de oturuyorum ve fakat sivrisinekler beni de ısırmaya devam ediyorlar. Onların işi bu, yapacaklar elbette. Yapsınlar, ısırmaya devam etsinler. Ama bilsinler ki, benim artık canım yanmıyor. Geriye ne kadar ömrüm kaldı bilmiyorum, ama kalan o ömrümü de böyle yaşamak istiyorum. Yani kimse gölge etmesin, başka ihsan istemiyorum.

Kreşendo yıllarımda olduğu gibi yine her sabah, bir başına yaşam olan, bana yaşıyor olmamın ayrıcalığını sunan yeni bir gün için uyanıyorum. Uyandığım her günü, hevesle, umutla, bir şeyler öğrenme, kendim için, başkaları için bir şeyler yapmak çabası ve isteğiyle yaşıyorum.

Yani kimileri gibi güne, bugün kimi, nasıl, ne kadar üterim, bugün sevmediğim, nefret ettiğim insanların başına nasıl çorap örerim, yalanlarımla, hakaret ve iftiralarımla düşmanlarımın kişiliklerini nasıl katlederim, kimin dedikodusunu yaparım diye uyanmıyorum. Günü de öyle yaşamıyorum.

Hayatı kasten darlaştırmak’ diyor Ahmet Hamdi Tanpınar. Güne dair şeyleri, baroya dair, siyasete dair şeyleri konuşmak istemediğim, dedim dedi tarzı konuşmalardan sıkıldığım, bitmeyeceğini bildiğim dışarıdaki gürültü patırtı ile değil de, içimde yükselen ve beni hiç rahatsız etmeyen seslerle ilgilendiğim, hem çevremdekilerin, hem de zihnimin ürettiği duygu ve düşünce çöplerinden kurtulduğum için, uzun bir süreden bu yana, tam da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi kasten darlaştırdığım bir hayatı yaşıyorum.

Kasten darlaştırdığım bu hayatta, daha çok kendi işimle ve kendimle meşgulüm. Ocak 2014 başlarında kurduğum bu blokta yazarak, hem yazma arzumu tatmin ediyorum, hem de bildiklerimi, biriktirdiklerimi ilgi duyanlarla, beni izleyenlerle paylaşıyorum. Bir yandan mesleğimi icra ederken, diğer yandan yazarak kendimce entelektüel bir işlevi yerine getirmeye çalışıyorum.

Güne kitap okuyarak, müzik dinleyerek başlıyor, ertesi güne merhaba demek için yatmadan önce de aynı şeyleri yapıyorum.

Bazen hayata daha değişik şekilde dahil oluyorum, bu bağlamda sevdiğim, değer verdiğim, beni seven, bana değer veren insanlarla birlikte oluyor, onlarla sohbet ediyor, ara sıra ağır yaralı şarkıların refakatinde, dostlarım ya da arkadaşlarımla birlikte iki üç kadeh içki içiyorum.

Ama ‘Ne halinden memnun bir domuz, ne de tedirgin bir Sokrates’ değilim. Halinden memnun, kendi halinde, sade, hemen her konuda iddiasız, hiç kimseden hiçbir şey talep etmeyen, beklentilerinden azami ölçüde arınmış, kendisiyle barışık, başkalarını değil, kendisini dinleyen bir insanım sadece. Ne kendimden, ne de hayatımı kasten darlaştırmış olmaktan, yani seçilmiş yalnızlığımdan şikayetçi değilim.

Benim hayatım, benim mesajımdır‘ diyor Gandi. Bu sadece Gandi için böyle değildir elbette. Başkaları için de böyledir. Zira herkesin bir hayatı vardır ve yaşadıkları hayat onların mesajıdır. Benim de bir hayatım var, anlamlı bir hayatım var, hayatımın bir anlamı var. Bu dünyadan ayrılırken geriye bırakacağım en önemli miras bu anlamdır. Ve bu anlam, benim hayatıma dair mesajımdır. Bu mesaj, bu anlam, yazdıklarımda, yaptıklarımda, konuştuklarımda, anılarımda yüklüdür.

Esasen hayat, insanın yaptıklarıyla, geride bıraktığı eserleriyle, ağır veya hafif anılarıyla doludur ve ancak bu şekilde anlamlı olur. Bazı garip anlarda bu anlam ve anılar, insanın ruhunun içinden süzülür ve gözlerinin önüne gelir. Bu anılar, bu anlam aslında hayatın birikimleridir ve onu zenginleştirir. Anılar da dahil olmak üzere, sadece ölüm, hayat dediğimiz depoyu ortadan kaldırır. Zira ölüm, ölenle birlikte ölür.

Ölüm, hayatın doğal bir parçasıdır. Olgular dünyasındaki sayısız olaylardan, olgulardan sadece bir tanesidir. Esasen her doğan potansiyel ölüm adayıdır. Ama günümüz dünyasında hemen her şey, sanki ölüm hiç yokmuş gibi işler. Hiç kimse ölümden konuşmaz, hemen herkes ölümü her yerde, her söyleminde bastırır. Oysa ölüm her yerdedir, ne zaman geleceği belli olmasa da, hep yanımızdadır, yakınımızdadır.

Ölüm‘ diyor Octavia Paz, ‘yaşam sahnesindeki rol kesme/hava atma çabalarımızın pek işe yaramadığını gösteren bir aynadır.’ Sadece mutluluk, mutsuzluk, hüzün, hayal kırıklıkları ve umutlardan oluşan hayatın sonu değildir ölüm, aynı zamanda rol kesme, poz yapma çabalarımızın da sonudur.

Öldükten sonra, hayatta kestiğimiz roller, attığımız havalar değil, var ise eğer yaptıklarımız, geride bıraktığımız eserler, yaşadığımız hayata kattığımız anlam hatırlanır. Onun için ölüm insanın hayatını tanımlar. İnsanın hayatında anlam yok ise eğer, ölümünde de anlam yoktur. İnsanın ölümünde anlam olmasının veya olmamasının belki o kadar önemi yoktur. Ama insanın hayatında bir anlam olmasının veya olmamasının önemi vardır. Zira insanın hayatında anlam yok ise eğer, o hayat boşuna yaşanmış demektir.

Son söz; aklınızı kaybetmenize neden olacak bir şeyiniz olsun istiyorsanız eğer, hayatınızda kaybetmekten korkacağınız bir anlam olsun. Hayatınızda bir anlam yok ise eğer, kaybedecek bir şeyiniz de yoktur zaten. Buna aklınızda dahildir!…