SÖZCÜKLER ANLAMLARINI YİTİRDİĞİNDE

İNSANLAR ÖZGÜRLÜKLERİNİ YİTİRİRLER!

Tarih 19 Mart 2007. Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref, Pakistan Anayasası’na aykırı olarak Pakistan Anayasa Mahkemesi Başkanı İftihar Çaudri’yi görevinden aldı. Bunun üzerine Pakistan’daki binlerce yargıç, avukat ve savcı Çaudri’nin görevine iade edilmesi isteğiyle bir eylem başlattı. Tarihe ‘kravatlı isyan’ olarak geçen bu eylem sırasında pek çok avukat, yargıç ve savcı açlık grevine giderken polisle kravatlı eylemciler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Polis eylemi bastırmak için orantısız güç kullandı.    

Tarih 26 Şubat 2014. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bizzat kendisinin Anayasa’ya aykırı olduğunu ifade ettiği 11.12.2010 kabul tarihli ve 6087 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin torba kanunu onadı.

Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren değişiklikler gereğince HSYK Genel Sekreteri’nin, Genel Sekreter Yardımcıları’nın, Teftiş Kurulu Başkanı’nın, Teftiş Kurulu Başkan Yardımcıları’nın, Kurul Müfettişleri’nin,  Tetkik Hakimleri’nin, İdari Personel’in ve yine Türkiye Adalet Akademisi Başkan ve yöneticilerinin görevleri kendiliğinden sona ermiş olacak. 

Yapılan değişiklikler sonrasında, başta Yüksek Yargı Organları olmak üzere (ihtilaf olarak önüne geleceği için Anayasa Mahkemesi’ni bu konuda mazur görmek gerekir) yargının iddia ve karar makamlarından herhangi bir tepki gelmedi. Bir kısım Barolar ise yapılan değişikliğin Anayasaya aykırı olduğunu basın açıklaması yapmak suretiyle ifade etmekle yetindiler.      

Yani Pakistan’da olanlar Türkiye’de olmadı. Esasen bu olması istenen bir şey de değildir. Değildir, zira hukukçular sokağa çıkarak protestoda bulunmayı Anayasal bir hak olarak görmekle birlikte, kendileri bu yola başvurmayı pek sevmezler ve o nedenle de bu yola başvurmak istemezler. Doğrusu da budur.    

Pakistan örneğini vermemin nedeni bu yolu önermek için değil, bir zamanlar ‘açıklama yapmak yetmez, eylem yapmak gerekir’ diyen kimi barolara son beş altı ay içinde olanlar karşısında sadece açıklama yapmakla, gazetelere ilan vermekle yetinmelerindeki görüş ve düşünce değişikliği ile uygulamalarındaki çifte standardı anımsatmak içindir.

‘İnsanın kişiliği, kendisine yapılan haksızlığa karşı takındığı tavırda gizlidir’ diyor Sartre.  Bunu şunun için yazdım; HSYK’nın yapılanmasıyla ilgili olarak yapılan yasal değişiklik sadece yargı bağımsızlığına yönelik ağır bir darbe değildir. Bu aynı zamanda Yüksek Kurul’un manevi kişiliğine karşı bir saldırı ve her bir kurul üyesine yönelik bir güvensizliktir. Bu durum karşısında Yüksek Kurul üyelerinden beklenen hep birlikte görevlerinden istifa etmeleridir. Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte görevleri sona erecek olan kurulun diğer elemanlarıyla dayanışma anlamına da gelecek böylesine radikal bir tavrın gerçekleşmeyeceğini bilmekle birlikte, hem bir yurttaş, hem de yargı gücünün üyesi olan sade bir avukat olarak beklentimin bu yönde olduğunu ve bu beklentimin pek çok kişinin duygu ve düşüncelerini de yansıttığını özellikle belirtmek isterim.

HSYK Kanunu’nda yapılan değişikliklerin hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı bağlamında değerlendirilmesi durumunda söylenmesi gereken şeyler ise herhalde şunlar olması gerekir;

1-      Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramların hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan kendilerini açıklayamaması, hukukun toplum yaşamında olsun, ulusal veya uluslararası düzeyde olsun ne ölçüde yaşamsal ve işlevsel olduğunun kanıtı ve göstergesidir.

2-      İnsanların davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın yegane yolu olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, hukukun üstün ve evrensel ilkelerine bağlılıktır, yani hukuk devleti olmaktır. O nedenle devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlardan olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik, yani hukuk yaratma, kural koyma gücüne günümüzde hukuk devleti olma niteliği de eklenmiştir.

3-      Devletin niteliğinde ve evriminde zaman içinde oluşan dönüşüme ve değişime bağlı olarak, devleti kimin yönetmesi gerektiği hususu da geçen zamanla birlikte değişmiştir. Bu bağlamda Platonik Cumhuriyette siteyi yönetenin ‘filozof’, Aziz Thomas’a göre devleti yönetecek olan kralın ‘erdemli’ olması gerekirken, Marx’a, Engels’e, Lenin’e göre devleti ‘işçi sınıfı/proleterler’ yönetmelidir. Karl Popper’e göre sorun, yöneticinin ‘kim olacağı’ değil, ‘nasıl yöneteceği’dir. Ve hatta çok daha tercihe değer olanı, daha az yöneten bir devletin, bir iktidarın olmasıdır.

4-      Almanca karşılığı ‘halk hakimiyeti’ olan demokrasinin, asla halk hakimiyeti olmadığını ve esasen olmaması gerektiğini, demokrasinin her şeyden önce gücün tek elde toplanmasına izin vermeyen, devlet gücünün sınırlanmasını talep eden ve diktatörlüğe karşı silahlanmış bir kurum olduğunu ileri süren Karl Popper’e göre, ‘kim halktan sayılırsa sayılsın, ister askerler, ister memurlar, işçiler, din adamları, aydınlar, bunların hiçbirisinin devleti yönetmemesi, bu güç odaklarının hiç birisinin çok fazla güce/iktidara sahip olmaması gerekir.’ Güç temerküzünü önlemenin en etkili aracı olan kuvvetler ayrılığı ilkesinin vazedilmiş olmasının nedeni de budur.  

5-      Plato’dan bu yana sorulan ve farklı yanıtları olan ‘devleti kim yönetmelidir’ sorusunun yanıtını eğer bugün vermek gerekir ise, bu yanıtın, elbette ‘seçimle gelen ve o nedenle meşruiyetini halkın oyundan alan sivil yönetim, yani siyasetçi olması’ gerekir. ‘Devlet nasıl yönetilmelidir’ sorusunun yanıtı ise, ‘devlet kurallarla, yani hukukla, yani adaletle yönetilmelidir’ şeklinde olmalıdır.

6-      Bu itibarla; devletin gerçekleşmesi yönünde çaba sarf etmesi gereken işlerin en başında ‘adalet’ gelir. Esasen hukuk devletinin temelini de adalet ilkesi oluşturur. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi ise sadece ve sadece etkili, üretken, işlevsel ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin kurulması ile mümkündür. Bu nitelikte bir adalet sisteminin kurulması ve işleyebilmesi ise her şeyden önce yargının ‘bağımsız’ ve ‘tarafsız’ olmasını gerektirir. Hak arayan, adalet talep eden insanların haklarının korunmasında ve halkın yargı sistemine olan güveninin sürmesinde asıl olan yargının tarafsızlığının sağlanmasıdır. Bu bağlamda bağımsızlık yargıya sunulmuş bir ayrıcalık değil, yargıç tarafsızlığını sağlamanın yegane ve en etkili aracıdır.

7-      Gerek yargısal anlamda, gerekse etimolojik olarak tarafsızlık kavramı ile kast edilen, yargılama aşamasında yargıcın davanın taraflarından birisi lehine veya aleyhine bir eğilim içinde olmaması, hukuk normunu taraflara eşit biçimde uygulaması ve bunun bir sistem olarak güvence altında olmasıdır. Bunun, özel hukuk uyuşmazlıkları bağlamında devletin ya da hazinenin taraf olduğu davalarda da, devletin güvenliğine yönelik suçların yargılamasında da böyle olması gerekir. Zira devletin menfaatini veya güvenliğini korumak yargının ya da yargıcın görevi değildir. Yargıcın görevi vatandaşa tarafsız olarak, adil ve hızlı şekilde adalet hizmeti vermektir. Adalet tanrıçası Themis’in gözleri bundan dolayı bağlıdır.

8-      Bu bağlamda işaret etmek istediğimiz bir diğer husus, yargıcın üstlendiği görev ve sorumluluk ile diğer kamu görevlilerinin yüklendikleri görev ve sorumluluk arasındaki farktır. Demokratik rejimlerde kolektif siyasal kararlar çoğunluğun oylarıyla belirlenir, diğer bir deyişle bütün bunlar halkın oyuyla şekillenen yasama ve yürütme organlarının işidir.

9-      Yargılama faaliyeti kapsamında olan hukuki konuların çözümü ise halkın oyuyla değil, yargı organlarının kararlarıyla gerçekleşir. Onun için yargıçların karar verirken: ‘Halkın alkışlamasının veya nefret etmesinin benim adalet dağıtma görevini hakkıyla yerine getirmemde hiçbir etkisi yoktur. Kendimi adaletin ilkelerine tam olarak uydurduğum sürece, insanların ne söyleyecekleri ya da ne düşünecekleri beni ilgilendirmez’ demeleri ve bunu içselleştirmeleri gerekir.

Özgürlük, adalet, demokrasi, hukuk gibi siyasi idealleri tanımlayan anahtar sözcükler vardır. İnsanlığın uğruna pek çok kavga verdiği evrensel nitelikteki bu sözcükleri Türkiye’de kullanmada artık neredeyse tereddüt eder hale geldik. Zira çoğumuz, bu sözcüklerin dünyanın başkaca demokratik ülkelerinde ifade ettikleri anlamın Türkiye’de aynı şeyleri ifade etmediğini düşünüyoruz. Bu da bizi ister istemez Konfücyüs’un söylediği noktaya götürüyor, yani ‘sözcükler anlamlarını yitirdiğinde insanlar özgürlüklerini yitirirler.’  

V.Ahsen Coşar

 

PLEBİSİTER OTORİTERYAN!

“Hukukçular olarak ‘plebisiter otoriteryen’ bir rejimin anayasa hukukundaki bütün unsurlarını kaygıyla tespit etmekteyiz. Bu tespitimizin dayanağı, yürütmenin diğer erkler üzerindeki orantısız güce dönüşen tahakkümüdür.”

Yukarıda sunduğum paragraf, Hürriyet Gazetesi’nin 21 Şubat 2014 tarihli nüshasında yer alan 29 Baronun yaptığı ortak açıklamadan alınmıştır.

Tespit edebildiğim kadarıyla, bu açıklamada kullanılan ‘plebisiter otoriteryen’ (doğrusu otoriteryan) deyimi, daha önce ve ilk kez Murat Belge tarafından kullanılmıştır. Bu bağlamda Neşe Düzel’in Murat Belge’yle yaptığı ve Taraf Gazetesi’nin 09 Şubat 2012 tarihli nüshasında yayımlanan röportajda Murat Belge şunları söylüyor; ‘İki güç arasında mücadele var. Bir yanda azınlık tahakkümü! Buna, Kemalizm de! Öbür yanda çoğunluk hakimiyeti! Buna plebisiter otoriteryanizm yada halkoyu despotizmi de! İkisi de demokratik değil.’

Murat Belge üstadı eleştirmek benim haddim değil. Esasen böyle bir amacım da yok. Ama entelektüel namus adına bir şey söylemem gerekir ise, siyaset bilimi terminolojisinde plebisiter otoriteryanizm diye bir kavram yok. Plebisit kavramı var. Otoriteryanizm kavramı var. Plebisitçi demokrasi kavramı var. Halkoyu despotizmi var. Ama plebisiter otoriteryan yada otoriteryanizm kavramı yok. 

Liberte Yayınları tarafından ‘Siyaset’ ismiyle Türkçeye çevrilerek yayımlanan İngiliz siyaset bilimci Andrew Heywood’un ‘Politics’ isimli kitabında yer alan tanıma göre otoriteryanizm; ‘yukardan yönetim kuramına ve pratiğine duyulan inanç; otoritenin yönetilenlerin rızasından bağımsız olarak uygulanması’ demek. Yine Heywood’a göre ‘yönetenler ile yönetilenler arasında aracısız bir bağ yoluyla işleyen ve plebisitler, yani referandumlar yoluyla gerçekleştirilen demokrasi’ anlamına gelen plebisitçi demokrasi, kamunun siyasi konularla ilgili görüşlerini doğrudan ifade etmesine imkan sağlayan bir yönetim biçimidir.

Doğrudan demokrasinin bir türü olan bu yönetim şeklinde, halkın yönetim üzerinde belirleyici bir gücü vardır. Bu güç referandum veya halkoylaması gibi araçlarla sağlanır. Latince kökenli bir sözcük olan plebisit halkoylaması anlamına gelir. Halkoylamasının bir şekli de referandumdur.     

Demokrasi konularındaki argümanlarında ciddi zaaflar ve arızalar bulunan AK Parti iktidarının yönetim anlayışının otoriter bir özellik gösterdiği ve özellikle 17 Aralık sürecinden itibaren daha da otoriterleştiği yaşadığımız ve tanıklık ettiğimiz bir gerçekliktir. 29 Baronun yayımladığı bildiride AK Parti’nin otoriter yönetim anlayışına örnek olarak verilen ve açıkça Anayasaya, Kopenhag ve Venedik kriterlerine, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırı olan İnternet Yasası’ndaki yeni düzenlemeler, HSYK’nın yeniden yapılandırılmasına ve MİT’in yetkilerinin artırılmasına ilişkin yasal değişiklikler her ne kadar doğru ve yerinde örnekler ise de, bunların hiçbirisi plebisit veya onun bir çeşidi olan halkoylaması ya da referandum yoluyla yapılmış düzenlemeler değildir.  O nedenle 29 Baronun açıklamasında kullanılan ‘plebisiter otoriteryan bir rejimin anayasa hukukundaki bütün unsurlarını kaygıyla tespit etmekteyiz’  şeklindeki ifade kanımca yanlış ve anlamsız bir ifadedir.

Peki! Doğrusu nedir? Doğrusu, Hindistan asıllı Amerikalı gazeteci ve yazar Fareed Zakaria’nın ‘Özgürlüğün Geleceği/Yurtta ve Dünyada İlliberal Demokrasi’ isimli kitabında ifade ettiği şeydir. Yani şudur; ‘Eğer demokratik bir sistemde zulmün bir kaynağı seçimle gelmiş otokratlarsa, ikincisi halkın kendisidir. Demokratik yönetimin özünü çoğunluğun mutlak egemenliği oluşturmakla, demokraside baskı tehlikesi topluluğun çoğunluğun­dan gelir. Birey ve azınlık haklarının korunması için var olan ve bilinen önlemler alınmadığı takdirde, gelişmekte olan ülkelerin geride kalan son on yılda yaşadığı demokrasi deneyiminde görüldüğü üzere, çoğunluk, kimi zaman sessizce, kimi zaman gürültülü biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesini eritir, insan haklarının kuyusunu kazar, hoşgörü ile adalet geleneklerini yozlaştırır.

Son on yılda Türkiye’de olan da budur ve böyledir. Yani çoğulculuktan daha çok çoğunluğun iradesine öncelik tanıyan, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, iletişim özgürlüğü, protesto hakkı ve özgürlüğü başta olmak üzere insan haklarına ve bireylere karşı duyarsız olan, demokrasiyle maskelenmiş bulunan ve tek bir kişinin ideolojik bilgelik tekeli iddiasına dayanan bir yönetim anlayışıdır. Buna da siyaset biliminde ‘plebisiter otoriteryanizm’ değil, ‘totaliter demokrasi’ diyorlar.       

Av.V.Ahsen Coşar

GOOD MORNING AFTER SUPPER / ÖĞLE YEMEĞİNDEN SONRA GÜNAYDIN! 

Toplumun gereksinim duyduğu kanunları yapmanın, eskimiş olan, işe yaramayan,  gereksinimleri karşılamayan kanunları yürürlükten kaldırmanın veya değiştirmenin, en pratik yolu ve yöntemi yabancı ülkelerin mevzuatından yararlanmaktır. Devlet olarak, hükümet olarak, dilediğiniz ülkenin kanununu, mevzuatını, o devletten veya hükümetten izin almadan,  karşılığında herhangi bir bedel ödemeden alma, iktibas etme hakkına ve olanağına sahipsinizdir.

Yönetme anlayışınıza, siyasal tercihlerinize göre hangi ülkenin, hangi yönetim şeklinin kanunlarını ve hukuk sistemini seçmek isterseniz onu seçebilirsiniz. Bu Şanghay Beşlisi’nin kanunları da olabilir, İran’ın, Suudi Arabistan’ın kanunları da. Veya ‘biz bize benzeriz’ deyip, o biz her kimse ve her neyse, ona göre bir kanun, ona göre bir hukuk, ona göre bir sistem getirebilirsiniz.     

Eğer hedefiniz, demokrasi, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı,  insan hakları ise başvuracağınız kaynak veya kaynaklar bellidir. Ve bunlar Kopenhag Kriterleri’dir, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’dir, Venedik Kriterleri’dir. Koyarsınız bu sözleşme ve kriterleri önünüze, orada yazılı olan ve esasen devlet olarak uymayı taahhüt ettiğiniz siyasi, hukuki, ekonomik ne kadar kriter var ise, bunların gereklerini yerine getirirsiniz. Avrupa Birliği’ne tam üye olabilmek için açılması gereken fasılları beklemeye hiç gereksinme duymadan, başlığı, koşulları, içeriği esasen belli olan o fasılların gereği her ne ise onları yaparsınız. 

Yeter ki bunu yapmaya niyetiniz olsun. Yeter ki benim halkım, benim ülkemin insanları bu kanunlara, bu kanunların düzenlediği hak ve özgürlüklere, bu kanunlarda bulunan kurumlara layıktır, bunları hak etmiştir diyebilesiniz. Bunu dediğiniz, diyebildiğiniz zaman yurttaş olarak bizi kandırmaktan, oyalamaktan ve zaman kaybından başka hiç bir işe yaramayan paket paket demokratikleşme, torba torba demokrasi getirmenize de gerek kalmaz.

Demokratikleşme adına, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı adına, ifade özgürlüğü adına bugüne kadar yaptıklarınız, verdiğiniz sözlere uyuyor mu, uymuyor mu, yeterli mi, yetersiz mi, amaca hizmet ediyor mu, etmiyor mu? İktidar olarak bunları öğrenmeyi ve ona göre gereken değişiklikleri yapmayı samimiyetle istiyorsanız eğer,  o zaman açarsınız 17-21 Ocak 2011 tarihli Avrupa Komisyonu Türkiye İstişari Raporunu orada ‘ifade özgürlüğü’ üzerine yazılı olanları okursunuz. Okursunuz ve Türkiye’nin bu konudaki ‘hal-i pürmelalini’ görürsünüz. Özeti şu; 

  • Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesi gereğince, tam bir ifade özgürlüğüne sahip bulunan vatandaşlarının bu özgürlüğünün önünde önemli engeller mevcuttur. Bu engellerin bir kısmı Türk Ceza Kanunun belirli maddelerinden, diğer bir kısmı Terörle Mücadele Kanunu ile internet ve medyaya ilişkin kanunlardan kaynaklanmaktadır.
  • Hakareti suç kabul eden Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi ifade özgürlüğünü kısıtlayacak şekilde ve kasıtlı olarak ve özellikle gazeteciler ile yayımcılara karşı kullanılmaktadır. Bu maddeyle ilgili olarak açılmış binlerce dava vardır. Hakaretin suç olmaktan çıkarılması ve sadece tazminat/hukuk davasına konu hale getirilmesi gerekir.
  • Kamu düzenini korumak amacıyla düzenlenen TCK. nun 214, 215, 216, 220. maddeleri Türkiye’deki gelişmeleri ve olayları haber yapan yayımcı ve gazeteciler aleyhine kullanılmaktadır. Bu maddelere aykırılıktan dolayı yayımcı ve gazeteciler aleyhinde her yıl binlerce dava açılmaktadır. Kamu düzenin korunması demokratik bir toplumda elbette önemlidir. Ancak yasal önlemler ölçülü olmalı ve gerekli olduğunda kullanılmalıdır. Bu maddelerin ifade özgürlüğünü kısıtlamayacak şekilde değiştirilmesi, kamu yararına ilişkin meselelerde yayım yapan yayımcıları ve gazetecileri koruyan açık bir kamu yararı ölçütüne yer verilmesi gerekir.
  • Müstehcen materyallerin basılmasını veya yayımlanmasını yasaklayan. TCK. nun 226.maddesi ifade özgürlüğüne müdahale edici niteliktedir. O nedenle bu madde esaslı bir değişikliğe muhtaçtır. Maddenin, müstehcenliğin kötüye kullanıldığını makul şekilde ortaya koyacak, kamu yararına yayım yapan gazeteci ve televizyoncular ile sanatçıları koruyacak ve yine açık kamu yararını kapsayacak içerikte yeniden düzenlenmesi gerekir.
  • Soruşturmanın gizliliğinin ihlaline ilişkin TCK. nun 285. maddesi habercilik yönünden derece tehlikeli ve özgür haberciliğe karşı bir maddedir. Bu maddenin, yargılamanın büyük ihtimalle etkileneceği ve bu nedenle yasal korumaya ihtiyaç bulunduğunun kanıtlanmasını gerektirecek şekilde değiştirilmesi ve getirilecek yeni düzenlemeyle gazetecilerin, televizyoncuların ve kamu menfaati çerçevesinde haber yapanların korunmaları gerekir.
  • Savcıları, hakimleri, mahkemeleri ve tanıkları etkilemeye teşebbüs etmek fiillerini suç sayan TCK. nun 288. maddesi, davaları yorumlayan ve haber yapan gazeteciler ile yayımcılara karşı açılmış yüzlerce davanın yasal dayanağıdır. Bu maddeye dayanılarak açılan davalarda yargılamanın gerçekten etkilenip etkilenmediği veya yapılan yorumda veya verilen haberde  kamu yararı bulunup bulunmadığı araştırılmamaktadır. Bu madde değiştirilmeli ya da tamamen kaldırılmalıdır.
  • Türk Milletini, Cumhuriyeti, devletin organ ve kurumlarını, askeriyeyi aşağılamayı yasaklayan TCK. nun 301. maddesinin demokratik bir topluma uygun olup olmadığı tartışmalıdır. Bu madde kaldırılmalı veya basın mensuplarını, şiddet içermeyen siyasi görüşleri ifade edenleri koruyacak şekilde düzenlenmelidir.
  • İnsanları askerlik hizmetinden soğutmayı suç sayan TCK. nun 318.maddesi açık kamu yararı olan olayları açıklayan gazeteci ve televizyonculara karşı kullanılmaktadır. Böyle bir maddeye gerek bulunup bulunmadığı ya da bu maddenin demokratik bir topluma uygun olup olmadığı tartışmalı ve şüphelidir. Bu madde kaldırılmalı, bu yapılmadığı takdirde basın mensuplarını, şiddet içermeyen siyasi görüşleri ifade edenleri koruyacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
  • Terörle Mücadele Kanunu (TMK) orantısız olarak uygulanmakta olup bu kanunda AİHS’nin 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğünün ihlaline yol açacak pek çok hüküm vardır.
  • Terör örgütlerinin faaliyetlerinin ve bildirilerinin yayımlanmasını yasaklayan, terörist eylemleri öven veya bunların propagandasını yapan yayımların durdurulmasına izin veren TMK. nun 6. maddesi halkın yararına olabilecek şekilde olayları makul düzeyde haber yapacak olan gazetecilerin ve yayımcıların haklarını ciddi olarak ihlal edecek niteliktedir. Bu madde haber ve bilgi akışının uygun bir şekilde sınırlandırılması hususunu açıkça tehlikeye sokmaktadır. Kaldırılması gerekir.
  • Terör örgütleri kurmayı, bunları yönetmeyi ve bunlara üye olmayı yasaklayan TMK.nun 7.maddesi basına ve gazetecilere olduğu gibi televizyon kanallarına ve yayımcılara karşı da çok geniş bir şekilde uygulanmaktadır. Demokratik bir toplumda, kamu yararına haber yapan gazetecilerin cezai soruşturma tehdidi ve gerçeği ile karşı karşıya kalmaları, özellikle terörist suçlamasına maruz kalmaları yanlıştır. Bu durumun ifade özgürlüğü üzerinde çok olumsuz etkisi vardır. TMK. nun 6 ve 7. maddelerinin ciddi şekilde gözden geçirilmesi, en azından bu maddelerin gazeteciler ve yayımcılar aleyhine açıkça ve orantısız bir şekilde uygulanmasını kontrol altına almak için, sözü edilen maddelere, kamu yararını, gazetecileri, yayıncıları ve şiddet içermeyen politik görüşlerin açıklanmasını açık ve net bir şekilde koruyan hükümler eklenmelidir.
  • 26 Haziran 2004 yılında yürürlüğe giren Basın Kanunu, özellikle göreceli olarak küçük suç ve ihlallerle ilgili yaptırım ve cezaları düzenlemekle birlikte,  belirgin bir takım kaygılara sebep olmaktadır. Bu da oldukça ciddi bir şekilde oto-sansür ile sonuçlanabilir. Söz konusu hükümlerin acilen gözden geçirilmesi gerekir. Şurası çok açıktır ki, demokratik bir toplumda siyasi konuşmalar dahil, bilginin ve haberin serbest bir şekilde akışının çok yüksek derecede korunması gerekmektedir. Türkiye’deki Basın Kanunu, ifade özgürlüğünü uygun ve yeterli bir şekilde korumaktan çok uzaktır. Basın Kanununda, yayımlanması sorgulanır olan bazı materyallerin, kamu yararının mevcut olduğu durumlarda yayımlanmasına izin veren, haklı kamu yararı olan konularda haber yapan gazeteci ve yayımcıları koruyan ve şiddet içermeyen siyasi görüşlerin açıklanmasını mümkün kılacak şekilde değişiklikler yapılması gerekir.
  • 3984 sayılı Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanunun medya ve yayıncılara uygulanabilecek yaptırımlarla ilgili hükümlerinin yorumu endişe kaynağı olmaya devam etmektedir. Demokratik bir toplumda farklı yaşam biçimlerinin korunması, 3984 sayılı Kanun’un bazı hükümlerinin varlığını gerekli kılmaktadır. Üstelik sanatın, toplumun bir kısmı için aşağılayıcı bir şey olarak görüldüğü bir yerde, yüksek dereceli bir korumayı hak etmektedir. Ne var ki, Radyo ve Televizyon Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanun bu tür korumaları içermekten çok uzaktır. O nedenle ve acilen bu konuya uygun hükümlerin yasalaşması gerekmektedir.
  • Mayıs 2007 yılında yürürlüğe giren 5651 Sayılı İnternet Kanunu’nun amacı aileleri, çocukları, gençleri, uyuşturucu, intihar, cinsel istismar, çocuk pornosu, kumar ve diğer kötü etkilere yol açan illegal yayınlardan korumaktır. Bu kanun Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB)’na internet yayınlarını izleme, inceleme ve denetleme yetkisi vermektedir. Belirli bir yayını bir web sitesinden yayından kaldırmak için ilk karar, ceza yargılamasında en alta yer alan Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilir. İnternette yayımlanan bir materyalden dolayı haklarının ihlal edildiğini düşünen her şahıs bu materyalin yayından kaldırılması için Sulh Ceza Mahkemesine başvurabilir. Sulh Ceza Mahkemesi hakiminin bu yönde vereceği bir karar, web sitesi yayımcısı tarafından temyiz edilebilir. Demokratik bir toplumun, bir bütün olarak ifade özgürlüğünü düzenleyen AİHS’nin 10.maddesinden istifade edebilmesi için toplumun tüm kesimlerinin haklarına çok büyük saygı gösterme görevi vardır. Üstelik Sulh Ceza Mahkemesi ifade özgürlüğünün özüyle ilgili böylesi önemli bir konuda karar vermek için çok alt düzeydeki bir mahkemedir. Türkiye’de yetkili merciler tarafından internet sitesi yasaklanması olayının oldukça geniş bir şekilde uygulandığı görülmektedir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE) raporuna göre, 2007 Mayıs ve 2009 Aralık tarihleri arasında, yaklaşık olarak 3700 internet sitesi 5651 sayılı Yasa uyarınca bloke edilmiştir. Raporda, bu siteler arasında YouTube, Geocities, Daily Motion ve Google gibi ünlü internet sitelerinin de olduğu belirtilmektedir. Buna ilave olarak, Güneydoğu meselesi ile ilgili yayın yapan bazı internet siteleri de yasaklanmaktadır. Son olarak, yaklaşık 225 bin üyesi bulunan online gay topluluğunun iki sitesi bloke edilmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT/OSCE) Türk düzenlemelerinin bilgi alma ve verme özgürlüğünü olumsuz yönde etkilediğini sonucuna varmıştır. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın engellenen internet sitelerinin istatistiklerinin yayımlanmasını Mayıs 2009’da beri reddetmesi endişe verici bir durumdur. Türkiye’deki durum Avrupa İnsan Haklar Sözleşmesi ile ortaya konmuş olan standartları karşılamaktan çok uzaktır. Bloke edici ve filtre edici araçlar siyasi içerikli ifadeleri susturmak için kullanılmaktadır. Bloke etmede kullanılan kriterler net ve açık değildir. Söz konusu yaptırımlardan etkilenen internet sitelerinin sayısı konusunda bir şeffaflık da bulunmamaktadır. Türkiye’deki internet sansürünün sınırı demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olanın ötesindedir. 5651 sayılı Kanun ilga edilmelidir. Hükümet, konuşma özgürlüğünü ve yetişkin Türklerin her çeşit yasal internet içeriğine erişim haklarını ihlal etmeksizin, çocukları zararlı internet içeriğinden korumak için doğru kurgulanmış yeni bir hukuki düzenleme yapmalıdır. Böylesine her hangi bir hukuki düzenleme, ilgili davaların sadece yüksek mahkemelerde karara bağlanması gerektiğini öngörmeli ve kısıtlama yerine yayınlamayı üstün tutan, kamu yararı olan konuları yayımlayan veya haber yapan veya şiddet içermeyen görüşleri açıklayan gazetecileri, blogcuları veya diğer yayıncıları koruyan AİHS. 10. Madde haklarının bulunduğu hallerde, şüpheli veya tartışmalı materyalin yayınlanmasına izin veren, üstün bir kamu yararı hükmü içermelidir. İspat yükü, ceza standardında bu savunmayı aşmak için şikayetçi üzerinde olmalıdır. Savcıların bu kanun hükmü uyarınca bir şikayet almaları durumunda (konunun) ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının tartılması, mutlaka açık kanun hükümleri uyarınca yapılmalıdır. Hukuki karine yayıncılık lehine olmalıdır veya yorumlanmalıdır.

Yukarıdaki bölümlerde yer verdiğim 17-21 Ocak 2011 tarihli Avrupa Komisyonu Türkiye İstişari Raporu’nda eleştiri konusu yapılan ifade özgürlüğüyle ilgili yasal düzenlemelerin hemen hepsi yerli yerinde duruyor.

Bunlardan sadece 04 Mayıs 2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Kanunu’nda yer alan ve internet yayımlarının engellenmesiyle ilgili bir kısım maddeler değiştirildi. Yürürlüğe girmesi için Cumhurbaşkanı’nın onaylaması beklenen bu madde hükümlerinin içinde en önemli düzenleme,  özel hayatın gizliliğinin ihlali durumlarında internete erişimin Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından engellenmesi yönündeki düzenlemedir.

Özel hayatın gizliğinin ihlalini engellemek amacıyla yapılan ve bu yönüyle pozitif sayılabilecek bu düzenlemede, yargı organının değil de, idari bir organının yetkili ve görevli kılınması ifade özgürlüğü bağlamında önemli bir zafiyettir.

Yapılan bu düzenleme, düzenlemeden önceki yasaya yönelik olarak 17-21 Ocak 2011 tarihli Avrupa Komisyonu Türkiye İstişari Raporu’nda, ‘…Avrupa İnsan Haklar Sözleşmesi ile ortaya konmuş olan standartları karşılamaktan çok uzaktır, bloke ve filtre edici araçlar siyasi içerikli ifadeleri susturmak için kullanılmaktadır, Hükümet, konuşma özgürlüğünü ve yetişkin Türklerin her çeşit yasal internet içeriğine erişim haklarını ihlal etmeksizin, çocukları zararlı internet içeriğinden korumak için doğru kurgulanmış yeni bir hukuki düzenleme yapmalıdır. Kısıtlama yerine yayınlamayı üstün tutan, kamu yararı olan konuları yayımlayan veya haber yapan veya şiddet içermeyen görüşleri açıklayan gazetecileri, blogcuları veya diğer yayımcıları koruyan AİHS. 10. Madde haklarının bulunduğu hallerde, şüpheli veya tartışmalı materyalin yayınlanmasına izin veren, üstün bir kamu yararı hükmü içermelidir…’ şeklindeki eleştiriyi gidermemekte, aksine durumu eskisinden daha kötü hale getirmektedir.

Her ne kadar getirilen yeni düzenleme, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Mevlüt Çavuşoğlu tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlara uygun bulunmakta ve bu konuda Avrupa’da tek bir yapı, tek bir standart yoktur şeklinde savunulmakta ise de, bu Türkiye gerçeğini göz ardı etmemize yetmemektedir. Zira dünyanın diğer demokratik hukuk devletlerinde, idarenin genel yapısı içinde bir yere eklemlenmiş olan idari kuruluşlar bağımsız ve özerktir. Türkiye’de ise durum öyle değildir.  Öyle olmadığı, Merkez Bankası başta olmak üzere RTÜK, Rekabet Kurumu, Kamu İhale Kurulu, Enerji Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu gibi bağımsız idari otoritelerin/regülasyon kuruluşlarının tasarruflarından ve işleyişinden bellidir.

On yılı aşan iktidarı boyunca AK Parti’nin, insanların özel hayatının gizliğinin korunması hususunda hemen hiçbir önlem almadığı, ‘adli veya istihbari/önleyici dinleme’ adı altında pek çok kişinin dinlendiği göz önüne alındığında insanın aklına ‘daha önceleri nerelerdeydiniz’ diye sormak geliyor. Evet! Daha önceleri nerelerdeydiniz? Ya da İngilizlerin özlü sözüyle ‘good morning after supper’, yani ‘öğle yemeğinden sonra günaydın!’  

 Av.V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA  –

“… anladığımız ve hoşlandığımız insan ürünü her şey, kökeni kime ve nereye ait olursa olsun bizimdir. Başka ülkelerin ozanlarını ve sanatçılarını kendim kadar bildiğimde insanlığımla gurur duyarım. Bırakın insanlığın bütün ihtişamını kendime ait görmenin o saf mutluğunu hissedeyim’

 (Rabindranath Tagore, ‘Letters to a Friend / Bir Arkadaşa Mektuplar’)

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın ile üniversite yöneticileri hakkında ihalede yolsuzluk yaptıkları iddiası ile açılan ceza davasında, haleyi alan yüklenici İspanyol firmasının sanık olarak yargılanan Türkiye temsilcisinin avukatlığını üstlenmiştim. Dava Van’da Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyordu. Rahmetli Teoman Evren’in müvekkili olan Rektör Yücel Aşkın’ın bir süre tutuklu kaldığı dava aşamasında, tutuklu olan üniversite Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpacı hapishanede intihar etmiş, onun intiharı üzerine 14 Kasım 2005 tarihinde Ankara Barosu Başkanı olarak yaptığım basın açıklamasında şunları söylemiştim: ‘Sartre diyor ki, “İnsanın kişiliği, kendisine yapılan haksızlığa karşı takındığı tavırda gizlidir.” İnsanın, insanlık onuru söz konusu olduğunda, bu tavır, insanın kendi yaşamına bizzat kendisinin son ver­mesi de olabilir. Müteveffa Enver Arpacı’ya Tanrı’dan rahmet diliyorum. Keşke seçimi böyle olmasa idi, keşke mücadele etmeyi tercih etse idi. Ama bu geçti. Şimdi yaşayanların, bu intihardan bir sonuç çıkarmaları gerekir. Umarım çıkarırlar.’

Gerek açıldığı tarihte, gerekse derdest olduğu süreçte kamuoyunun çok fazla ilgilendiği bu davanın soruşturmasını yürüten ve hazırladığı iddianame ile kamu davası açan Ferhat Sarıkaya isimli savcıydı. Aynı savcı, o tarihlerde kamuoyunda çok tartışılan Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın da isminin karıştığı Şemdinli olayları sonrasında açılan davanın iddianamesini de hazırlamıştı. Bana göre Yücel Aşkın ve arkadaşları aleyhinde açılan dava, daha sonra açılan ve kamuoyunda Ergenekon, Balyoz adıyla bilinen davaların provasıydı. Yücel Aşkın ve arkadaşları aleyhinde açılan ceza davası, iddiaya konu ihale yolsuzluğunu yargılamaktan daha çok üniversitedeki iktidar mücadelesinin ve siyasi hesaplaşmanın aracıydı. Bu amaca hizmet etmek için hazırlanan iddianame bütünüyle hayal ürünüydü. Ayakları yere basmayan bu iddianamenin dayandığı kanıtlar da son derece yetersizdi. Nitekim üç yıla yakın süren yargılama sanıkların lehine sonuçlandı.

Gerek bu davadaki iddianame, gerekse Şemdinli olayları üzerine açılan davadaki iddianame sonrasında, o zamanki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, anılan davaların iddianamelerini düzenleyen savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten ihracına karar verdi. Bu son derece ağır bir karardı. Ferhat Sarıkaya’nın düzenlediği iddianame, bu iddianameye dayanarak açtığı kamu davaları siyasi olduğu kadar, bu karar da siyasiydi. Siyasi olmasının yanı sıra anılan karar, askerin yargıya müdahalesi sonrasında verilmiş bir karardı. Bu yönüyle de ortada yargı bağımsızlığına aykırı bir durum vardı. Enver Arpacı’nın intiharı üzerine harekete geçen vicdanım, bu karar üzerine de harekete geçti. Son derece ağır olan, hukukun siyasallaştırılmasının tipik ve somut bir örneği olan bu karar üzerine, Ankara Barosu Başkanı olarak 24 Nisan 2006 tarihinde aşağıdaki açıklamayı yaptım;     

‘Savcı Ferhat Sarıkaya tarafından, gerek Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü ile diğer yöneticileri hakkında, gerekse Şemdinli’deki olaylar sonrasında düzenlenen iddianamelerin, yargı bağımsızlığı ile tarafsızlığını çok açık biçimde çiğneyen, içeriği ve dayandığı kanıtlar itibarı ile suç ve suçluların belir­lenmesine ve cezalandırılmasına değil de, siyasi bir amaca hizmet eden, bu bağlamda yargıyı/hukuku siyasallaştıran iddianameler olduğu çok açıktır.

Ne var ki, anılan iddianameler, gerek sade vatandaşların, gerekse Türkiye’nin düşünen, yazan ve konuşan önde gelen insanlarının aleyhlerinde düzenlenmiş olan, yargı bağımsızlığı ile tarafsızlığına aykırı, insanların lekelenmeme hakkına açıkça saldırı niteliği taşıyan ilk iddianameler değildir.

Bu nitelikteki iddianameleri düzenleyen ve insanların mahkemeler önünde yıllarca acı çekmes­ine neden olan savcılar hakkında, bugüne kadar hiçbir işlem yapmamış olan Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun, askerin talebi üzerine savcı Ferhat Sarıkaya’yı meslekten ihraç etmiş olması, yargı bağımsızlığı ile hukukun üstünlüğü adına son derece endişe verici bir talihsizlik olmasının yanı sıra, Şemdinli’deki olayların üstünün kapatılmak istendiğinin de çok somut bir göstergesidir.

Yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü bağlamında endişe verici bu gelişme ile birlikte gündeme gelen ve aynı ölçüde endişe verici olan bir diğer husus ise, 12 Eylül ruhunun ve hukukun günümüze uyarlanmasından ibaret bulunan terörle mücadele yasa taslağı ve din ile ilgili olanlar dışında kalan özgürlükler konusunda duyarlılığı olmadığı anlaşılan sivil iktidarın, bütün bu gelişmeler karşısındaki teslimiyetçi tavrıdır.

Sivil toplumla devlet arasında bağ kurmanın yegâne yolu olan siyasal dizge, ancak sivil topluma yöneldiği oranda demokratik olur. Devlete, bürokrasiye ve hatta askere doğru yönelen siyasal yapı ise demokratik değil, baskıcıdır.

Ankara Barosu olarak, günümüz Türkiye’sindeki gidişin, sivil topluma ve demokrasiye doğru değil, baskıya doğru olduğuna vurgu yapar, kamuoyunun bu konuda dikkatini çekmek isteriz.’

Bu açıklamanın ardından olanlar oldu. Referansları hak değil, hukuk değil, adalet değil, ilke değil, vicdan değil, siyaset olan, siyasi tarafgirlik içinde hareket eden bir grup sözde solcu avukat baroyu bastı. Vay sen nasıl Ferhat Sarıkaya’ya arka çıkarsın diye bir dolu gürültü çıkardı. Sonra ne mi oldu? Hoşlandığı şeyleri yapanlar ve söyleyenler, hoşlanmadıkları şeyleri duydular ve gittiler.  

Ferhat Sarıkaya ile ilgili olarak yaptığım açıklama sonrasında o tarihlerde İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu Ankara’ya gelmişti. Birlik Başkanı rahmetli Özdemir Özok, Kazım Bey’i yemeğe almış, beni de davet etmişti. O akşam yemekte hem Kazım Bey, hem de Özdemir Bey, Ferhat Sarıkaya ile ilgili açıklamamı eleştirdiler, verdiğim desteği yadırgadıklarını ifade ettiler. Ben de kendilerine ‘Ferhat Sarıkaya’nın siyasi düşünce ve tercihlerinin beni ilgilendirmediğini, Ferhat Sarıkaya ile ilgili olarak verilen meslekten ihraç kararının son derece ağır bir karar olduğunu, karar ile eylem arasında bir denklik olmadığını, bu kararın yargı bağımsızlığı ilkesi yönünden son derece yanlış olduğunu, askerlerin olaya müdahil olmalarının doğru olmadığını, ihraç kararının siyasi ve yargının siyasallaşmasının tipik bir örneği olduğunu, bu yolun açılması durumunda gelecekte başka siyasi düşüncedeki iktidarlar için bunun kötü bir örnek oluşturacağını’  söyledim.

Üzülerek ifade etmem gerekir ki, daha sonra yaşananlar, özellikle Deniz Feneri davasıyla ilgili soruşturmayı yürüten savcılar hakkında yapılanlar ile 17 Aralık 2013’den sonra yaşananlar maalesef benim bu söylediklerimi doğruladı. Bu bağlamda Ferhat Sarıkaya ile ilgili olarak yapılan bu işlemle, Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcılar ile 17 Aralık 2013’den sonraki süreçte bazı savcılarla ilgili olarak yapılan işlemler, bu işlemleri yapanlar arasında çok da fazla bir fark olmadığını gösterdi. O gün Ferhat Sarıkaya’ya yapılanlar sonrasında susanların, daha sonra kimi savcılar hakkında yapılanlar sonrasında söylediklerini dinleyince gülsem mi, ağlasam mı diye düşünmeden edemedim.   

Van dedik, Şemdinli dedik, Enver Arpacı dedik, Yücel Aşkın dedik, Ferhat Sarıkaya dedik. Bunlar üzerine bazı şeyler söyledik. Ama bu söylenenler yetmez, başka şeyler de söylemek gerekir. Basının ve hatta bir milletvekilinin Yücel Aşkın’ın Ermeni kökenli olduğunu söyleyip yazdığı, Enver Arpacı’nın yapılanları onuruna yediremediği için intihar ettiği, Şemdinli’de, Uludere’de, Sivas’ta, Malatya’da, başkaca yerlerde insanların öldüğü, Hrant Dink’in katledildiği günlere, yani şimdi unutulan o günlere geri dönelim ve vicdanımız emrettiği için o gün de söylediğimiz şeyleri bugün yeniden söyleyelim.   

Ülkemizde olsun, dünyanın diğer ülkelerinde olsun, geçmişte yaşananların güncel bir çeşitlemesi olan, İstanbul’da 6-7 Eylül’de, 1 Mayıs’ta, Sivas’ta, Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Van’da, Şemdinli’de, Uludere’de, Malatya’da yaşananlar, bu olaylar üzerine düşünen ve duyarlı olan insanlar üzerinde kuşkusuz aynı ortak kaygıları ve duyguları çağrıştırmıştır, hala da çağrıştırıyor.

Örneğin bu olayların görünürdeki figüranları ile onların arkasındaki aktörleri düşündüğümüzde: ‘Seçmek durumunda bırakılıyorlar’, ‘zorlanıyorlar’ dedim. Kim tarafından mı? ‘Sadece her çeşidin­den fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafımdan da, aramızdaki herkes tarafın­dan. Gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden, bütün bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, o yobaz kolaycı yaklaşım yüzünden. İçimden katiller böyle imal ediliyor diye haykırmak geliyor’ diyen Amin Maalouf geliyor aklımıza.

Elias Canetti ben de varım diyor. Açıp okuyoruz Canetti’nin ‘Kitle ve İktidar’ını. Ve orada, Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Van’da, Şemdinli’de, Uludere’de, Malatya’da, Sivas’da, 6-7 Eylül’de İstanbul’da, Kanlı Pazar olarak tarihe geçen 1 Mayıs 1977’de Taksim’de yaşananlarının değişik türden bir analizinin yapıldığını, orada yaşananların arka planının ne olduğunun yazıldığını, figüranların ve onların arkasındakilerin motivasyonlarının psikolojik boyutuyla incelendiğini görüyoruz. Neler mi bunlar? Kitle ve iktidar! Birbirini hiç durmadan, hiç soluk almadan üreten, sonra yeniden üreten ve çoğaltan, birbirinin hem nedeni ve hem de sonucu olan iki canavar. İnsan doğasının, kitle ve iktidarla olan ilişkisinin zaman, mekân, ırk ve din farkı olmaksızın nasıl benzeştiğinin tarih üstü boyutlarıyla ele alındığı eserde: ‘insanlar arasında emir ve itaat ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlığa dönüştüğü, en az sorgulanan, ama en tehlikeli şey olan emir vermenin, emredilende özgür ve bağımsız bir kişilik oluşmasını önleyen bir sızı bıraktığı, bu sızının emir alanları nasıl katılaştırdığı ve itaate dönüştüğü, bu itaatin giderek nasıl içselleştirildiği, kitlenin yıkıcı, iktidarın öldürücü olduğu, insanın -iktidar- isteği ile Tanrının kıyamet ve dehşet tehdidini çaldığı, deşarj olmadan kitlenin gerçek anlamı ile mevcut olmadığı, insanın başkaları ile arasına koyduğu mesafelerle taşlaşıp çoraklaştığı, insanların mesafe yüklerinden kurtulabilmek için kitle olarak deşarja gereksinim duydukları, deşarj olmak için evleri, evlerin pencerelerini, camlarını kırdıkları, arabaları yaktıkları, kitlenin iç dünyasının en çarpıcı özelliğinin zulme uğramış olma duygusu olduğu, bu duygunun bir kez ve sonsuza dek düşman ilan et­tiği insanlara yönelttiği kendine özgü bir öfke ve sinirlilik olduğu’ o kadar çarpıcı biçimde anlatılıyor ki. Okuyup bitirdiğinizde, beni anlatıyor, bizi anlatıyor, Van’ı, Şemdinli’yi, Uludere’yi, Malatya’yı, Sivas’ı, 6-7 Eylül’ü, 1 Mayıs’ı anlatıyor diyorsunuz.

Verili dünyanın reddi ve her türlü tahakkümün eleştirisi üzerinde temellenen tini tanımlayan edimin, ‘benliğin ötesine geçip ötekinin/başkasının tüm farklılığı içinde tanınması’ olduğunu ifade ediyor ‘Tarih ve Tin’ isimli incelemesinde Joel Kovel. Ve sonra ‘Gerçekten, başkasının/ötekinin varlığını, kişiliğini ve haklarını tanımamaya başladığınızda, özgürlüğünüzü, sadece özgürlüğünüzü değil, insanlığınızı da eksiltir ve hiç farkına varmadan bir tahakkümden bir başka tahakkümün kucağına itilirsiniz. Bütün bunların bedelini ise, bugün hemen hepimizin yaşadığı gibi: sevgiden, aşktan, içtenlikten, güvenden, güvenlikten, adaletten, sanattan, neşeden, oyun ve kahkahadan yoksun iğreti hayatlar yaşayarak ödersiniz’ diye ekliyor.

Ecole Polytechnique’de, İnsan ve Toplum Bilimleri üzerine dersler veren, esas uzmanlığı modern edebiyat üzerine olan Fransız akademisyen Alain Finkielkraut, kendi ifadesi ile hemen her toplumda ve dilde, alma ve verme edimini, iyiliği, açgözlülüğü, yardımseverliği, ihtirası belirtmek üzere mevcut olan ‘sevgi’ kavramından, bu kavramın içinde barındırdığı ‘ben’ kaygısının yücelttiği ‘başka/öteki’ kaygısından yola çıkarak kaleme aldığı ‘Sevginin Bilgeliği’ isimli özgün eserinde, ‘devrimci göreve’ ya da ‘tarihin anlamına’ çağrı yapan ‘büyük teorilerin’, ‘insanı, ya sistemin kurbanı ya da destekçi­si olarak konumlandırdığını: kimsenin sorumlu olmadığı yerde, başkalarına karşı sorumsuzluğun başladığını’ söylüyor.

Yüz görülmez, yüze bakılmaz’ diyen Finkielkraut, başkasının söylediklerinin önceden bilinen bir bağlam içine oturtulup, yargılanmasını, insanın, yakınıyla veya hiç de yakını olmayan, ama kendisine göre başkasıyla/ötekiyle olan karşılaşmasını, yüzün insana söylediklerini, bir yandan Fransız Devrimi, Naziler, Milliyetçilik, Kızıl Tugaylar gibi yaşanmış olaylardan örnekler vererek, diğer yandan edebi­yatın ve günlük hayatın metaforlarıyla anlatıyor.

İnsan haklarını ‘Ötekinin/Başkasının Hakları’ temelinde savunan Finkielkraut’un, öteki/başkası ile ilişkinin filozofu olarak dayandığı referans Emmanuel Levinas’tır. Bizim ülkemizde çok fazla tanınmayan, eserleri daha yeni yeni Türkçeye kazandırılan Levinas, Fransız felsefesinin önemli düşünürlerinden birisidir. ‘Başkasıyla/ötekiyle olan ilişkide, elbette onu anlamayı istemek vardır; fakat bu ilişki anlamayı aşar. Başkası/öteki öncelikle muhatabım, seslendiğimdir; konuşmaksızın ona yaklaşmam olanaksızdır’ diyen Levinas, insanı tekil ve sorumlu bir varlık olarak ele almanın yollarını araştırır. Levinas, ‘insanı, bir sınıfa, bir gruba, bir çevreye, bir topluma, bir cemaate ait gören, birey yok­tur, sorumluluk tarihsel ve ekonomik koşullara aittir’ diyerek, insanı sorumsuzlaştıran ve böylece katliamları, soykırımı, şiddeti, terörü meşru kılan tüm totaliter anlayışlara karşı çıkar. Levinas’a göre, insan bağımsız, özerk, sorumlu bir bireydir. Bireyin, edimlerini sahiplenebilmesi ve sadece kendi adına konuşabilmesi için, gereksinme duyduğu şey din değil, kutsallığın yok edilmesidir. O’na göre, özgürlük insan için yeterli değildir. Esasen, hiç kimse yalnız değildir. İnsanın ilk ve en temel deneyimi ötekiyle/başkasıyla, başkasının/ötekinin yüzüyle karşı karşıya gelmesidir. Zira yüz karşısın­dakini sorumluluğa davet eder.

Onun için Levinas ‘Başkası, öldürmek isteyebileceğim tek varlıktır. Çünkü onu şiddet kullanarak iktidarım altına aldığım zaman, ancak kısmen yadsımış olurum. Yüzde somutlaşan sonsuzluk, ik­tidarıma direnmeye başlar ve beni, yüzü bütünsel bir biçimde yadsımaya kışkırtır. Yüzün üstünde iktidar kurma girişiminin doruğu olan öldürme eylemi, başkası öldüğünde yüz katilinin ellerinden kayıp gittiği, tahakküm edilecek olan ebediyen kaybolduğu içindir ki, paradoksal bir biçimde kendi iktidarsızlığına ulaşır’ diye yazar ve devam eder ‘Yüzü öldürmek imkânsızdır. Onun, beni, iktidarımı rahatsız etmesinin nedeni, şeylere yönelimsel olarak benim anlam vermemdir. Onlar, benimle ilişkili oldukları sürece anlamlıdırlar. Ama yüz, yüz benden bağımsız olarak anlam ifade eder.

Başkasıyla/ötekiyle karşılaşmayı, yüzü, hakiki yüzü, sevilen yüzü, yok edilen yüzü inceleyen ve ‘öteki/başkası kimdir’ sorusuna yanıt arayan Alain Finkielkraut: Hegel, Husserl ve Heidegger’in keşfedilmesiyle birlikte, günümüz felsefesinin, artık ‘Ben kimim’ sorusuna Descartes’in ‘düşünen bir varlığım’ yanıtını vermekle yetinmediğine vurgu yapar ve insan gerçekliğini, akıl ya da algılama ye­teneği ile değil, başkasıyla/ötekiyle karşılaşma ve varoluşla ilişkilendirir.

Peki! Varoluş nedir? Başkası/öteki kimdir? Başkası/öteki ile karşılaşma ne demektir? Alain Finkielkraut’un gönderme yaptığı başkası/öteki ile ilişkinin filozofu olan Emmanuel Levinas, varoluş nedir sorusunu, İvan Gonçarov’un sevimli tembeli Oblomov’u örnek vererek yanıtlar. Dramı tembel­lik olan, sahibi olduğu toprakların geliri ile yaşamını sürdüren Oblomov, tembelliğini, her şeye karşı duyduğu kocaman bir isteksizliğe kadar vardırır. Tembelliği hareketsizliğe, hareketsizliği uyuşukluğa dönüştüren, uyuşukluğundan mektuplarını daha açmayan, arazisinin yönetimini başkalarına devre­den, hayatından, hayata dair olan her şeyi kovalayan ve böylece uyuşukluğa dönüştürdüğü tembellik keyfini bozabilecek her şeyle bağını koparan Oblomov, bir tek şeyi, bir tek yükü, bir tek ağırlığı yok edemez. Varoluşunu. Bu da kaçınılmazdır. Zira her şeyi durdurabiliriz, her şeyden vazgeçebiliriz, her şeyden kurtulabiliriz, her şeyden kaçabiliriz, her şeyi yok edebiliriz. Ama varolmaktan, varoluştan asla kaçamayız, asla kurtulamayız. Onu yok edemeyiz.

Varoluşu, Oblomov’un dramını anlatarak açıklayan Levinas, sözcüğün tam anlamıyla şunu demek ister: Yaşamdan, yaşamın gerçeklerinden kurtulmak, kaçmak için, bunları hepten unutmak için, ne yaparsanız yapın, varoluştan, kendi varoluşunuzdan kurtulamazsınız. Zira varoluş, her zaman, her yerde ve her koşulda, feshedilmesi mümkün olmayan bir sözleşmenin tüm şartlarını ve ağırlığını, yani kendisini size dayatır.

İnsanın varlığın içine kıstırıldığını, ‘Varolmak, bir lütuf değildir, bir ağırlıktır’ diyerek açıklayan Levinas, uyuşukluğu, toplumsal bir simge ya da nevroz belirtisi olmaktan ziyade, ontolojik bir tecrübe olan Oblomov örneğini boşuna vermez. O’na ve O’nu konuşturan Finkielkraut’a göre Oblomov, şu temel trajedinin tanığıdır: Bezginlik ya da tembellikle insan, varoluşu ile yüzleşir, varoluşu karşısında istemeden de olsa geriler, kimi zaman da ilerler, ‘doktor’ der, ‘ilaç’ talep eder. Ama ne derse desin, ne talep ederse etsin, varoluşundan kaçamaz, kendi varlığından kurtulamaz.

Romantizm ve lirizmden çok, akılcılığa yakın olan Jean-Paul Sartre, ‘varoluş, özden önce gelir’ ilkesine dayandırdığı varoluşçu felsefenin ilkelerini açıkladığı ‘Varlık ve Hiçlik’ isimli kitabında: ‘Başkası/Öteki benim için, kâh varlığımı benden çalan, kâh bana ait bir varlık olduğunu ortaya çı­karandır’ diye yazar. Ona ve Levinas’a göre, başkası/öteki ile karşılaşma, karşılaşılan her iki kişiye de yalnız ol­mama durumunu hatırlatır. Başkası/öteki bakış değil, yüzdür. Başkası/öteki, beğeni veya hayranlığın hizmetine sunulmuş plastik bir figür, taştan veya bronzdan yapılmış bir heykel, ruhsal hareketler­in sabırla deşifre edilmek üzere yazıldığı ve sergilendiği bir metin değil, yüzdür.

Onun için Levinas, ‘Başkasının/ötekinin, bendeki başka/öteki düşüncesini aşarak kendini tanıtma biçimine, biz aslında yüz diyoruz. Bu tarz, bakışım altındaki tema veya bir imgeyi oluşturan nitelikler topluluğu gibi art arda sıralanmaktan ibaret değildir. Başkasının/ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar’ der ve şunu ekler ‘Yüz, çağrısına sağır kalamayacağım ve de onu unutamayacağım, yani onun zavallılığının sorumlusu ol­maktan kaçamayacağım bir şekilde beni etkisi altına alır.

Peki! Yüz nedir? Hakiki yüz nedir? Her ikisini de anlamamıza ve ayırt etmemize yardımcı olmak için Alain Finkielkraut yaşanmış iki örnek verir: Birincisi, Dreyfus’a sahip çıkan, onun uğradığı haksı­zlık karşısında susmayarak ünlü eseri ‘İtham Ediyorum’u yayımlayan Emile Zola’nın, anti-Dreyfuscu teorisyen Barres tarafından itham edilmesi: ikincisi, 1983 yılının başında, Kızıl Tugayların Roma sek­siyonu tarafından kaçırılan, devrim mahkemesinde yargılanıp ölüm cezasına mahkûm edilen ve 27 Ocak 1983 günü öldürülen 67 yaşındaki kadın gardiyan Germane Stefanini’nin her dakikası banta kayıt edilmiş sorgulaması.

Ünlü Fransız yazar Emile Zola, 13 Ocak 1898’de, Dreyfus’un uğradığı haksızlığa isyan adına ‘İtham Ediyorum’ başlığı ile Fransız Cumhurbaşkanı Felix Faure’a açık bir mektup yazar. Mektup L’Aurore gazetesinde yayımlanır. Savaş Bakanı General Billot tarafından Zola aleyhinde Seine Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakaret iddiası ile dava açılır. Yapılan yargılama sonunda, Zola bir yıl hapse ve 3000 Frank para cezasına mahkûm edilir. Zola aleyhindeki davanın savcısı ve aynı zamanda Dreyfus karşıtı cephenin en önde gelen teorisyeni olan ve temelde Dreyfus’un ‘etnik burnundan’ rahatsızlık duyan Barres şunları söyler: ‘Bu Zola denilen adam kimdir? Kökenine bakıyorum: Bu adam Fransız değil. ‘Rougon-Macquart’ların yazarının samimiyetinden şüphe edilmez. Ama bu samimiyet hak­kında söyleyeceklerim var. Sizinle benim aramda bir sınır söz konusu. Hangi sınır mı? Alpler.’ Zola savunmasında savcı Barres’e yüklenir ve sorar: ‘İnsandan mı söz ediyorsunuz Barres? İnsan mı dedi­niz? Hangi insan? Nerede oturur? Hangi zamanda yaşar? Savcı Barres’in, Zola’ya ve Dreyfus’a yönelik motivasyonu ırkçılık olan saldırısıyla, üstüne hiç vazife olmadığı halde Prof. Dr. Yücel Aşkın’a yönelik olarak bir milletvekilimizin yaptığı, bir kısım medyanın yazıp çizdiği referansı ırkçılık olan saldırı arasında herhangi bir anlayış farkı var mıdır?

Savcı Barres, Dreyfus’un masumiyetini gösteren kanıtlara, kurmay takımının dava sırasında ve sonrasında işlediği yolsuzluklara karşı sessiz ve kayıtsız kalır. Tıpkı, Van’daki savcının, Prof. Dr. Yücel Aşkın’ın, Enver Arpalı’nın masumiyetini gösteren kanıtlara sessiz ve kayıtsız kaldığı gibi. Savcı Barres, Dreyfus’un ve Zola’nın ‘yüzüne’ bakmış mıdır? Aynada kendi ‘yüzüne’ bakmış mıdır? Bu yüzlerin, hangisi ‘yüz’, hangisi ‘hakiki yüz’ dür? Acaba Van’daki savcı, Eriver Arpalı’nın ‘yüzünü’ anımsıyor mu? Ya Malatya’da dayak yiyen çocukların ‘yüzü’, Hakkâri’de, Şemdinli’de, Sivas’ta, Uludere’de, 1 Mayıs’ta ölenlerin ‘yüzü’! Bunların fail­leri, acaba oralarda kurban ettiklerinin ‘yüzlerini’ anımsayabiliyorlar mı?

Geçelim ve başka yüzleri tanımak için Alain Finkielkraut’u okumaya devam edelim. 1983 yılının başında, Moro olayı sırasında devlete meydan okuyan Kızıl Tugay üyeleri, Rebbibia Hapishanesi’nde mahkûm olan yoldaşlarının intikamını almak için anılan hapishanede gardiyan olarak çalışan sakat ve yaşlı bir kadını, Germana Stefanini’yi kaçırırlar. ‘Proleter komünist tutuklu­ların hayatları üzerinde baskı uygulamış olma’ suçlamasıyla ve devrim adına yargılarlar, ölüme mahkûm edip, ölüm cezasını infaz ederler. Germana Stefanini’nin, Kızıl Tugayların devrim mahkemesinde yapılan sözde yargılamasının her dakikası banda kaydedilmiştir. İşte bu kayıttan bir bölüm:

Rebbibia’ya gardiyan olarak nasıl girdin?

Nasıl yaşayacağımı bilemez haldeydim. Babam yeni ölmüştü.

Bir sınavdan geçtin mi?

Hayır, sakatlar kontenjanından girdim.

Ne iş yapıyordun?

Tutuklulara gelen paketleri dağıtıyordum.

Kes zırlamayı! Gerçi bize vız gelir… Tekrar ediyorum, kes şu zırlamayı, bizde asla bir acıma duygusu uyandırmıyorsun.

Dava görünümü altındaki bu sağırlar diyalogu, aslında teröristler ile kurbanların karşı karşıya gelmesidir. Gardiyan şaşkın bir halde zavallılığına isyan ederken, teröristler, başkaldırdıkları toplum­da Stefanini’nin işgal ettiği yerden başka bir şeyi görmezler. Onların gözünde gardiyan işkencecidir. Bu yorumlayıcı indirgemecilik bağlamında, her şahıs, yerine getirdiği görevin içinde eritilmiş ve sanki kendi sınıfına hapsedilmiş, her yüz temsil ettiği düşüncenin, görevin, ilkenin adına yok edilmiştir. Zira Kızıl Tugay üyelerini büyük devrimci geleneğe bağlayan şey, kişileri toplumsal kimliklerinin içine kapatma olgusudur. Tıpkı bugün benzeri diğer terör örgütlerinin yaptığı gibi.

Onların yaşadığı dünyada sözlerin önemi yoktur. Onların yaşadığı dünyada insan konuşmaz, yansıtır. Onların yaşadığı dünyada insan sadece bir aidiyetin dilsiz simgesidir. Bu bağlamda Germa­na, burjuvazinin, sermayenin sesidir. Toplumsal varlığını, yani suçluluğunu sürekli olarak bildirmeye baştan mahkûm edilmiş bir sanığa yargıç konumundaki tugay üyeleri sürekli ‘kendinizi savunmak için ne söyleyeceksiniz’ diye sorarlar. Hukukun dilini, dilin yok olduğu bir bağlama taşırlar. Yüz yüze gelinen bir oyun sahnelerler ve aynı anda onu bütün gerçeklerden arındırırlar. İşte totalitarizmin özü budur. Davanın kendisinden ziyade, mahkeme karşısına zorla çıkarılan insanları yokluğunda mahkûm etme olgusu. Kurumsal veya yasadışı terörü tanımlayan şey, dava, adaletin yerine getirilmesi ve hatta baskı da değildir. Tam tersine hukukun ve baskıcı adaletin, son halini almış yokluğudur. Totalitarizmin irade dışı mizahı, adaleti ortadan kaldırmak için mahkeme dekorunu ve törenini seçmiş olmasından ileri gelir. Kafka’nın romanında tam olarak da bu anlatılır. Davayı, bireylerin küresel denetiminin sembolü ve zaferi olarak addetmek için, şakayı anlamamış olmak gerekir. Böylece, baskıcı adalet ve adaletsiz baskı, yani görkemli yanılgı, totalitarizm ve karşıtı, ortak bir utanç içinde birbirine karıştırılır. Zira mahkeme ve dava, onlara, onların işledikleri suçun tekilliğine ve varlıklarına yönelik değil, bağlı oldukları düşünceye yöneliktir.

Yakınını yok etmek, onu yüzünden dolayı cezalandırmak için onu katlederek ortadan kaldırmak ve tam öldürüldüğü anda yüzünden kaçmak için onu katliamdan bile silmek. Auschwitz’te, Chlemno’da, Treblinka’da, Belzec’te, Sobibor’da, Maidanek’te, soykırım düzeyinde olmasa da, Vietnam’da, Hiroşima’da, 11 Eylül’de, Londra metrosu’nda, İstanbul’da İngiliz Konsolosluğu’nda, Akmerkez’de, Hakkâri’de, Şem­dinli’de, Uludere’de, Sivas’ta Madımak Oteli’nde, 6-7 Eylül’de, 1 Mayıs’ta İstanbul’da, Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Irak’ta, Suriye’de yapılan budur.

Çoğunluğu belki iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir evlat olan katliam görevlileri, hangi mucizeyle, cinayetlerini, soykırımı yaşamlarının sıradan bir parçası haline getirebildiler ve insani yakınlık duy­gusunun dışına çıkarak onlarca, yüzlerce, milyonlarca insanın katline katlanabildiler diye soruyor Alain Finkielkraut. Yanıtı Yahudi katliamı sırasında Sobibor’da ve Treblinka’da komutanlık yapan Franz Stangl, gazeteci Gitta Sereny’ye veriyor: ‘Anlıyor musunuz, onları nadiren birer insan olarak gördüm. Her zaman için devasa bir kitleydiler. Kimi zaman duvarın üstünde ayakta duruyorlardı ve onları avluda seyrediyordum. Nasıl anlatmalı bilmem ki, çıplaktılar… Kamçılarla yönetilerek koşturu­lan devasa bir yığındılar.

Gitta Sereny, bu yanıtı bizim anlamamıza yardımcı olmak için şöyle okuyor: ‘İnsanlar soyunma barakalarındayken, yani çıplakken Franz Stagl veya aynı konumdaki başkası için artık insan değildirl­er.’ İnsanların çıplak olarak istiflenmesiyle, gruplaştırılmasıyla, her birinin diğerinin yerine geçe­bildiği, homojen ve benzer bir yığın oluşur. Böyle yapılmak suretiyle, yüzünün insana atfettiği gizemli ayrıcalık elinden alınır. Bedenler bir yerde çıplak olarak toplandığında sınırlar ortadan kaldırılır, birey kitle içinde boğulur, yüz artık vücudun geri kalanından ayrı değildir. Yüz, yüz olmaktan çıkmıştır. Nazilerin öldürmeye hazırlandıkları insanları giysilerinden arındırmalarının nedeni işte budur. Onları görünmez hale getirmek. Yani yüzü yok etmek.

Yakınımın yüzü beni yoksunluğa cezbe der. Bana bakar, her şeyiyle bana bakar, hiçbir şeyine kayıtsız kalamam’ diyor Levinas. Peki! Her birinin kurbanı ayrı olan Barres, Franz Stagl, Kızıl Tugay­lar, bunların bizim ülkemizdeki benzerleri, onlar kurbanlarının ‘yüzlerine’ bakarlarken ne düşündül­er? Van’daki savcı, tıpkı savcı Barres gibi ‘kendinden başka kural tanımaksızın gelişen gücü adalet olarak adlandırarak bakar yüze.’ Şemdinli’de, Uludere’de bombayı patlatanlar, Sivas’ta insanları yakanlar, Diyarbakır Cezaevinde insanlara işkence edenler aynen ‘Franz Stagl ve onun ar­kasındakiler gibi, kendi varlığının gelişmesinin önündeki engelleri yok ederken’, günümüzdeki terör örgütlerinin militanları, tıpkı Germana’nın yargıçları Kızıl Tugaylar gibi, ‘varlıklarını, proletaryanın, yoksulların, ezilenlerin bedelini talep edenlerin hizmetine sunarlar.’ Birinciler, dirimsel güçlerinin gelişmesini en ufak bir utanç duygusunun bile durdurmasına veya engellemesine izin vermeden ‘biz’ derler ve kendilerinde, başkası adına var olma zayıflığını yok etmeleri adına, ‘başkasını/ötekini’ yok ederler. İkinciler ise, tam tersine, zayıflar ve yaşamda kaybetmiş olanlar için kendilerini kurban eder­ler. Başkasını/ötekini öldürmezler, başkası için öldürürler ve ölürler. Onların gözünde, Germana’nın ölüme mahkûm edilmesini meşrulaştıran şey ezilenlerin çektiği acıdır. Ahlakın boyunduruğunu sars­mak için ya da Barres gibi ‘Eğer yasa benim ırkımın yasası değilse isyan ederim’ diyerek değil, ahlaki zorunluluktan ötürü katlederler.

Bütün bu insanlık durumlarına, dramlarına, trajedilerine karşı, ne demek gerekir? Söylenmesi gerekeni İncil’de Korintoslululara yazılan 1. Mektup: 27-28 söylüyor: ‘Tanrı bilgeleri şaşırtmak için dünyanın aptalca şeylerini seçmiştir ve Tanrı güçlü olanları şaşırtmak için dünyanın zayıf şeylerini seçmiştir ve dünyanın aşağılık şeyleri ve hor görülmüş şeyleri Tanrı tarafından seçilmişlerdir ve olmayan şeyler, olan şeylere yokluğu getirmek için seçilmişlerdir.

Uzun uzun anlattım. Levinas’tan, Finkielkraut’tan, Sartre’dan, Canetti’den ödünç alarak anlattım.

Bilmem anlatabildim mi?

Av.V.Ahsen Coşar

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ’NÜN YENİ SINIRLARI –

Herkesin ifade özgürlüğü vardır. Bu hak; insanların fikirlere sahip olma ve bilgiyi halk otoritesi olmadan, sınırsızca alma ve verme hakkını tanır. (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi madde 11)

Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve hangi yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi madde 19)

Herkesin ifade özgürlüğü hakkı olmalıdır; bu hak, her türlü bilgi ve fikirleri sınır olmaksızın, sözlü, yazılı, basılmış, sanat veya herhangi dilediği bir medya ortamıyla öğrenme, alma ve verme hakkıdır. (Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme madde 19)

Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 26)

Gerek ulusal, gerekse uluslararası alanda tanınan ifade özgürlüğü ile düzenlemeler yukarıdaki gibidir.

Ama siz, sakın ola ki bunlara itibar etmeyiniz. Etmeyiniz, zira ülkemizin ifade özgürlüğü konusunda uzman olan seçkin hukukçularının vazettiklerine göre, ifade özgürlüğüyle ilgili üç önemli ve yeni sınırlama getirilmiştir. Bunlardan birincisi ‘seçim kaybedenlerin ifade özgürlüğü yoktur’; ikincisi ‘ifade özgürlüğünün kullanılmasında ondan bundan alıntı yapılamaz’;  üçüncüsü ise ‘kuyruk acısı olanların ifade özgürlüğü yoktur.

Kuyruk acısı olanlar o kadar üzülmesinler. Zira bu sınırlamayla ilgili önemli bir istisnai düzenleme var. O da şu; ‘Bazı kuyruk acısı olanlar bundan muaftır.

Yok canım! Bu da nereden çıktı dediğinizi duyar gibiyim. Otoriteye dayanan kanıtlamalarda oyun daima geçerli otorite kabulü gören kişi yada kişiler üzerinden kurulur. Bunları vazedenler de öyle birkaç otorite.  

Aynı şu fıkrada olduğu gibi: Adamın birisi ev hayvanları satan bir dükkana girer ve bir papağan almak istediğini söyler. Satıcı sırayla dükkandaki papağanları gösterir, meziyetlerini anlatır, fiyatlarını söyler. Sıra en değerli papağanlara geldiğinde dükkan sahibi ‘bu 5.000,00 TL.’ ‘şu 7.500,00 TL.’, ‘şu ise 10.000,00 TL.’ der.  ‘Vay canına,’ der müşteri ve merakla sorar, ‘5000,00 TL.lık papağan ne yapabiliyor acaba?’ Dükkan sahibi ‘Mozart’ın bütün aryalarını ezbere bilir ve söyler’ diye yanıt verir. Bu kez müşteri ‘Ya fiyatı 7.500,00 TL. olan’ diye sorar. Dükkan sahibi gururla ‘Wagner’in bütün eserlerini okur’ der. Müşteri merakla fiyatı 10.000,00 TL. olanın marifetini sorar. ‘Valla’ der dükkan sahibi ve devam eder, ‘ben şahsen şimdiye kadar onun hiç bir marifetini görmedim, duymadım.  Ama diğer ikisi ona – maestro – diyor’                  

İfade özgürlüğüyle ilgili yeni sınırlamaları getirenler, bu maestrolar yani.  

Türkiye’de Barolar Birliği Var!’ dedim ve bunun üzerine doğru ya da yanlış bir şeyler yazdım. Sonrasında olumlu, olumsuz eleştiriler geldi. Her ikisi de doğal. Elbette eleştirilecek. Ama eleştirinin de bir namusu, bir onuru vardır. O namus, o onur da, yazıyı yazanın saikini sorgulamak değil, biz senin cemaz ül evvelini biliriz demek hiç değil, yazının içeriğini eleştirmektir.

Kuyruk acısı olanlar, seçim kaybedenler, cemaz ül evvele kadar gidenler ve saik sorgulaması yapanlar hiç ama hiç kusura bakmasınlar, kendilerini de çok fazla sevindirmesinler. O yazıyı yazarken benim saikim ne biri, ne ötekisidir. Bunu ise ancak o yazıyı ve her yazıyı masum okuyanlar görebilirler.

Siz ister inanın, ister inanmayın, ben o tür ucuzlukları ve varoş kültürünün o türden yaklaşımlarını hayatım boyunca hiç tanımadım, hiç de tatmadım. Öyle bir kültürden gelmediğim için o tür duygulara aşina da değilim.

Kaldı ki ben sadece seçim kaybettim. Görüş, düşünce ve eleştirilerimi ifade etme hak ve özgürlüğümü kaybetmedim.

Alıntı yapmak! Ne yapayım? Edebiyatı, tarihi, felsefeyi, sosyolojiyi, sanatı baştan sona yürürken insanlarla, bilgelerle karşılaşıyorum. Onların söylediklerini alıp okuyanlarla paylaşıyorum. Ne var bunda? Alıntı yaptım, yapıyorum diye birileri beni  anlamıyor, anlamak istemiyor ise ben ne yapabilirim?  İlhan Berk’in dediği gibi; ‘Ne çıkar siz bizi anlamasanız da / Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar / Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da’ Evet! Ne çıkar? Sadece siz anlamamış olursunuz. Siz anlamadınız diye ben ifade özgürlüğümü kaybetmem ki.

Kuyruk acısına gelince; kuyruğum yok ki acısı olsun. Bu bir. İkincisi, Ömer Seyfettin’in o çok öğretici öyküsünde anlattığı gibi, ne evladım elindeki baltayla yılanın kuyruğunu kesti, ne de yılan evladımı soktu. 

Son bir söz, onu da Mevlana söylüyor; ‘Kulak eğer gerçeği anlarsa görür.’ 

 Av.V.Ahsen Coşar

TÜRKİYE’DE BAROLAR BİRLİĞİ VAR!

Kargodan bugün naylon bir poşet geldi. Gönderen Türkiye Barolar Birliği. Poşeti açtım. İçinden bir bülten çıktı. İsmi ‘BaroBirlik’. Bültenin kapağında Türkiye Barolar Birliği logosunun üzerinde ‘Türkiye’de Barolar Birliği Var’ diye yazıyor. Eskiden yoktu, yeni kurulmuş demek ki dedim. Logoya baktım. Orada Türkiye Barolar Birliği yazısının hemen altında ‘1969’ yazıyor. Allah! Allah! ‘1969 yılında kurulmuş da bizim bugüne kadar haberimiz olmamış’ dedim içimden.

Türkiye Barolar Birliği’nin kurucu Başkanı Prof. Dr. Faruk Erem, sonraki başkanları Atila Sav, Prof. Dr. Eralp Özgen, Teoman Evren, Önder Sav, Özdemir Özok geldi aklıma. Duygu Asena’nın ‘Kadının Adı Yok’ dediği gibi, bu başkanların adı yok, demek ki o zaman Barolar Birliği de yokmuş diye düşündüm. Buranın başkanı kimmiş diye merak ettim. Bülteni açtım içine baktım. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu. Fikret Kızılok’un ‘Süleyman hep Başbakan / Başbakan hep Süleyman’ diyen o sevimli şarkısı geldi aklıma. Tamam! O zaman dedim, ‘Metin Başkan, Hep Başkan!

Nedense aklıma Mevlana geldi birden bire.  Hani ‘Şu; hem var, hem yok olan dünyadan / Azar azar yoklar gittiler, varlar geliyorlar / Eski mallar satanların nöbeti geçti / Biz yeni şeyler satıyoruz / Bu pazar bizim pazarımız.’ diyen  Mevlana.

Demek ki diye düşündüm, eski mallar satan önceki başkanların nöbeti geçmiş, şimdi yeni mallar satan bir Başkan var. Metin Başkan. Pazar onun pazarı. Ben de Türkiye’deki 82.000 avukattan birisiyim ya. Demek ki dedim, bu Başkan, bizim Başkan! Hem sadece avukatların başı değil, yargının da başı. ‘Yaşasın Metin Başkan!  Yaşasın Bizim Başkan!  Yaşasın En Büyük Başkan!’ diyerek sokağa fırladım.

Sokakta Mevlana’ya rastladım. ‘Nedir bu halin?’ dedi. Anlattım.  ‘Aklını başına al, fani olan bu Dünya zindanında kimsede vefa arama! Bu Dünyanın vefası bile vefasızdır’ dedi.

Mevlana’nın bu sözleri kesmedi beni. ‘Yaşasın Bizim Başkan! Yaşasın En Büyük Başkan! Yaşasın Metin Başkan! diye sloganlar atarak biraz daha yürüdüm sokakta. George Orwell çıktı karşıma. ‘Nedir bu halin?’ diye sordu. Anlattım. ‘Benim 1984 isimli bir kitabım var, o kitabı okudun mu?’ diye sordu. ‘Okudum’ dedim. ‘O zaman bilirsin ama ben yine de anlatayım sana’ diyerek anlatmaya başladı.

Ne diyordu 1984’ün Doğruluk Bakanı Winston Smith? Kayıtlar ve bellekler neyi kabul ediyorsa, geçmiş odur. Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar. Hiç kendini yorma, bütün hikaye budur’ dedi. Yani dedim kendi kendime; ‘Bütün hikaye psikologların Gerçeklik Denetimiveya Çiftdüşün – dedikleri şeyden ibaretmiş.

Rahatladım ve gittim uyudum.

Av.V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA

İ.GÜNEŞ GÜRSELER

‘‘Türkiye Barolar Birliği yönetimi son bir yıllık dönemde  teknolojik gelişmelerden yararlanma, barolara maddi kaynak aktarma ve gelir kaynakları yaratma amaçlı çalışmalara öncelik vermiştir. Bu kapsamda avukatlık kimlik kartı “modernize” edilerek çok işlevli hale getirilerek promosyon olanakları sağlanmakta, barolara ulaşım aracı alınmakta, bina yapım ve donatımları desteklenmektedir. 

Bu içerikteki çalışmalara öncelik vermek elbette yönetim sorumluluğu taşıyanların yetki ve tercihindedir. Geçen Mayıs ayında Adana’da yapılan 31. Olağan Genel Kurul’da bu konuların pek üstünde durulmamış olması da en azından Türkiye Barolar Birliği delegelerinin bu konuları görmezden geldiği şeklinde yorumlanabilir.

Belirttiğim bu genel yaklaşım içinde “MODERNİZE EDİLMİŞ AVUKAT KİMLİK KARTI”na kazandırılmaya çalışılan çok işlevlilik ve sağlanan promosyon olanaklarının hatırlattığı “resmi kimlik” ve avukatların ekonomik sorunlarının çözümü  üzerinde kısaca durmak istiyorum.

1- Avukatlık Yasası’nın 9 uncu   maddesinin “resmi kimlik” hükmünde düzenlediği avukatlık kimlik kartının bu niteliği muhataplarına henüz tümüyle kabul ettirilememişken buna baskın gelecek bir “kredi kartı” niteliği ile “modernize” edilmesi ne kadar yararlıdır?

2.   Avukatlık kimlik kartı ile yapılacak alış verişlerde kart sahibine ve barosuna belirli parasal olanaklar sağlanması maddi sorunlara çözüm arayışlarımız arasında bir katkı olarak değerlendirilebilir. Kıran kırana yaşanan rekabettin yarattığı avukatlık ücreti başıbozukluğunun sonucu ortalama gelirdeki hızlı düşüş karşısında bu tür çabaların asıl çözüm arayışlarını daha da erteletmesinden endişe ederim.’

Bu sözler Türkiye Barolar Birliği’nde 2005-2009 döneminde genel sekreterlik yapan, elan da genel sekreter olan İ.Güneş Gürseler’e ait. 17 Temmuz 2011 tarihinde yazmış bunları. Bu yazının yer aldığı internet sitesinin ismi ‘Yeni Yaklaşımlar.’ İ.Güneş Gürseler’in modernize edilmiş avukatlık kimlik kartlarına yaklaşım tarzı ise yazdığı sitenin ismine pek uygun değil. Geçen yüzyılda kalmış bir yaklaşım. Yani oldukça eski bir yaklaşım. Anlaşılan o ki, İ.Güneş Gürseler daha henüz dijital olarak isimlendirilen yeniçağa gelememiş. Ondan olacak dijital çağın ürünü olan ‘akıllı kart’ teknolojisini henüz yakalayabilmiş değil. Kendileri daha hala kağıttan yapılıp üzeri naylonla preslenen ‘plastik kart’ döneminde, yani ‘akılsız kart’ döneminde kalmışlar. Az yukarıda ifade ettiğim üzere ‘modernize edilmiş avukatlık kimlik kartları’ her şeyden önce bir ‘akıllı kart’ır ve dijital çağın ürünüdür. Bu kartların, İ.Güneş Gürseler’in yaşadığı çağın kartları gibi kopyalanması çok kolay değildir. Zira bu kartlar yüksek güvenlikli, iki adet çipli, manyetik şeritli, yedi adet görsel kopya korumalı, hologramlı biçimde ve ‘tek kart çok hizmet’ anlayışına uygun biçimde yapılandırılmıştır. Adalet Bakanlığı’nın, Genel Kurmay Başkanlığı’nın, diğer başka resmi kurum ve kuruluşların bizden çok sonra kullanmaya başladıkları, bizim statümüzdeki meslek kuruluşlarının ise daha hala uygulanmasına geçemedikleri bu kartların marifetleri, İ.Güneş Gürseler’in küçümsediği gibi sadece ‘promosyon’dan ibaret değildir. Bu kimlik kartlarının, ‘masum bakan’ herkes tarafından görülmesi mümkün ve esasen görülmüş olan başkaca işlevleri, yetenekleri, becerileri vardır.

Bu ve benzeri konularla ilgili olarak bilinmesi gereken bir diğer husus da şudur: Teknolojik gelişmenin tümüyle yeni bir aşamasına doğru gitmekte olduğumuzu kabullenmedikçe, içinde yaşadığımız zamandan bir anlam ve sonuç çıkarmak, geleceğe yönelik projeksiyonlar yapmak mümkün değildir. Bunu yapamadığımız sürece, kendimizi, mesleğimizi, meslek örgütümüzü, ülkemizi geleceğe hazırlayamayız. Devrimsel nitelikteki teknolojik değişimi ve gelişmeyi kavrayabilmek için hayal gücümüzü özgür bırakmamız gerekir. Zira artık devrim demek, yenilik demektir. Yenilik ise Joseph Schumpeter’in özlü ifadesiyle  “yaratıcı yıkıcılık” demektir. Yani yıktığının yerine daha iyisini, daha yenisini, daha işe yarar olanı koymaktır. Esasen devrim dediğimiz şey, sayısız kişinin yaşamına çoğu zaman sessiz bir biçimde girer ve onları, anlamadıklar, anlayamadıkları, alışmadıkları, alışamadıkları ve hatta hayal dahi edemedikleri kurumlarla, durumlarla, fikirlerle, araçlarla, gereçlerle, fırsatlarla karşı karşıya bırakan bir dizi yenilik sokar.

Modernize edilmiş avukatlık kimlik kartları’, benim yönetimde bulunduğum üç yıllık süre içinde Türkiye’de avukatların hayatına giren, bugün ülkemizde bulunan neredeyse tüm Adliye Binaları’nda kurulu bulunan turnikelerden avukatların kolayca giriş yapmalarını; UYAP Avukat Portalının, UBAP’ın sunduğu hizmetlerden yararlanmalarını; tedavi gördükleri Türkiye Barolar Birliği ile anlaşmalı hastanelerden herhangi bir ödeme yapmadan taburcu olmalarını; evlerinden, ofislerinden Adliyeye gitmeden dava açmalarını, icra takibi başlatmalarını, harç, bilirkişi ücreti, keşif avansı gibi ödemeleri yapmalarını sağlayan, yani avukatların hayatını kolaylaştıran, onlara yeni olanaklar ve fırsatlar sunan hizmetlerden, ürünlerden sadece bir kaç örnektir. Bu ve benzeri hizmet ve ürünleri ‘icat çıkarma’ diyen kafalar, ‘promosyon’ olarak küçümseyen akıllar değil, vizyon sahibi olan insanlar yapar. Ve esasen yapmıştır da.

Son bir söz! Onu da Mevlana söylüyor; ‘Her gün bir yerden göçmek / Ne iyi / Her gün bir yere / Konmak ne güzel  / Bulanmadan, donmadan / Akmak ne hoş / Dünle beraber / Gitti cancağızım  / Ne kadar söz varsa  / Düne ait  / Şimdi yeni şeyler  / Söylemek lazım’

Sadece yeni sözler söylemek değil, yeni şeyler de yapmak lazım!

Av.V.Ahsen Coşar