SÖZCÜKLER ANLAMLARINI YİTİRDİĞİNDE

İNSANLAR ÖZGÜRLÜKLERİNİ YİTİRİRLER!

Tarih 19 Mart 2007. Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref, Pakistan Anayasası’na aykırı olarak Pakistan Anayasa Mahkemesi Başkanı İftihar Çaudri’yi görevinden aldı. Bunun üzerine Pakistan’daki binlerce yargıç, avukat ve savcı Çaudri’nin görevine iade edilmesi isteğiyle bir eylem başlattı. Tarihe ‘kravatlı isyan’ olarak geçen bu eylem sırasında pek çok avukat, yargıç ve savcı açlık grevine giderken polisle kravatlı eylemciler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Polis eylemi bastırmak için orantısız güç kullandı.    

Tarih 26 Şubat 2014. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bizzat kendisinin Anayasa’ya aykırı olduğunu ifade ettiği 11.12.2010 kabul tarihli ve 6087 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin torba kanunu onadı.

Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren değişiklikler gereğince HSYK Genel Sekreteri’nin, Genel Sekreter Yardımcıları’nın, Teftiş Kurulu Başkanı’nın, Teftiş Kurulu Başkan Yardımcıları’nın, Kurul Müfettişleri’nin,  Tetkik Hakimleri’nin, İdari Personel’in ve yine Türkiye Adalet Akademisi Başkan ve yöneticilerinin görevleri kendiliğinden sona ermiş olacak. 

Yapılan değişiklikler sonrasında, başta Yüksek Yargı Organları olmak üzere (ihtilaf olarak önüne geleceği için Anayasa Mahkemesi’ni bu konuda mazur görmek gerekir) yargının iddia ve karar makamlarından herhangi bir tepki gelmedi. Bir kısım Barolar ise yapılan değişikliğin Anayasaya aykırı olduğunu basın açıklaması yapmak suretiyle ifade etmekle yetindiler.      

Yani Pakistan’da olanlar Türkiye’de olmadı. Esasen bu olması istenen bir şey de değildir. Değildir, zira hukukçular sokağa çıkarak protestoda bulunmayı Anayasal bir hak olarak görmekle birlikte, kendileri bu yola başvurmayı pek sevmezler ve o nedenle de bu yola başvurmak istemezler. Doğrusu da budur.    

Pakistan örneğini vermemin nedeni bu yolu önermek için değil, bir zamanlar ‘açıklama yapmak yetmez, eylem yapmak gerekir’ diyen kimi barolara son beş altı ay içinde olanlar karşısında sadece açıklama yapmakla, gazetelere ilan vermekle yetinmelerindeki görüş ve düşünce değişikliği ile uygulamalarındaki çifte standardı anımsatmak içindir.

‘İnsanın kişiliği, kendisine yapılan haksızlığa karşı takındığı tavırda gizlidir’ diyor Sartre.  Bunu şunun için yazdım; HSYK’nın yapılanmasıyla ilgili olarak yapılan yasal değişiklik sadece yargı bağımsızlığına yönelik ağır bir darbe değildir. Bu aynı zamanda Yüksek Kurul’un manevi kişiliğine karşı bir saldırı ve her bir kurul üyesine yönelik bir güvensizliktir. Bu durum karşısında Yüksek Kurul üyelerinden beklenen hep birlikte görevlerinden istifa etmeleridir. Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte görevleri sona erecek olan kurulun diğer elemanlarıyla dayanışma anlamına da gelecek böylesine radikal bir tavrın gerçekleşmeyeceğini bilmekle birlikte, hem bir yurttaş, hem de yargı gücünün üyesi olan sade bir avukat olarak beklentimin bu yönde olduğunu ve bu beklentimin pek çok kişinin duygu ve düşüncelerini de yansıttığını özellikle belirtmek isterim.

HSYK Kanunu’nda yapılan değişikliklerin hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı bağlamında değerlendirilmesi durumunda söylenmesi gereken şeyler ise herhalde şunlar olması gerekir;

1-      Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramların hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan kendilerini açıklayamaması, hukukun toplum yaşamında olsun, ulusal veya uluslararası düzeyde olsun ne ölçüde yaşamsal ve işlevsel olduğunun kanıtı ve göstergesidir.

2-      İnsanların davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın yegane yolu olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, hukukun üstün ve evrensel ilkelerine bağlılıktır, yani hukuk devleti olmaktır. O nedenle devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlardan olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik, yani hukuk yaratma, kural koyma gücüne günümüzde hukuk devleti olma niteliği de eklenmiştir.

3-      Devletin niteliğinde ve evriminde zaman içinde oluşan dönüşüme ve değişime bağlı olarak, devleti kimin yönetmesi gerektiği hususu da geçen zamanla birlikte değişmiştir. Bu bağlamda Platonik Cumhuriyette siteyi yönetenin ‘filozof’, Aziz Thomas’a göre devleti yönetecek olan kralın ‘erdemli’ olması gerekirken, Marx’a, Engels’e, Lenin’e göre devleti ‘işçi sınıfı/proleterler’ yönetmelidir. Karl Popper’e göre sorun, yöneticinin ‘kim olacağı’ değil, ‘nasıl yöneteceği’dir. Ve hatta çok daha tercihe değer olanı, daha az yöneten bir devletin, bir iktidarın olmasıdır.

4-      Almanca karşılığı ‘halk hakimiyeti’ olan demokrasinin, asla halk hakimiyeti olmadığını ve esasen olmaması gerektiğini, demokrasinin her şeyden önce gücün tek elde toplanmasına izin vermeyen, devlet gücünün sınırlanmasını talep eden ve diktatörlüğe karşı silahlanmış bir kurum olduğunu ileri süren Karl Popper’e göre, ‘kim halktan sayılırsa sayılsın, ister askerler, ister memurlar, işçiler, din adamları, aydınlar, bunların hiçbirisinin devleti yönetmemesi, bu güç odaklarının hiç birisinin çok fazla güce/iktidara sahip olmaması gerekir.’ Güç temerküzünü önlemenin en etkili aracı olan kuvvetler ayrılığı ilkesinin vazedilmiş olmasının nedeni de budur.  

5-      Plato’dan bu yana sorulan ve farklı yanıtları olan ‘devleti kim yönetmelidir’ sorusunun yanıtını eğer bugün vermek gerekir ise, bu yanıtın, elbette ‘seçimle gelen ve o nedenle meşruiyetini halkın oyundan alan sivil yönetim, yani siyasetçi olması’ gerekir. ‘Devlet nasıl yönetilmelidir’ sorusunun yanıtı ise, ‘devlet kurallarla, yani hukukla, yani adaletle yönetilmelidir’ şeklinde olmalıdır.

6-      Bu itibarla; devletin gerçekleşmesi yönünde çaba sarf etmesi gereken işlerin en başında ‘adalet’ gelir. Esasen hukuk devletinin temelini de adalet ilkesi oluşturur. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi ise sadece ve sadece etkili, üretken, işlevsel ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin kurulması ile mümkündür. Bu nitelikte bir adalet sisteminin kurulması ve işleyebilmesi ise her şeyden önce yargının ‘bağımsız’ ve ‘tarafsız’ olmasını gerektirir. Hak arayan, adalet talep eden insanların haklarının korunmasında ve halkın yargı sistemine olan güveninin sürmesinde asıl olan yargının tarafsızlığının sağlanmasıdır. Bu bağlamda bağımsızlık yargıya sunulmuş bir ayrıcalık değil, yargıç tarafsızlığını sağlamanın yegane ve en etkili aracıdır.

7-      Gerek yargısal anlamda, gerekse etimolojik olarak tarafsızlık kavramı ile kast edilen, yargılama aşamasında yargıcın davanın taraflarından birisi lehine veya aleyhine bir eğilim içinde olmaması, hukuk normunu taraflara eşit biçimde uygulaması ve bunun bir sistem olarak güvence altında olmasıdır. Bunun, özel hukuk uyuşmazlıkları bağlamında devletin ya da hazinenin taraf olduğu davalarda da, devletin güvenliğine yönelik suçların yargılamasında da böyle olması gerekir. Zira devletin menfaatini veya güvenliğini korumak yargının ya da yargıcın görevi değildir. Yargıcın görevi vatandaşa tarafsız olarak, adil ve hızlı şekilde adalet hizmeti vermektir. Adalet tanrıçası Themis’in gözleri bundan dolayı bağlıdır.

8-      Bu bağlamda işaret etmek istediğimiz bir diğer husus, yargıcın üstlendiği görev ve sorumluluk ile diğer kamu görevlilerinin yüklendikleri görev ve sorumluluk arasındaki farktır. Demokratik rejimlerde kolektif siyasal kararlar çoğunluğun oylarıyla belirlenir, diğer bir deyişle bütün bunlar halkın oyuyla şekillenen yasama ve yürütme organlarının işidir.

9-      Yargılama faaliyeti kapsamında olan hukuki konuların çözümü ise halkın oyuyla değil, yargı organlarının kararlarıyla gerçekleşir. Onun için yargıçların karar verirken: ‘Halkın alkışlamasının veya nefret etmesinin benim adalet dağıtma görevini hakkıyla yerine getirmemde hiçbir etkisi yoktur. Kendimi adaletin ilkelerine tam olarak uydurduğum sürece, insanların ne söyleyecekleri ya da ne düşünecekleri beni ilgilendirmez’ demeleri ve bunu içselleştirmeleri gerekir.

Özgürlük, adalet, demokrasi, hukuk gibi siyasi idealleri tanımlayan anahtar sözcükler vardır. İnsanlığın uğruna pek çok kavga verdiği evrensel nitelikteki bu sözcükleri Türkiye’de kullanmada artık neredeyse tereddüt eder hale geldik. Zira çoğumuz, bu sözcüklerin dünyanın başkaca demokratik ülkelerinde ifade ettikleri anlamın Türkiye’de aynı şeyleri ifade etmediğini düşünüyoruz. Bu da bizi ister istemez Konfücyüs’un söylediği noktaya götürüyor, yani ‘sözcükler anlamlarını yitirdiğinde insanlar özgürlüklerini yitirirler.’  

V.Ahsen Coşar