YURTSEVERLİK ÜZERİNE!

Ünlü Dört Temmuz konuşmasında Abraham Lincoln şunları söylüyor: “Bu insanlarla, atalarımızın aynı kanı taşımasından öte şeyler paylaşıyoruz; içimizden yarısı belki aynı atadan gelmiyor, onlar Avrupa’dan gelmiş insanlar – Almanlar, İrlandalılar, Fransızlar ve İskandinavyalılar – uzaklardan gelmişler ve buraya yerleşmişler, kendilerini her şeyde eşit görmüşler. Bu insanlar, eğer tarihlerindeki kan bağlarının peşinden giderek bugünlerin izlerini sürmek isterlerse, burada hiçbir şey bulamazlar, kendi şanlı dönemlerine geri dönemedikleri gibi, bizden bir parça da olamazlar. Ama onlar, Bağımsızlık Bildirisine bakacak olurlarsa, eskilerin ‘Bütün insanların eşit yaratıldıklarını kayıtsız şartsız kabul ediyoruz’ dediklerini görecekler ve o günlerde öğretilen ahlak duygularının onların insanlarla ilişkilerine ışık tuttuğunu, orada bütün ahlak ilkelerinin temelinin yattığını, bunu sanki Bildirgeyi kaleme alan insanların kanından kan, etinden et taşıyormuş gibi hak iddialarında bulunabileceklerini ve esasen öyle olduklarını anlayacaklardır. Yurtsever ve özgürlük aşığı insanların yüreklerini birleştiren bildirgedeki elektriği taşıyan tel, tüm dünyanın insanlarının zihinlerinde özgürlük aşkı var oldukça, bu yurtsever yürekleri birbirine bağlayacaktır.”

Lincoln’un bu konuşmasının önemi, insanları, ırkın ve dinin darlığından kurtaran, yurt sevgisi ve yurtsever bağlılığın milli güç tapınmasıyla bağını koparan ve tam anlamıyla ‘siyasal ulus’ tanımını ortaya koyan bir içerik taşımasıdır.

‘Amerikan Demokrasisi’ isimli kitabında Tocquville, bu yurtseverlik anlayışını ‘hukukun yardımıyla ve hakların kullanılmasıyla büyüyen ve sonunda kişisel çıkarlarla harman olan rasyonel bir yurtseverlik olarak’ tanımlar. Bu yurtseverliğin, kişinin doğduğu yere ve bir ırka bağlılıktan doğan yurtseverlikten daha az ateşli, daha az cömert olmadığına ve fakat daha yaratıcı, daha bağlayıcı ve daha kalıcı olduğuna vurgu yapan Tocquville şöyle devam eder: “Ülkesinin refahının kendi refahı üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu anlayan bir kişi, hukukun, bu refahın üretilmesine katkı yapmasına imkan sağladığını ve ülkesinin esenliğinin, önce kendisi için yararlı bir şey ve sonra da kendi yarattığı bir şey olarak bundan bir çıkarı olduğunu bilir.”

Tocquville’in de işaret ettiği gibi, kamusal hayata doğrudan katılım ve hukukun çizdiği yol, yurttaşın kendisini cumhuriyetin parçası olarak hissetmesi için gerekli olan belki de tek ve en doğru yoldur. Esasen yurttaşlık ruhunun oluşması da buna bağlıdır.

Günümüzde, çağdaş demokratik ve çok kültürlü toplumlarda makul ölçülerde yakalanmaya çalışılan denge, Amerikalı siyaset bilimci Michael Walzer’in ‘Civility and Civic Virtue in Contemporary America/Çağdaş Amerika’da Medenilik ve Yurttaşlık Erdemi’ isimli kitabında belirttiği üzere, uygarlığın/medeniliğin ağır bastığı bir ‘medeni/uygar tutum ve yurttaşlık erdemi’ dengesidir.

Bizler, kendi ülkemizde bu dengeyi, yurttaşlık erdemi, yurtseverlik ve siyasal eylemlilikten yana oluşturmak istiyorsak eğer, bunu ancak ve ancak; medeni/uygar bir duruş, hoşgörü, demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü, birbirimizin değerlerine ve insanlık onuruna saygı, bize göre öteki olanın varlığını tanıyan ve onun haklarına sahip çıkan bir anlayış temelinde yapabiliriz.

Ulus olarak bunu yapabilecek yeteneğe, birikime, deneyime, kültüre sahibiz.

Yapamaz isek eğer, bizi bu dünyadan indirirler!

V.Ahsen Coşar

Yorum Yaz