Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı / Ben babamı, sen ustanı unutma…” Aşık VEYSEL

ANILARIMDAN BİR KAÇ SAYFA – BABAMA DAİR!

Yıl 1960. Haziran ayının ortaları. Sıcak bir yaz sabahı. Rahmetli babamla birlikte evden çıktık. Kolej sınavına gidiyorum. Sınav çoktan seçmeli. Yani test usulüyle yapılıyor. Bu usulde hiç sınava girmediğim için biraz tedirginim. Kendi kendime bu sınav da nereden çıktı diye düşündüğümü hatırlıyorum. Zira aklım o kadarına eriyordu. Büyük düşünemiyordum yani. Ama vizyon sahibi olan babam, uzun erimli düşünüyor, her baba gibi çocuğunun iyi yetişmesini, iyi bir eğitim almasını istiyordu.

O gün sabah sınava giderken babamın bana söyledikleri daha dün gibi hafızamda. Şunları söylemişti; “Ben köyden çıktım. Fakir bir ailenin çocuğu olarak okudum. Bana ne annem, ne babam oku dedi. Hatta ben okumaya gidince bir iş gücü azaldı diye üzüldüler. İlkokul hocam dışında hiç kimse bana oku demedi, yol göstermedi. Kendi yolumu kendim yaptım. Kendi kendime bir gelecek inşa ettim. Konya’da okurken yanında kaldığım Osman Ağamın dışında kimse elimden tutmadı, yardımcı olmadı. Karısının itip ötelemesine rağmen, Osman Ağamın sayesinde Konya’da ortaokulu, liseyi bitirdim. Sokak lambasının altında ders çalışırdım. İstanbul’a gittim, Tıp Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. O zamanlar Cumhuriyet Halk Partisi’nin yurtları vardı. O yurtta kalıyordum. Ankara Hukuk Fakültesi’nin yatılı sınav sonuçlarını bekliyordum. Sınavı kazandım, Ankara’ya gittim. Eğer bu sınavı kazanamasaydım, üniversite tahsili yapmam mümkün değildi. Mezun olduktan sonra, önce savcı, sonra yargıç oldum. Yabancı dil bilmemek içimde bir ukdedir, en büyük eksikliğimdir. Yabancı dil bilmeyen yargıç, savcı, avukat, doktor, subay, öğretmen, memur, siyasetçi, her ne ise, o kişi yarımdır, eksiktir. Bu bugün böyledir, yarın daha çok böyle olacaktır. Sen bu sınavı kazanırsan, burada iyi bir eğitim alacaksın, İngilizce öğreneceksin, yaşıtlarından farklı olacaksın, herkes gibi olmayacaksın, geleceğe herkesten daha fazla hazır olacaksın, talep eden değil, talep edilen, aranan insan olacaksın, ülkene, halkına daha iyi hizmet edeceksin.”

Rahmetli babamın bu öğütlerini tam olarak yerine getirebildim mi, onun bu özlemlerini karşılayabildim mi? Buna tam olarak evet diyemeyeceğim. Bir şeyler oldum, bir şeyler de yaptım belki hayatta. Ama yine de rahmetli babamın özlemlerine tam olarak yanıt veremediğim gibi, yeteneklerimi tam olarak ne mesleğime, ne de yaşamımın bütününe yansıtamadım. Neden mi?

Bunun nedenini ‘Denemeler’ isimli eserinde Montaigne şöyle ifade ediyor; “Bize yaşamı, yaşam geçtikten sonra öğretiyorlar.” Yaşamdaki tek üzüntüm ve pişmanlığım budur. Yani pek çok şeyi geç anlamak, geç öğrenmektir.

Şimdi bunları yazarken aklıma, Freud’un baba-oğul mücadelesinden uygarlığın büyüme yasasına ulaştığı, yani Sophokles’in ‘Kral Oedipus’ isimli hikayesinden esinlenerek adını koyduğu ‘Oidipus Kompleksi’; Balzac’ın, iş hayatında başarılı olmuş, iyi para kazanmış, tüm varlığını iki kızının mutluluğuna adamış bir babanın hikayesini anlattığı ‘Goriot Baba’sı; Dostoyevski’nin baba katili ‘Karamazof Kardeşler’i; baba hayaletiyle kavga eden Shakespeare’in ‘Hamlet’i; Maria Puzo’nun, bize aşina olmayan bir başka ‘Baba’sı; Turgenyev’in, 1800’li yıllardaki Rusya taşrasını, bu taşrada yaşayan Kirsanov ailesinin ve oğullarının ezberini bozan Bazarov’u anlattığı ‘Babalar ve Oğullar’ı; baba hayaliyle ortalıkta dolaşan Kafka’nın babasına yazdığı, ama her nedense göndermediği ‘Babama Mektup’u geliyor.

Hemen arkasından; albaylıktan emekli olduktan sonra, Engels’in ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökenini’ okuyan babasına Oğuz Atay’ın yazdığı: “Sevgili Babacığım, Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım” diye başlayan ‘Babama Mektup’ isimli yapıtını hatırlıyor ve yeniden okuyorum.

15-16 yaşlarımda iken babama yazdığım mektup aklıma geliyor. Bu yaşın diliyle babamı babama “biz çocuklarına karşı bu kadar katı olma, yargıçlığını mahkemede yap, bana ve kardeşlerime karşı daha hoşgörülü ol, bizimle arkadaş ol” diyerek şikayet ettiğim mektubu düşünüyorum. Bu mektubu okuduktan sonra rahmetli babamın “ne yani arkadaş olacağız da karşılıklı sigara mı içeceğiz” deyişini, yıllar yıllar sonra karşılıklı sigara içişimizi hatırlıyorum.

Ben o zamanlar daha Kafka’nın, Oğuz Atay’ın babalarına mektup yazdıklarını, böyle bir edebiyat türü olduğunu bilmiyordum. Şimdi anlıyorum ki rahmetli babam da bilmiyormuş. “Babalarımızda ileri, doğacak çocuklarımızdan geriyiz” diyor Nazım Hikmet. Ben ise babamdan ileri olamadım diye kendime kızıyorum. Oğuz Atay’ın, Nazım Hikmet’in yazdığı gibi “senin ölümünden sonra ben daha iyi ve akıllı olamadım, senden ileri olamadım” diye üzülüyorum kendi kendime.

Hem laik, hem Cumhuriyetçi, hem Atatürkçü, hem dindar olmanın nasıl mümkün olduğunu, ben rahmetli annem ve babam başta olmak üzere o kuşakta gördüm, o kuşakta yaşadım. Her ikisi de Hazreti İsa’nın “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” dediği gibi bu dünyanın işlerini, sorumluluklarını, öbür dünyanın gereklerini ve yükümlülüklerini son derece güzel ve dengeli biçimde ayırırlar ve yerine getirirlerdi. Rahmetli annem ve babam, hem beş vakit namazlarını kılarlar, her Ramazan oruçlarını tutarlar, hem de kurbanlarını keserler, zekatlarını, fitrelerini verirlerdi. Dinlerine bağlı oldukları kadar, Cumhuriyet’e, Cumhuriyetin değerlerine, Atatürk’e de bir o kadar bağlıydılar. Bu değerlerin hiç birisinin aleyhinde konuşmazlar, kimseyi de konuşturmazlardı.

Rahmetli babam Yargıtay Birinci Başkanı iken annemle birlikte Umreye gitmişti. Umreden döndükten sonra rahmetli annem saçlarını zarif bir boneyle kapattı. Başını bu şekilde kapatmış olması, onun yemekli toplantılara, kokteyllere, resmi davetlere katılmasına hiçbir şekilde engel olmadı. Her ikisi de, Kuranın Bakara suresinin 151. Ayetinde yer alan “Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik” şeklindeki Tanrı emrine uygun biçimde, esas yargılayıcının Tanrı olduğuna; Tanrı’nın elçisi olan Peygamberimizin görevinin sadece Tanrı’nın emirlerini iletmek, insanları arındırmak, vahiy ve hikmeti bildirmek, irşat etmek olduğuna; Tanrı’nın dışında, Peygamberimiz de dahil olmak üzere hiç kimsenin yargılama yetkisine, görevine ve hakkına sahip bulunmadığına inandılar. O inançla hiç kimseyi “sen dindarsın, sen değilsin” diye yargılamadılar. Hiç kimsenin de kendilerini veya başkalarını inançlarından dolayı yargılamasına izin vermediler. Umre ile başladıkları kutsal yolu Haç farizasını yerine getirerek sürdürdüler. Dileğim Yüce Tanrı’nın her iki kulundan da razı olmasıdır.

06 Ağustos 1998 sabahı çok erken saatte evimin telefonu çaldı. Gece çok geç, sabah çok erken gelen telefonlardan hep korkmuşumdur. Yalova’dan annem arıyordu. Baban vefat etti dedi. Hemen yola çıktık, cenazesini aynı gün Yalova’dan alarak Konya’ya getirdik. Bir sonraki gün vasiyeti gereği Konya’da Üçler Mezarlığı’nda toprağa verdik.

Hani Can Yücel diyor ya: “Hayatta ben en çok babamı sevdim. / Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk / Çarpık bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek / Nasıl koşarsa ardından bir devin, / O dürüst, o çalışkan, o mütevazi babamı ben öyle sevdim.” Ben de öyle sevdim babamı.

Vatan sevgisini, yurtseverlik bilincini, Cumhuriyet sevgisini, Atatürk sevgisini bana o aşıladı. Adalet için, hak için, hukuk için nasıl çalıştığını; hiç yakınmadan devletin verdiğine nasıl kanaat ettiğini; devletine, “kimsizlerin kimsesi olan”, yani kendisinin kimsesi olan Cumhuriyet’ine; hiç kimselere göstermeden beş vakit namazını kılarak Allah’ına nasıl şükrettiğini; akşamları eve yorgun, ama okumak için getirdiği dava dosyalarıyla dinç; halkına, yargısına, adalete, hukuka, devletine, Cumhuriyet’ine hizmet etmiş olmanın gönül rahatlığıyla geldiğini hiç unutmadım, asla unutmam.

Hilmi Yavuz, ‘Yüzler ve İzler’ isimli kitabında kaymakamlıktan emekli olan rahmetli babası Yahya Hikmet Bey için şöyle diyor; “…uzun uzun akmış da denize ulaşıp sükun bulmuş ırmaklar gibi eve döndüğünde, gözleri pırıl pırıl olurdu babamın.” Benim babamın gözleri de eve döndüğünde pırıl pırıl olurdu. Ödülü, çok emek verdiği, başkanlığını yaptığı Yargıtay’ın cenazesine bir buket çiçek dahi göndermemesi, ailesine başsağlığı dilemeyi çok görmesi oldu.

Hepsi geldi, hepsi geçti. Hepsi yaşandı ve bitti. Biz babamızın öldüğü ile kaldık. O gün bugün Cemal Süreya’nın dizeleriyle; “Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler” der ve gözyaşı göstermeden ağlarım.

Ve Anadolu’nun sesi, halkın sesi, türkülerin sesi Aşık Veysel’in dediğini yineler dururum kendi kendime; “Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı / Ben babamı, sen ustanı unutma…”

Babalar Gününüz Kutlu Olsun…!

V.Ahsen Coşar