ANILARIMDAN BİR KAÇ SAYFA – BEN ‘DSA’ DENİLEN BU FİLMİ DAHA ÖNCE GÖRMÜŞTÜM!
(…)
Başkaca pazarlıklarla, görüşmelerle, tartışmalarla, bana yönelik iftira ve hakaretlerle önseçim günü geldi. 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçime üç aday olarak girdik. Ümit Bulut, Akif Kurtuluş ve ben.
3518 meslektaşımızın katıldığı bu seçimde Akif Kurtuluş 1068, Ümit Bulut 943 oy aldılar. Kullanılan oyların 1507’sini alarak seçimin galibi ben oldum. Seçimi kaybeden her iki aday da seçim sonuçlarına saygılı olduklarını ve olacaklarını, Demokratik Sol Avukatların Ekim/2008 tarihinde yapılacak Baro Genel Kurulunda başarılı olması için çalışacaklarını ifade ettiler.
(…)
2008 yılı Adli Tatil’i sona ermiş, yeni yargı yılı başlamıştı. Yargı yılının başlaması ve avukatların tatillerini yapıp geri dönmeleriyle birlikte, baro, yaklaşan seçimli genel kurul nedeniyle hareketli günler geçirmeye başladı. Bu bağlamda 22 Eylül 2008 tarihinde Demokratik Sol Avukatlar Grubu adıyla, isimsiz ve imzasız bir korsan bildiri yayımlandı.
Bu bildiride “Demokratik Sol Avukatların, 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçimine fesat karıştırıldığı, bu önseçim sonucunun Demokratik Sol Avukatların iradesiyle değil, kirli liste ve koltuk pazarlıkları sonucu oluşan neo-liberal-gerici ittifakının oylarıyla belirlendiği ve o nedenle meşru olmadığı” ileri sürülüyor, önseçim sonucunun tanınmadığı belirtiliyor, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun Sami Kahraman’ın Baro Başkan adaylığında seçimlere gireceği yazıyordu.
Sosyal olup olmadıkları tartışmalı, demokrat olmadıkları ise bence malum olan bu arkadaşlarımızın yayımladıkları anılan bildiri beni hiç şaşırtmadı. Esasen bu beklediğim de bir şeydi. Bu yolla, önseçimde yenemedikleri beni genel kurulda haklamayı hedefliyorlardı. Önseçime katılmadan oluşturacakları bir grupla bu mücadeleyi yapsalardı ‘demokratik haklarıdır’ demek, saygıyla ve anlayışla karşılamak mümkündü. Ama önseçime girdikten, oradaki yarışı kaybettikten sonra ‘biz önseçimi tanımıyoruz’ diye başlattıkları bu organizasyon, demokratik terbiyeye aykırı olduğu gibi etik de değildi.
Ama bu organizasyonun beni asıl üzen tarafı, geçmişte bir zamanlar benimle birlikte olan, benim sırtıma alıp bir yerlere taşıdığım bazı arkadaşların bu tertibin içinde olmaları, daha düne kadar küfrettikleri insanlarla birlikte olmalarıydı. Kimler mi?
(…)
Bu bildiri üzerine benim listemden seçilen tüm adayların isimlerini ve imzalarını attıkları aşağıdaki bildiriyi hazırladık ve tüm baro üyelerine gönderdik. Bu bildiride şöyle diyorduk;
“Demokratik Sol Avukatlar adıyla yayınlanan ve Demokratik Sol Avukatların seçilmiş meşru Baro Başkan adayı olan Vedat Ahsen Coşar ile Baromuz organlarına seçilen diğer adaylar başta olmak üzere 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçime katılan meslektaşlarımızı çok açık biçimde tahkir, tezyif ve terzil eden iftira dolu bu korsan bildirinin Demokratik Sol Avukatlar ile bir ilgisinin ve ilişiğinin olmadığını, anılan korsan bildiride kullanılan dilin ve üslubun Demokratik Sol Avukatların tarzına ve terbiyesine uygun bulunmadığını özellikle ve öncelikle belirtmek isteriz.
01 Temmuz 2008 günü yapılan önseçimden önce 14 Mayıs 2008 tarihinde toplanan ve aralarında 22 Eylül 2008 tarihli korsan bildiride Baro Başkan adayı olarak ismi açıklanan Sami Kahraman’ın, daha sonra Baro Başkan aday adaylıklarını açıklayan Vedat Ahsen Coşar’ın, Akif Kurtuluş’un ve Ümit Bulut’un da bulunduğu toplantıda; Demokratik Sol Avukatların önseçimini yürütmek üzere bir Seçim Yürütme Kurulu oluşturulmasına karar verilmiş, bu kurul üyeleri ismen belirlenmiş, önseçim tarihini belirleme yetkisi bu kurula verilmiş, geçmiş yıllarda olduğu üzere önseçime oy kullanmak üzere kimlerin katılacağı konusunda herhangi bir kısıtlama ve sınırlama getirilmemiştir.
Anılan toplantıda alınan bu kararlar çerçevesinde ve kendisine verilen yetki doğrultusunda Seçim Yürütme Kurulu tarafından önseçimin 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılması kararlaştırılmış, gerek Seçim Yürütme Kurulu, gerekse önseçime Baro Başkan aday adayı olarak katılan Vedat Ahsen Coşar, Akif Kurtuluş, Ümit Bulut tarafından gönderilen SMS’ler ve seçim broşürleriyle önseçime katılmaları ve kendilerini desteklemeleri konusunda Baromuza kayıtlı tüm meslektaşlarımıza çağrıda bulunulmuştur.
Gerek Seçim Yürütme Kurulu’nun, gerekse Baro Başkan aday adaylarının yürüttükleri bu çalışma sonrasında 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçime 3518 meslektaşımızın katılımı sağlanmış, kullanılan oyların 1507’sini alan Vedat Ahsen Coşar önseçimi kazanmak suretiyle Demokratik Sol Avukatların Baro Başkan adayı olmuş, önseçimde 1068 oy alan Akif Kurtuluş ile 943 oy olan Ümit Bulut seçimin galibi Vedat Ahsen Coşar’ı kutlamış, seçimi kaybeden her iki aday da önseçim sonuçlarına saygılı olduklarını ve olacaklarını, Demokratik Sol Avukatların Ekim/2008 tarihinde yapılacak Baro Genel Kurulunda başarılı olması için çalışacaklarını ifade etmişlerdir.
Ne önseçimin yapıldığı 01 Temmuz 2008 gününde ve ne de 22 Eylül 2008 tarihli korsan bildirinin yayınlandığı tarihe kadar geçen süre içinde, önseçim sonuçlarının meşru olmadığı, önseçime fesat karıştırıldığı ileri sürülmediği gibi, bu neden ve gerekçelere dayalı olarak herhangi bir itirazda da bulunulmamıştır.
Hal böyle iken önseçimin yapıldığı tarihten yaklaşık iki buçuk ay sonra imzasız ve isimsiz olarak yayınlanan korsan bildiriyle; önseçimlere fesat karıştırıldığının, önseçim sonuçlarının meşru olmadığının ifade ve iddia edilmesi, anılan önseçime Baro Başkan aday adaylarından Akif Kurtuluş’un listesinden Türkiye Barolar Birliği Delegesi aday adayı olarak katılan ve fakat seçilemeyen Sami Kahraman’ın Demokratik Sol Avukatlar Grubunun Baro Başkan adayı olarak gösterilmesi, hem aday gösterenler ve hem de aday gösterilen yönünden gerçekten bir talihsizlik ve ahde vefasızlık örneğidir.
Öyledir zira 01 Temmuz 2008 tarihli önseçim, Demokratik Sol Avukatların 14 Mayıs 2008 tarihinde yaptıkları toplantıda alınan kararlar doğrultusunda yapılmıştır. Bu kararlar, anılan toplantıya katılanların kendi rızalarıyla oluşturdukları ve kendilerini bağladıkları bir sözleşmedir.
Hukukçu olarak hepimizin malumu olduğu üzere sözleşmede yaşamsal olan nokta, rızanın sözleşmenin kurulma aşamasında, henüz hukuki ve ahlaki bağlayıcılık kazanmadan var olmasıdır.
Bu rıza, önseçime Baromuz üyesi tüm avukatların katılmalarına gösterilen rızadır. Bu bağlamda, anılan toplantıya katılmakla sözleşmeye taraf olan herkes, sözleşme kurulmadan önce ve kurulduktan sonra kendilerini neyin beklediğini bilip öngörmekle ve bu koşulla sözleşme yapmayı seçmekle, önseçimden çıkacak her sonuca rıza göstermeyi peşinen kabul etmişlerdir.
Açıklanan biçimde önseçime Baromuz üyesi her avukatın katılmasını peşinen kabul edenlerin, buna rıza gösterenlerin, bu yönde Baromuz üyesi tüm avukatlara çağrıda bulunanların, bu koşullarda önseçime aday adayı olarak katılanların, aradan iki buçuk ay geçtikten sonra ortaya çıkıp “ben önseçim sonuçlarını tanımıyor ve meşru bulmuyorum, çünkü önseçime Demokratik Sol Avukatlara mensup olmayan avukatlar katılmıştır” demeye hakları yoktur.
Bunu demiş olmaları adil ve dürüst olmadığı gibi, hem 14 Mayıs 2008 tarihli toplantıya, hem de 01 Temmuz 2008 tarihli önseçime katılanların, yani sözleşmeye taraf olanların iradelerine, tercihlerine, özgürlüklerine ve özerkliklerine saygısızlıktır.
Kaldı ki Demokratik Sol Avukatlar üyelik esası üzerine kurulu ve tüzel kişiliği olan bir yapı olmayıp fiili bir topluluktur. Siyasi parti olmadığı gibi herhangi bir siyasi kuruluşa da bağlı olmayan ve fakat siyasi bir duruşu ve görüşü olan Demokratik Sol Avukatlar, siyasi duruşu ile görüşüne önem ve değer verdiği kadar, hepimizin ortak paydası olan mesleki ilişkilere de önem ve değer verir. Demokratik Sol Avukatların önseçimi de dahil olmak üzere her türlü etkinliğine katılıp katılmamak Ankara Barosu üyesi olan avukatların kendi kişisel tercihidir. Tercihini bu etkinliklere katılma yönünde kullanan Baromuz üyesi herhangi bir avukata neden katıldın diye sormak, dahası katılanları, “sen sağcısın, sen solcusun, sen ilericisin, sen gericisin, sen neoliberalsin” diye kodlayarak bölmek, cepheleştirmek, bir tür siyasi sicil kaydı tutmak hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir.
Düşünce polisliğinden hiçbir farkı olmayan bu yaklaşım, çoğulculuğu ve farklılığı kurucu bir unsur olarak kabul eden demokrasinin temel değerlerine, insanı insan yapan en temel özgürlük olan seçme/tercih özgürlüğüne saygısızlık olduğu kadar, beşeri/insani ilişkilerin doğasına ve avukatlık meslek etiğine de aykırıdır.
Diğer taraftan genel siyaset olsun, baro siyaseti olsun toplumun değişik kesimlerini birbirinden ayıran değil, birlikte yaşamalarının gerekçelerini vurgulayan, bir arada yaşamanın erdemlerini ön planda tutan çizgide yapıldığı zaman anlamlı ve yararlı olur.
Siyaset, insanları kamplaştırmak için, toplumumuzu sinsice zehirleyen “biz/öteki” ayımı üzerine, kin ve nefret öğeleri kullanılarak yapıldığı zaman iş çığırından çıkar, her gün hepimizin katkı yapması gereken bir kurum olan demokrasi zaafa uğrar, özgürlükler tehlikeye girer, mesleki ve toplumsal barış bozulur. Oysaki gelecek, kırmanın, dökmenin, bozmanın, intikam almanın değil, bütünleşmenin, yeni kazanımların günü olmalıdır.
Onun için bize düşen görev, demokrasiyi, hoşgörüyü, sağduyuyu dünya için, ülkemiz için, baromuz için emniyetli kılmaktır.
Diğer taraftan 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçime katılanların ne kadarının solcu, ne kadarının sağcı olduğu, sağcı oldukları ileri sürülen kişilerin hangi adaya oy verdikleri belli ve tespit edilebilir olmamakla, önseçimi kayıp edenlerin ve onların destekçilerinin, şimdi kalkıp ben önseçim sonuçlarını tanımıyorum ve meşru bulmuyorum demeleri, insanlığın en trajik psikolojik rahatsızlıklarından biri olan “bahane bulmadır.”
“Bahane bulma”, aklın önüne geçen ihtirasların, sağlıksız hırsların, kıskançlıkların, taşınması zor bir yük olan kin ve nefretin insanı esir aldığı ve o nedenle akıl tutulmasının ortaya çıktığı durumlarda kullanıma girer.
Kişinin bir şeyi yapma nedenini sadece başkalarından değil, asıl olarak kendisinden saklamak için duygu ve düşüncelerine yanlış bir kimlik verme işlemi ve bir tür gizleme yöntemi olan “bahane bulma”, gerçeğin algılanması ve ifade edilmesi değil, gerçeği, bir kişinin veya hizbin çıkarlarına, duygularına ve düşüncelerine uydurmaya çalışması işlemidir.
Hukuki olmaktan daha çok siyasi bir kavram olan meşruiyet, hem ahlaki ve hem de rasyonel bir ilkedir. Bir düzen tesis eden ve iktidarı/gücü otoriteye dönüştüren “meşruiyet”, sosyolojik anlamda, yani nasıl elde edildiğine bakılmaksızın bir kural sistemine itaat etmeye rıza göstermektir.
Demokratik Sol Avukatlar tarafından kural sistem, 14 Mayıs 2008 tarihinde yapılan toplantıda Demokratik Sol Avukatların önseçimine Baromuz üyesi tüm avukatların katılmaları yönünde alınan kararla tesis edilmiş ve tesis edilen bu kurala, anılan toplantıya ve onu takip eden önseçime aday adayı olarak veya oy kullanmak suretiyle katılan herkes itaat etmeye rıza göstermiştir.
22 Eylül 2008 tarihli korsan bildiride yazılı olduğu üzere; “önseçimde grubun iradesine fesat karıştırılmıştır”, “önseçim sonucu meşru değildir”, “kurtla kuzunun kavgasında tarafsız kalmak kurdun gücüne kendi gücünüzü katmanız demektir”, “savunduğumuz değerler, her türlü seçim ve koltuk hesaplarının üzerindedir” türü hamasi ve afaki sloganlar ile “neoliberal, gerici, emek düşmanı, kendine demokrat” gibi çirkin yakıştırmalar, sistemli bir siyasi görüşü, felsefi bir derinliği, eleştirel düşünme terbiyesi olmayanların, sağlıklı analiz yapma yeteneği bulunmayanların, kavramlarla değil, imgelerle düşünenlerin sıkça başvurdukları “bahane bulmanın” yöntemleri ve araçlarıdır.
Bu türden sloganlar ve yakıştırmalar, insanların kabul etmeye istekli olmadıkları duygular, endişe duydukları durumlar için kullanılır, sıkça tekrarlanır, siyasi bir taktik olarak yeri geldikçe uygulanır. İnsanlar sloganlara sarılırlar, çünkü sloganlar tam da bunu kullanan insanların duygu ve düşüncelerine uymaktadır.
Bu gibi insanlar bir ifadenin doğruluğu hakkında onun gerçek olana uyumuna bakarak karar vermezler, veremezler, gerçekliği, kendi duygularına ve düşüncelerine uygunluğuna göre değerlendirirler. Onun için bir yandan “savunduğumuz değerler, her türlü seçim ve koltuk hesaplarının üzerindedir” derken, diğer yandan “biz göreve hazırız” diyerek kendilerini, koltuk hırslarını ve başkaca niyetlerini ele verirler. Kaybetmenin dayanılmaz hafifliği içinde olan, kazanana çamur atmayı alışkanlık haline getiren, hukukun diliyle değil, sokağın diliyle konuşan ve yazan, Avukatlık Meslek Etik’ine aykırı biçimde meslektaşlarına hakaret ve iftira eden, altına ismini ve imzasını koyma cesaretini ve dürüstlüğünü dahi gösteremeyen, masumiyetlerini yitirmiş veya aslında hiç masum olmamış olan 22 Eylül 2008 tarihli korsan bildiriyi yayınlayanlara özellikle anımsatmak isteriz ki; demokrasi “ağır bir ideolojidir”, onu herkes taşıyamaz.
Genel siyasette olduğu gibi Baro siyasetinde de asıl olan ilkeli ve omurgalı olmaktır, dürüstlüktür, siyasi faaliyeti rekabet halindeki guruplar veya kişiler arasında bir yarışma süreci olarak kabul etmektir.
Rekabete dayalı bu yarışma süreci aşılmış, bu bağlamda demokrasinin temel ve tanımlayıcı koşulu olmamakla birlikte, en önemli araçlarından birisi olan seçimler yapılmış, seçmenlerin aday olarak kendilerine sunulan seçenekler arasından seçim yapmalarına olanak sağlanmış, oylar sayılmış, seçim sonuçları belirlenmiş ve kesinleşmiştir.
Bu aşamada seçime aday adayı veya seçmen olarak katılanlara düşen görev seçim sonuçlarını saygıyla karşılamaktır. Kazanırsam seçim sonuçları meşrudur, kazanmazsam meşru değildir türü kurnazlıklar, bahane bulmalar, oyunbozanlıklar ahlaki olmadığı gibi, demokrasinin ruhuna ve ilkelerine de aykırıdır.
Açıklanan biçimde tesis edilen kural sistemine önseçim öncesinde, önseçim gününde ve hemen sonrasında rıza gösterenlerin, aradan iki buçuk ay geçtikten sonra, önseçim sonuçlarının meşruiyeti üzerine tartışma açmaya ne siyaseten ve ne de ahlaken hakları yoktur.
Onun için ve en başta 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçim sonuçlarını meşru bulmayan, bu sonuçları tanımadıklarını ve tanımayacaklarını ileri sürenlerin, tam da tepeden inmeci ve seçkinci bir tavırla önseçime katılan 3518 kişiye “siz seçmesini bilmezsiniz, bunu en iyi biz biliriz, biz de sizler adına Demokratik Sol Avukatların Baro Başkan adayı olarak Sami Kahraman’ı belirledik” diyenlerin, bunu deme hakkını ve yetkisini nereden ve kimden aldıklarını kendilerine sormak, meşruiyetlerinin siyasi, ahlaki, vicdani ve hukuki temelini sorgulamak gerekir.
Meşruiyeti, 19 Eylül 2008 tarihinde Türk Hukuk Kurumu’nda toplanan 01 Temmuz 2008 tarihli önseçimin mağluplarından oluşan 50 kişilik bir hizipten menkul olan bu darbeci, bu tepeden inmeci, bu seçkinci, bu kaos yaratmayı amaçlayan ve bundan beslenmeyi uman harekete Demokratik Sol Avukatların sağ duyusu izin vermeyecek, bu hareketi ve bunu örgütleyenleri 25-26 Ekim 2008 tarihinde yapılacak Genel Kurul’da hem sandıkta, hem vicdanlarda ve hem de tarih önünde mahkum edecektir.
Hepimizin çok iyi bildiği üzere, siyasi bir ilke olarak temsil, bir kişinin veya grubun daha geniş bir insan topluluğu adına hareket etmesini sağlayan bir ilişki biçimidir.
Temsil, politika konusunda bilinçli bir biçimde hareket etmek ve üzerinde ciddi olarak kafa yormak için gerekli yeterliliğe, eğitime ve belki de boş zamana sahip insanları mı, yani seçkinleri mi, yoksa yetişkin olan herkesi mi kapsamalıdır?
Temsil edilen şey, temsil edilenlerin görüşleri mi, onların çıkarları mı, mensup oldukları guruplar mı, hizipler mi, yoksa başka bir şey midir?
Geride bıraktığımız yüzyılın sorduğu bu soruların, günümüzün soruları olmadığı, siyasi eşitlik ilkesinin yaygın olarak kabulüne, bu bağlamda “evrensel oy hakkı” ve “bir kişi, bir oy” ilkesinin benimsenmesiyle birlikte bu soruların sağlıklı yanıtını bulduğu ve artık tedavülden kalktığı herkesin ve hepimizin malumudur.
Bu referanslardan hareketle ifade etmek gerekir ki, 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçimlerde kullanılan 3518 oyun 1507’sini alan ve Demokratik Sol Avukatların Baro Başkan adayı olmaya hak kazanan Vedat Ahsen Coşar’ın ve onun listesinde Yönetim Kurulu, Disiplin Kurulu, Denetleme Kurulu, Türkiye Barolar Birliği Delegesi adayı olarak yer alanların Demokratik Sol Avukatları temsil yetkisine sahip meşru adaylar olduğu açık ve tartışmasızdır.
Buna karşın aday olarak meşruiyetinin kaynağı, kimi, kaç kişiyi, hangi görüşleri ve çıkarları temsil ettiği belli olmayan, siyasi temsilin yegane koşulu seçim olmakla, temsil yetkisini seçimle değil, atamayla elde eden Sami Kahraman’ın, Demokratik Sol Avukatların meşru Baro Başkan adayı olmadığı ve asla olamayacağı, onu tayin eden muhterem zevatın da böyle bir yetkiye sahip bulunmadığı açık ve tartışmasızdır.
Bütün bu nedenlerle Demokratik Sol Avukatları 25-26 Ekim 2008 tarihinde yapılacak Baromuz Genel Kurulunda temsil yetkisi olan bizler ve desteği arkamızda olan Demokratik Sol Avukatların iradesi, 40 yılı aşkın süredir onurla korudukları isimlerinin ve renklerinin, temsil yetkileri ve meşruiyetleri kendilerinden menkul, Demokratik Sol Avukatlarla hiçbir ilgisi ve ilişiği olmayan kişiler tarafından kullanılmasına asla izin ve imkan vermeyecektir.
Bütün bu nedenlerle 22 Eylül 2008 tarihli isimsiz ve imzasız korsan bildiriyi yayınlayanları bundan böyle ismimizi ve rengimizi kullanmaktan men ettiğimizi açıklar, bu meslektaşlarımızı seçim hukukunun ve ahlakının gereklerine uymaya, kendilerine yakışacak bir başka isim altında seçimlere katılmaya ve 25-26 Ekim 2008 tarihinde yapılacak Genel Kurulda biz avukatlara yakışacak bir ağırlıkta, olgunlukta ve sorumlulukta davranmaya davet ederiz.”
(…)
Yaptığımız hizmetleri arkamıza alarak 25-26 Ekim 2008 tarihindeki Genel Kurul’a gittik. Takdir beklemedik, teşekkür istemedik. Ama herhalde haksızlık yapılmasını da hak etmemiştik. Haksızlık yapıldı. Hem de çok. Seçime Baroda Birlik Grubu’nun yanı sıra aynı isimli iki Demokratik Sol Avukatlar olarak girdik. Bunlardan birisi benim başkan adayı olduğum Demokratik Sol Avukatlar Grubu, diğeri Sami Kahraman’ın baro başkan adayı olduğu Çağdaş Avukatlar Grubu’yla seçim ittifakı yapan cinsiyeti belirsiz Demokratik Sol Grubu idi.
Böylece gittiğimiz o genel kurulda, rahmetli Erdal İnönü’nün lokantada ne yiyeceklerini soran garsona verdiği cevaptaki gibi sol olarak ‘birbirimizi yedik.’
Seçimden önce çekilen kurada seçime katılacak gurupların kullanacakları alanlar belirlenmiş olmasına rağmen, çakma Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun militanları buna uymadılar. Zorbalık yaparak kendilerine ait olmayan alanlara afişlerini astılar. Beni destekleyen genç avukat arkadaşlarımızın üzerine yürüdüler, bir kısmını taciz, bir kısmını ise tehdit ettiler.
Genel Kurul günü sadece bu ve benzeri düzeysiz eylemlere, saldırgan tutumlara, tacizlere muhatap olmadık. Tahammülsüz, demokratik terbiyeden yoksun, sandıktan çıkan iradeye saygısız, takip kültürü olmayan bir dolu insan bulduk karşımızda.
Bu arkadaşlar, sadece kendilerini değil, genel kurulu da gerdiler. 25 Ekim 2008 günü gecenin 01.00’ne kadar sadece ve sadece gürültü yaptılar.
‘Dünya gürültü yapanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında dönüyor. Hem de sessizce” diyor Nietzsche. Ama o gün orada gürültü yapanların değer yaratma gibi bir dertleri ve kültürleri yoktu. Hiçbir zaman da olmadı.
Bu arkadaşların emek vermeye, omuz vermeye takatleri olmadığı gibi niyetleri de yoktu. Dünyada ve Türkiye’de yaşanan değişimlerin hemen hiçbirisinin farkında olmayan, ‘ama babam öyle söylüyor’ diye aynı nakaratı, aynı ezberi tekrarlayan bu arkadaşlar için seçim, bir yarış, bir rekabet değil, bir husumet, bir kavga aracıydı.
(…)
Sonrası? Sonrasını sonra anlatacağım!
V.Ahsen Coşar
