SOSYAL DEMOKRATLAR İÇİN ‘İŞTE BU’ NEDİR? (1)

Slovenyalı Marksist sosyolog, kültür ve felsefe adamı Slavoj Zizek’in ‘İdeolojinin Yüce Nesnesi’ isimli kitabında anlattığı bir anekdot var. Zorunlu askerlik hizmeti yapmakta olan bir adam, askerlikten kurtulmak için deli numarası yapmaya karar vermiş. Seçtiği delilik türü takıntı nevrozu. Adamcağız önüne çıkan bütün kağıtları alıp bir göz attıktan sonra, ‘Bu Değil’ diye bağırarak bir yana fırlatır dururmuş. Sonunda adamın bu durumu üstlerinin de dikkatini çekmiş ve adamı alıp askeri hekimin karşısına çıkarmışlar. Adam kendisine sorulan hiçbir soruya cevap vermediği gibi, hekimin masasındaki, raflarındaki kağıtları karıştırmaya ve bu değil diyerek fırlatmaya devam ediyormuş. Bir süre adamla iletişim kurmaya çabalayan hekim, sonunda pes etmiş ve adamın tezkeresini yazmış. Adam tezkereyi eline almış, hızlıca bir göz atmış ve ‘İşte Bu’ demiş.

Zizek bu anekdotun, arzunun hem nedeni ve hem de sonucunun bir ve aynı şey olduğu durumlara iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyor. Anekdotta arzunun nesnesi olan tezkere/kurtuluş, ona neden olan özlem, arzunun takıntılı ifadesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Zizek’e göre bu anekdot, dünyanın sağ-sol kutuplaşmasının tarihsel ve mantıksal düzeninin altüst olduğu 1980’lerin başından bu yana solun yaşamakta olduğu takıntılı arayışı anlatmaya yarayan bir metafor.

Zizek özetle şöyle devam ediyor: Kimileri ‘sosyalist’, kimileri ‘reel sosyalist’, kimileri ‘yozlaşmış işçi devleti’, kimileri ise düpedüz ‘devlet kapitalizmi’ dese de, 1990’lardan önce dünyanın ideolojik görüntüsünde bugünün aksine solda herhangi boşluk yoktu. Öyle ya da böyle bir sol vardı. Dahası solun, isterse benim diyebileceği, isterse ret edebileceği, kendine model olarak alabileceği ya da yanlışlarından ders çıkarabileceği, adına Sovyetler Birliği denilen bir ‘Büyük Abisi’ vardı. Sol içindeki tüm konumlanmaların yüzü, Sovyetler Birliği’ne dönüktü. Büyük Abiye karşı ya da taraf olmak fark etmiyordu. Zira her solcu ona göre pozisyon alıyordu.

Zizek’e göre 1990’lı yıllarla birlikte, solun öyle ya da böyle üzerinde oturduğu kanepenin yüzeyindeki desen birden bire değişiverdi. Kapitone noktaları, gösterenleri gösterilenlere rapteden raptiyeler yerlerinden fırladı. Kanepe eski düzenli, baklava desenli yapısından sıyrılıp, içi pamuk dolu şekilsiz bir çuvala döndü. Elde mevcut raptiyeler ile yeni kapitone noktaları yaratmaya çalışıldı ise de bundan bir sonuç alınamadı. İkinci raptiyeyi takmaya çalışırken, birinci raptiye yerinden fırlıyordu. Zira gösterenleri, gösterilenlere bağlayan anlamlı köşe taşları yerlerinden fırlamıştı. Artık Büyük Abi yoktu. Pek çok sol değer anlam kaybına uğramıştı. Sadece solun tekelinde olduğu iddia edilen ‘mutlak hakikat’ imanı, ‘tarihin tekerleği’ inancı değil, geçici ve tarihsel anlamlar dahi solun elinden kayıp gitmişti.

İşte bu noktada sol, eline geçen eksik kalmış, yarım kalmış olan ya da işe yaramaz duruma gelen açıklama veya anlamlandırma çabalarını, ‘Bu Değil’ diye sağa sola fırlatmaya başladı. ‘Bu Değil’ giderek bir takıntıya dönüştü. Sol artık eline geçirdiği kağıtlara bakmıyordu bile. Althusser? Bu değil! Frankfurt Okulu? Bu değil! Adorno? Bu değil! Anarşizme Dönüş? Bu değil! Sol Liberalizm? Bu değil! Üçüncü Yol? Bu değil! Çevrecilik? Bu değil! Feminizm? Bu değil! Heidegger? Bu değil! New Age Mistisizmi? Bu değil!

Listeyi daha da uzatmak mümkündü. Ama sorun sadece takıntı nevrozunda değildi.

Zizek’e göre sorun, aranan şeyin, yani arzunun nesnesinin tam ve bütünleşmiş bir nesne olmasının beklenmesinde ve böyle bir nesnenin de elde ve görünürde olmamasındaydı.

Zizek’in bu anekdotunu, Türkiye solunun, sosyal demokratlarının, onların temsilcisi olduğu iddiasında olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin, partinin genel merkez, il ve ilçe yönetimlerinin, milletvekillerinin ‘İşte Bu!’ diyebilecekleri bir hareket nasıl başlatılabilir, böyle bir hareketin içi nasıl doldurulabilir sorularının yanıtı aramak, bu konularda bir tartışma başlatmak için anlattım.

Peşinen ifade edeyim, Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye değilim. İlk kurulduğunda SODEP’e üye olmanın dışında hiçbir partiye de üye olmadım. Siyasetçi olmadığım gibi siyaset bilimi uzmanı da değilim. Bu sorulara odaklanmamın nedeni, yurttaş olmam, sosyal demokrat bir anlayışa sahip bulunmam ve bu nedenlerle kendimi sorumlu hissetmemdir. Bu bağlamda bilinmesini istediğim bir diğer husus, bu çalışmanın amatör bir çalışma olması, ne kendine karşı, ne de başkaları için hiç bir iddia taşımamasıdır.

Hemen herkesin bildiği üzere, sosyal demokrasiyi, ihtilalci sosyalizmden farklı kılan en temel özellik, onun demokratik karakteridir. Buna göre demokratik değerler, sosyal demokrat anlayışın temel değerleridir. O nedenle Cumhuriyet Halk Partisi’nin demokrat bir parti olması, parti içi demokrasiyi geliştirip zenginleştirmek kadar, ülke demokrasisinin gelişmesine de katkı ve hatta bu konuda liderlik yapması gerekir.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, 17 ve 18. Yüzyıllarda siyasal bir teori olarak gelişen ve esas itibarı ile doğal hukuk ve insan hakları teorisiyle, sosyal sözleşme ve anayasacılık teorilerine dayanan liberalizm bir entelektüel birikimin adıdır. Daha sonraki süreçte siyasal-toplumsal bir öğreti olarak ortaya çıkan muhafazakarlık ile sol olarak kendini ifade eden siyasi ve felsefi duruş, liberalizme karşı bir tepki olarak gelişmiş olmakla birlikte, liberalizmin kimi değerlerini kendisine esas almıştır. Bu bağlamda, insan hakları, hukuk devleti, anayasal devlet, hukukun üstünlüğü, birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için siyasal iktidarın sınırlandırılmasını öngören anayasacılık, bu amaca hizmet eden kuvvetler ayrılığı doktrini gibi demokrasi uygarlığımızın değerlerinin pek çoğunu liberal ilkeler oluşturur.

Sadece bunlar değil, negatif hak ve özgürlükler, yani ifade ve düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, özel hayatın gizliliği ve korunması, basın özgürlüğü, konut dokunulmazlığı, mülkiyet hakkı başta olmak üzere diğer sivil hak ve özgürlükler liberalizmin üzerinde en çok duyarlı olduğu ilkelerdir.

Yine liberal öğreti, ahlaki eşitlik ilkesini, dünyanın rasyonel bir yapısı olduğunu, insan aklının eleştirel yolla bunları bulabileceğini, ilerleme fikrini, insanların anlaşmazlıklarını kan dökme veya savaş yerine tartışma ve ikna yoluyla çözebilme yeteneğine sahip bulunduklarını, hoşgörüyü, yönetimin, yönetilenlerin rızasına dayanması gerektiğini savunur.

Buna göre liberalizm ve liberal değer ile ilkeler, sosyal demokrasi için sağa, muhafazakarlara bırakılmayacak kadar önemlidir. O nedenle Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu ilke ve değerlere sahip çıkması, bunları içselleştirmesi gerekir.

Kapitalizm olsun, özel sektör olsun, sosyal demokratların düşmanı değildir. Aksine mal ve hizmet üreterek zenginlik yaratan, ülke ekonomisin büyümesine, refahın artmasına katkı yapan, istihdam olanağı sağlayan, vergi ödemek suretiyle devlete sağlıklı kaynak yaratan özel teşebbüs, hem halkın, hem de sosyal demokratların dostudur. Sosyal demokrasinin hedefi, kapitalizmi ortadan kaldırmak değil, onun vahşileşmesine izin vermemek, onu insanileştirmek, sosyalleştirmek, ehlileştirmek, bölüşümde adaleti sağlamak olmalıdır.

Bu ise ancak piyasa ekonomisi ile devlet müdahalesi arasında sağlıklı bir denge kurmakla ve bunun devamlılığını sağlamakla mümkün olur. Zira sadece piyasa dayanan klasik liberalizmin merkezinde birey, ortak mülkiyete dayanan fundamentalist sosyalizmin merkezinde devlet ve toplum vardır. Sosyal demokrasi piyasa ile devlet, birey ile toplum arasındaki dengeyi savunmakla, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisini bu dengeyi sağlamaya ve sürdürmeye odaklaması, bu anlayışa uygun bir noktaya konumlandırması gerekir.

Diğer bir deyişle yapısı ve niteliği itibariyle, adaletsiz bir gelir dağıtım sistemi olan kapitalizmin yarattığı yapısal eşitsizlik ve yoksullukla mücadele, sosyal demokrasinin en başta gelen görevidir. O halde, sosyal demokratların ve elbette Cumhuriyet Halk Partisi’nin, eşitsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldıracak sosyal ve ekonomik projeler geliştirmesi, bunu halka anlatması bir zorunluluktur.

Kapitalist ekonomi olsun, piyasanın kendisi olsun rekabet ilkesi üzerine kurulmuştur. Rekabet kaliteyi getirir, fiyatların inmesini sağlar. Bütün mesele rekabette eşitliğin, adaletin sağlanmasıdır. O nedenle sermayenin tekelleşmesine izin vermemek, sermayenin yaygınlaşmasına destek vermek, bu amaçla küçük işletmecilere, esnafa arka çıkmak sosyal demokratların, bu iddiadaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin en başta gelen görevi olmalıdır.

Devlet, her kesimden halkın ve toplumun, kamusal ve ortak yararını korumakla görevli bir hizmet örgütüdür. Sosyal demokrat bir partinin, o iddiadaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin, devletin bu konumunu ve işlevini göz önüne alması, kapitalist sistemin kusurlarını devlet müdahalesiyle giderecek sosyal ve ekonomik politikalar geliştirmesi, Tony Blair’in İngiltere’de iktidara geldikten sonra gerçekleştirmeyi vaat ettiği ve kısmen gerçekleştirdiği “stokeholder society”, yani “paydaş toplum” yaratmayı hedeflemesi gerekir.

Evrensel bir değer olan ahlak, ahlaksızlık olduğu için vardır. İnsanın da, toplumun da ahlaklı olması esastır. Ahlakı bozulmuş bir toplumun ayakta kalması mümkün olmadığı gibi, ahlaksız bir insanın da toplum içinde yaşaması mümkün değildir. Bu bağlamda, içinde yaşadığımız toplumun zaptı altında olan bizler, toplumun ahlaki değerlerine, evrensel nitelikli genel geçer ahlak kurallarına uymak, bu konuda başta çocuklarımız olmak üzere, birlikte yaşadığımız diğer insanlara örnek olmak zorundayız. Ahlâk felsefesinin temelinde iyi, kötü vardır, özgürlük, erdem, sorumluluk vardır, vicdan vardır. Bunlar solun da sahip çıktığı, savunduğu değerlerdir. Ama ahlaklı olmakla, ahlakçı olmak birbirinden farklı kavramlardır. Sol ile demokrat olmayan muhafazakarlığın ayrıldığı nokta da buradadır. Bu bağlamda, demokrat olmayan muhafazakar öğreti, ahlakçılığı savunur iken, demokratik sol ahlakı savunur. O nedenle sol için, sosyal demokratlar için ahlaklı olmak, bu konuda herkese örnek olmak bir insani zorunluluktur. Toplumun ahlaki değerlerinin çürüdüğü, Türkiye’nin ahlaki yönden ciddi bir kriz içinde olduğu bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle sosyal demokratların, onların siyasi örgütü olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin ülke genelinde bir ‘ahlak seferberliği’ başlatması uygun olacaktır.

Sol için sadece ahlak değil, dinsel inanç da önemli ve değerlidir. Bu bağlamda din, solun inkar ettiği, yok saydığı bir kurum değildir. Hem Türkiye’de, hem de dünya genelinde inanç sahibi olan, inandığı dinin gereklerine uyan pek çok sol düşünce sahibi insan vardır. Kaldı ki, bizim dinimiz olan ve özünde sosyal adalet, yardımseverlik, eşitlik, yardımlaşma, dayanışma gibi sol değerler üzerinde yükselen, haksızlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, vurgunculuğa en şiddetli biçimde karşı çıkan İslamiyet, bu özellik ve referansları itibariyle sol tahayyülle en iyi örtüşen yüce bir dindir. İslam dininin emrettiği zenginliğin adil ve hakça dağıtılması, daha fazla eşitlik vurgusu, başkalarına özen gösterme, fakir fukaraya, zor durumda olan insanlara merhamet ve yardım etme, solun da değer ve önem verdiği, duyarlı olduğu, savunduğu hususlardır.

Din gibi laiklik de hem demokrasinin, hem de sol düşüncenin en temel argümanı, en vazgeçilmez ilkesidir. Her laik demokrat değildir belki, ama her demokrat laiktir. Laik olmak zorundadır. Ama laiklik asla din değildir. Din haline getirilmemelidir. İnsanların inandıkları dinleri, o dinlerin kutsalları vardır. İnanan insanlara, mütedeyyin insanlara saygı, sağın, muhafazakarların tekelinde olmamakla, solun da, sosyal demokratların da, Cumhuriyet Halk Partisi’nin de yıllarca laiklik adına boş bıraktığı, sağın, dindar değil, dinci olanların istismarına terk ettiği bu alana sahip çıkması, bu konuda halkla, inanan insanlarla barışması gerekir.

Zira hem laiklik, hem de onun en içten savunucusu olan sol dini yok saymaz. Sadece din ve inanç konusunda özgür tercihin varlığına inanır. Laik devletin, her türlü inanca karşı aynı mesafede durması gerektiğini savunur.

Laik bir devlette, sosyal yaşamın, eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi hususların din kurallarından ayrılarak, zamana, yaşamın gerçekleri ile gereklerine göre belirlenmesi gerekir. Yine kamu düzeninin sağlıklı biçimde işleyebilmesi için, demokrasinin ve özgürlüklerin ihyası için insanlığın geliştirdiği en iyi yöntem olan laikliğin, dini devlete karşı koruyan, aynı şekilde devleti de, yani kamu düzenini ve yaşamını da dine karşı koruyan bir sistem olduğunun kabulü solun temel değerlerine uygundur. O nedenle sol düşüncenin, devletin meşruiyetini ve egemenliğini esas alması, bu meşruiyetin ve egemenliğin, din dışındaki diğer meşruiyet ve egemenlik alanlarına taşınarak yapılandırılmasının karşısında çelik bir duvar gibi durması gerekir.

(Devamı Gelecek Yazıda)

DENEMELER VI

FELSEFE ÜZERİNE!

Bloğumda “Ben Asker Değilim Nişanlıyım” başlığıyla yazdığım yazıya yorum yapan bir sayın meslektaşım şunları yazmış; “Ve hiçbir tanrısal metafizik destek olmadan. Hakkımı teslim et.” Belli ki yazımı masum okumamış. Alay ediyor aklınca. Bende ne hakkı var ise, hakkını teslim etmemi istiyor. Facebookda yazdığı yazılarla, yaptığı yorumlarla beni kirletmeye çalışan bu meslektaşım, daha genç, ama kocamış fikirleri var. Nihilist biraz. Kendisi farklı, ama başkalarının farklılığına tahammülü, farklı olma hakkına saygısı yok. Neden mi? Hayata ve insanlara karşı sevgi üzerine, saygı üzerine, değer verme üzerine, hoşgörü üzerine kurulu bir felsefesi yok da ondan.

Safai Özer. Özel bir insan, soyadı gibi öz-er bir insan. Benim mahalleden, kolejden arkadaşım. Ressam, şair, yazar. Sanatçı yani. Aynı zamanda iyi bir entelektüel. Burdur’un bir dağ köyünde, kendi yaptığı kerpiç evde, köpekleri, kedileri, tavukları, koyunları, böcekleri, ağaçlarıyla birlikte yaşıyor. Aynı zamanda, çok özel bir tür olan Sönmez cinsi koyun yetiştiriyor. Benim ve kolejdeki diğer öğrencilerin üzerinde çok hakkı, çok emeği olan, sevgili hocam, Türkçe öğretmenim rahmetli Hatice Özer’in oğlu.

Sevgili Safai, bloğumda yazdığım “Dülger Balığının Ölümü” isimli yazıma yaptığı yorumda; “Bir roman vardır 20 yıl önce kaleme aldığımız. Adı, Marta Jonathan’dan ‘Yünatanmartıya.’ Onun önsözünde şöyle yazar; ‘Onca kirletmeye kalkışana karşın yine de apaydınlık ışığını sürdüren ve yüreğimizin en el değmemiş yerinde hala dipdiri yaşamakta olan ‘aşkın insan’ imgemize adanmıştır. Ona sevdalıyız da…’ İmgelerin kirletilmesine izin vermemeli; gerisi pek de önemli değil be ya Huu.” diyor.

Bilge kişiliğiyle bana, şunu tavsiye ediyor; “boş ver, imgelerini, yani hayallerini, düşlerini, hülyalarını kirletme, gerisi ve berisi önemli değil.” Hem doğru, hem de güzel sözler bunlar. Neden mi? Çünkü felsefesi var, hayata karşı bir duruşu, bunlara sahip olduğu için, hayata ve insana dair söyleyecek sağlıklı sözü, sözleri var.

Felsefe Üzerine” başlığını taşıyan ve amatör bir felsefecinin, felsefe sevdalısının, yani benim, felsefeyle ilgili görüş ve düşüncelerimi içeren bu yazıyı yazmama, yukarıda paylaştığım iki yorum kışkırttı beni.

Çayırda otlayan iki inekten biri diğerine ‘Pi sayısı genellikle beş sayıyla yazılır ama aslında sonsuza kadar devam eder’ der. Diğer inek kafasını çevirir ve cevap verir: ‘Mö.’ Sonsuzluk sorunu felsefenin bir dalı olan metafizikle ilgilidir. O nedenle metafizikle, felsefeyle ilgisi olmayanlara, yani ‘’ diyenlere hitap etmiyor bu yazı. Onlar okumasalar da olur. Ve hatta okumasınlar da.

Nedir felsefe? İlk kez kız arkadaşıyla birlikte olacak olan İrlandalı bir genç, kızlar konusunda deneyimli ve fena halde çapkın geçinen abisine akıl danışır: ‘Nasıl konuşmam gerekir, nelere dikkat etmem, neler söylemem gerekir? Azıcık yol yordam göster bana’ der. Deneyimli abi ‘İşin sırrı şu’ diye başlar sözlerine ve şöyle devam eder: ‘İrlandalı kızlar üç konuya bayılırlar; yiyecek, aile ve felsefe. İrlandalı bir kıza hangi yemekleri sevdiğini sormak, o kıza olan ilgini gösterir. Ailesini sorarsan, niyetinin iyi olduğunu, ciddi olduğunu göstermiş olursun. Felsefeden konuşman ise kızın aklına güvendiğini, onu entelektüel bir konuma yerleştirdiğini gösterir.’ İşin sırrını kapan, raconunu öğrenen acemi çapkın kızı arar ve akşam yemeğine davet eder. ‘Lahana sever misin sen?’ diyerek söze başlar. Kız şaşkınlıkla ‘Ne? Hayır,’ der. Arkasından ikinci konuya geçer ve ‘Kardeşin var mı?’diye sorar. Kız ‘Yok’ der. Hiç ara vermeden üçüncü soruyu patlatır: ‘Peki, bir kardeşin olsaydı lahana sever miydi?’

Bu mudur felsefe?

Elbette bu değildir. Bu sadece bir ironidir. Peki, nedir felsefe? Felsefe, en yalın, en ayaküstü tanımıyla merak etmektir, hayret etmektir. Merakla, hayretle, öğrenmek amacıyla soru sormak, sorulara yanıt aramaktır. Ama elbette İrlandalı acemi çapkının kız arkadaşına sorduğu sorular değildir felsefenin soruları ve cevapları. Ben kimim, evren nedir diye merak etmek, sormak ve bunların yanıtını aramaktır felsefe. Filozofların gerçeği arama ve bulma çabasıdır felsefe. Jostein Gaarder’in “Sofi’nin Dünyası” isimli kitabında yazdığı gibi “filozofların gerçeği bulma çabasını dedektif romanlarına benzetebiliriz. Katil kimdir? Katil, kimine göre Anderson, kimine göre Nielsen, ya da Japsen’dir.” Dedektif, tıpkı filozof gibi gerçeği bulmanın peşindedir. Gerçeği bir gün bulur veya bulamaz. Ama bulsa da, bulmasa da, meselenin mutlaka bir çözümü vardır. Felsefe de bu çözümü bulmaya çalışır.

Türkçe karşılığı ‘hikmete‘, yani ‘bilgeliğe aşk‘ olan felsefe, kendisi “kendiyle ilgili olma” şeklindeki objektivist anlamda felsefi görüş sahibi olan Rus asıllı, Amerikalı mimar, filozof ve yazar Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle; “kokteyl partilerindeki veya kiliselerdeki törenlerin içini doldurmak için yaratılmış anlamsız soyutluklar gösterisi değildir. Oryantal abartmalarla çınlayan gereksiz bir Avrupa uğultusu hiç değildir. Felsefe, İngiliz profesörler tarafından başka türlü bir işe girmesi mümkün olmayan çalışma arkadaşları için geliştirilmiş olan ve gerçek ile yollarını ayırmış bir satranç oyunu da değildir. Felsefe, insan yaşamındaki en temel unsurdur. Felsefe, insan aklını ve karakterini, ulusların kaderini biçimlendiren asıl güçtür. İnsanın tercihi bir felsefe sahibi olmak veya olmamak konusunda değil, fakat sadece hangi felsefeye sahip olmak konusundadır. İnsanın tercihi, tercihinin bilinçli, açık, mantıklı ve bu nedenle pratik mi olacağı, yoksa rastgele, belirsiz, çelişkili ve bu nedenle zararlı mı olacağı konusundadır.

Ayn Rand’dan ödünç alarak devam edelim; “Neden onursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla karşılaştığınızı, yaşamınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden – ya beden, ya ruh – gibi, – ya akıl, ya kalp – gibi, – ya güvenlik, ya özgürlük – gibi yapay seçimlerden kaçmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz? Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı ret etmişiniz, ondan sonra da ev¬renin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme çarpıldı diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz. Aklınızı takip etmedikçe, hayatınızı bu sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça, başkalarının tercih ettiği bir yaşama mahkum olacaksınız. Felsefe, yaşamı sorgulama, varoluşu anlama, aklı ve mantığı kendi mutluluğumuz için kullanma aracıdır. Felsefe, entellerin bir araya geldiklerinde, kafanızı karıştırmak için yaptıkları laf kalabalığı değildir.

Uzmanların ifadesiyle, aklımız, algılayabildiğimiz hemen her şeyin kavramlar halinde bütünleştirilmesi şeklinde çalışır. Bu işleyiş, giderek daha büyük bütünleşmeleri gerektirir. Böylece kendine özgü yasaları, işleyişi, aşamaları ve süreçleri bulunan evren hakkında; üzerinde yaşadığımız, çalıştığımız, yaşamımızın resmini yaptığımız bir atölye olan tarihsel dünya hakkında; yaşam ve yaşamın sayısız olgu ve olayları hakkında; yaradılış hakkında; varlığın anlamı, hikmeti, yapısı ve karakteri hakkında; kendimiz ve başkaları hakkında; bilginin kendisi ve araçları hakkında bize bilgi veren ve yol gösteren sonuçlara ulaşırız.

Ayn Rand’ın özlü ifadesiyle, bütün bunlar için, varoluşu inceleyen bilim olan ve Aristo’nun “kendiliğinden oluş olarak ifade ettiği metafiziğe; insanın kavrama yollarını inceleyen epistemolojiye; felsefenin teknolojisi olan, sadece insan için anlam ifade eden, varoluşun bütünü ile ilgilenen, insanın tercihlerine ve davranışlarına yön veren bir değerler sistemi olan ahlaka; insanın diğer insanlara, yönetenlerin yönetilenlere nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen, dahası gerçek bir sosyal sistemin ilkelerini tanımlayan siyasete; insan olarak bilincimizi ve duygularımızı besleyen, bizi yumuşatan, incelten, metafiziğe, epistemolojiye ve ahlaka dayalı sanatı inceleyen estetiğe, yani bunların toplamını ifade eden felsefeye gereksinim duyarız.

Felsefesi olmayan insanın üslubu, içeriği ve heyecanı yoktur. Felsefeye bunun için ihtiyacımız vardır. Karnımız aç da olsa, tok da olsa; paramız olsa da, olmasa da; iyi bir işe, iyi bir mevkiye sahip bulunsak da, bulunmasak da; önemli veya değerli olsak da, olmasak da, felsefeye gereksinimimiz vardır. Doğamız gereği vardır, düşünebilmek, davranabilmek, yaşayabilmek için vardır.”

İçimizden kimileri, Romalıların söylediği gibi “önce yaşamak, sonra felsefe yapmak” veya “ben somut şeylere ilgi duyarım, yaşamın gerçekleri ile uğraşırım, soyut şeyleri düşünmek bir yarar getirmez, beni yorar, beni bozar, karnımı doyurmaz, onun için benim felsefeye gereksinmem yok” diyebilir. Esas bunu diyenlerin felsefeye ihtiyacı vardır. Neden mi? Mesleğinde başarılı olmak için, kendisini bilmek ve tanımak için, zihnini değiştirmek, yaşamda karşılaştığı sorunları çözebilmek, yaşama uğraşını sürdürebilmek, ayakta kalabilmek için, felsefeye ihtiyacı vardır.

Birey olarak, toplum olarak her gün birileri tarafından taciz edilmemek, zihnimizin ve yüreğimizin birileri tarafından bozulmasına, yalan yanlış doldurulmasına izin vermemek, yalanları doğru, doğruları yalan göstermemek, gösterenlere aldanmamak, hakikatin bozulmasına izin vermemek, soygunları sıradanlaştırmamak, dilin ve sözün içini doldurabilmek, siyasal dilin tecavüzlerinden korunmak için, felsefeye gereksinmemiz vardır.

Klişelerle, sloganlarla, hamasetle, işe yaramaz metaforlarla, bayat kullanımlarla çürümüş bir dilin, zihnimizi uyuşturup edilgenleştirmemesi, bilincimizi ele geçirip bizi yönetmemesi, aklımızın, basmakalıp görüş ve düşünceleri, incelemeden, tartışmadan, sorgulamadan kabul etmeye ayartılmaması için, felsefeye ihtiyacımız vardır.

Zihnimizde sağlıklı bir kuşkuya, onu tetikte tutmaya, kendimizi de hedef alan kuşkucu bir ironiye yer verebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Sadece bunlar için değil, Edward Said’in ifadesiyle, “etrafta dolaşmak, ayakta durup otoriteye cevap verebilecek bir dile sahip olmak, her türden otoriteye sorgusuz sualsiz boyun eğmemek, her türlü otoriteden gelen tehditlere karşı koymak için” felsefeye ihtiyacımız vardır.

İnançlarımızda ve düşüncelerimizde tutarlı olmak, kirlenen fikirlerimizi değiştirebilmek, yeni şeyleri öğrenebilmek ve keşfedebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Özgür olmanın ve kalmanın yolunu bulabilmek, hakikati söyleyebilmek ve temsil edebilmek için felsefeye ihtiyacımız vardır. Bir haminin veya vasinin ya da bir otoritenin/iktidarın bizi yönlendirmesine izin vermemek, yeni diller ve ruhlar icat edebilmek, mutluluğu aramak için, felsefeye gereksinimimiz vardır.

Cognitia historiana cognitia factorum, cognitia philosophica cognitia causarum”, yani “tarihi anlayış olayları, felsefi anlayış sebeplerini anlamaktır” diyor Romalılar. Buna göre tarihi ve siyasi olayları anlayabilmek ve yorumlayabilmek için, bu olayların toplumsal ve ekonomik sonuçlarını tespit etmemiz gerekir. Bu ise ancak ve ancak siyaset felsefesini, tarih felsefesini bilmekle mümkündür. Bunun için felsefeye gereksinmemiz vardır.

Rollerimizi, hayatın her alanındaki rolümüzü, daha başından hangi ideolojiler içerisinde kalarak oynayacağımızı, bu rollerin hangi ideolojinin belirleyeceğini taşıyacağını oturup ciddi ciddi düşünmek zorundayız…Biz iki yüz yıldır her olguyu yalnızca kendi alanında görüp, değerlendirebildik; aynı olguyu var eden sorunsalın başka bir alanda yaşayıp soluk aldığını ya fark etmedik, ya görmezden geldik. İki yüz yıllık kültür tarihimiz, Türkiyeli aydının iki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına yaşamasının tarihidir.” diyor Murathan Mungan. Doğru da diyor. İki yüz yıldır aynı aymazlığı çeşitli düşünceler adına yaşamamızın nedeni, o düşüncelerin felsefesini bilmememiz, bilsek de bunu içselleştiremememiz, yaşamımıza uygulayamamamızdır. Yani felsefemizin olmamasıdır.

Mutlu bir domuz olmaktansa, tedirgin bir Sokrates olmayı tercih ederim’ diyor yıllar, yıllar öncesinde John Stuart Mill. Tedirgin bir Sokrates olmak için felsefeye ihtiyacımız vardır. Arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamış olmasına rağmen 2500 yıldır insanlığı etkileyen Sokrates kimdir? Kendisini “Atina uyuşuk bir at, ben de onu uyandırıp canlandırmaya çalışan bir at sineğiyim.” diyerek tanımlayan Sokrates, büyük devlet adamı, avukat, bilgin ve yazar olan Cicero’ya göre: “felsefeyi gökyüzünden dünyaya indirip, kentlerde dolaştıran, evlere sokup, insanları; yaşam, töreler, iyilik ve kötülük üzerine düşünmeye zorlayan adam“dır.

Sokrates’in zamanının Atina’sı nasıl uyuşuk bir at idi ise, günümüzün Türkiye’si de uyuşuk bir at gibidir. Bu atı uyandırıp canlandırmak için bir Sokrates bulamayız ve yaratamayız elbette, ama herhalde bilimde, sanatta, siyasette at sinekleri yaratabiliriz. Türkiye’de böyleleri yok mu? Elbette var. Ama yeterli değil. Bunların sayısını daha da çoğaltmamız, kalitesini artırmamız gerekir.

Bunun için daha çok İmam Hatip Lisesi’ne değil, seküler eğitim yapan, aklı, bilimi, felsefeyi esas alan nitelikli okullara, iyi eğitilmiş hocalara ihtiyacımız vardır.

İbadet için Musevinin havraya, sinegoga, Hristiyanın kiliseye ihtiyacı vardır. Müslüman, kıbleyi bulduğu her temiz yerde ibadet edebilir. Onun için Müslümanın daha çok camiye değil, Kuran’ın daha ilk sözünde “Oku” diye emretmesine, Hazreti Muhammed’in bir hadisinde “ilmi Çin’de de olsa git bul” demesine göre, daha çok ilme, daha çok felsefeye, bunun için de daha çok okula, daha çok kütüphaneye ihtiyacı vardır.

Yoksa işimiz zor. Hem de çok zordur!

 

DENEMELER V

DÜLGER BALIĞININ ÖLÜMÜ!

Dülger Balığının Ölümü” isimli öyküsünde Sait Faik, Dülger Balığını okuyucuya şöyle takdim eder: “Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlı iken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?..’

Dülger Balığı, yaşlanan, yorulan ve artık ölmek isteyen, bu amaçla denizlerde, namuslu, cesur, cömert bir balıkçının oltasını arayan, önüne çıkan oltaların sahibi olan balıkçıları, tam istediği gibi olmadığı için tercih etmeyen, ama en sonunda “korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu” olan bir balıkçının oltasını seçerek ölüme giden Sinağrit Baba gibi değildir.

Vaktiyle korkunç bir deniz canavarı olan, İsa doğmadan önce Akdeniz’e dehşet salan”, İsa’nın belinden tutarak kulağına bir şeyler fısıldamasından sonra, kendisini değiştirip dönüştüren, canavar olmaktan vazgeçip “denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığı” haline gelen Dülger Balığı, yaşama çok bağlıdır. Bir balıkçının oltasına takılarak ölmeyi istemediği gibi, bunu düşünmek dahi istemez.

Ama bir gün bir balıkçının oltasına takılıverir. O andan itibaren artık bir daha, “akıntılara yassı vücudunu bırakamayacağını, karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülemeyeceğini, sabahın aydınlık serinliğinde uyanamayacağını, yosunlara, canlı yosunlara yatamayacağını, akıntılarda organlarını yakamozlara takarak yıkanamayacağını” anlar. Zira ölüm gelmiş, her şey bitmiştir.

Dülger Balığının “ölüm halinin çok uzun sürdüğünü, balığın hava dediğimiz gaza alışmak ve ölmemek için çok mücadele ettiğini, ölüm halinin biraz daha uzamasını sağladığımız takdirde, onu aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz” diyen Sait Faik, öykünün sonunu şöyle bağlar: “Onu atmosferimize alıştırdığımız gün bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin, ama aslında kırılgan huylu, pek sakin, pek çekingen, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve ürkek bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden dolayı böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan birisi yapacağız. Bir gün hastalığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, suskunluğunu kötüleyecek, sen bir zamanlar bize neler yapmıştın diyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak. Bir kere suyumuza alışmaya görsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.

Kıssadan hisse: içimizdeki iyilikleri, sevgiyi, arkadaşlığı, var ise eğer dostluğu, işte böyle bitiriyorlar. Bir gün bir şey, iyi bir şey, sonra bir gün başka bir şey söylüyorlar. Çetele tutmuşlar onu önümüze koyuyorlar. Yapılan iyi şeyleri, olumlu işleri, hizmetleri unutmuşlar. Yanlışları biriktirmişler sadece. Senin yaşadığın zor zamanları, atlattığın badireleri, göğüs gerdiğin sıkıntıları akıllarına dahi getirmiyorlar. Sen makinesin çünkü, onlar insan. Kendileriyle, kendi dertleriyle meşguller sadece. İnsan için taşınması gerçekten ağır bir yük olan nefretle, kinle, hınçla dolular, vuruyorlar, biraz duruyorlar, sonra yine vuruyorlar. Hırslarını alamadıklarından, öfkeleriyle baş edemediklerinden olacak dönüp bir daha vuruyorlar. Ara sıra da olsa aramayı, hatır sormayı, sevgilerini, saygılarını sunmayı eksik etmiyorlar. Bunları görünce insan, Özdemir Asaf’tan biraz ilham, biraz da ödünç alarak “yanılmıyorsam saygılarla-sevgilerle yalnızdım / saygılar-sevgiler olmasaydı yanılmazdım” diye düşünmekten kendisini alamıyor.

Oysa dersimiz, kendimiz olmalı. Kendimizi tanımalıyız, kendimizi bilmeliyiz önce. Kendimizi tanımıyorsak eğer, başkalarını üzmeye kalkmamalıyız. Bir de bardağın boş tarafına değil, dolu tarafına bakmayı öğrenmeliyiz tez zamanda.

Ama bütün bunlara rağmen, yine de hayal kırıklığına uğramamalıyız. İnsanları sevmeliyiz. Onlarla birlikte olmalı, gerektiğinde birlikte hareket etmeliyiz. Ama insana dair olan hiçbir şeye de şaşırmamalıyız. Belki de bizim gibilerin ikilemi bu. Yani hem insanlarla birlikte olmak, sevmek onları, hem de insanlara karşı biraz buruk durmak.

Şimdi bırakalım bütün bunları burada ve “hayat bizi çağırıyor gitmemek olmaz” diyerek hayata dahil olalım. En güzel öğretmen hayat ve zamandır zira. Bir de güzel şiir okuyalım Murathan Mungan’dan; “kırarız birbirimizi incitiriz / ah istemeyerek istemeyerek / seviliriz reddederiz / severiz istenmeyiz / ah istemeyerek istemeyerek / değişmek gerek oysa büyümek gerek / düşlerimiz çocuk, kendimiz çocuk / kaç aşktan, kaç dostluktan, kaç oyundan kovulduk / ah istemeyerek istemeyerek / kötü değiliz, belki mızıkcıyız biraz / yalancı neşelerle, saçma düşlerle avunduk / kızdık mı, küstük mü hırçınlaşırız / ah istemeyerek istemeyerek / kırarız birbirimizi incitiriz / ah istemeyerek istemeyerek / seviliriz reddederiz / severiz istenmeyiz / ah istemeyerek istemeyerek

 

DENEMELER IV

BEN ASKER DEĞİLİM NİŞANLIYIM!

Nemesis Yunanca “hak edilenin hak edene verilmesi” anlamına geliyor. Aynı zamanda kadim Yunandaki “doğru ölçünün ve cezanın” Tanrıçası. Tanrıça Nemesis, “doğru ölçüyü bulmayı, ölçülü olmayı, hayatı ölçülü yaşamayı” buyuruyor. Bunları yapmazsan seni cezalandırırım diyor. Günümüzde Nemesis yok. Ölçülü yaşamayanların ve davranmayanların cezasını hayatın kendisi veriyor.

İfrat ve tefritten, yani aşırılıktan uzak durmak, orta yolu bulmak, doğru ölçüye uymak kutsal kitabımız Kuran’ın da bize emrettiği bir şey. Kuran’ın bu buyruğu Bakara Suresi’nin 143. Ayetinde “…sizi insanlara örnek ve şahit olmanız için tam ortada bulunan (vasat) bir ümmet kıldık” şeklinde ifade edilir. “Ortada bulunan” ile kastedilen “adil olmak, mutedil olmak, ifrattan ve tefritten uzak olmak” demektir.

Bir de Ma’at var. O da eski Mısırlı bir Tanrıça. Hiyeroglifti dilinde Ma’at, “ilahi yön duygusu” anlamına geliyor. Tanrıça Ma’at, “insanları adalet, bilgelik, doğruluk ve sorumluluk” ilkeleri aracılığıyla, doğru bir şekilde yönlendirmek suretiyle dünyanın düzenini koruyor.

Kendisi bir Egyptologist/Mısır bilimci olan Jan Assmann, “Ma’at. Eski Mısır’da Adalet ve Ölümsüzlük” isimli kitabında, Ma’at’a ait şu dizelere yer veriyor: “Tanımış olduğun birinden yüzünü kaçırma / … / Senin için iyi şeyler yapana, sen de iyi şeyler yap / İyi bir karakter, dün bulunduğu yere geri döner / Zira şöyle emredilmiştir: Senin için bir şeyler yapana, sen de bir şeyler yap.”

Derleyicisi Lao Tzu’nun “adını bilmediğim için ona Tao” diyorum dediği Tao, Çincede “yol” ve “yön” anlamına geliyor. Lao Tzu’nun kurduğu, adına Taoizm denilen öğretiye göre “her şey görecelidir, dünya aldatıcıdır ve bir varlık değildir.”

İşte! Bu Tao, bizi şöyle uyarıyor: “İsim ya da ben; / Nedir daha yakın olan? / Ben mi mülk mü? Nedir daha çok olan? / Kazanmak ve kaybetmek; / Hangisi daha kötü? / Ama şimdi; / Yüreğini başka şeylere bağlayan biri / Gerekli ve büyük şeyleri harcar. / Her kim çok biriktirirse, / Gerekli ve önemli şeyleri yitirir. / Yetinmesini bilen / Utanç duymak zorunda kalmaz. / Durmasını bilen / Tehlikeye düşmez / Ve böylece sonsuza kadar var olmaya devam eder.”

Her şeyin iktidar, para ve çıkar etrafında döndüğü bugünün dünyasında, günümüzden binlerce yıl önce yaşamış bu bilgelerin söylediklerine ne kadar uyuyoruz? Gündelik hayatın kuşatması altında koşturup dururken, şöyle bir durup bunları düşünmeye çoğumuzun zamanı ve isteği yok. Kuşkusuz iktidar, para, çıkar ekseninde oynanan oyun yeni değil. Eski, hem de çok eski. İnsanlık tarihi kadar eski ve hatta kadim. Yeni olan, günümüzde var olan şey, bu oyunun çok fazla oyuncusunun olmasıdır. Oyunu çok daha yıkıcı ve insaniyetsiz kılan şey; iktidar için, para için yapılan mücadelenin, her türlü etik değerden ve eşit rekabet koşullarından yoksun olmasıdır.

Bu, makam, mevki peşinde koşan insanların ağırlıkta olduğu siyasette de böyledir. Liyakattan daha çok kayırmacılık üzerine inşa edilen ve türlü türlü ayak kaydırma yollarının revaçta olduğu bürokraside de böyledir. Para kazan da nasıl kazanırsan kazan anlayışı üzerinden işleyen ticarette de böyledir.

İngiliz zoolog ve yazar Desmond Moris, “İnsanat Bahçesi” isimli kitabında, modern insanın yaşamını hayvanların yaşamıyla karşılaştırır ve pek çok yönden benzerlikler bulur. Mesela insanların hastalıklı kimi davranışları ile hayvanat bahçesinde kafeslerde tutulan hayvanların bazı davranışlarını bir ve aynı görür. Bunun örneklerini verir.

Bunları görüp okuyunca, insanlara “hayvanlığın alemi yok”, hayvanlara ise “insanlığın alemi yok” diyesi geliyor insanın. Acaba böyle dersek, insanlara mı, yoksa hayvanlara mı haksızlık yapmış oluruz? Bir hayvan sever olarak ben, hayvanlardan yanayım.

Oysa Ortega y’Gasset’in dediği gibi “İnsanın tabiatı yoktur, tarihi vardır.” Onun tarih içinde oluşan ve giderek rafineleşen bir kültürü vardır. Hayvanın ise tarihi olmakla birlikte, bir de tabiatı vardır ve oluşturduğu bir kültür yoktur. Buna göre hayvanın hayvanlık etme hakkı vardır, ama insanın hayvanlık etme hakkı yoktur.

Sözü daha fazla uzatmayalım ve usta şairimiz Cemal Süreya’nın çok bilinmeyen ironik bir şiiri ile noktalayalım; “Kartallar dolanıyor generalim / Kartallar dolanır da dolanmaz da / Kaç tane vurmuştum Mütarekede / Ama düşman demeye dilim varmıyor / Zaten böyle durumlarda ve aşkta / Taşınacak silah değildir gurur / Ölüyorum yüzbaşım ölüyorum / Bana bak ben yüzbaşı değilim / Üstelik biraz sonra talim var / Dört rüzgarı biçen mitralyözlerin / Uçlarında gökyüzü mayalanıyor / Çavuş pırpırların ne mavi / Görünce kamaştı da ellerim / Şah İsmail’in üç sevgilisini / Gülizar, Gülperi, Arap Üzengi / Asker su ver asker / Ben asker değilim nişanlıyım”

DENEMELER – III

İVANLAR ÜLKESİ TÜRKİYE!

Kimileri için bir konu, bir sıkıntı, bir olay haline geldim. Ben de aldım kendimi bulunduğum yerden veya yerlerden, bir kafesin içine koydum. Çevrede dolaşmayı, birkaç arkadaş dışında insanlarla birlikte olmayı bıraktım. Kendimi bu BLOK’un içine hapsettim. Burada hem kendi içime, kendi derinliklerime doğru yolculuklar yapıyor, hem de kendimi ifade etmek için bir şeyler yazıyorum. Seçilmiş bir yalnızlık yani benim bu yaptığım.

Kim ne derse desin sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir‘ diyor ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filminin unutulmaz yıldızı Robin Williams. Buna inanmakla birlikte, böyle bir iddiam yok. Yazdıklarımla, söylediklerimle bir şeyleri değiştirmeye falan çalışmıyorum. Yazdıklarım olsun, söylediklerim olsun o kadar önemli şeyler de değil. Kaldı ki birilerini değiştirecek gücüm olmadığı gibi böyle bir görevim de yok. Ben kendimi değiştirmeye, kendimi yenilemeye çalışıyorum sadece.

Bu blok, bu blokta yazdıklarım, okuyanlarla paylaştıklarım, kendimi hapsettiğim kafesin içinde nefes almak gibi bir şey benim için. Burada aldığım her nefes, yani yazdığım her yazı, beni mecazların bulunduğu yerlere götürüyor, giderek bir soyutlamaya doğru taşıyor. Ama öyle de olsa, bundan hiç rahatsız değilim. Değilim ki, ‘gelin beni buradan çıkarın‘ demiyorum kimseye. Aksine ‘ben iyiyim, iyiyim‘ diyorum.

Nefret kadar, sevgi de gördüm hayatta. Yuhalandığımdan daha çok alkışlandım. Ama artık oralarda, öyle yerlerde, güne dair şeyleri konuşan insanların yanında olmak istemiyorum. Sağcı, solcu, milliyetçi, ulusalcı, siyasetçi, yazar, ya da başka bir şey olan bir dolu üslupsuz insanla birlikte olmak istemiyorum. Yeni bir üslup edinmeye, kendimi bu üslup içinde yeniden oldurmaya çalışıyorum. Umutsuzluğa kapılmış, ya da teslim olmuş falan da değilim. Sadece umut oralarda, o insanlarda değil, başka yerlerde diyorum.

…imrendiğin, öfkelendiğin / kızdığın, ya da kıskandığın diyelim / yani yaşanmışlık sandığın / geçmişim / dile dökülmeyenin tenhalığında / kaçırılan bakışlarda / gündeliğin başıboş ayrıntılarında / zaman zaman geri tepip duruyordu…’ diyor Murathan Mungan. Böyle bir geri tepme oldu diyelim. Bunu burada bırakalım ve bu yazının asıl konusuna geçelim.

Yazının başlığına koyduğum ‘İvan‘ kim? İvan Denisoviç. Çağdaş Rus edebiyatının en seçkin yazarlarından olan Aleksandr Soljenitsin’in, ‘İvan Denisoviç’in Hayatından Bir Gün‘ isimli romanının kahramanı, Stalin’in çalışma kampındaki mahkumlardan birisidir İvan Denisoviç. Roman sadece bir günü, İvan Denisoviç’in toplama kampındaki bir gününü anlatır. Stalin’i eleştirdiği için kendisi de mahkum olan ve çalışma kampında bulunan Soljenitsin, ‘İvan Denisoviç’in Hayatından Bir Gün’ isimli bu kitabında, ‘Gulak Takımadaları’ isimli romanında olduğu gibi, çalışma kamplarında insanların nasıl tüketildiklerinin, yaşamak için hayata nasıl tutunduklarının, insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alındığının hikayesini anlatır.

Romanın kahramanı İvan Denisoviç İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların elinden kaçmış, ajan olma ihtimaliyle gözaltına alınmış ve çalışma kampına sürgüne gönderilmiştir. On yıl süreyle kaldığı bu kampta geçirdiği her gün, aslında bir önceki veya bir sonraki günün aynısıdır. Her gün sabah diğer mahkumlarla birlikte uyanır İvan. Gün boyu gardiyanların gözüne batmadan bir kap fazla yemek almanın, işten kaytarmanın, dondurucu soğuktan kendisini korumanın hesabını yapar. Bütün bu kurnazlıkları becerir de. Akşam yatmak üzere koğuşuna geldiğinde ve başını yastığına koyduğunda günün bir muhasebesini yapar ve kendisini ‘iyi bir gün geçirdin İvan” diyerek kutlar.

Gününü küçük kurnazlıklarla geçiren, ona buna kazık atan, bu amaçla makam, mevki, para, şöhret, yani iktidar peşinde koşan, onu bunu yaftalayarak hasta ruhunu doyuran, onun bunun sırtından bir yerlere gelen ve gelmek isteyen insanların çoğunlukta olduğu bir ülke haline geldi Türkiye. Yani tam bir İvanlar ülkesi oldu. Bu yazıyı onun için yazdım, İvan metaforunu bu amaçla kullandım. Son yapılan araştırmalar, Türkiye’de dokuz milyon insanın psikolojik yönden arızalı olduğunu ve tedavi gördüğünü söylüyor. Bu sayı kayıt altında olanların sayısı, bir de kayıt dışı olanlar var. Depresyonda oldukları için Prozac veya Cipram kullananlar yukarıda verilen sayıya dahil değil. İnsanların gelecekle ilgili tasavvurlarında, hayallerinden, umutlarından daha çok kaygıları var. Son yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılımın %74.6 ile dibe vurmuş olması, bunun çok açık, çok somut bir göstergesi. Yani durum pek iç açıcı değil.

Özü itibariyle tam bir ahlakçı olan Soljenitsin, ağırlıklı olarak ahlak ve bireyin içinde bulunduğu psikolojik bir durum olan, başkalarının kutsal saydığı değerlerin önemli ve değerli olmadığını savunan ve bu değerlere karşı savaş açan nihilizm temalarını işler yazılarında ve eserlerinde. İnsanlığın içinde bulunduğu ahlaki çürümeden, her şeye karşı duyulan inançsızlıktan, evrene, dünyaya, oluşa bizim tarafımızdan yüklenen kavramların içinin boşalmasından, boşaltılmasından, hiçlikten, yani nihilizmden yakınır. Aklını başına toplamadığı takdirde insanlığı bekleyen tehlikeyi ise şu sözlerle ifade eder; ‘Arzularımızla taleplerimizi kesin biçimde sınırlamayı, çıkarlarımızı ahlaki ölçütlere tabi kılmayı öğrenemezsek, insan doğasının en kötü yanları dişlerini gösterirken bizler – yani insanlık – paramparça olup gideceğiz.’

Soljetinsin ile başladık, bir başka Rus’la, Rusya’nın dünya edebiyatına sunduğu büyük şairi Puşkin ile noktayı koyalım; ‘Şaşırdık yolumuzu! / Ne yapsak? Bizi dağlarda güden / Galiba Şeytan / Niçin bu kadar çoklar? / Nereye sürüyorlar bizi? / Cadıya düğün mü yapıyorlar?

DENEMELER – II

ANTON ÇEHOV’UN VİŞNE BAHÇESİ’NİN BAŞINA GELENLER, SARAÇOĞLU MAHALLESİ’NİN DE BAŞINA GELİR Mİ?

“…Salt bir mekan olarak değil, bir değişimi, bir dönüşümü, bir çöküşü anlatmada bir motif, bir simge olarak ‘bahçe’yi kullanmak düşüncesine gerek edebiyatta, gerek tiyatroda, gerek sinemada sıkça rastlanır. Geçen yıllar, değişen ya da değişmeyen şeyler hep bu ‘bahçe’nin çevresinde, ondaki değişimler aracılığıyla anlatılır. Verdiği o yoğun geri gelmezlik duygusuyla, geçen zamanın alıp götürdüklerini çağrıştıran görünüşüyle ‘Bahçe’ bir göstergedir bu tür metinlerde. Oyunun, filmin ya da romanın kişileri bahçeye ilişkin göndermelerde aralarında örtük bir dil geliştirirler. Bahçe, bir şeyleri imler, bir şeylere tekabül eder, bir şeyleri açıklar. Bu konuda akla gelen ilk ve en yetkin örnek kuşkusuz Çehov’un ‘Vişne Bahçesi’dir.”

Bu satırlar, edebiyatımızın usta ismi Murathan Mungan’a ait. Kendisinin, “…bir tür derleme ya da seçmeler kitabı; bir retrospektif, ya da bir albüm kitap olarak adlandırılabilir” dediği “Murathan 95” isimli eserinde, “İnan Batmış Şehirler Gibi Onarılmaz Anılar” başlıklı bölümünde yazıyor bunları.

Ankara’da, Necatibey Caddesi’nin sonlarında, Kızılay’ın arka taraflarında, kentin merkezinde ve oldukça ticari sayılabilecek bir yerde bulunan “Saraçoğlu Mahallesi”nin yıkılacağı yönünde basında yer alan haberler üzerine, Çehov’un “Vişne Bahçesi” isimli oyunu ve Murathan Mungan’ın yukarıda yer verdiğim yazısı aklıma geldi. Bunun verdiği esin ve çağrışımla, benim de “batmış şehirler gibi onarılmaz anılarım” olan Saraçoğlu Mahallesi’yle ilgili bu yazıyı yazmaya başladım.

Cumhuriyet’in ve Ankara’nın tarihi üzerine biraz bir şeyler bilenler, Saraçoğlu Mahallesi’nin, Cumhuriyet’in ve Ankara’nın ilk konut projesi olduğunu, üst düzey bürokratların ve askerlerin ikameti için yapıldığını bilirler.

Alman mimar Paul Bonetz tarafından tasarlanan Saraçoğlu Mahallesi; kış koşullarına son derece uygun olmakla korunmalı, içinde oturanlara nefes aldıran yüksek tavanlı binalarıyla, özellikle kentin merkezinde oturanlar için çok önemli bir ihtiyaç olan otoparkıyla, kalemle çizilmiş gibi yerleştirilen düzenli sokaklarıyla, yeşil alanlarıyla özel bir yaşam alanıdır. Deyim yerinde ise Ankara’nın ortasında adeta bir gizli “bahçe” gibidir.

Bu özel mekanla ilgili benim de anılarım vardır ve bunlar rahmetli annem ile babama dairdir. Yargıtay Birinci Başkanı seçildikten sonra Bülbülderesi Caddesi’ndeki kendilerine ait evde kalan rahmetli babam, Emniyet’in bu evde kendisini koruyamayacağını bildirmesi üzerine, biraz da zorunlu olarak ve emekli olduğu tarihe kadar yaklaşık iki yıl Saraçoğlu Mahallesi’nde kendisine tahsis edilen lojmanda ikamet etti. Benim büromun bulunduğu güzergah üzerinde olması nedeniyle hemen her akşamüzeri büromdan çıktıktan sonra rahmetli annemi ve babamı ziyaret etmek için uğradığım bu mahallede ve buradaki evde, benim de güzel anılarım, mutlu anlarım, rahmetli babamla hukuk üzerine, siyaset üzerine, sanat üzerine, felsefe üzerine yaptığım keyifli sohbetlerim oldu. Murathan Mungan’dan ödünç alarak “batmış şehirler gibi onarılmaz anılarım” var demem ondandır.

Çehov’un “Vişne Bahçesi” ile bunların ne ilgisi var diyeceksiniz. İlgisi şu; “Vişne Bahçesi”, oyunun kahramanı Madam Ranevskaya’nın doğduğu, çocukluğunun geçtiği evin olduğu bahçedir. Ailenin borçlarından dolayı ev ve bahçe satılmak üzerdir. Bu durum, biraz da Rusya’nın değişen toplumsal ve ekonomik koşullarından, Madam Ranevskaya’nın ve çevresindekilerin bu değişimi öngöremeyen sığlığından doğmuştur. Dönemin Çarlık Rusya’sında bir dönem sona ermekte, bu bağlamda feodal yapı çökmekte, aristokrasi çözülmekte, buna bağlı olarak toprak ve servet el değiştirmektedir. “Vişne Bahçesi” aslında bu çözülmenin, çöküşün, geçen zamanın alıp götürdüklerinin hikayesidir. Murathan Mungan’ın deyişiyle “Vişne Bahçesi”, mutsuz, yalnız aldatılmış bir kadın olan, Madam Ranezskaya’nın yitirdiği şeylerin, eskiye duyulan özlemin, mutlu çocukluğun, güvenli yılların, altın çağın, bireysel ve toplumsal anlamıyla pek çok şeyin simgesidir. Satılması, bunu takiben bahçedeki evin yıkılması, ağaçların kesilmesi yeni başlamakta olan bir dönemin habercisidir.

Evin satılması ile kişisel tarihine ait pek çok şeyi yitireceğinin, kendi döneminin sona ereceğinin farkında olan Madam Ranevskaya “Vişne Bahçesi”nin satıldığı gün, bahçedeki evin penceresinden bakar ve hüzünle şunları söyler; “Ah, benim çocukluk günlerim, saf, mutlu, çocukluk günlerim! Çocuk odasında yatardım. Bu pencereden bakardım bahçeye. Her sabah, içimde bir mutlulukla uyanırdım, vişne bahçesi o zaman da aynen bugünkü gibiydi, hiçbir şey değişmemiş. Beyazlara bürünmüş, baştanbaşa beyazlara bürünmüş! Ah benim bahçem! Karanlık, fırtınalı güzden, o soğuk kış günlerinden sonra yine genç, yine mutlusun, gökyüzünün melekleri seni hiç bırakmamışlar. Ah, bir de ben şu yüreğimin üstündeki çeki taşını atabilsem! Geçmişimi bir unutabilsem!”

Geçmiş, geçip gitmiş, geriye sadece anılar kalmıştır. Ama anılar hala canlıdır. Madam Ranevskaya’nın rüya gibi geçip giden, o güzel günleri, mutlu anları unutması ise elbette mümkün değildir. Ama bütün bunlar nafiledir. Hayat kendi hükmünü icra etmektedir. “Vişne Bahçesi” de, geçmiş gibi, geçmişteki güzel anıları gibi Madam Ravneskaya’nın elinden kaçıp gitmektedir. Kaçıp giden pek çok şey gibi gideni geri getirmek artık mümkün değildir. Yapılacak çok fazla bir şey yoktur. Çaresizlik içinde olan Madam Ravneskaya da bir şey yapmaz, yapamaz. Olup biteni seyreder sadece. Ve bahçe satılır. Daha acısı bahçeyi, yeni oluşmakta olan düzenin temsilcilerinden birisi, “vişne bahçesinin eski işçisi, yeni müteşebbis” Yermolay Lopahin satın almıştır.

“Vişne Bahçesi”ndeki ağaçların gövdeleri baltaların tecavüzüne uğrarken, yeni oluşan düzenin zengini Yermolay Lopahin, daha da zengin olmak umuduyla, bunun verdiği keyifle, biraz da geçmişe duyduğu öfkeyle şunları söylemektedir; “…Hadi hepiniz gelin, gelin de Yermolay Lopahin’in baltası elinde vişne bahçesine dalışını seyredin, gelin de ağaçların devrilişini seyredin. Buraya evler yapacağız, torunlarımız, torunlarımızın torunları yeni bir hayata kavuşacak. Çalsın, müzik!”

Ben devletin lojman yapması, memurlarına konut tahsis etmesi fikrine ve bunun uygulanmasına karşıyım. Lojman tahsis etme/devlet mahallesi yapma fikri tek parti döneminin anlayışı gibi geliyor bana. Askerlerle başlayan, daha sonra diğer kamu görevlilerine de sirayet eden ve giderek halka hizmetle görevli kişileri halktan koparan bu uygulamaya son vermek gerekir. Niteliği, işlevi itibariyle bir devlet mahallesi olan Saraçoğlu Mahallesi’nin yapıldığı dönemde belki buna ihtiyaç vardı. O dönemin anlayışı da buna uygundu. Ama bugün böyle bir ihtiyaç yok. Aksi düşünce bana çok arkaik geliyor.

Diğer taraftan, Saraçoğlu Mahallesi’ndeki konutlar çok eskidi. Ekonomik ömrünü doldurdu belki de. Onun için bu mahalledeki konutları yıkmak, bir kaç tanesini müze yaparak tarihi yaşatmak, burasını bir kültür ve sanat merkezi haline getirmek gerekir.

Böyle yaparlar mı? Sanmıyorum. Saraçoğlu Mahallesi’nin başına gelecekleri Yermolay Lopahin yukarıda söylüyor. Hayat ta şunu diyor; “Her şey geçer.” Çalsın, müzik!

DENEMELER – I

UMUT ARANIYOR!

“…gitmeyi düşündüm. Yaşamımı mahveden bu ülkeden uzaklara gitmek istedim. Başka topraklarda yaşamı yeniden kurmak için. Uzun zaman bu düşünceyle, bu hayalle yaşadım. Ve bugün, az önce sınırı geçmeden son anda korktum. Yanımda kendimi de taşırsam, bu zarar görmüş benliği oraya taşırsam, o başka toprağa, o zaman…o zaman hiçbir umut kalmayacak…”

Bu satırlar Yunanlı yazar Samarakis’e ait. “Sınırdaki İstasyon” isimli öyküsünde yazıyor bunları. Düşlediği ülkeye kaçmaktan son anda vazgeçen adamın, yani umut arayan adamın, sınırda karşılaştığı istasyon memuruyla yaptığı konuşma bu.

Bir başka Yunanlı, Kavafis, “Kent” isimli şiirinde şunları yazarak adeta yanıt veriyor memleketlisine; “…Yeni ülkeler bulamayacaksın, / Başka denizler bulamayacaksın. / Bu kent peşini bırakmayacak / Aynı sokaklarda dolaşacaksın / Aynı mahallede yaşlanacaksın; aynı evlerde / Kır düşecek saçlarına. / Bu kenttir gidip gideceğin yer / Bir başkasını arama / Bir gemi yok, bir yol yok sana / Değil mi ki hayatına kıydın burada. / Bu küçücük köşede, / Ona kıydın demektir bütün dünyada.”

Bırakıp gitmek, lanet olsun deyip bir kenti, bir ülkeyi ya da bir insanı bırakıp gitmek zaman zaman çoğumuzun aklına gelen bir şeydir. Bunu yapanlarımız da olmuştur. Biz yapamayanlardanız. Bırakıp gitmeyi kaçmak olarak gördüğümüz için yapamayız, böyle bir şeyi yapmayı kendimize yediremediğimiz için, bunu yapmak gücümüze gittiği için yapamayız. Doğduğumuz, büyüdüğümüz yerlere, o yerlerdeki birilerine sevdalı olduğumuz için yapamayız. Belki de, Samarakis’in öyküsünde olduğu gibi gideceğimiz yere birçok yönden zarar görmüş olan kendimizi de taşıyacağımız için yapamayız bunu. Kim bilir, belki de her şeye rağmen varolan bir umudu muhafaza etmek için kaçınırız bunu yapmaktan.

Onun için Kavafis doğru söylüyor; bu kente, doğduğumuz büyüdüğümüz, borçlandığımız, sevdalandığımız bu ülkeye, bu ülkenin güzel, çirkin insanlarına  yazgılıyız. Yeni ülkeler, yeni denizler, yeni insanlar, yeni bir halk bulamayız kendimize. Gitmek için bir gemi, bir yol yok bize. Biz bıraksak, bu kent, bu ülke bırakmaz bizi.

İnsan yer değiştirerek birçok şeyden kurtulabilir belki. Ama kendisinden, kendi varlığından kurtulamaz. Onun için Kavafis “Bu kent peşini bırakmayacak / Aynı sokaklarda dolaşacaksın / Aynı mahallede yaşayacaksın; aynı evlerde” diyor. “Var olmanın dayanılmaz ağırlığı” dedikleri şey bu olsa gerek. Zira Levinas’ın söylediği gibi “Varolmak, bir lütuf değil, bir ağırlıktır.” Varolmak, insanın düşünen, hatırlayan, hisseden bir varlık olması, ne yaparsa yapsın son kertede vicdanından, kendisiyle, yaptıklarıyla, yapmadıkları ya da yapamadıklarıyla yüzleşmekten kaçamaması, hatıralarını bırakamaması, onların yaşandığı yerleri terk edememesi nedeniyle ağırdır. Ama elbette bunun için insanın utanma duygusuna sahip olması gerekir. Zira utanma duygusu olmayanın vicdanı da yoktur. Marx’ın özlü tanımıyla utanma duygusu, “insanın yaptığı en büyük duygusal devrimdir.”

Romalıların bilge hükümdarı Marcus Aurelius şöyle diyor: “…Gösterişli geçit törenleri, sahnede oynanan oyunlar, sığır ve koyun sürüleri, çatışan kılıçlar, köpeğe atılan kemik, bir balık havuzuna atılmış ekmek kırıntıları, karıncaların uğraşıp didinmeleri, ürkmüş farelerin çılgınca koşuşturmaları, iplerinden oynatılan kuklalar…” Büyük ölçüde kinik olan bu metaforları sıraladıktan sonra Aurelies bize şunu tavsiye ediyor “Bütün bunları hoşgörüyle, küçümsemeden karşıla; aynı zamanda, bir insanın değerinin ilgi duyduğu şeylerin değeriyle ölçüldüğünü hiç aklından çıkarma.”

Sonra sözü Homeros alıyor ve şunları yazıyor İlyada’da: “…Rüzgarın yerlere saçtığı topraklar gibidir insan kuşakları. Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran ya da seni lanetleyen ya da gizli gizli seni kınayan yahut alaya alan insanlar da; yapraklar gibidir sen göçüp gittikten sonra ününü aktaracak olanlar. Onların tümü ilkbaharda doğarlar, sonra rüzgar gelir, yere savur onları, sonra orman yenilerini üretir yerlerine…”

“Bırak yaşayan rahmetlileri” birbirlerine ve kendi kendilerine. Onlar da bir gün gelecek rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibi olacak.  Zamanı geldiğinde rüzgar onlar için de esecek nasıl olsa.

Başladığımız yere, Samarakis’e ve umuda geri dönelim ve şunu kaydedelim; umudu yitirmemek, gelecek için çok fazla kaygılanmamak gerekir. Zira insanlar da, toplumlar da varmaları gerektiğinde, varacaklardır varmaları gereken yere. Bu bağlamda, bazı şeyleri aşmak için yaşanması gerekenleri yaşamak gerekir.

Son söz niyetine, bu yazının bir de şiir hediyesi var okuyanlarına. Şiirimizin Mardin’li ustası Murathan Mungan’dan;

“gün günden odasının biçimini alan / şiirler gibi / huzura kavuştur / odaları dolduran hayaletleri / atlasları, haritaları / su yollarını / duvar gibi ölülerini / badana atıklarını / yanmış biletleri / boğazlı kazakları / gün günden odasının biçimini alan hayat / yaş dönümlerinde / gün günden / doğduğun oda / öldüğün oda / kavşaklar, dönemeçler, sapaklar / bir ömür odalarda eksilirken / gün günden / tarihsiz notlar / talihsiz günler / tarifsiz kederler içindeyim / yokum Kitabın içinde / İçindekiler’deyim / sökülüp alınmış anlamları / mahsur kalmış delillerin / bitmemiş onca şey ortasında / bitmiş gençlik defterlerinin / yeni sıfır noktası, derin dönemeç / imhası elinden olsun sende kalan şeyin / belki bunun için bugünlerdeyim / ayların en zaliminde doğmuşum / okuma yazma öğreniyorum yıllardır / başka çağlardan kiraladığım odalarda / çalışıyorum geleceğe / ve şimdiki takvimin duvarındayım / zamansız pencerede”

 

KATI OLAN HER ŞEY BUHARLAŞIYOR!

Komünist Manifesto’da Marx, “… burjuva çağını önceki bütün zamanlardan ayıran üretimin hiç durmaksızın ve kökten dönüştürülmesinden, bütün toplumsal ilişkilerin kesintisiz olarak değiştirilmesinden, sonu belli olmayan belirsizlikten ve endişeden” söz eder ve devamla “… donuk ve değişmez nitelikteki ilişkiler peşlerine taktıkları saygın düşünce ve görüşlerle birlikte silinip gidiyor, yeni biçimlenmiş ilişkiler, daha henüz kemikleşmeden miadını dolduruyor. Katı olan her şey buharlaşıp havaya karışıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor, insanlar kendi gerçek yaşam koşulları ve diğer insanlarla olan ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor. Böylesine güçlü üretim ve değişim araçlarını bir araya getirmiş olan modern burjuva toplumu, yer altı güçlerini kontrol edemeyen bir büyücüye benziyor.” diye yazar.

Komünist Manifesto’da yer alan bu tespitler, Marx’ın, kapitalizm ile modernizm arasındaki radikal dönüşümü ve değişimi erken kavrayanlardan olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı Marx, son derece isabetli bir tespitle, modern sanayi ve üretim devriminin, insanın kapasitesini ve yaratıcılığını birçok yönden geliştireceğini öngörmüştür. Teknolojinin ve insanın yaratıcılığının bugün itibariyle geldiği aşama, Marx’ın bu öngörüsünün son derece isabetli olduğunu göstermektedir. Marx’ı etkileyen ve bu yönde düşünmeye sevk eden, sanayi devriminin ve bu devrimin uzantısı olan kapitalizmin yarattığı metalardan daha çok, “süreçler, güçler, insan yaşamının, yaratıcılığının, enerjisinin açığa çıkması”dır.  Onun için Marx, “çalışan, üreten, yetiştiren, iletişim kuran, kendini geliştiren, bunun için hamle yapan, doğayı ve kendini örgütleyen ve yeniden örgütleyen insandır” diye yazar.

Yazılarında ağırlıklı olarak çağdaş toplumsal ve kültürel değişimleri gözlem altına alan Amerikalı siyaset bilimci ve aynı zamanda humanist bir Marxist olan Marshall Howard Berman, Marx’ın bu maksimini kullanarak yazdığı “All That Is Solid Melts Into Air/Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı kitabında, solun tasarılarını yönlendiren ve destekleyen rasyonalite ve ilerleme ilkelerine duyulan inancı sorgular. Bu sorgulamayı, solun nihai ve biricik tutkusu olan “dünyayı değiştirme” hedefine meydan okuyan post-modernizm öncesindeki süreci, yani modernizm sürecini inceleyerek sürdüren Berman, modernleşme, modernlik ve modernizm deyimleri arasındaki bağlantıları izleyerek modern zamanların hem bir özetini çıkarır, hem de analizini yapar.

Berman’a göre, modernleşme, kapitalizmin yükselişine eşlik eden ekonomik, toplumsal ve teknolojik gelişmeleri; modernlik, ondokuzuncu ve yirminci yüzyılın Avrupa ve Amerika toplumlarında, kapitalizm koşulları altında insan yaşamının değişen ve dönüşen niteliğini; modernizm ise, sanattan kültüre kadar hemen her alanda, kapitalist metropoliten merkezlerle bağlantılı radikal eylemlerden oluşan bir karşı dalgayı ifade eder.

Berman’a göre bu karşı dalga, etnik kökenlerin, sınıfların, ulusların, dinlerin ve ideolojilerin sınırlarını, tamamen ortadan kaldırmamış olmakla birlikte, bunların hemen hemen tamamını çapraz bir biçimde kesintiye uğratmış, buna bağlı olarak toplumsal kimliklerimizin süregelen özellikleri giderek bozulmuş ve zayıflamıştır. Bu aslında hemen her şeyin geçici olduğu, zamanla aşındığı ve giderek yok olduğu modern toplumun getirdiği bir hastalık durumudur. Bu aynı zamanda, Marx’ın, 1844’de yazdığı “Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları” isimli kitabında Hegel’den ve Feuerbach’dan tevarüs ederek incelediği  “yabancılaşma” kavramına da son derece uygun düşen bir sonuçtur. Bu sonuca bağlı olarak, kendi ekonomik faaliyetlerinin ürettiği mal, hizmet, para, sermaye gibi maddi değerleri kendisine yabancılaştıran, sadece bunlara değil, kendisine de yabancılaşan insan, adeta kendi yarattığı nesneler dünyasının kölesi haline gelmiş, böylece uğradığı özgürlük kaybıyla birlikte kendisini geliştirme olanağını da yitirmiştir.

Peki! Berman’ın analiz ettiği modernite ne zaman, nerede ve nasıl ortaya çıkmıştır? “Nations and Nationalism/Milletler ve Milliyetçilik” isimli kitabında Ernest Gellner, “Vahşi kültürler, bir kuşaktan ötekine kendilerini bilinçli bir tasarım, nezaret, gözetim ya da özel beslenme olmaksızın yeniden üretirler. Buna karşın, işlenmiş kültürler ya da bahçe kültürleri, ancak okumuş ya da uzmanlaşmış kişilerce yürütülebilir.” “Legislators and Interpreters/Yasa Koyucular ve Yorumcular” isimli eserinde, Gellner’in sözü bıraktığı yerden sözü alarak devam eden sosyoloji profesörü Zygmunt Bauman şöyle diyor; “Yeniden üretmek için tasarıma ve nezarete gereksinimleri vardır; onlarsız, bahçe kültürleri yok olur, her yanı yabani otlar kaplardı. Her bahçede güvenlikten yoksun bir yapaylık duygusu vardır; bahçe, bahçıvanın sürekli dikkatini gerektirir, çünkü bir anlık ihmal ya da dalgınlık onu başlangıçtaki durumuna döndürebilir. (…) Modernitenin ortaya çıkışı, böylesi vahşi kültürlerin bahçe kültürüne dönüşmesi süreciydi. (…) On yedinci yüzyıl bu sürecin ivme kazandığı bir zamandı; on dokuzuncu yüzyılın başlarında söz konusu süreç, Avrupa yarımadasının batı ucunda genel olarak tamamlanmıştı. Oradaki başarısı sayesinde, dünyanın geri kalanında gıpta edilecek ya da onlara dayatılacak bir örüntü haline geldi. (…) Moderniteyi yaratan devletin pastoral iktidarı, (pastoral iktidar kendi adına değil, tebaasının daha iyi duruma gelmesi sağlama amacını güden iktidar) bahçıvan modeli üzerine kurulmuştur…”

Bugün geldiğimiz aşama itibariyle, Marx’ın yaşadığı zamandan çok daha fazla  insanı ve toplumu tahakkümü altına alan modernizmin getirdiği sıkıntılar, gündelik hayatımızın her alanını ve anını kapsamış, yaşamak için gereksinim duyduğumuz hazzı elimizden almıştır. Berman’ın bu sıkıntıları aşmak için önerdiği yol, Marx’ın ve Nietzsche’nin zamanının bakış açısını kendimize maletmek, onların perspektiflerinden yararlanmak suretiyle kendi ortamımıza yepyeni bir gözle bakmaktır. Böyle yaptığımızda, her birimiz hayatımızda sandığımızdan daha fazla derinlik olduğunu görecek, dünyanın her yöresinde, bizlerinkine benzer ikilemlerle boğuşan insanlarla kader birliği yaptığımızı hissedecek, sorunlarla hep birlikte mücadele edeceğiz. Bu şekilde geriye gitmek, ileriye gitmek için bir yol olabilir belki. Berman’ın da ifade ettiği gibi bu yol, yani 19. yüzyılın modernizmlerini hatırlamak, bizlere 21. yüzyılın modernizmini yaratacak görüş ve cesareti verebilir. Dünün modernliklerini kendimize bu şekilde maletmek, hem günümüzün modernliklerine yönelik bir eleştiri, hem de yarının ve daha sonraki günlerin modernliklerine -ve modern insanlara- bir inanç tazeleme imkanı verebilir.

Katı olan her şey buharlaştığı için modernizmin takipçisi, sadece bir toplumsal olgu değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi bir analiz aracı olan post-modernizm olmuştur. Plüralist bir bilgi toplumuna geçiş olan post-modernizm ile birlikte bireyler, özellikle Batı toplumlarında üretici olmaktan çıkmış, tüketici olmuş, bireycilik ise, etnik, dini ve sınıfsal bağlılıkların yerini almıştır. Modernizmle baş etmenin yollarını ararken karşımızda bulduğumuz post-modernizmle birlikte, Marxizm ve liberalizm gibi klasik ideolojiler “meta-anlatılar” olarak görülmeye ve reddedilmeye başlamıştır. Her türlü mutlaklığa ve hakikat tekeline karşı olan post-modernizm, geleneğin gücünün ve işlevinin azalmasına, küreselleşmenin dünyayı küçük bir köy konumuna getirmesine, siyasi fikirler stokunun zayıflamasına bağlı olarak “insan deneyimine özgü nihai hakikat arayışlarının sonunu; sanatın siyasal ya da misyonerce iddialarının sonunu; egemen retoriğin, yerleşik sanatsal ölçütlerin, sanatsal kendine güvenin estetik zeminine ve sanatın nesnel sınırlarına yönelik ilginin sonunu ilan etmiştir.” (Zygmunt Bauman – Yasa Koyucular ile Yorumcular)

Post-modernizmin çığırtkanları, modernite projesinin iflas ettiğini ve sonunun geldiğini ileri sürseler de, bireysel özerklik ve toplumsal rasyonalite gibi sağlam değerler üzerine kurulu olan modernite süreci sona ermemiştir. Türkiye bağlamında hiç sona ermemiştir. Tamamlanmak üzere beklemektedir. Tamamlama görevi de Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle modern entelektüellerin görevidir.

Türkiye olarak bugün yaşadığımız sıkıntıları aşmanın, gelecekle ilgili olarak duyduğumuz kaygıları ve endişeleri gidermenin yolu modernleşme projesinin tamamlanmasına bağlıdır.

Güne bağlı sorunlarla uğraşarak fazlasıyla zaman ve enerji kaybeden entelektüellerimiz, biraz da bu konuya odaklansalar herhalde iyi olur.