DENEMELER – I

UMUT ARANIYOR!

“…gitmeyi düşündüm. Yaşamımı mahveden bu ülkeden uzaklara gitmek istedim. Başka topraklarda yaşamı yeniden kurmak için. Uzun zaman bu düşünceyle, bu hayalle yaşadım. Ve bugün, az önce sınırı geçmeden son anda korktum. Yanımda kendimi de taşırsam, bu zarar görmüş benliği oraya taşırsam, o başka toprağa, o zaman…o zaman hiçbir umut kalmayacak…”

Bu satırlar Yunanlı yazar Samarakis’e ait. “Sınırdaki İstasyon” isimli öyküsünde yazıyor bunları. Düşlediği ülkeye kaçmaktan son anda vazgeçen adamın, yani umut arayan adamın, sınırda karşılaştığı istasyon memuruyla yaptığı konuşma bu.

Bir başka Yunanlı, Kavafis, “Kent” isimli şiirinde şunları yazarak adeta yanıt veriyor memleketlisine; “…Yeni ülkeler bulamayacaksın, / Başka denizler bulamayacaksın. / Bu kent peşini bırakmayacak / Aynı sokaklarda dolaşacaksın / Aynı mahallede yaşlanacaksın; aynı evlerde / Kır düşecek saçlarına. / Bu kenttir gidip gideceğin yer / Bir başkasını arama / Bir gemi yok, bir yol yok sana / Değil mi ki hayatına kıydın burada. / Bu küçücük köşede, / Ona kıydın demektir bütün dünyada.”

Bırakıp gitmek, lanet olsun deyip bir kenti, bir ülkeyi ya da bir insanı bırakıp gitmek zaman zaman çoğumuzun aklına gelen bir şeydir. Bunu yapanlarımız da olmuştur. Biz yapamayanlardanız. Bırakıp gitmeyi kaçmak olarak gördüğümüz için yapamayız, böyle bir şeyi yapmayı kendimize yediremediğimiz için, bunu yapmak gücümüze gittiği için yapamayız. Doğduğumuz, büyüdüğümüz yerlere, o yerlerdeki birilerine sevdalı olduğumuz için yapamayız. Belki de, Samarakis’in öyküsünde olduğu gibi gideceğimiz yere birçok yönden zarar görmüş olan kendimizi de taşıyacağımız için yapamayız bunu. Kim bilir, belki de her şeye rağmen varolan bir umudu muhafaza etmek için kaçınırız bunu yapmaktan.

Onun için Kavafis doğru söylüyor; bu kente, doğduğumuz büyüdüğümüz, borçlandığımız, sevdalandığımız bu ülkeye, bu ülkenin güzel, çirkin insanlarına  yazgılıyız. Yeni ülkeler, yeni denizler, yeni insanlar, yeni bir halk bulamayız kendimize. Gitmek için bir gemi, bir yol yok bize. Biz bıraksak, bu kent, bu ülke bırakmaz bizi.

İnsan yer değiştirerek birçok şeyden kurtulabilir belki. Ama kendisinden, kendi varlığından kurtulamaz. Onun için Kavafis “Bu kent peşini bırakmayacak / Aynı sokaklarda dolaşacaksın / Aynı mahallede yaşayacaksın; aynı evlerde” diyor. “Var olmanın dayanılmaz ağırlığı” dedikleri şey bu olsa gerek. Zira Levinas’ın söylediği gibi “Varolmak, bir lütuf değil, bir ağırlıktır.” Varolmak, insanın düşünen, hatırlayan, hisseden bir varlık olması, ne yaparsa yapsın son kertede vicdanından, kendisiyle, yaptıklarıyla, yapmadıkları ya da yapamadıklarıyla yüzleşmekten kaçamaması, hatıralarını bırakamaması, onların yaşandığı yerleri terk edememesi nedeniyle ağırdır. Ama elbette bunun için insanın utanma duygusuna sahip olması gerekir. Zira utanma duygusu olmayanın vicdanı da yoktur. Marx’ın özlü tanımıyla utanma duygusu, “insanın yaptığı en büyük duygusal devrimdir.”

Romalıların bilge hükümdarı Marcus Aurelius şöyle diyor: “…Gösterişli geçit törenleri, sahnede oynanan oyunlar, sığır ve koyun sürüleri, çatışan kılıçlar, köpeğe atılan kemik, bir balık havuzuna atılmış ekmek kırıntıları, karıncaların uğraşıp didinmeleri, ürkmüş farelerin çılgınca koşuşturmaları, iplerinden oynatılan kuklalar…” Büyük ölçüde kinik olan bu metaforları sıraladıktan sonra Aurelies bize şunu tavsiye ediyor “Bütün bunları hoşgörüyle, küçümsemeden karşıla; aynı zamanda, bir insanın değerinin ilgi duyduğu şeylerin değeriyle ölçüldüğünü hiç aklından çıkarma.”

Sonra sözü Homeros alıyor ve şunları yazıyor İlyada’da: “…Rüzgarın yerlere saçtığı topraklar gibidir insan kuşakları. Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran ya da seni lanetleyen ya da gizli gizli seni kınayan yahut alaya alan insanlar da; yapraklar gibidir sen göçüp gittikten sonra ününü aktaracak olanlar. Onların tümü ilkbaharda doğarlar, sonra rüzgar gelir, yere savur onları, sonra orman yenilerini üretir yerlerine…”

“Bırak yaşayan rahmetlileri” birbirlerine ve kendi kendilerine. Onlar da bir gün gelecek rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibi olacak.  Zamanı geldiğinde rüzgar onlar için de esecek nasıl olsa.

Başladığımız yere, Samarakis’e ve umuda geri dönelim ve şunu kaydedelim; umudu yitirmemek, gelecek için çok fazla kaygılanmamak gerekir. Zira insanlar da, toplumlar da varmaları gerektiğinde, varacaklardır varmaları gereken yere. Bu bağlamda, bazı şeyleri aşmak için yaşanması gerekenleri yaşamak gerekir.

Son söz niyetine, bu yazının bir de şiir hediyesi var okuyanlarına. Şiirimizin Mardin’li ustası Murathan Mungan’dan;

“gün günden odasının biçimini alan / şiirler gibi / huzura kavuştur / odaları dolduran hayaletleri / atlasları, haritaları / su yollarını / duvar gibi ölülerini / badana atıklarını / yanmış biletleri / boğazlı kazakları / gün günden odasının biçimini alan hayat / yaş dönümlerinde / gün günden / doğduğun oda / öldüğün oda / kavşaklar, dönemeçler, sapaklar / bir ömür odalarda eksilirken / gün günden / tarihsiz notlar / talihsiz günler / tarifsiz kederler içindeyim / yokum Kitabın içinde / İçindekiler’deyim / sökülüp alınmış anlamları / mahsur kalmış delillerin / bitmemiş onca şey ortasında / bitmiş gençlik defterlerinin / yeni sıfır noktası, derin dönemeç / imhası elinden olsun sende kalan şeyin / belki bunun için bugünlerdeyim / ayların en zaliminde doğmuşum / okuma yazma öğreniyorum yıllardır / başka çağlardan kiraladığım odalarda / çalışıyorum geleceğe / ve şimdiki takvimin duvarındayım / zamansız pencerede”