DENEMELER – II
ANTON ÇEHOV’UN VİŞNE BAHÇESİ’NİN BAŞINA GELENLER, SARAÇOĞLU MAHALLESİ’NİN DE BAŞINA GELİR Mİ?
“…Salt bir mekan olarak değil, bir değişimi, bir dönüşümü, bir çöküşü anlatmada bir motif, bir simge olarak ‘bahçe’yi kullanmak düşüncesine gerek edebiyatta, gerek tiyatroda, gerek sinemada sıkça rastlanır. Geçen yıllar, değişen ya da değişmeyen şeyler hep bu ‘bahçe’nin çevresinde, ondaki değişimler aracılığıyla anlatılır. Verdiği o yoğun geri gelmezlik duygusuyla, geçen zamanın alıp götürdüklerini çağrıştıran görünüşüyle ‘Bahçe’ bir göstergedir bu tür metinlerde. Oyunun, filmin ya da romanın kişileri bahçeye ilişkin göndermelerde aralarında örtük bir dil geliştirirler. Bahçe, bir şeyleri imler, bir şeylere tekabül eder, bir şeyleri açıklar. Bu konuda akla gelen ilk ve en yetkin örnek kuşkusuz Çehov’un ‘Vişne Bahçesi’dir.”
Bu satırlar, edebiyatımızın usta ismi Murathan Mungan’a ait. Kendisinin, “…bir tür derleme ya da seçmeler kitabı; bir retrospektif, ya da bir albüm kitap olarak adlandırılabilir” dediği “Murathan 95” isimli eserinde, “İnan Batmış Şehirler Gibi Onarılmaz Anılar” başlıklı bölümünde yazıyor bunları.
Ankara’da, Necatibey Caddesi’nin sonlarında, Kızılay’ın arka taraflarında, kentin merkezinde ve oldukça ticari sayılabilecek bir yerde bulunan “Saraçoğlu Mahallesi”nin yıkılacağı yönünde basında yer alan haberler üzerine, Çehov’un “Vişne Bahçesi” isimli oyunu ve Murathan Mungan’ın yukarıda yer verdiğim yazısı aklıma geldi. Bunun verdiği esin ve çağrışımla, benim de “batmış şehirler gibi onarılmaz anılarım” olan Saraçoğlu Mahallesi’yle ilgili bu yazıyı yazmaya başladım.
Cumhuriyet’in ve Ankara’nın tarihi üzerine biraz bir şeyler bilenler, Saraçoğlu Mahallesi’nin, Cumhuriyet’in ve Ankara’nın ilk konut projesi olduğunu, üst düzey bürokratların ve askerlerin ikameti için yapıldığını bilirler.
Alman mimar Paul Bonetz tarafından tasarlanan Saraçoğlu Mahallesi; kış koşullarına son derece uygun olmakla korunmalı, içinde oturanlara nefes aldıran yüksek tavanlı binalarıyla, özellikle kentin merkezinde oturanlar için çok önemli bir ihtiyaç olan otoparkıyla, kalemle çizilmiş gibi yerleştirilen düzenli sokaklarıyla, yeşil alanlarıyla özel bir yaşam alanıdır. Deyim yerinde ise Ankara’nın ortasında adeta bir gizli “bahçe” gibidir.
Bu özel mekanla ilgili benim de anılarım vardır ve bunlar rahmetli annem ile babama dairdir. Yargıtay Birinci Başkanı seçildikten sonra Bülbülderesi Caddesi’ndeki kendilerine ait evde kalan rahmetli babam, Emniyet’in bu evde kendisini koruyamayacağını bildirmesi üzerine, biraz da zorunlu olarak ve emekli olduğu tarihe kadar yaklaşık iki yıl Saraçoğlu Mahallesi’nde kendisine tahsis edilen lojmanda ikamet etti. Benim büromun bulunduğu güzergah üzerinde olması nedeniyle hemen her akşamüzeri büromdan çıktıktan sonra rahmetli annemi ve babamı ziyaret etmek için uğradığım bu mahallede ve buradaki evde, benim de güzel anılarım, mutlu anlarım, rahmetli babamla hukuk üzerine, siyaset üzerine, sanat üzerine, felsefe üzerine yaptığım keyifli sohbetlerim oldu. Murathan Mungan’dan ödünç alarak “batmış şehirler gibi onarılmaz anılarım” var demem ondandır.
Çehov’un “Vişne Bahçesi” ile bunların ne ilgisi var diyeceksiniz. İlgisi şu; “Vişne Bahçesi”, oyunun kahramanı Madam Ranevskaya’nın doğduğu, çocukluğunun geçtiği evin olduğu bahçedir. Ailenin borçlarından dolayı ev ve bahçe satılmak üzerdir. Bu durum, biraz da Rusya’nın değişen toplumsal ve ekonomik koşullarından, Madam Ranevskaya’nın ve çevresindekilerin bu değişimi öngöremeyen sığlığından doğmuştur. Dönemin Çarlık Rusya’sında bir dönem sona ermekte, bu bağlamda feodal yapı çökmekte, aristokrasi çözülmekte, buna bağlı olarak toprak ve servet el değiştirmektedir. “Vişne Bahçesi” aslında bu çözülmenin, çöküşün, geçen zamanın alıp götürdüklerinin hikayesidir. Murathan Mungan’ın deyişiyle “Vişne Bahçesi”, mutsuz, yalnız aldatılmış bir kadın olan, Madam Ranezskaya’nın yitirdiği şeylerin, eskiye duyulan özlemin, mutlu çocukluğun, güvenli yılların, altın çağın, bireysel ve toplumsal anlamıyla pek çok şeyin simgesidir. Satılması, bunu takiben bahçedeki evin yıkılması, ağaçların kesilmesi yeni başlamakta olan bir dönemin habercisidir.
Evin satılması ile kişisel tarihine ait pek çok şeyi yitireceğinin, kendi döneminin sona ereceğinin farkında olan Madam Ranevskaya “Vişne Bahçesi”nin satıldığı gün, bahçedeki evin penceresinden bakar ve hüzünle şunları söyler; “Ah, benim çocukluk günlerim, saf, mutlu, çocukluk günlerim! Çocuk odasında yatardım. Bu pencereden bakardım bahçeye. Her sabah, içimde bir mutlulukla uyanırdım, vişne bahçesi o zaman da aynen bugünkü gibiydi, hiçbir şey değişmemiş. Beyazlara bürünmüş, baştanbaşa beyazlara bürünmüş! Ah benim bahçem! Karanlık, fırtınalı güzden, o soğuk kış günlerinden sonra yine genç, yine mutlusun, gökyüzünün melekleri seni hiç bırakmamışlar. Ah, bir de ben şu yüreğimin üstündeki çeki taşını atabilsem! Geçmişimi bir unutabilsem!”
Geçmiş, geçip gitmiş, geriye sadece anılar kalmıştır. Ama anılar hala canlıdır. Madam Ranevskaya’nın rüya gibi geçip giden, o güzel günleri, mutlu anları unutması ise elbette mümkün değildir. Ama bütün bunlar nafiledir. Hayat kendi hükmünü icra etmektedir. “Vişne Bahçesi” de, geçmiş gibi, geçmişteki güzel anıları gibi Madam Ravneskaya’nın elinden kaçıp gitmektedir. Kaçıp giden pek çok şey gibi gideni geri getirmek artık mümkün değildir. Yapılacak çok fazla bir şey yoktur. Çaresizlik içinde olan Madam Ravneskaya da bir şey yapmaz, yapamaz. Olup biteni seyreder sadece. Ve bahçe satılır. Daha acısı bahçeyi, yeni oluşmakta olan düzenin temsilcilerinden birisi, “vişne bahçesinin eski işçisi, yeni müteşebbis” Yermolay Lopahin satın almıştır.
“Vişne Bahçesi”ndeki ağaçların gövdeleri baltaların tecavüzüne uğrarken, yeni oluşan düzenin zengini Yermolay Lopahin, daha da zengin olmak umuduyla, bunun verdiği keyifle, biraz da geçmişe duyduğu öfkeyle şunları söylemektedir; “…Hadi hepiniz gelin, gelin de Yermolay Lopahin’in baltası elinde vişne bahçesine dalışını seyredin, gelin de ağaçların devrilişini seyredin. Buraya evler yapacağız, torunlarımız, torunlarımızın torunları yeni bir hayata kavuşacak. Çalsın, müzik!”
Ben devletin lojman yapması, memurlarına konut tahsis etmesi fikrine ve bunun uygulanmasına karşıyım. Lojman tahsis etme/devlet mahallesi yapma fikri tek parti döneminin anlayışı gibi geliyor bana. Askerlerle başlayan, daha sonra diğer kamu görevlilerine de sirayet eden ve giderek halka hizmetle görevli kişileri halktan koparan bu uygulamaya son vermek gerekir. Niteliği, işlevi itibariyle bir devlet mahallesi olan Saraçoğlu Mahallesi’nin yapıldığı dönemde belki buna ihtiyaç vardı. O dönemin anlayışı da buna uygundu. Ama bugün böyle bir ihtiyaç yok. Aksi düşünce bana çok arkaik geliyor.
Diğer taraftan, Saraçoğlu Mahallesi’ndeki konutlar çok eskidi. Ekonomik ömrünü doldurdu belki de. Onun için bu mahalledeki konutları yıkmak, bir kaç tanesini müze yaparak tarihi yaşatmak, burasını bir kültür ve sanat merkezi haline getirmek gerekir.
Böyle yaparlar mı? Sanmıyorum. Saraçoğlu Mahallesi’nin başına gelecekleri Yermolay Lopahin yukarıda söylüyor. Hayat ta şunu diyor; “Her şey geçer.” Çalsın, müzik!
