DENEMELER – III

İVANLAR ÜLKESİ TÜRKİYE!

Kimileri için bir konu, bir sıkıntı, bir olay haline geldim. Ben de aldım kendimi bulunduğum yerden veya yerlerden, bir kafesin içine koydum. Çevrede dolaşmayı, birkaç arkadaş dışında insanlarla birlikte olmayı bıraktım. Kendimi bu BLOK’un içine hapsettim. Burada hem kendi içime, kendi derinliklerime doğru yolculuklar yapıyor, hem de kendimi ifade etmek için bir şeyler yazıyorum. Seçilmiş bir yalnızlık yani benim bu yaptığım.

Kim ne derse desin sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir‘ diyor ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filminin unutulmaz yıldızı Robin Williams. Buna inanmakla birlikte, böyle bir iddiam yok. Yazdıklarımla, söylediklerimle bir şeyleri değiştirmeye falan çalışmıyorum. Yazdıklarım olsun, söylediklerim olsun o kadar önemli şeyler de değil. Kaldı ki birilerini değiştirecek gücüm olmadığı gibi böyle bir görevim de yok. Ben kendimi değiştirmeye, kendimi yenilemeye çalışıyorum sadece.

Bu blok, bu blokta yazdıklarım, okuyanlarla paylaştıklarım, kendimi hapsettiğim kafesin içinde nefes almak gibi bir şey benim için. Burada aldığım her nefes, yani yazdığım her yazı, beni mecazların bulunduğu yerlere götürüyor, giderek bir soyutlamaya doğru taşıyor. Ama öyle de olsa, bundan hiç rahatsız değilim. Değilim ki, ‘gelin beni buradan çıkarın‘ demiyorum kimseye. Aksine ‘ben iyiyim, iyiyim‘ diyorum.

Nefret kadar, sevgi de gördüm hayatta. Yuhalandığımdan daha çok alkışlandım. Ama artık oralarda, öyle yerlerde, güne dair şeyleri konuşan insanların yanında olmak istemiyorum. Sağcı, solcu, milliyetçi, ulusalcı, siyasetçi, yazar, ya da başka bir şey olan bir dolu üslupsuz insanla birlikte olmak istemiyorum. Yeni bir üslup edinmeye, kendimi bu üslup içinde yeniden oldurmaya çalışıyorum. Umutsuzluğa kapılmış, ya da teslim olmuş falan da değilim. Sadece umut oralarda, o insanlarda değil, başka yerlerde diyorum.

…imrendiğin, öfkelendiğin / kızdığın, ya da kıskandığın diyelim / yani yaşanmışlık sandığın / geçmişim / dile dökülmeyenin tenhalığında / kaçırılan bakışlarda / gündeliğin başıboş ayrıntılarında / zaman zaman geri tepip duruyordu…’ diyor Murathan Mungan. Böyle bir geri tepme oldu diyelim. Bunu burada bırakalım ve bu yazının asıl konusuna geçelim.

Yazının başlığına koyduğum ‘İvan‘ kim? İvan Denisoviç. Çağdaş Rus edebiyatının en seçkin yazarlarından olan Aleksandr Soljenitsin’in, ‘İvan Denisoviç’in Hayatından Bir Gün‘ isimli romanının kahramanı, Stalin’in çalışma kampındaki mahkumlardan birisidir İvan Denisoviç. Roman sadece bir günü, İvan Denisoviç’in toplama kampındaki bir gününü anlatır. Stalin’i eleştirdiği için kendisi de mahkum olan ve çalışma kampında bulunan Soljenitsin, ‘İvan Denisoviç’in Hayatından Bir Gün’ isimli bu kitabında, ‘Gulak Takımadaları’ isimli romanında olduğu gibi, çalışma kamplarında insanların nasıl tüketildiklerinin, yaşamak için hayata nasıl tutunduklarının, insanlık onurunun nasıl ayaklar altına alındığının hikayesini anlatır.

Romanın kahramanı İvan Denisoviç İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların elinden kaçmış, ajan olma ihtimaliyle gözaltına alınmış ve çalışma kampına sürgüne gönderilmiştir. On yıl süreyle kaldığı bu kampta geçirdiği her gün, aslında bir önceki veya bir sonraki günün aynısıdır. Her gün sabah diğer mahkumlarla birlikte uyanır İvan. Gün boyu gardiyanların gözüne batmadan bir kap fazla yemek almanın, işten kaytarmanın, dondurucu soğuktan kendisini korumanın hesabını yapar. Bütün bu kurnazlıkları becerir de. Akşam yatmak üzere koğuşuna geldiğinde ve başını yastığına koyduğunda günün bir muhasebesini yapar ve kendisini ‘iyi bir gün geçirdin İvan” diyerek kutlar.

Gününü küçük kurnazlıklarla geçiren, ona buna kazık atan, bu amaçla makam, mevki, para, şöhret, yani iktidar peşinde koşan, onu bunu yaftalayarak hasta ruhunu doyuran, onun bunun sırtından bir yerlere gelen ve gelmek isteyen insanların çoğunlukta olduğu bir ülke haline geldi Türkiye. Yani tam bir İvanlar ülkesi oldu. Bu yazıyı onun için yazdım, İvan metaforunu bu amaçla kullandım. Son yapılan araştırmalar, Türkiye’de dokuz milyon insanın psikolojik yönden arızalı olduğunu ve tedavi gördüğünü söylüyor. Bu sayı kayıt altında olanların sayısı, bir de kayıt dışı olanlar var. Depresyonda oldukları için Prozac veya Cipram kullananlar yukarıda verilen sayıya dahil değil. İnsanların gelecekle ilgili tasavvurlarında, hayallerinden, umutlarından daha çok kaygıları var. Son yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılımın %74.6 ile dibe vurmuş olması, bunun çok açık, çok somut bir göstergesi. Yani durum pek iç açıcı değil.

Özü itibariyle tam bir ahlakçı olan Soljenitsin, ağırlıklı olarak ahlak ve bireyin içinde bulunduğu psikolojik bir durum olan, başkalarının kutsal saydığı değerlerin önemli ve değerli olmadığını savunan ve bu değerlere karşı savaş açan nihilizm temalarını işler yazılarında ve eserlerinde. İnsanlığın içinde bulunduğu ahlaki çürümeden, her şeye karşı duyulan inançsızlıktan, evrene, dünyaya, oluşa bizim tarafımızdan yüklenen kavramların içinin boşalmasından, boşaltılmasından, hiçlikten, yani nihilizmden yakınır. Aklını başına toplamadığı takdirde insanlığı bekleyen tehlikeyi ise şu sözlerle ifade eder; ‘Arzularımızla taleplerimizi kesin biçimde sınırlamayı, çıkarlarımızı ahlaki ölçütlere tabi kılmayı öğrenemezsek, insan doğasının en kötü yanları dişlerini gösterirken bizler – yani insanlık – paramparça olup gideceğiz.’

Soljetinsin ile başladık, bir başka Rus’la, Rusya’nın dünya edebiyatına sunduğu büyük şairi Puşkin ile noktayı koyalım; ‘Şaşırdık yolumuzu! / Ne yapsak? Bizi dağlarda güden / Galiba Şeytan / Niçin bu kadar çoklar? / Nereye sürüyorlar bizi? / Cadıya düğün mü yapıyorlar?