DENEMELER IV

BEN ASKER DEĞİLİM NİŞANLIYIM!

Nemesis Yunanca “hak edilenin hak edene verilmesi” anlamına geliyor. Aynı zamanda kadim Yunandaki “doğru ölçünün ve cezanın” Tanrıçası. Tanrıça Nemesis, “doğru ölçüyü bulmayı, ölçülü olmayı, hayatı ölçülü yaşamayı” buyuruyor. Bunları yapmazsan seni cezalandırırım diyor. Günümüzde Nemesis yok. Ölçülü yaşamayanların ve davranmayanların cezasını hayatın kendisi veriyor.

İfrat ve tefritten, yani aşırılıktan uzak durmak, orta yolu bulmak, doğru ölçüye uymak kutsal kitabımız Kuran’ın da bize emrettiği bir şey. Kuran’ın bu buyruğu Bakara Suresi’nin 143. Ayetinde “…sizi insanlara örnek ve şahit olmanız için tam ortada bulunan (vasat) bir ümmet kıldık” şeklinde ifade edilir. “Ortada bulunan” ile kastedilen “adil olmak, mutedil olmak, ifrattan ve tefritten uzak olmak” demektir.

Bir de Ma’at var. O da eski Mısırlı bir Tanrıça. Hiyeroglifti dilinde Ma’at, “ilahi yön duygusu” anlamına geliyor. Tanrıça Ma’at, “insanları adalet, bilgelik, doğruluk ve sorumluluk” ilkeleri aracılığıyla, doğru bir şekilde yönlendirmek suretiyle dünyanın düzenini koruyor.

Kendisi bir Egyptologist/Mısır bilimci olan Jan Assmann, “Ma’at. Eski Mısır’da Adalet ve Ölümsüzlük” isimli kitabında, Ma’at’a ait şu dizelere yer veriyor: “Tanımış olduğun birinden yüzünü kaçırma / … / Senin için iyi şeyler yapana, sen de iyi şeyler yap / İyi bir karakter, dün bulunduğu yere geri döner / Zira şöyle emredilmiştir: Senin için bir şeyler yapana, sen de bir şeyler yap.”

Derleyicisi Lao Tzu’nun “adını bilmediğim için ona Tao” diyorum dediği Tao, Çincede “yol” ve “yön” anlamına geliyor. Lao Tzu’nun kurduğu, adına Taoizm denilen öğretiye göre “her şey görecelidir, dünya aldatıcıdır ve bir varlık değildir.”

İşte! Bu Tao, bizi şöyle uyarıyor: “İsim ya da ben; / Nedir daha yakın olan? / Ben mi mülk mü? Nedir daha çok olan? / Kazanmak ve kaybetmek; / Hangisi daha kötü? / Ama şimdi; / Yüreğini başka şeylere bağlayan biri / Gerekli ve büyük şeyleri harcar. / Her kim çok biriktirirse, / Gerekli ve önemli şeyleri yitirir. / Yetinmesini bilen / Utanç duymak zorunda kalmaz. / Durmasını bilen / Tehlikeye düşmez / Ve böylece sonsuza kadar var olmaya devam eder.”

Her şeyin iktidar, para ve çıkar etrafında döndüğü bugünün dünyasında, günümüzden binlerce yıl önce yaşamış bu bilgelerin söylediklerine ne kadar uyuyoruz? Gündelik hayatın kuşatması altında koşturup dururken, şöyle bir durup bunları düşünmeye çoğumuzun zamanı ve isteği yok. Kuşkusuz iktidar, para, çıkar ekseninde oynanan oyun yeni değil. Eski, hem de çok eski. İnsanlık tarihi kadar eski ve hatta kadim. Yeni olan, günümüzde var olan şey, bu oyunun çok fazla oyuncusunun olmasıdır. Oyunu çok daha yıkıcı ve insaniyetsiz kılan şey; iktidar için, para için yapılan mücadelenin, her türlü etik değerden ve eşit rekabet koşullarından yoksun olmasıdır.

Bu, makam, mevki peşinde koşan insanların ağırlıkta olduğu siyasette de böyledir. Liyakattan daha çok kayırmacılık üzerine inşa edilen ve türlü türlü ayak kaydırma yollarının revaçta olduğu bürokraside de böyledir. Para kazan da nasıl kazanırsan kazan anlayışı üzerinden işleyen ticarette de böyledir.

İngiliz zoolog ve yazar Desmond Moris, “İnsanat Bahçesi” isimli kitabında, modern insanın yaşamını hayvanların yaşamıyla karşılaştırır ve pek çok yönden benzerlikler bulur. Mesela insanların hastalıklı kimi davranışları ile hayvanat bahçesinde kafeslerde tutulan hayvanların bazı davranışlarını bir ve aynı görür. Bunun örneklerini verir.

Bunları görüp okuyunca, insanlara “hayvanlığın alemi yok”, hayvanlara ise “insanlığın alemi yok” diyesi geliyor insanın. Acaba böyle dersek, insanlara mı, yoksa hayvanlara mı haksızlık yapmış oluruz? Bir hayvan sever olarak ben, hayvanlardan yanayım.

Oysa Ortega y’Gasset’in dediği gibi “İnsanın tabiatı yoktur, tarihi vardır.” Onun tarih içinde oluşan ve giderek rafineleşen bir kültürü vardır. Hayvanın ise tarihi olmakla birlikte, bir de tabiatı vardır ve oluşturduğu bir kültür yoktur. Buna göre hayvanın hayvanlık etme hakkı vardır, ama insanın hayvanlık etme hakkı yoktur.

Sözü daha fazla uzatmayalım ve usta şairimiz Cemal Süreya’nın çok bilinmeyen ironik bir şiiri ile noktalayalım; “Kartallar dolanıyor generalim / Kartallar dolanır da dolanmaz da / Kaç tane vurmuştum Mütarekede / Ama düşman demeye dilim varmıyor / Zaten böyle durumlarda ve aşkta / Taşınacak silah değildir gurur / Ölüyorum yüzbaşım ölüyorum / Bana bak ben yüzbaşı değilim / Üstelik biraz sonra talim var / Dört rüzgarı biçen mitralyözlerin / Uçlarında gökyüzü mayalanıyor / Çavuş pırpırların ne mavi / Görünce kamaştı da ellerim / Şah İsmail’in üç sevgilisini / Gülizar, Gülperi, Arap Üzengi / Asker su ver asker / Ben asker değilim nişanlıyım”