DENEMELER V
DÜLGER BALIĞININ ÖLÜMÜ!
“Dülger Balığının Ölümü” isimli öyküsünde Sait Faik, Dülger Balığını okuyucuya şöyle takdim eder: “Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlı iken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmaya değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?..’
Dülger Balığı, yaşlanan, yorulan ve artık ölmek isteyen, bu amaçla denizlerde, namuslu, cesur, cömert bir balıkçının oltasını arayan, önüne çıkan oltaların sahibi olan balıkçıları, tam istediği gibi olmadığı için tercih etmeyen, ama en sonunda “korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu” olan bir balıkçının oltasını seçerek ölüme giden Sinağrit Baba gibi değildir.
“Vaktiyle korkunç bir deniz canavarı olan, İsa doğmadan önce Akdeniz’e dehşet salan”, İsa’nın belinden tutarak kulağına bir şeyler fısıldamasından sonra, kendisini değiştirip dönüştüren, canavar olmaktan vazgeçip “denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığı” haline gelen Dülger Balığı, yaşama çok bağlıdır. Bir balıkçının oltasına takılarak ölmeyi istemediği gibi, bunu düşünmek dahi istemez.
Ama bir gün bir balıkçının oltasına takılıverir. O andan itibaren artık bir daha, “akıntılara yassı vücudunu bırakamayacağını, karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülemeyeceğini, sabahın aydınlık serinliğinde uyanamayacağını, yosunlara, canlı yosunlara yatamayacağını, akıntılarda organlarını yakamozlara takarak yıkanamayacağını” anlar. Zira ölüm gelmiş, her şey bitmiştir.
Dülger Balığının “ölüm halinin çok uzun sürdüğünü, balığın hava dediğimiz gaza alışmak ve ölmemek için çok mücadele ettiğini, ölüm halinin biraz daha uzamasını sağladığımız takdirde, onu aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz” diyen Sait Faik, öykünün sonunu şöyle bağlar: “Onu atmosferimize alıştırdığımız gün bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin, ama aslında kırılgan huylu, pek sakin, pek çekingen, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve ürkek bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden dolayı böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan birisi yapacağız. Bir gün hastalığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, suskunluğunu kötüleyecek, sen bir zamanlar bize neler yapmıştın diyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak. Bir kere suyumuza alışmaya görsün. Onu canavar haline getirmek için hiçbir fırsatı kaçırmayacağız.”
Kıssadan hisse: içimizdeki iyilikleri, sevgiyi, arkadaşlığı, var ise eğer dostluğu, işte böyle bitiriyorlar. Bir gün bir şey, iyi bir şey, sonra bir gün başka bir şey söylüyorlar. Çetele tutmuşlar onu önümüze koyuyorlar. Yapılan iyi şeyleri, olumlu işleri, hizmetleri unutmuşlar. Yanlışları biriktirmişler sadece. Senin yaşadığın zor zamanları, atlattığın badireleri, göğüs gerdiğin sıkıntıları akıllarına dahi getirmiyorlar. Sen makinesin çünkü, onlar insan. Kendileriyle, kendi dertleriyle meşguller sadece. İnsan için taşınması gerçekten ağır bir yük olan nefretle, kinle, hınçla dolular, vuruyorlar, biraz duruyorlar, sonra yine vuruyorlar. Hırslarını alamadıklarından, öfkeleriyle baş edemediklerinden olacak dönüp bir daha vuruyorlar. Ara sıra da olsa aramayı, hatır sormayı, sevgilerini, saygılarını sunmayı eksik etmiyorlar. Bunları görünce insan, Özdemir Asaf’tan biraz ilham, biraz da ödünç alarak “yanılmıyorsam saygılarla-sevgilerle yalnızdım / saygılar-sevgiler olmasaydı yanılmazdım” diye düşünmekten kendisini alamıyor.
Oysa dersimiz, kendimiz olmalı. Kendimizi tanımalıyız, kendimizi bilmeliyiz önce. Kendimizi tanımıyorsak eğer, başkalarını üzmeye kalkmamalıyız. Bir de bardağın boş tarafına değil, dolu tarafına bakmayı öğrenmeliyiz tez zamanda.
Ama bütün bunlara rağmen, yine de hayal kırıklığına uğramamalıyız. İnsanları sevmeliyiz. Onlarla birlikte olmalı, gerektiğinde birlikte hareket etmeliyiz. Ama insana dair olan hiçbir şeye de şaşırmamalıyız. Belki de bizim gibilerin ikilemi bu. Yani hem insanlarla birlikte olmak, sevmek onları, hem de insanlara karşı biraz buruk durmak.
Şimdi bırakalım bütün bunları burada ve “hayat bizi çağırıyor gitmemek olmaz” diyerek hayata dahil olalım. En güzel öğretmen hayat ve zamandır zira. Bir de güzel şiir okuyalım Murathan Mungan’dan; “kırarız birbirimizi incitiriz / ah istemeyerek istemeyerek / seviliriz reddederiz / severiz istenmeyiz / ah istemeyerek istemeyerek / değişmek gerek oysa büyümek gerek / düşlerimiz çocuk, kendimiz çocuk / kaç aşktan, kaç dostluktan, kaç oyundan kovulduk / ah istemeyerek istemeyerek / kötü değiliz, belki mızıkcıyız biraz / yalancı neşelerle, saçma düşlerle avunduk / kızdık mı, küstük mü hırçınlaşırız / ah istemeyerek istemeyerek / kırarız birbirimizi incitiriz / ah istemeyerek istemeyerek / seviliriz reddederiz / severiz istenmeyiz / ah istemeyerek istemeyerek”

…Bir roman vardır, yirmi yıl önce kaleme aldığımız. Adı, ‘Martı Jonathan’dan Yünatanmartı’ya’…
Onun önsözünde şöyle yazar:
“Onca kirletmeye kalkışana karşın yine de apaydınlık ışıyışını sürdüren ve yüreğimizin en el değmemiş yerinde hâlâ dipdiri yaşamakta olan ‘aşkın insan’ imgemize adanmıştır.
Ona sevdalıyız da…
İmgelerin kirletilmesine izin vermemeli; gerisi pek de önemli değil be ya Huu!
.
Sevgili Safai, Güzel yorumun için teşekkür ediyorum. Doğru söylüyorsun. İmgeler kirletilmemeli. Benim isyanım
da, itirazım da, “kendi bahçesinde dal olamayanların bana ağaçlık taslamalarına” Selam ve sevgiler.