SOSYAL DEMOKRATLAR İÇİN ‘İŞTE BU’ NEDİR? (1)
Slovenyalı Marksist sosyolog, kültür ve felsefe adamı Slavoj Zizek’in ‘İdeolojinin Yüce Nesnesi’ isimli kitabında anlattığı bir anekdot var. Zorunlu askerlik hizmeti yapmakta olan bir adam, askerlikten kurtulmak için deli numarası yapmaya karar vermiş. Seçtiği delilik türü takıntı nevrozu. Adamcağız önüne çıkan bütün kağıtları alıp bir göz attıktan sonra, ‘Bu Değil’ diye bağırarak bir yana fırlatır dururmuş. Sonunda adamın bu durumu üstlerinin de dikkatini çekmiş ve adamı alıp askeri hekimin karşısına çıkarmışlar. Adam kendisine sorulan hiçbir soruya cevap vermediği gibi, hekimin masasındaki, raflarındaki kağıtları karıştırmaya ve bu değil diyerek fırlatmaya devam ediyormuş. Bir süre adamla iletişim kurmaya çabalayan hekim, sonunda pes etmiş ve adamın tezkeresini yazmış. Adam tezkereyi eline almış, hızlıca bir göz atmış ve ‘İşte Bu’ demiş.
Zizek bu anekdotun, arzunun hem nedeni ve hem de sonucunun bir ve aynı şey olduğu durumlara iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyor. Anekdotta arzunun nesnesi olan tezkere/kurtuluş, ona neden olan özlem, arzunun takıntılı ifadesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Zizek’e göre bu anekdot, dünyanın sağ-sol kutuplaşmasının tarihsel ve mantıksal düzeninin altüst olduğu 1980’lerin başından bu yana solun yaşamakta olduğu takıntılı arayışı anlatmaya yarayan bir metafor.
Zizek özetle şöyle devam ediyor: Kimileri ‘sosyalist’, kimileri ‘reel sosyalist’, kimileri ‘yozlaşmış işçi devleti’, kimileri ise düpedüz ‘devlet kapitalizmi’ dese de, 1990’lardan önce dünyanın ideolojik görüntüsünde bugünün aksine solda herhangi boşluk yoktu. Öyle ya da böyle bir sol vardı. Dahası solun, isterse benim diyebileceği, isterse ret edebileceği, kendine model olarak alabileceği ya da yanlışlarından ders çıkarabileceği, adına Sovyetler Birliği denilen bir ‘Büyük Abisi’ vardı. Sol içindeki tüm konumlanmaların yüzü, Sovyetler Birliği’ne dönüktü. Büyük Abiye karşı ya da taraf olmak fark etmiyordu. Zira her solcu ona göre pozisyon alıyordu.
Zizek’e göre 1990’lı yıllarla birlikte, solun öyle ya da böyle üzerinde oturduğu kanepenin yüzeyindeki desen birden bire değişiverdi. Kapitone noktaları, gösterenleri gösterilenlere rapteden raptiyeler yerlerinden fırladı. Kanepe eski düzenli, baklava desenli yapısından sıyrılıp, içi pamuk dolu şekilsiz bir çuvala döndü. Elde mevcut raptiyeler ile yeni kapitone noktaları yaratmaya çalışıldı ise de bundan bir sonuç alınamadı. İkinci raptiyeyi takmaya çalışırken, birinci raptiye yerinden fırlıyordu. Zira gösterenleri, gösterilenlere bağlayan anlamlı köşe taşları yerlerinden fırlamıştı. Artık Büyük Abi yoktu. Pek çok sol değer anlam kaybına uğramıştı. Sadece solun tekelinde olduğu iddia edilen ‘mutlak hakikat’ imanı, ‘tarihin tekerleği’ inancı değil, geçici ve tarihsel anlamlar dahi solun elinden kayıp gitmişti.
İşte bu noktada sol, eline geçen eksik kalmış, yarım kalmış olan ya da işe yaramaz duruma gelen açıklama veya anlamlandırma çabalarını, ‘Bu Değil’ diye sağa sola fırlatmaya başladı. ‘Bu Değil’ giderek bir takıntıya dönüştü. Sol artık eline geçirdiği kağıtlara bakmıyordu bile. Althusser? Bu değil! Frankfurt Okulu? Bu değil! Adorno? Bu değil! Anarşizme Dönüş? Bu değil! Sol Liberalizm? Bu değil! Üçüncü Yol? Bu değil! Çevrecilik? Bu değil! Feminizm? Bu değil! Heidegger? Bu değil! New Age Mistisizmi? Bu değil!
Listeyi daha da uzatmak mümkündü. Ama sorun sadece takıntı nevrozunda değildi.
Zizek’e göre sorun, aranan şeyin, yani arzunun nesnesinin tam ve bütünleşmiş bir nesne olmasının beklenmesinde ve böyle bir nesnenin de elde ve görünürde olmamasındaydı.
Zizek’in bu anekdotunu, Türkiye solunun, sosyal demokratlarının, onların temsilcisi olduğu iddiasında olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin, partinin genel merkez, il ve ilçe yönetimlerinin, milletvekillerinin ‘İşte Bu!’ diyebilecekleri bir hareket nasıl başlatılabilir, böyle bir hareketin içi nasıl doldurulabilir sorularının yanıtı aramak, bu konularda bir tartışma başlatmak için anlattım.
Peşinen ifade edeyim, Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye değilim. İlk kurulduğunda SODEP’e üye olmanın dışında hiçbir partiye de üye olmadım. Siyasetçi olmadığım gibi siyaset bilimi uzmanı da değilim. Bu sorulara odaklanmamın nedeni, yurttaş olmam, sosyal demokrat bir anlayışa sahip bulunmam ve bu nedenlerle kendimi sorumlu hissetmemdir. Bu bağlamda bilinmesini istediğim bir diğer husus, bu çalışmanın amatör bir çalışma olması, ne kendine karşı, ne de başkaları için hiç bir iddia taşımamasıdır.
Hemen herkesin bildiği üzere, sosyal demokrasiyi, ihtilalci sosyalizmden farklı kılan en temel özellik, onun demokratik karakteridir. Buna göre demokratik değerler, sosyal demokrat anlayışın temel değerleridir. O nedenle Cumhuriyet Halk Partisi’nin demokrat bir parti olması, parti içi demokrasiyi geliştirip zenginleştirmek kadar, ülke demokrasisinin gelişmesine de katkı ve hatta bu konuda liderlik yapması gerekir.
Hepimizin çok iyi bildiği üzere, 17 ve 18. Yüzyıllarda siyasal bir teori olarak gelişen ve esas itibarı ile doğal hukuk ve insan hakları teorisiyle, sosyal sözleşme ve anayasacılık teorilerine dayanan liberalizm bir entelektüel birikimin adıdır. Daha sonraki süreçte siyasal-toplumsal bir öğreti olarak ortaya çıkan muhafazakarlık ile sol olarak kendini ifade eden siyasi ve felsefi duruş, liberalizme karşı bir tepki olarak gelişmiş olmakla birlikte, liberalizmin kimi değerlerini kendisine esas almıştır. Bu bağlamda, insan hakları, hukuk devleti, anayasal devlet, hukukun üstünlüğü, birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için siyasal iktidarın sınırlandırılmasını öngören anayasacılık, bu amaca hizmet eden kuvvetler ayrılığı doktrini gibi demokrasi uygarlığımızın değerlerinin pek çoğunu liberal ilkeler oluşturur.
Sadece bunlar değil, negatif hak ve özgürlükler, yani ifade ve düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, özel hayatın gizliliği ve korunması, basın özgürlüğü, konut dokunulmazlığı, mülkiyet hakkı başta olmak üzere diğer sivil hak ve özgürlükler liberalizmin üzerinde en çok duyarlı olduğu ilkelerdir.
Yine liberal öğreti, ahlaki eşitlik ilkesini, dünyanın rasyonel bir yapısı olduğunu, insan aklının eleştirel yolla bunları bulabileceğini, ilerleme fikrini, insanların anlaşmazlıklarını kan dökme veya savaş yerine tartışma ve ikna yoluyla çözebilme yeteneğine sahip bulunduklarını, hoşgörüyü, yönetimin, yönetilenlerin rızasına dayanması gerektiğini savunur.
Buna göre liberalizm ve liberal değer ile ilkeler, sosyal demokrasi için sağa, muhafazakarlara bırakılmayacak kadar önemlidir. O nedenle Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu ilke ve değerlere sahip çıkması, bunları içselleştirmesi gerekir.
Kapitalizm olsun, özel sektör olsun, sosyal demokratların düşmanı değildir. Aksine mal ve hizmet üreterek zenginlik yaratan, ülke ekonomisin büyümesine, refahın artmasına katkı yapan, istihdam olanağı sağlayan, vergi ödemek suretiyle devlete sağlıklı kaynak yaratan özel teşebbüs, hem halkın, hem de sosyal demokratların dostudur. Sosyal demokrasinin hedefi, kapitalizmi ortadan kaldırmak değil, onun vahşileşmesine izin vermemek, onu insanileştirmek, sosyalleştirmek, ehlileştirmek, bölüşümde adaleti sağlamak olmalıdır.
Bu ise ancak piyasa ekonomisi ile devlet müdahalesi arasında sağlıklı bir denge kurmakla ve bunun devamlılığını sağlamakla mümkün olur. Zira sadece piyasa dayanan klasik liberalizmin merkezinde birey, ortak mülkiyete dayanan fundamentalist sosyalizmin merkezinde devlet ve toplum vardır. Sosyal demokrasi piyasa ile devlet, birey ile toplum arasındaki dengeyi savunmakla, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisini bu dengeyi sağlamaya ve sürdürmeye odaklaması, bu anlayışa uygun bir noktaya konumlandırması gerekir.
Diğer bir deyişle yapısı ve niteliği itibariyle, adaletsiz bir gelir dağıtım sistemi olan kapitalizmin yarattığı yapısal eşitsizlik ve yoksullukla mücadele, sosyal demokrasinin en başta gelen görevidir. O halde, sosyal demokratların ve elbette Cumhuriyet Halk Partisi’nin, eşitsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldıracak sosyal ve ekonomik projeler geliştirmesi, bunu halka anlatması bir zorunluluktur.
Kapitalist ekonomi olsun, piyasanın kendisi olsun rekabet ilkesi üzerine kurulmuştur. Rekabet kaliteyi getirir, fiyatların inmesini sağlar. Bütün mesele rekabette eşitliğin, adaletin sağlanmasıdır. O nedenle sermayenin tekelleşmesine izin vermemek, sermayenin yaygınlaşmasına destek vermek, bu amaçla küçük işletmecilere, esnafa arka çıkmak sosyal demokratların, bu iddiadaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin en başta gelen görevi olmalıdır.
Devlet, her kesimden halkın ve toplumun, kamusal ve ortak yararını korumakla görevli bir hizmet örgütüdür. Sosyal demokrat bir partinin, o iddiadaki Cumhuriyet Halk Partisi’nin, devletin bu konumunu ve işlevini göz önüne alması, kapitalist sistemin kusurlarını devlet müdahalesiyle giderecek sosyal ve ekonomik politikalar geliştirmesi, Tony Blair’in İngiltere’de iktidara geldikten sonra gerçekleştirmeyi vaat ettiği ve kısmen gerçekleştirdiği “stokeholder society”, yani “paydaş toplum” yaratmayı hedeflemesi gerekir.
Evrensel bir değer olan ahlak, ahlaksızlık olduğu için vardır. İnsanın da, toplumun da ahlaklı olması esastır. Ahlakı bozulmuş bir toplumun ayakta kalması mümkün olmadığı gibi, ahlaksız bir insanın da toplum içinde yaşaması mümkün değildir. Bu bağlamda, içinde yaşadığımız toplumun zaptı altında olan bizler, toplumun ahlaki değerlerine, evrensel nitelikli genel geçer ahlak kurallarına uymak, bu konuda başta çocuklarımız olmak üzere, birlikte yaşadığımız diğer insanlara örnek olmak zorundayız. Ahlâk felsefesinin temelinde iyi, kötü vardır, özgürlük, erdem, sorumluluk vardır, vicdan vardır. Bunlar solun da sahip çıktığı, savunduğu değerlerdir. Ama ahlaklı olmakla, ahlakçı olmak birbirinden farklı kavramlardır. Sol ile demokrat olmayan muhafazakarlığın ayrıldığı nokta da buradadır. Bu bağlamda, demokrat olmayan muhafazakar öğreti, ahlakçılığı savunur iken, demokratik sol ahlakı savunur. O nedenle sol için, sosyal demokratlar için ahlaklı olmak, bu konuda herkese örnek olmak bir insani zorunluluktur. Toplumun ahlaki değerlerinin çürüdüğü, Türkiye’nin ahlaki yönden ciddi bir kriz içinde olduğu bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle sosyal demokratların, onların siyasi örgütü olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin ülke genelinde bir ‘ahlak seferberliği’ başlatması uygun olacaktır.
Sol için sadece ahlak değil, dinsel inanç da önemli ve değerlidir. Bu bağlamda din, solun inkar ettiği, yok saydığı bir kurum değildir. Hem Türkiye’de, hem de dünya genelinde inanç sahibi olan, inandığı dinin gereklerine uyan pek çok sol düşünce sahibi insan vardır. Kaldı ki, bizim dinimiz olan ve özünde sosyal adalet, yardımseverlik, eşitlik, yardımlaşma, dayanışma gibi sol değerler üzerinde yükselen, haksızlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, vurgunculuğa en şiddetli biçimde karşı çıkan İslamiyet, bu özellik ve referansları itibariyle sol tahayyülle en iyi örtüşen yüce bir dindir. İslam dininin emrettiği zenginliğin adil ve hakça dağıtılması, daha fazla eşitlik vurgusu, başkalarına özen gösterme, fakir fukaraya, zor durumda olan insanlara merhamet ve yardım etme, solun da değer ve önem verdiği, duyarlı olduğu, savunduğu hususlardır.
Din gibi laiklik de hem demokrasinin, hem de sol düşüncenin en temel argümanı, en vazgeçilmez ilkesidir. Her laik demokrat değildir belki, ama her demokrat laiktir. Laik olmak zorundadır. Ama laiklik asla din değildir. Din haline getirilmemelidir. İnsanların inandıkları dinleri, o dinlerin kutsalları vardır. İnanan insanlara, mütedeyyin insanlara saygı, sağın, muhafazakarların tekelinde olmamakla, solun da, sosyal demokratların da, Cumhuriyet Halk Partisi’nin de yıllarca laiklik adına boş bıraktığı, sağın, dindar değil, dinci olanların istismarına terk ettiği bu alana sahip çıkması, bu konuda halkla, inanan insanlarla barışması gerekir.
Zira hem laiklik, hem de onun en içten savunucusu olan sol dini yok saymaz. Sadece din ve inanç konusunda özgür tercihin varlığına inanır. Laik devletin, her türlü inanca karşı aynı mesafede durması gerektiğini savunur.
Laik bir devlette, sosyal yaşamın, eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi hususların din kurallarından ayrılarak, zamana, yaşamın gerçekleri ile gereklerine göre belirlenmesi gerekir. Yine kamu düzeninin sağlıklı biçimde işleyebilmesi için, demokrasinin ve özgürlüklerin ihyası için insanlığın geliştirdiği en iyi yöntem olan laikliğin, dini devlete karşı koruyan, aynı şekilde devleti de, yani kamu düzenini ve yaşamını da dine karşı koruyan bir sistem olduğunun kabulü solun temel değerlerine uygundur. O nedenle sol düşüncenin, devletin meşruiyetini ve egemenliğini esas alması, bu meşruiyetin ve egemenliğin, din dışındaki diğer meşruiyet ve egemenlik alanlarına taşınarak yapılandırılmasının karşısında çelik bir duvar gibi durması gerekir.
(Devamı Gelecek Yazıda)
