DENEMELER (XXI)

Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır, biz onu öldürmedikçe.’ Balzac

ÇUBUK BARAJI

Şükrü Salkaya. Meslektaşım, ağabeyim, üstadım, sevdiğim, saydığım, değer verdiğim bir insan. Güzel insan, gülmesini, güldürmesini bilen, sözü hoş, kendisi hoş bir insan. Bugün öğlen Kocatepe Cami’ne cenazesine gittim. Avukat olan, haza hanımefendi olan eşi Sevgi Hanıma, Bilkent Üniversitesinde hocası olduğum kızı Elife baş sağlığı diledim. Rahmetli Şükrü Ağabeyim için dua ettim. Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

Cenaze merasiminden sonra kendimi yine gezmeye götürdüm. Çubuk Barajı’na. En son on yıl evvel gitmiştim. Aradan geçen on yılda çok şey değişmiş. Hasköy’den çıkıp Hava Alanı istikametine giden yolda, eskiden Çubuk Barajı levhası vardı. Şimdi yok. Diğer istikametleri de gösteren küçücük bir Baraj Mahallesi levhası var. O karışıklık içinde baraja giden yolu zor buldum.

Cumhuriyet’in ve Ankara’nın tarihini az çok bilenler, Ankara’nın kuzeyinde, 10-11 kilometre uzağında bulunan Çubuk Barajının, Cumhuriyet’in ilk barajı olduğunu, Ankara’nın içme ve kullanma suyu ihtiyacını karşılamak üzere, Atatürk’ün emriyle yapıldığını bilirler.

Ankara’nın simgelerinden olan, pek çok Ankaralının acı tatlı anıları bulunan Çubuk Barajının, bende de güzel anıları vardır. Çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın, orta yaşlarımın, ileri gençlik yıllarımın anılarının gezindiği baraja o nedenle gittim.

Anılarım, yaşandığı gündeki tazeliğiyle kendisini koruyordu. Ama baraj yerinde durmuyordu. Baraj gölündeki su tamamen çekilmiş, adeta buhar olmuştu. Dolusavak yerinde duruyordu, ama ha yıkıldı, ha yıkılacak durumdaydı. O yukarılarda oturup semaverle çay içtiğimiz, gözleme yediğimiz, baraj gölüne hakim tepedeki çay bahçelerinin yerinde yeller esiyordu. Rakı içtiğimiz, kerevit yediğimiz tarihi Göl Gazinosu terk edilmiş her bina gibi iskelet haline gelmişti.

O göl gazinosunda, o tarihte Ankara Barosu Başkanı olan, benim de yönetiminde bulunduğum Sayın Önder Sav’ın önerisiyle 1985 yılında yaptığımız, belki de en güzel, en keyifli 14 Temmuz kutlaması olan (Ankara Barosunun kuruluş günü) gün aklıma geldi. Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer dedim içimden.

Çubuk Barajının bugünkü halini içim burkularak ve büyük bir hüzünle seyrettim. O zaman yolda neden ‘Çubuk Barajı’ levhasının olmadığını anladım. Olmayan barajın, elbette levhası da olmazdı.

Sonra aşağıya, bir zamanlar mangal yaptığımız, top oynadığımız, gezindiğimiz piknik yerlerinin olduğu alana indim. Oradaki piknik masalarından birisine oturdum. Çevrede benim gibi gezmeye gelen üç beş insan daha vardı. Hemen önümdeki çocuk bahçesinde, birkaç çocuk kaydırağa biniyor, salıncakta sallanıyordu. Çocukları seyrettim biraz. Üç beş sokak köpeği güneşin altında keyifle uzanmış yatıyordu. Bir tanesi biraz uzağımda yavrusuyla oynuyordu. İnsanlar gitmiş, burası köpeklere kalmış diye düşündüm. İnsanlar adına ne kadar üzüldü isem, köpekler adına da o kadar sevindim. Canımın sıkıntısından birkaç sigara içtim.

Sonra kalktım, Çubuk Barajını arkamda bıraktım, çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın, orta yaşımın, ileri gençlik yıllarımın anılarını ve hüznümü yanıma aldım, hayata yeniden karışmak üzere kent merkezine geri döndüm.

Yolda geri dönerken, edebiyatçılar tarafından George Orwell’in geleceğe ilişkin bir kabus senaryosu olarak nitelendirilen kült romanı ‘1984’ün Doğruluk Bakanı Winston Smith’in söyledikleri geldi aklıma. Şöyle diyordu Smith; ‘Kayıtlar ve bellekler neyi kabul ediyorsa, geçmiş odur. Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.’ Siyaset bilimcilerin ve psikologların ‘Gerçeklik Denetimi’ veya ‘Çiftdüşün’ dedikleri şey yani.

Ne alaka diyeceksiniz? Alakası şu; Cumhuriyete ait ne varsa, Atatürk’ün uygarlık adına, çağdaşlık adına, halk adına getirdiği ne kadar güzel şey varsa, onların hepsini yıkıyoruz ya. O’nun emriyle yapılan Çubuk Barajı da, sanırım o nedenle harabeye çevrilmiş olsa gerek. Yakında da yıkarlar herhalde. Yeni trend bu çünkü.  Kimseye haksızlık etmek istemem, ama böyle düşündüm.

Ne demek gerekir? Özdemir Asaf söylüyor içimizden geçenleri; ‘Geçse de umudun baharı yazı / Gözlerde kalıyor yaşanmış izi, / Kimseler kınamaz burada bizi / Ne varsa hesabı öder gideriz / Söyleyecek sözü olan anlatsın / İsterse içine yalan da katsın / Yeter ki kendinden bizden söz etsin / Yalanı doğruyu sezer gideriz / Neler gördük neler bu güne kadar / Daha gidilecek yerlerimiz var / Bizi buralarda unutamazlar / Kalacak bir türkü söyler gideriz

Evet! Rahmetli Atatürk sağ olsa, kendi emriyle yapılan Çubuk Barajının ne hale getirildiğini görse, herhalde böyle söylerdi. Yani ‘…Bizi buralarda unutamazlar / Kalacak bir türkü söyler gideriz’ derdi.

Biz ve bizim gibi olanlar, yani hem vefalı, hem de vicdan sahibi olanlar, Atatürk’ü unutmayız,unutamayız. Zira ‘O’, tek bir türkü değil, pek çok türkü söyleyip gitmiştir!

Biz o türkülerle büyüdük, onun için o türkülerin çocuğuyuz.

Ne mutlu bize!

DENEMELER (XX)

Yaşam yolunda ilerledikçe kendini yaratacaksın. Heykeltıraş da sensin, heykel de …

DERSİMİZ KENDİMİZ! YANİ BİZ! YANİ SİZ! YANİ TABAN!

Bugün Cumartesi. Eşim, kızım ve ben birlikte sabah yürüyüşüne çıktık. Yürüyüş mesafemiz oldukça uzundu. Yaklaşık 6-7 kilometre. Sabah erkenden dışarıya çıkan, günlük gezisinin ilk aşamasını yapan Tarçını evde bıraktık. Evden çıkarken bize, o kadar acı, o kadar sitemli, o kadar hüzünlü baktı ki, içimiz burkuldu. ‘Hayvan Hakları’ aklımıza geldi. Utandık. Bu hayvanın doğal yeri, tabiatın içidir, kendi rahatımız için, keyfimiz için, bunu ondan esirgeyemeyiz dedik ve geri dönüp onu da aldık.

Binanın dış kapısından çıkarken bir hanım, Tarçın’dan korktu, ‘aman bana yaklaştırmayın’ dedi. Tarçını kadından biraz uzaklaştırdım ve ‘Köpeklerden korkmayın, insanlardan korkun’ dedim. Bana ‘ikincisi doğru, ama birincisinden pek emin değilim’ dedi. İkimiz de güldük ve birbirimize iyi günler diledik.

Bugün dersimiz kendimiz. Ben kendim değilim ama. Zira ben her gün kendi dersimi, yani ‘insan olma, adam olma’ dersini çalışıyorum. Biliyorum ki, insan, insan olarak doğmaz. Sonra insan olur veya olmaz. Yani insanlık da, adamlık da öğrenilen bir şeydir. Öğrenmek için de insanın kendisine emek vermesi, insanlık, adamlık dersi üzerine hemen her gün çalışması gerekir.

Dersimizin adını böyle koyunca, her nedense aklıma hemen Aziz Augustinus geldi. Kimdir Aziz Augustinus? Hıristiyanlık dini ile ilgili düşüncelerini ağırlıklı olarak, ‘Günahın mahvettiği insan’ ile ‘Tanrının inayetinin kurtardığı insanın kaderi ve Tanrı’ üzerinde temellendiren adamdır. Din adamı ve filozoftur. Öğretisinin neredeyse tamamını, her türlü inanış, ahlak, çile ve mistizm üzerine kuran Kilise Babalarının en önemlilerinden birisidir.

Aziz Augustinus’un en önemli eseri ‘İtiraflar’ isimli kitabıdır. Yürüyüşten döndükten sonra, gittim kütüphanemden bu kitabı aldım. Kitabın (X) Bölümünün ilk sayfalarında şunlar yazıyor: “Denizi, uçurumları, yaşamın tırmanan güçlerini sorguya çektim; bana ‘Biz senin Tanrın değiliz; onu bizim üstümüzde ara’ dediler. Esen rüzgara sordum, tüm hava ve havada oturanlar şöyle yanıtladılar: ‘Anaksimenos aşırıya kaçıyor, ben Tanrı değilim’. Göğe, güneşe, aya, yıldızlara sordum: ‘Senin aradığın Tanrı biz de değiliz’ dediler. Bunun üzerine, tenimin dört bir yanına yerleşmiş tüm bu varlıklara ‘Peki, siz değilseniz, o halde benim Tanrıma ilişkin bir şeyler söyleyin’ dedim. Ve bana, çığlık halinde yüksek bir sesle: ‘Bizi O yarattı’ dediler. Benim sorum, kendi dikkatimdi; onların yanıtı ise onların dışıydı. O zaman kendime döndüm: ‘Sen, dedim kendi kendime, sen kimsin ?’ ‘Bir insanım’ diye yanıtladım.

Ben insanım. Önder Sav, Attila Sav, Hakkı Süha Okay, Hamit Baykara, Seçkin Arıkan, Hakan Canduran, Deniz Aksoy da insan. Bu isimlerin hepsi bu baroya, bu mesleğe, bu ülkeye, bu ülke hukukuna hizmet etmiş, emek vermiş insanlar. Yani siz tabandakiler, bizim meslektaşımız iseniz eğer, bu insanlar sizin meslek ustanız, ağabeyiniz.

Peki, siz kimsiniz? Taban! Yani en alt altakiler, yani en diptekiler! Kendinizi iyi tanıyorsunuz ki, isminizi böyle koymuşsunuz! Bu baroya, bu mesleğe, bu ülkeye, bu ülkenin hukukuna ne hizmetiniz oldu? Hiçbir hizmetiniz olmadı. Bırakın hizmet etmeyi, zarar verdiniz. Dört yılda baroyu borca batık hale getirdiniz.

Türk Hava Yollarında işten çıkarılan, işe iade kararlarına rağmen işlerine iade edilmeyen işçilerle birlikte dayanışma fotoğrafları çektirdiniz, kendiniz barodan işçi çıkardınız, işe iade kararlarına rağmen, bu işçileri işe geri almadınız. Kendi yakınlarınızı, kendi adamlarınızı, ihtiyaç olmadığı halde baroda işe aldınız. Yakınınız olan avukatların disiplin olaylarının ve soruşturmalarının üstünü örttünüz, size karşı olanların dosyalarını ivedilikle karara bağlayıp disipline gönderdiniz. Sadece gürültü yaptınız, yapmaya da devam ediyorsunuz.

Yaratamayan insan yıkar’ diyor Erich Fromm. Siz de bir şey yapamadığınız için yıktınız. İş yapmadınız, hizmet etmediniz, sadece konuştunuz. Yani tam da Metin Altıok’un şu dizelerindeki gibi; ‘Sizse hep konuşursunuz / Sığınıp kof sözlere, / Kaçarak kendinizden / Uğuldayan hüznünüzle. / Telâşla geceyi bulursunuz. / Gözünüze yaş düşerim.

Bize, yani yukarıda isimlerini saydıklarıma ve saymadıklarıma gelince, Metin Altıok’un dediği gibi; ‘Bazen oturduğum yerde / Kendi kendime dalıp giderim, /… / Genişleyen halkalar çizerim, / Bir düşün uyanık imgesine. / Gölünüze taş düşerim.

Sadece gölünüze değil, vicdanınıza da taş düşeriz!

Demek ki öğrenmemiz gereken ilk ders neymiş? ‘Kendi bahçende dal olmadan, başkasının bahçesinde ağaçlık taslamayacaksın.’ Bunun için de, ‘gürültü değil, iş yapmış, hizmet etmiş olacaksın! Yıkmayacaksın, yapacaksın, yaratacaksın. Baroyu çiftlik olarak değil, kişisel ve siyasal ikbal yeri olarak hiç değil, bir hizmet örgütü olarak göreceksin. Ve ona buna saldırmayı bırakıp, aynaya bakacaksın, oturup sonra vicdan sorgulaması yapacaksın!’

Bilirsiniz Çiçero büyük adamdır. Tarih yazmış, arkasında eserler bırakmış adamdır. Romalı devlet adamıdır, filozoftur, yazardır ve en önemlisi avukattır. İşte bu Çiçero, ‘Roma neden yıkıldı’ sorusuna şu yanıtı veriyor; ‘Çok ve güzel konuştuk. Fakat bilgisizdik. Roma ondan yıkıldı.’ Bu maksimden alacağımız ders nedir?

Çok ve güzel konuşan, ama bilgisiz olduğu için boş konuşanlara inanmamaktır.’ Yani bunlara ‘ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz, görünür rütbe-i aklı eserinden’ demek ve bunlardan uzak durmaktır.

İkinci dersimiz budur!

Bir şey daha diyor Çiçero. ‘Size hizmet eden insanları onurlandırınız.’ Bana göre insan haklarının en başta gelen ilkelerinden birisidir bu söz. Önder Sav, Attila Sav, Hakkı Süha Okay, Hamit Baykara, Seçkin Arıkan, Hakan Canduran, Deniz Aksoy vb. Baromuza ve size hizmet etmişlerdir.

Onları ve yaptıklarını eleştirebilirsiniz, ama onlara hakaret edemezsiniz, onları yaftalayamazsınız. Onları sevmeyebilirsiniz, ama onlara saygı göstermek zorundasınız. Biraz vefanız, biraz takdir duygunuz, kendinize biraz saygınız var ise eğer, size hizmet eden bu insanları onurlandırırsınız. İnsana ve avukata bu yakışır zira.

Demek ki üçüncü dersimiz; ‘bize, size hizmet eden insanları onurlandırmakmış.’ Hadi bunu yapamadınız, hiç olmazsa onlara hakaret etmeyiniz, onları yaftalamayınız. Zira insanlar arasında ‘eşitlik yoktur, ama insanların onurları eşittir.’

Gelelim dördüncü dersimize. ‘Bana göre siyaset, bir şövalyeler mücadelesidir. Çalılıklar arasında saklanıp oraya buraya uzaktan kumandalı mayınlar koyan, göğüs göğse mücadeleyi göze alamayan, hayatı kalleş pusuların kuytularında geçmiş cücelerin savaşı değildir. Bana göre siyaset, belden yukarı yapılan bir grekoromen zarafetidir. Bana göre siyasetin; yani mertçe siyasetin tabiatında belden aşağı vurma pespayeliği yoktur.

Bu sözler, değerli gazeteci Ertuğrul Özkök’e ait. Barolarda seçim için yapılan mücadele de bir çeşit siyasettir. Ertuğrul Özkök’ün yukarıdaki yazısında çizdiği çerçeve içinde yapılması gereken bir siyasi mücadeledir. Bu mücadelenin, diğer başkaca mücadeleler gibi, mertçe yapılması, şövalyece yapılması gerekir. Bunun için de, kimseye pusu kurmamak, kurdurtmamak, belden aşağı vurmamak,  vurdurtmamak gerekir.

Dördüncü dersimiz işte budur; ‘yani baroda seçim için yapılan mücadeleyi bir grekoromen zarafeti içinde ve hep belden yukarı yapmak, mertçe, şövalye gibi yapmaktır.

Geçenlerde beni Baroda Birlik Grubunun Başkan Adayı değerli meslektaşım Bülent Yağmur yanında iki arkadaşıyla birlikte ziyarete geldi. Sohbet ettik. Seçimle ilgili tavsiyelerimi sordular. Kendilerine özetle şunları söyledim; ‘Seçim bir rekabettir. Husumet değildir. Rekabetten kalite doğar. Husumetten niza çıkar. Diğer adayları hasım olarak görmeyin, onlar sizin rakibiniz ve meslektaşınız. Ben üç defa sizin grubunuzla yarıştım. O seçimleri, seçimin ruhuna yakışan bir zarafetle, nezaketle, avukatlara yakışan bir incelik içinde götürdünüz. Şimdi de öyle götürüyorsunuz. Bu şekilde götürmeye devam ediniz.

Beşinci dersimiz budur; yani ‘seçim bir rekabettir, husumet değildir, husumetten niza çıkar, rekabetten kalite doğar.’

Sayın Yağmur ve arkadaşları bana Türkiye Barolar Birliği Delegesi olarak listelerinde yer almamı önerdiler. Kendilerine teşekkür ettim ve şunları söyledim; ‘Ben doğal delegeyim. Onun için aday olmama gerek yok. Ama eğer doğal delege olmasaydım, yine de önerinizi kabul etmezdim. Zira ben sosyal demokratım ve Demokratik Sol Avukatlar Grubunun mensubuyum. Bu grup beni üç kez Ankara Barosu Başkanlığı’na seçti. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na taşıdı. Benim bu gruba ve kendisini bu gruba ait hissedenlere vefa borcum var. Bu gruptan ayrılmam, bu gruba karşı sizin listenizde yer almam bana yakışmaz. Bu hem etik olmaz, hem de vefasızlık olur. Beni lütfen anlayın’ dedim.

Bu yanıtı alacağımızı biliyorduk, ama yine de önerelim diye düşündük, onun için de bu öneriyi yaptık’ dediler. Teşekkür ettiler ve ayrıldılar.

Cenap Şahabettin iki şey söylüyor. Birincisi; ‘Rütbe aldıkça kibirlenenler, yangın kulesine çıkınca kendisini dürbün zannederler.’ İkincisi; ‘Nezaket, vefa, ister iskarpin giysin, ister çarık, bastığı yeri çamurlamaz.

Altıncı dersimiz budur. ‘Yani seni omuzlarına alarak bir yerlere getiren insanlara veya senin omuzlarına basarak bir yerlere geldiğin insanlara, o insanların kendilerini ait hissettiği gruba ihanet etmeyeceksin, o grubun üzerine basıp onu çamurlamayacaksın, o gruba karşı her durumda ve koşulda nazik, saygılı ve vefalı olacaksın.’

Bu bir. İkincisi, ‘kibirlenip de kendini dürbün sanmayacaksın. İnsanlara dürbünle değil, dokunarak ve kendine dokundurarak bakacaksın. Zira dürbünle sadece uzaklara bakarsın,  ama yakınında, çok yakınında olanları göremezsin.  Bir de ‘ortak akıl’ nutuklarını bırakıp, ‘ortak kalp’, ‘ortalama vicdan‘  sahibi olmak üzerine çalışacaksın.  Zira senin akıldan daha çok kalbe ve vicdana ihtiyacın var. Dik duracaksın, ama en başta seni bir yerlere getiren grubuna ve ona buna diklenmeyeceksin.

Yedinci dersimiz budur. Yani ‘yukarıda iken, iktidarda iken kalbini, yani insanlığını, aşağıda iken, iktidardan düştüğün zaman aklını koruyacaksın.

Sekizinci dersimizi, İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı ve siyaset felsefecisi Antonia Gramsci veriyor. ‘Hapishane Defterleri’ adlı kitabında şöyle yazıyor Gramsci; ‘Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil – mesidir.

Sekizinci dersimizin hüküm fıkrası şudur; ‘Kendini bileceksin, haddini bileceksin!’

Dokuzuncu dersimiz ‘demokrasi ve seçim üzerine’, o nedenle biraz uzun. Zaman geçirmeden hemen başlayalım. Yale Üniversitesi mensubu akademisyen ve siyaset bilimcisi Prof. Robert A.Dahl, ‘Demokrasi ve Eleştirileri’ adlı kitabında, modern siyasi  demokrasinin varlığı için  -asgari usul-  adını  verdiği, aşağıdaki unsurları kapsayan bir liste sunmaktadır;

  • Seçilmiş görevliler. Yönetimin izlenecek politika ile ilgili kararları üzerindeki kontrol yetkisi, anayasal olarak, seçimle belirlenmiş görevlilere bırakılmalıdır
  • Özgür ve adil seçimler. Seçilmiş görevliler, sık aralıklarla yapılan ve zor kullanmanın yaygın olarak görülmediği, adil bir biçimde yürütülen seçimlerle işbaşına gelmelidirler.
  • Kapsayıcı seçme hakkı. Pratikte, her yetişkin, görevlilerin seçiminde oy hakkına sahip olmalıdır.
  • Mevki için yarışma hakkı. Pratikte bütün yetişkinler, yönetimde seçimle belirlenen mevkiler için seçilebilme hakkına sahip olmalıdır.
  • İfade özgürlüğü. Vatandaşlar, en geniş anlamıyla siyasal meseleler hakkında, ciddi bir ceza tehdidi altında olmaksızın, rejimin, sosyo-ekonomik düzenin ve yürürlükte bulunan ideolojinin eleştirisi de dahil olmak üzere, kendi düşüncelerini ifade edebilme hakkına sahip olmalıdır.
  • Alternatif enformasyon. Vatandaşlar, alternatif enformasyon kaynaklarına ulaşma imkanına sahip olmalıdır. Başkaca, alternatif haber kaynakları mevcut olmalı ve bunlar yasa ile korunmalıdır.
  • Örgütsel özerklik. Yukarıda sıralananlar da dahil olmak üzere, vatandaşlar, diğer haklarını kullanabilmek için, siyasi partiler ve menfaat grupları da dahil olmak üzere, görece özerk kuruluşları ve örgütleri kurma hakkına sahip olmalıdır.

Gerek pratikte, gerekse teoride genel kabul gören bu yedi koşula, Phillippe C.Schimitter ile Terry Lyn Karl, Journal of Democracy, Vol.2. No : 3’te yazdıkları ‘Demokrasi Nedir, Ne Değildir’ isimli makalelerinde aşağıdaki şu iki koşulu daha eklemektedirler;

  • Halk tarafından seçilmiş organlar, anayasal yetkilerini seçilmemiş organların(fiili olsa bile) ezici muhalefetine tabi olmadan kullanabilmelidirler. Eğer ordu mensupları, yerleşik memurlar, ya da devlet yöneticileri seçilmiş kişilerin özgürce hareket edebilme kapasitelerini sınırlarsa yahut halkın temsilcileri tarafından alınan kararları veto ederse, demokrasi tehlikeye girer.
  • Devlet kendi kendini yönetebilmelidir. Devlet diğer üstün siyasi sistemler tarafından getirilen baskılardan bağımsız olarak hareket edebilmelidir.

Yine siyaset bilimci Myron Weiner, demokrasinin varlığı için şu dört özelliği şart olarak ileri sürmektedir;

  • İktidarlar, muhalefet partilerinin de katıldıkları seçim mücadelesiyle seçilirler.
  • Muhalefettekiler de dahil olmak üzere bütün partiler halk desteğini alenen sağlamak için; basından yararlanmak, konuşmak, toplantı düzenlemek … hakkına sahiptirler.
  • Seçimleri kaybeden iktidardan ayrılır …
  • Seçilenler yönetimin gerçek sahibidirler ve seçilmemiş elitlerin kuklaları değildirler.

Demokratik Sol Avukatlar, Baro Başkan Adaylarını belirlemek için seçim yaptı. Seçimi Hakan Canduran ve listesi kazandı. Bu seçim özgür ve adil biçimde yapıldı. Bu seçim kapsayıcı seçme hakkına uygun biçimde yapıldı. Bu seçim adayların mevki için yarışma hakkına saygı gösterilerek yapıldı.

Şimdi kalkıp da, o oldu, bu oldu, şu oy kullandı, bu oy kullanmadı, Cumhuriyet tehlikede, en Cumhuriyetçi, en Atatürkçü benim, ben kurtarıcıyım  vs. diye bahane bulmaya çalışmayacaksın. Mızıkçılık etmeyeceksin. Alemi kendine güldürmeyeceksin. Bunu yetişkin insanlar değil, mahallede oyun oynayan çocuklar yapar. Oysa sen büyüdün artık! O kadar büyüdün ki ‘kurtarıcı‘ oldun. Seni daha büyük görevler bekliyor. Türkiye seninle gurur duyuyor. Duy bu sesleri, dinle bu sözleri. Harcama kendini!

Dur! Kızma hemen. Sakin ol biraz. Olduğun yerde tepinip durma, eline geçirdiklerini sağa sola, insanların suratına fırlatma. Bunlar dostça nasihatlar sana. Madalyon veremesek de, nasihat veririz elbet dostlara!

Bu aşamada seçimi kaybeden Sema Aksoy’a ve onu destekleyenlere yakışan, sonucu olgunlukla karşılamak, seçileni kutlamak, onun arkasında durmaktır. Seçim, hem kazananlar, hem de kaybedenler için hazmetmek demektir. Demokratik kültür, demokratik terbiye bunu gerektirir. Zira seçilenler Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun gerçek sahipleridir. Seçilmemiş elitlerin, yani Sema Aksoy’un ve onun destekçilerinin kuklası değildir.

Demokrasinin diğer bir tanımı da ‘ihtilal yapma hakkının kaybedildiği yönetim şekli’ olmasıdır. Kaybedenler, yani Sayın Aksoy ve onunla birlikte olan diğer muhteremler, ihtilal yapmak, yani ön seçim sonucunu tanımayarak ayrı bir grup kurmak hakkına, o grubun başkan adaylığına seçilmemiş, atanmış bir kişiyi getirmek ve bu suretle Demokratik Sol Avukatlar Grubu’na darbe yapmak hakkına sahip değildirler.

Demokrasi oyun değil, ciddi ve ağır bir ideolojidir. Onu herkes taşıyamaz. Demokrasiyi anlamamış isen eğer, onu içselleştirememiş isen eğer, yarışmak için sandığa gitmeyeceksin. Gitmiş isen eğer, o sandıktan çıkan sonuca saygılı olacaksın, o sonucu hazmedeceksin, içine sindireceksin.

Dokuzuncu dersimiz budur. Yani ‘sağda solda demokrasi havarisi gibi dolaşmak, demokrasi üzerine söz söylemek değil, demokrasiyi öğrenmek, onun gereklerine ve koşullarına uygun davranmaktır. Tutarlı olmaktır yani.’ Değil ise seni, bu fair yarışmıyor, kaybedince mızıklıyor diye bir daha yarıştırmazlar. Adın çıkar sonra!

Onuncu ve son dersimiz ‘ahlak ve etik’ üzerine. Bir kurallar sistemi olan ahlak, bağlayıcı olduğu kabul edilerek belirlenen norm ve değerler­in bir soyutlamasıdır. Gerek buyruklar, gerekse yasaklar aracılığıyla bize uyarıda ve çağrıda bulunan ahlakiliğin özünü, birey olarak bizim bu kurallara karşı duyduğumuz saygı oluşturur.

Ait olduğumuz toplumun zaptı altında olan bizler, yaşadığımız toplumun buyrukları, yasakları, normları, yani kuralları olduğunu erken yaşta öğreniriz. Ama asıl ahlaki kavrayış, bu nitelikteki ku­ralların dışarıdan dayatılan kurallar olarak değil de, bu kuralların içinde yaşadığımız toplumun tüm bireylerinin gerçekleşebilecek en fazla özgürlükten yararlanabilmelerini güvence altına alan unsurlar olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıkar. Bunu sağlayacak tek bir kural vardır, o da ahlaki kuraldır.

Ahlaki davranışın üzerinde kurulduğu temel, insanın birlikte yaşadığı insanların haklı talepleri nedeniyle özgürlüğünün sınırlı olmasıdır. Kişi, düşünce ve taleplerini, sadece kendisine öyle emredildiği ya da çıkarına öyle geldiğini düşündüğü veya ödüllendirileceğini bildiği için yaptığında, ahlaki davranmış sayılamaz. Her ne kadar böyle davranan kişi yapması gerekeni yapar ise de, bunu inandığı için, bu şekilde davranmanın doğru ve akılcı olduğunu kavradığı için değil; başkalarının doğru ve akılcı bulduğu şeyleri yargılamadan yapması gerektiğini terbiye yoluyla öğrendiği için yapar.

Kişi­nin kendisini özgürlükten bu şekilde yoksun bırakması ahlaki olmadığı gibi, bu yöndeki duruş ve davranışlar Kant’m özlü ifadesi ile ‘insanın başkası tarafından yönlendirilmeden kendi aklını kullanmamak olan ergin olamayışının’ bir göstergesidir.

Bütün bu nedenlerle insan, ancak iyi olanın kendisine bir başkası tarafından veya dogmatik biçim­de emredilmesini istemediği, yani entelektüel bağlamda olgunlaştığı zaman; kendi çıkarlarıyla kendisi ve yine kendi yargılarıyla başkalarının yargıları arasına mesafe koyduğu zaman; toplum ya da tüm insanlar için hangi amaçların iyi ve ulaşılmaya değer amaçlar olduğuna karar verdiği zaman, ahlakilik boyutuna ulaşmış demektir.

Gündelik hayatın pratiğinde ahlak, insanın karşısına sadece belli bir kültüre özgü farklılıkları vur­gulayan bir olgu olarak, yani başkaca toplumsal ya da ulusal toplulukların anlam yorumlarının farkı olarak çıkmaz. Ahlak, sadece bireyin içinde büyüdüğü ve aktif olarak biçimlendirilmesine katkı yap­maya çağrıldığı topluluğun anlam ufkunu temsil etmekle kalmaz; ayrıca genel ahlak bağlamı içinde ve fakat toplumun sadece bir kısmı için geçerli olan alanda, özel/kısmi ahlak biçiminde de ortaya çıkar.

Özel/kısmi ahlak biçiminde ortaya çıkan ve meslek ahlakı/etiği kuralları olarak isimlendirilen bu kuralları, o mesleğin kendisi ve mensupları üretir. Normları, o mesleği seçen ve yürüten herkesi bağlayan bu nitelikteki kurallar, genel ahlaki ilkeye, yani mesleğinde olabildiğince iyi olma ilkesine dayanır.

Bu ilke gereğince, çalışmanın ve emeğin kendisine ayrı bir değer yüklenir ve o meslek mensubu tarafından yapılan iş, sadece eksiksiz ve hatasız bir çalışma sürecini olanaklı kılan teknik kurallar aracılığıyla değil; aynı zamanda ve özellikle, diğer insanları doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren ahlaki kurallar temelinde icra edilecek bir faaliyet olarak tanımlanır.

Mesleğin onurunu korumak amacıyla konulan kuralları çiğneyen, bu bağlamda temsil ettiği genel çıkarların yerine, kendi çıkarlarını koyan meslek mensubu, sadece kendi toplumsal ve mesleki presti­jini yitirmekle kalmaz, aynı zamanda mesleğin kendisine de zarar verir.

Etik, bir ahlaki eylem kuramı olmakla, meslek etiği de bilgi adına veya kuram oluşturma amacıyla ve salt entelektüel bir doyuma hizmet için geliştirilmiş zihinsel bir çalışma değil, sadece ve sadece düşünce ile eylemin birlikteliğidir. Bu niteliği ile meslek etiği aracılığıyla aktarılan bilgi, kuramsal olan ve fakat uygulamaya yönelik sonuçları olmayan, enformasyon niteliği taşımayan ve sadece uygulama­da kendini gösteren bir ‘fiiliyat üretici bilgidir.

Aristoteles, Nicomachean Ethics isimli özgün eserinde ‘Pratik, hem etiğin var olma koşulu ve hem de onun hedefidir‘ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bu nedenle soylu olan üzerine adil olan üzerine, kısaca sitede bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır.

Aristoteles’ten hareketle demek gerekir ki, avukatlık mesleğinin çıkış noktasını oluşturan pra­tik, avukatlık mesleğinin günlük yaşam pratiğidir. Avukatın, Meslek Kurallarını, gerek kendi varlığının, gerekse mesleki yönden iyi olmasının koşullan hakkında aydınlatılmış bu günlük yaşam pratiğinin ahlakını, kendi eylemlerinde içselleştirmiş olması gerekir.

Değil ise ne mi olur? Sait Faik’in dediği şey olur, yani ‘her şey mesleğe ihanetle başlar.’ Mesleğinize ihanet ettiniz mi, kendinize, ülkenize, fikirlerinize, arkadaşlarınıza, meslektaşlarınıza, meslek örgütünüze, grubunuza ihanet edersiniz.

Demek ki onuncu dersimizin özeti neymiş? ‘Ahlakta da, meslekte de, özel yaşamında da iyi olacaksın, iyiliğin bilgisine sahip olacaksın, soylu temel alışkanlıkların olacak, kötülük yapmayacaksın ve ihanet etmeyeceksin! Meslek etiğine, seçim etiğine, demokrasi etiğine ve bunların ahlakına uygun davranacaksın.’ Değil ise ‘adın çıkar dokuza, inmez sekize.

Bir de güzel şarkı size. Sezen Aksu’dan.

Haydi çalsın sazlar!

Yerimiz mi dar yoksa yenimiz mi dar / Ne var? / Uçurmuş herkes / O  da kim oluyor? / Sen kimsin? Kim bunlar? / En büyük kim? / Hadi bakalım kolay gelsin! / Bir acayip zor yarış / Bana ne aman ben anlamam / Pek hesaplı ince iş / Hadi bakalım kolay gelsin / Bir acayip zor yarış’

 

DENEMELER (XIX)

Beni Hatırlayınız!‘ Mustafa Kemal Atatürk

SENİ ANCAK HAKİKAT ÖZGÜRLEŞTİREBİLİR!

‘Bugüne değin iyi ve kötü üzerine en berbat düşünceler ortaya kondu. Bu, her zaman çok tehlikeli bir şey oldu. Vicdan, iyi bir şöhret ve cehennem; duruma göre polisin bizzat kendisi, önyargısızlığa izin vermiyordu ve hâlâ vermiyor. Onun için, günümüz ahlakı üzerine, her otorite karşısında alınan tavırda olduğu gibi, düşünmemek, pek de konuşmamak gerekiyor. Burada sadece itaat edilir! Dünya var olduğundan bu yana hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir. Hele ahlakı eleştirmek, ahlakı bir sorun ve sorunlu bir şey olarak ele almak, o mümkün değil. Bu ahlak dışı değil miydi? Şimdi değil mi? İlerde olmayacak mı? Ama ahlak, eleştiren elleri ve işkence aletlerini kendisinden uzak tutmak için, sadece her türlü korku aracına hükmetmekle kalmaz. Onun güvencesi, kullanmasını çok iyi bildiği bir tür göz boyama sanatında yatar, – nasıl coşturacağını bilir.  Sık sık, tek bir bakışla eleştirici iradeyi felç etmeyi, hatta çoğu zaman kendi yanına çekmeyi de ustalıkla başarır. Onun kendine karşı tavır almasını başardığı durumlar da vardır. Ahlak, ta başlangıçtan itibaren ikna etme sanatındaki bütün şeytanlıkları bilir. Bugün bile onun yardımına başvurmayan hiçbir konuşmacı yoktur.’

Bu sözler Nietzsche’ye ait. ‘Tan Kızıllığı- Ahlaksal Önyargılar Üzerine Düşünceler’ isimli kitabında yazıyor bunları.

Yüzyıl önce tarih, biraz da Marksist tarih tezinin, yani tarihsel materyalizin etkisiyle, engelsiz bir ilerleme olarak görülürdü. İster evrimle, isterse devrimle olsun, insan kapasitesinin ve aklının birikimleriyle, insani deneyimlerle sağlanan ilerleme, belirsizliği, boş inancı ve yanlışları geride bırakıp doğruya ve kesinliğe yönelik bir hareket, bir eylem olarak kabul edilirdi. İnsanlık kötüye gitmez, hep iyiye, daha iyiye doğru ilerler denirdi. Zira tarihin tekerleği hep ileriye, ileriye doğru dönerdi.

Geçmişte, özellikle Marksist gelenekte, değişim; öngörü, kesinlik ve ilerleme ile birlikte akla gelirdi. Dünyanın dönüşümü, araçlar ve amaçlar bilinebilir, algılanabilir, öngörülebilir, kavranabilirdi. Ama Marksistlerin ‘keşke hiç yaşanmamış olsaydı’ diye hayıflandıkları, üzüldükleri geride bıraktığımız yüzyılın sonlarına doğru ve bu yüzyılda, hangi araçların, hangi sonuçlara yol açacağından, hangi sonuçları, hangi araçlarla  elde edeceğinden, bugünün çözümlerinin, yarının sorunu olup olmayacağından, bugünün doğrularının, yarının yanlışları olarak kabul edilip edilmeyeceğinden hiç birimiz emin değiliz.

Zira artık değişim, tarihin kendisi, düz bir çizgide ilerlemiyor, zikzaklar çiziyor, sürekli olmayan, istikrarlı olmayan, düzenli olmayan sıçramalarla, bazen ileriye doğru ilerliyor, bazen de geriye doğru gidiyor. Öngörülemez, kestirilemez nitelikteki bu değişim, inandığımız, doğruluğundan çok emin olduğumuz görüşler, kabuller hakkında, kültür hakkında, siyaset hakkında, iklim hakkında, soluduğumuz hava hakkında, öğrendiğimiz beceriler hakkında ve daha pek çok şey hakkında kuşkular yaratıyor. Yaygın bir belirsizliği, bu belirsizliğin yarattığı genel bir endişeyi beraberinde getiriyor. Daha da kötüsü, bu belirsizlik ve kestirilemezlik, bir korkuyu, hem doğal ve hem de insani çevremizin, ona uyarlanma araçlarımızdan daha hızlı değiştiği korkusunu da beraberinde taşıyor.

Bilinebilir, öngörülebilir, kestirilebilir rasyonel bir dünyaya duyulan güvenin geride kaldığı, bunların yerini istikrarsızlığın, düzensizliğin, rasyonel olmayan şeylerin aldığı, bundan dolayı da rasyonalist projenin, modernliğin, aklın ve ahlakın krizinin yaşandığı günümüzde, yaşanan bütün bunlar, Nietzsche’nin felsefesi ile açıklanmaya ve tanımlanmaya çalışılıyor.

Felsefi ve entelektüel düzeyde ve çevrelerde, modernlik projesinin, post-modernlik krizine dönüştüğünün kabul gördüğü günümüz dünyasında, bu kabulün referansı olarak, 19. Yüzyılda Tanrının öldüğünü, geleneksel Hıristiyan değerlerinin çöktüğünü ileri süren, kendisinden sonraki yüzyılın, sınıfların savaşına değil, ulusların savaşına, milliyetçiliğin, mikro milliyetçiliğin, latent ırkçılığın naralarına sahne olacağını söyleyen, bunu söylemekle Marks’ın öngörüsünü çürütüp kendi öngörüsünü doğrulatan Nietzsche ismine başvuruluyor.

‘Anti-rasyonalist olan, istikrarsızlığın papazı olan’, böyle olduğu için de, kendisinden sonraki bir zamanın çocuğu olan ‘post-yapısalcı’ Michel Foucault’ya  ve ‘post-yapısalcı’ akıma öncülük eden Nietzsche, sadece kendi yaşadığı zamanın değil, kendinden sonra gelen zamanların da filozofudur.

‘Dünyanın, yeni gürültüler yaratanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında döndüğünü, hem de sessizce döndüğünü ve öyle döneceğini’ söyleyen Nietzsche’ye göre, ‘her şey, ama her şey oluşmaktadır, mutlak hakikatler olmadığı gibi, ezeli ve ebedi olgular da yoktur. İhtiyaç duyulan şey, tarihsel felsefileştirme ve buna eşlik eden bir tevazunun erdemidir.’

Felsefe tarihinin yazımladığı en büyük nihilist olan, felsefesi ile kendi varoluşuna dahi küsen insanı kucaklayan Nietzsche’ye göre, nihilizm, dayanaklılığın uzun süredir israf edildiği, boş çabalardan duyulan şiddetli ıstırabın, güvensizliğin, huzuru tekrar bulma, yitirme ve ona tekrar kavuşma şansının olmadığının fark edilmesidir.

Her türden anlayışa, deneyime, görüşe, düşünceye karşı olan, çağının tüm filozofları ile dövüşen, kendi sözü ile kendisini dahi döven Zerdüşt gibi, Mesih gibi, mürşit gibi çok yukarılardan konuşmasına rağmen, hiçbir mürit istemeyen, izini sürdüğü yaşamı, insani tüm deneyimleri aklın ve rasyonel bilginin tahakkümünden kurtarmak için devletin, ideolojinin, dinin ve toplumun yozlaşmış kurumları ile alay eden, onlarla, onların  gözlerinin önünde dans eden Nietzsche’yi ‘evet ve hayır demenin ötesinde’ okumak, ‘masum okumak’ gerekir.

Meşru olmayan otoriteye meydan okumadan yola çıkarak, bir devrim felsefesi geliştirilmesine yönelik girişimlerin hepsini kınayan, devrim felsefesinin kendisinin, toplumsal düzen bir kez yıkıldıktan sonra, adil insanlığın en şerefli tapınağının kendiliğinden ve hemen yükseleceği yanılgısından mustarip olduğunu söyleyen Nietzsche’yi ‘okumak çok tehlikelidir.’ Tehlikelidir, zira ‘onu okuyan insanın ruh sağlığı ciddi şekilde tehlikeye girebilir.’

Kendisine inanacağı yeni Tanrılar icat eden ‘hınç insanı’na, uğrunda ölüme gideceği büyük öğretilerin, onu köleliğe götüreceğini acımasızca söyleyen Nietzsche’yi dikkatli ve eleştirel bir gözle okumak gerekir. Bunun için de, onun düşünce biçiminin izini sürmek, gerek felsefi anlamda, gerekse entelektüel düzeyde kendi önünüze koyduğunuz değerleri ve görevleri anlamak, biraz da içselleştirmek gerekir.

Bu yazının Nietzsche ile ilgili bölümünü; on yıllık yalnızlıktan sonra, Tanrı’nın ölümünün anlamını öğretmek için yeryüzüne geri dönen, insanların arasına inen, ama aradığı ardılları ile müritlerini değil de, yandaşlarını ve sözde dost mucitlerini yanında bulan Zerdüşt’ün şu sözleri ile bitirmek istiyorum: ‘Daha kendinizi aramamıştınız, derken beni buldunuz. Bütün inananlar böyledir; bütün inançların önemi bu yüzden bu kadar azdır. Artık beni yitirmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum ve ancak hepiniz beni yadsıdığınız zaman size geri döneceğim.’

Şu Nietzsche dirilip dünyaya geri dönse, Türkiye’ye, Ankara’ya gelse, Demokratik Sol Avukatlar Taban Hareketi’nin başındaki ‘bir kurtarıcıyı’ ve onun mümtaz müritlerini ziyaret etse, onlarla Nene Hatun Caddesindeki Göksu Lokantasında akşam yemeği yese, iki kadeh rakı içse, o arada ‘bir kurtarıcının’ ve onun atadığı ’emanetçinin’ konuşmasını dinlese, daha sonra kendisi konuşsa ve dinleyenlerden ‘kendilerini aramalarını ve bulmalarını’ istese, onlara, ‘dünya sizin etrafınızda dönmüyor, çünkü yarattığınız hiçbir değer yok, sadece gürültü yapıyorsunuz’ falan dese, biraz felsefe, biraz siyaset etiği, biraz demokrasi üzerine söz söylese, bir yararı olur mu acaba? Yoksa hepten mi kafaları karışır?

Ardından Taban Hareketini ziyarete ‘Ne olursan ol, yine de gel’ diyen Yüce Mevlana gelse, ‘Ey Taban! Sen de gel’ der mi, demez mi acaba? Eminim ‘sen gelme’ der.

En sonunda, ‘Cumhuriyet fazilettir. Cumhuriyet, düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller ister. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz. Cumhuriyet düşüncede, bilgide, sağlıkta güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister. Cumhuriyet, demokratik idarenin tam ve mükemmel bir ifadesidir. Bu rejim, halkın gelişimini ve yükselişini sağlayan, onlardan esirlik, soysuzluk, dalkavukluk hislerini uzaklaştıran bir yoldur. Cumhuriyet düşünce serbestliği taraftarıdır. Samimî ve meşru olmak şartı ile her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir.’ diyen Büyük Atatürk, Anıt Kabir’den kalkıp gelse, o çok Cumhuriyetçi, o çok Atatürkçü Demokratik Sol Avukatlar Taban Hareketi destekçisi avukatların, ‘bir kurtarıcının’ seçkin müritlerinin, bizzat kendi isimleriyle veya nicknamelerle ya da fake hesaplarla facebookda yazdıklarını bir okusa, orada burada söylediklerini bir dinlese, montajlanmış fotoğrafları, başkalarının haberi olmadan çekilen fotoğrafları bir görse ‘Benim Kurduğum Cumhuriyetin Vay Haline!’ der mi, demez mi?  Ya da ‘Beni Bu Taban Avukatlarına Emanet Edin’ der mi, demez mi? Yoksa ‘Hadi Canım Sen de!’ mi der acaba?

Büyük Atatürk, kendisini sevenleri eminim çok sever, ama herhalde kendisini kullananlardan hiç hazzetmez.

Nereye gidecekseniz gidin, ne olacaksanız olun, kime hakaret edecekseniz edin, kime iftira atacaksanız atın, kimin fotoğraflarını habersiz çekecekseniz çekin, kimlerin fotoğraflarını montajlayacaksanız montajlayın,  kimi başkan, kimi delege yapacaksanız yapın, kime oy verecekseniz verin, ama lütfen, ama lütfen, Büyük Atatürk’ün ve O’nun ‘en büyük eserim’ dediği Cumhuriyet’in adını kullanmayın.

Bırakın da, bir seçim uğruna bazı değerlerimiz aşınmasın, ortak değerlerimiz kirlenmesin, temiz kalsın!

O Aziz Cumhuriyet, O Büyük Atatürk, bu Baro, bu Demokratik Sol Avukatlar, bu meslek, sizin değil, bizim zira!

Son söz niyetine; ‘Başkasının kölesi değil de, kendinin efendisi olmak istiyorsan eğer, her önüne çıkanın dediklerine inanma, hele bazılarının söylediklerine hiç inanma… İnanırsan eğer, bu inanç seni tutsak eder… Seni ancak hakikat özgürleştirebilir!’

DENEMELER (XVIII)

Şimdinin efendisi olmazsan, geçmişin ve geleceğin kölesi olursun.’ Metin Hara

BİR ÇIRAK YOLA DÜŞTÜĞÜNDE! …

Dün adliyede küçük bir işim vardı. Gidip önce işimi yaptım. Ardından Kızılcahamam’a, Soğuksu Milli Parkı içindeki ormana gittim. Yürüdüm biraz, sonra geldim ağaçların altına oturdum. Ayakkabımı, çorabımı çıkardım, toprağa bastım. ‘Ağaçlardan arkadaşım oldu’ diyor ya hani İlhan Berk, benim de ağaçlardan arkadaşlarım oldu burada. En çok da, çam ağaçlarından arkadaşlarım oldu. Zira ormanda çam ağaçları diğer ağaçlardan daha fazlaydı. Dokundum onlara, konuştum onlarla. Çam  kokusu sindi içime. Nefesim açıldı, gözlerim yeşile boyandı.

Ormanların gümbürtüsü başıma vurur / Nazlı yarin hayali karşımda durur’ türküsünü söyledim içimden. Toprağın, yağmurun büyüttüğü, ormandaki ağaçların koruduğu kır çiçekleri vardı etrafta renk renk.  Bir papatya kopardım, gömleğimin cebine taktım. Nazım’ın dizeleri geldi aklıma; ‘… çiçekleri severmişim meğer, / gelincikler kaktüsler fulyalar / İstanbul’da Kadıköy’de fulya tarlasında öptüm Marika’yı / ağzı acıbadem kokuyor yaşım on yedi / kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı / çiçekleri severmişim meğer …’ Ben de çiçekleri severim, hem de meğersiz severim.

Ormanın içinde oraya buraya koşuşturan sarı yapraklar vardı. Ormanda gezmeye çıkmak için kendisini yerlere atmayan sarı yapraklar, ağaçların dallarında duruyor, keyifle etrafı seyrediyorlardı. Kuşlar devriye olmuş geziyorlardı havada. Bazıları ağaçların dallarına konmuş ürkek ürkek bana bakıyordu. Bir kısmı da ahenkle şarkı söylüyordu.

Hava açık ve alabildiğine maviydi. Güneş parlıyordu tepemde. ‘Güneş bozulur diye gözlükle bakmadım güneşe. Gözüm bozulur diye gözlüksüz de bakmadım.’ Güneş bana baktı sadece ve ısıttı beni. Ben onun için bir şey yapmadım ve hatta ona bakamadım dahi. Dağları seyrettim, gökyüzüne baktım uzun uzun. Gökyüzünün, onun altında usta bir ressamın elinden çıkmış tablo gibi duran yeryüzündeki kıvrımlara baktım. Her ikisinin de büyüklüğü karşısında başım döndü.

Çok uzaklarda ‘ak tüylü hayvanlara benzeyen’ bulutlar vardı. Ankara’ya doğru geliyorlar, belki de yanlarında yağmur getiriyorlardı. Sonbahar ben geldim, buradayım diyordu adeta.

Bir kaplumbağa yavrusu vardı yerde, ağır aksak yürüyordu. Biraz ilerimde bir sincap, telaşlı bir korkuyla ağaca tırmanıyordu. Çok hafif esen rüzgarın ıslık çalar gibi çıkardığı sesin, rüzgarın hareketlendirdiği ağaçların, ağaç dallarının, ağaçlardaki yaprakların hışırtısının dışında başkaca bir ses yoktu. O sesi dinledim biraz. Ağaçlar, yapraklar tek bir ağız olmuş, mavi ufukların arkasına gizlenmiş hayal ülkeleri üzerine konuşuyorlardı.

İçimde, yüreğimin en derin yerlerinde, Beethoven’in ‘Pastoral Senfonisi’ çalmaya başladı birdenbire. Ormanın önünde yemyeşil bir çayır, aşağılarda bir yerlerde nazlı nazlı akan bir derede su içen geyikler hayal ettim.

Sonra aşağıya Patalya Otele kadar indim. Otelin bahçesinde oturdum çay içtim.

Jorge Luis Borges ve onun yaşamla hesaplaştığı şu dizeleri geldi aklıma; ‘Bir daha başlayabilseydim hayata / İkincisinde daha çok hata yapardım / Kusursuz olmaya çalışmazdım / Sırt üstü yatardım / Neşeli olurdum / İlkinde olmadığım kadar / Çok az şeyi ciddiye alırdım / O kadar temiz olmazdım / Daha çok risk alır / Daha çok seyahat eder / Daha fazla güneşin doğuşunu seyreder / Daha çok dağa tırmanır / Daha çok nehir aşardım / Görmediğim yerlere gider / Daha çok dondurma, daha az bezelye yerdim / Sorunlarım daha gerçekçi olur, hayali sorularım daha az olurdu / Yaşamın her anını gerçekçi ve üretken yaşayan bir insanım / Elbette mutlu anlarım oldu / Yeniden başlayabilseydim eğer / Yalnız mutlu anlarımın olmasına çalışırdım / An’lar, sadece an’lar / Siz de an’ı yaşayın / Şimdiyi yakalayın / Termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi ve pardesüsü olmadan / Dışarıya çıkmayan insanlardanım / Eğer yeniden başlayabilseydim hayata / Şemsiyesiz, pardesüsüz çıkardım sokağa /  Sırılsıklam ıslanıncaya kadar yağmurun altında dolaşırdım / İlkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım / Ve sonbahar bitene kadar çıplak ayakla yürürdüm / Bilinmeyen yollar keşfeder / Güneşin tadına varır / Çocuklarla oynardım / Bir şansım daha olsaydı eğer / Ama şimdi 85’indeyim ve biliyorum, ölüyorum

Evet! Bir başkasının askeri olmayı, tetikçisi olmayı, onun bunun dedikodusunu yapmayı, ona buna iftira atmayı, onu bunu yaftalamayı bırakıp yaşamak lazım. ‘Silgi kullanmadan resim yapma sanatına hayat diyorlar’ zira. Ben bütün silgilerimi attım. Neden mi? Bir daha silgi kullanmayacağım, hayatı en güzel renklere boyayacağım da onun için!

Vırvırlarla, dırdırlarla, onun bunun dedikodusunu yapmayla, ona buna iftira atmakla, dedim, dediyle gününü geçirenlere tavsiye ederim. Yaralarına iyi gelir zira!

DENEMELER (XVII)

‘HİÇBİR ŞEY SÖYLEME O PİÇLERE!’

Ve suçlu olduğumuzu / Ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz / Olmadığını / Ve elimizden bir şey gelmediğinde suçlu olduğumuzu / Ve bunun bize yettiğini / Çoktan biliyoruz.’ H.M.Enzensberger

Marksist edebiyat eleştirisi üzerine olan çalışmaları ile tanınan İrlanda asıllı akademisyen Terry Eagleton; avukat ve edebiyat eleştirmeni Amerikalı solcu Stanley Fish, post-kolonyalizm üzerine incelemeleri ile tanınan Gayatri Spivak ve Lyublyana Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün üst düzey yöneticilerinden ve Lacancı psikanalizm ile Marksist geleneğin günümüzdeki seçkin takipçilerinden olan Slavoj Zizek ile bir zamanların ünlü İngiliz futbolcusu David Beckham dahil, marjinal yönleri ve görüşleri ile ünlü başkaca düşünür, şair, romancı üzerine eleştirilerine yer verdiği ‘Aykırı Simalar‘ isimli kitabında, BBC’nin düzenlediği Mastermind Bilgi Yarışması programına katılan ve Modern İrlanda Tarihini kendisine özel ilgi alanı olarak seçen bir İrlandalının hikayesini anlatır.

İrlandalıya, yarışmada ilk soru olarak İrlanda’nın ilk kadın Cumhurbaşkanı kimdir? diye sorarlar. İrlandalı anında ‘pas’ der. Arkasından ikinci soru gelir Bir zamanlar bütün ülkeyi egemenliği altına almış olan komşu ada hangisidir? İrlandalı hiç duraksamaz ve yine ‘pas’ der. Büyük kıtlıkta en fazla sıkıntısı çekilen ürün hangisidir? sorusuna İrlandalı, düşünme ge­reksinimi dahi duymadan yine ‘pas’ der. Stüdyodakiler yarışmacıyı hayret içinde ve gülümseyerek izlerken, seyirciler arasından bir İrlandalının sesi duyulur; ‘Onlara hadlerini bildir Mick, hiçbir şey söyleme o piçlere.

Bu hikayeyi anlattıktan sonra Eagleton şunları yazar; ‘18.yüzyılın kırsal kesimi ajitatörlerinin gizli derneklerinden, günümüzün Derry ve Belfeast’ın polis sorgulama merkezlerine kadar olan yerlerde, İrlandalılar, o piçlere hiç bir şey söylememeyi çok iyi öğrenmişlerdir. Öyle olduğu için “Ne söylersen söyle, hiçbir şey söyleme” ilkesi bir İrlanda geleneği olarak ünlenmiştir.

İrlandalı tarihçi James Kelly’nin derlediği ‘Last Words/Son Sözler‘ isimli kitabında anlattığı üzere, İrlandalının susmayacağı ve konuşacağı tek yer ‘idam sehpası’dır.

Yazıp çizen ya da orada burada konuşan kimi aydınların başına gelenleri görünce, aklıma Terry Eagleton’ın anlattığı bu hikaye geldi.

Hem kendilerine ve hem de başkalarına kırmızı çizgiler koyan sığ kafaların; hakikat tekeline sadece kendilerinin sahip olduğunu sanan narsist totaliterlerin; sözde Cumhuriyetçi, sözde Atatürkçü sahtekarların; hiçbir fikri bulunmayan, öyle oldukları için de düşünceleri değil, düşündükleri şeyler olan statüye endeksli eyyamcıların; sağduyusu olmayan, aklı, izanı olmayan, sorgulama yeteneği bulunmayan aymazların; kendilerinden farklı olan, farklı düşünen hemen herkesi yaftalayan düşünce polislerinin; hiç tanımadıkları insanlarla ilgili yalanlar uyduran rezillerin; adamlığı olmayan, vefası olmayan, omurgası olmayan korkakların olduğu bir toplumda, yani Türkiye’de, bizim gibi kelaynak kuşlarının hiçbir soruya yanıt vermemesi, hiçbir konuda düşünce ve görüşlerini açıklamaması, idam cezası kaldırıldığı için idam se­hpasında konuşmak da mümkün olmadığından, ya düşüncelerini ölümlerinden sonra açılmak üzere mektupla açıklamaları, ya da fırsat bulabilirlerse ölmeden hemen önce sözlü olarak yapmaları gereki­yor.

Gerçekten çok, ama çok acı, daha vahimi çok utanç verici.

Oysaki düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, demokratik bir toplumda yaşamsal değerdedir. Zira düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, hem yeni ve farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına olanak sağlar, hem de bireylere farklı düşünceler arasında seçim yapma ve yanısıra kendi düşüncelerinin doğru veya yanlış olduğunu sınama olanağı verir.

Herkesin hazır olda durmak zorunda olduğu ortak bir ideoloji olmadığı, aksine insanların farklı olma, farklı yaşama, farklı düşünme hakkının bulunduğu, her türlü görüş ve düşüncenin ifadesinin doğal olarak serbest olduğu noktasından hareket eden ve bireyi, ulusal hukuk öznesi olmasının yanısıra uluslararası hukuk öznesi olarak kabul eden, Anayasamızın 90/son maddesi ile iç hukukun bir parçası haline gelen İnsan Haklan Evrensel Beyannamesinin 19.maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 19.maddesi, Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesinin 10.maddesi ile uluslararası düzeyde,  Anayasamızın 25 ve 26.maddeleri ile de ulusal düzeyde koruma altında olan düşünce ve düşündüklerini ifade etme ve yayma hakkı; Avrupa İnsan Haklan Mahkemesinin ‘Handyside’ kararında işaret ettiği gibi, sadece ‘hoşa giden’ düşünceler için değil, ‘Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden‘ görüşler için geçerlidir.

Aynı şekilde Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne göre, ifade özgürlüğünün işlevlerinden birisi ‘tartış­maya, huzursuzluğa yol açması ve hatta insanları kızdırmasıdır.’ Yüksek Mahkeme’ye göre ‘Konuşma hemen her zaman provakatif ve meydan okuyucudur. O önyargılara ve daha önce oluşmuş kanaatlere saldırabilir ve düşünceyi kabul ettirmek için alışıl­madık önemli etkiler doğurabilir. Bu nedenle ve sınırsız olmamakla birlikte, ifade özgürlüğü, sadece kamusal rahatsızlığın, kızgınlığın ve huzursuzluğun ötesinde, ciddi ve somut bir zararın var olduğunun açık ve mevcut tehlikesi gösterilmedikçe, sansür edilemez ve cezalandırılamaz.

Yine 1996 yılında çıkarılan federal yasanın virtual/sanal çocuk pornografisini yasaklayan hüküm­lerini iptal eden kararında Amerikan Yüksek Mahkemesi, ‘sanal çocuk pornografisinin suç olmadığı­na, zira ortada hiçbir kurban bulunmadığına ve bu şekliyle Anayasa ile güvence altına alınmış ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine’ işaret ediyor ve diyor ki; ‘… Devlet, düşünceyi kontrol etmeye veya caiz olmayan amaçlarla yasaları gerekçelendirmeye kalkıştığı zaman, Anayasanın Birinci Ek Maddesi ile getirilen özgürlükler tehlikeye düşmüş demektir. Düşünme hakkı özgürlüğün başıdır ve ifadenin dev­lete karşı korunması gerekir, çünkü düşünme ifadenin başlangıcıdır.

Kendileri gibi düşünmedikleri için başkalarını düşman ilan edenlere, hedef gösterenlere, olur olmaz şekilde yaftalayanlara, bundan tam 155 yıl önce, 1859 yılında yazdığı abidevi eseri ‘Özgürlük Üzerine” isimli kitabında bakın John Stuart Mill nasıl yanıt veriyor: ‘Bir fikrin susturulması, fikri susturulan insandan daha çok insan cinsine, yaşayan nesle olduğu kadar gelecek nesillere karşı da haydutluktur. Şayet bir teki hariç bütün insanlar aynı fikirde olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın, elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa insanların da bu tek kişiyi susturmaya daha fazla hakları yoktur.’

Aydınlar elbette düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak açıklayacaklar. Zira aydınlar, çağdaş Arap edebiyatının kurucusu, Orhan Pamuk’tan önce Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk ve tek Müslüman yazar olan Necip Mahfuz’un söylediği gibi: ‘… özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dahilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklı…

Son bir söz. Onu da George Orwell, komünizmle dalgasını geçtiği ‘Hayvan Çiftliği‘ isimli özgün romanının önsözünde söylüyor; ‘Özgürlük, insanlara duymak istemediklerini söyleyebilme hakkıysa eğer, bir anlam ifade eder.

Biz de zaten elinde boyayla önüne gelen herkesi boyayan, yaftalayan düşünce polislerine, yani ‘o piçlere’, hem duymak istemedikleri, hem de hiç anlamadıkları ve asla anlayamayacakları şeyleri söylüyor, başka da bir şey söylemiyoruz!

DENEMELER (XVI)

FARKLI OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI!
ERDEMLİ OLMAMANIN, KISKANÇLIĞIN, OMURGASIZLIĞIN VE VEFASIZLIĞIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ!

Yeryüzünde her dert; kendi çaresiyle birlikte doğar!’ MEVLANA

Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ olarak çevrilip yayımlanan özgün adı ‘Status Anxiety’ isimli, hem eğitici, hem düşündürücü, hem de kışkırtıcı kitabında, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü korkusu, başarısızlığımızın toplum tarafından acımasızca yargılanacağı duygusu, başkalarını aslında değerli bir varlık olduğumuza ikna edemeyeceğimiz kaygısı, sonsuza dek başarılı kişilere buruklukla, kendimize ise utançla bakmaya mahkum edileceğimiz sanrısı gibi, bizi fena halde kedere ve hüzne sürüklenme tehlikesinin içine taşıyan evrensel bir endişeyi, statü endişesini inceler ve şöyle yazar: ‘Bizi yüksek statü arayışına yönelten karşı konulmaz isteğin neler olduğu konusunda yaygın birtakım yargılar vardır: bunlardan ilk akla gelenler para, ün, mevkii, itibar ve iktidar edinme hırsıdır.’

Bu tür hırslarla ilgili olarak Adam Smith, 1759 yılında yazdığı ‘The Theory of Moral Sentiments/Ahlaki Duygular Teorisi’ isimli kitabında şunları söyler: ‘Dünyadaki bütün bu hırgür, bu keşmekeş neye hizmet ediyor? Para hırsıyla canımızı dişimize takmış, zenginlik, iktidar, mükemmellik peşinde koşuyoruz; bu koşunun sonunda bizi ne bekliyor? Doğanın gereklerini mi yerine getirmeye uğraşıyoruz? En yoksul işçinin yevmiyesi bile doğanın gereklerini karşılamaya yeter. Öyleyse daha iyi şartlarda yaşamak adını verdiğimiz o yüce amacın bize nasıl bir yararı var? Şu yararı var: bütün bu koşuşturmanın sonucunda gözlemlendiğimizi, ilgilenildiğimizi, bize sempatiyle, beğeniyle, takdirle bakıldığını hissederiz. Zengin adam servetinin keyfini sürer, çünkü aslında o servet ona dünyanın ilgisini ve beğenisini de beraber getirmektedir. Tam aksine yoksul adam, yoksulluğundan utanç duyar, çünkü o yoksulluk onu insanlığın ilgi alanının dışına itmiştir. Bizimle ilgilenilmediği duygusu, insan doğasının en ateşli isteklerine bile ket vuran bir duygudur. Yoksul adam evden işe, işten eve gidip gelen hiç kimsenin fark etmediği adamdır. Dışarıda kalabalığın içinde yürümesi ya da hiç dışarı çıkmadan kendi evinde yaşaması hiçbir şeyi değiştirmez. Her iki durumda da aynı silikliğin ve görünmezliliğin içindedir. Oysa rütbeli ve haysiyetli adam bütün dünyanın gözleri önündedir. Herkes ona bakar, davranışları kamuoyunun ilgi odağıdır. Her sözü, her hareketi ilgiyle karşılanır.’

Aynı konuda J.J. Rousseau gerçekten okunması gereken ‘İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma’ adlı kitabına, ‘Biz her ne kadar bağımsız akıllara sahip olduğumuzu düşünsek de, gerçekte kendi gereksinimlerimizin neler olduğunu anlamak konusunda acınacak durumdayız’ diyerek başlar ve şöyle devam eder: ‘Ruhlarımız, tatmin olmak için neye gereksinme duyduklarını ender olarak dile getirirler. Olur da bir şeyler fısıldarlarsa bile, söyledikleri temelsiz ve çelişkilerle doludur. Aklımız, sağlıklı olmak için tam olarak nelere gereksinme duyduğumuzu açık yüreklilikle ifade eden bir bedene sahip değildir. Tam aksine, susadığında şarap isteyen, yatıp dinlenmesi gerektiğinde dans edeceğim diye ısrar eden bir bedendir. Aklımız, bize tatmin olabilmek için neye gereksinim duyduğunu söyleyen dışarıdaki seslerin etkisindedir. İşte! Dışarıdaki bu sesler, ruhlarımızın ender olarak ifade ettiği bize ait fısıltıları ezer geçer, önceliklerimizi belirlemek adını verdiğimiz o çok yorucu işin üstesinden gelmeye çalışırken bizim dikkatimizi dağıtır.’

Gerek yukarıda bir bölümünü sunduğum eserinde, gerekse siyasal toplumun oluşmasından önceki ‘tabii hal’ durumunu anlatan ‘Sosyal Sözleşme’ isimli kitabında; ‘yaratanın elinden çıkan her şey iyidir, her şey insanın elinde yozlaşır’ ilkesinden yola çıkan Rousseau, insanlar arasında kurulmuş olan ilişkilerin adaletsizliğini ortaya koymaya çalışır. Pek de adil olmayan bir dünyada, mutluluğa ulaşamayan pek çok insan gibi, hayal gücünü seferber ederek gönlüne göre kurduğu pastoral ve romantik bir dünyaya bizi yaklaştıracak ilkeler sunar.

Rousseau, insanlık tarihini, barbarlıktan uygarlığa doğru ilerleyen ve gelişen bir tarih olarak okumaz. Aksine, insanlık tarihini, uygarlıktan barbarlığa doğru giden bir süreç olarak okur. Bu biçimde okuduğu için de, başlangıçta gerçekten gereksinim duyduğu şeyleri içtenlikle ifade ve talep eden insanların, giderek kendisine yabancı şeyleri talep eden, başkasının yaşamlarına kıskançlıkla bakan insanlar olup çıktıklarını ileri sürer.

Rousseau’nun görüşlerinin geçmişte yaşananlarla ne ölçüde bağdaştığı, ne ölçüde insanlık tarihinin ahlaki, sosyal ve maddi gerçeklerine uygun düştüğü tartışılabilir ve hatta Rousseau’nun romantik düşünceleri, moderniteye kin besleyen pastoral bir filozofun hayalleri, varsayımları ve uçuklukları olarak da kabul edilebilir.

Rousseau gibi İsviçreli olan Alain de Botton da, bu konuda Rousseau’dan pek farklı düşünmez. Ona biraz da hak verircesine, insanlık tarihinden bir örnek vererek, bize Kuzey Amerikadaki Kızılderililerin öyküsünü şu şekilde anlatır; ‘On altıncı yüzyılda Amerikadaki yerlilerin yaşamını ele alan kayıtlar, Kızılderililerin maddi açıdan son derece basit, yalın, ancak manevi yönden doyurucu bir yaşamları olduğunu gösteriyor. Bu kayıtlara göre, küçük kabileler halinde ve iç içe yaşayan Kızılderililer, eşitlikçi, dindar, oyunbaz ve savaşçıydı. Para ile pek işleri olmayan, bireysel olarak çok az mal mülk sahibi olan Kızılderililer, meyve yiyerek, avlanarak besleniyorlar, çadırlarda yatıyorlar, hep aynı şeyleri giyiyorlar, aynı ayakkabıları kullanıyorlardı. Kabile şefinin durumu da kabilenin diğer üyelerininkinden pek farklı değildi. Ne var ki, bu basit, bu yalın, bu maddi her türlü olanaktan ve yaşam için gerekli kolaylıktan yoksun ortamda, son derece doyurucu ve mutlu bir yaşam sürüyorlardı. Kıtanın keşfi ve beyaz adamların kıtaya gelmeleri sonrasında, Kızılderililerin yaşamlarında ve statü sistemlerinde olağanüstü değişiklikler oldu. Avrupalı tüccarlarla, teknolojiyle, Avrupa sanayinin ürettiği lüks mallarla, silahla, mücevherle, alkolle tanışan Kızılderililerin, kendileri, yaşamları ve tüketim alışkanlıkları esaslı biçimde değişmeye başladı. O güne kadar değer verdikleri bilgeliğin, doğanın kurallarına bağlı basit ama doyurucu yaşamın, kendilerini korumak ve avlanmak için kullandıkları yayın, okun, mızrağın yerini, Avrupalı tüccarların getirdiği gümüş küpeler, bakır ve pirinç bilezikler, Venedik camından yapılmış kolyeler, aynalar, ipekli dokumalar, ketenden yapılmış üzeri işlemeli elbiseler, içkiler, barut, tüfek, tabanca ve bunlara sahip olma hırsı aldı. Ne var ki, tutkuyla istedikleri bütün bunlara sahip olmak, Kızılderilileri daha mutlu yapmadı. Avrupalı tüccarların getirdikleri şeylere sahip olabilmek için daha çok çalışmaya başlayan, daha çok geyik, daha çok tilki, daha çok yılan öldüren Kızılderililerin sonu yozlaşma, kendi öz değerlerini yitirme, intihar, alkolizm ve mutsuzluk oldu. Kabileler parçalandı. Bölünen kabileler Avrupa mallarını paylaşmak için birbirleriyle savaşmaya başladı. Kızılderililere, Avrupa’nın lüks tüketiminden, modernliğin boyalı dış görünüşünden kendilerini kurtarıp, kabilelerinin alçak gönüllü hazlarına, boş kanyonların şafak ve akşam vakitlerindeki ışıklarına, rüzgarın, yağmurun sesine ve kendi iç seslerine geri dönmeleri yönünde yapılan çağrılar etkili olmadı ve sonuçta bütün bir ırk, bütün bir kültür, otantik değeri olan bir uygarlık yok oldu.’

Alain de Botton’un da işaret ettiği üzere, yaşam, bir endişeyi terk edip ötekine koştuğumuz, bir arzudan sıyrılıp kendimizi bir başka arzunun kollarında bulduğumuz bir süreçtir. Bu sözler elbette, endişelerimizi yenmekle uğraşmamamız, arzularımızı hiçbir biçimde tatmin etmeye yönelmememiz anlamına gelmemelidir. Ama herhalde, yetişkin insanlar olarak şunların da bilincine varmış olmamız gerekir; arzuladığımız bütün bu hedefler, bir kez başarılı olduktan sonra durup dinlenebileceğimizi söyler bize.

Sadece söylemez, bunu vaat de eder. Ama bu vaatler çoğu zaman yerine gelmez. Veya bizim kendi hırslarımız buna imkan vermez.

‘Satın aldığımız ev, araba, markalı giysiler, aksesuarlar, takılar, sahip olduğumuz diğer bütün şeyler gibi, yaşamamızın maddi arka planında eriyip gider ve bir süre sonra onun varlığı fark edilmez olur’ diyor Alain de Botton ve devam ediyor; ‘bize asıl gerekli olan, bizim üzerimizde asıl etkili olan/olması gereken duygusal doyumlardır. Araçların, eşyaların en zarifi ve en donanımlısı bile bize; sevginin, aşkın, dostluğun, arkadaşlığın, aile huzurunun ve sıcaklığının, çocuklarımızın varlığının, onların sağlıklı ve güvende oluşunun yaşattığı doyumu sağlayamaz, bir kavganın veya ayrılığın yarattığı hüsrana çare olamaz. Sahip olamadığımız mal, mülk, mevkii ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyorsak eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur.’

Hangi mesleğin sahibi olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kariyer eğrisi yükselen, rekabetçi yönü gelişmiş bulunan, bir çok yönüyle başkalarından farklı olan her insan bu tür kıskançlıkların muhatabı olmuştur. Henüz olmadıysa, gelecekte bir gün olacaktır. Hele insan malzemesi çok da iyi olmayan, hemen her alanda ortalama insanların bulunduğu, özel sektörde olsun, resmi ve kamusal alanda olsun, liyakatten, hak etmekten daha çok kayırmacılığın, ideolojik özelliklerin tercih edildiği Türkiye’de, daha henüz kıskanılmadı ise, bir gün mutlaka kıskanılacak, yalnız kalacak ve hatta pek çok yerden kovulacaktır.

Hayat insanlara, bazı insanları hediye olarak sunar. Arkadaşlarımız, dostlarımız bize hediye olarak verilmiştir. Onların değerini bilmemiz gerekir. Hayat bazı insanları ise ders olarak verir bize. Hepimizin hayatında hediye olarak verilmiş arkadaş ve dostlar olduğu gibi, ders olarak verilmiş insanlar da vardır. O nedenle hediye olarak verilmiş olanların değerini bilmemiz, onlara karşı vefalı olmamız gerekir. Ders olarak verilmiş olanlardan ise, hem kendimizi sakınmalı, hem de onlardan gerekli dersleri almalıyız. Ders alabilirsek eğer, iyi örneklerden daha ziyade kötü örnekler yarar sağlar bize.

‘Mezarlıklarda dolaşırken, kitabelere göz gezdirdim. Her kitabe, o taşın altında yatan insanın namusuna, şerefine, haysiyetine şehadet eden ebedi bir kefalet senedi gibidir. Hepsi de ya manzum ya mensur bir lisanla size, üzerine dikildikleri ölüyü şöyle tarif ederler: Benim altımda, bütün ömrünü iyilik ederek geçirmiş, hayatında tek kalp kırmamış, tek fenalık yapmamış, vatanına, milletine, ailesine, dostlarına, ömrünü, kalbini ve kesesini cömertçe harcamış eşsiz bir insan yatmaktadır!

Kelimeler, cümleler, ifadeler değişebilir; fakat değişmeyen tek şey, mezar taşının iddiasıdır.

Mezar taşı, her cenazenin, beşeri günahlardan beraatını isteyen ezeli ve ebedi bir avukat gibidir. Bir vatan haininin, bir ana katilinin, bir ocak kundakçısını, bir kasa, bir namus, bir şeref hırsızının, bir kan ayyaşının mezarına dikilen taş bile, ebedi vekaletini üzerine aldığı ölüye tek leke sürdürmemek isteyen bir avukat kesilir. Bunun içindir ki, bir baba katilinin mezarında şu cümleyi okursanız, hiç şaşırmayın!

“Burada, karıncayı incitmekten çekinerek yaşamış bir insan yatmaktadır!”

Bir mezar başında, gaddaresini en haksız cinayetin kanıyla lekelemiş olan bir katile bile hüsnü şehadet eden cemiyet, yaşayan en büyük kıymetin önünde bile boyun eğmek istemez. Ve en sefil bir ölüden bile kıskanmadığı sevgiyi, en üstün diriden esirger, çünkü ölü kıskanılmayan yegane insandır.

Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın ölüsüne yanmamız bundandır.

Bu hakikati düşününce, körün öldükten sonra niçin ‘badem gözlü’ olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

Şimdi; birçok kıymetlerin, ölümlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.

Sanır mısınız ki, dünya Shakespeare’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır, ve Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakla çok masum bir
gaflet göstermiştir?

Hayır … Kurnaz beşeriyetin zekası , bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde kavrayabilmek kabiliyetinden mahrum değildi. Ve bence insanlar, o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanımaları ise, ‘ölüleri kıskanmayışlarındandır.’

Bu hasetten doğan inkarın misallerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz: Hayatlarında iken gördükleri umumi lakaydinin, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller yapılıyor.

Bugün hor gördüğümüz nice nice kıymetler var ki, yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer ‘kıymet’ olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz. Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.
(…)
Görülüyor ki insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır: ‘Ölmek!’
(…)
Yukarıda yer verdiğim bu satırlar Latife Hanım’a (Uşşaki) ait. İpek Çalışlar tarafından yazılan ‘Latife Hanım’ isimli otobiyografik eserde yer alıyor bu sözler. Latife Hanım bu satırları Ahmet Ağaoğlu’nun ölümü üzerine yazmış.

Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ama kıskanılmamak için ölmeye gerek yok. Aksine inadına yaşamak gerekir.

Hayat elbette ciddi bir şeydir ve mutlaka ciddiye alınmalıdır. Ama hayatı her zaman çok fazla ciddiye de almamak gerekir. Zira hayat, ciddi olduğundan daha çok, bir şakadır, bir fıkradır. Mark Twain da onu söylüyor zaten ‘Hayat seni güldürmüyor ise, espriyi anlamamışsın demektir.’

Evet, bazı zamanlar espriyi anlayamıyoruz. Biraz daha büyüyelim hele, o zaman anlarız herhalde!

Bir de hediyesi var bu yazının. Bir şiir. Alfred Tennyson’a ait;

Gelin dostlarım,
Henüz vakit çok geç değil,
Yeni bir dünya arayalım,
Bunun için gün batımına kadar uzanalım.
Gücümüz yetmese de,
Yeri göğü sarsmaya,
Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe.
Zaman ve kader bizi zayıflatsa da,
İrademiz yeterlidir,
Çabalamaya, aramaya, bulmaya
Ve asla pes etmemeye.

DENEMELER (XV)

KENDİNİ BİL!

Yol almaya değil, yol olmaya çalış

“Mal mülk edinmekten, şan ve şöhreti önemsemekten utanmıyorsunuz, ama ruhunuzla ilgilenmekten kaçınıyorsunuz.”

Bu sözler, arkasında yazılı hiçbir şey bırakmadığı halde 2500 yıldır insanlara yol gösteren bilge Sokrates’e ait. Ünlü savunmasında söylüyor bunları.

Michel Foucault’nun “Benlik Teknolojileri” isimli eserinde ifade ettiği üzere, insanın ruhu ile ilgilenmesi, yaşam felsefesinin iki temel ilkesini içerir: Bunlardan birincisi “kendine dikkat etmek/kendine özen göstermek”, ikincisi ise “kendini bilmek/kendini tanımak” ile ilgilidir. Bu iki ilkeden insanın kendisine özen göstermesini, ilgi göstermesini emreden “kendine dikkat etmek/kendine özen göstermek” ilkesi, bir tefekkürden daha çok bir eylem, bir teknik olan “kendini bil/kendini tanı” ilkesine anlam ve işlerlik kazandırır.

Her iki ilke de “ben’in inşası” ile ilgilidir. Çok daha sonraları Hıristiyanlık öğretisi tarafından uygulanan nefsin köreltilmesi, dünyevi arzulardan kurtulmak için tefekküre dalmak, ruhani yöneticilere mutlak itaat etmek, kefaret süresinin sonunda günah çıkarmaya hazırlık olarak vicdanı sorgulamak gibi öz-inceleme tekniklerinin tarihi, insancıl bir öz-çözümleme kavramı geliştirmiş olan Stoacı felsefeye kadar uzanır.

‘Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu/Kendini tanıyan Rabbini tanır’ diyen Hadis-i Şerif’te ifade edildiği üzere, “kendini bil/kendini tanı”’ ilkesinin İslami öğretide de özel bir yeri ve anlamı vardır. Yunus Emre’nin ‘İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Ya nice okumaktır’ dizeleriyle ifade ettiği “kendini bilmek/kendini tanımak” ilkesi, İslam tasavvufunun da özüdür.

İslam tasavvufunun diğer bir büyüğü Mevlana ‘Canın da bir can var, o canı ara … / Beden dağında bir mücevher var, / O mücevherin madenini ara … / A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara; / Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.’ demekle de aynı şeyi söylüyor. Yani kendini tanıdıkça, kendini bildikçe, içindeki değerleri anladıkça ve keşfettikçe gerçek anlamda insan olursun diyor.

Gerek tasavvuf anlayışının, gerekse Stoacı felsefenin uyguladığı bu tekniklerin amacı, kişinin bu dünyanın gerçekleriyle daha etkili biçimde baş edebilmesini sağlamaktır. Diğer bir deyişle amaç, insanın kendisini öteki dünyaya değil, bu dünyaya hazırlamasıdır. Yani insanın sağlıklı, düzenli ve ahlaklı yaşamın erdemlerini kavraması, benliklerinin efendisi olmanın bir yolu olarak sükutu ve dinleme sanatını öğrenmesidir.

“Alkibiades I” isimli eserinde Platon, bilge Sokrates’in henüz kamusal ve siyasal yaşamına başlamak üzere olan, halkın önünde konuşmayı ve sitede dilediği her şeyi yapabilecek güçte olmayı isteyen genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki kamusal yaşamın sorumluluklarına hazırlamak için ona “kendine dikkat etme/kendine özen gösterme” ve “kendini bilme/kendini tanıma” tekniklerini öğretişini anlatır.

Yazılış tarihi kesin olarak belli olmayan, sanal bir Platonik diyalog olması da olası olan “Alkibiades I” diyalogunun temeli, tüm Platoncu felsefenin de çıkış noktasını oluşturan “kendine dikkat etme/kendine özen gösterme” ve “kendini bilme/kendini tanıma” ilkelerine dayanır.

Çok uzun olan bu diyalogun önemli bir kısmı aşağıdaki gibidir.

Sokrates: Kendisinin ne olduğunu bilmek kolay bir şey midir? Ve o “kendini bil” yazısını Delphi tapınağına yazan insanı ciddiye almamalı mıyız? Yoksa kendini bilmek herkesin elinde olmayan güç bir şey midir?
Alkibiades: Kendini bilmenin herkesin elinde olduğunu çok kere düşündüm, ama bunun çok zor bir şey olduğunu da düşündüm.
Sokrates: Zor olsun, kolay olsun, başka bir yol yok. Kendimizi bilirsek, kendimizle nasıl ilgilenebileceğimizi de biliriz. Bu bilgi olmazsa, kendimizle ilgilenmek mümkün olmaz.
Alkibiades: Doğru.
Sokrates: Kendi varlığımız nedir? Bunu nasıl bulabiliriz? Bunu bulursak ne olduğumuzu da biliriz, ama eğer onu bulmazsak, ne olduğumuzu asla bulamayız.
Alkibiades: Haklısın.
Sokrates: Başkalarına ait olan şeyleri bilmez isek, şehre ait şeyleri de bilemeyiz.
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Böyle bir adam şehir işlerini idare eden bir adam olamaz.
Alkibiades: Olamaz.
Sokrates: Ne yaptığını bile bilmez.
Alkibiades: Evet, bilmez.
Sokrates: Bilmeyen yanılmaz mı?
Alkibiades: Elbette yanılır.
Sokrates: Yanılınca da hem kendine, hem de şehre kötü davranmaz mı?
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Kötü davranınca mutsuz olmaz mı?
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Peki ya ilişki kurduğu, birlikte olduğu kimseler?
Alkibiades: Onlar da mutsuz olur.
Sokrates: Öyleyse, bilge ve iyi olmadıkça kimse mutlu olamaz.
Alkibiades: Evet kimse olamaz.
Sokrates: Demek ki kötü insanlar mutsuzdur.
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Mutlu olmak için, şehirlerin, ne duvarlara, ne üç sıra küreklilere, ne tersanelere, ne de nüfusa ve geniş arazilere ihtiyacı vardır. Gerekli olan şey erdemdir, öyle değil mi?
Alkibiades: Evet öyle.
Sokrates: O halde şehir işlerini iyi görmek istiyorsan, şehirlilere erdem aşılamalısın.
Alkibiades: Kuşkusuz.
Sokrates: Peki, kişi kendinde olmayan bir şeyi başkasına verebilir mi?
Alkibiades: Nasıl verebilir ki?
Sokrates: Öyleyse önce sen erdem edinmelisin; bu, yalnız kendinle ve kendine ait şeylerle değil, fakat aynı zamanda, şehirle ve şehre ait şeylerle de ilgilenmen demektir, zira onları idare etmek isteyen kişiye bu gerekir.
Alkibiades: Doğru söylüyorsun.
Sokrates: Eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlığa ve kötülüğe yönelir. Karanlıkta olursan, kendinle ilgili olarak cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki, yapacağın iş de kötülük olur.
Alkibiades: Öyle olur.
Sokrates: Bir şehirde erdem yoksa kötülükler önlenemez.
Alkibiades: Kuşkusuz.
Sokrates: Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir.

Yani tam da şairin dediği gibi;

‘Çünkü her şey bu yoldur
Bu yol hayat yoludur
Ve bu yoldan geçerek
Cümle gülzare gelir’

Bu yol erdem yoludur, erdemin yoludur, erdemli olmanın ve olanın yoludur.

Erdem yok ise eğer, vefa yok ise eğer, gerisi ve berisi boştur.

Tüm iktidar sahiplerine ve de iktidara talip olanlara duyurulur!

DENEMELER (XIV)

CUMARTESİNİZ GÜZEL OLSUN!

Müzik çalıyor kafamın içinde. Tekrar yeniden çalıyor … Asla sonu gelmeden …’ Carole King

Sevdiğim, değer verdiğim arkadaşlarıma, misafir gittiğim tanıdıklara, beni hatırlasınlar, güzel hatırlasınlar diye kitap, ya da müzik cd’si alırım. Dün beni ziyarete gelen değerli meslektaşım ve arkadaşım Egemen Tomak da böyle düşünmüş olacak ki, bana hediye olarak bir kitap getirdi. ‘Müzikofili-Müzik ve Beyin Öyküleri’ Kitabın yazarı Oliver Sacks. Kitap, nörolog olan Sacks’ın meslek hayatında karşılaştığı vaka öykülerinin derlemesinden oluşuyor. Kitapta toplanan vakaların ortak özelliği, geçirdikleri hastalık veya kazalar sonrasında insanların müziğe karşı geliştirdikleri yakın ilgi ve duyarlılık.

Gece yatmadan önce, kaynakçası ve diziniyle birlikte 381 sayfadan oluşan kitabın 50 sayfasını okudum. Sanırım okuduklarımın etkisinden olacak, bütün gece müzik dolu rüyalar gördüm. Sabah saat beşte Alexander Borodin’in ‘Prens İgor’ isimli eserinin melodisiyle uyandım. Kendimi biraz toplayınca, rüyamda en son dinlediğim parçanın ‘Prens İgor’ olduğunu anımsadım.

Güneş daha doğmamıştı. Yattığım odanın penceresini açtım. Dışarıda güzel, açık bir hava vardı. Yıldızlar görünüyordu uzakta. Dünkü yağmurlu havadan eser yoktu. Gökyüzünün rengi, ‘Andrey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe’ gibiydi. Gece mavisiydi yani. Ama yine de Orhan Veli’nin söylediği gibi bir şey vardı havada. Yani ‘İçkiye benzer bir şey var bu havalarda; / Kötü ediyor insanı, kötü. / Hele bir de gariplik oldu mu serde, / Sevdiğin başka yerde, / Sen başka yerde…’

Pencereden içeriye, odama, serin ve taze hava girdi. Derin bir nefes aldım. Dışarıda hiç kimseler yoktu. Uzaktan köpek havlamaları geliyordu. Başkaca herhangi bir ses ve nefes duyulmuyordu. Her taraf sessiz ve çok sakindi. Kendime bir sabah kahvesi yaptım. Çalışma masama oturdum. Sonra interneti açtım. YouTube’dan ‘Prens İgor’u buldum. Başka hiçbir şeyle uğraşmadan müziğin sesine yoğunlaştım ve parça bitene kadar oturduğum yerden hiç kalkmadım.

Üzerimde sabahın sakinliği, dinginliği vardı. Ama boğaları dahi dinledikleri zaman sakinleştiren klasik müzik, beni daha da sakinleştirdi. ‘Prens İgor’ beni aldı yıllar, yıllar öncesine, 1960’lı yıllara götürdü.

1960 yılında, kolejde hazırlık sınıfı öğrencisi iken, müzik hocamız Cevat Cangatin, her dersin son 15 dakikasında bize klasik müzik dinletirdi. Mozart’ı, Bach’ı, Çaykovski’yi, Beethoven’i, Chopin’i, Ravel’i, Vivaldi’yi, Borodin’i, Schumann’ı, Stravinsky,’i, Debussy’i ve diğerlerini daha o yıllarda dinlemeye başlamıştık. Çok sesli müziğe kulağım alışkın olmadığı için, önceleri yadırgadığım bu müziğin giderek sevdalısı oldum. ‘Prens İgor’u da ilk kez o zaman dinlemiştim.

Müzik dersimizin olduğu gün Cumartesi günüydü. O yıllarda Cumartesi günleri yarım gündü. Hafta sonu tatili Cumartesi günü saat birde başlardı. Bundan olacak benim en çok sevdiğim gün, hem o yıllarda, hem de sonraki yıllarda ve halen Cumartesi günüdür. Yatılı okuduğum için Cumartesi günleri evci çıkardık. Yatılı okuyan öğrenciler için evci çıkmak, özgür olmak demektir. Ondan olacak, o zamandan beri Cumartesi günü, benim özgürlük günümdür. Bugün de günlerden Cumartesi. Yani bugün ben özgürüm.

Müzikle başladım, müzikle devam edeyim. Orta ikinci veya üçüncü sınıfta hayatımıza caz girdi. Afrika’dan getirilen kölelerin, Amerika’nın pamuk tarlalarında ve demiryollarında çalışırken söyledikleri şarkılardan doğan, o nedenle siyahların müziği, yani etnik müzik olan caz, bizi hüznün arkadaşlığı ile tanıştırdı. Sadece hüznün arkadaşlığıyla değil, isyanla da buluşturdu bizi. Zira caz olsun, onun kardeşi blues olsun, eğlence değildir, hüzündür, Attila İlhan’ın ‘aslolan hüzündür’ dediği şeydir yani. ‘Melali tanımayan nesle aşina değiliz’ diyor Ahmet Haşim. Caz ‘melal’dir, yani ‘hüzün’dür.’ Biz onunla büyüdük ve elbette onu tanımayanlara aşina değiliz. Caz, kurulu düzene, bu düzenin haksızlıklarına, sömürüsüne yönelik bir isyan, bir itirazdır; geleneklere yönelik bir eleştiridir; acının, hüznün, yalnızlığın çığlığıdır.

Bu itirazın, isyanın, eleştirinin, hüznün, acının, yalnızlığın en güçlü sesleri ise; Art Blake, Billie Holiday, Charlie Parker, Dizzy Gillespie, Ella Fitzgerald, Duke Ellington, Glenn Miller, Sarah Vaughan, Louis Armstrong, Nat King Cole’dur. Bunlar bizim de vazgeçilmezlerimiz idi. Zevkle dinlerdik hepsini. Sadece dinlemekle kalmadık, hem yaşımızın, hem de cazın, caz felsefesinin etkisiyle, evde de, okulda da, mahallede de isyankar ve itirazcı olduk.

Eteklerin kısaldığı, saçların, favorilerin uzadığı, blucinlerin, loaferlerin çoğaldığı o yıllarda, dinlediğimiz ve sevdiğimiz, Amerikalıların ‘The Woice/Ses’ diye isimlendirdikleri Frank Sinatra’nın ‘I did it my way / Yolumu Kendim Yaptım’ isimli şarkısı, bana da hayat yolunda ‘kendi yolumu kendim yapmam’ gerektiği konusunda rehber olmuştur hep. Şöyle diyordu Sinatra; ‘For what is a man, what has he got? / Bir adam ne ise o mudur? / If not himself, then he has naught. / Eğer değilse, o zaman o hiçbir şey değildir. / To say the things he truly feels / Söyledikleri gerçekten hissettikleri ise, /and not the words of one who kneels / ve birisinin diz çökerek söylediği sözcükler değil ise, / The record shows I took the blows and did it my way! / Kayıtlar rüzgâra kapıldığımı ve kendi yolumu kendimin yaptığımı gösterir! / Yes, it was my way / Evet, bu benim yolumdu.’

Hüzünlü, boğuk sesiyle bizi büyüleyen Louis Armstrong’un ‘What a Wonderful World / Ne Harikulade Bir Dünya’ isimli şarkısı, tıpkı Nazım Hikmet’in ‘Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime / Ağaçlarını, çiçeklerini ve insanlarını seviyorum’ dizesi gibi, hayatı ve herhalde Tanrı’nın yarattığı en güzel eser olan dünyayı sevdirdi bize. Bizi çok etkileyen o uzunçalarında Louis Armstrong şunları söylüyordu; ‘I see trees of green, red roses too, / Ağaçların yeşilini, kırmızı gülleri de görüyorum / I see them bloom for me and you, / Onların benim ve senin için çiçek açtıklarını görüyorum / And I think to myself what a wonderful world / Ve kendi kendime ne harikulade bir dünya diye düşünüyorum’

Sonra Beatles. Liverpoollu dört gençten oluşan, müzikte devrim yaratan bu çılgın, bu asi, bu isyancı grubun seslendirdiği bütün parçalar, ama herhalde en çok şimdi artık klasikleşmiş olan ‘Yesterday’, yani ‘Dün’ isimli parça dilimizden hiç düşmezdi: ‘Yesterday, all my troubles seemed so far away / Dün, sorunlarım çok uzak görünüyordu / Now it looks as though they’re here to stay / Şimdi kalmak için bura dalarmış gibi görünüyor / Oh, I believe in yesterday / Oh, düne inanıyorum / Suddenly, I’m not half the man I used to be / Birdenbire, eskiden olduğum kişinin yarısı bile değilim / There’s a shadow hanging over me / Üzerimde asılı kalan bir gölge var / Oh, yesterday came suddenly / Oh, dün aniden geldi / Why she had to go I don’t know, she wouldn’t say / Neden gitmek zorundaydı bilmiyorum, söylemedi / I said something wrong, now I long for yesterday / Yanlış bir şey söyledim, şimdi dünü iple çekiyorum.’

Ve blues, ve rock ve elbette Elvis Presley. Elvis Presley’i her dinlediğimde, onun o güzel sesi, yumuşacık yorumu beni bulunduğum mekandan ve zamandan alır, başka başka mekanlara, zamanlara götürür. İlk gençlik yıllarıma taşır beni. Belleğime kazınmış o güzel şarkısı ‘Love Me Tender/Beni Yumuşacık Sev’ çalmaya başlar hemen; ‘Love me tender, / Love me sweet, / Never let me go. / You have made my life complete, / And I love you so. / Love me tender, / Love me true, / All my dreams fulfilled. / For my darling I love you, / And I always will. / Love me tender, / Love me long, / Take me to your heart. / For its there that I belong, / And will never part. / Love me tender, / Love me dear, / Tell me you are mine. / I’ll be yours through all the years, / Till the end of time. / When at last my dreams come true / Darling this I know / Happiness will follow you / Everywhere you go.2

Yani; ‘Beni yumuşacık sev/ Beni yumuşacık sev/ Beni tatlı sev/ Gitmeme asla izin verme / Sen hayatımı tamamladın / Ve seni bu yüzden seviyorum / Beni yumuşacık sev / Beni sev gerçekten / Bütün hayallerim gerçekleşti / Sevgilim, seni seviyorum / Ve her zaman seveceğim / Beni yumuşacık sev / Beni uzun süre sev/ Beni kalbine götür/ Ait olduğum yer orası olduğu için/ Ve asla ayrılmayacağız / Beni yumuşacık sev / Beni içten sev / Benim olduğunu söyle / Ben yıllar boyu senin olacağım / Zaman sona erinceye kadar / En sonunda hayallerim gerçek olduğunda / Sevgilim benim bildiğim bu / Mutluluk seni takip edecek / Senin gittiğin her yere gidecek.’

Okulun caz, blues, rock, pop müzik icra eden çok başarılı bir orkestrası vardı. Orkestranın solisti, şimdi Ankara Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yapan, okulun ilk mezunlarından olan Bülent Yentür’dü. Bülent Abi, aynı zamanda okulun futbol takımının da kaptanıydı. Hem müzikte, hem de futbol ve basketbolda son derece başarılı olan Bülent Abi çoğumuzun idolüydü.

Ve elbette bizim olan, bizden olan, ruhumuza, yüreğimize dokunan, duygularımıza tercüman olan Türk Sanat Musikisi. Yaralı, ağır yaralı şarkılar, bizim şarkılarımız. O zamanlar da severdim, şimdi de çok severim. Zaman zaman da söylerim. Rahmetli annem ‘sesin güzel olsun diye sana bebekliğinde kız memesi emzirdim’ derdi. Belki ondan olacak sesim güzeldir. Okulun Türk Sanat Musikisi ve Halk Musikisi koroların daydım. Solo da yaptım. İçinde ismimin de geçtiği, sözleri ve bestesi Ahmet Mithat Efendi’ye ait olan ‘Meftunun oldum ey veçh-i Ahsen/Vazgeçmem artık bir lahza senden’ isimli kürdîlihicazkâr şarkı, Zeki Müren’in ‘Gözlerinin içine başka hayal girmesin/ Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin’ isimli ‘Beklenen Şarkısı’ hala en gözde şarkılarımdır.

Ve türkülerimiz. Buram buram Anadolu, Anadolu insanı kokan, halk kokan türkülerimiz. Yaşar Kemal’in derlediği ağıtlar. Anaya yakılan, evlada yakılan, sevgiliye yakılan ağıtlar. ‘Bir yiğit gurbete çıksa / Gör başına neler gelir / Merd’in, sılayı andıkça / Yaş gözüne dolar gelir’ ya da ‘İncecikten bir kar yağar, / Tozar Elif Elif deyi / Deli gönül abdal olmu / Gezer Elif Elif deyi’ diyen Karacaoğlan. ‘Huma kuşu yere düştü ölmedi, düştü ölmedi / Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı / Dedim yare gidem nasip olmadı / Ağlama gözlerim Mevla Kerim’dir’ diyen Pir Sultan Abdal. ‘Ben yürürem yane yane, Aşk boyadı beni kane / Ne akilem ne Divane, Gel gör beni aşk neyledi’ diyen Yunus Emre. O boğuk, o buğulu, o acılı sesiyle ‘Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece / Bilmiyorum ne haldeyim / Gidiyorum gündüz gece’ diyen Aşık Veysel. Her biri ayrı güzelliktedir. Her birinde ‘bir ben vardır … benden içeri.’

Müzik, ‘kelimelerden, yani şiirlerden daha kifayetli’dir. İnsanı terbiye eder, dinlendirir, sakinleştirir, yüreğini yumuşatır, ‘şiir gibi kibarlaştırır’ insanı. Müzik güzel şeydir velhasıl. İnsanı hemen ele geçiren, anılar, imgeler dünyasına alıp götüren ilahi bir şeydir. Belki de insanın doğadan esinlenerek yaptığı en güzel şeydir. John Keats’in dediği gibi bir şeydir. Yani ‘tatlıdır çalınan ezgiler; fakat hiç duyulmayanlar daha tatlıdır.’ Ben duyulmuş olanları paylaştım sizinle. Dilerim hep birlikte, daha henüz duyulmayan, ‘daha tatlı’ olanları dinleriz gelecekte. En güzel müzik daha henüz yapılmamıştır zira ve ‘gelecek uzun sürer’ nasıl olsa.

Cumartesiniz müzikli olsun, Cumartesiniz güzel olsun!

DENEMELER (XIII)

KÖTÜLÜĞÜ ÖĞRENMEMEK!

Radyosu açıktı. Öylece uzandı yatağına. Müzik dinlerken uyuyup kalmıştı. Sabah uyandığında, en son dinlediği parçanın Bryan Ferry’nin ‘Kiss and Tell’ adlı şarkısı olduğu aklına geldi. Bir de gece rüyasında, kırda yürürken başına defneden bir taç konulduğunu hatırladı. Goethe’nin, İtalyan şair Torquato Tasso’nun hayatını konu alan aynı isimli oyununda ‘Her nerede bir defne tacı görseniz bilin ki / Mutluluktan çok kederin bir işaretidir bu’ dediği aklına geldi. Kederli bir gün mü yaşayacağım acaba diye endişelendi. Bu endişeyi aklından hemen kovdu. Kırlar beni çağırıyor, gitmemek olmaz diyerek sabah erken saatte evden çıktı. Evinin yakınındaki kır bahçesine gitti. Bahçedeki ağaçların altındaki banklardan birisine oturdu, sabah kahvesini içti.

Bahçede ondan başka oturan hiç kimseler yoktu. Sonbahar daha ağaçlara ve çimenlere gelmemişti. Ondan olacak ağaçlar da, çimenler de yemyeşildi. Çevrede çeşit çeşit ağaçlar vardı. Uzaktan kavak ağaçları görünüyordu. Kavak ağaçlarını çocukluğundan beri çok severdi. Küçükken anne dedesinin evinin bahçesine diktiği kavak, onunla beraber büyümüştü. O kavak ağacının altında, adeta bir cam kırığı gibi kalan çocukluğunu düşündü. Hayatta dik durmayı, o kendisinin diktiği kavak ağacından öğrenmişti.

Ona göre ağaçların hemen hepsi aynı dili konuşurlar, ama kavak ağacı farklı bir dille konuşur, diğer bütün ağaçlardan ayrı türküler söylerdi. Oturduğu yerden, bir o yana, bir bu yana sallanan kavak ağaçlarına baktı. Kavak ağaçlarının uzaktan, uzaktan gelen yapraklarının hışırtılarını, aynı türküyü değişik makamlarda fısıldamalarını dinledi. Sonra içinden ‘İzmir’in kavakları / Dökülür yaprakları / Bize de derler çakıcı / Yar fidan boylum / Yıkarız konakları’ türküsünü mırıldandı.

Gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Kurşuni ve siyah renkteki bulutlar, yağacak yağmurun habercisi gibiydi. Sabahın serinliğiyle, yağmur bulutlarının serinliği birbirine karışmıştı. Hava pek soğuk olmasa da, insanı üşütecek kadar serindi. Ama o üşümüyordu. Rüzgar fısıldar gibi esiyor, yüzünü, yanağını okşuyordu. Sonbahar hükmünü icra ediyor, adeta kış, ben gelmeye hazırım, sıramı bekleyemeyecek kadar sabırsızım diyordu.

Orada yağmur yağana kadar öylece birkaç saat oturdu. Ne bir şey okudu, ne de bir şey yazdı. Düşündü sadece. Kendisini düşündü. Zira onun en önemli işi, üzerinde en çok çalıştığı dersi, kendisiydi. Kendisini onun için gezdiriyor, onun için kendi bakımını yapıyor, bozulan ayarlarını onun için düzeltmeye çalışıyordu.

İnsanların birbirini gözetlediği, hemen herkesin birbirinin müfettişi olduğu, bol miktarda düşünce polisinin ortalıkta dolaştığı, tarzıyla, fikriyle, meşrebiyle birbirine benzeyen, üslupsuz, içeriksiz, derinlikten yoksun insanların bulunduğu yerlerden mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışıyor, onun için kendisini gezdiriyordu.

Böyle yaparak, geçmişin dile dökülmeyen tenhalığında dolaşmıyor, günlük hayatın başıboş ayrıntılarına takılmıyordu.

Onca yıl emek verdiği, hizmet ettiği yerlerden kendisini kovmaya çalışan, durmadan belden aşağıya vuran, ‘kendi bahçesinde dal olamayıp da, gelip başkasının bahçesinde ağaçlık taslayan’ besleme delikanlılar geldi aklına. Kavaklardan öğrendiği sabrın bilge duruşuyla, şairin ‘Ey tarih! / Ey zaman! / Kim kimi kimin toprağından sürerken / Kim kimi kimin toprağına kabul ediyor?’ mısralarını terennüm etti kendi kendine.

Uzaktaki bir radyodan, ya da teypten, iki eli yüreğinde bağlı, ağır yaralı bir şarkı geldi kulağına. Biraz dinledi, sonra boş ver, dışarıyı dinleme, dışarıdaki gürültü patırtıyla ilgilenme, içeride kal, kendinle ilgilen, kendini dinle dedi ve kendine döndü tekrar.

Benim de zaaflarım, zayıf yanlarım var, üzerinde çalışmaya zaman bulamadığım, ya da zamanımın yetmediği veya doğarken genlerimle beraber getirdiğim ve o nedenle şahsen çok da sorumlu olmadığım sığ yönlerim var, adam olmak için daha yontmam gereken pek çok sivri yönüm var diye geçirdi içinden. Ama sonra, insan pek öyle kolay kolay büyüyemiyor, ite kaka, düşe kalka, sağa sola yalpalayarak, canı yanarak büyüyor, ancak böyle yaparak adam ediyor kendisini diyerek teselli buldu.

Dış dünyaya zaman zaman kapılarını onun için kapatıyordu zaten. Kendisini onun için orada burada gezdiriyordu. Kapısını bazı insanlara onun için kilitlemişti. Böyle yaparak kirlenmiş çevresini değiştirmeye, kirletilen duygu ve düşüncelerini temizlemeye, aklındaki bazı ambargolardan kurtulmaya, sırtındaki bazı bagajları atmaya, içindeki çöpleri yok etmeye, özetle ruhunu yüceltmeye çalışıyordu.

Zira insanlık komedisinin veya trajedisinin, insanın sefaletinin başladığı yerin, ruh yoksulluğu olduğunu biliyordu.

Ama insanlardan da kaçmıyordu. Yine insanlarla birlikte oluyordu. Sadece, aynı şiiri okuduğu, aynı şarkıyı, aynı türküyü söylediği, aynı dili konuştuğu, aynı duyguları paylaştığı insanlarla birlikte olmak istiyor, o tür insanlarla düşüp kalkıyordu.

Ara sıra kırlara, parklara, yollara gitse veya götürse de kendisini, hayatın ve zamanın içindeydi hep. Zira geçmişin hayatının bir parçası olduğunu, ama yaşandığını ve bittiğini, geleceğin ise asla tükenmeyeceğini, hayatın her durumda hükmünü icra edeceğini ve mutlaka, hem kendisini, hem de hayata dahil olan her insanı değiştirip yenileyeceğini biliyordu.

Hayatın kimseyi takmadığını, arkasına bakmadığını, geleceğe, hep geleceğe doğru yürüdüğünü bildiği için, kendisini yenilemeye, oldurmaya, hızla akıp giden zamana ayak uydurmaya çalışıyordu. Yine de hayata yetişemem biliyorum, ama öyle de olsa, bir yere veya bir şeylere takılmadan onunla birlikte akıp gitmem gerekir diye düşünüyordu. Bir gün gelip hayat kendisinden hesap sormasın, geç kaldığı için yüzüne bazı kapılar kapanmasın diye, ‘uzun ince bir yolda, gidiyorum gündüz gece’ diyor ve kendisine güzel şeyler vaat eden geleceğe doğru yürüyor, yürüyordu.

Bu yaşa geldin, daha ne öğrenmesi, ne büyümesi, ne oldurması diye düşünmüyor, Sokrates’in baldıran zehirini içmezden hemen önce flüt çalmayı öğrenmeye çalışırken, ‘az sonra öleceksin, bunu öğrenmenin sana ne yararı olacak‘ diyenlere verdiği ‘ölmeden önce bunu çalmayı öğrenmeliyim‘ yanıtı gibi, hayata ve kendisine olan saygısından, verdiği değerden ötürü, ölene kadar kendisine emek vermeye, öğrenmesi gereken şeyleri öğrenmeye, hayata bu şekilde tutunmaya çalışıyor, böylece kendisini belirsiz bir geleceğe hazırlıyordu.

Sabahattin Ali’nin, tutkuya dönüşmüş sıra dışı bir aşk hikayesini anlattığı ‘Kürk Mantolu Madonna’nın kahramanı Raif Bey’in ‘… ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyorum’ sözü geldi aklına. Kendisinin de öyle bir yaşamı olduğunu düşündü. Yeniden dünyaya gelsem, yine kendim olarak dünyaya gelmek isterim, kendimi entelektüel yönden ve manevi olarak oldurma sürecinde mücadele ederek kazandığım aynı erdemlere, aynı ilkelere, aynı akla, aynı yüreğe, aynı vicdana ve ahlaka sahip olmak isterim diye geçirdi aklından.

Bugün ölsem, Cemal Süreya’nın yazdığı gibi; ‘Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte. / Her ölüm erken ölümdür / Biliyorum Tanrım. / Ama, ayrıca, aldığın şu hayat / Fena değildir.. / Üstü kalsın’ der, arkama bakmadan giderim dedi.

Hayatta uğraşılıp elde edilecek en gerekli şey nedir‘ diye sordu kendisine? Eski Yunanlı kinik Antisthenes’in verdiği şu yanıt geldi aklına; ‘Kötülüğü öğrenmemek!

Çok şükür, bu yaşıma kadar çok şey öğrendim, bir tek kötülüğü öğrenmedim, öğrenemedim, bu da bana yeter dedi.

Akşam oldu, evine geldi. Bir yandan Hendel’in Alcina Operası’nın ‘Arleen Auger’ isimli aryasını dinlerken, diğer yandan sizin bu okuduklarınızı yazdı.

Bu son cümleyi yazmadan önce, Aydın Boysan’ın ‘şiir kibarlaştırır‘ sözü geldi aklına ve bir de şiir okudu Murathan Mungan’dan; ‘… ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla / günlerin dökümünü yap / benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerimizi / kim bilebilir ikimizden başka? / …. / yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi / bir düşün / emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya / şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada / ölmüş saatleri karşılaştır yaşayan mutsuzlukla / bunlar da bir işe yaramadıysa / demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda’

Yazıyı bitirdi, sonra iyi geceler dedi kendisine, güzel bir rüya görmek umudu ve dileğiyle uyumaya gitti.

DENEMELER (XII)

GENÇLİK PARKI

‘Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında. / Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil , / Rüzgarda uçan tüy bile / Benim kadar hafif değil. / Başım sükutu öğüten / Uçsuz bucaksız değirmen; / İçim muradına ermiş / Abasız, postsuz bir derviş. / Kökü bende bir sarmaşık / Olmuş dünya sezmekteyim, / Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim.’

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu güzel ve anlamlı şiiri gibi bir gün geçirdim dün. Yani hem zamanın içinde, hem de büsbütün dışında. Yekpare, ama çok geniş an’ların parçalanmaz akışında, içim muradına ermiş, abasız, postsuz bir derviş, kökü bende bir sarmaşık gibi ve sükutu öğüten bir başla gezdim bütün gün.

Tanpınar’ın dizelerinin aksine, bir garip rüyanın rengiyle uyuşmuş şekiller yoktu yanımda, arkamda, önümde. Aksine gördüğüm hemen her şey, çok devingen, çok canlı, çok, hareketliydi. O hareketliliğin içinde, ben de kendimi rüzgarda uçan tüylerden daha hafif hissettim. Mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzmedim gün boyunca. Ama mavi ve zaman zaman arasına beyaz bulutlar karışmış masmavi bir göğün, parlayan, ama yakmayan bir güneşin, esen, ama hiç rahatsız etmeyen bir rüzgarın altında dolaştım gün boyunca.

Neler mi yaptım? Nerelere mi gittim? İşte dünün hikayesi!

Her zaman olduğu gibi dün sabah da erken kalktım. Çalıştım önce. Sonra biraz yeni aldığım kitabı, Metin Hara’nın ‘kendinde başlayıp yine kendinde biten, bir çırağın yola düşmesi, bir aşığın kalp atımı, bir çocuğun gülümsemesi, bir tohumun toprağa kavuşması, kalbinin derinliklerinde hayalini kurduğun bambaşka bir dünyanın yol haritası’ diyerek takdim ettiği ‘Aşkın İstilası-YOL’ isimli kitabını okudum.

Güneş doğdu, yükseldi epeyce, köpeğim Tarçın’la birlikte gezmeye çıktım. Az dolaştıktan sonra tasmasını çıkardım, özgür bıraktım onu. Yemyeşil çimenlerin üzerinde koştu, süründü, yuvarlandı, oynadı benimle biraz.

Hafif bir kahvaltıdan sonra dışarıya, sokağa attım kendimi. Tunalı Hilmi Caddesi’nin Atatürk Bulvarı girişinde, caddenin hemen başındaki Kahve Dünyası’na gittim. Filtre kahve içtim, oturdum biraz. Caddede aşağıya ve yukarıya doğru yürüyen insanları izledim bir süre.

Bir toplantıya katıldım daha sonra.

Bir Temel fıkrası anlatayım önce, ardından da toplantı bittikten sonra ne yaptığımı paylaşayım sizinle; Temel kendisine yeni arkadaş edindiği pengueniyle beraber Rize’nin caddelerinde, sokaklarında dolaşmaya çıkmış. Bu durumu gören arkadaşları, – sen bu hayvanı, hayvanat bahçesine götür – demişler. Olur demiş Temel. Ertesi gün yine pengueni ile dolaştığını gören arkadaşları, – bu hayvanı daha hayvanat bahçesine götürmedin mi – diye sormuşlar yeniden. Arkadaşlarının bu sorusuna Temel şöyle yanıt vermiş; geçen gün hayvanat bahçesine götürdüm, dün sinemaya gittik beraber, bugün de parka götürüyorum’

Toplantı bittikten sonra içimdeki penguenin elinden tuttum ve parka götürdüm onu. Gençlik Parkı’na. 1960’lı ve sonraki yıllarda giriş kapılarının hemen yanında ‘askerler ve köpekler giremez’ diye yazardı. Neyse ki sonra kaldırdılar da, bu tür abuk sabukluklar sona erdi.

Gençlik Parkı’na, kızım Zeynep küçükken gitmiştik en son. 17-18 sene önce yani. Selim Sırrı Tarcan Kapalı Spor Salonu’nun karşısındaki kapıdan girdim parka. Havuzun çevresi boyunca yürüdüm. Genç, orta yaşlı, yaşlı insanlar vardı. Bir kısmı çimenlerin üzerinde, bir kısmı banklarda, bir kısmı da çay bahçelerinde kızlı erkekli oturmuş etrafı seyrediyor, sohbet ediyorlardı. Benim gibi tek başına gelenler de vardı.

Park düzenli, bakımlı ve temizdi. Peyzajı da halliceydi. Sonbahar gelmiş olmasına rağmen, ağaçlar ve çimenler hala yeşildi. Sonbaharın geldiğini hatırlatan çok az sayıda, yaprakları sararmış, yapraklarının bir kısmı da yere dökülmüş ağaçlar vardı parkın orasında burasında. Parkın Ankara Garı tarafındaki girişine kadar yürüdüm.

Çocukluğumda çarpışan otolara bindiğim Luna Park’ın hemen yanından geçtim. Parkta yine sevinçli ve mutlu bir telaş içinde eğlenen çocuklar vardı. Dönme dolap eskiden olduğu gibi dönüyordu yine. Çocuk çığlıkları geliyordu içeriden. Luna Parkın önünde durdum biraz, çocukları seyrettim. Luna Parka ilk gittiğim çocukluk günlerimdeki mutluluğum geldi gözümün önüne.

Eskiden gazinolar vardı. Şimdi yok. Kadınlar kahkaha atmasınlar, insanlar kızlı erkekli eğlenmesinler diye kaldırmış olsalar gerek.

Luna Parkın önünden geçerek Gençlik Parkı’nın Ankara Garı tarafındaki girişine kadar yürüdüm. Giriş kapısının hemen sağındaki Recep Özgen Çay Bahçesi’ne geldim ve oturdum. İnsanı üşütmeyen, serinleten tatlı bir rüzgar esiyor, rüzgarın getirdiği rahatlatıcı esinti, bazen yüzümü yalıyor, bazen de başımı okşuyordu.

Bir an rahmetli annemin başımı okşadığı, yüzümden öptüğü günleri hatırladım. Tatlı bir hüzün çöktü içime. Gözlerimin nemlendiğini hissettim.

Recep Özgen Çay Bahçesinde gazete okudum, çay içtim. Sonra kendime bir kıyak yaptım, nargile ısmarladım. Hemen önümdeki yolda, bir kısım insanlar ellerinde bavullarla istasyona doğru koşturuyor, bir kısmı da bavullarıyla istasyondan çıkmış kestirmeden Ulusa doğru gidiyorlardı. Sevgililer vardı, birbirlerinin ellerini sımsıkı tutmuş yürüyorlardı. Yaklaşık üç saat oturdum o çay bahçesinde. Hiç canım sıkılmadı. Sıkılmak bir yana çok keyif aldım.

Orada oturmuş sakin ve meraklı olmayan bakışlarla etrafı seyrederken, Nazım Hikmet’in ‘Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, / Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında, / Budak budak şerham şerham ihtiyar bir ceviz. / Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında’ diye başlayan dizeleri geldi aklıma.

Benim oturduğum çay bahçesinde ve çevresinde ceviz ağacı yoktu. Çam ağaçları vardı, çınarlar vardı. Nazım’dan esinlenerek ‘Ben bir çınar ağacıyım Gençlik Parkı’nda, / Ne sen bunun farkındasın, ne DSA Taban Hareketi farkında’ dedim kendi kendime.

Farkında olsalar eğer, gizliden fotoğrafımı çekerler, facebooka koyarlar, fotomontajla yanıma birkaç kişi daha eklerler, eklemezlerse eğer, fotoğrafımın altına, ‘oturmuş tek başına plan yapıyor’ diye yazarlar mutlaka diye düşündüm. Sonra bu düşünceme güldüm epeyce. On yıldır baro siyasetini benim üzerimden götüren bu arkadaşlar, ben olmasam veya ölsem ne yaparlar acaba diye sordum kendime. Amma da korkutmuşum bu arkadaşları diye pay çıkardım özüme.

Neler olmadım ki ben, her kaybettikleri seçim sonrasında mızıklayan bu muhterem, bu çok demokrat, bu çok Cumhuriyetçi, bu çok Atatürkçü arkadaşların sayesinde? İkinci Cumhuriyetçi oldum, liberal oldum, cemaatçi oldum, akil oldum, ANAP’lı oldum, AK Partili oldum. Yani olmadığım çok şey oldum. Bir tek sayeban olmadım. Yani ne olduysam, bunların sayesinde değil, kendi sayemde oldum. Oysa ben sosyal demokratım. Bu arkadaşların bilmediği ve olmadığı bir şeyim yani.

Tam da Özdemir Asaf’ın şu şiirindeki gibi bir durum yani; ‘…Çarpık çizdiriyorlar, / Karanlık yazdırıyorlar, / Canından bezdiriyorlar.. / Kırgınlığımız ondan. / Acı, acı güldürüyorlar.. / Hırçınlığımız ondan. / Ağlamaca karamsarlık tütüyor / Buram, buram / Konularımızdan../ Burukluğumuz ondan.’

Sağımda solumda çınar ağaçları var ya, ondan olacak, Kadir Esen’in cüzdanımda bir yerlere yazıp koyduğum ‘Çınar Altı’ isimli şiirini anımsadım. Çıkardım cüzdanımdan ve okumaya başladım; ‘Dallarda kırmızı kurdeleler. / Çürümüş ayrılık hasreti, / Kurumuş gövdeler, / Kopan her yaprakta, / Yok olan bir sevda hikayesi’

Sadece ayrılık özlemini, yok olan sevda hikayelerini değil, başkaca çürüttüğümüz şeyleri düşündüm. Neleri, neleri çürütmedik ki dedim kendi kendime. Hem çürüttük, hem de öğüttük. Zamanı çürüttük öğüterek. İki satırlık adamları kendimize musallat ederek, kendimizi öğüttük. Vefası olmayan, vicdanı olmayan, takdiri olmayan, teşekkürü olmayan, kifayetsiz muhteris pek çok insanın olduğu, ortalıkta çok fazla yalanın dolaştığı, gerçeğin yerini imajolojinin aldığı bir toplumda, en sonunda yarım kaldık, eksik kaldık.

Ama öylede olsa, ‘insanlığın karanlık mecmuasında’ elimizde bir el feneri ile erdemli, vakur ve dimdik ayakta kaldık. ‘Nakış biliyorum diye her yere ve herkese iş işledik.’ Sonunda tenhada kaldık. Dinlenmeyen, kulak arkası edilen çok şey söyledik, okunmayan, okunsa da anlaşılmayan, anlaşılmak istenmeyen çok şey yazdık. Söylenenlerden çok söylenmeyen şeylerin, yazılandan daha fazla yazılmamış şeylerin, olduğumuzdan çok başka şeylerin yükünü taşıdık. Hala da taşıyoruz.

Yorulduk mu? Hayır. Sadece laftan, sözden, dedikodudan, tezvirattan, yaftalanmaktan, dedim dedi repliklerinden sıkıldık, bıktık. Hepsi o kadar! Değil ise daha hala yola ilk çıktığımız zamandaki tazeliğimizi, temizliğimizi, saflığımızı koruyoruz biz. Kinimiz, nefretimiz, öfkemiz yok yani bizim.

Ömür insana verilmiş bir şeydir; ama hayat verilmiş bir şey değildir. O bizim seçimimizdir. Yani hayatımızı biz kendimiz kurgularız, biz kendimiz kurarız. Çiçeğin dalında açması gibi, yaprağın ağaçta oluşması gibi, meyvenin dalında olması gibi, biz de kendimizi oldurabilirsek eğer, hayatın içinde oldururuz. Ya sevmeyi, bağışlamayı, ya da nefreti, kini, öfkeyi, hırsı seçeriz.

Bir insan için taşınması gerçekten çok ağır bir yük olan bu negatif duyguları seçenlere, sondan bir önceki söz niyetine bir şeyler söylemek gerekiyor sanırım. Sonra hatırları kalır! Onu da Metin Hara söylüyor; ‘Neyzen cansız saza nefes üfleyerek ona can verir, tıpkı cansız bedenlerimize üflediği nefesle can veren varoluş gibi…Sen O’nun nefesisin işte; Bak, “O” seninle nefes alıyor! Şimdi düşün bakalım; Nefesini neyle tüketmek istiyorsun? Öfke veya nefretle mi, yoksa aşkla mı?’

Sözlerini Murathan Mungan’ın yazdığı, müziğini Manos Loizos’ın yaptığı, Yeni Türkü’nün seslendirdiği şu türküyü de unutmamak, ara sıra söylemek ve dinlemek gerekir. Neden mi? İyi gelir çünkü bazı yaralara; ‘telli telli telli / şu telli turna / sanma ki yaralı / uçmaz bir daha / takılmış kanadı / göçmen buluta / anlatır eski beni / şimdiki bana / sakın çıkma patika yollara / o dağlara, kırlara / o karlı ovaya / yenik düşüyor her şey zamana / biz büyüdük / ve kirlendi dünya / telli, telli, telli / şu telli turna / döner gelir bir gün / konar yurduna / telli telli telli / şu telli turna / ne kalmış buralı / göklerden başka / ne kalır yarına / bizden sonraya / her şey binip gitmiş uçurtmalara’

Uçurtmalara binip gitmemiş iseniz eğer, siz benim sözümü dinleyin; ‘elma dersem çıkın, armut dersem çıkmayın!…’ Sizi bu çok mızıkçı, bu çok demokrat, bu çok cumhuriyetçi, bu çok Atatürkçü zilliler ham yapar yer sonra. Ortalık pek tekin değil zira!