DENEMELER (XX)
‘Yaşam yolunda ilerledikçe kendini yaratacaksın. Heykeltıraş da sensin, heykel de …’
DERSİMİZ KENDİMİZ! YANİ BİZ! YANİ SİZ! YANİ TABAN!
Bugün Cumartesi. Eşim, kızım ve ben birlikte sabah yürüyüşüne çıktık. Yürüyüş mesafemiz oldukça uzundu. Yaklaşık 6-7 kilometre. Sabah erkenden dışarıya çıkan, günlük gezisinin ilk aşamasını yapan Tarçını evde bıraktık. Evden çıkarken bize, o kadar acı, o kadar sitemli, o kadar hüzünlü baktı ki, içimiz burkuldu. ‘Hayvan Hakları’ aklımıza geldi. Utandık. Bu hayvanın doğal yeri, tabiatın içidir, kendi rahatımız için, keyfimiz için, bunu ondan esirgeyemeyiz dedik ve geri dönüp onu da aldık.
Binanın dış kapısından çıkarken bir hanım, Tarçın’dan korktu, ‘aman bana yaklaştırmayın’ dedi. Tarçını kadından biraz uzaklaştırdım ve ‘Köpeklerden korkmayın, insanlardan korkun’ dedim. Bana ‘ikincisi doğru, ama birincisinden pek emin değilim’ dedi. İkimiz de güldük ve birbirimize iyi günler diledik.
Bugün dersimiz kendimiz. Ben kendim değilim ama. Zira ben her gün kendi dersimi, yani ‘insan olma, adam olma’ dersini çalışıyorum. Biliyorum ki, insan, insan olarak doğmaz. Sonra insan olur veya olmaz. Yani insanlık da, adamlık da öğrenilen bir şeydir. Öğrenmek için de insanın kendisine emek vermesi, insanlık, adamlık dersi üzerine hemen her gün çalışması gerekir.
Dersimizin adını böyle koyunca, her nedense aklıma hemen Aziz Augustinus geldi. Kimdir Aziz Augustinus? Hıristiyanlık dini ile ilgili düşüncelerini ağırlıklı olarak, ‘Günahın mahvettiği insan’ ile ‘Tanrının inayetinin kurtardığı insanın kaderi ve Tanrı’ üzerinde temellendiren adamdır. Din adamı ve filozoftur. Öğretisinin neredeyse tamamını, her türlü inanış, ahlak, çile ve mistizm üzerine kuran Kilise Babalarının en önemlilerinden birisidir.
Aziz Augustinus’un en önemli eseri ‘İtiraflar’ isimli kitabıdır. Yürüyüşten döndükten sonra, gittim kütüphanemden bu kitabı aldım. Kitabın (X) Bölümünün ilk sayfalarında şunlar yazıyor: “Denizi, uçurumları, yaşamın tırmanan güçlerini sorguya çektim; bana ‘Biz senin Tanrın değiliz; onu bizim üstümüzde ara’ dediler. Esen rüzgara sordum, tüm hava ve havada oturanlar şöyle yanıtladılar: ‘Anaksimenos aşırıya kaçıyor, ben Tanrı değilim’. Göğe, güneşe, aya, yıldızlara sordum: ‘Senin aradığın Tanrı biz de değiliz’ dediler. Bunun üzerine, tenimin dört bir yanına yerleşmiş tüm bu varlıklara ‘Peki, siz değilseniz, o halde benim Tanrıma ilişkin bir şeyler söyleyin’ dedim. Ve bana, çığlık halinde yüksek bir sesle: ‘Bizi O yarattı’ dediler. Benim sorum, kendi dikkatimdi; onların yanıtı ise onların dışıydı. O zaman kendime döndüm: ‘Sen, dedim kendi kendime, sen kimsin ?’ ‘Bir insanım’ diye yanıtladım.”
Ben insanım. Önder Sav, Attila Sav, Hakkı Süha Okay, Hamit Baykara, Seçkin Arıkan, Hakan Canduran, Deniz Aksoy da insan. Bu isimlerin hepsi bu baroya, bu mesleğe, bu ülkeye, bu ülke hukukuna hizmet etmiş, emek vermiş insanlar. Yani siz tabandakiler, bizim meslektaşımız iseniz eğer, bu insanlar sizin meslek ustanız, ağabeyiniz.
Peki, siz kimsiniz? Taban! Yani en alt altakiler, yani en diptekiler! Kendinizi iyi tanıyorsunuz ki, isminizi böyle koymuşsunuz! Bu baroya, bu mesleğe, bu ülkeye, bu ülkenin hukukuna ne hizmetiniz oldu? Hiçbir hizmetiniz olmadı. Bırakın hizmet etmeyi, zarar verdiniz. Dört yılda baroyu borca batık hale getirdiniz.
Türk Hava Yollarında işten çıkarılan, işe iade kararlarına rağmen işlerine iade edilmeyen işçilerle birlikte dayanışma fotoğrafları çektirdiniz, kendiniz barodan işçi çıkardınız, işe iade kararlarına rağmen, bu işçileri işe geri almadınız. Kendi yakınlarınızı, kendi adamlarınızı, ihtiyaç olmadığı halde baroda işe aldınız. Yakınınız olan avukatların disiplin olaylarının ve soruşturmalarının üstünü örttünüz, size karşı olanların dosyalarını ivedilikle karara bağlayıp disipline gönderdiniz. Sadece gürültü yaptınız, yapmaya da devam ediyorsunuz.
‘Yaratamayan insan yıkar’ diyor Erich Fromm. Siz de bir şey yapamadığınız için yıktınız. İş yapmadınız, hizmet etmediniz, sadece konuştunuz. Yani tam da Metin Altıok’un şu dizelerindeki gibi; ‘Sizse hep konuşursunuz / Sığınıp kof sözlere, / Kaçarak kendinizden / Uğuldayan hüznünüzle. / Telâşla geceyi bulursunuz. / Gözünüze yaş düşerim.’
Bize, yani yukarıda isimlerini saydıklarıma ve saymadıklarıma gelince, Metin Altıok’un dediği gibi; ‘Bazen oturduğum yerde / Kendi kendime dalıp giderim, /… / Genişleyen halkalar çizerim, / Bir düşün uyanık imgesine. / Gölünüze taş düşerim.’
Sadece gölünüze değil, vicdanınıza da taş düşeriz!
Demek ki öğrenmemiz gereken ilk ders neymiş? ‘Kendi bahçende dal olmadan, başkasının bahçesinde ağaçlık taslamayacaksın.’ Bunun için de, ‘gürültü değil, iş yapmış, hizmet etmiş olacaksın! Yıkmayacaksın, yapacaksın, yaratacaksın. Baroyu çiftlik olarak değil, kişisel ve siyasal ikbal yeri olarak hiç değil, bir hizmet örgütü olarak göreceksin. Ve ona buna saldırmayı bırakıp, aynaya bakacaksın, oturup sonra vicdan sorgulaması yapacaksın!’
Bilirsiniz Çiçero büyük adamdır. Tarih yazmış, arkasında eserler bırakmış adamdır. Romalı devlet adamıdır, filozoftur, yazardır ve en önemlisi avukattır. İşte bu Çiçero, ‘Roma neden yıkıldı’ sorusuna şu yanıtı veriyor; ‘Çok ve güzel konuştuk. Fakat bilgisizdik. Roma ondan yıkıldı.’ Bu maksimden alacağımız ders nedir?
‘Çok ve güzel konuşan, ama bilgisiz olduğu için boş konuşanlara inanmamaktır.’ Yani bunlara ‘ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz, görünür rütbe-i aklı eserinden’ demek ve bunlardan uzak durmaktır.
İkinci dersimiz budur!
Bir şey daha diyor Çiçero. ‘Size hizmet eden insanları onurlandırınız.’ Bana göre insan haklarının en başta gelen ilkelerinden birisidir bu söz. Önder Sav, Attila Sav, Hakkı Süha Okay, Hamit Baykara, Seçkin Arıkan, Hakan Canduran, Deniz Aksoy vb. Baromuza ve size hizmet etmişlerdir.
Onları ve yaptıklarını eleştirebilirsiniz, ama onlara hakaret edemezsiniz, onları yaftalayamazsınız. Onları sevmeyebilirsiniz, ama onlara saygı göstermek zorundasınız. Biraz vefanız, biraz takdir duygunuz, kendinize biraz saygınız var ise eğer, size hizmet eden bu insanları onurlandırırsınız. İnsana ve avukata bu yakışır zira.
Demek ki üçüncü dersimiz; ‘bize, size hizmet eden insanları onurlandırmakmış.’ Hadi bunu yapamadınız, hiç olmazsa onlara hakaret etmeyiniz, onları yaftalamayınız. Zira insanlar arasında ‘eşitlik yoktur, ama insanların onurları eşittir.’
Gelelim dördüncü dersimize. ‘Bana göre siyaset, bir şövalyeler mücadelesidir. Çalılıklar arasında saklanıp oraya buraya uzaktan kumandalı mayınlar koyan, göğüs göğse mücadeleyi göze alamayan, hayatı kalleş pusuların kuytularında geçmiş cücelerin savaşı değildir. Bana göre siyaset, belden yukarı yapılan bir grekoromen zarafetidir. Bana göre siyasetin; yani mertçe siyasetin tabiatında belden aşağı vurma pespayeliği yoktur.’
Bu sözler, değerli gazeteci Ertuğrul Özkök’e ait. Barolarda seçim için yapılan mücadele de bir çeşit siyasettir. Ertuğrul Özkök’ün yukarıdaki yazısında çizdiği çerçeve içinde yapılması gereken bir siyasi mücadeledir. Bu mücadelenin, diğer başkaca mücadeleler gibi, mertçe yapılması, şövalyece yapılması gerekir. Bunun için de, kimseye pusu kurmamak, kurdurtmamak, belden aşağı vurmamak, vurdurtmamak gerekir.
Dördüncü dersimiz işte budur; ‘yani baroda seçim için yapılan mücadeleyi bir grekoromen zarafeti içinde ve hep belden yukarı yapmak, mertçe, şövalye gibi yapmaktır.’
Geçenlerde beni Baroda Birlik Grubunun Başkan Adayı değerli meslektaşım Bülent Yağmur yanında iki arkadaşıyla birlikte ziyarete geldi. Sohbet ettik. Seçimle ilgili tavsiyelerimi sordular. Kendilerine özetle şunları söyledim; ‘Seçim bir rekabettir. Husumet değildir. Rekabetten kalite doğar. Husumetten niza çıkar. Diğer adayları hasım olarak görmeyin, onlar sizin rakibiniz ve meslektaşınız. Ben üç defa sizin grubunuzla yarıştım. O seçimleri, seçimin ruhuna yakışan bir zarafetle, nezaketle, avukatlara yakışan bir incelik içinde götürdünüz. Şimdi de öyle götürüyorsunuz. Bu şekilde götürmeye devam ediniz.’
Beşinci dersimiz budur; yani ‘seçim bir rekabettir, husumet değildir, husumetten niza çıkar, rekabetten kalite doğar.’
Sayın Yağmur ve arkadaşları bana Türkiye Barolar Birliği Delegesi olarak listelerinde yer almamı önerdiler. Kendilerine teşekkür ettim ve şunları söyledim; ‘Ben doğal delegeyim. Onun için aday olmama gerek yok. Ama eğer doğal delege olmasaydım, yine de önerinizi kabul etmezdim. Zira ben sosyal demokratım ve Demokratik Sol Avukatlar Grubunun mensubuyum. Bu grup beni üç kez Ankara Barosu Başkanlığı’na seçti. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na taşıdı. Benim bu gruba ve kendisini bu gruba ait hissedenlere vefa borcum var. Bu gruptan ayrılmam, bu gruba karşı sizin listenizde yer almam bana yakışmaz. Bu hem etik olmaz, hem de vefasızlık olur. Beni lütfen anlayın’ dedim.
‘Bu yanıtı alacağımızı biliyorduk, ama yine de önerelim diye düşündük, onun için de bu öneriyi yaptık’ dediler. Teşekkür ettiler ve ayrıldılar.
Cenap Şahabettin iki şey söylüyor. Birincisi; ‘Rütbe aldıkça kibirlenenler, yangın kulesine çıkınca kendisini dürbün zannederler.’ İkincisi; ‘Nezaket, vefa, ister iskarpin giysin, ister çarık, bastığı yeri çamurlamaz.’
Altıncı dersimiz budur. ‘Yani seni omuzlarına alarak bir yerlere getiren insanlara veya senin omuzlarına basarak bir yerlere geldiğin insanlara, o insanların kendilerini ait hissettiği gruba ihanet etmeyeceksin, o grubun üzerine basıp onu çamurlamayacaksın, o gruba karşı her durumda ve koşulda nazik, saygılı ve vefalı olacaksın.’
Bu bir. İkincisi, ‘kibirlenip de kendini dürbün sanmayacaksın. İnsanlara dürbünle değil, dokunarak ve kendine dokundurarak bakacaksın. Zira dürbünle sadece uzaklara bakarsın, ama yakınında, çok yakınında olanları göremezsin. Bir de ‘ortak akıl’ nutuklarını bırakıp, ‘ortak kalp’, ‘ortalama vicdan‘ sahibi olmak üzerine çalışacaksın. Zira senin akıldan daha çok kalbe ve vicdana ihtiyacın var. Dik duracaksın, ama en başta seni bir yerlere getiren grubuna ve ona buna diklenmeyeceksin.
Yedinci dersimiz budur. Yani ‘yukarıda iken, iktidarda iken kalbini, yani insanlığını, aşağıda iken, iktidardan düştüğün zaman aklını koruyacaksın.’
Sekizinci dersimizi, İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı ve siyaset felsefecisi Antonia Gramsci veriyor. ‘Hapishane Defterleri’ adlı kitabında şöyle yazıyor Gramsci; ‘Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil – mesidir.’
Sekizinci dersimizin hüküm fıkrası şudur; ‘Kendini bileceksin, haddini bileceksin!’
Dokuzuncu dersimiz ‘demokrasi ve seçim üzerine’, o nedenle biraz uzun. Zaman geçirmeden hemen başlayalım. Yale Üniversitesi mensubu akademisyen ve siyaset bilimcisi Prof. Robert A.Dahl, ‘Demokrasi ve Eleştirileri’ adlı kitabında, modern siyasi demokrasinin varlığı için -asgari usul- adını verdiği, aşağıdaki unsurları kapsayan bir liste sunmaktadır;
- Seçilmiş görevliler. Yönetimin izlenecek politika ile ilgili kararları üzerindeki kontrol yetkisi, anayasal olarak, seçimle belirlenmiş görevlilere bırakılmalıdır
- Özgür ve adil seçimler. Seçilmiş görevliler, sık aralıklarla yapılan ve zor kullanmanın yaygın olarak görülmediği, adil bir biçimde yürütülen seçimlerle işbaşına gelmelidirler.
- Kapsayıcı seçme hakkı. Pratikte, her yetişkin, görevlilerin seçiminde oy hakkına sahip olmalıdır.
- Mevki için yarışma hakkı. Pratikte bütün yetişkinler, yönetimde seçimle belirlenen mevkiler için seçilebilme hakkına sahip olmalıdır.
- İfade özgürlüğü. Vatandaşlar, en geniş anlamıyla siyasal meseleler hakkında, ciddi bir ceza tehdidi altında olmaksızın, rejimin, sosyo-ekonomik düzenin ve yürürlükte bulunan ideolojinin eleştirisi de dahil olmak üzere, kendi düşüncelerini ifade edebilme hakkına sahip olmalıdır.
- Alternatif enformasyon. Vatandaşlar, alternatif enformasyon kaynaklarına ulaşma imkanına sahip olmalıdır. Başkaca, alternatif haber kaynakları mevcut olmalı ve bunlar yasa ile korunmalıdır.
- Örgütsel özerklik. Yukarıda sıralananlar da dahil olmak üzere, vatandaşlar, diğer haklarını kullanabilmek için, siyasi partiler ve menfaat grupları da dahil olmak üzere, görece özerk kuruluşları ve örgütleri kurma hakkına sahip olmalıdır.
Gerek pratikte, gerekse teoride genel kabul gören bu yedi koşula, Phillippe C.Schimitter ile Terry Lyn Karl, Journal of Democracy, Vol.2. No : 3’te yazdıkları ‘Demokrasi Nedir, Ne Değildir’ isimli makalelerinde aşağıdaki şu iki koşulu daha eklemektedirler;
- Halk tarafından seçilmiş organlar, anayasal yetkilerini seçilmemiş organların(fiili olsa bile) ezici muhalefetine tabi olmadan kullanabilmelidirler. Eğer ordu mensupları, yerleşik memurlar, ya da devlet yöneticileri seçilmiş kişilerin özgürce hareket edebilme kapasitelerini sınırlarsa yahut halkın temsilcileri tarafından alınan kararları veto ederse, demokrasi tehlikeye girer.
- Devlet kendi kendini yönetebilmelidir. Devlet diğer üstün siyasi sistemler tarafından getirilen baskılardan bağımsız olarak hareket edebilmelidir.
Yine siyaset bilimci Myron Weiner, demokrasinin varlığı için şu dört özelliği şart olarak ileri sürmektedir;
- İktidarlar, muhalefet partilerinin de katıldıkları seçim mücadelesiyle seçilirler.
- Muhalefettekiler de dahil olmak üzere bütün partiler halk desteğini alenen sağlamak için; basından yararlanmak, konuşmak, toplantı düzenlemek … hakkına sahiptirler.
- Seçimleri kaybeden iktidardan ayrılır …
- Seçilenler yönetimin gerçek sahibidirler ve seçilmemiş elitlerin kuklaları değildirler.
Demokratik Sol Avukatlar, Baro Başkan Adaylarını belirlemek için seçim yaptı. Seçimi Hakan Canduran ve listesi kazandı. Bu seçim özgür ve adil biçimde yapıldı. Bu seçim kapsayıcı seçme hakkına uygun biçimde yapıldı. Bu seçim adayların mevki için yarışma hakkına saygı gösterilerek yapıldı.
Şimdi kalkıp da, o oldu, bu oldu, şu oy kullandı, bu oy kullanmadı, Cumhuriyet tehlikede, en Cumhuriyetçi, en Atatürkçü benim, ben kurtarıcıyım vs. diye bahane bulmaya çalışmayacaksın. Mızıkçılık etmeyeceksin. Alemi kendine güldürmeyeceksin. Bunu yetişkin insanlar değil, mahallede oyun oynayan çocuklar yapar. Oysa sen büyüdün artık! O kadar büyüdün ki ‘kurtarıcı‘ oldun. Seni daha büyük görevler bekliyor. Türkiye seninle gurur duyuyor. Duy bu sesleri, dinle bu sözleri. Harcama kendini!
Dur! Kızma hemen. Sakin ol biraz. Olduğun yerde tepinip durma, eline geçirdiklerini sağa sola, insanların suratına fırlatma. Bunlar dostça nasihatlar sana. Madalyon veremesek de, nasihat veririz elbet dostlara!
Bu aşamada seçimi kaybeden Sema Aksoy’a ve onu destekleyenlere yakışan, sonucu olgunlukla karşılamak, seçileni kutlamak, onun arkasında durmaktır. Seçim, hem kazananlar, hem de kaybedenler için hazmetmek demektir. Demokratik kültür, demokratik terbiye bunu gerektirir. Zira seçilenler Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun gerçek sahipleridir. Seçilmemiş elitlerin, yani Sema Aksoy’un ve onun destekçilerinin kuklası değildir.
Demokrasinin diğer bir tanımı da ‘ihtilal yapma hakkının kaybedildiği yönetim şekli’ olmasıdır. Kaybedenler, yani Sayın Aksoy ve onunla birlikte olan diğer muhteremler, ihtilal yapmak, yani ön seçim sonucunu tanımayarak ayrı bir grup kurmak hakkına, o grubun başkan adaylığına seçilmemiş, atanmış bir kişiyi getirmek ve bu suretle Demokratik Sol Avukatlar Grubu’na darbe yapmak hakkına sahip değildirler.
Demokrasi oyun değil, ciddi ve ağır bir ideolojidir. Onu herkes taşıyamaz. Demokrasiyi anlamamış isen eğer, onu içselleştirememiş isen eğer, yarışmak için sandığa gitmeyeceksin. Gitmiş isen eğer, o sandıktan çıkan sonuca saygılı olacaksın, o sonucu hazmedeceksin, içine sindireceksin.
Dokuzuncu dersimiz budur. Yani ‘sağda solda demokrasi havarisi gibi dolaşmak, demokrasi üzerine söz söylemek değil, demokrasiyi öğrenmek, onun gereklerine ve koşullarına uygun davranmaktır. Tutarlı olmaktır yani.’ Değil ise seni, bu fair yarışmıyor, kaybedince mızıklıyor diye bir daha yarıştırmazlar. Adın çıkar sonra!
Onuncu ve son dersimiz ‘ahlak ve etik’ üzerine. Bir kurallar sistemi olan ahlak, bağlayıcı olduğu kabul edilerek belirlenen norm ve değerlerin bir soyutlamasıdır. Gerek buyruklar, gerekse yasaklar aracılığıyla bize uyarıda ve çağrıda bulunan ahlakiliğin özünü, birey olarak bizim bu kurallara karşı duyduğumuz saygı oluşturur.
Ait olduğumuz toplumun zaptı altında olan bizler, yaşadığımız toplumun buyrukları, yasakları, normları, yani kuralları olduğunu erken yaşta öğreniriz. Ama asıl ahlaki kavrayış, bu nitelikteki kuralların dışarıdan dayatılan kurallar olarak değil de, bu kuralların içinde yaşadığımız toplumun tüm bireylerinin gerçekleşebilecek en fazla özgürlükten yararlanabilmelerini güvence altına alan unsurlar olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıkar. Bunu sağlayacak tek bir kural vardır, o da ahlaki kuraldır.
Ahlaki davranışın üzerinde kurulduğu temel, insanın birlikte yaşadığı insanların haklı talepleri nedeniyle özgürlüğünün sınırlı olmasıdır. Kişi, düşünce ve taleplerini, sadece kendisine öyle emredildiği ya da çıkarına öyle geldiğini düşündüğü veya ödüllendirileceğini bildiği için yaptığında, ahlaki davranmış sayılamaz. Her ne kadar böyle davranan kişi yapması gerekeni yapar ise de, bunu inandığı için, bu şekilde davranmanın doğru ve akılcı olduğunu kavradığı için değil; başkalarının doğru ve akılcı bulduğu şeyleri yargılamadan yapması gerektiğini terbiye yoluyla öğrendiği için yapar.
Kişinin kendisini özgürlükten bu şekilde yoksun bırakması ahlaki olmadığı gibi, bu yöndeki duruş ve davranışlar Kant’m özlü ifadesi ile ‘insanın başkası tarafından yönlendirilmeden kendi aklını kullanmamak olan ergin olamayışının’ bir göstergesidir.
Bütün bu nedenlerle insan, ancak iyi olanın kendisine bir başkası tarafından veya dogmatik biçimde emredilmesini istemediği, yani entelektüel bağlamda olgunlaştığı zaman; kendi çıkarlarıyla kendisi ve yine kendi yargılarıyla başkalarının yargıları arasına mesafe koyduğu zaman; toplum ya da tüm insanlar için hangi amaçların iyi ve ulaşılmaya değer amaçlar olduğuna karar verdiği zaman, ahlakilik boyutuna ulaşmış demektir.
Gündelik hayatın pratiğinde ahlak, insanın karşısına sadece belli bir kültüre özgü farklılıkları vurgulayan bir olgu olarak, yani başkaca toplumsal ya da ulusal toplulukların anlam yorumlarının farkı olarak çıkmaz. Ahlak, sadece bireyin içinde büyüdüğü ve aktif olarak biçimlendirilmesine katkı yapmaya çağrıldığı topluluğun anlam ufkunu temsil etmekle kalmaz; ayrıca genel ahlak bağlamı içinde ve fakat toplumun sadece bir kısmı için geçerli olan alanda, özel/kısmi ahlak biçiminde de ortaya çıkar.
Özel/kısmi ahlak biçiminde ortaya çıkan ve meslek ahlakı/etiği kuralları olarak isimlendirilen bu kuralları, o mesleğin kendisi ve mensupları üretir. Normları, o mesleği seçen ve yürüten herkesi bağlayan bu nitelikteki kurallar, genel ahlaki ilkeye, yani mesleğinde olabildiğince iyi olma ilkesine dayanır.
Bu ilke gereğince, çalışmanın ve emeğin kendisine ayrı bir değer yüklenir ve o meslek mensubu tarafından yapılan iş, sadece eksiksiz ve hatasız bir çalışma sürecini olanaklı kılan teknik kurallar aracılığıyla değil; aynı zamanda ve özellikle, diğer insanları doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren ahlaki kurallar temelinde icra edilecek bir faaliyet olarak tanımlanır.
Mesleğin onurunu korumak amacıyla konulan kuralları çiğneyen, bu bağlamda temsil ettiği genel çıkarların yerine, kendi çıkarlarını koyan meslek mensubu, sadece kendi toplumsal ve mesleki prestijini yitirmekle kalmaz, aynı zamanda mesleğin kendisine de zarar verir.
Etik, bir ahlaki eylem kuramı olmakla, meslek etiği de bilgi adına veya kuram oluşturma amacıyla ve salt entelektüel bir doyuma hizmet için geliştirilmiş zihinsel bir çalışma değil, sadece ve sadece düşünce ile eylemin birlikteliğidir. Bu niteliği ile meslek etiği aracılığıyla aktarılan bilgi, kuramsal olan ve fakat uygulamaya yönelik sonuçları olmayan, enformasyon niteliği taşımayan ve sadece uygulamada kendini gösteren bir ‘fiiliyat üretici bilgidir.’
Aristoteles, Nicomachean Ethics isimli özgün eserinde ‘Pratik, hem etiğin var olma koşulu ve hem de onun hedefidir‘ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bu nedenle soylu olan üzerine adil olan üzerine, kısaca sitede bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır.’
Aristoteles’ten hareketle demek gerekir ki, avukatlık mesleğinin çıkış noktasını oluşturan pratik, avukatlık mesleğinin günlük yaşam pratiğidir. Avukatın, Meslek Kurallarını, gerek kendi varlığının, gerekse mesleki yönden iyi olmasının koşullan hakkında aydınlatılmış bu günlük yaşam pratiğinin ahlakını, kendi eylemlerinde içselleştirmiş olması gerekir.
Değil ise ne mi olur? Sait Faik’in dediği şey olur, yani ‘her şey mesleğe ihanetle başlar.’ Mesleğinize ihanet ettiniz mi, kendinize, ülkenize, fikirlerinize, arkadaşlarınıza, meslektaşlarınıza, meslek örgütünüze, grubunuza ihanet edersiniz.
Demek ki onuncu dersimizin özeti neymiş? ‘Ahlakta da, meslekte de, özel yaşamında da iyi olacaksın, iyiliğin bilgisine sahip olacaksın, soylu temel alışkanlıkların olacak, kötülük yapmayacaksın ve ihanet etmeyeceksin! Meslek etiğine, seçim etiğine, demokrasi etiğine ve bunların ahlakına uygun davranacaksın.’ Değil ise ‘adın çıkar dokuza, inmez sekize.‘
Bir de güzel şarkı size. Sezen Aksu’dan.
Haydi çalsın sazlar!
‘Yerimiz mi dar yoksa yenimiz mi dar / Ne var? / Uçurmuş herkes / O da kim oluyor? / Sen kimsin? Kim bunlar? / En büyük kim? / Hadi bakalım kolay gelsin! / Bir acayip zor yarış / Bana ne aman ben anlamam / Pek hesaplı ince iş / Hadi bakalım kolay gelsin / Bir acayip zor yarış’