DENEMELER VII

MÜLKİYET MÜKELLEF KILAR

Bu yazımın başlığını oluşturan ‘mülkiyet mükellef kılar’ cümlesi bir anayasa hükmüdür. Bu hüküm Weimar Anayasa’sının başlangıç kısmında yer alır. Hepimizin bildiği üzere Weimar Cumhuriyeti, Almanya’da monarşinin, yani imparatorluğun sona ermesinden hemen sonra 11 Ağustos 1919 tarihinde başlayan ve Hitler’in iktidara geldiği 30 Ocak 1933 tarihine kadar devam eden sürecin adıdır. Bu sürecin en dikkate değer siyasi ve hukuki sonucu, yapılan seçimler sonrası oluşan Alman Ulusal Meclisi tarafından hazırlanan anayasadır. Weimar Anayasası olarak isimlendirilen bu anayasa, pek çok yeni hak ve özgürlük getirmiş, üniter devlet ile federal devlet, parlamenter sistem ile başkanlık sistemi, temsili demokrasi ile doğrudan demokrasi karmasından oluşan melez bir devlet yapısı kurmuştur.

Bu çerçevede işaret etmek gerekir ki, haklar ve özgürlükler elbette anayasada yer alır, almalıdır. Esasen anayasalar da bunun için yapılır. Ama anayasalar, sadece haklar ve özgürlükler listesi hazırlanarak yapılmaz, yapılmamalıdır. Hak ve özgürlükler dizisinin yanısıra, iktidarların hak ve özgürlükleri çiğneyemeyeceği, aksine güvence altına alacağı, hak ve özgürlüklerin özellikle siyasi iktidarlara karşı korunacağı bir sistem inşa etmelidir. Böyle bir sistem kurmayan anayasalar, önemli bir farklılık ve güvence getirmeyen sıradan metinler, yazılı kağıt parçası niteliğindedir. Bunun yaşanmış en trajik örneği, Almanya’nın özenle yaptığı ve fakat Hitler’in iktidara gelmesini önlemede başarısız olan ve o nedenle ‘Weimar Sendromu’ olarak adlandırılan Weimar Anayasası’dır. Zira çok fazla işlevsel olmayan, hak ve özgürlükler konusunda yeterli güvence sağlamayan, oldukça gevşek bir devlet ve siyasal yapı oluşturan bu anayasa, Hitler’in iktidarına giden yolun taşlarını döşemiştir.

Şimdi yazımızın başlığını oluşturan konuya gelelim ve önce şunu kaydedelim. Herkesin, ama önce biz hukukçuların çok iyi bildiği üzere mülkiyet, hem ekonomik ve hukuki, hem de siyasi bir kavramdır. Ekonomik bir değer taşıyan bir şeye sahip olmak, o şey üzerinde tasarrufta bulunmak anlamına gelen mülkiyet bir haktır. Ama her hak gibi, mülkiyet hakkının da hukukun çizdiği sınırlar içerisinde ve iyiniyetle kullanılması gerekir. Bu sınır, başkalarının haklarının başladığı noktadır. O nedenle mülkiyet hakkının kullanılmasında bu sınırın aşılmaması gerekir. Zira bu olgu mülkiyetin, mülkiyet sahibini mükellef kıldığı temel bir ilkedir.

Örneğin konut sahibi olmak, mülkiyet sahibi olmak demektir. Konut sahibi olan kişinin pek çok sorumluluğu vardır. Bunlardan en önemlisi, konut sahibi olan kişinin, komşunun konutuna, onun haklarına zarar vermemesi, komşuluk hukukuna uygun davranmasıdır. ‘İyi çitler, iyi komşular yaratır’ sözü doğrudur, ama her çitin kötü niyetli komşular tarafından aşılacağı göz önüne alındığında, iyi çitlerden daha önemli olan, iyi komşu veya komşuların olmasıdır.

Diğer bir örnek araç, otomobil sahibi olmakla ilgili olarak verilebilir. Zira otomobil de bir mülkiyettir. Bu mülkiyetin de sorumluluk içerisinde kullanılması gerekir. Bu sorumluluğun sınırları trafik kuralları ile çizilmiştir. Bu kurallara uyulmaması, kişinin hem kendisine, kendi malına, hem de bir başkasının canına ve malına zarar verme sonucunu doğurur.

Bu örnekler, mülkiyetin, mülk sahibini mükellef/sorumlu kılmasının tipik hallerdir.

Ege’nin karşı sahilindeki bir şair Kavafis, uzaktan akrabamız yani, o yazıyor; ‘yeni ülkeler bulamayacaksın, / başka denizler bulamayacaksın. / bu kent peşini bırakmayacak / aynı sokaklarda dolaşacaksın / aynı mahallede yaşayacaksın; aynı evlerde / kır düşecek saçlarına / bu kenttir gidip gideceğin yer /bir başkasını arama / bir gemi yok, bir yol yok sana. / değil mi ki hayatına kıydın burada. / bu küçücük köşede, / ona kıydın demektir bütün dünyada.’

Bunu şunu için yazdım. Türkiye. Bizim vatanımız, anayurdumuz. “Atımız, avradımız, silahımız” yani. Burada doğduk, burada yaşadık, yaşıyoruz ve bir gün gelecek burada öleceğiz. Başka bir ülkede de ölsek, Nazım Hikmet’in dediği gibi “Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni / Ve de uyarına gelirse / Tepemde bir de çınar olursa, / Taş maş da istemez hani…’ Budur bizim vasiyetimiz. Yine Nazım’ın yazdığı gibi; ‘… Alnımın çizgilerindesin memleketim/ Memleketim, / Memleketim …” benim. Ya da “Dört nala gelip Uzak Asya’dan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan / Bu memleket, bizim …” O nedenle gidemeyiz buradan. Yeni ülkeler, yeni denizler bulamayacağımız için gidemeyiz. Bu ülke bırakmaz peşimizi. Sevdalıyız buraya biz. Burada okuduk, burada aşık olduk, burada evlendik, çoluk çocuğa karıştık. Zamanın büyük küçük parçalarını burada yakaladık veya ıskaladık. Hem sarsak, hem de en sağlam adımlarımızı burada attık. Ve burada mülk sahibi olduk.

Mademki bu ülkede mülk sahibi olduk, o zaman bu ülkeye karşı da mükellefiyetlerimiz var. Zira “mülkiyet mükellef kılar.”

Nedir bu mükellefiyetler?

Yurdunu sevmektir önce. İnsanlarını sevmektir. Yurttaşlarını sevmektir. Yurttaş sevgisinin asıl olarak siyasal araçlarla, yani, iyi yönetim, sivil haklar, insan hakları ile siyasal yurttaşlık hakkının korunması anlamında ancak adalet pratiğiyle kazanılabileceğini bilen insanlar olarak; demokratik yaşama izin ve imkan veren, bunu destekleyen bir kamu ortamında gelişebilecek olan yurtseverliği, kardeşlik bağlarını, ortak bir tarih, ortak bir kültür ve siyasal yapıya ait olma duygusunu güçlendiren siyasal katılıma destek vermektir, mükellefiyetimiz.

Bir halkın özgürlüğünü ayakta tutan siyasal kurumlara ve yaşam tarzına duyulan sevgiyi, yani cumhuriyet sevgisini, güçlendirmek ya da yardıma çağırmak anlamında kullanılan yurtseverlik geleneğinin takipçisi olarak Cumhuriyetimizi korumak, geliştirmektir, mükellefiyetimiz.

Bize, sadece ülkemizin sağlam temeller üzerinde ilerlemesi ve gelişmesi için belirli amaçlar ve ilkeler değil, kaynağını tam bağımsızlıktan, yurtseverlikten, çağcıl değerlerden, evrensel ilkelerden alan, kendisine karşı güven duygusuyla beslenen ve yeni enerjiler ile hedefler için ödüller vaat eden bir ulusal ülkü bırakan, sözleriyle, eylemleriyle, yaptıklarıyla kahramanlara ve kahramanlığa değer veren bir halkın hayallerini ve umutlarını besleyecek özel bir efsane yaratan Mustafa Kemal Atatürk’ü saymaktır, sevmektir, mükellefiyetimiz.

Vergimizi ödemek, ülkemizin tarihini, kültürünü korumak, bu kültürü gelişmiş diğer kültürlerle harmanlayarak zenginleştirmek, Atatürk’ün bize vasiyet ettiği “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinin takipçisi olmak, başta komşularımız olmak üzere tüm dünya ülkeleriyle barış içinde yaşamak, dünya barışının tesisine ve sürdürülmesine katkı yapmaktır, mükellefiyetimiz.

Zira sadece memleketimizi sevmek, memleketimizin insanlarını sevmek değildir, mükellefiyetimiz. Mademki dünyalıyız, mademki dünyada mülk sahibiyiz, dünyanın tüm insanlarını sevmektir, mükellefiyetimiz.

‘Terbiye görmüş kafa için, görünmez ve geçici şeyler hakkında, yavaş yavaş fikir değiştirmeyi öğrenebilmek, sonradan bunları tamamen ardında bırakabilmek büyük bir erdem kaynağıdır. Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. Yolun başında olan sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü olan insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür’

Bu sözler, evrenselliği, insan sevgisi ile deneyimini ve onun yazılı olan veya olmayan kayıtlarını, bütün çeşitliliği ve tikelliği içinde kavramak konusunda bize bir yol haritası çizen on ikinci yüzyılda Saksonya’da yaşamış St.Victor’lu keşiş Hugo’ya ait. Savaş yıllarını Türkiye’de sürgün olarak geçiren, yirminci yüzyılın büyük edebiyat adamı Erich Auerbach, Hugo’nun bu sözlerini, ulusal ya da bölgesel sınırları aşmak isteyen herkes için model olarak aktarıyor bize.

Filistin asıllı Amerikalı edebiyatçı ve dünyanın sayılı entelektüellerinden rahmetli Edward Said’in işaret ettiği üzere: ‘Hugo’nun, iki kere, güçlü ya da mükemmel insanın, bağımsızlığa ve tarafsızlığa, bağları reddederek değil, onları işleyerek ulaştığını’ ifade eden bu sözlere itibar etmek ve bunun gereğini yerine getirmektir, mükellefiyetimiz.

Güzelliği ile insanı büyüleyen bu sese kulak vermediğimiz takdirde, hem bireysel, hem de ulusal düzeyde, ‘bilgiye eşlik eden özgürlüğe değil, önyargı ürünü olan dışlama ve tepkilere bağlı kalırız’sadece özgürlüğümüzü değil, insanlığımızı da eksiltiriz. Budur mükellefiyetimiz.