DENEMELER VIII

EVERYTHING PASSES! / HER ŞEY GEÇER!

Bugün 07 Eylül 2014. Günlerden Pazar. Her sabah olduğu gibi bugün sabah da erken kalktım. Kendimi yürüyüşe çıkardım. Dün yağan yağmurun getirdiği güzel bir sabah serinliği vardı havada. Su birikintileri duruyordu yerlerde. Toprak ve çimenler hala ıslaktı. Güneş daha henüz tam olarak doğmamıştı. Doğuya doğru yürüyordum. Doğudan gelen pembeyle karışık hafif bir kırmızılık vardı tam karşımdaki ufuk çizgisinde. Ortalık, karanlıkla aydınlık arasında bir yerdeydi. ‘Kuşlar devriye olmuş geziyorlardı’ havada. Ağaç dallarından, havadan sesleri geliyordu. Köpekler havlıyorlardı uzaktan. Benden başka hiç kimsecikler yoktu ortalıkta. Anlaşılan insanlar daha uyuyorlardı. Hem yürüyor, hem de düşünüyordum. Öyle önemli şeyler değildi düşündüklerim. Güne dair şeyler de değildi. O küfürbaz, hafif külhani, ağır abi türküdeki gibi ‘Hayatı tespih yapmış sallıyor muşum / Gelmişine geçmişine sayıyor muşum’ türü şeyler hiç değildi. Ara sıra temize çektiğim hayatıma dair şeylerdi, hayata dair şeylerdi.

Düzmece hayatımızın tedirginliği vardı içimde. Belki de onun için çocukluğum geldi aklıma. Tedirgin olmadığımız, dünyaya umutla, aydınlık gözlerle baktığımız o günler geldi. Sonra her şeyin ne kadar kirlendiğini, duygularımızın ne kadar eskidiğini, yorulduğunu düşündüm. Ne kadar masumduk o zaman. Şimdi büyüdük, hiçbirimiz masum değiliz artık eskisi gibi. Küçükken, sen küçüksün diye oyuna almadıklarında kızardık. Sonra büyüdük. ‘Kimse benimle oynamıyor diye ağlayan çocuk! Sen büyü hele, bak ne oyunlar oynayacaklar seninle’ diyen Cemal Süreya’yı okuduk. Sadece okumadık, oynanan oyunları da hem gördük, hem yaşadık.

Yürümem bittikten sonra gelip bilgisayarımın başına oturdum. Düşündüğüm, hissettiğim şeyleri yazmaya başladım. Hayata başladığımda neredeydim, şimdi neredeyim? Nelere sahiptim? Neleri yitirdim? Neleri öğrendim, neleri unuttum? Eksilenler neydi hayatımda, neleri eklemiştim eksilenlerin yerlerine? Annem, babam, bir erkek kardeşim vardı. Şimdi yoklar. Yani tam da Özdemir Asaf’ın ‘Kazandıklarım bitti, yitirdiklerim kaldı / Söylediklerim bitti, dinlediklerim kaldı/ Bir bilmek ülkesinin, düşün iline vardım / Öğrettiklerim gitti, öğrendiklerim kaldı’ dediği yerdeydim. Kendimden razıyım ama. Birkaç bir şey dışında hiçbir şeyden dolayı pişman değilim. Hayata karşı işlenmiş bir günahım, herhangi bir borcum da yok. Yaşadığım hemen her şeyin bedelini ödedim zira. Kaldı ki hayat, hiç kimsede alacağını bırakmaz zaten.

Metin Altıok’un, ‘Eskiden bir sesim vardı / Vardı benim; Şimdi uzakta. / Çınlar belki. / Bir köprünün altında / Yitirdiklerim de oldu / Kazandıklarımın yanında. / Eskiden bir yüreğim vardı. / Vardı benim; / Şimdi uzakta / Çarpar belki. / Bir çocuğun odasında. / Yitirdiklerim de oldu / Kazandıklarımın yanında. / Bir ben kaldım şimdi / Tek yakın bana. / Ama ben eskiden de / Hep böyle / Yalınız çıkardım yola…’ diyen şiiri koşarak geldi yerleşti belleğime.

Bu şiir bana yalnız çıktığım yolculukları hatırlattı. Yalnız çıktığım o yolculuklarda öğrendim çok şeyi. Yaşayarak öğrendim, okuyarak öğrendim. Ya bir yol bulup öğrendim, ya da bir yol yapıp öğrendim. Ama öğrendim. Frank Sinatra’nın ‘My Way/Benim Yolum’ isimli o güzel şarkısında söylediği gibi ‘For what is a man, what has he got? / Bir adam ne ise o mudur? / If not himself, then he has naught. / Eğer değilse, o zaman o hiçbir şey değildir. / To say the things he truly feels / Söyledikleri gerçekten hissettikleri ise, / And not the words of one who kneels / Ve birisinin diz çökerek söylediği sözcükler değil ise, / The record shows I took the blows and did it my way! / Kayıtlar rüzgâra kapıldığımı ve kendi yolumu kendimin yaptığımı gösterir! / Yes, it was my way / Evet, bu benim yolum du.’ Tam da böyle öğrenmiştim hayatı. Kendi yolumda yürüyerek öğrenmiştim hemen her şeyi.

Ben kendi yolumdan gitmek istedikçe, ben kendim olacağım dedikçe, ‘hayır sen benim patentimde yetişeceksin’ diyen babam geldi aklıma. Hemen arkasından Freud’un, baba-oğul mücadelesinden uygarlığın büyüme yasasına ulaştığı ve Sophokles’in Kral Oedipus isimli hikayesinden esinlenerek adını koyduğu ‘Oidipus Kompleksi’; Dostoyevski’nin baba katili ‘Karamazof Kardeşler’i; baba hayaliyle ortalıkta dolaşan Kafka’nın babasına yazdığı, ama her nedense göndermediği ‘Babama Mektup’u; baba hayaletiyle kavga eden Shakespeare’in ‘Hamlet’i gelip konuk oldu zihnime.

Bugün herhalde çağrışımlar günüm. Ondan olacak albaylıktan emekli olduktan sonra, Engels’in ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökenini’ okuyan babasına Oğuz Atay’ın yazdığı: ‘Sevgili Babacığım, Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım’ diye başlayan ‘Babama Mektup’ isimli mektubu geldi aklıma. Açtım yeniden okudum.

Bunları düşününce kolejde öğrenci iken 15-16 yaşlarımda babama yazdığım mektubu hatırladım. Babamı babama ‘beni anlamıyorsun, ben dünyaya kendi isteğimle gelmedim, sert olmayı bırak, bana ve kardeşlerime karşı biraz daha hoşgörülü ol, arkadaş ol bizimle, yargıçlığı mahkemede yap, evde bize baba ol’ diyerek şikayet ettiğim mektubu düşündüm. Bu mektubu okuduktan sonra rahmetli babamın ‘ne yani arkadaş olacağız da karşılıklı sigara mı içeceğiz’ deyişini hatırladım.

Ben o zamanlar daha Kafka’nın, Oğuz Atay’ın babalarına mektup yazdıklarını, böyle bir edebiyat türü olduğunu bilmiyordum. Şimdi anlıyorum ki, rahmetli babam da bilmiyormuş. ‘Babalarımızda ileri, çocuklarımızdan geriyiz’ diyor Nazım Hikmet. Ben ise bütün bunları düşününce, babamdan ileri olamadım diye kızıyorum kendime. Oğuz Atay’ın yazdığı gibi ‘senin ölümünden sonra ben daha iyi ve akıllı olamadım, senden ileri olamadım’ diye üzülüyorum kendi kendime.

Bunları düşününce çocukluğumu istedim birdenbire. Balıkesir Barosu Başkanı, şair Yaşar Meyvacı’nın o güzel, o duygulu şiirinde dediği şeyler aklıma geldi. ‘… Çocukluğumu istiyorum; / Paraysa para, umutsa umut, düşse düş. / Bedelini ödemeye hazırım; çocukluğumu istiyorum. / Aynı yokluğu, yoksulluğu yaşamaya hazırım. /Karabasanlar vız gelir. / Pabuçlarım yarım olsun yine; / Atlı karıncalara uzaktan bakayım. / Babasının elinden tutup kasıla kasıla yürüyen; / Pamuk helvacının önünde tepinip, / Macuncunun etrafında fır dönen çocuklara / İmrenerek bakabilirim yine, / – N’olur – / Çocukluğumu istiyorum. / Marangoz Lütfü’nün oğlu sümüklü Tayfur’un verdiği takoz parçası / Kamyonum olsun yine. / Atım günebakan sapları, / Ayva dalından yayım, / Kavak sürgününden okum, / Dut dalından kılıncım olsun. / Evimizin bahçesinde, / Kâh Marko Polo / Kâh Macellan / Kâh Kristof Kolomb olayım. / Çocukluğumu istiyorum. / … / Geç kaldım ama büyümek istemiyorum! / Lütfen Affan dede, neredeysen duy beni, / Çocukluğumu istiyorum.’

Ben de çocukluğumu istedim. O masum, o mutlu, o güzel, ‘anne bak kral çıplak’ dediğim içtenlikli, açık sözlü günlerim geri gelsin istedim. Hani Cahit Sıtkı Tarancı ‘Affan dedeye para saydım; sattı bana çocukluğumu’ diyor ya, ben de Affan dedeye para saymaya hazırım. Bekliyorum! dedim kendi kendime.

Rahmetli babamı, rahmetli annemi düşününce bir suçluluk duygusu kapladı içimi. Babam emekli olduktan sonra annemle birlikte Konya’ya yerleşmişti. Her ikisi de bana çok düşkündüler. Diğer kardeşlerimden daha düşkündüler. Ben Ankara’da idim. Onları orada, Konya’da çok yalnız bırakmıştım. Yolumu gözleyen, gelir belki diye beni bekleyen bu iki ihtiyar, hayat yorgunu insanı orada, Konya’da çok yalnız bırakmıştım. İşim çoktu, gidecek fırsat bulamıyordum. Ama bütün bunlar geçerli mazeretler değildi. Benim vicdanımı rahatlatmamın, ihmalimin, ağır ihmalimin ucuz bahaneleriydi sadece. Bunu düşündüm içim sızlayarak.

O zaman, sevgilisi Vietnam’a giden ve bir daha geri dönmeyen yeni yetme bir kızın yazdığı şu dizeler geldi aklıma;

Anımsıyor musun yeni arabanı ödünç alıp çarptığım günü?
Öldüreceğini sanmıştım beni; öldürmedin oysa.
Anımsıyor musun seni zorla sahile götürdüğüm, yağmur yağacağını söylediğin ve yağmurun yağdığı günü?
Söylemiştim sana demeni beklemiştim, demedin oysa.
Anımsıyor musun kıskandırmak için seni başka erkeklerle oynaştığım ve seni kıskandığım günleri?
Terk edeceğini sanmıştım beni, terk etmedin oysa.
Anımsıyor musun çilekli pasta düşürüp arabanın paspasını kirlettiğim günü?
Tokatlayacağını sanmıştım beni, tokatlamadın oysa.
Anımsıyor musun dansın resmi giysili olduğunu söylemeyi unuttuğum ve senin kot pantolonla geldiğin günü?
Bırakacağını sanmıştım beni, bırakmadın oysa.
Dayandın bana,
Sevdin beni,
Ve korudun beni.
Çok şey vardı benim de senin için yapmak istediğim,
Vietnam’dan döndüğünde.
Dönmedin oysa.

Evet! ‘Zaman kaybolmaz.’ Geçip gider ve hatırlanır sadece. Ama yitirilmiş zamanlar bir daha yaşanmaz. Gelip geçtikten sonra onları boşuna aramamak, onlara yanmamak gerekir. Ve bir zaman sonra, bir yerlerde oturup ‘… ne kalmış buralı / göklerden başka / ne kalır yarına / bizden sonraya / her şey binip gitmiş / uçurtmalara’ dememek gerekir. Bunu dememek için ise geç kalmamak lazım hayatta. Her şeyi zamanında yapmak lazım.

Demek ki neymiş? Geç kalmak istemiyorsan, pişman olmak istemiyorsan hayatta, her şeyi zamanında yapacaksın! Zira bir bilgenin söylediği gibi ‘Everything passes! / Her şey geçer!’