DENEMELER (IX)
ALIR BAŞIMI GİDERİM!
“Gün olur, alır başımı giderim, / Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda. / Şu ada senin, bu ada benim, / Yelkovan kuşlarının peşi sıra. / Dünyalar vardır, düşünemezsiniz; / Çiçekler gürültüyle açar; / Gürültüyle çıkar duman topraktan. / Hele martılar, hele martılar / Her bir tüylerinde ayrı telaş!… / Gün olur başıma kadar mavi; / Gün olur başıma kadar güneş; / Gün olur, deli gibi …”
İstanbul’da öğrenci olduğum yıllarda, Orhan Veli’nin bu güzel şiirindeki gibi alır başımı giderdim. Kendi yalnızlığımdan hiç sıkılmayan ben, elimden tutar gezdirirdim kendimi.
Andre Gide’in ‘Senfoni Pastoral’ kitabındaki şu cümle gibi; ‘Bilinmeyene bir bilet, gidiş-dönüş lütfen’ der, otobüse binip bir gün Fatih’e, bir gün Balat’a, bir gün Eyüp’e, bir gün Topkapı’ya, Sultanahmet’e, bir diğer gün banliyö trenine atlayıp Cankurtaran’a, Samatya’ya, Florya’ya, Halkalı’ya kadar giderdim.
Bazen Kapalıçarşı’yı, bazen Mısır Çarşısı’nı gezer, bu mekanların tarihle iç içe geçmiş havasını teneffüs ederdim. Beyazıt’taki sahaflara giderdim sık sık. Eski-yeni kitaplara bakar, ilgimi çekenleri alır, oradaki kitapçılarla sohbet eder, Çınaraltı’nda çay içer, aldığım kitapları okumaya başlardım.
Tahtakale’deki eskici dükkanlarını dolaşır, oradaki eski ev eşyalarının tanıklık ettikleri olayları, o eşyaları kullananları hayal ederdim hüzünle. Oradan aşağıya Mahmutpaşa’ya, Mısır Çarşısı’na, Eminönü’ne kadar iner, deniz kenarında balık ekmek yerdim.
‘Gemiler göründükçe adalar da düş görür / İnsanlar nerede olsa bir orayı düşünür / Derler adadakiler, şu gemi bir gün gelse / Gitsek buradan öte, nereye gideceksek? / Bilseler gemiler de bir adayı düşünür.’
Bu dizeler Özdemir Asaf’a ait. Ben de adaları düşünürdüm bazen. Zira adalar, her nerede, hangi ülkede olurlarsa olsunlar, benim hep ilgimi çeker. Nerede bir ada görsem giderim.
Ondan olsa gerek, adalara giderdim bazen. Büyük Ada’ya, Heybeli Ada’ya, Kınalı Ada’ya. Sahilde, iskelenin yanındaki kahvelerde/kafelerde oturur, çay içer, gazete, kitap okurdum. Küçük çocuklar gibi elimde simitle, hangi adaya gitmiş isem, o adanın caddelerinde, dar sokaklarında, çarşısında dolaşırdım. Beni müthiş bir şekilde dinlendiren gezilerdi bunlar. Kendimi dinlerdim, insanları dinlerdim, kuşları dinlerdim, doğayı dinlerdim. Denize bakarak dağınık düşüncelerimi toplar, kendimi biriktirir, enerji yoğun olarak geri dönerdim.
1975 yılı Ocak ayının karlı, soğuk bir kış günü, İstanbul’dan Ankara’ya geldikten ve Ankaralı olduktan sonra, bu kez Ankara’da gezdirmeye başladım kendimi.
Cumhuriyetin kurulduğu bu sade, bu kendi halindeki kenti tanımak, keşfetmek, biraz da kafamı, ruhumu dinlendirmek, gönlümü eğlendirmek için, bir gün Papazın Bağı’na, bir gün ilk meclise, bir başka gün Ankara Kalesi’ne gider, kalenin dar sokaklarında dolaşır, Çıkrıkçılar Yokuşu’ndan aşağıya Anafartalar’a inerdim.
Gençlik Parkı’na giderdim bazı sabahlar erkenden. Çay içer, nargile içer, gazete, kitap okurdum. Kendimi şımartmak, ödüllendirmek için, Atatürk Orman Çiftliği’nden dondurma ısmarlardım kendime.
‘Bilmek istersen seni / Can içre ara canı / Geç canından bu anı / Sen seni bil seni!’ diyen Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerini ziyarete giderdim bazen. O’nun ‘Nagehan ol şara vardım, ol şarı yapılır gördüm, / Ben dahi yapıldım, taş ve toprak arasında’ diyen manzumesinde ifadesini bulan, evrenin ve insanın birlikte oluştuğuna dair felsefesini anlamaya çalışırdım.
Bazı günler Ankara’nın dışına atardım kendimi. Kış geldiğinde Çubuk Barajı’na, bahar geldiğinde buğday tarlalarının, çayırın, çimenin, otların, kuşların, böceklerin olduğu yerlere giderdim. Oralarda kır havasını içime çeker, ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarır, toprakta yürüyebildiğim kadar çıplak ayakla yürürdüm. Şarkı, türkü söyler, hem enerji boşaltır, hem de enerji toplardım.
Çok sevdiğim bu kendimi gezdirmeleri, eğlendirmeleri uzunca bir zaman yapamadım. Kendimi ihmal ettim, kişisel bakımımı ihmal ettim, ayarlarımı ihmal ettim. Sonra bir gün, dün ve ondan önceki gün, yani iki gün üst üste, kendimi gezdirdiğim o eski günlerim aklıma geldi. İçimden bir ses kırlara git dedi.
Atladım arabama. İlk gün, Eskişehir yönüne doğru gittim. Çok uzun gittim. Nerede ise Polatlı’ya kadar gittim. Sonra hafif yüksek bir tepede durdum. Arabadan indim, ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkardım. Toprağa bastım çıplak ayakla. Sonra gidip bir ağacın altına oturdum. İleride bir yerlerde kavak ağaçları vardı. Bir o yana, bir bu yana sallanıyorlardı. Ağaçlardan kopan sarı yapraklar, rüzgarın itmesiyle oraya buraya koşturuyorlardı. Kavakların üzerinde dikili olduğu ham topraklar, hafif puslu enginliklere doğru uzayıp gidiyordu. Vakit ikindiye yakındı. Yatık gelen güneş, ara sıra başını bulutların arasından çıkarıyor, biraz ilerideki köy yolunu, yolun sağında, solunda uzanan solgun güz topraklarını ışığıyla süslüyordu. Serin, ama hafif esen bir rüzgar vardı. Bu rüzgar, havayı taze toprak ve tezek kokusuyla dolduruyordu. Sonra birdenbire yağmur bulutları kapladı gökyüzünü. Ortalık karardı. Ve yağmur yağmaya başladı. Eve gitmek zamanı geldi dedim kendime. Geldiğim yollardan geri döndüm evime.
İkinci gün, yani dün, bu defa Konya yolu istikametine gittim. Yol üzerindeki bir benzinlikte durdum, çay içtim. İçeride çok sayıda kamyon şoförü vardı. Kamyonlar üzerine, kamyon markaları üzerine konuşuyorlar, birbirlerine şaka yapıyorlardı. Sohbetlerine beni de katmak istediler, nereli olduğumu, ne iş yaptığımı, nereden gelip nereye gittiğimi sordular. Avukatım demedim. Ticaret yapıyorum dedim. Canım konuşmak istemedi. Bunu anlayınca, benimle muhatap olmayı bıraktılar, sohbeti kendi aralarında sürdürdüler. Çayımı bitirdim, yeniden çıktım yola.
Tuz Gölü’ne kadar gittim. Gölün kıyısında yürüdüm biraz. Hava oldukça serindi. Sonbahar ilk kez geldiğini hissettirdi bana. Güneşin pembe, kırmızı, sarı, kızıl renklerle batışını seyrettim gölün kenarında. Güneş kayboldu, etraf kararmaya başladı. Ankara’ya geri döndüm.
Yıllar sonra kendim için bir şeyler yapmış olmamın huzurunu, sevincini duydum içimde. Beynimi temizledim en ince yerlerine kadar, yüreğimi, ruhumu yıkadım boydan boya. Yani terapi gibi bir şey oldu bu benim için.
Tavsiye ederim, siz de yapın. Ara sıra kendinizi gezdirmeye çıkarın. Şımartın içinizdeki çocuğu. Zaman ayırın kendinize. Yalnızlığınızı kendinizle paylaşın. Kendinizi dinleyin ve hatta konuşun kendinizle.
Son iki günümü böyle yaşadım. Şimdi oturup bu iki günün hikayesini yazıyorum.
Neden mi? İnsanlar doğarlar, büyürler ve ölürler. Bazı insanlar ise doğarlar, büyürler, yazarlar ve sonra ölürler. Ben bu sınıftanım. Onun için yazıyorum!
Beni tanımayanlar, nasıl bir insan olduğumu merak ederler. Sorar hatta bazıları. Yazan, çizen, okuyan, düşünen, bazen kendisini, bazen düşüncelerini gezdiren bir insanım ben. ‘Kah gökyüzüne çıkarım, seyrederim alemi / Kah yeryüzüne inerim, seyreder alem beni.” Durgunum bazen, bazen de coşkun akan sular gibi taşkınım. Çok şey söylemiş olmak için susarım ara sıra. Bazen de çok konuşurum. Ama rahatsız etmem hiç kimseyi. Tam da şairin tanımladığı gibi bir insanım. Yani. “Kırılgan bir çocuğum ben / Yüreğim cam kırığı / Bütün duygulardan önce / Öğrendim ayrılığı / Saldırgan diyorlar bana / Oysa kırılganım ben / Gözyaşlarım mücevher / Saklıyorum herkesten / Ürküyorlar gözümdeki ateşten / Ürküyorlar dilimdeki zehirden / Ürküyorlar o dur durak bilmeyen / Gözü kara cesaretimden / Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum / Bir yanı çılgın dağ doruğu / Oysa böyle yapmasam ben / Nasıl korurum içimdeki çocuğu? / Bir yanım çılgın nar ağacı / Bir yanım buz sarayı”
