DENEMELER (XI)

YAZMAK ARZUSU!

2014 yılının Ocak ayında açtığım bu blogda değişik konularla ilgili kırk dört yazı yazmış ve yayınlamışım. Bu kırk beşincisi. Bu yazma arzusu nereden geliyor? Neden yazıyorum ben?

Fransa’nın geçen yüzyılda yetiştirdiği, bana göre en önemli, en değerli entelektüellerinden birisi ve aynı zamanda edebiyatçı, yazar, eleştirmen, edebiyat göstergebilim profesörü olan Roland Barthes diyor ki; ‘İnsan arzu ederse yazar, benim de arzularım bitip tükenmez.

Benim arzularım da bitip tükenmez. Bunlardan birisi de yazmaktır. Arzu ettiğim için yazıyorum, yazmayı entelektüel bir hırs, arzu ve faaliyet olarak gördüğüm için yazıyorum.

Arzu, yazmanın kökenidir’ diyor Barthes ve şöyle devam ediyor ‘Çünkü arzumu baştan sona tanımak ve onun kararlılığını tüketmek elimde değildir: Bir arzu her zaman başka bir arzunun yerini almış olabilir; ama arzumu kaynağında ilk ortaya çıkışına kadar açıklayabilmek de, benim gibi imgeler evrenine dalmış bir özneye düşmez. Söyleyebileceğim tek şey, yazma arzusunun, tespit edebileceğim belli bir kalkış noktasının bulunduğudur. Bu kalkış noktası da başkaları tarafından yazılmış bazı metinleri okuduğumda aldığım hazdır, hissettiğim neşe, sevinç, doyum hissidir. Okumuş olduğum için yazarım yani.’

Ben de okuduğum için, okumadan haz aldığım, neşe ve sevinç duyduğum için yazıyorum.

Temas korkusu olmayan, çeşitliliğe saygı duyan bir ahlakım var benim. Öyle olduğum için tanıdığım çok insan oldu hayatta. Çok da arkadaşım oldu. Ama çok dostum olmadı. Belki bir, belki iki üç dostum oldu. Bilirim, yarın öldüğümde çok dostum ortaya çıkacak. Zira ölenin dostu çok olur. Kör ölür badem gözlü olur ya. Ben de öldükten sonra badem gözlü olurum ve pek çok dost! ağlar arkamdan. Belki de hiç ağlayanım olmaz, eşimden, çocuklarımdan, kardeşlerimden, üç beş arkadaşımdan başka. Hem, ağlasalar ne çıkar, ağlamasalar ne çıkar! Hiç bir şey çıkmaz. Ben ağlamam ama. Ölüler ağlamaz zira. Güler sadece. Ağlayanları da, ağlamayanları da ben göremem, siz görürsünüz. Ama siz de benim güldüğümü göremezsiniz.

Yaşam bana her zaman kendi rizom, yani yeraltındaki gövdem üzerinde yaşayan bir bitki gibi görünmüştür. Esas canlılığı görünmez, rizomun içinde gizlenmiştir çünkü. Toprağın üzerinde boy gösteren kısmı sadece tek bir yaz boyu yaşar. Sonra solar, kurur ve çürür; çünkü o gelip geçici bir hayaldir yalnızca. Yaşamın ve uygarlığın sonu gelmeyen bu doğup büyüme ve sona erme sürecini düşününce, her şeyin boş olduğunu düşünmekten kurtulamıyorum. Ama yine de bu sonsuz akışın altında yaşayan ve kalıcı olan bir şeyin hissini asla yitirmedim. Bizim gördüğümüz çiçektir, geçer. Rizom ise kalır.’ Bu sözler İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung’a ait.

İnsanın rizosu öldükten sonra çıkar ortaya. Yazdıklarım, söylediklerim, yaptığım iş ve hizmetler rizomdur benim. Onun için yazıyorum. Öldükten sonra geriye, bana ait bir şeyler kalsın, rizom ortaya çıksın diye yazıyorum.

1996 yılında Pulitzer Ödülü kazanan, Robert Lowel’in öncülüğünü yaptığı ‘İtirafçı Şiir’ akımının önemli takipçilerinden ve temsilcilerinden biri olan Amerikalı şair Anne Sexton ‘İç Savaş’ isimli şiirinde şöyle diyor; ‘… İçimdeki Tanrı’nın kırılmış parçalarını, / O’nu tekrar bir araya getireceğim / Bir satranç oyuncusunun sabrıyla. / Kaç parça / … Ama onların hepsini ele geçireceğim / Ve içimdeki Tanrı’nın tam bir ülkesini kuracağım – ama birleşik, / Yeni bir ruh yaratacağım deriyle süsleyeceğim onu / Ve sonra gömleğimi giyeceğim / Ve bir ilahi söyleyeceğim, / Kendimin şarkısını.

Ben de kendimin şarkısını söylemek, şiirini okumak için yazıyorum.

Yazmak bir şey ya da bir şeyler demek istemektir. Her yazdığım yazıda ben de bir şey, bazen de bir şeyler demek istiyorum aslında. Yani belki biraz birileri okusun, beni ve ne demek istediğimi anlasın diye yazıyorum. Okuyan da var, okumayan da. Anlayan da var, anlamayan da. Doğru anlayan da var, masum okumadığı için yanlış anlayan da var. Ama olsun, Edip Cansever’in dediği gibi ‘Ne çıkar siz bizi anlamasanız da / Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar / Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da / Hiçbir şey!’ Yani ne çıkar siz yazdıklarımı okumasanız da, yanlış anlasanız da? Ne çıkar? Hiçbir şey! Ben demek istediklerimi yazıyorum ya. Önemli olan bu.

Yani demek istediklerimi demek için yazıyorum.

Yalnızlık vardır dinlendirir, yalnızlık vardır’ dillendirir derler. Yalnız olduğum için yazıyorum, yalnızlığımı paylaşmak için yazıyorum. ‘Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsaydı yalnızlık olmazdı’ diyor şair.

Ben de yalnızlık paylaşılır, insan yalnızlığını en iyi kendisiyle paylaşır diyorum ve onun için yazıyorum.

Bir yazının içtenliği yoksa, değeri de yoktur’ diyor Tolstoy. Benim yaptığım her işte, her ilişkide, her konuşmamda, yazdığım her yazıda, hiçbir şeyim yoksa içtenliğim vardır.

İçten olduğum için yazıyorum, içtenliğimi ifade etmek için yazıyorum.

Benim işim öğretmek değil, öğrenmektir. Onun için öğretmek adına yazmıyorum. Bir davaya, ahlaksal veya toplumsal bir amaca hizmet etmek için yazmıyorum. Artık öyle iddialarım yok çünkü. Görevim olduğu için de yazmıyorum. Profesyonel bir yazar değilim zira. Pek çok şeyin olduğu gibi yazmanın da amatörüyüm. Ama amatörlük bana göre her zaman profesyonellikten iyidir. Bir şeyin profesörü, uzmanı olan kişi çok şey bilir, ama heyecanı yoktur, kalmamıştır. Amatör olan insan çok şey bilmez belki, ama heyecanı vardır.

Amatör olduğum için, heyecanım olduğu için, heyecan duyduğum için yazıyorum.

Güernica. Pablo Picasso’nun en ünlü tablosunun adı. Bu tablosunda Picasso, İspanya İç Savaşı sırasında Nazilerin bir İspanyol kenti olan Güernica’ya 28 Nisan 1937 gecesi 6000 ton bomba yağdırmasını, kenti paramparça etmesini, binlerce insanın hayatını kaybetmesini anlatır. Bir gün bir Nazi subayı Picasso’nun açtığı resim sergisini gezmeye gelir. Güernica tablosunun önünde durur, tabloyu dikkatle ve hayranlıkla izler. Sonra döner Picasso’ya ‘bunu siz mi yaptınız’ diye sorar. Picasso şu yanıtı verir: ‘Hayır, ben yapmadım. Siz yaptınız!

Yaşanmış bu hikayedeki gibi ben yazmıyorum aslında bu yazıları. Birileri yazdırıyor. Ya o birilerine veya bir şeylere kızıyor da yazıyorum, ya sevindiğim veya üzüldüğüm zaman ya da o birilerinin veya bir şeylerin verdiği esinle yazıyorum.

Bir de şiir hediyesi var bu yazının. Bir başkasının şiiri değil, benim şiirim. Adı ‘Mayısa ve Eylüle Dair!

Kış çocuğuyum ben, / Ama baharları severim. / Aylardan da bir Mayısı, / Bir de Eylülü severim. / Her şeyi silebilirim, / Bir Mayısı, bir de Eylülü silmem, silemem. / Her Mayıs yemyeşil yapraklarla, / Taze umutlarla, / Sıcacık hayallerle, / Yeni vaatlerle, / Yeni coşkularla gelir. / Kucaklar, / Sarar sarmalar beni. / Günler uzar Mayıs gelince, / Kırk ikindi yağmurları başlar. / Deniz kenarında isem eğer, / Bazen bir imbat, / Bazen bir lodos, / Bazen de bir meltem / Rüzgarı eser. / Hissederim, / Serinletir yüreğimi rüzgar, / Ruhumu dinlendirir, / Hayatımı temize çekerim o rüzgarla birlikte. / Bir de kirlenmiş anılarımı temizlerim, / Ne varsa geçmişe dair. / Neşem gelir, / Yüzüm güler sonra, / Yaşamak ne güzel şeymiş derim, / Hem kendime, / Hem de ona buna. / ‘Her Eylül bıçaklanır’ diyor şair. / Oysa benim Eylülüm hiç bıçaklanmamıştır. / Beni de bıçaklamamıştır. / Sabıkasızdır yani. / Duru bir güzellikle gelir benim Eylülüm, / Lirik bir yüzle gelir, / Bazen gülen bir yüzle, / Bazen de hüzünle gelir. / Mecazlarla gelir, / İhsaslarla gelir. / Bazen güneş getirir yakar,/ Bazen de yağmur olur ıslatır. / Alır götürür beni, / Bulunduğum mekandan / Ve zamandan öteye. / Sarı sarı yapraklar getirir bana. / Uzun bir yol çizilmiştir, / Bir de masal yazılmıştır / O sarı yaprakların üzerine. / Sevdaya dair, / Dostluğa dair, / Bazen umuda, / Bazen sevince, / Bazen de kedere ve hüzne dair. / Yani hayata dair.