DENEMELER (XII)
GENÇLİK PARKI
‘Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında. / Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil , / Rüzgarda uçan tüy bile / Benim kadar hafif değil. / Başım sükutu öğüten / Uçsuz bucaksız değirmen; / İçim muradına ermiş / Abasız, postsuz bir derviş. / Kökü bende bir sarmaşık / Olmuş dünya sezmekteyim, / Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim.’
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu güzel ve anlamlı şiiri gibi bir gün geçirdim dün. Yani hem zamanın içinde, hem de büsbütün dışında. Yekpare, ama çok geniş an’ların parçalanmaz akışında, içim muradına ermiş, abasız, postsuz bir derviş, kökü bende bir sarmaşık gibi ve sükutu öğüten bir başla gezdim bütün gün.
Tanpınar’ın dizelerinin aksine, bir garip rüyanın rengiyle uyuşmuş şekiller yoktu yanımda, arkamda, önümde. Aksine gördüğüm hemen her şey, çok devingen, çok canlı, çok, hareketliydi. O hareketliliğin içinde, ben de kendimi rüzgarda uçan tüylerden daha hafif hissettim. Mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzmedim gün boyunca. Ama mavi ve zaman zaman arasına beyaz bulutlar karışmış masmavi bir göğün, parlayan, ama yakmayan bir güneşin, esen, ama hiç rahatsız etmeyen bir rüzgarın altında dolaştım gün boyunca.
Neler mi yaptım? Nerelere mi gittim? İşte dünün hikayesi!
Her zaman olduğu gibi dün sabah da erken kalktım. Çalıştım önce. Sonra biraz yeni aldığım kitabı, Metin Hara’nın ‘kendinde başlayıp yine kendinde biten, bir çırağın yola düşmesi, bir aşığın kalp atımı, bir çocuğun gülümsemesi, bir tohumun toprağa kavuşması, kalbinin derinliklerinde hayalini kurduğun bambaşka bir dünyanın yol haritası’ diyerek takdim ettiği ‘Aşkın İstilası-YOL’ isimli kitabını okudum.
Güneş doğdu, yükseldi epeyce, köpeğim Tarçın’la birlikte gezmeye çıktım. Az dolaştıktan sonra tasmasını çıkardım, özgür bıraktım onu. Yemyeşil çimenlerin üzerinde koştu, süründü, yuvarlandı, oynadı benimle biraz.
Hafif bir kahvaltıdan sonra dışarıya, sokağa attım kendimi. Tunalı Hilmi Caddesi’nin Atatürk Bulvarı girişinde, caddenin hemen başındaki Kahve Dünyası’na gittim. Filtre kahve içtim, oturdum biraz. Caddede aşağıya ve yukarıya doğru yürüyen insanları izledim bir süre.
Bir toplantıya katıldım daha sonra.
Bir Temel fıkrası anlatayım önce, ardından da toplantı bittikten sonra ne yaptığımı paylaşayım sizinle; Temel kendisine yeni arkadaş edindiği pengueniyle beraber Rize’nin caddelerinde, sokaklarında dolaşmaya çıkmış. Bu durumu gören arkadaşları, – sen bu hayvanı, hayvanat bahçesine götür – demişler. Olur demiş Temel. Ertesi gün yine pengueni ile dolaştığını gören arkadaşları, – bu hayvanı daha hayvanat bahçesine götürmedin mi – diye sormuşlar yeniden. Arkadaşlarının bu sorusuna Temel şöyle yanıt vermiş; geçen gün hayvanat bahçesine götürdüm, dün sinemaya gittik beraber, bugün de parka götürüyorum’
Toplantı bittikten sonra içimdeki penguenin elinden tuttum ve parka götürdüm onu. Gençlik Parkı’na. 1960’lı ve sonraki yıllarda giriş kapılarının hemen yanında ‘askerler ve köpekler giremez’ diye yazardı. Neyse ki sonra kaldırdılar da, bu tür abuk sabukluklar sona erdi.
Gençlik Parkı’na, kızım Zeynep küçükken gitmiştik en son. 17-18 sene önce yani. Selim Sırrı Tarcan Kapalı Spor Salonu’nun karşısındaki kapıdan girdim parka. Havuzun çevresi boyunca yürüdüm. Genç, orta yaşlı, yaşlı insanlar vardı. Bir kısmı çimenlerin üzerinde, bir kısmı banklarda, bir kısmı da çay bahçelerinde kızlı erkekli oturmuş etrafı seyrediyor, sohbet ediyorlardı. Benim gibi tek başına gelenler de vardı.
Park düzenli, bakımlı ve temizdi. Peyzajı da halliceydi. Sonbahar gelmiş olmasına rağmen, ağaçlar ve çimenler hala yeşildi. Sonbaharın geldiğini hatırlatan çok az sayıda, yaprakları sararmış, yapraklarının bir kısmı da yere dökülmüş ağaçlar vardı parkın orasında burasında. Parkın Ankara Garı tarafındaki girişine kadar yürüdüm.
Çocukluğumda çarpışan otolara bindiğim Luna Park’ın hemen yanından geçtim. Parkta yine sevinçli ve mutlu bir telaş içinde eğlenen çocuklar vardı. Dönme dolap eskiden olduğu gibi dönüyordu yine. Çocuk çığlıkları geliyordu içeriden. Luna Parkın önünde durdum biraz, çocukları seyrettim. Luna Parka ilk gittiğim çocukluk günlerimdeki mutluluğum geldi gözümün önüne.
Eskiden gazinolar vardı. Şimdi yok. Kadınlar kahkaha atmasınlar, insanlar kızlı erkekli eğlenmesinler diye kaldırmış olsalar gerek.
Luna Parkın önünden geçerek Gençlik Parkı’nın Ankara Garı tarafındaki girişine kadar yürüdüm. Giriş kapısının hemen sağındaki Recep Özgen Çay Bahçesi’ne geldim ve oturdum. İnsanı üşütmeyen, serinleten tatlı bir rüzgar esiyor, rüzgarın getirdiği rahatlatıcı esinti, bazen yüzümü yalıyor, bazen de başımı okşuyordu.
Bir an rahmetli annemin başımı okşadığı, yüzümden öptüğü günleri hatırladım. Tatlı bir hüzün çöktü içime. Gözlerimin nemlendiğini hissettim.
Recep Özgen Çay Bahçesinde gazete okudum, çay içtim. Sonra kendime bir kıyak yaptım, nargile ısmarladım. Hemen önümdeki yolda, bir kısım insanlar ellerinde bavullarla istasyona doğru koşturuyor, bir kısmı da bavullarıyla istasyondan çıkmış kestirmeden Ulusa doğru gidiyorlardı. Sevgililer vardı, birbirlerinin ellerini sımsıkı tutmuş yürüyorlardı. Yaklaşık üç saat oturdum o çay bahçesinde. Hiç canım sıkılmadı. Sıkılmak bir yana çok keyif aldım.
Orada oturmuş sakin ve meraklı olmayan bakışlarla etrafı seyrederken, Nazım Hikmet’in ‘Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, / Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında, / Budak budak şerham şerham ihtiyar bir ceviz. / Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında’ diye başlayan dizeleri geldi aklıma.
Benim oturduğum çay bahçesinde ve çevresinde ceviz ağacı yoktu. Çam ağaçları vardı, çınarlar vardı. Nazım’dan esinlenerek ‘Ben bir çınar ağacıyım Gençlik Parkı’nda, / Ne sen bunun farkındasın, ne DSA Taban Hareketi farkında’ dedim kendi kendime.
Farkında olsalar eğer, gizliden fotoğrafımı çekerler, facebooka koyarlar, fotomontajla yanıma birkaç kişi daha eklerler, eklemezlerse eğer, fotoğrafımın altına, ‘oturmuş tek başına plan yapıyor’ diye yazarlar mutlaka diye düşündüm. Sonra bu düşünceme güldüm epeyce. On yıldır baro siyasetini benim üzerimden götüren bu arkadaşlar, ben olmasam veya ölsem ne yaparlar acaba diye sordum kendime. Amma da korkutmuşum bu arkadaşları diye pay çıkardım özüme.
Neler olmadım ki ben, her kaybettikleri seçim sonrasında mızıklayan bu muhterem, bu çok demokrat, bu çok Cumhuriyetçi, bu çok Atatürkçü arkadaşların sayesinde? İkinci Cumhuriyetçi oldum, liberal oldum, cemaatçi oldum, akil oldum, ANAP’lı oldum, AK Partili oldum. Yani olmadığım çok şey oldum. Bir tek sayeban olmadım. Yani ne olduysam, bunların sayesinde değil, kendi sayemde oldum. Oysa ben sosyal demokratım. Bu arkadaşların bilmediği ve olmadığı bir şeyim yani.
Tam da Özdemir Asaf’ın şu şiirindeki gibi bir durum yani; ‘…Çarpık çizdiriyorlar, / Karanlık yazdırıyorlar, / Canından bezdiriyorlar.. / Kırgınlığımız ondan. / Acı, acı güldürüyorlar.. / Hırçınlığımız ondan. / Ağlamaca karamsarlık tütüyor / Buram, buram / Konularımızdan../ Burukluğumuz ondan.’
Sağımda solumda çınar ağaçları var ya, ondan olacak, Kadir Esen’in cüzdanımda bir yerlere yazıp koyduğum ‘Çınar Altı’ isimli şiirini anımsadım. Çıkardım cüzdanımdan ve okumaya başladım; ‘Dallarda kırmızı kurdeleler. / Çürümüş ayrılık hasreti, / Kurumuş gövdeler, / Kopan her yaprakta, / Yok olan bir sevda hikayesi’
Sadece ayrılık özlemini, yok olan sevda hikayelerini değil, başkaca çürüttüğümüz şeyleri düşündüm. Neleri, neleri çürütmedik ki dedim kendi kendime. Hem çürüttük, hem de öğüttük. Zamanı çürüttük öğüterek. İki satırlık adamları kendimize musallat ederek, kendimizi öğüttük. Vefası olmayan, vicdanı olmayan, takdiri olmayan, teşekkürü olmayan, kifayetsiz muhteris pek çok insanın olduğu, ortalıkta çok fazla yalanın dolaştığı, gerçeğin yerini imajolojinin aldığı bir toplumda, en sonunda yarım kaldık, eksik kaldık.
Ama öylede olsa, ‘insanlığın karanlık mecmuasında’ elimizde bir el feneri ile erdemli, vakur ve dimdik ayakta kaldık. ‘Nakış biliyorum diye her yere ve herkese iş işledik.’ Sonunda tenhada kaldık. Dinlenmeyen, kulak arkası edilen çok şey söyledik, okunmayan, okunsa da anlaşılmayan, anlaşılmak istenmeyen çok şey yazdık. Söylenenlerden çok söylenmeyen şeylerin, yazılandan daha fazla yazılmamış şeylerin, olduğumuzdan çok başka şeylerin yükünü taşıdık. Hala da taşıyoruz.
Yorulduk mu? Hayır. Sadece laftan, sözden, dedikodudan, tezvirattan, yaftalanmaktan, dedim dedi repliklerinden sıkıldık, bıktık. Hepsi o kadar! Değil ise daha hala yola ilk çıktığımız zamandaki tazeliğimizi, temizliğimizi, saflığımızı koruyoruz biz. Kinimiz, nefretimiz, öfkemiz yok yani bizim.
Ömür insana verilmiş bir şeydir; ama hayat verilmiş bir şey değildir. O bizim seçimimizdir. Yani hayatımızı biz kendimiz kurgularız, biz kendimiz kurarız. Çiçeğin dalında açması gibi, yaprağın ağaçta oluşması gibi, meyvenin dalında olması gibi, biz de kendimizi oldurabilirsek eğer, hayatın içinde oldururuz. Ya sevmeyi, bağışlamayı, ya da nefreti, kini, öfkeyi, hırsı seçeriz.
Bir insan için taşınması gerçekten çok ağır bir yük olan bu negatif duyguları seçenlere, sondan bir önceki söz niyetine bir şeyler söylemek gerekiyor sanırım. Sonra hatırları kalır! Onu da Metin Hara söylüyor; ‘Neyzen cansız saza nefes üfleyerek ona can verir, tıpkı cansız bedenlerimize üflediği nefesle can veren varoluş gibi…Sen O’nun nefesisin işte; Bak, “O” seninle nefes alıyor! Şimdi düşün bakalım; Nefesini neyle tüketmek istiyorsun? Öfke veya nefretle mi, yoksa aşkla mı?’
Sözlerini Murathan Mungan’ın yazdığı, müziğini Manos Loizos’ın yaptığı, Yeni Türkü’nün seslendirdiği şu türküyü de unutmamak, ara sıra söylemek ve dinlemek gerekir. Neden mi? İyi gelir çünkü bazı yaralara; ‘telli telli telli / şu telli turna / sanma ki yaralı / uçmaz bir daha / takılmış kanadı / göçmen buluta / anlatır eski beni / şimdiki bana / sakın çıkma patika yollara / o dağlara, kırlara / o karlı ovaya / yenik düşüyor her şey zamana / biz büyüdük / ve kirlendi dünya / telli, telli, telli / şu telli turna / döner gelir bir gün / konar yurduna / telli telli telli / şu telli turna / ne kalmış buralı / göklerden başka / ne kalır yarına / bizden sonraya / her şey binip gitmiş uçurtmalara’
Uçurtmalara binip gitmemiş iseniz eğer, siz benim sözümü dinleyin; ‘elma dersem çıkın, armut dersem çıkmayın!…’ Sizi bu çok mızıkçı, bu çok demokrat, bu çok cumhuriyetçi, bu çok Atatürkçü zilliler ham yapar yer sonra. Ortalık pek tekin değil zira!
