DENEMELER (XIII)
KÖTÜLÜĞÜ ÖĞRENMEMEK!
Radyosu açıktı. Öylece uzandı yatağına. Müzik dinlerken uyuyup kalmıştı. Sabah uyandığında, en son dinlediği parçanın Bryan Ferry’nin ‘Kiss and Tell’ adlı şarkısı olduğu aklına geldi. Bir de gece rüyasında, kırda yürürken başına defneden bir taç konulduğunu hatırladı. Goethe’nin, İtalyan şair Torquato Tasso’nun hayatını konu alan aynı isimli oyununda ‘Her nerede bir defne tacı görseniz bilin ki / Mutluluktan çok kederin bir işaretidir bu’ dediği aklına geldi. Kederli bir gün mü yaşayacağım acaba diye endişelendi. Bu endişeyi aklından hemen kovdu. Kırlar beni çağırıyor, gitmemek olmaz diyerek sabah erken saatte evden çıktı. Evinin yakınındaki kır bahçesine gitti. Bahçedeki ağaçların altındaki banklardan birisine oturdu, sabah kahvesini içti.
Bahçede ondan başka oturan hiç kimseler yoktu. Sonbahar daha ağaçlara ve çimenlere gelmemişti. Ondan olacak ağaçlar da, çimenler de yemyeşildi. Çevrede çeşit çeşit ağaçlar vardı. Uzaktan kavak ağaçları görünüyordu. Kavak ağaçlarını çocukluğundan beri çok severdi. Küçükken anne dedesinin evinin bahçesine diktiği kavak, onunla beraber büyümüştü. O kavak ağacının altında, adeta bir cam kırığı gibi kalan çocukluğunu düşündü. Hayatta dik durmayı, o kendisinin diktiği kavak ağacından öğrenmişti.
Ona göre ağaçların hemen hepsi aynı dili konuşurlar, ama kavak ağacı farklı bir dille konuşur, diğer bütün ağaçlardan ayrı türküler söylerdi. Oturduğu yerden, bir o yana, bir bu yana sallanan kavak ağaçlarına baktı. Kavak ağaçlarının uzaktan, uzaktan gelen yapraklarının hışırtılarını, aynı türküyü değişik makamlarda fısıldamalarını dinledi. Sonra içinden ‘İzmir’in kavakları / Dökülür yaprakları / Bize de derler çakıcı / Yar fidan boylum / Yıkarız konakları’ türküsünü mırıldandı.
Gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Kurşuni ve siyah renkteki bulutlar, yağacak yağmurun habercisi gibiydi. Sabahın serinliğiyle, yağmur bulutlarının serinliği birbirine karışmıştı. Hava pek soğuk olmasa da, insanı üşütecek kadar serindi. Ama o üşümüyordu. Rüzgar fısıldar gibi esiyor, yüzünü, yanağını okşuyordu. Sonbahar hükmünü icra ediyor, adeta kış, ben gelmeye hazırım, sıramı bekleyemeyecek kadar sabırsızım diyordu.
Orada yağmur yağana kadar öylece birkaç saat oturdu. Ne bir şey okudu, ne de bir şey yazdı. Düşündü sadece. Kendisini düşündü. Zira onun en önemli işi, üzerinde en çok çalıştığı dersi, kendisiydi. Kendisini onun için gezdiriyor, onun için kendi bakımını yapıyor, bozulan ayarlarını onun için düzeltmeye çalışıyordu.
İnsanların birbirini gözetlediği, hemen herkesin birbirinin müfettişi olduğu, bol miktarda düşünce polisinin ortalıkta dolaştığı, tarzıyla, fikriyle, meşrebiyle birbirine benzeyen, üslupsuz, içeriksiz, derinlikten yoksun insanların bulunduğu yerlerden mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışıyor, onun için kendisini gezdiriyordu.
Böyle yaparak, geçmişin dile dökülmeyen tenhalığında dolaşmıyor, günlük hayatın başıboş ayrıntılarına takılmıyordu.
Onca yıl emek verdiği, hizmet ettiği yerlerden kendisini kovmaya çalışan, durmadan belden aşağıya vuran, ‘kendi bahçesinde dal olamayıp da, gelip başkasının bahçesinde ağaçlık taslayan’ besleme delikanlılar geldi aklına. Kavaklardan öğrendiği sabrın bilge duruşuyla, şairin ‘Ey tarih! / Ey zaman! / Kim kimi kimin toprağından sürerken / Kim kimi kimin toprağına kabul ediyor?’ mısralarını terennüm etti kendi kendine.
Uzaktaki bir radyodan, ya da teypten, iki eli yüreğinde bağlı, ağır yaralı bir şarkı geldi kulağına. Biraz dinledi, sonra boş ver, dışarıyı dinleme, dışarıdaki gürültü patırtıyla ilgilenme, içeride kal, kendinle ilgilen, kendini dinle dedi ve kendine döndü tekrar.
Benim de zaaflarım, zayıf yanlarım var, üzerinde çalışmaya zaman bulamadığım, ya da zamanımın yetmediği veya doğarken genlerimle beraber getirdiğim ve o nedenle şahsen çok da sorumlu olmadığım sığ yönlerim var, adam olmak için daha yontmam gereken pek çok sivri yönüm var diye geçirdi içinden. Ama sonra, insan pek öyle kolay kolay büyüyemiyor, ite kaka, düşe kalka, sağa sola yalpalayarak, canı yanarak büyüyor, ancak böyle yaparak adam ediyor kendisini diyerek teselli buldu.
Dış dünyaya zaman zaman kapılarını onun için kapatıyordu zaten. Kendisini onun için orada burada gezdiriyordu. Kapısını bazı insanlara onun için kilitlemişti. Böyle yaparak kirlenmiş çevresini değiştirmeye, kirletilen duygu ve düşüncelerini temizlemeye, aklındaki bazı ambargolardan kurtulmaya, sırtındaki bazı bagajları atmaya, içindeki çöpleri yok etmeye, özetle ruhunu yüceltmeye çalışıyordu.
Zira insanlık komedisinin veya trajedisinin, insanın sefaletinin başladığı yerin, ruh yoksulluğu olduğunu biliyordu.
Ama insanlardan da kaçmıyordu. Yine insanlarla birlikte oluyordu. Sadece, aynı şiiri okuduğu, aynı şarkıyı, aynı türküyü söylediği, aynı dili konuştuğu, aynı duyguları paylaştığı insanlarla birlikte olmak istiyor, o tür insanlarla düşüp kalkıyordu.
Ara sıra kırlara, parklara, yollara gitse veya götürse de kendisini, hayatın ve zamanın içindeydi hep. Zira geçmişin hayatının bir parçası olduğunu, ama yaşandığını ve bittiğini, geleceğin ise asla tükenmeyeceğini, hayatın her durumda hükmünü icra edeceğini ve mutlaka, hem kendisini, hem de hayata dahil olan her insanı değiştirip yenileyeceğini biliyordu.
Hayatın kimseyi takmadığını, arkasına bakmadığını, geleceğe, hep geleceğe doğru yürüdüğünü bildiği için, kendisini yenilemeye, oldurmaya, hızla akıp giden zamana ayak uydurmaya çalışıyordu. Yine de hayata yetişemem biliyorum, ama öyle de olsa, bir yere veya bir şeylere takılmadan onunla birlikte akıp gitmem gerekir diye düşünüyordu. Bir gün gelip hayat kendisinden hesap sormasın, geç kaldığı için yüzüne bazı kapılar kapanmasın diye, ‘uzun ince bir yolda, gidiyorum gündüz gece’ diyor ve kendisine güzel şeyler vaat eden geleceğe doğru yürüyor, yürüyordu.
Bu yaşa geldin, daha ne öğrenmesi, ne büyümesi, ne oldurması diye düşünmüyor, Sokrates’in baldıran zehirini içmezden hemen önce flüt çalmayı öğrenmeye çalışırken, ‘az sonra öleceksin, bunu öğrenmenin sana ne yararı olacak‘ diyenlere verdiği ‘ölmeden önce bunu çalmayı öğrenmeliyim‘ yanıtı gibi, hayata ve kendisine olan saygısından, verdiği değerden ötürü, ölene kadar kendisine emek vermeye, öğrenmesi gereken şeyleri öğrenmeye, hayata bu şekilde tutunmaya çalışıyor, böylece kendisini belirsiz bir geleceğe hazırlıyordu.
Sabahattin Ali’nin, tutkuya dönüşmüş sıra dışı bir aşk hikayesini anlattığı ‘Kürk Mantolu Madonna’nın kahramanı Raif Bey’in ‘… ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyorum’ sözü geldi aklına. Kendisinin de öyle bir yaşamı olduğunu düşündü. Yeniden dünyaya gelsem, yine kendim olarak dünyaya gelmek isterim, kendimi entelektüel yönden ve manevi olarak oldurma sürecinde mücadele ederek kazandığım aynı erdemlere, aynı ilkelere, aynı akla, aynı yüreğe, aynı vicdana ve ahlaka sahip olmak isterim diye geçirdi aklından.
Bugün ölsem, Cemal Süreya’nın yazdığı gibi; ‘Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte. / Her ölüm erken ölümdür / Biliyorum Tanrım. / Ama, ayrıca, aldığın şu hayat / Fena değildir.. / Üstü kalsın’ der, arkama bakmadan giderim dedi.
‘Hayatta uğraşılıp elde edilecek en gerekli şey nedir‘ diye sordu kendisine? Eski Yunanlı kinik Antisthenes’in verdiği şu yanıt geldi aklına; ‘Kötülüğü öğrenmemek!’
Çok şükür, bu yaşıma kadar çok şey öğrendim, bir tek kötülüğü öğrenmedim, öğrenemedim, bu da bana yeter dedi.
Akşam oldu, evine geldi. Bir yandan Hendel’in Alcina Operası’nın ‘Arleen Auger’ isimli aryasını dinlerken, diğer yandan sizin bu okuduklarınızı yazdı.
Bu son cümleyi yazmadan önce, Aydın Boysan’ın ‘şiir kibarlaştırır‘ sözü geldi aklına ve bir de şiir okudu Murathan Mungan’dan; ‘… ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla / günlerin dökümünü yap / benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerimizi / kim bilebilir ikimizden başka? / …. / yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi / bir düşün / emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya / şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada / ölmüş saatleri karşılaştır yaşayan mutsuzlukla / bunlar da bir işe yaramadıysa / demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda’
Yazıyı bitirdi, sonra iyi geceler dedi kendisine, güzel bir rüya görmek umudu ve dileğiyle uyumaya gitti.
