DENEMELER (XIV)

CUMARTESİNİZ GÜZEL OLSUN!

Müzik çalıyor kafamın içinde. Tekrar yeniden çalıyor … Asla sonu gelmeden …’ Carole King

Sevdiğim, değer verdiğim arkadaşlarıma, misafir gittiğim tanıdıklara, beni hatırlasınlar, güzel hatırlasınlar diye kitap, ya da müzik cd’si alırım. Dün beni ziyarete gelen değerli meslektaşım ve arkadaşım Egemen Tomak da böyle düşünmüş olacak ki, bana hediye olarak bir kitap getirdi. ‘Müzikofili-Müzik ve Beyin Öyküleri’ Kitabın yazarı Oliver Sacks. Kitap, nörolog olan Sacks’ın meslek hayatında karşılaştığı vaka öykülerinin derlemesinden oluşuyor. Kitapta toplanan vakaların ortak özelliği, geçirdikleri hastalık veya kazalar sonrasında insanların müziğe karşı geliştirdikleri yakın ilgi ve duyarlılık.

Gece yatmadan önce, kaynakçası ve diziniyle birlikte 381 sayfadan oluşan kitabın 50 sayfasını okudum. Sanırım okuduklarımın etkisinden olacak, bütün gece müzik dolu rüyalar gördüm. Sabah saat beşte Alexander Borodin’in ‘Prens İgor’ isimli eserinin melodisiyle uyandım. Kendimi biraz toplayınca, rüyamda en son dinlediğim parçanın ‘Prens İgor’ olduğunu anımsadım.

Güneş daha doğmamıştı. Yattığım odanın penceresini açtım. Dışarıda güzel, açık bir hava vardı. Yıldızlar görünüyordu uzakta. Dünkü yağmurlu havadan eser yoktu. Gökyüzünün rengi, ‘Andrey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe’ gibiydi. Gece mavisiydi yani. Ama yine de Orhan Veli’nin söylediği gibi bir şey vardı havada. Yani ‘İçkiye benzer bir şey var bu havalarda; / Kötü ediyor insanı, kötü. / Hele bir de gariplik oldu mu serde, / Sevdiğin başka yerde, / Sen başka yerde…’

Pencereden içeriye, odama, serin ve taze hava girdi. Derin bir nefes aldım. Dışarıda hiç kimseler yoktu. Uzaktan köpek havlamaları geliyordu. Başkaca herhangi bir ses ve nefes duyulmuyordu. Her taraf sessiz ve çok sakindi. Kendime bir sabah kahvesi yaptım. Çalışma masama oturdum. Sonra interneti açtım. YouTube’dan ‘Prens İgor’u buldum. Başka hiçbir şeyle uğraşmadan müziğin sesine yoğunlaştım ve parça bitene kadar oturduğum yerden hiç kalkmadım.

Üzerimde sabahın sakinliği, dinginliği vardı. Ama boğaları dahi dinledikleri zaman sakinleştiren klasik müzik, beni daha da sakinleştirdi. ‘Prens İgor’ beni aldı yıllar, yıllar öncesine, 1960’lı yıllara götürdü.

1960 yılında, kolejde hazırlık sınıfı öğrencisi iken, müzik hocamız Cevat Cangatin, her dersin son 15 dakikasında bize klasik müzik dinletirdi. Mozart’ı, Bach’ı, Çaykovski’yi, Beethoven’i, Chopin’i, Ravel’i, Vivaldi’yi, Borodin’i, Schumann’ı, Stravinsky,’i, Debussy’i ve diğerlerini daha o yıllarda dinlemeye başlamıştık. Çok sesli müziğe kulağım alışkın olmadığı için, önceleri yadırgadığım bu müziğin giderek sevdalısı oldum. ‘Prens İgor’u da ilk kez o zaman dinlemiştim.

Müzik dersimizin olduğu gün Cumartesi günüydü. O yıllarda Cumartesi günleri yarım gündü. Hafta sonu tatili Cumartesi günü saat birde başlardı. Bundan olacak benim en çok sevdiğim gün, hem o yıllarda, hem de sonraki yıllarda ve halen Cumartesi günüdür. Yatılı okuduğum için Cumartesi günleri evci çıkardık. Yatılı okuyan öğrenciler için evci çıkmak, özgür olmak demektir. Ondan olacak, o zamandan beri Cumartesi günü, benim özgürlük günümdür. Bugün de günlerden Cumartesi. Yani bugün ben özgürüm.

Müzikle başladım, müzikle devam edeyim. Orta ikinci veya üçüncü sınıfta hayatımıza caz girdi. Afrika’dan getirilen kölelerin, Amerika’nın pamuk tarlalarında ve demiryollarında çalışırken söyledikleri şarkılardan doğan, o nedenle siyahların müziği, yani etnik müzik olan caz, bizi hüznün arkadaşlığı ile tanıştırdı. Sadece hüznün arkadaşlığıyla değil, isyanla da buluşturdu bizi. Zira caz olsun, onun kardeşi blues olsun, eğlence değildir, hüzündür, Attila İlhan’ın ‘aslolan hüzündür’ dediği şeydir yani. ‘Melali tanımayan nesle aşina değiliz’ diyor Ahmet Haşim. Caz ‘melal’dir, yani ‘hüzün’dür.’ Biz onunla büyüdük ve elbette onu tanımayanlara aşina değiliz. Caz, kurulu düzene, bu düzenin haksızlıklarına, sömürüsüne yönelik bir isyan, bir itirazdır; geleneklere yönelik bir eleştiridir; acının, hüznün, yalnızlığın çığlığıdır.

Bu itirazın, isyanın, eleştirinin, hüznün, acının, yalnızlığın en güçlü sesleri ise; Art Blake, Billie Holiday, Charlie Parker, Dizzy Gillespie, Ella Fitzgerald, Duke Ellington, Glenn Miller, Sarah Vaughan, Louis Armstrong, Nat King Cole’dur. Bunlar bizim de vazgeçilmezlerimiz idi. Zevkle dinlerdik hepsini. Sadece dinlemekle kalmadık, hem yaşımızın, hem de cazın, caz felsefesinin etkisiyle, evde de, okulda da, mahallede de isyankar ve itirazcı olduk.

Eteklerin kısaldığı, saçların, favorilerin uzadığı, blucinlerin, loaferlerin çoğaldığı o yıllarda, dinlediğimiz ve sevdiğimiz, Amerikalıların ‘The Woice/Ses’ diye isimlendirdikleri Frank Sinatra’nın ‘I did it my way / Yolumu Kendim Yaptım’ isimli şarkısı, bana da hayat yolunda ‘kendi yolumu kendim yapmam’ gerektiği konusunda rehber olmuştur hep. Şöyle diyordu Sinatra; ‘For what is a man, what has he got? / Bir adam ne ise o mudur? / If not himself, then he has naught. / Eğer değilse, o zaman o hiçbir şey değildir. / To say the things he truly feels / Söyledikleri gerçekten hissettikleri ise, /and not the words of one who kneels / ve birisinin diz çökerek söylediği sözcükler değil ise, / The record shows I took the blows and did it my way! / Kayıtlar rüzgâra kapıldığımı ve kendi yolumu kendimin yaptığımı gösterir! / Yes, it was my way / Evet, bu benim yolumdu.’

Hüzünlü, boğuk sesiyle bizi büyüleyen Louis Armstrong’un ‘What a Wonderful World / Ne Harikulade Bir Dünya’ isimli şarkısı, tıpkı Nazım Hikmet’in ‘Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime / Ağaçlarını, çiçeklerini ve insanlarını seviyorum’ dizesi gibi, hayatı ve herhalde Tanrı’nın yarattığı en güzel eser olan dünyayı sevdirdi bize. Bizi çok etkileyen o uzunçalarında Louis Armstrong şunları söylüyordu; ‘I see trees of green, red roses too, / Ağaçların yeşilini, kırmızı gülleri de görüyorum / I see them bloom for me and you, / Onların benim ve senin için çiçek açtıklarını görüyorum / And I think to myself what a wonderful world / Ve kendi kendime ne harikulade bir dünya diye düşünüyorum’

Sonra Beatles. Liverpoollu dört gençten oluşan, müzikte devrim yaratan bu çılgın, bu asi, bu isyancı grubun seslendirdiği bütün parçalar, ama herhalde en çok şimdi artık klasikleşmiş olan ‘Yesterday’, yani ‘Dün’ isimli parça dilimizden hiç düşmezdi: ‘Yesterday, all my troubles seemed so far away / Dün, sorunlarım çok uzak görünüyordu / Now it looks as though they’re here to stay / Şimdi kalmak için bura dalarmış gibi görünüyor / Oh, I believe in yesterday / Oh, düne inanıyorum / Suddenly, I’m not half the man I used to be / Birdenbire, eskiden olduğum kişinin yarısı bile değilim / There’s a shadow hanging over me / Üzerimde asılı kalan bir gölge var / Oh, yesterday came suddenly / Oh, dün aniden geldi / Why she had to go I don’t know, she wouldn’t say / Neden gitmek zorundaydı bilmiyorum, söylemedi / I said something wrong, now I long for yesterday / Yanlış bir şey söyledim, şimdi dünü iple çekiyorum.’

Ve blues, ve rock ve elbette Elvis Presley. Elvis Presley’i her dinlediğimde, onun o güzel sesi, yumuşacık yorumu beni bulunduğum mekandan ve zamandan alır, başka başka mekanlara, zamanlara götürür. İlk gençlik yıllarıma taşır beni. Belleğime kazınmış o güzel şarkısı ‘Love Me Tender/Beni Yumuşacık Sev’ çalmaya başlar hemen; ‘Love me tender, / Love me sweet, / Never let me go. / You have made my life complete, / And I love you so. / Love me tender, / Love me true, / All my dreams fulfilled. / For my darling I love you, / And I always will. / Love me tender, / Love me long, / Take me to your heart. / For its there that I belong, / And will never part. / Love me tender, / Love me dear, / Tell me you are mine. / I’ll be yours through all the years, / Till the end of time. / When at last my dreams come true / Darling this I know / Happiness will follow you / Everywhere you go.2

Yani; ‘Beni yumuşacık sev/ Beni yumuşacık sev/ Beni tatlı sev/ Gitmeme asla izin verme / Sen hayatımı tamamladın / Ve seni bu yüzden seviyorum / Beni yumuşacık sev / Beni sev gerçekten / Bütün hayallerim gerçekleşti / Sevgilim, seni seviyorum / Ve her zaman seveceğim / Beni yumuşacık sev / Beni uzun süre sev/ Beni kalbine götür/ Ait olduğum yer orası olduğu için/ Ve asla ayrılmayacağız / Beni yumuşacık sev / Beni içten sev / Benim olduğunu söyle / Ben yıllar boyu senin olacağım / Zaman sona erinceye kadar / En sonunda hayallerim gerçek olduğunda / Sevgilim benim bildiğim bu / Mutluluk seni takip edecek / Senin gittiğin her yere gidecek.’

Okulun caz, blues, rock, pop müzik icra eden çok başarılı bir orkestrası vardı. Orkestranın solisti, şimdi Ankara Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yapan, okulun ilk mezunlarından olan Bülent Yentür’dü. Bülent Abi, aynı zamanda okulun futbol takımının da kaptanıydı. Hem müzikte, hem de futbol ve basketbolda son derece başarılı olan Bülent Abi çoğumuzun idolüydü.

Ve elbette bizim olan, bizden olan, ruhumuza, yüreğimize dokunan, duygularımıza tercüman olan Türk Sanat Musikisi. Yaralı, ağır yaralı şarkılar, bizim şarkılarımız. O zamanlar da severdim, şimdi de çok severim. Zaman zaman da söylerim. Rahmetli annem ‘sesin güzel olsun diye sana bebekliğinde kız memesi emzirdim’ derdi. Belki ondan olacak sesim güzeldir. Okulun Türk Sanat Musikisi ve Halk Musikisi koroların daydım. Solo da yaptım. İçinde ismimin de geçtiği, sözleri ve bestesi Ahmet Mithat Efendi’ye ait olan ‘Meftunun oldum ey veçh-i Ahsen/Vazgeçmem artık bir lahza senden’ isimli kürdîlihicazkâr şarkı, Zeki Müren’in ‘Gözlerinin içine başka hayal girmesin/ Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin’ isimli ‘Beklenen Şarkısı’ hala en gözde şarkılarımdır.

Ve türkülerimiz. Buram buram Anadolu, Anadolu insanı kokan, halk kokan türkülerimiz. Yaşar Kemal’in derlediği ağıtlar. Anaya yakılan, evlada yakılan, sevgiliye yakılan ağıtlar. ‘Bir yiğit gurbete çıksa / Gör başına neler gelir / Merd’in, sılayı andıkça / Yaş gözüne dolar gelir’ ya da ‘İncecikten bir kar yağar, / Tozar Elif Elif deyi / Deli gönül abdal olmu / Gezer Elif Elif deyi’ diyen Karacaoğlan. ‘Huma kuşu yere düştü ölmedi, düştü ölmedi / Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı / Dedim yare gidem nasip olmadı / Ağlama gözlerim Mevla Kerim’dir’ diyen Pir Sultan Abdal. ‘Ben yürürem yane yane, Aşk boyadı beni kane / Ne akilem ne Divane, Gel gör beni aşk neyledi’ diyen Yunus Emre. O boğuk, o buğulu, o acılı sesiyle ‘Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece / Bilmiyorum ne haldeyim / Gidiyorum gündüz gece’ diyen Aşık Veysel. Her biri ayrı güzelliktedir. Her birinde ‘bir ben vardır … benden içeri.’

Müzik, ‘kelimelerden, yani şiirlerden daha kifayetli’dir. İnsanı terbiye eder, dinlendirir, sakinleştirir, yüreğini yumuşatır, ‘şiir gibi kibarlaştırır’ insanı. Müzik güzel şeydir velhasıl. İnsanı hemen ele geçiren, anılar, imgeler dünyasına alıp götüren ilahi bir şeydir. Belki de insanın doğadan esinlenerek yaptığı en güzel şeydir. John Keats’in dediği gibi bir şeydir. Yani ‘tatlıdır çalınan ezgiler; fakat hiç duyulmayanlar daha tatlıdır.’ Ben duyulmuş olanları paylaştım sizinle. Dilerim hep birlikte, daha henüz duyulmayan, ‘daha tatlı’ olanları dinleriz gelecekte. En güzel müzik daha henüz yapılmamıştır zira ve ‘gelecek uzun sürer’ nasıl olsa.

Cumartesiniz müzikli olsun, Cumartesiniz güzel olsun!