DENEMELER (XVII)
‘HİÇBİR ŞEY SÖYLEME O PİÇLERE!’
‘Ve suçlu olduğumuzu / Ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz / Olmadığını / Ve elimizden bir şey gelmediğinde suçlu olduğumuzu / Ve bunun bize yettiğini / Çoktan biliyoruz.’ H.M.Enzensberger
Marksist edebiyat eleştirisi üzerine olan çalışmaları ile tanınan İrlanda asıllı akademisyen Terry Eagleton; avukat ve edebiyat eleştirmeni Amerikalı solcu Stanley Fish, post-kolonyalizm üzerine incelemeleri ile tanınan Gayatri Spivak ve Lyublyana Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün üst düzey yöneticilerinden ve Lacancı psikanalizm ile Marksist geleneğin günümüzdeki seçkin takipçilerinden olan Slavoj Zizek ile bir zamanların ünlü İngiliz futbolcusu David Beckham dahil, marjinal yönleri ve görüşleri ile ünlü başkaca düşünür, şair, romancı üzerine eleştirilerine yer verdiği ‘Aykırı Simalar‘ isimli kitabında, BBC’nin düzenlediği Mastermind Bilgi Yarışması programına katılan ve Modern İrlanda Tarihini kendisine özel ilgi alanı olarak seçen bir İrlandalının hikayesini anlatır.
İrlandalıya, yarışmada ilk soru olarak İrlanda’nın ilk kadın Cumhurbaşkanı kimdir? diye sorarlar. İrlandalı anında ‘pas’ der. Arkasından ikinci soru gelir Bir zamanlar bütün ülkeyi egemenliği altına almış olan komşu ada hangisidir? İrlandalı hiç duraksamaz ve yine ‘pas’ der. Büyük kıtlıkta en fazla sıkıntısı çekilen ürün hangisidir? sorusuna İrlandalı, düşünme gereksinimi dahi duymadan yine ‘pas’ der. Stüdyodakiler yarışmacıyı hayret içinde ve gülümseyerek izlerken, seyirciler arasından bir İrlandalının sesi duyulur; ‘Onlara hadlerini bildir Mick, hiçbir şey söyleme o piçlere.‘
Bu hikayeyi anlattıktan sonra Eagleton şunları yazar; ‘18.yüzyılın kırsal kesimi ajitatörlerinin gizli derneklerinden, günümüzün Derry ve Belfeast’ın polis sorgulama merkezlerine kadar olan yerlerde, İrlandalılar, o piçlere hiç bir şey söylememeyi çok iyi öğrenmişlerdir. Öyle olduğu için “Ne söylersen söyle, hiçbir şey söyleme” ilkesi bir İrlanda geleneği olarak ünlenmiştir.
İrlandalı tarihçi James Kelly’nin derlediği ‘Last Words/Son Sözler‘ isimli kitabında anlattığı üzere, İrlandalının susmayacağı ve konuşacağı tek yer ‘idam sehpası’dır.
Yazıp çizen ya da orada burada konuşan kimi aydınların başına gelenleri görünce, aklıma Terry Eagleton’ın anlattığı bu hikaye geldi.
Hem kendilerine ve hem de başkalarına kırmızı çizgiler koyan sığ kafaların; hakikat tekeline sadece kendilerinin sahip olduğunu sanan narsist totaliterlerin; sözde Cumhuriyetçi, sözde Atatürkçü sahtekarların; hiçbir fikri bulunmayan, öyle oldukları için de düşünceleri değil, düşündükleri şeyler olan statüye endeksli eyyamcıların; sağduyusu olmayan, aklı, izanı olmayan, sorgulama yeteneği bulunmayan aymazların; kendilerinden farklı olan, farklı düşünen hemen herkesi yaftalayan düşünce polislerinin; hiç tanımadıkları insanlarla ilgili yalanlar uyduran rezillerin; adamlığı olmayan, vefası olmayan, omurgası olmayan korkakların olduğu bir toplumda, yani Türkiye’de, bizim gibi kelaynak kuşlarının hiçbir soruya yanıt vermemesi, hiçbir konuda düşünce ve görüşlerini açıklamaması, idam cezası kaldırıldığı için idam sehpasında konuşmak da mümkün olmadığından, ya düşüncelerini ölümlerinden sonra açılmak üzere mektupla açıklamaları, ya da fırsat bulabilirlerse ölmeden hemen önce sözlü olarak yapmaları gerekiyor.
Gerçekten çok, ama çok acı, daha vahimi çok utanç verici.
Oysaki düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, demokratik bir toplumda yaşamsal değerdedir. Zira düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, hem yeni ve farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına olanak sağlar, hem de bireylere farklı düşünceler arasında seçim yapma ve yanısıra kendi düşüncelerinin doğru veya yanlış olduğunu sınama olanağı verir.
Herkesin hazır olda durmak zorunda olduğu ortak bir ideoloji olmadığı, aksine insanların farklı olma, farklı yaşama, farklı düşünme hakkının bulunduğu, her türlü görüş ve düşüncenin ifadesinin doğal olarak serbest olduğu noktasından hareket eden ve bireyi, ulusal hukuk öznesi olmasının yanısıra uluslararası hukuk öznesi olarak kabul eden, Anayasamızın 90/son maddesi ile iç hukukun bir parçası haline gelen İnsan Haklan Evrensel Beyannamesinin 19.maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 19.maddesi, Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesinin 10.maddesi ile uluslararası düzeyde, Anayasamızın 25 ve 26.maddeleri ile de ulusal düzeyde koruma altında olan düşünce ve düşündüklerini ifade etme ve yayma hakkı; Avrupa İnsan Haklan Mahkemesinin ‘Handyside’ kararında işaret ettiği gibi, sadece ‘hoşa giden’ düşünceler için değil, ‘Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden‘ görüşler için geçerlidir.
Aynı şekilde Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne göre, ifade özgürlüğünün işlevlerinden birisi ‘tartışmaya, huzursuzluğa yol açması ve hatta insanları kızdırmasıdır.’ Yüksek Mahkeme’ye göre ‘Konuşma hemen her zaman provakatif ve meydan okuyucudur. O önyargılara ve daha önce oluşmuş kanaatlere saldırabilir ve düşünceyi kabul ettirmek için alışılmadık önemli etkiler doğurabilir. Bu nedenle ve sınırsız olmamakla birlikte, ifade özgürlüğü, sadece kamusal rahatsızlığın, kızgınlığın ve huzursuzluğun ötesinde, ciddi ve somut bir zararın var olduğunun açık ve mevcut tehlikesi gösterilmedikçe, sansür edilemez ve cezalandırılamaz.‘
Yine 1996 yılında çıkarılan federal yasanın virtual/sanal çocuk pornografisini yasaklayan hükümlerini iptal eden kararında Amerikan Yüksek Mahkemesi, ‘sanal çocuk pornografisinin suç olmadığına, zira ortada hiçbir kurban bulunmadığına ve bu şekliyle Anayasa ile güvence altına alınmış ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine’’ işaret ediyor ve diyor ki; ‘… Devlet, düşünceyi kontrol etmeye veya caiz olmayan amaçlarla yasaları gerekçelendirmeye kalkıştığı zaman, Anayasanın Birinci Ek Maddesi ile getirilen özgürlükler tehlikeye düşmüş demektir. Düşünme hakkı özgürlüğün başıdır ve ifadenin devlete karşı korunması gerekir, çünkü düşünme ifadenin başlangıcıdır.‘
Kendileri gibi düşünmedikleri için başkalarını düşman ilan edenlere, hedef gösterenlere, olur olmaz şekilde yaftalayanlara, bundan tam 155 yıl önce, 1859 yılında yazdığı abidevi eseri ‘Özgürlük Üzerine” isimli kitabında bakın John Stuart Mill nasıl yanıt veriyor: ‘Bir fikrin susturulması, fikri susturulan insandan daha çok insan cinsine, yaşayan nesle olduğu kadar gelecek nesillere karşı da haydutluktur. Şayet bir teki hariç bütün insanlar aynı fikirde olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın, elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa insanların da bu tek kişiyi susturmaya daha fazla hakları yoktur.’
Aydınlar elbette düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak açıklayacaklar. Zira aydınlar, çağdaş Arap edebiyatının kurucusu, Orhan Pamuk’tan önce Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk ve tek Müslüman yazar olan Necip Mahfuz’un söylediği gibi: ‘… özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dahilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklı…‘
Son bir söz. Onu da George Orwell, komünizmle dalgasını geçtiği ‘Hayvan Çiftliği‘ isimli özgün romanının önsözünde söylüyor; ‘Özgürlük, insanlara duymak istemediklerini söyleyebilme hakkıysa eğer, bir anlam ifade eder.’
Biz de zaten elinde boyayla önüne gelen herkesi boyayan, yaftalayan düşünce polislerine, yani ‘o piçlere’, hem duymak istemedikleri, hem de hiç anlamadıkları ve asla anlayamayacakları şeyleri söylüyor, başka da bir şey söylemiyoruz!
