DENEMELER (XVIII)
‘Şimdinin efendisi olmazsan, geçmişin ve geleceğin kölesi olursun.’ Metin Hara
BİR ÇIRAK YOLA DÜŞTÜĞÜNDE! …
Dün adliyede küçük bir işim vardı. Gidip önce işimi yaptım. Ardından Kızılcahamam’a, Soğuksu Milli Parkı içindeki ormana gittim. Yürüdüm biraz, sonra geldim ağaçların altına oturdum. Ayakkabımı, çorabımı çıkardım, toprağa bastım. ‘Ağaçlardan arkadaşım oldu’ diyor ya hani İlhan Berk, benim de ağaçlardan arkadaşlarım oldu burada. En çok da, çam ağaçlarından arkadaşlarım oldu. Zira ormanda çam ağaçları diğer ağaçlardan daha fazlaydı. Dokundum onlara, konuştum onlarla. Çam kokusu sindi içime. Nefesim açıldı, gözlerim yeşile boyandı.
‘Ormanların gümbürtüsü başıma vurur / Nazlı yarin hayali karşımda durur’ türküsünü söyledim içimden. Toprağın, yağmurun büyüttüğü, ormandaki ağaçların koruduğu kır çiçekleri vardı etrafta renk renk. Bir papatya kopardım, gömleğimin cebine taktım. Nazım’ın dizeleri geldi aklıma; ‘… çiçekleri severmişim meğer, / gelincikler kaktüsler fulyalar / İstanbul’da Kadıköy’de fulya tarlasında öptüm Marika’yı / ağzı acıbadem kokuyor yaşım on yedi / kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı / çiçekleri severmişim meğer …’ Ben de çiçekleri severim, hem de meğersiz severim.
Ormanın içinde oraya buraya koşuşturan sarı yapraklar vardı. Ormanda gezmeye çıkmak için kendisini yerlere atmayan sarı yapraklar, ağaçların dallarında duruyor, keyifle etrafı seyrediyorlardı. Kuşlar devriye olmuş geziyorlardı havada. Bazıları ağaçların dallarına konmuş ürkek ürkek bana bakıyordu. Bir kısmı da ahenkle şarkı söylüyordu.
Hava açık ve alabildiğine maviydi. Güneş parlıyordu tepemde. ‘Güneş bozulur diye gözlükle bakmadım güneşe. Gözüm bozulur diye gözlüksüz de bakmadım.’ Güneş bana baktı sadece ve ısıttı beni. Ben onun için bir şey yapmadım ve hatta ona bakamadım dahi. Dağları seyrettim, gökyüzüne baktım uzun uzun. Gökyüzünün, onun altında usta bir ressamın elinden çıkmış tablo gibi duran yeryüzündeki kıvrımlara baktım. Her ikisinin de büyüklüğü karşısında başım döndü.
Çok uzaklarda ‘ak tüylü hayvanlara benzeyen’ bulutlar vardı. Ankara’ya doğru geliyorlar, belki de yanlarında yağmur getiriyorlardı. Sonbahar ben geldim, buradayım diyordu adeta.
Bir kaplumbağa yavrusu vardı yerde, ağır aksak yürüyordu. Biraz ilerimde bir sincap, telaşlı bir korkuyla ağaca tırmanıyordu. Çok hafif esen rüzgarın ıslık çalar gibi çıkardığı sesin, rüzgarın hareketlendirdiği ağaçların, ağaç dallarının, ağaçlardaki yaprakların hışırtısının dışında başkaca bir ses yoktu. O sesi dinledim biraz. Ağaçlar, yapraklar tek bir ağız olmuş, mavi ufukların arkasına gizlenmiş hayal ülkeleri üzerine konuşuyorlardı.
İçimde, yüreğimin en derin yerlerinde, Beethoven’in ‘Pastoral Senfonisi’ çalmaya başladı birdenbire. Ormanın önünde yemyeşil bir çayır, aşağılarda bir yerlerde nazlı nazlı akan bir derede su içen geyikler hayal ettim.
Sonra aşağıya Patalya Otele kadar indim. Otelin bahçesinde oturdum çay içtim.
Jorge Luis Borges ve onun yaşamla hesaplaştığı şu dizeleri geldi aklıma; ‘Bir daha başlayabilseydim hayata / İkincisinde daha çok hata yapardım / Kusursuz olmaya çalışmazdım / Sırt üstü yatardım / Neşeli olurdum / İlkinde olmadığım kadar / Çok az şeyi ciddiye alırdım / O kadar temiz olmazdım / Daha çok risk alır / Daha çok seyahat eder / Daha fazla güneşin doğuşunu seyreder / Daha çok dağa tırmanır / Daha çok nehir aşardım / Görmediğim yerlere gider / Daha çok dondurma, daha az bezelye yerdim / Sorunlarım daha gerçekçi olur, hayali sorularım daha az olurdu / Yaşamın her anını gerçekçi ve üretken yaşayan bir insanım / Elbette mutlu anlarım oldu / Yeniden başlayabilseydim eğer / Yalnız mutlu anlarımın olmasına çalışırdım / An’lar, sadece an’lar / Siz de an’ı yaşayın / Şimdiyi yakalayın / Termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi ve pardesüsü olmadan / Dışarıya çıkmayan insanlardanım / Eğer yeniden başlayabilseydim hayata / Şemsiyesiz, pardesüsüz çıkardım sokağa / Sırılsıklam ıslanıncaya kadar yağmurun altında dolaşırdım / İlkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım / Ve sonbahar bitene kadar çıplak ayakla yürürdüm / Bilinmeyen yollar keşfeder / Güneşin tadına varır / Çocuklarla oynardım / Bir şansım daha olsaydı eğer / Ama şimdi 85’indeyim ve biliyorum, ölüyorum’
Evet! Bir başkasının askeri olmayı, tetikçisi olmayı, onun bunun dedikodusunu yapmayı, ona buna iftira atmayı, onu bunu yaftalamayı bırakıp yaşamak lazım. ‘Silgi kullanmadan resim yapma sanatına hayat diyorlar’ zira. Ben bütün silgilerimi attım. Neden mi? Bir daha silgi kullanmayacağım, hayatı en güzel renklere boyayacağım da onun için!
Vırvırlarla, dırdırlarla, onun bunun dedikodusunu yapmayla, ona buna iftira atmakla, dedim, dediyle gününü geçirenlere tavsiye ederim. Yaralarına iyi gelir zira!
