DENEMELER (XIX)

Beni Hatırlayınız!‘ Mustafa Kemal Atatürk

SENİ ANCAK HAKİKAT ÖZGÜRLEŞTİREBİLİR!

‘Bugüne değin iyi ve kötü üzerine en berbat düşünceler ortaya kondu. Bu, her zaman çok tehlikeli bir şey oldu. Vicdan, iyi bir şöhret ve cehennem; duruma göre polisin bizzat kendisi, önyargısızlığa izin vermiyordu ve hâlâ vermiyor. Onun için, günümüz ahlakı üzerine, her otorite karşısında alınan tavırda olduğu gibi, düşünmemek, pek de konuşmamak gerekiyor. Burada sadece itaat edilir! Dünya var olduğundan bu yana hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir. Hele ahlakı eleştirmek, ahlakı bir sorun ve sorunlu bir şey olarak ele almak, o mümkün değil. Bu ahlak dışı değil miydi? Şimdi değil mi? İlerde olmayacak mı? Ama ahlak, eleştiren elleri ve işkence aletlerini kendisinden uzak tutmak için, sadece her türlü korku aracına hükmetmekle kalmaz. Onun güvencesi, kullanmasını çok iyi bildiği bir tür göz boyama sanatında yatar, – nasıl coşturacağını bilir.  Sık sık, tek bir bakışla eleştirici iradeyi felç etmeyi, hatta çoğu zaman kendi yanına çekmeyi de ustalıkla başarır. Onun kendine karşı tavır almasını başardığı durumlar da vardır. Ahlak, ta başlangıçtan itibaren ikna etme sanatındaki bütün şeytanlıkları bilir. Bugün bile onun yardımına başvurmayan hiçbir konuşmacı yoktur.’

Bu sözler Nietzsche’ye ait. ‘Tan Kızıllığı- Ahlaksal Önyargılar Üzerine Düşünceler’ isimli kitabında yazıyor bunları.

Yüzyıl önce tarih, biraz da Marksist tarih tezinin, yani tarihsel materyalizin etkisiyle, engelsiz bir ilerleme olarak görülürdü. İster evrimle, isterse devrimle olsun, insan kapasitesinin ve aklının birikimleriyle, insani deneyimlerle sağlanan ilerleme, belirsizliği, boş inancı ve yanlışları geride bırakıp doğruya ve kesinliğe yönelik bir hareket, bir eylem olarak kabul edilirdi. İnsanlık kötüye gitmez, hep iyiye, daha iyiye doğru ilerler denirdi. Zira tarihin tekerleği hep ileriye, ileriye doğru dönerdi.

Geçmişte, özellikle Marksist gelenekte, değişim; öngörü, kesinlik ve ilerleme ile birlikte akla gelirdi. Dünyanın dönüşümü, araçlar ve amaçlar bilinebilir, algılanabilir, öngörülebilir, kavranabilirdi. Ama Marksistlerin ‘keşke hiç yaşanmamış olsaydı’ diye hayıflandıkları, üzüldükleri geride bıraktığımız yüzyılın sonlarına doğru ve bu yüzyılda, hangi araçların, hangi sonuçlara yol açacağından, hangi sonuçları, hangi araçlarla  elde edeceğinden, bugünün çözümlerinin, yarının sorunu olup olmayacağından, bugünün doğrularının, yarının yanlışları olarak kabul edilip edilmeyeceğinden hiç birimiz emin değiliz.

Zira artık değişim, tarihin kendisi, düz bir çizgide ilerlemiyor, zikzaklar çiziyor, sürekli olmayan, istikrarlı olmayan, düzenli olmayan sıçramalarla, bazen ileriye doğru ilerliyor, bazen de geriye doğru gidiyor. Öngörülemez, kestirilemez nitelikteki bu değişim, inandığımız, doğruluğundan çok emin olduğumuz görüşler, kabuller hakkında, kültür hakkında, siyaset hakkında, iklim hakkında, soluduğumuz hava hakkında, öğrendiğimiz beceriler hakkında ve daha pek çok şey hakkında kuşkular yaratıyor. Yaygın bir belirsizliği, bu belirsizliğin yarattığı genel bir endişeyi beraberinde getiriyor. Daha da kötüsü, bu belirsizlik ve kestirilemezlik, bir korkuyu, hem doğal ve hem de insani çevremizin, ona uyarlanma araçlarımızdan daha hızlı değiştiği korkusunu da beraberinde taşıyor.

Bilinebilir, öngörülebilir, kestirilebilir rasyonel bir dünyaya duyulan güvenin geride kaldığı, bunların yerini istikrarsızlığın, düzensizliğin, rasyonel olmayan şeylerin aldığı, bundan dolayı da rasyonalist projenin, modernliğin, aklın ve ahlakın krizinin yaşandığı günümüzde, yaşanan bütün bunlar, Nietzsche’nin felsefesi ile açıklanmaya ve tanımlanmaya çalışılıyor.

Felsefi ve entelektüel düzeyde ve çevrelerde, modernlik projesinin, post-modernlik krizine dönüştüğünün kabul gördüğü günümüz dünyasında, bu kabulün referansı olarak, 19. Yüzyılda Tanrının öldüğünü, geleneksel Hıristiyan değerlerinin çöktüğünü ileri süren, kendisinden sonraki yüzyılın, sınıfların savaşına değil, ulusların savaşına, milliyetçiliğin, mikro milliyetçiliğin, latent ırkçılığın naralarına sahne olacağını söyleyen, bunu söylemekle Marks’ın öngörüsünü çürütüp kendi öngörüsünü doğrulatan Nietzsche ismine başvuruluyor.

‘Anti-rasyonalist olan, istikrarsızlığın papazı olan’, böyle olduğu için de, kendisinden sonraki bir zamanın çocuğu olan ‘post-yapısalcı’ Michel Foucault’ya  ve ‘post-yapısalcı’ akıma öncülük eden Nietzsche, sadece kendi yaşadığı zamanın değil, kendinden sonra gelen zamanların da filozofudur.

‘Dünyanın, yeni gürültüler yaratanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında döndüğünü, hem de sessizce döndüğünü ve öyle döneceğini’ söyleyen Nietzsche’ye göre, ‘her şey, ama her şey oluşmaktadır, mutlak hakikatler olmadığı gibi, ezeli ve ebedi olgular da yoktur. İhtiyaç duyulan şey, tarihsel felsefileştirme ve buna eşlik eden bir tevazunun erdemidir.’

Felsefe tarihinin yazımladığı en büyük nihilist olan, felsefesi ile kendi varoluşuna dahi küsen insanı kucaklayan Nietzsche’ye göre, nihilizm, dayanaklılığın uzun süredir israf edildiği, boş çabalardan duyulan şiddetli ıstırabın, güvensizliğin, huzuru tekrar bulma, yitirme ve ona tekrar kavuşma şansının olmadığının fark edilmesidir.

Her türden anlayışa, deneyime, görüşe, düşünceye karşı olan, çağının tüm filozofları ile dövüşen, kendi sözü ile kendisini dahi döven Zerdüşt gibi, Mesih gibi, mürşit gibi çok yukarılardan konuşmasına rağmen, hiçbir mürit istemeyen, izini sürdüğü yaşamı, insani tüm deneyimleri aklın ve rasyonel bilginin tahakkümünden kurtarmak için devletin, ideolojinin, dinin ve toplumun yozlaşmış kurumları ile alay eden, onlarla, onların  gözlerinin önünde dans eden Nietzsche’yi ‘evet ve hayır demenin ötesinde’ okumak, ‘masum okumak’ gerekir.

Meşru olmayan otoriteye meydan okumadan yola çıkarak, bir devrim felsefesi geliştirilmesine yönelik girişimlerin hepsini kınayan, devrim felsefesinin kendisinin, toplumsal düzen bir kez yıkıldıktan sonra, adil insanlığın en şerefli tapınağının kendiliğinden ve hemen yükseleceği yanılgısından mustarip olduğunu söyleyen Nietzsche’yi ‘okumak çok tehlikelidir.’ Tehlikelidir, zira ‘onu okuyan insanın ruh sağlığı ciddi şekilde tehlikeye girebilir.’

Kendisine inanacağı yeni Tanrılar icat eden ‘hınç insanı’na, uğrunda ölüme gideceği büyük öğretilerin, onu köleliğe götüreceğini acımasızca söyleyen Nietzsche’yi dikkatli ve eleştirel bir gözle okumak gerekir. Bunun için de, onun düşünce biçiminin izini sürmek, gerek felsefi anlamda, gerekse entelektüel düzeyde kendi önünüze koyduğunuz değerleri ve görevleri anlamak, biraz da içselleştirmek gerekir.

Bu yazının Nietzsche ile ilgili bölümünü; on yıllık yalnızlıktan sonra, Tanrı’nın ölümünün anlamını öğretmek için yeryüzüne geri dönen, insanların arasına inen, ama aradığı ardılları ile müritlerini değil de, yandaşlarını ve sözde dost mucitlerini yanında bulan Zerdüşt’ün şu sözleri ile bitirmek istiyorum: ‘Daha kendinizi aramamıştınız, derken beni buldunuz. Bütün inananlar böyledir; bütün inançların önemi bu yüzden bu kadar azdır. Artık beni yitirmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum ve ancak hepiniz beni yadsıdığınız zaman size geri döneceğim.’

Şu Nietzsche dirilip dünyaya geri dönse, Türkiye’ye, Ankara’ya gelse, Demokratik Sol Avukatlar Taban Hareketi’nin başındaki ‘bir kurtarıcıyı’ ve onun mümtaz müritlerini ziyaret etse, onlarla Nene Hatun Caddesindeki Göksu Lokantasında akşam yemeği yese, iki kadeh rakı içse, o arada ‘bir kurtarıcının’ ve onun atadığı ’emanetçinin’ konuşmasını dinlese, daha sonra kendisi konuşsa ve dinleyenlerden ‘kendilerini aramalarını ve bulmalarını’ istese, onlara, ‘dünya sizin etrafınızda dönmüyor, çünkü yarattığınız hiçbir değer yok, sadece gürültü yapıyorsunuz’ falan dese, biraz felsefe, biraz siyaset etiği, biraz demokrasi üzerine söz söylese, bir yararı olur mu acaba? Yoksa hepten mi kafaları karışır?

Ardından Taban Hareketini ziyarete ‘Ne olursan ol, yine de gel’ diyen Yüce Mevlana gelse, ‘Ey Taban! Sen de gel’ der mi, demez mi acaba? Eminim ‘sen gelme’ der.

En sonunda, ‘Cumhuriyet fazilettir. Cumhuriyet, düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller ister. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz. Cumhuriyet düşüncede, bilgide, sağlıkta güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister. Cumhuriyet, demokratik idarenin tam ve mükemmel bir ifadesidir. Bu rejim, halkın gelişimini ve yükselişini sağlayan, onlardan esirlik, soysuzluk, dalkavukluk hislerini uzaklaştıran bir yoldur. Cumhuriyet düşünce serbestliği taraftarıdır. Samimî ve meşru olmak şartı ile her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir.’ diyen Büyük Atatürk, Anıt Kabir’den kalkıp gelse, o çok Cumhuriyetçi, o çok Atatürkçü Demokratik Sol Avukatlar Taban Hareketi destekçisi avukatların, ‘bir kurtarıcının’ seçkin müritlerinin, bizzat kendi isimleriyle veya nicknamelerle ya da fake hesaplarla facebookda yazdıklarını bir okusa, orada burada söylediklerini bir dinlese, montajlanmış fotoğrafları, başkalarının haberi olmadan çekilen fotoğrafları bir görse ‘Benim Kurduğum Cumhuriyetin Vay Haline!’ der mi, demez mi?  Ya da ‘Beni Bu Taban Avukatlarına Emanet Edin’ der mi, demez mi? Yoksa ‘Hadi Canım Sen de!’ mi der acaba?

Büyük Atatürk, kendisini sevenleri eminim çok sever, ama herhalde kendisini kullananlardan hiç hazzetmez.

Nereye gidecekseniz gidin, ne olacaksanız olun, kime hakaret edecekseniz edin, kime iftira atacaksanız atın, kimin fotoğraflarını habersiz çekecekseniz çekin, kimlerin fotoğraflarını montajlayacaksanız montajlayın,  kimi başkan, kimi delege yapacaksanız yapın, kime oy verecekseniz verin, ama lütfen, ama lütfen, Büyük Atatürk’ün ve O’nun ‘en büyük eserim’ dediği Cumhuriyet’in adını kullanmayın.

Bırakın da, bir seçim uğruna bazı değerlerimiz aşınmasın, ortak değerlerimiz kirlenmesin, temiz kalsın!

O Aziz Cumhuriyet, O Büyük Atatürk, bu Baro, bu Demokratik Sol Avukatlar, bu meslek, sizin değil, bizim zira!

Son söz niyetine; ‘Başkasının kölesi değil de, kendinin efendisi olmak istiyorsan eğer, her önüne çıkanın dediklerine inanma, hele bazılarının söylediklerine hiç inanma… İnanırsan eğer, bu inanç seni tutsak eder… Seni ancak hakikat özgürleştirebilir!’