DENEMELER (XXIV)

Fedakar insanlar, er ya da geç terk edilecektir ve haksızlığa uğrayacaklardır.’ Metin HARA

EYMİR GÖLÜ

‘Bu şiire başladığımda nerde, / Şimdi nerdeyim? / Solgun yollardan geçtim. / Bakışımlı mevsimlerden / İkindi yağmurlarını bekleyen yaz sonu hüzünlerinden. / Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim geçti her çağın bitki örtüsünden. / Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından bakarken dünyaya, / Yangınlarla bayındır kentler gibiyim; / Çiçek adlarını ezberlemekten geldim, / Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların / Unuttuklarını hatırlamaktan, / Uzak yolları tarif etmekten, haydutluktan ve melankoliden, / Giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden, / Duyarlılığın gece mekteplerinden geldim. / Bütünlemeli çocuklar geçti, / Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları, / Dokunmaların ve iç dökmelerin vaktinden geldim / Bu şiire başladığımda nerde, / Şimdi nerdeyim? / Yaram vardı / Bir de sözcükler sonra vaat edilmiş topraklar gibi / Sayfalar ve günler. / Işık istiyordu yalnızlığım / Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum. / İlerledikçe …Kaybolup gittim bu şiirin derinliklerinde / Aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden. / Karardı dizeler. / Aşk..Bitti. Soldu şiir. / Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden / Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım / Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde /Aşk yalınız bir operadır, biliyordum: / Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım. / Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim, / Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu, / El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk, / Birlikte çıkılan yolların yazgısıdır: / Eksiliyorduk. / Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim / Her otelde biraz eksilip, biraz artarak / Yani çoğalarak. / Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin / Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında / Ağır ve acı tanıklıklardan geçerek geldim. / Terli ve kirliydim. / Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum / Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu, / Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de …/ Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları / Ve açık hayatları seviyordu. / Buraya gelirken / Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim /  Atlarla birlikte terlediğim yolları ve geceleri / Ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi / Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için / Panayır yerleri … panayır yerleri … / Ölü kelebekler… ölü kelebekler … / Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim. / Adım onların adının yanına yazılsın diye / Acı çekecek yerlerimi yok etmeden / Acıyla baş etmeyi öğrendim. / Yoksa bu kadar konuşabilirmiydim? / İpek yollarında kuzey yıldızı / Aşkın kuzey yıldızı / Sanırsın durduğun yerde / Ya da yol üstündedir / Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar / Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar / Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı / Aşkın bir yolu vardır / Her yaşta biraz gecikilen / Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler / Gözlerim / Aşkın kuzey yıldızıdır bu / Yazları daha iyi görülen / Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler / İlerlerim / Zamanla anlarsın bu bir yanılsama / Ölü şairlerin imgelerinden kalma / Sen de değilsin. / O da değil / Kuzey yıldızı daha uzakta / Yeniden yollara düşerler / Düşerim / Bir şiir yaşatır her şeyi, yaşamın anlamı solduğunda / Ben yoluma devam ederim. / Bitmemiş bir şiirin ortasında / Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler / Yaşamsa yerli yerinde / Yerli yerinde her şey / Şimdi her şey doludizgin ve çoğul / Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli devrim gibi / Şimdi her şey yeniden / Yüreğim, o eski aşk kalesi / Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden / Dönüp arkama bakıyorum / Yoksun sen / Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren’        

Tabandakiler yine öfkelenecekler, alıntı yaptım diye. Benden onlara bir tüyo; ‘Öfkelenemeyen insan delidir’ diyor Hazreti İsa. Deli değiller elbette. Ama akıllı da değiller. Çünkü yukarıdaki maksimin devamında Hazreti İsa ‘Öfkelenmeyen insan akıllıdır’ diyor. Akıllı olsunlar, yani öfkelenmesinler. Değil ise zarar verecekler kendilerine. Onca masraf, onca çaba boşuna gidecek sonra. Benden ağabey tavsiyesi onlara. Zira seçime onlar girecekler, ben girmeyeceğim.

Bugün Arife Günü. ‘Çok düşman, Çok Şeref’ başlıklı yazımı yazdığım dün gecenin sabahı yani. Güne Murathan Mungan’ın bu güzel şiirini okuyarak başladım.

Benim hayatımda bu şiirdeki gibi geçti. Ben de bu şiirdeki gibi solgun yollardan geçtim. İkindi yağmurlarını bekleyen yaz sonu hüzünlerinden geçerek geldim. Çiçek adlarını ezberlemekten, unuttuklarımı hatırlamaktan, uzun uzak yolları tarif etmekten, duyarlılığın gece mekteplerinden geldim. Dokunmaların ve iç dökmelerin vaktinden geldim. Ağır ve acı tanıklıklardan geçerek geldim. Buraya kadar gelirken uzun uzak yollar için her menzilde ben de at değiştirdim. Çıplak ve sahici yaşayıp, çıplak ve sahici ölmek için, birkaç istisna dışında, ben de ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi. Kendime yakın hissettiğim için bu şiiri okuyarak başladım güne ve onun için paylaştım bu şiiri sizinle.

Şiir güzel bir şey. İnsanı dinlendiriyor. Sakinleştiriyor. Güzelleştiriyor. Kibarlaştırıyor.

Şiirle başladım ya güne, bugün günüm güzel geçti, sakin geçti. Ben de kibardım gün boyu. Ona buna saranlara, sarmayanlara, ısınanlara, ısınmayanlara, ona buna kızanlara, öfkelenenlere, ona buna çamur atanlara, hakaret edenlere tavsiye ederim. Güne şiirle başlasınlar. Yaralara iyi geliyor zira.

Bugün dedim kendi kendime, geçmişte yani ‘İkbalimde ismimi gökyüzüne çıkarıp, / İdbarımda unutan riyakarını gördüm’ özdeyişindeki riyakarlardan söz etmeyeceğim.

Dostlarım!, arkadaşlarım yine susuyorlar, ama öyle de olsalar, ‘Düşmanlarımın sözlerinden çok, dostlarımın sessizliğini hatırlayacağım’ demeyeceğim.

Baro Başkanlığına aday olup da, ben destek vermeyince bana sallayanlara laf etmeyeceğim.

Bir zamanlar baro organlarında görev almak isteyip de, ben listeme almadığım için, orada burada bana hakaret yağdıranları isim isim ifşa etmeyeceğim.

Disiplin Kuruluna sevk ettiğimiz için, bana düşman olanların ismini açıklamayacağım.

Hakkında aciz vesikası olan, baro kaydını silmemiz gerektiği halde, kendisine bir şans daha verelim, sana şu kadar süre, bu sürede hakkındaki aciz vesikasını kaldır, değil ise kaydını sileceğiz diyerek süre verdiğimiz, şimdilerde yönetim kurulu üyesi olan ve orada burada bana atıp tutan meslektaşımızın ismini vermeyeceğim.

Bir gece Barolar Birliği’ne zil zurna sarhoş gelen, orada içip içip daha da zom olan, o kafayla orada olanlara hakaret ve tehditler yağdıran, hakaret ettiklerinden birisi baroya şikayette bulunduğunda, karısıyla birlikte bana attıkları SMS’lerde yalvar yakar olan, bir zamanlar bu adam, yani ben, büyük adamdır, öpün elini diye çocuklarına emir veren, hakkındaki şikayetin geri alınmasını sağlamamdan sonra, bana yeniden vurmaya başlayan, ne yaşar, ne yaşamazın da kim olduğunu söylemeyeceğim.

Ortaya bir tek belge, bir tek kanıt koymadan, Atatürk düşmanı olduğumu iddia eden doğrucu pehlivanın da ismini yazmayacağım.

Sen Ergenekon, Balyoz, Deniz Feneri hakkında hiçbir şey söylemedin diyen kerameti kendinden menkul bir can’dan ulusalcıya da yanıt vermeyeceğim.

Zira bütün bunları ve diğer başka iftiraları yakında ayrı bir yazıya konu yapacağım.

Bugüne dönelim. Şiirle başlayan güne, kendimi gezmeye çıkararak devam ettim. ‘Ankara, Ankara / Ey iyi kalpli üvey ana!’ diyor ya Cemal Süreya. İstanbul’daki uzun öğrencilik yıllarımdan sonra döndüğümde bana üvey analık yapan Ankara’daki gezilerimi, bugün Eymir Gölüne giderek sürdürdüm.

Hava serindi. Sonbahar Eymir’e hep güzel gelir. Yine güzel gelmişti. Bazı ağaçlar sararmış, bazıları daha hala yeşildi. Yeşil olan o ağaçlar, sonbahara direnir gibi duruyorlardı yani. Dökülen yapraklar, yerde güzel bir sonbahar fotoğrafı çektirir gibi poz veriyorlardı. Bir kaç gelen dışında hiç kimseler yoktu. Hava temiz ve berrak, gökyüzü mavi, göl yer yer yeşil, yer maviydi. Gölün üzerinde ördekler, karabataklar vardı. Sakin sakin yüzüyorlardı.

Gölde uzunca bir yürüyüş yaptım. Göle yukarılardan bakan bir tepeye geldiğimde, cüzdanımda yazılı olan Lamartine’nin sonu ‘Kuduran fırtınalar, sazlar bize dert yanan, / Meltemini dolduran kokular, hep beraber, /  Ne varsa işitilen, görülen ve koklanan, / Desin ki: ‘‘Seviştiler!’ diye biten ve; ‘(…) Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin / Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz / Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için / Demirleyemez miyiz? diye başlayan o güzel şiirini okudum.

Sonra gidip gölün kenarındaki çay bahçesine oturdum. Zaman adlı denizde, hep başka sahillere  sürüklenmemek için, zamanı durdurdum ve Eymir Gölü’nün kenarında bir lahza demirledim. Havada uçan kuşları, gölde yüzen karabatakları, ördekleri seyrettim. Ekmek atarak karınlarını doyurdum. Ekmeği önce kapmak için yaptıkları mücadeleyi seyrettim. Hayat sadece biz insanlar için değil, kuşlar için de zor diye düşündüm. Sigara içtim, çay içtim.

O anda Nazım’ın, ‘(…) Bu anda ne düşmek dalgalara, /Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. / Toprak, güneş ve ben / Bahtiyarım…’ dediği gibi, ben de bahtiyardım. Ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Ne de başka bir şey! Hiçbir şey yoktu kafamda. Karşımda gölün durgun suları, gölde yüzen karabataklar, ördekler, havada uçan kuşlar vardı. Masmavi bir göğün altında, elimde bir çay bardağıyla eskimiş bir sandalyenin üzerinde oturuyordum. Sağlığım, keyfim, neşem yerindeydi. Mutluydum yani.

Göl, gölün güzelliği, sadeliği, yalnızlığı, her şeyi hayata dönüştüren sanat, çay, sigara, uzaktan uzaktan gelen ağır yaralı aşk şarkıları, yani her şey yerli yerindeydi. Dönüp ardıma baktım, hiç kimseler yoktu. Olsun dedim, dün de kimseler yoktu. Sen bu yolları yalnız yürümeye alışkınsın dedim ve geleceğe doğru yürümeye devam ettim.

Bir zamanlar neredeydin? Şimdi neredesin diye sordum kendi kendime? ‘Everything Passes / Her şey Geçer’ Geçti ve pek çok şey bitti. ‘Bir tel koptu ahenk ebediyen kesildi’ dedim içimden. Ama hayat öyle yada böyle devam ediyordu. Acı çekecek yerlerimi yok etmeden, acıyla baş etmeyi öğrendiğim için, acım yoktu içimde. Yoksa bu kadar yazamazdım diyerek moral verdim kendime.

Acım yoktu, ama hayallerim vardı. Hala da var. Onlar bitmedi, devam ediyor. Umutlarım var. Onlar dimdik ayakta. Biliyorum ve dahi inanıyorum: ‘Umuda bin kursun sıksa da  ölüm, Unutma..! Umuda kurşun işlemez gülüm..’ Umutlar bin kurşun yedi, ama daha ölmedi. Ben yaşadıkça ölmeyecek de.

Öğleye doğru Ankara’ya geri dönmek üzere yola çıktım. Arabanın radyosunda, o naif, o boğuk, o hüzünlü, o sonbahar tadındaki sesiyle Özdemir Erdoğan söylüyordu; ‘Doğanın kanunudur herkes kendine benzer / Gönüller değirmen bendine benzer / Bazen yıldız olur erişilmez kendine / Bazen de söndürülmüş kandile benzer / Bazen gönül neşe dolar hüzünlü bir bakıştan / İçi yanar insanın görülmeyen akıştan / İşte o zaman hayat tozpembe güzeldir /  Sönmez içimdeki volkan ne yağmurdan ne kıştan /  Bu ateş ki gönlüne düşmemiş olan varsa / Yaşadım der mi ki bin yıl yaşasa / Sevgi yüceltir kişiyi ruhuna can verir / Sonunda ızdırap çile de olsa / Bazen gönül neşe dolar hüzünlü bir bakıştan /  İçi yanar insanın görülmeyen akıştan / İşte o zaman sendeyim, / İşte o zaman hayat tozpembe güzeldir /  Sönmez içimdeki volkan ne yağmurdan ne kıştan

Benim de sönmez içimdeki volkan, ne yağmurdan, ne kıştan, ne tabandan, ne tabansızlardan, ne de her yanımı bıçaklayan Eylül ayından! Neyse ki Eylül bitti. Ekim başladı. Yakında kış gelecek, yeni umutlar, yeni insanlar  gelecek dedim içimden. Neden mi dedim bunu? Dün gece rüyamda gördüm, hayat bana yeni şeyler, yeni heyecanlar, yeni güzellikler vaat ediyor. Benim rüyalarım güzeldir, bana güzel şeyler söyler. Bunu bildiğim için yazdım bunu. Rüyalar gerçek olsa demeyin! Rüyalar siz isterseniz gerçek olur.

Yaşasın rüyalar, yaşasın hayaller, yaşasın umutlar, yaşasın hayat! Hayatı kutsayalım. Biz onu kutsar isek, o da bizi kutsar zira.

Bayramınızı kutlar, sağlıklar, mutluluklar ve güzellikler dilerim hepinize.

 

 

DENEMELER (XXIII)

Benim mesajım, benim hayatımdır’ Mahatma Gandi

ÇOK DÜŞMAN, ÇOK ŞEREF!

Ben sahici bir insanım, onun için ‘sevilmeleri, sağ cebimde ve kullanılmış bir kağıt mendil; beğenilmeleri, cüzdanımda birkaç kuruşluk bozuk para gibi taşımayı bilen; beni soba sanan ve onun için bana artık ısınamadığını söyleyen sözde dostları; yazdıklarımı, söylediklerimi anlamak için değil, cevap vermek için okuyan ve dinleyenleri; adamlıkları, vefaları olmadığı  için, benden köşe bucak kaçan omurgasızları yavaş yavaş daha iyi tanımaya başlayan’ bir insanım.

Düşmanlarıma ve onların hakaretlerine, iftiralarına, kimi doğruları saptırmalarına, yalanları doğru diye yutturmaya çalışmalarına gelince, bunlara alışkınım. İnsana dair olan hiçbir şeye şaşırmadığım gibi, sürü ahlakına sahip insan müsveddelerinin aleyhimde yazıp çizdiklerine de hiç şaşırmadım, şaşırmıyorum.

Nietzsche’nin söylediği gibi ‘beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir’ zira.

Sadece şunu biliyor, şuna inanıyorum; ‘Düşmanlık dediğin bile soylu olmalı ki, kavgana inancın gelsin.‘ Düşmanlık yapmasını bilmeyen ve hiç kimseye düşman olmayan ben,  kimseyle kavga da etmiyorum. Hele soylu olmayan düşmanlarımla hiç kavga etmiyorum. Sadece aynaya bakmasını bilmeyen bazı şaşkınlara, ayna tutuyorum. Bir de beni tanımadan bana düşmanlık yapanlara ‘bir şeyler demek’ istiyorum. Hepsi o kadar!

Tasavvuf  felsefesinin öğütlediği gibi ‘olayla, olay olmam’ ben. Yaptıklarımla, hizmetlerimle, geride bıraktıklarımla, eserlerimle olay olurum. Eğer olursam tabii. Zira benim arkamda, yazılı veya görsel basının gücü, köşe yazarlarının gücü, derneklerin gücü, sendikaların gücü, partinin gücü, para, makam ve mevki sahibi olmanın gücü yoktur. Hiçbir zaman da olmamıştır.

Yalnız bir insanım ben. Gücümü başkalarından değil, yaptığım hizmetlerden, geride bıraktığım eserlerden, bilgimden, kişiliğimden, kendime olan güvenimden, öz saygımdan, cesaretimden, yeteneklerimden, vizyon sahibi olmamdan, etik değerlere ve iyiliğin bilgisine sahip bulunmamdan, çalışkanlığımdan, vicdanımdan alırım.

Alkışlanmayı, övülmeyi sevmeyen ben, düşmanlarımın, değer vermediğim, saymadığım insanların alkışlarını da, övgülerini de hiç sevmem ve istemem.

Çok düşman, çok şeref’ diyor Almanlar. Demek ki, doğru yerde ve yerlerde durmuşum, eyyamcılık yapmamışım, nakış biliyorum diye herkese iş işlememişim ki, dosttan daha çok düşman biriktirmişim.

Değerli arkadaşım Safai Özer, ‘Felsefe Üzerine’ başlıklı yazıma yaptığı yorumda “Onca kirletmeye kalkışana karşın yine de apaydınlık ışığını sürdüren ve yüreğimizin en el değmemiş yerinde hala dipdiri yaşamakta olan ‘aşkın insan’ imgemize adanmıştır. Ona sevdalıyız da… İmgelerin kirletilmesine izin vermemeli; gerisi pek de önemli değil be ya Huu.” diyor.

Hiçbir şey, ama hiçbir şey ve hiç kimse benim imgelerimi kirletemez. Bugüne kadar da kirletmemiş, kirletememiştir hiç. Zira ben, gün boyu hem okur, hem düşünür, hem yazar, hem de hayal kurarım. Geceleri uykumda ise, vicdanım rahat olduğu için, kabus değil, güzel rüyalar görürüm.

Şimdi gelin, boş verelim bütün bunları ve ben size Thomas Catheart ile Daniel Klein’dan esinlenerek yazdığım bir güzel hikaye anlatayım.

Birileri yine alıntı yapmış diyecek, ama olsun, ben gün boyu kötülükler üzerine, birilerine hakaret etmek üzerine, iftira atmak üzerine, tuzak kurmak üzerine çalışmıyorum, ‘okuyorum’,  zira ‘insan okur.

Bengalli büyük şair Rabindranath Tagore’un ‘Letters to a Friend / Bir Arkadaşa Mektuplar’ isimli kitabında;  “… anladığımız ve hoşlandığımız insan ürünü her şey, kökeni kime ve nereye ait olursa olsun bizimdir. Başka ülkelerin ozanlarını ve sanatçılarını kendim kadar bildiğimde insanlığımla gurur duyarım. Bırakın insanlığın bütün ihtişamını kendime ait görmenin o saf mutluğunu hissedeyim’ diye yazıyor.

Ben de, bu saf mutluluğu hissetmek için, ozanlardan, yazarlardan, bilgelerden alıntılar yapıyorum. Siz de okuyun, siz de yapın yapabiliyorsanız!

Hem sonra ‘alıntı yapmışım da ne olmuş, ne olmuş alıntı yapmışım da, yani alıntı yapmışım da ne olmuş.‘ Alıntı yapıyorum diye siz kendinizi fena hissediyorsanız, bilgisiz hissediyorsanız, alınıyorsanız bundan dolayı, kendinizi iyi hissetmek için alıntıları okumazsınız.

Hem sonra bu sizi neden ilgilendiriyor bu kadar? Bu sizin sorununuz değil zira. Eğer alıntı yapmak bir sorunsa, bir kusursa, benim sorunum, benim kusurum. Size ne? Siz yapmıyorsunuz, yapamıyorsunuz diye bende mi yapmayacağım? Siz kendi işinize bakın. Hepsi bu kadar.

Hikayeye şu, buyurun hep birlikte okuyalım:

Bilirsiniz Friedrich Nietzsche, geleneksel Hıristiyan etiğini yerle bir eden adamdır. Bu işe ufak ufak, insanları bu fikre alıştıra alıştıra başlamış ve en sonunda insanlığa Tanrı’nın öldüğünü duyurmuştur.

Tanrı’nın buna yanıtı ise, üniversitelerin özellikle erkek tuvaletlerinde sıkça yazıldığı üzere, ‘Nietzsche’nin öldüğünü’ duyurmak olmuştur.

Nietzsche, daha çok ‘doğa dışı bir etik’ anlayışını savunduğu için Hıristiyanlığa ‘sürü ahlakı’ adını veriyor, sürüye egemen olan ‘bir kurtarıcı’ için de ‘alfa erkek’ olmak kötüdür diyordu.

Nietzsche, Hıristiyan etiğinin yerine, ‘güç istenci’ adını verdiği, gücün yaşamı onaylayan etiğini koyuyordu. Sıra dışı insana, yani ‘kurtarıcı’ insana da ‘üstün insan’ diyor ve onu sürü ahlakının üzerine koyarak, ona doğal gücünü ve üstünlüğünü sürü üzerinde özgürce göstermek hakkını veriyordu.

Üstün insan’ tezi ile Hitler’e ilham veren ve referans olan Nietzsche, hem bundan dolayı, hem de Alman militarizminden lahana turşusuna kadar pek çok konuda onun için suçlanmıştır.

Zira ‘Alman yemeklerinin esas sorunu, ne kadar yerseniz yiyin, bir saat sonra yine acıkmanızdır.

Ne dersiniz, içimizdeki bazı Türkler, meğer Almanmış da, bizim bundan bugüne kadar haberimiz mi olmamış acaba?

Sürü ahlakına sahip olanların cinsiyetlerini, cibilliyetlerini ve milliyetlerini ise, emin olun bilmiyorum!

Kaldı ki, ‘efendisine kızıp posta tatarına sövüp saymak‘ benim adetim ve tarzım da değildir zaten.