DENEMELER (XXVI)

Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya hafızalardaki hatıralar, ya da hayallerdeki umutlardır. Hüsranı ise tek bir yerde tanıyorum: yaşamak mümkün olduğu halde gerektiği gibi yaşayamamakta.’ Çetin ALTAN

CARPE DİEM / BUGÜNÜ YAŞA!

Sabah uyandığımda güneş henüz doğmamıştı. Beyin dalgalarımı sakinleştirmek için yere oturdum, son beş on günden beri yapmayı alışkanlık haline getirdiğim  ‘sufi nefesi’ egzersizini yaptım. Egzersiz bitti. Müzik setini açtım. Bach dinledim. Allegro Ma Non Tanto.

Sonra kendimi yürüyüşe çıkardım. Sonbaharın ılık serinliğinde elli dakika yürüdüm. Nietzsche’nin ‘Dallarının bulutları delip geçmesini istiyorsan, köklerini toprağın derinliklerine yolla’ sözü aklıma geldi. Spor ayakkabılarımı çıkardım, kendimi topraklamak, vücudumda birikmiş kirli elektriği dışarı atmak, topraktaki temiz enerjiyi içime almak için on, on beş dakika toprak parkurda yürüdüm.

Güneşiyle, havasıyla, toprağıyla, bitki örtüsüyle, manzarasıyla sonbahar ben geldim diyordu. Sarı, kirli sarı henüz kurumamış yapraklar vardı. Bir kısmı yerlerde, diğer bir kısmı ise ağaçların dallarındaydı. Bazı yapraklar kurumuş, kendilerini koyu ve açık kahverengiye boyamıştı. Çam ağaçlarının altında kozalaklar vardı. Yürüme yolları ve kenarları atkestaneleriyle doluydu. Şans getirdiğine inanılan atkestanelerinden üç beşini aldım cebime koydum.

Eve döndüm çalıştım biraz. Zamanı yaklaşan dilekçelerimi yazdım. Sonra oturdum, en son aldığım kitap olan Elisabeth Young-Broehl tarafından Hannah Arendt üzerine yazılmış roman tadındaki otobiyografik kitabın otuz sayfasını okudum.

Önemli bir siyaset bilimci olan Arendt, totaliter rejimleri, bu rejimlerin antisemitizm ile olan bağlantılarını incelediği ‘Totalitarizmin Kaynakları’ isimli kitabında şunları yazar: ‘Dinleyici kitlesini tamamıyla etkisi altına alan şey Lenin’in düşünceleri ya da hitabet gücü değil, mantığın karşı konulmaz gücüydü… Bu mantık çok güçlü bir ahtapot gibi sizi dört bir yandan yakalar, kendinizi onun kollarından çekip kurtarmaya gücünüz yetmez; ya teslim olmanız ya da tam bir yenilgiye uğradığınızı kabul etmeniz gerekir…Buz gibi akıl yürütme ve mantığın karşı konulmaz gücüyle son derece uyumlu bir biçimde, işçiler Bolşevik yönetimi altında Çarist baskı döneminde kendilerine ihsan edilmiş hakları bile kaybettiler; Alman halkı da, Alman ulusunun hayatta kalması için gerekli olan asgari gerekleri umursamayan bir savaş halinin eziyetini yaşadı.’

Totaliter veya otoriter her yönetimin ustaca kullandığı mantığın karşı konulmaz gücünün, uzun zamandır Türkiye’yi de emri ve denetimi altına aldığını düşündüm. Bu ülkede yaşayan insanlar olarak biz de, dün sahip olduğumuz bazı hakları yitirdik. Aklımızı başımıza almadığımız takdirde, daha da yitirmeye devam edeceğiz. Zira bir zamanlar Alman halkının hayatta kalmak için gerekli olan asgari gerekleri umursamadığı gibi, biz de bugün benzer şeyleri umursamıyoruz. Dilerim, adım adım Orta Doğu bataklığına sürüklendiğimiz şu günlerde, bizim ülkemize sıçrayacak bir savaş halinin ve hatta birilerinin çıkarmaya çalıştığı bir iç savaş halinin eziyetini ileride hep birlikte yaşamayız.

Dönelim bugüne. Sabahın erken saatlerinde yaptığım işlerden sonra kendimi yeniden sokağa çıkardım. Ara sıra gittiğim Bilkent’te, Real’in yanındaki kafeye, Espressamente’ye gittim. Çay içtim, gazete okudum. Oraya gelen Bilkent’li öğrencilerle sohbet ettim.

Bütün bunları yapınca, beyin dalgalarımın düştüğünü, algılarımı zaman zaman tahrip eden stresin davet ettiği yüksek devirli beta dalgasının yerini, hazzın, keyfin ve mutluluğun beyin dalgası olan, çok daha düşük devirli alfanın aldığını hissettim.

İkindiye doğru eşimle birlikte Tunalı Hilmi Caddesi’ne gittik. Yürüdük biraz. Sonra gelip bir kafede, Zaman Dünyası’nda oturduk, sohbet ettik, kahve içtik. Akşam oldu eve döndük.

Ve bir bayram daha böylece sona erdi.

Müzik dinlemek, kitap okumak, doğada gezmek, kendini ara sıra kentin gürültüsünden ve kalabalığından alıp sessiz, sakin bir yerlere gezmeye götürmek, ağaçları, çiçekleri, kuşları seyretmek, çiçekleri koklamak, kuşların sesini ve kendini dinlemek, konuşmak kendinle, spor yapmak, caddelerde, sokaklarda yürümek, kafelerde oturmak, bir şeyler içmek oralarda, çalışmak, yazmak, üretmek, bir yerlerde oturup insanlarla sohbet etmek, dinlemek onları, gerekirse bir şeyler anlatmak onlara, yani hayata dahil olmak. Yani yaşamak biteviye.

Bütün bunlar ‘yaratarak var olmaktır.’ Esasen insan yarattıkça var olur, yarattıkça insan olur. Erich Fromm’un dediği gibi ‘yaratamayan insan yıkar’ çünkü. Çevrenizdeki yıkanlara bir bakın, hepsinin yaratamamaktan müzdarip olduklarını görürsünüz.

Az yukarıda işaret ettiğim yaratıcı/pozitif fiillerin her biri, psikolojide ‘compensation’ denilen, yani bir şeyin yerine, bir başka şeyi ikame etmeye; yine psikolojide ‘displacement’ denilen, yani yön ve yer değiştirmeye yarayan fiillerdir. Bunların hepsinin bir sihri vardır. İnsanı yenileyen, değiştiren, zenginleştiren, kirlenen duygu ve düşünceleri arıtan bir gücü vardır.

Yeriniz mi dar, yönünüz mü yanlış, hemen yer ve yön değiştirin. Başka bir yere, başka bir yöne gidin. Çevreniz mi kirlendi, kendinize yeni bir çevre edinin. Düşünceleriniz, fikirleriniz mi eskidi, kirlendi, onların yerine yeni fikirler, yeni düşünceler ikame edin. Yanınızdakiler, yakınınızdakiler, sizin değerinizi mi bilmiyorlar, çıkarın onları hayatınızdan, sizin değerinizi bilecek, anlayacak, takdir edecek insanları arayın, bulun onları ve hayatınızdan çıkardığınız insanların yerine onları koyun.

Bunları yaptıkça, daha çok yaptıkça, mutluluğun hasatını değil belki, ama tohumunu ekersiniz. Zamanı geldiğinde de bunların hasatını yaparsınız. Kalbinizin, vicdanınızın sesini daha çok, bunların sağlığını bozan zihninizin sesini daha az dinleyin. Böyle yaptıkça, dinlendiğinizi, sakinleştiğinizi görecek, kendinizi daha iyi hissedecek, daha sağlıklı düşünmeye ve davranmaya başlayacaksınız. Hayatın, söylenen yalanlara göre değil, hissettiğiniz doğrulara göre şekillendiğini anlayacaksınız.

Cole Porter, kendisiyle dalga geçtiği o güzel şarkısında şöyle diyor; ‘Dinlediğim bir Bach melodisi mi, / Yoksa sadece bir Cole Porter ezgisi mi, / Yediğim levrek mi, yoksa balık ezmesi mi, / Başımın dönmesi içtiğim içkiden mi / Yoksa hayatı sevmemden mi

Ben Cole Porter’ı severim. Ara sıra da dinlerim. Ama bazıları lirik, bazıları hüzünlü olan Bach melodilerini dinlemeyi daha çok severim. Kemanın insanın içini acıtan hüzünlü sesi; İstanbul’da, Saint Antuan Kilisesi’nde ilk kez dinlediğim klavsenin zaman rüzgarına takılan nostaljik ritmi; ilahi bir ses olan, Tanrı ile aramızda huzurlu bir bağ kuran org’un, beni her dinlediğimde saran, kucaklayan, bırakmayan buğulu sesi ve bunların Bach tarafından icra edilmesi; beni yaşadığım zamandan alır, başka mekanlara, geçmişte, çok uzak geçmişte kalmış insanlara, anılara, sevdalara taşır. Beni onlarla yeniden buluşturur. Onun için Bach’ı severim, çok severim hem de. Sadece Bach’ı değil, Nazım Hikmet’in ‘Severmişim Meğer’ şiirinde saydığı çok daha başka şeyleri de severim. Ama en çok hayatı severim. Çünkü hayatın tekrarı yoktur!

Dün geçti, bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine güvenme, ölenler hep ihtiyar mı?’ diyor Necip Fazıl. Doğru da söylüyor. Zira ölüm, genç, yaşlı farkı gözetmiyor. Sıra da tanımıyor. Gözüne kestirdiğini alıp götürüyor. Oysa herkes gibi benim de daha yapacak çok işlerim var. Onun için, Woody Allen’in dediği gibi ‘ölüm bir gün nasıl olsa bana da gelecek , ama ben, o anda, orada olmak istemiyorum.

Necip Fazıl’ın söylediğini, üç bin yıl önce Romalılar da söylemişler: ‘Carpe Diem/Bugünü Yaşa

Bugünün yarını var mı, yok mu belli değil zira. Yarın bir plandan ibaret. Elbette yarını da düşünmek ve planlamak gerekir. Bugünü ıska geçemeyeceğimiz gibi, yarına da boş veremeyiz elbette. Esasen vermememiz de gerekir.

O nedenle, yaşadığımız günün iki düşmanı olan, dün için üzülmekten, yarın için endişelenmekten olabildiğince sakınmalı ve yaşadığımız günün, gün içindeki her an’ın tadını çıkarmalıyız.

Bunu yapmadığımız da, hayattan alacaklı falan olmayız. Zira hayat kimseye borçlanmaz. Borçlansa da borcunu ödemez.

Zira hayat sadece yaşandığı kadar vardır!

Lütfen okuyun, bakın Elif Şafak ne yazıyor; ‘Hayat dediğin nedir ki? / Kafana taktığına değmez / Yaşanan yaşanmıştır / Dünden hesap sorulmaz / Hayal kurmaya gerek yok / Belki yarın hiç olmaz / En iyisi bugünü yaşamak / Fazla beklentiler ummadan / Dertlere bulanmadan / Yaşa yaşayabildiğin kadar / Gerisini kurcalamadan

Velhasıl, hayat güzel şey! Yaşa, yaşayabildiğin kadar!