Özel soruşturma ve yargılama usulleriyle, savunma hakkının kısıtlanması niteliğindeki gizlilik kararlarıyla, siyasi tehdit aracı gibi çalışan tarzlarıyla, hiç de demokratik olmayan ve mahkemeden daha çok devletin ideolojik aygıtı ve hatta ihtilal mahkemeleri gibi çalışan, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin bir an önce kaldırılmaları gerekir.’ V.Ahsen COŞAR

ÖZEL YETKİLİ AĞIR CEZA MAHKEMELERİ ÜZERİNE BAZI ÇEŞİTLEMELER –

Hepimizin bildiği ve takip ettiği üzere, ‘Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’ ve bu mahkemelerin yaptıkları yargılamalarla ilgili olarak geçmişte pek çok hukukçu söz aldı. Bu değerli hukukçuların hepsi, bu mahkemeler üzerine, bu mahkemelerin yargılamaları ve kararları üzerine çok şey söyledi. Doğru şeyler söyledi.

Ama hiç kimse söz alıp, bunları söyleyenlere, özellikle ceza hukuku konusunda uzman olan avukatlara, en profesör, en doçent edasıyla fetva veren, hukuki görüş bildiren ceza hukuku akademisyenlerine, hukuk fakülteleri dekanlarına şu soruları sormadı; ‘Ceza Muhakemesi Kanunu, Ceza Kanunu değiştirilirken, bu temel kanunlarda değişiklikler yapılırken, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri getirilirken, siz nerelerdeydiniz? O zaman bu mahkemelere karşı çıktınız mı? Bunun olası tehlikelerine işaret ettiniz mi? Kamuoyunu bu hususlarda aydınlattınız mı, uyardınız mı?

Bu muhterem zevatın, bu konularda bir şeyler söylediğini ben duymadım, okumadım. Yanlışım, eksiğim var ise, hepsinden özür dilerim.

Ama bu muhteremlerin, daha sonra, çok daha sonra, ortaya çıkıp, çağdaş sofist edasıyla, özel yetkili ağır ceza mahkemeleri konusunda, kanal kanal televizyonları dolaşarak, bu mahkemeler üzerine, bu mahkemelerin uygulamaları ve kararları üzerine söz söylediklerini, bu mahkemeler kaldırılsın diye açıklama yaptıklarını, gazete ilanları verdiklerini çok iyi biliyorum.

Bildiğim için de, bu muhteremleri, samimi bulmadığımı ve ciddiye almadığımı söyleyebilirim.

Onun için şimdi ben,  bu çok muhterem arkadaşlara, o günleri hatırlayıp, Neşet Ertaş’ın  ‘Sinemde gizli yaram kimse bilmiyor, / Hiç bir tabip şu yarama merhem olmuyor, / Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor, / Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen?’ diyen o güzel türküsünü ithaf ediyorum.

Evet! Sayın hocalarım! Çok değerli hocalarım! Sonra değil, şimdi değil, yarın hiç değil, gözümüzün, gönlümüzün sizi aradığı, hocalarımız acaba bu konuda ne buyuracaklar diye beklediği, o günlerde nerelerdeydiniz?

Aynı soruyu bana da sorabilirsiniz, siz nerelerdeydiniz diye? Ben ceza hukuku akademisyeni, ceza avukatı değilim. Ceza hukuku konusunda uzman biri hiç değilim. Yani bu konuda ‘mazeretim var, asabiyim ben.

Mazeretimi ve asabiyetimi kabul etmezseniz eğer, o zaman ben de suçluyum. Ama beni bu konuda yargılayacaksanız, o zaman, hukuk fakültesi dekanlarını, ceza hukuku akademisyenlerini, ana bilim dalı başkanlarını, ceza hukuku konusunda bilgi ve deneyim sahibi olan avukatları da yanımda isterim. Zira onlar benim suç ortağımdır.

Peki, ben, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığım üç yıllık süreçte ‘Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’ üzerine neler söylemişim? Okuyalım ve görelim.

Tarih 06 Eylül 2009. Yani 2010/2011 Adli Yılı’nın açılış günü. Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Gül, TBMM’i Başkanı Sayın Çiçek, Yüksek Yargı Organlarının Sayın Başkanları, dönemin Sayın Adalet Bakanı, diğer Sayın Bakanlar, Sayın Milletvekilleri, Yargıtayımızın Sayın Daire Başkanları ve Sayın Üyeleri, yazılı ve görsel basınımızın Sayın temsilcileri, başkaca konuklar, hepsi oradalar.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak, Yargıtay Başkanından sonra kürsüye çıkıyor ve şunları söylüyorum;

‘(…) Ceza yasaları bireyin hak ve özgürlüklerine çok etkili biçimde müdahale eden yaptırımları içeren yasalardır. Bu bağlamda ifade etmek gerekir ki, bir ülkedeki ceza yasasına egemen olan felsefe, değer, ilke ve tercihler, o ülkedeki siyasi rejimin de niteliğini gösterir.

En büyük öğreticilerden birisi olan tarih bize göstermiştir ki, totaliter devletler, gerek kendi ideolojilerini benimsetmek, gerekse rejimlerini ayakta tutmak için ceza yasaları yoluyla ve öncelikle birey hak ve özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırmışlar, ya da bütünüyle ortadan kaldırmışlardır.

Nitekim Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da yönetimi ele geçiren faşistler ile Almanya da iktidara gelen Naziler, Ekim Devriminden sonra ve özellikle Stalin döneminde komünistler, hem kendi ülkelerinde ve hem de işgal ettikleri ülkelerde, başta ceza yasaları olmak üzere tüm mevzuatlarını otoriter/totaliter anlayışa göre değiştirmişlerdir.

Demokratik hukuk devletleri ise, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacı ile siyasal iktidarın kullanılmasını birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırmışlar, yanı sıra ceza yasası ile ilgili temel ve evrensel ilkelere anayasalarında yer vermişlerdir.

Daha da ötesi, geride bıraktığımız yüzyılda demokrasinin başlıca muhalifi olan totalitarizmin, insanlığa yaşattığı derin ve unutulmaz acılardan hareket eden uygar dünya, insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve önlemlere maruz kalmamaları amacı ile başta anayasaları olmak üzere, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşme ve  belgelerde, bireyi ceza yasalarının keyfi uygulamalarına karşı güvence altına alan hükümlere yer vermiştir.

Bu gelişmelerin dışında kalmayan Türkiye, 1926 yılında İtalyan Ceza Kanunundan iktibas ettiği Türk Ceza Kanunu ile Almanya’dan iktibas ettiği Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununu, Avrupa Birliği hedefi ve uyum paketleri çerçevesinde yenilemiş, bu bağlamda 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ile 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemeleri Kanununu kabul ederek yürürlüğe koymuştur.

Bu değişiklikler kapsamında 12 Mart 1971 ara rejimi döneminde 1961 Anayasası’na ithal edilen, oradan da 1982 Anayasası’na monte edilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 5190 sayılı “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun” ile lağvedilmiştir.  

Ne var ki, kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yerine, Devlet Güvenlik Mahkemelerini de aratan biçimde Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri getirilmiştir. İhtisas mahkemesi niteliğinde olmayan bu mahkemeler, hem bu nedenle gereksizdir, hem de yeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen insan odaklı yargılama modelinin amacına ve ruhuna aykırıdır.

Şimdilerde Ceza Hukuku ile Ceza Muhakemeleri Hukukunun en tartışmalı konularından birisi olan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin görev, yetki ve yargılama usulleri, temel hak ve özgürlükler yönünden ciddi tehdit ve tehlikeler içermektedir. Öyle ki, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usulle, Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usul, gerek savunma hakkının kullanılması, gerekse sanık haklarının güvence altına alınması ve gözaltı süreleri yönünden tamamen birbirlerinden farklıdır. O nedenle Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri ve bu mahkemelerin tabi olduğu usul, yargılama birliği ilkesine, kanun önünde eşitlik ilkesine ve adil yargılanma hakkına aykırıdır.

Özel soruşturma ve yargılama usulleriyle, savunma hakkının kısıtlanması niteliğindeki gizlilik kararlarıyla, siyasi tehdit aracı gibi çalışan tarzlarıyla, hiç de demokratik olmayan ve mahkemeden daha çok devletin ideolojik aygıtı ve hatta devrim mahkemeleri gibi çalışan bu mahkemelerin bir an önce kaldırılması gerekir (…)’

Tarih 05 Nisan 2011. Avukatlar Günü. Dönemin Ankara Cumhuriyet Sayın Başsavcısı, dönemin Ankara Barosu Başkanı Prof. Dr. Sayın Metin Feyzioğlu, Ağrı Barosu Başkanı avukat Sayın Heval Sinan Aras, yabancı konuklar, avukat meslektaşlarımız ve konuklar var.

Avukatlar Günü’ münasebetiyle, Türkiye Barolar Birliği tarafından düzenlenen ‘Avrupa Birliğinin Avukatlık Mesleği İle İlgili Direktifleri ve Avukatlık Mesleğinde Reklam, Rekabet ve Sınırları” konulu ‘Birinci Uluslararası Avukatlık Hukuku Konferansı’nın açılışında konuşuyor ve şunları söylüyorum.

(…) Yargının kurucu unsuru ve vazgeçilmez değerde olduğu için az yukarıda yollamada bulunulan ve ülkemizin de taraf olduğu Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler’in/Havana Kurallarının 16/a-c maddesi hükmüne göre, hükümetler avukatların; “hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini, kabul görmüş meslek ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka bir yaptırımla sıkıntı çekmemelerini ve tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler.”

Yine Havana Kurallarının 21.maddesi hükmüne göre; “ellerinde veya denetimleri altında bulunan gerekli bilgileri, dosyaları ve belgeleri, avukatların müvekkillerine etkili bir hukuki yardım verebilmelerini sağlayacak yeterli bir sürede ulaşmalarını temin etmek, kamu makamlarının görevidir.”

Havana Kurallarının 22.maddesi hükmüne göre hükümetler; “avukatlar ile müvekkilleri arasında mesleki ilişkiler kapsamındaki bütün haberleşme ve görüşmelerin gizli olduğunu kabul eder ve buna saygı gösterir.”

Diğer taraftan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “adil yargılanma hakkı” başlıklı 6.maddesinin 3/a-b fıkrası hükmüne göre her sanık; “kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda ve ayrıntılı biçimde bilgili kılınmak, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklarla sahip olmak” haklarına sahiptir.

Gerek ulusal hukukumuzda, gerekse taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde yer alan bu düzenlemeler bağlamında ifade etmek gerekir ki, son günlerde hep birlikte tanıklık ettiğimiz kimi meslektaşlarımız ile ilgili olarak yürütülen soruşturmalarda izlenen yöntem, açıkça savunmanın özgürlüğüne ve bağımsızlığına yönelik ağır, hem de çok ağır bir saldırıdır.

Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, bu ve benzeri saldırılara izin verilmemesi, avukatların “sır saklama yükümlülüklerine”, bu yükümlülüğün yerine getirilmesine hizmet eden “tanıklıktan çekinme haklarına” saygı gösterilmesi ve yine görevlerini yapabilmeleri için “dosyaya, delillere erişmelerinin” sağlanmasıdır.

Bu ise ancak “kimi savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi ile değil, zihniyetin, CMK madde 250’de ifadesini bulan özel yetkili mahkemeler kurumuna egemen olan zihniyetin ortadan kaldırılması ile mümkündür.”

O nedenle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasıdır (…)’

Tarih 06 Eylül 2011. 2011/2012 Adli Yılı’nın açılış günü. Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Gül, dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan, TBMM’i Başkanı Sayın Çiçek, Yüksek Yargı Organlarının Sayın Başkanları, dönemin Sayın Adalet Bakanı, diğer Sayın Bakanlar, Sayın Milletvekilleri, Yargıtayımızın Sayın Daire Başkanları ve Sayın üyeleri, dönemim Ankara Barosu Sayın Başkanı, yazılı ve görsel basının Sayın temsilcileri, başkaca konuklar, hepsi orada. Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak, Sayın Yargıtay Başkanından sonra kürsüye çıkıyorum ve şunları söylüyorum;

(…) Bir zamanlar Devlet Güvenlik Mahkemeleri vardı. Bu mahkemeler rahmetli hocamız Nurullah Kunter’in özlü ifadesiyle “demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri değildiler.” Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasından sonra, bu mahkemelerin yerine ikame edilen “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” her ne kadar olağanüstü mahkemeler değil ise de, tıpkı Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi “demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri de değildirler.” Bu mahkemeler sadece demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri olmadıkları gibi, demokratik hukuk devletinin mahkemeleri de değildirler.

Hepimizin bildiği üzere 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile ceza yargılaması sistemimize dahil edilen bu mahkemeler için düzenlenmiş olan ve genel muhakeme kurallarından ayrı, özel ve istisnai bir yargılama usulünün olmasının yanı sıra, bu mahkemelerin bakmakla görevli kılındıkları “katalog suçlar” olarak isimlendirilen ve Ceza Muhakemesi Kanununun 250.maddesinde sayılan suçlar vardır. Aslı Yunancadan gelen, hukuk diline yabancı olan ve daha çok kütüphane ve yayın işlerinde kullanılan katalog sözcüğü “belli bir sıraya göre hazırlanmış liste” anlamına gelir. Hemen işaret etmek gerekir ki, değişik bir çok suçun bir arada aynı hukuki yaptırıma bağlanması amacıyla katalog suç adı altında listeler oluşturulmasının ve suçların bu şekilde kategorize edilmesinin “ağır hapis/hafif hapis”, “ağır tahrik/hafif tahrik” ayrımlarını kaldıran yeni ceza kanunun mantığına uygun olmadığını ve kaldırılması gerektiğini özellikle belirtmek isteriz.

İhtisas mahkemesi niteliği taşımayan, örneğine demokratik hukuk devletlerinde rastlanılmayan bu mahkemelerin işleyişindeki en büyük yanlış, yargılama pratiğindeki en önemli hak olan adil yargılanma hakkına, silahların eşitliği ilkesine aykırı biçimde, bu mahkemelerin görev alanına giren ve katalog suç olarak isimlendirilen suçlarla ilgili olarak getirilen özel nitelikteki soruşturma ve kovuşturma usulüdür. Örneğin, bu mahkemelerde sanığın yokluğunda duruşma yapılmasına mahkemece resen karar verilme olanağının bulunması, savunma hakkına, adaletsizliği ortadan kaldırmak için normlaştırılan adil yargılanma hakkına aykırıdır. Zira sanık için duruşmada hazır bulunmak, sadece bir ödev değil, aynı zamanda bir haktır. Yine gözaltında olan şüphelinin müdafi ile görüşme yapma hakkının Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine, hakim kararıyla yirmi dört saat kısıtlanmasına ilişkin düzenleme çok açık biçimde savunma hakkının ihlali niteliğindedir. Mevcut düzenlemeler içerisinde en vahim olanı, silahların eşitliği ilkesine en aykırı olanı, müdafi’in dosya içeriğini incelemesinin veya dosya içerisindeki herhangi bir belge örneğini alabilmesinin – soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmek gibi son derece soyut ve afaki nedenlere bağlı olarak – Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine hakim kararıyla kısıtlanabilmesidir.

Bütün bu nedenlerle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri olmayan özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasıdır.

Bu çerçevede değinmek istediğimiz bir diğer önemli husus, gerek özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin, gerekse diğer ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçların soruşturulmasında, asıl inisiyatif alması, soruşturmayı bizzat yürütmesi gereken makam, Cumhuriyet Savcılığı makamıdır. Oysa ki uygulamada bu böyle olmamakta, soruşturmalar kolluk güçleri tarafından yürütülmekte ve kolluk tarafından telefon dinleme dışında delil toplama zahmetine pek girilmemektedir. Bu durum, hukukun koruması ve teminatı altında olan kişi hak ve özgürlüklerini tehlikeye atmakta, her koşulda korunması gereken özel alanın mahremiyetini ortadan kaldırmakta ve ülkemize sanki bir polis devleti varmış görüntüsü vermektedir.

O nedenle Cumhuriyet savcılarının; ceza soruşturmalarını kolluk güçlerine bırakmadan bizzat yürütmeleri, kolluk güçlerini telefon dinleme dışında delil toplamaya zorlamaları, soruşturmanın gizliliği ilkesine uyulmasının sağlanması için gerekli her türlü önlemi almaları, iddianameleri mümkün olduğu kadar çabuk ve kısa yazmaları, soruşturmaların uzamasına ve davaların geç açılmasına neden olan olgunlaşmadan operasyon yapma ve yine hak kayıplarına, mağduriyetlere ve kuşkuya neden olan kişiden delile ulaşma alışkanlıklarından vazgeçmeleri gerekir (…)

Tarih 26 Ekim 2010. İstanbul’da Adalet Bakanlığı, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu tarafından düzenlenen ‘Türk Yargı Sistemindeki Reformlar, Dünden Bugüne HSYK ve Avrupa Uygulaması ile Mukayese’ konulu Uluslararası Sempozyumdayız. Dönemin Sayın Adalet Bakanı, Adalet Bakanlığının Sayın Müsteşarı, milletvekilleri, hakimler, savcılar, yabancı konuşmacılar ve konuklar, yazılı ve görsel basının temsilcileri var.

Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı İlkeleri Çerçevesinde HSYK’nın Savunma Perspektifinden Değerlendirilmesi’ konulu oturumda, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak ben de konuşmacıyım. Konuşma sırası bana geldiğinde şunları söylüyorum;

(…) Her ne kadar, Türkiye az yukarıda işaret ettiğimiz çerçevede “yargıçlar hükümeti” sürecini az da olsa geride bırakmış ise de, “savcılar hükümeti” olma özelliğini daha da ağırlaştırılmış biçimde sürdürmektedir. Bu çerçevede değinmek istediğimiz en önemli husus, gerek özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin, gerekse diğer ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçların soruşturulmasında, soruşturmayı bizzat yürütmesi gereken makam olan Savcılık Makamının, bu görevini büyük ölçüde kolluk güçlerine bırakması, kolluk tarafından hazırlanan fezlekeleri iddianame haline getirmesi, iddianame tekniğine aykırı olarak binlerce sayfalık iddianameler hazırlaması, soruşturmaların aylarca sürmesi, soruşturmanın gizliliği ilkesine uyulmaması ve bütün bunların hak kayıpları ile mağduriyetlere neden olmasıdır.

(…)

Yargılama faaliyetinin temel aktörleri olan hakim, savcı ve avukat üçlüsü içerisinde bağımsız ve tarafsız olması gereken tek makam hakimlik makamıdır. Savcılık makamı olsun, savunma makamı olsun, her ikisi de taraf konumunda olmakla, bu iki makamın ihtiyaç duyduğu şey sadece bağımsızlıktır. Dolayısıyla her iki makamın da görevlerini bağımsız olarak yapacak biçimde örgütlenmeleri gerekir.

Buna ve adil yargılanma ile silahların eşitliği ilkelerine göre, yargının üç kurucu unsuru arasında olması gereken tarafsızlık, eşitlik ve demokratik işleyişin sağlanması gerekir. Bunun olmaz ise olmazı, avukatların, hakimlere ve savcılara eşit muhataplar olarak kabul görmesi ve kendilerine o şekilde muamele edilmesidir.

Bunun için biçimsel olarak yapılması gereken ilk şey, savcılık makamını hakimin yanından, yani kürsüden indirmek, ikinci ise savcıları hakimlerin görev yaptıkları Adliye Binasının dışına çıkarmaktır. Ancak bu suretle adil yargılanma ve silahların eşitliği ilkelerine son derece aykırı bulunan ve hakimin tarafsızlığının sorgulanmasına neden olan hakimler ile savcılar arasındaki aşırı yakın ilişki ortadan kaldırılabilir. 

Yine yargılama faaliyetini demokratikleştiren unsurun avukat ve savunma olduğunu, adil yargılanma ilkesi ile yargılama diyalektiğinin bunu gerektirdiğini tüm hakim ve savcılarımızın içselleştirmesi, bu konudaki algı ve kültürlerini değiştirmeleri gerekmektedir (…)

Tarih 10 Aralık 2011.Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi tarafından ‘İnsan Hakları Günü’ nedeni ile düzenlenen ‘Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Katalog Suçlar’ konulu etkinlikteyiz.

Milletvekilleri, Yargıtay Sayın Başsavcı Vekili, avukatlar ve konuklar var. Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yaptığım açış konuşmasında şunları söylüyorum;

(…) Hepimizin bildiği üzere 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile ceza yargılaması sistemimize dahil edilen özel yetkili ağır ceza mahkemeleri için düzenlenmiş olan ve genel muhakeme kurallarından ayrı, özel ve istisnai bir yargılama usulünün yanı sıra bu mahkemelerin bakmakla görevli kılındıkları “katalog suçlar” olarak isimlendirilen ve Ceza Muhakemesi Kanununun 250. maddesinde sayılan suçlar vardır. Aslı Yunancadan gelen, hukuk diline yabancı olan ve daha çok kütüphane ve yayın işlerinde kullanılan katalog sözcüğü “belli bir sıraya göre hazırlanmış liste” anlamına gelir. Hemen işaret etmek gerekir ki, değişik birçok suçun bir arada aynı hukuki yaptırıma bağlanması amacıyla katalog suç adı altında listeler oluşturulmasının ve suçların bu şekilde kategorize edilmesinin “ağır hapis/hafif hapis”, “ağır tahrik/hafif tahrik” ayrımlarını kaldıran yeni ceza kanunun mantığına uygun olmadığını ve kaldırılması gerektiğini özellikle belirtmek isteriz. Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri konusunda çok şey söyledik, çok şey dinledik. Bunu artık yeter bu konuda konuşmayalım anlamında söylemiyorum. Aksine bir kez daha söyleyelim, hep söyleyelim anlamında söylüyorum. İhtisas mahkemesi niteliği taşımayan, örneğine demokratik hukuk devletlerinde rastlanılmayan bu mahkemeler kaldırılmalıdır, acil olarak kaldırılmalıdır. Türkiye Barolar Birliği yönetiminin görüşü ve talebi bu yöndedir (…)’

Tarih 02 Nisan 2012. Adalet Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı tarafından, Ankara’da düzenlenen ‘Uluslararası Yargı Reformu Stratejisi’ konulu Uluslararası Sempozyumdayız. Tebliğ sunacak olanların arasında Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak ben de varım. Tebliğ sunacağım oturumun konusu ‘Türk Yargısının Geleceği.” Dinleyiciler arasında dönemin Sayın Adalet Bakanı, milletvekilleri, Adalet Bakanlığı’nın Sayın Müsteşarı ve bürokratları, HSYK Daire Başkanları ve üyeleri, Baro Başkanları, hakim ve savcılar, basın mensupları var. Kürsüye çıkıyorum ve şunları söylüyorum.

(…) Sözlerime, liberal demokrasinin önde gelen kuramcılarından olan bilim ve siyaset felsefecisi Karl Popper’in çok sevdiğim bir maksimi ile başlamak istiyorum: “Ödevimiz iyimserliktir.”

Evet! Ödevimiz iyimserlik olmakla, ülkemiz yargısının geleceği konusunda da iyimser olmak gerekir ve ben iyimserim.

Bu elbette ülkemiz yargısının bugünkü durumunun çok iyi olduğu, aksayan ve yakınılacak hiçbir yönünün bulunmadığı anlamına gelmiyor. Aksine iyi gitmeyen, yanlış giden, yanlış yapılan şeyler var. Ama yargıda iyi gitmeyen şeylerin düzeltilmesi, gerekli iyileştirmelerin yapılması konusunda gösterilen çabalar da var. Yapılan iyi şeyleri, hizmetleri Sayın Müsteşarımız ifade ettiler, doğru da ifade ettiler, bunlara ben de katılıyorum.

Avrupa İnsan Hakları Komiseri Sayın Thomas Hammerberg’in 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasındaki Türkiye ziyaretini takiben hazırladığı raporda da ifade ve işaret ettiği üzere, Türkiye’nin son yıllarda kaydettiği ilerlemelere rağmen mahkemelerin uygulamaları daha hala Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarıyla uyumlu değildir. Bir kısım hakim ve savcılar adalet dağıtmayı devleti korumak olarak anlamakta ve öyle uygulamaktadırlar. Bu bağlamda yargı bünyemizdeki egemen kültür, insan haklarını korumak üzerine değil, devleti korumak üzerine kuruludur. Uzun süren yargılamalar ve tutukluluklar endişe verici boyutta ve ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır. Mahkemeler tutuklamaya alternatif adli kontrol tedbirlerine başvurmak yerine tutuklamayı rutin hale getirmiş durumdadırlar.   Soruşturmalar bizzat savcılar tarafından değil, polis tarafından yürütülmekte, polis tarafından hazırlanan fezlekeler iddianame haline getirilmek suretiyle ceza kovuşturmasına dönüştürülmektedir. Ceza soruşturma ve kovuşturmalarında şüpheliler ve müdafileri kanıtlara erişme konusunda ciddi kısıtlamalara muhatap olmaktadırlar. Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde savunma hakkına olağan ceza usulüne oranla ciddi kısıtlamalar getirilmiş durumdadır. Terörle Mücadele Kanununda, terörizm ve bir suç örgütüne üyelikle ilgili düzenlemeler mahkemelerin bu konuda son derece geniş yorum yapmalarına imkan sağlayacak içerikte ve esasen uygulamada bu doğrultudadır. Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenen katalog suçlar bir kısım hakimler tarafından tutukluluğa izin verilmiş suçlar olarak anlaşılmakta ve tutukluluk için kanunda öngörülen diğer koşullar aranmaksızın tutukluluk kararı verilmektedir. Bir kısım hakim ve savcıların dünyasında avukat yoktur. Öyle olduğu için kimi mahkemelerce avukatlar duruşma salonundan çıkarılmakta, 16 oturumluk duruşmadan men cezasına çarptırılmaktadırlar.

Uygulamadan kaynaklanan olumsuzluklar, yanlışlıklar kuşkusuz benim buraya kadar ifade ettiklerimden çok daha fazla. Ama daha fazlasını söyleyerek sizleri sıkmak istemiyorum (…)

Ben, Silivri’deki duruşma salonlarında, şöyle bir görünüp dışarıda basın mensuplarına demeç vermedim. Adalet yerini buldu, haksızlık sona erdi, insanların acıları bitti diye hepimizi mutlu eden tahliyelerden sonra, ‘siz değil, en mutlu olan benim, bu sonuç benim eserim’ dercesine televizyon kanallarına ve basına poz da vermedim.

Ama yani işte, ben de, kendime göre, yeteneğime göre, bilgime, görgüme, göre, gördüklerime, meşrebime ve en önemlisi statüme, bulunduğum makamın gerektirdiklerine göre ‘özel yetkili ağır ceza mahkemeleri’ ile ilgili şeyler, çok şeyler söyledim.

Siz bunları okumadıysanız, duymadıysanız bundan ne çıkar? Ne çıkar yani? Hiçbir şey çıkmaz. Sadece siz okumamış ve duymamış olursunuz. Bu ayıp da size yeter. Ama hiç olmazsa bana ayıp etmeyin, bana haksızlık yapmayın.  Zira ‘ben size sözlerimi emanet, gözlerimi namus bıraktım…

Onun için ve lütfen bu konuda dedikodu yapmayın, söz söylemeyin, bağlamından kopardığınız yazdığım yazıların bir bölümünü ya medet diye Adliye Sarayındaki Avukat/Baro odalarına asmayın. Bunları alıp el ilanı gibi ona buna dağıtmayın. Ben aday değilim. Dolayısıyla seçimi kazanacak ya da kaybedecek olan da ben değilim. Kaldı ki seçimin kaybedeni daha şimdiden belli oldu. Sizsiniz. Yaptıklarınızla, yazdıklarınızla, söylediklerinizle siz kaybettiniz. Hem sonra, bu kadar ayıbı sırtınızda taşıyarak kazansanız ne olacak? Sadece ayıp olacak! Hepsi o kadar.

Ben geçmişte çok seçim kazandım. Ama seçim kazandım diye itibar kazanmadım. Seçim kaybettiğimde de, itibarımı, saygınlığımı yitirmedim. Ben her koşulda, her durumda itibarlıyım çünkü. Onun için hala dimdik ayaktayım. Bana siz o nedenle vurup duruyorsunuz. Sizin belden aşağıya vurmanız ile ben itibar kaybetmem. Kirlenmem. Güneş balçıkla sıvanmaz zira. Devam edin, vurdukça kaybeden, daha da kaybedecek olan, itibar kaybına uğrayacak olan, ben değil, siz olacaksınız.

Siz benim meslektaşımsınız. Her şeye rağmen meslektaşım olduğunuz için benim indimde değerlisiniz. Size zarar gelmesini istemem. O nedenle size, ağabeyce, görmüş geçirmiş bir meslektaşınız olarak tavsiyem şudur; siz, siz olun, size emanet olarak bıraktığım sözlerime, namus diye bıraktığım gözlerime sahip çıkın!

Zira o sözler, sözlerim, o gözler, gözlerim, benim değil, sizin namusunuzdur!

O sözleri, o gözleri, o emaneti, o namusu, ister koruyun, ister korumayın. Seçim sizin!

 

 

 

Yorum Yaz