DENEMELER (XXVII)

Hiçbir şeyi çok fazla isteme!’ Yunanlı Bir Bilge

AY DOĞARKEN UYUYAMAM!

Dün gece rüyamda güneşi gördüm. Doğuyordu. Rüya tabirlerine baktım internetten. Rüyada güneşin doğuşunu görmeyi hayra yoruyor, ‘aydınlama, ısınma, enerji, huzur, mutluluk, manevi zenginlik’ olarak açıklıyordu.

Gördüğüm rüyanın da etkisiyle,  güne, güneşin doğuşunu seyrederek başlamak istedim. Güneş beni çağırıyor dedim ve kendimi dışarıya çıkardım.

Ufuk çizgisinde hafif bir kızarıklık vardı. Bir duvarın üzerine oturdum. Güneşin doğuşunu seyrettim büyük bir keyifle.

Aklıma Fikret Kızılok’un: ‘Güneşin aynasında ben / Bende bir düş / Düşte bir çocuk / Çocukta yol / Yolda toz / Tozda avuç / Avuçta kader / Kaderde sen / Güneşte akşam oluyor / Ben düşünürken’ diye başlayan ‘Güneşin Aynasında’ isimli şarkısı geldi.

Oturduğum duvarın üzerinde, hem güneşin doğuşunu seyrettim, hem de Fikret Kızılok’un, sözleri anlamlı, melodisi hoş şarkısını mırıldandım kendi kendime.

Beynime sabahın temiz havası girdi. Ciğerlerim oksijen doldu. O an nefes alıp verişlerim bile değişti. Yüreğimdeki ferahlığı, ruhumun derinliklerindeki huzuru hissettim. Anlaşıldı, günüm güzel geçecek dedim kendime. Öyle de oldu. Çalıştım. Çok da verimli bir çalışma oldu. Yeni tanıştığım arkadaşlar geldi sonra yanıma. İnsanın ruhunu doyuran, yüreğini okşayan, aklını dolduran keyifli güzel bir sohbet yaptık akşama kadar.

Yolda eve gelirken, sabah güneşin doğduğu yerden ay doğuyordu. Çabucak eve geldim. Balkona çıktım. Büyük bir keyifle ayın doğuşunu seyrettim. Ay doğdu, dolunay oldu. Çalışma odama girdim, müzik setini çalıştırdım, Beethoven’in ‘Ay Işığı Sonatı’nı dinledim.

Her Beethoven bestesi gibi çarpıcı, etkileyici olan ‘Ay Işığı Sonatı’nın hikayesini bilirsiniz mutlaka. Ama Beethoven’ın bu parçayı nasıl ve kimin için bestelediğinin hikayesini bir de ben anlatayım size.

Bir arkadaşı ile birlikte Viyana’da gezmekte olan Beethoven, önünden geçtiği binanın ikinci katından gelen piyano sesini duyar.  Gelen müziğin tınılarından etkilenen Beethoven, kimin çaldığını öğrenmek ve çalanla tanışmak için, arkadaşıyla birlikte ikinci kata çıkar, kapıyı çalar. Kapıyı biraz yaşlıca bir kadın açar. Beethoven, kendisini hemen tanıyan kadına, piyano sesine geldiğini, çalan kişiyle tanışmak istediğini söyler. Kadın, piyanoyu çalanın kızı olduğunu söyler ve Beethoven ile arkadaşını içeriye davet eder. Beethoven’in geldiğini öğrenen kız, heyecanlanır, saygıyla ayağa kalkar. Kız görme engellidir. Bunu anlayan Beethoven, kıza, ‘lütfen benden bir şey isteyin’ der. Kız Beethoven’a,  ‘ben hiç ay ışığı görmedim’ der ve Beethoven’dan ‘kendisine ay ışığını anlatmasını’ talep eder. Beethoven piyanonun başına geçer ve ‘Ay Işığı Sonatı’nı orada doğaçlama olarak besteler.

Ay ışığını görmek güzel, çok güzel bir şey. Güneş doğuyor, akşam olunca batıyor. Ay doğuyor sonra, o da sabaha doğru  batıyor. Bunları seyretmek insana gerçekten keyif veriyor, yaşama sevinci veriyor. Bütün bu nimetleri verdiği için Tanrı’ya şükretmek gerekir.

Necati Cumalı, ay doğarken uyuyamayan insanların neden uyuyamadıklarının öykülerini anlattığı kitabının adını ‘Ay Doğarken Uyuyamam’ diye koymuş. Birçoğunuz gibi, ay doğarken ben de uyumam, uyuyamam. Ayın o renkli kartpostallardaki güneş gibi doğuşunu seyrederim de ondan uyumam, uyuyamam.

Bir şey olmak, bir şey olarak kalmak uğraşı içinde olanların, bu tür dertleri, ince şeyleri düşünmeye, güneşin doğuşunu, batışını, ayın doğuşunu, batışını seyretmeye zamanları da yoktur, hevesleri de.

Oysa olmak değildir mesele. Yapmaktır. Kalmak değildir bir yerde veya yerlerde. İyiye, güzele doğru yürümektir. Bizim toplumuzda kalmak deyince akla, her nedense bir yerde, bulunduğun yerde kalmak geliyor. Ondan olacak, o kaldıkları yerden bir türlü bugüne, bir başka yere ve güne gelemiyor bazıları. Son kullanma tarihi geçmiş fikirlerle, güne dair şeyleri konuşmakla meşguller. Onun için zamanı ve zamanın ruhunu bir türlü yakalayamıyorlar.

Tanrı kolaylık versin onlara.

ay battı batacak, deniz uykusuz / harmaniyemin etekleri dalga beyazı / aldırma be sevdiğim! / her hasrette vardır elbet yarım kalmış bir yaz fırtınası’ diye yazıyor şair.

Yaz geldi ve geçti. Sonbahar, sonuna doğru hızla ilerliyor. Sonra kış gelecek. Güneşin doğuşunu, batışını, ayın doğuşunu, batışını seyretmeyenler, hayatlarında şiir, müzik olmayanlar, kitap okumayı sevmeyenler, yine bunları yapmamaya devam edecekler. Yarın, ileride bir zaman, geçmiş bu zamanlarını arayacaklar boş yere. Zaman hayatın dokusudur oysa. Ve yitirilmiş zamanlar asla bir daha yeniden yaşanmaz. Hayatın tekrarı yoktur zira.

Geçenlerde yazdığım bir yazıda dediğim gibi ‘Bugünü Yaşa!’ Güneşin, ayın doğuşunu, batışını yarın seyrederim, bir bitmeyecek şevk veren besteyi yarın dinlerim deme. Bugün seyret, bugün dinle.

Güneş, ay, yarın da elbette doğacak ve batacak. Ama yarın belki sen olmayacaksın.

O beste, o şevk veren beste, yarın da çalacak, ondan sonraki gün ve günlerde de çalacak mutlaka. Ama belki sen olmayacaksın. Olsan da, hayat bu, hiç belli olmaz, bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir.

Hayat yolculuğunda üç aşama vardır: ‘Bilen, deneyimlenen ve olan…‘ Hayatın bu yollarından geçen bir bilge bakın bize neler söylüyor;

Hiçbir şeyi çok fazla isteme / Dedi Yunanistanlı / Bilgelerden biri / Herkese armağan edilen / Öpücüklerin değeri nedir ki? / Herkese söylenen sözlerin / Değeri peki! / Seni seviyorum / Demek insanlara, / Kaç kez mümkündür, / Kaç kere tekrarlamak, / Yıpranmasına yol açmadan? / Dikkat edin! / Zira her defasında / Aşk bölünür, / Geriye kalan azalır. / Öpücükleri, kelimeleri, kucaklamaları / İsraf etmeyin çok sayıda / İnsana / Yoksa bunu hak edenler / İçin ne kalır elinizde? / Değerli olan, / Özel olandır yalnız. / Eşsiz olan. / Herkesin sahip olmadığı / Veya elde edemediği yani. / İnanın bana. Ben / Öyküler anlatırım. / Bana / Güvenebilirsiniz.

 

Yorum Yaz