DENEMELER (XXVIII)

Ey gönül kuşa benzerdin / Kafesler sana dar gelir / Bir yerde durmaz gezerdin / Hapislik sana zor gelir / Ey gönül acayip huyun / Boğazından geçmez tayin / Acır testindeki suyun / Aklına nazlı yar gelir

ULUCANLAR CEZAEVİNE BİR GEZİ

Dün birlikte olduğumuz arkadaşlarımızdan biri, Ankara’ya geleli henüz üç dört ay olduğunu, Anıtkabir’i, ilk Meclisi, ikinci Meclisi, Ankara Kalesi’ni gidip gezdiğini, Ulucanlar Cezaevi’ni görmeyi çok istediğini, ama bir türlü fırsat bulup gidemediğini söyledi, benden, kendisini oraya götürmemi istedi. Bugün sabah buluştuk, birlikte Ulucanlar Cezaevi’ne gittik.

Mesleğim nedeniyle eski halini bilen, yeni halini de birkaç kez gezip gören bir kişi olarak, benim çok etkilendiğim bu tarihi mekanın yeni hali görülmeye gerçekten değer. Henüz gidip görmemiş olanlara hararetle tavsiye ederim.

Ulucanlar Cezaevi, askeri depo olarak yapılmış, 1925 yılında hapishaneye çevrilmiş.  Hapishane olduğu yıllarda, adı idam cezalarının infazıyla, işkenceyle, acıyla anılan, önemli pek çok kişiyi ağırlayan, dramatik olaylara sahne olan cezaevi, bugün başka, bambaşka bir hizmet görüyor. Müze hizmeti veriyor.

Koğuşların önemli bir kısmı, mahkumların ve tutuklulukların duvarlara yaptıkları resimler, yazdıkları sözler, şiirler olduğu gibi duruyor.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, altında idam edildikleri kavak ağacı ve idam sehpası da duruyor.

O resimlerden, o sözlerden, o şiirlerden; içeride olmanın, özgürlükten yoksun bulunmanın ne kadar zor, özgür olmanın ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz.

Bir zamanlar orada yaşayan insanların, özlemlerine, umutlarına, sevdiklerine kavuşmak isteğiyle nasıl yanıp tutuştuklarına tanıklık ediyorsunuz.

Geçmişte bu yerde yaşanan acılardan, hüzünlerden, özlemlerden, kaybolan umutlardan dersler çıkartıyorsunuz.

Yaşananları unutturmayı değil, canlı tutmayı sağlamak amacıyla hapishanenin yıkılmamış, arsasının birilerine rant amacıyla satılmamış ve Ulucanlar Cezaevi’nin müze haline getirilmiş olması, gerçekten önemli bir hizmettir.

Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez diyor bilge Sokrates. Kendimizi ve yaşadığımız ha­yatı sorgulayabilmek için; insan olarak, kurum olarak, yapmakta olduğumuz meslekler­in sahibi olarak, dünden bugüne nasıl bir ilerleme kaydettiğimizi; bugün bulunduğumuz aşamaya nasıl geldiğimizi; bizden önceki kuşaklardan neyi nasıl devir aldığımızı; devir aldığımız mirasa hangi pozitif değerleri kattığımızı bilmemiz gerekir.

Bütün bu konularda, bize yardımcı olacak, ışık tutacak, bizi bilgilendirecek, bilinçlendirecek olan bilim, tarihtir. Zira tarih bize, sadece geçmişimizi anlatmaz, geleceğimizi nasıl biçimlendirmemiz gerektiği konusunda da yol gösterir.

İnsan soyunun nasıl ilerlediğini, uygarlığın nasıl geliştiğini, toplum, aile ve meslek yaşamımızın geçmişten bugüne nasıl örgütlendiğini bize yazılı olarak ve soyut biçimde anlatan tarihin somutlaştığı yerler müzelerdir.

‘Hafızanın yaşamlarımızı yapan şey olduğunu fark etmek için, parça parça da olsa, hafızanızı yitirmeye başlamanız gerekir. Hafızasız yaşam, yaşam değildir… Hafızamız; tutarlılığımız, aklımız, duygumuz, hatta eylemimizdir. Onsuz birer hiçiz.’ Bu sözler, İspanyol sinema yönetmeni Luis Brunel’e ait.

Müzeler bizim hafızalarımızdır. Bizi geçmişimizle buluşturan, tanıştıran, geçmişimizi koruyan, bireysel, toplumsal ve kurumsal hafızamızı canlı tutan, geçmişimizle,  kendimizle yüzleşmemizi, kendimizi, geçmişimizi tanımamızı, sorgulamamızı sağlayan, bizi eğiten, bizi düşündüren mekanlardır. Müzeler yaşayan tarihtir, insanlığın tarihidir, görsel tarihtir.

Buraya kadar anlattıklarım, Türkiye’nin ilk ve halen tek ‘Hukuk Müzesi’ni yapan ve kuran Ankara Barosu’nun 2004-2006 yılları arasındaki Yönetim Kurulu Üyelerini ve Başkan olarak beni, müze yapma hususunda motive eden duygu ve düşüncelerdir.

Ankara’nın Altındağ İlçesi’nin başarılı Belediye Başkanı Sayın Veysel Tiryaki, benim Baro Başkanı olduğum dönemde, Ankara Barosu’na yaptığı bir nezaket ziyaretinde, Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’ni müze ve sanat merkezi yapmayı düşündüğünü, bu projenin gerçekleştirilmesinde Altındağ Belediyesi’nin, Adalet Bakanlığı’nın, Ankara Barosu’nun ve TMMOB Ankara Mimarlar Odası’nın işbirliği yapmasını önerdi.

Sayın Tiryaki’ye böyle bir projede yer almanın Ankara Barosu için onur olacağını, öneriyi Yönetim Kurulu’na götüreceğimi söyledim ve götürdüm. Müzelerin değerini, anlamını, işlevlerini bilen ve Türkiye’nin ilk ve hala tek ‘Hukuk Müzesi’ni kuranlardan birisi olarak, vizyon sahibi olan Veysel Tiryaki’nin bu önerisi, 2006/2008 Baro Yönetim Kurulu’na da uygun ve çekici geldi. Projeye o tarihlerde Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, şimdilerde ise Adalet Bakanlığı Müsteşarı olan Kenan İpek de destek oldu.

Yılmaz Güney, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Cüneyt Arcayürek, Metin Toker, Bülent Ecevit bu cezaevinde hapis yatmışlar, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Erdal Eren burada idam edilmişlerdi.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edildiği kavak ağacının altındaki sehpa bu cezaevindeydi. Hepimiz Ulucanlar Cezaevi’nin tarihsel olarak değerinin, öneminin ve anlamının bilincindeydik.

Proje ile ilgili çalışmalara 20 Aralık 2006 tarihli Yönetim Kurulu kararının arkasından başlandı. ‘Kent Düşleri’ adıyla başlatılan çalışma kapsamında, Mimarlık Fakülteleri öğrencileri arasında bir proje yarışması düzenlendi. Bu yarışmaya 20 Aralık 2006 tarihli Yönetim Kurulu kararıyla Sayın Tuncay Alemdaroğlu, Sayın Yaşar Çatak, Sayın Fazıl Güleken, Sayın Muhsin Eren jüri üyesi olarak tayin edilerek durum kendilerine bildirildi.

Yarışmaya çok sayıda öğrenci katıldı. Proje yarışmasının sonuçlarının açıklanması için bir değerlendirme konferansı ve yanı sıra müzik, şiir, tiyatro, sinema gibi etkinlikleri kapsayan bir festival düzenlendi.

28 Nisan 2007 tarihinde yapılan bu etkinliğin açılışında Ankara Barosu Başkanı olarak ben de bir açılış konuşması yaptım ve şunları söyledim;

(…)

‘Bizim Ulucanlar Cezaevi olarak bildiğimiz bina, Cumhuriyetimizin ilan edildiği yıl askeri depo olarak kullanılmak üzere inşa edilmiş ve iki yıl sonra, yani 1925 yılından itibaren cezaevi olarak kul­lanılmaya başlanılmıştır.

Pek çok hükümlü ve tutuklunun kişisel tarihinin yazıldığı, adlarını dahi bilmediğimiz veya anım­samadığımız değişik dünya görüşüne sahip yazarların, öğrencilerin, başkaca eylemcilerin ağırlandığı, koğuşlarında Yılmaz Güney, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Cüneyt Arcayürek, Metin Toker, Bülent Ecevit gibi ülkemizin kimi değerlerinin kaldığı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın, onlardan 10 yıl sonra henüz 17 yaşındaki Erdal Eren’in avlusundaki kavak ağacının altında idam edildiği, ‘Uçurt­mayı Vurmasınlar’ filmiyle sübyan koğuşunda yaşanan olayların konu edildiği, Yılmaz Güney’in ‘Duvar’ filminin çekildiği, ünlü ünsüz konukları kadar çıkan isyanları ve bu isyanların bastırılması için düzen­lenen operasyonları ile ünlü Ulucanlar Cezaevi bir süre önce boşaltıldı.

Boşaltılmasının hemen arkasından, Ankara kentinin tarihsel mekanlarının yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması, Ulucanlar Cezaevi’nin manevi değeri ve tarihsel önemi ile ilgili olanlar, arsasının değeri ve bu değerin getireceği rant ile ilgili olmayanlar, yani Altındağ Belediyesi, Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ankara Barosu gibi bu kente yönelik düşleri bulunanlar, boşaltılan bu mekana sahip çıktılar.

Boşaltılan Ulucanlar Cezaevi’nin ranta dönüşmemesi, bu kentin tarihindeki ve hafızasındaki önemi ve anlamı nedeniyle korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla ve ‘Kent Düşleri’ adıyla başlattığımız proje toplumumuzun geniş bir kesiminden destek gördü. Bu projeyi destekleyen, bu projenin gerçekleştirilmesi konusunda bizleri yalnız bırakmayan tüm kurum ve kuruluşlara Ankara Barosu adına teşekkür ediyoruz.

İnanıyoruz ki, Yılmaz Güney’in; ‘Damla damla birikiyor insan! / Bir gün akıp gideceğiz hayata, / Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar, / Bilinsin!’ dizeleri, yazıldığı koğuşun duvarlarından silinip gitmeyecek, kent düşleriyle birlikte yaşamaya de­vam edecek, kent düşleri, düş olmaktan çıkacak ve gerçek olacak. Ulucanlar Cezaevi yaşayacak, Ankara Kentiyle, kendi geçmişiyle yüzleşecek ve hatta barışacak. ‘Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider’ diyen şair rahat olsun, bu kent yıkılmayacak, kuşlar da gitmeyecek..’

(…)

Projenin ilerleyen aşamasında, Ankara Mimarlar Odası ile Altındağ Belediyesi arasında proje seçiminden dolayı anlaşmazlık çıktı. Ankara Mimarlar Odası’nın önerdiği projeyi Altındağ Belediye Başkanı fazla maliyetli buldu.

Bu anlaşmazlık sonrası Ankara Mimarlar Odası projeden çekildi. Partner olarak Ankara Barosu, Adalet Bakanlığı ve Altındağ Belediyesi kaldı. Proje Altındağ Belediyesi tarafından tamamlanarak Eylül/2013’de resmi olarak hizmete açıldı.

Bütün bunların sağlanmasında, bu bağlamda Ulucanlar Cezaevi’nin gerek müze, gerekse bir kültür ve turizm eseri olarak Ankara’ya, Ankaralılara kazandırılmasında, Ankara Barosu olarak bizim de payımızın olması güzel bir şeydir, övünebileceğimiz ve hatta övündüğümüz bir şeydir.

Müzeyi gezerken bunları düşündüm ve birlikte geldiğimiz arkadaşıma da anlattım.

Güzel başlayan ve devam eden gün, Ulucanlar Cezaevi Kafeteryası’nda içilen kahveyle noktalandı.

Sözü daha fazla uzatmayalım ve bir ‘Hapishane Türküsü’ ile noktalayalım;

‘Ey gönül kafesler sana dar gelir / Bir yerde durmaz gezerdin / Hapislik sana zor gelir / Ey gönül acayip huyun / Boğazından geçmez tayin / Acır testindeki suyun / Aklına nazlı yar gelir / Ayağında gezen itler / Başının üstünden atlar / Hapise düşen yiğitler /  Yari dışarıda kor gelir / Gözlerin uzağa bakar / Kimden ne beklersin yar / Yar semtinden esen rüzgar / Seni unuttu der gelir’ 

Mapusluk zor şey. Boğazından geçse de, geçmese de tayin, testindeki suyun acısa da, acımasa da, aklına yar gelse de, gelmese de, gözlerin uzağa veya yakına baksa da mapusluk zor şey velhasıl.

Mapusta veya dışarıda sevda çekmek, o çok daha, çok daha zor bir şey!