DENEMELER (XXIX)
(…) ‘ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer / ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak / kabahat senin, / – demeğe de dilim varmıyor ama – kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’ Nazım HİKMET
KABAHATİN ÇOĞU SENİN!
Nazım Hikmet’ten ödünç alarak ‘kabahatin çoğu senin’ diye yazdım yukarıya.Ama bu sadece bir ironi. Kabahatin hepsi benim zira.
Pek çok kimsenin kusuru, kabahati kendisinde aramadığı, yaşadığı hayatın, bu hayattaki yanlışlarının, yaptıklarının, yapmadıklarının, yapamadıklarının sorumluluğunu bizzat üstlenmediği, kendisi ile yüzleşmediği, kendisini ve hayatını sorgulamadığı, başarısızlıklarının, mutsuzluğunun, içinde bulunduğu zor durumun nedenini bir başkasına yıkarak sorumluluktan kaçtığı bir toplumda, birisinin kabahati, herkesin kabahatini üstlenmesi gerekir. O da benim. Onun için kabahatin çoğu falan değil, hepsi, hepsi bende.
Yönetmekte aciz mi oldun, hizmet yapmadın mı, yapamadın mı, ön seçimde başarısız mı oldun, tabandaki işler iyi gitmiyor mu, Adliye Sarayı’ndaki turnikeler, post makineleri çalışmıyor mu, hayatın mı mahvoldu, Cumhuriyet, Atatürk elden mi gidiyor, Ergenekon mu, Balyoz mu, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri mi, akil adamlık mı, baro geleceğin, siyasi geleceğin tehlikeye mi girdi?
Sorumlu belli, kabahatli belli. Vedat Ahsen Coşar. Lanet olsun ona. Lanet olsun!
Bir insanın ismi, resmi kişilik haklarındandır ve yasayla korunur. Ama dinleyen, yasaya, hakka, hukuka saygılı olan kim? İsmi, resmi söz konusu olan Vedat Ahsen Coşar mı? Takma kafana, boş ver onu. O yasanın, hukukun koruması altında değil zira. Hak sahibi hiç değil. İsmini eğ, bük, boz, orada burada kullan. Resmini baro odalarına as, el ilanı yap dağıt sonra.
İki kadın parkta bir banka oturmuş, sessiz geçen birkaç dakikanın sonunda kadınlardan biri ‘Of!’ demiş. Diğer kadın yanıtlamış: ‘Of!’ Tamam demiş birinci kadın, ‘çocuklardan başka konuya geçelim.’
Vedat Ahsen Coşar. Vedat Ahsen Coşar. ‘Of! Of!’ Yeter artık başka konunuz, başka derdiniz yok mu sizin?
Başka dertleri çok. Yaraları da çok. Benimle uğraşarak o dertlerinden, o yaralarından kaçıyorlar aslında. Yani tamamen klinik bir durum. Bir de başka malzemeleri, söyleyecek başka sözleri yok. Hayalleri yok, bir gelecek tasavvurları, ufukları, vizyonları yok. Baroya dair programları, projeleri yok. Baro dışında, siyaset dışında dünyaları yok. Olmak, bir şey olmak dışında hedefleri ve kaygıları yok. Hizmet etmek, yapmak gibi bir dertleri yok. Vefaları yok. Yaşanmış güzel şeylere saygıları yok. Hatırladıkları güzel an’lar, anıları yok. Lanet olsun demekten başka sözleri yok. Yok, yok, yok.
‘Çok fazla alarak ve harcayarak gücümüzü heba ediyoruz, / Az şey görüyoruz doğada, “bizim” diyebileceğimiz. / Kalbimizi sahte bir arkadaşa kaptırmışız, / Deniz göğsünü aya açmış. / Rüzgarlar her zaman uğuldayacaklar / Ve uyanmışlar uyuyan çiçekler gibi, / Tüm bunlar ve her şey için…/ Melodiyi yitirmişiz.’
Bu dizeler William Wordsworth’a ait. Wordsworth melodiyi yitirmişiz diyor, oysa bana göre bazılarının, melodileri, şarkıları, besteleri, şiirleri yok. Kendilerine ait bir hikayeleri, bir masalları yok.
‘Ekmek yoksa pasta yesinler’ Bu sözlerin Mary Antoinette tarafından söylendiği hikaye edilmiştir yıllarca. Oysa ona ait değildir. Jean-Jacques Rousso’ya aittir. ‘İtiraflar’ isimli kitabında yazar bunu. Rousso bu kitabı yazdığında Antoinette altı yaşındadır.
Ama olsun ‘çamur at, izi kalsın’ Dünden bugüne anlayış budur.
İnsanların zihinlerini meşgul edecek, bulandıracak, iğfal edecek hikayeler uydurmak ve bunları anlatmak. Bir nefret söylemi, nefret dili geliştirmek, nefret ortamı oluşturmak. Bir düşman imal etmek, gerginlik yaratmak ve bunlardan beslenmek. Böylece kaçmak hayattan, kendinden kaçmak, kabahati, sorumluluğu başkasına yıkarak, kendini aklamak, gerçeklerle değil, yalanlarla yaşamak.
Şiirin yoksa, şarkın yoksa, besten yoksa, melodin yoksa, Kemalettin Tuğcu hikayelerinden başka anlatacak hikayen yoksa, yaptığın bir şey yoksa, yapacağın bir şey de yok demektir. Onun için vur Vedat Ahsen Coşar’a. Öfkeni yenemedi isen, nefretini bastıramadı isen, hızını alamadı isen, dön bir daha vur. Yetmedi mi? Lanet olsun de, bir daha vur.
Bu kadar kini, nefreti, öfkeyi nasıl, ne zaman, nerede ve neden biriktirdiniz? Bunlarla nasıl yaşıyorsunuz? Yaşayabiliyorsunuz? Bu kadar mı insanlığınızı yitirdiniz? Hiç insafınız, vefanız yok mu sizin? Vicdanınız, kalbiniz, ruhunuz bu kadar mı soğudu? Yazık ki, çok yazık?
Ve bütün bunlar olurken, bir halk düşmanı, yani ben, Stockman gibi tek başıma kendimi savunmaya çalışırken, bir tek kişinin gıkı çıkmıyor. Yaşıyor musunuz, ‘hişt‘ orada insan var mı? diye soruyorum, hiç bir ses gelmiyor. ‘Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?‘ diyorum. Duymayız, ağlama diyorlar. Şaka mı, fıkra mı yoksa bu diye soruyorum kendime? Hayır değil, ne yazık ki gerçek bu. ‘Ört ki ölem!‘
‘…vurun ulan vurun. / ben kolay ölmem. /ocakta küllenmiş közüm, / karnımda sözüm var/ haldan bilene…‘ diyor Ahmet Arif. Vurun, daha çok vurun. Ama bilin ki, ben kolay ölmem. Ocakta küllenmiş közüm yok, ama daha söyleyecek sözüm, sözlerim, yapacak işim, işlerim var. Hayata dair, geleceğe dair umudum, umutlarım var, hayallerim var, melodilerim, şiirlerim, masallarım var benim.
Son bir söz daha. Anlayana tabii! Dostlara! yani;’… Beni sarhoş etme, başım dönüyor / Üstüme varma İstanbul, kederliyim’ diyor Ümit Yaşar Oğuzcan.
Üstüme varma, bari sen üstüme varma İstanbul!
