DENEMELER (XXX)

Sevgi varsa, korku yoktur … Korku varsa, sevgi yoktur!

HAYAT NEDİR? NE DEĞİLDİR?

Prof.Dr.Osman Müftüoğlu, dünkü Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan söyleşisinde, yeni dünyayı şöyle tanımlıyor; ‘…Yeni hayat dediğimiz kavram 2000’lerde başladı. Ne zaman ki tabletler, cep telefonları yaşamımıza girdi, internet patladı, 70 milyon nüfusun 30 milyonu bilgisayar kullanıcısı oldu, işte o zaman yeni dünyaya yelken açtık. Ne yazık ki henüz bunun bizi darmadağın ettiğinin farkında değiliz. Sokakta gördüğün beş insandan üçü önüne bakarak yürüyor: hepsinin elinde bir telefon veya tablet var. Bunlara bağımlı hale geldik. Birbirimizin elini tutmuyoruz, değil gözüne, yüzüne bile bakmıyoruz. İnternette duygularımızı ifade etmek için farklı semboller, emojiler kullanıyoruz. İşte bütün bunlar bizi “yeni dünyaya” doğru itekliyor. Bunun sonucunda bizi mutsuzluk bekliyor. Çünkü “yeni dünya” aramızda kopukluklara yol açıyor. Art arda yapılan gökdelenleri düşünelim mesela. Binalar birer silo, bizler de içlerindeki birbirinden habersiz buğday taneleri gibiyiz. Bir gökdelenin içinde neredeyse bin kişi yaşıyor. Alt kattaki ölüyor haberin yok, üst kattaki evleniyor, ruhun duymuyor. Dikey, yani yükselme isteğiyle biçimlenen bir yaşam biçimimiz var. Hepimiz yukarı çıkmak istiyoruz. En büyük hatamız yatay büyüme peşinde olmamamız. Halbuki yatay büyümek sosyal, ruhsal ve inanç angajmanlarını da beraberinde getirir. Dikey büyüme ise sadece ekonomik güç ve ilişkilerden ibarettir…

Noktasına, virgülüne kadar katıldığım Dr.Müftüoğlu’nun söyleşisindeki bu isabetli tespitleri, yıllar önce bir gazeteden veya dergiden ya da bir kitaptan alıntıladığım ‘Hayat Nedir?’ başlıklı notlarımı hatırlattı bana. Sizinle paylaşmak için aradım buldum o notları. Şunlar yazıyor o notlarda;

Hayat;

  • Skor tabelası tutmak değildir,
  • Çetele tutmak değildir,
  • Sabıka kaydı oluşturmak değildir, 
  • Kaç arkadaşınız olduğu ya da kaçının sizi arkadaş kabul ettiği değildir,
  • Bu hafta sonu için planlarınızın olması değildir. Hafta sonunda yalnız olmanız da değildir,
  • Şu sıralarda sevgilinizin olması değildir. Geçmişte kaç sevgiliniz olduğu değildir. Hatta bugüne kadar hiç sevgiliniz olmaması da değildir,
  • Sizi kimin öptüğü değildir,
  • Seks değildir,
  • Aileniz ya da onların serveti değildir,
  • Arabanızın markası değildir,
  • Hangi okula gittiğiniz değildir,
  • Ne kadar güzel veya ne kadar çirkin olduğunuz değildir,
  • Giydikleriniz değildir,
  • Ne çeşit müzik dinlediğiniz değildir,
  • Saçlarınızın sarı, siyah, kızıl, kahve, olması değildir,
  • Derinizin renginin çok açık veya koyu olması değildir,
  • Okul notlarınız değildir,
  • Ne kadar akıllı olduğunuz değildir,
  • Herkesin size verdiği akıl notu değildir,
  • Hangi klubü tuttuğunuz ya da hangi sporda başarılı olduğunuz değildir,
  • Standart testlerinin belirlediği kişiliğiniz değildir,
  • Bir kağıda dökülmüş hayat hikayeniz ve hayat hikayenizi kimin kabul ettiği de değildir,

Ama hayat;

  • Kimi sevdiğiniz, kimi incittiğinizdir,
  • Kimi mutlu, kimi mutsuz ettiğinizdir,
  • Sizin olanları koruyabilme ya da mahvedebilmenizdir,
  • Dostluklarınızdır,
  • Neyi söylediğiniz ve neyi kast ettiğinizdir,
  • Hangi önemli hüküm veya kararları verdiğiniz ve bunları niçin verdiğinizdir,
  • İçinizdeki sevgiyi taşımak, büyütmek ve dağıtmaktır,
  • Ama en önemlisi yalnız başınıza asla gerçekleştiremeyeceğiniz bir şeyi yapmak, hayatınızı başka insanların kalbine dokundurabilmektir.
  • Başkalarının kalplerini etkileyecek yolu ancak siz seçersiniz. Ve hayat bu seçimlerden ibarettir.
  • Ve de insanlar böyle büyürler.

Prenses Diana’nın, West Minister Abbey Kilisesi’ndeki Cenaze Töreni’nde, o tarihte İngiltere Başbakanı olan Tony Blair’in yaptığı konuşmada, İncil’den alınmış bir bölüm var.  Bu bölüm Pavlus’un Korintoslulara yazdığı birinci mektup, bap 13’den alınmış. Şunlar yazıyor bu bölümde;

Eğer insanların ve meleklerin dilleri ile söylersem, ama sevgim olmazsa, ses çıkaran bir bakır, ya da öten bir zil olurum. Ve eğer peygamber olursam ve bütün sırları ve her ilmi bilirsem ve eğer dağları taşıyacak güçte imanım olursa, ama sevgim olmazsa, bir hiçim. Ve eğer bütün mallarımı sadaka olarak versem ve eğer bedenimi yanmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmazsa, bana hiç fayda etmez.         

Sevgi çok sabreder, lütufla muamele eder, sevgi kıskanmaz; sevgi övünmez, kibirlenmez; çirkin davranmaz; kendi çıkarını aramaz, öfkelenmez, lanet etmez, kötülük düşünmez; kötü söz söylemez; haksızlığa sevinmez, sadece gerçeklerle birlikte sevinir; her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye sabreder.

Sevgi asla sona ermez; peygamberlikler iflas edecek; diller bitecek; bilgi gözlerden uzaklaşacaktır. Çünkü cüz-i biliriz, cüz-i peygamberlik ederiz; ama külli olan geldiğinde, cüz-i olan gidecektir.

Çocuk iken, çocuk gibi söylerdim, çocuk gibi anlardım, çocuk gibi düşünürdüm; büyüyünce çocuksu şeyleri bıraktım. Çünkü şimdi bir camın içinde ve karanlıkta görüyoruz, ama daha sonra birbirimizi yüz yüze göreceğiz; şimdi cüz-i biliyorum, ama daha sonra bilindiğim gibi bileceğim. Bugün ise bize sadece, iman, ümit, sevgi, bu üçü kalıyor; ama bunların en büyüğü sevgidir.’

Buraya kadar yazılanların hepsinin özeti sevmektir. Sevgidir. Hayatı meydana getiren en önemli duygudur sevgi. Varlığı bizi birbirimize bağlar, yokluğu veya eksikliği bizi birbirimizden uzaklaştırır. Hatta koparır. Sevgi yok ise eğer, arkadaşlık da, dostluk da, vefa da, bağlılık da/sadakat da, yaşanmış şeylere, güzel şeylere saygı da yok demektir.

Bilkent’te ders verdiğim yıllarda ve sömestre başlarında, öğrencilere başarının sırrı nedir diye sorardım? Çalışmak, disiplinli olmak vb. gibi yanıtlar verirlerdi. Başarıda bunların da önemli ve etkili olduğunu söyler ve şöyle devam ederdim; ‘Başarının sırrı sevmektir. Önce kendinizi seveceksiniz, kendinize değer vereceksiniz. Siz kendinizi sevmezseniz, kendinize değer vermezseniz eğer, başkaları da sizi sevmez, size değer vermez. Onun için önce kendinizi seveceksiniz. Öğrenci iseniz eğer, okulunuzu, hocalarınızı, derslerinizi, arkadaşlarınızı seveceksiniz. İleride meslek sahibi olduğunuzda işinizi, iş yerinizi, birlikte çalıştığınız arkadaşlarınızı, meslektaşlarınızı, patronunuzu, müdürünüzü, şefinizi  seveceksiniz. Evlendiğinizde ve çocuk sahibi olduğunuzda, eşinizi, çocuklarınızı seveceksiniz. Sizi yetiştiren, size emek veren annenizi, babanızı, kardeşlerinizi seveceksiniz.

Ve elbette İsa’nın söylediği gibi ‘komşunuzu seveceksiniz.’ Peki, komşunuz kim? Aynı binada oturduğunuz, mahallenizdeki diğer binalarda oturan kişiler mi? Evet, ama sadece onlar değil. Yardıma, sizin yardımınıza ihtiyacı olan herkes. Rengi siyah olabilir, beyaz da olabilir, sarı da olabilir. Türk olabilir, Kürt olabilir, Arap olabilir, Rus ya da Amerikalı olabilir. Müslüman olabilir, Hırıstiyan olabilir, Musevi olabilir, Budist olabilir. Sunni, Alevi veya Yezidi ya da Protestan, Katolik veya Ortodoks olabilir. Ve hatta ateist olabilir. Hiç fark etmez. Onların hepsi insan. İnsanı seveceksiniz.

İsa Peygamber’in evine bir gün hırsız girmiş. Yakalamışlar adamı. Adam İsa Peygamber’in huzuruna çıkmaktan korkuyormuş. Yanındakiler ‘korkma, O sevgi dolu bir insandır, seni affedecektir’ demişler. Adam İsa Peygamberin karşısına çıktığında, İsa Peygamber duvardaki kırbacı almış ve adama şiddetli bir darbe indirmiş. Yanındakiler İsa Peygamber’in bu tavrına şaşırmışlar. ‘Siz sevgi dolu bir insansınız, bağışlayansınız, neden böyle yaptınız’ diye sormuşlar. İsa Peygamber elindeki kırbacı yere bırakmış ve ‘Öfkeyle affedeceğime, sevgiyle döverim’ demiş.

Sevmektir önemli olan, insanca olan. Sevmezsen eğer, arıza yaparsın, insanlığını eksiltirsin. Sevmezsen eğer, büyüyemezsin, mutlu olamazsın, hastalanırsın, hayatta yol alamazsın, iyiye, doğruya, güzele doğru ilerleyemezsin. Sevgi emektir, emek vermektir. Kendine, hayatına, başka hayatlara emek vermektir. Bir işe, bir mesleğe, bir insana, bir kuruma  emek vermektir. Sevgi özendir. Özen göstermektir. Kendine, hayatına, işine, mesleğine, başkalarına özen göstermektir.

Peki, nasıl sevmek? Onun yanıtını da Mevlana veriyor; ‘Ben kalbimle, beynimle değil, ruhumla severim. Çünkü kalp durur, akıl unutur, ama ruh ne durur, ne de unutur…