DENEMELER (XXXI)
‘Varolmak, bir lütuf değildir, bir ağırlıktır’ LEVİNAS
ÖTEKİ!
Ecole Polytechnique’de, İnsan ve Toplum Bilimleri üzerine dersler veren, esas uzmanlığı modern edebiyat üzerine olan Fransız akademisyen Alain Finkielkraut’un yazdığı önemli bir kitap var. “Sevginin Bilgeliği”
Finkielkraut, bu kitabında, her toplumda ve dilde, alma ve verme edimini, iyiliği, açgözlülüğü, yardımseverliği, ihtirası belirtmek üzere mevcut olan “sevgi” kavramından, bu kavramın içinde barındırdığı “ben’in/ego’nun” yücelttiği “başkası/öteki” kaygısından yola çıkıyor. Ve özetle “devrimci göreve” ya da “tarihin anlamına” çağrı yapan “büyük teoriler“in, “insanı, ya sistemin kurbanı ya da destekçisi olarak konumlandırdığını: kimsenin sorumlu olmadığı yerde, başkalarına karşı sorumsuzluğun başladığını” söylüyor.
“Yüz görülmez, yüze bakılmaz” diyen Finkielkraut, başkasının söylediklerinin önceden bilinen bir bağlam içine oturtulup, yargılanmasını, insanın, yakınıyla veya hiç de yakını olmayan, ama kendisine göre başkası/öteki olan ile karşılaşmasını, yüzün insana söylediklerini, bir yandan Fransız Devrimi, Naziler, Milliyetçilik, Kızıl Tugaylar gibi yaşanmış olaylardan örnekler vererek, diğer yandan edebiyatın ve günlük hayatın metaforlarıyla anlatıyor.
İnsan Hakları ötekinin hakları olmakla, ötekinin/başkasının haklarını savunmakla İnsan Hakları’nı savunan Finkielkraut’un temel referansı, öteki/başkası ile ilişkinin filozofu olarak nitelenen Emmanuel Levinas’tır.
Bizim ülkemizde çok fazla tanınmayan, eserleri daha yeni yeni Türkçe’ye kazandırılan Levinas, Fransız felsefesinin önemli düşünürlerinden biridir. “Başkasıyla/ötekiyle olan ilişkide, elbette onu anlamayı istemek vardır; fakat bu ilişki anlamayı aşar. Başkası/öteki öncelikle muhatabım, seslendiğimdir; konuşmaksızın ona yaklaşmam olanaksızdır” diyen Levinas, insanı tekil ve sorumlu bir varlık olarak ele almanın yollarını araştırır.
Levinas, insanı, bir sınıfa, bir gruba, bir çevreye, bir topluma, bir cemaate ait gören, birey yoktur, sorumluluk tarihsel ve ekonomik koşullara ya da Tanrı’ya aittir der ve insanı sorumsuzlaştıran katliamlara, soykırıma, şiddete, terörü meşru kılan tüm totaliter anlayışlara karşı çıkar.
Levinas’a göre, insan bağımsız, özerk, sorumlu bir bireydir. Bireyin, edimlerini sahiplenebilmesi ve sadece kendi adına konuşabilmesi için, gereksinme duyduğu şey din değildir, kutsallığın yok edilmesidir. O’na göre, özgürlük insan için yetersizdir. Zira, hiç kimse yalnız değildir. İnsanın ilk ve en temel deneyimi ötekiyle/başkasıyla, başkasının/ötekinin yüzüyle karşı karşıya gelmesidir. Zira yüz karşısındaki kişiyi sorumluluğa davet eder.
Onun için Levinas “Başkası, öldürmek isteyebileceğim tek varlıktır. Çünkü onu şiddet kullanarak iktidarım altına aldığım zaman, ancak kısmen yadsımış olurum. Yüzde somutlaşan sonsuzluk, iktidarıma direnmeye başlar ve yüz, beni, bütünsel bir biçimde yadsımaya kışkırtır. Yüzün üstünde iktidar kurma girişiminin doruğu olan öldürme eylemi, başkası öldüğünde yüz katilinin ellerinden kayıp gittiği, tahakküm edilecek olan ebediyen kaybolduğu içindir ki, paradoksal bir biçimde kendi iktidarsızlığına ulaşır” diye yazar ve devam eder “Yüzü öldürmek imkansızdır. Onun, beni, iktidarımı rahatsız etmesinin nedeni, şeylere yönelimsel olarak benim anlam vermemdir. Onlar, benimle ilişkili oldukları sürece anlamlıdırlar. Ama yüz, yüz benden bağımsız olarak ve tek başına anlam ifade eder.”
Başkasıyla/ötekiyle karşılaşmayı, yüzü, hakiki yüzü, sevilen yüzü, yok edilen yüzü inceleyen ve “öteki/başkası kimdir” sorusuna yanıt arayan Alain Finkielkraut: Hegel, Husserl ve Heidegger’in keşfedilmesiyle birlikte, günümüz felsefesinin, artık “Ben kimim’ sorusuna Descartes’in “düşünen bir varlığım” yanıtını vermekle yetinmediğine vurgu yapar ve insan gerçekliğini, akıl ya da algılama yeteneğiyle değil, başkasıyla/ötekiyle karşılaşma ve varoluşla ilişkilendirir.
Peki! Varoluş nedir? Başkası/öteki kimdir? Başkası/öteki ile karşılaşma ne demektir? Alain Finkielkraut’un gönderme yaptığı başkası/öteki ile ilişkinin filozofu olan Emmanuel Levinas, Varoluş nedir? sorusunu, İvan Gonçarov’un sevimli tembeli Oblomov’u örnek vererek yanıtlar.
Dramı tembellik olan, sahibi olduğu toprakların geliri ile yaşamını sürdüren Oblomov, tembelliğini, her şeye karşı duyduğu kocaman bir isteksizliğe kadar vardırır. Tembelliği hareketsizliğe, hareketsizliği uyuşukluğa dönüştüren, uyuşukluğundan mektuplarını daha açmayan, arazisinin yönetimini başkalarına devreden, yaşamından, yaşama dair her şeyi kovalayan ve böylece uyuşukluğa dönüştürdüğü tembellik keyfini bozabilecek her şeyle bağını koparan Oblomov, bir tek şeyi, bir tek yükü, bir tek ağırlığı yok edemez. Varoluşunu. Zira her şeyi durdurabiliriz, her şeyden vazgeçebiliriz, her şeyden kurtulabiliriz, her şeyden kaçabiliriz. Ama varoluşumuzdan asla.
Varoluşu, Oblomov’un dramını anlatarak açıklayan Levinas, sözcüğün tam anlamıyla şunu demek ister: yaşamdan, yaşamın gerçeklerinden kurtulmak, kaçmak için, bunları hepten unutmak için, ne yaparsanız yapın, varoluştan, kendi varoluşunuzdan kurtulamazsınız. Zira varoluş, her zaman, her yerde ve her koşulda, feshedilmesi mümkün olmayan bir sözleşmenin tüm ağırlığıyla kendisini size dayatır.
İnsanın varlığın içine kıstırıldığını, “varolmak, bir lütuf değildir, bir ağırlıktır” diyerek açıklayan Levinas, uyuşukluğu, toplumsal bir simge ya da nevroz belirtisi olmaktan ziyade, ontolojik bir tecrübe olan Oblomov örneğini boşuna vermez. O’na ve O’nu konuşturan Finkielkraut’a göre Oblomov, şu temel trajedinin tanığıdır: Bezginlik ya da tembellikle insan, varoluşu ile yüzleşir, varoluşu karşısında istemeden de olsa geriler, kimi zaman da ilerler, “doktor” der, “ilaç” talep eder. Ama ne derse desin, ne talep ederse etsin, varoluşundan kaçamaz, kendi varlığından kurtulamaz.
Romantizm ve lirizmden çok, akılcılığa yakın olan Jean-Paul Sartre, “varoluş, özden önce gelir” ilkesine dayandırdığı varoluşçu felsefenin ilkelerini açıkladığı “Varlık ve Hiçlik” isimli kitabında: “Başkası/Öteki benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır.” diye yazar.
Gerçekten, başkası/öteki ile karşılaşma, karşılaşılan her iki kişiye de yalnız olmama durumunu hatırlatır. Başkası/öteki bakış değil, yüzdür. Başkası/öteki, beğeni veya hayranlığın hizmetine sunulmuş plastik bir figür, taştan veya bronzdan yapılmış bir heykel, usta bir ressam tarafından çizilmiş bir portre, ruhsal hareketlerin sabırla deşifre edilmek üzere yazıldığı ve sergilendiği bir metin değildir, yüzdür.
Onun için Levinas, “Başkasının/ötekinin, bendeki başka/öteki düşüncesini aşarak kendini tanıtma biçimine, biz aslında yüz diyoruz. Bu tarz, bakışım altındaki tema veya bir imgeyi oluşturan nitelikler topluluğu gibi art arda sıralanmaktan ibaret değildir. Başkasının/ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar” diyor ve ekliyor “Yüz, çağrısına sağır kalamayacağım ve de onu unutamayacağım, yani onun mutsuzluğunun sorumlusu olmaktan kaçamayacağım şekilde beni etkisi altına alır.”
Onun için yüzü silemezsin. Öldürsen de, nefret etsen de, terk etsen de, görmek istemesen de, lanet olsun desen de, içindeki sevgiyi öldürsen de yüzü yok edemezsin.
Peki! Yüz nedir? Hakiki yüz nedir? Her ikisini de anlamamıza ve ayırt etmemize yardımcı olmak için Alain Finkielkraut yaşanmış iki örnek verir: Birincisi, Dreyfus’a sahip çıkan, onun uğradığı haksızlık karşısında susmayarak ünlü eseri “İtham Ediyorum”u yayımlayan Emile Zola’nın, anti-Dreyfusçu teorisyen savcı Barres tarafından itham edilmesi: ikincisi, 1983 yılının başında, Kızıl Tugayların Roma seksiyonu tarafından kaçırılan, devrim mahkemesinde yargılanıp ölüm cezasına mahkum edilen ve 27 Ocak 1983 günü öldürülen 67 yaşındaki kadın gardiyan Germane Stefanini’nin her dakikası banta kayıt edilmiş sorgulaması.
Ünlü Fransız yazar Emile Zola, 13 Ocak 1898’de, Dreyfus’un uğradığı haksızlığa isyan adına “İtham Ediyorum” başlığı ile Fransız Cumhurbaşkanı Felix Faure’a açık bir mektup yazar. Mektup L’Aurore gazetesinde yayımlanır. Savaş Bakanı General Billot tarafından Zola aleyhinde Seine Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakaret iddiası ile dava açılır. Yapılan yargılama sonunda, Zola bir yıl hapse ve 3000 Frank para cezasına mahkum edilir.
Zola aleyhindeki davanın savcısı ve aynı zamanda Dreyfus karşıtı cephenin en önde gelen teorisyeni olan ve temelde Dreyfus’un “etnik burnundan” rahatsızlık duyan Barres şunları söyler: “Bu Zola denilen adam kimdir? Kökenine bakıyorum: Bu adam Fransız değil. ‘Rougon-Macquart’ ların yazarının samimiyetinden şüphe edilmez. Ama bu samimiyet hakkında söyleyeceklerim var. Sizinle benim aramda bir sınır söz konusu. Hangi sınır mı? Alpler.”
Zola savunmasında savcı Barres’e yüklenir ve sorar: “İnsandan mı söz ediyorsunuz Barres? İnsan mı dediniz? Hangi insan? Nerede oturur? Hangi zamanda yaşar?”
Van’da Yücel Aşkın davasında, Ergenekon, Balyoz, KCK, Oda TV davalarında ve başkaca davalarda yaşananlar da, yukarıda anlatılanlardan çok farklı değildir.
Geçelim ve başka yüzleri tanımak için Alain Finkielkraut’u okumaya devam edelim.
1983 yılının başında, İtalya Başbakanı Moro’nun kaçırılması sırasında, devlete meydan okuyan Kızıl Tugay üyeleri, Rebbibia Hapishanesi’nde mahkum olan yoldaşlarının intikamını almak için anılan hapishanede gardiyan olarak çalışan sakat ve yaşlı bir kadını, Germana Stefanini’yi kaçırırlar.
“Proleter komünist tutukluların hayatları üzerinde baskı uygulamış olma” suçlamasıyla ve devrim adına yargılarlar, ölüme mahkum edip, ölüm cezasını infaz ederler. Germana Stefanini’nin, Kızıl Tugayların devrim mahkemesinde yapılan sözde yargılamasının her dakikası banta kaydedilmiştir. İşte bu kayıttan bir bölüm:
Rebbibia’ya gardiyan olarak nasıl girdin?
Nasıl yaşayacağımı bilemez haldeydim. Babam yeni ölmüştü.
Bir sınavdan geçtin mi?
Hayır, sakatlar kontenjanından girdim.
Ne iş yapıyordun?
Tutuklulara gelen paketleri dağıtıyordum.
Kes zırlamayı! Gerçi bize vız gelir… Tekrar ediyorum, kes şu zırlamayı, bizde asla bir acıma duygusu uyandırmıyorsun.
Dava görünümü altındaki bu sağırlar diyaloğu, aslında teröristler ile kurbanların karşı karşıya gelmesidir. Gardiyan şaşkın bir halde zavallılığına isyan ederken, teröristler, başkaldırdıkları toplumda Stefanini’nin işgal ettiği yerden başka bir şeyi görmezler. Onların gözünde gardiyan işkencecidir. Bu yorumlayıcı indirgemecilik bağlamında, her şahıs, yerine getirdiği görevin içinde eritilmiş ve sanki kendi sınıfına hapsedilmiş, her yüz temsil ettiği düşüncenin, görevin, ilkenin adına yok edilmiştir. Zira Kızıl Tugay üyelerini büyük devrimci geleneğe bağlayan şey, kişileri toplumsal kimliklerinin içine kapatma olgusudur.
Onların yaşadığı dünyada sözlerin önemi yoktur. Onların yaşadığı dünyada insan konuşmaz, yansıtır. Onların yaşadığı dünyada insan sadece bir aidiyetin dilsiz simgesidir. Bu bağlamda Germana, burjuvazinin, sermayenin sesidir. Toplumsal varlığını, yani suçluluğunu sürekli olarak bildirmeye baştan mahkum edilmiş bir sanığa yargıç konumundaki tugay üyeleri sürekli “kendinizi savunmak için ne söyleyeceksiniz” diye sorarlar. Hukuk dilini, dilin yok olduğu bir bağlama taşırlar. Yüz yüze gelinen bir oyun sahnelerler ve aynı anda onu bütün gerçeklerden arındırırlar.
İşte totalitarizmin özü budur. Davanın kendisinden ziyade, mahkeme karşısına zorla çıkarılan insanları yokluğunda mahkum etme olgusu. Kurumsal veya yasa dışı terörü tanımlayan şey, dava, adaletin yerine getirilmesi ve hatta baskı da değildir. Tam tersine hukukun ve baskıcı adaletin, son halini almış yokluğudur. Totalitarizmin irade dışı mizahı, adaleti ortadan kaldırmak için mahkeme dekorunu ve törenini seçmiş olmasından ileri gelir.
Kafka’nın, “Dava” isimli romanında da tam olarak bu anlatılır. Davayı, bireylerin global denetiminin sembolü ve zaferi olarak addetmek için, şakayı anlamamış olmak gerekir. Böylece, baskıcı adalet ve adaletsiz baskı, yani görkemli yanılgı, totalitarizm ve karşıtı, ortak bir utanç içinde birbirine karıştırılır. Zira mahkeme ve dava, onlara, onların işledikleri suçun tekilliğine ve varlıklarına yönelik değil, bağlı oldukları düşünceye yöneliktir.
Yakınını yok etmek, onu yüzünden dolayı cezalandırmak için katlederek ortadan kaldırmak ve tam öldürüldüğü anda yüzünden kaçmak için onu katliamdan bile silmek. Bütün bunlar, Auschwitz’te, Chlemno’da, Treblinka’da, Belzec’te, Sobibor’da, Maidanek’te, soykırım düzeyinde olmasa da, Vietnam’da, Hiroşima’da, 11 Eylül’de, Londra metrosunda, İstanbul’da İngiliz Konsolosluğu’nda, Hakkari’de, Şemdinli’de, Sivas’ta Madimak Oteli’nde, başkaca yerlerde yaşanmıştır. Bugün ülkemizin pek çok ilinde, ilçesinde yapılan, Irak’ta, Suriye’de, Kobane’de yaşanan da aynı şeydir.
Çoğunluğu belki iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir evlat olan katliam görevlileri, hangi mucizeyle, cinayetlerini, soykırımı yaşamlarının sıradan bir parçası haline getirebildiler ve insani yakınlık duygusunun dışına çıkarak onlarca, yüzlerce, milyonlarca insanın katline katlanabildiler diye sorar Alain Finkielkraut.
Yanıtı Yahudi katliamı sırasında Sobibor’da ve Treblinka’da komutanlık yapan Franz Stangl, gazeteci Gitta Sereny’ye verir. Şöyle der Stangl: “Anlıyor musunuz, onları nadiren birer insan olarak gördüm. Her zaman için devasa bir kitleydiler. Kimi zaman duvarın üstünde ayakta duruyorlardı ve onları avluda seyrediyordum. Nasıl anlatmalı bilmem ki, çıplaktılar… Kamçılarla yönetilerek koşturulan devasa bir yığındılar.”
Gitta Sereny, bu yanıtı bizim anlamamıza yardımcı olmak için şöyle okuyor: “İnsanlar soyunma barakalarında iken, yani çıplak iken Franz Stagl veya aynı konumdaki başkası için artık insan değildirler.”
İnsanların çıplak olarak istiflenmesiyle, tasnif edilmesiyle, her birinin diğerinin yerine geçebildiği, homojen ve benzer bir yığın oluşur. Böyle yapılmak suretiyle, “yüz“ün insana atfettiği gizemli ayrıcalık elinden alınır. Bedenler bir yerde çıplak olarak toplanarak sınırlar ortadan kaldırılır. Birey kitle içinde boğulur. Yüz artık vücudun geri kalanından ayrı değildir. Yüz, yüz olmaktan çıkmıştır zira. Nazilerin öldürmeye hazırlandıkları insanları giysilerinden arındırmalarının nedeni işte budur. Onları görünmez hale getirmektir. Yani yüzü yok etmektir. Yüzü yok ederek, yüzün kendilerine rahatsızlık vermesini imkansız kılmaktır.
“Yakınımın yüzü beni yoksunluğa cezbeder. Bana bakar, her şeyiyle bana bakar, hiçbir şeyine kayıtsız kalamam” diyor Levinas. Peki! Her birinin kurbanı ayrı olan Barres, Franz Stagl, Kızıl Tugaylar, bunların bizim ülkemizdeki benzerleri, Suriye’deki, Irak’taki benzerleri, onlar kurbanlarının yok ettikleri “yüzlerini” hayal etmişler midir. Onların da bir yüzleri olduğunu düşünmüşler midir?
Suriye’de, Irak’ta bombayı patlatanlar, aynen “Franz Stagl ve onun arkasındakiler gibi, kendi varlığının gelişmesinin önündeki engelleri yok ederken“, günümüzdeki terör örgütlerinin militanları, tıpkı Germana’nın yargıçları Kızıl Tugaylar gibi, “varlıklarını, proleteryanın, yoksulların, ezilenlerin, kendilerine göre dindar olmayanların bedelini talep edenlerin hizmetine sunarlar.”
Birinciler, dirimsel güçlerinin gelişmesini en ufak bir utanç duygusunun bile durdurmasına veya engellemesine izin vermeden “biz” derler ve kendilerinde, başkası adına var olma zayıflığını yok etmeleri adına, “başkasını/ötekini” yok ederler.
İkinciler ise, tam tersine, zayıflar ve yaşamda kaybetmiş olanlar için kendilerini kurban ederler. Başkasını/ötekini öldürmezler, başkası için öldürürler ve ölürler. Onların gözünde, Germana’nın ölüme mahkum edilmesini meşrulaştıran şey ezilenlerin çektiği acıdır. Ahlakın boyunduruğunu sarsmak için ya da Barres gibi “Eğer yasa benim ırkımın yasası değilse isyan ederim” diyerek değil, ahlaki zorunluluktan ötürü katlederler.
Bütün bu insanlık durumlarına karşı, ne demek gerekir? Söylenmesi gerekeni Korintoslululara yazılan 1. Mektup: 27-28 söylüyor: “Tanrı bilgeleri şaşırtmak için dünyanın aptalca şeylerini seçmiştir ve Tanrı güçlü olanları şaşırtmak için dünyanın zayıf şeylerini seçmiştir ve dünyanın aşağılık şeyleri ve hor görülmüş şeyleri Tanrı tarafından seçilmişlerdir ve olmayan şeyler, olan şeylere yokluğu getirmek için seçilmişlerdir.”
