DENEMELER (XXXII)

Dağların zorlukları geride kaldı / Önümüzde ovaların zorlukları var.’ BRECHT

ELDE KALAN SADECE YAŞAMAK!

Gürültüden, kirlilikten uzaklaşmak, sessizlikle buluşmak, huzuru ucundan da olsa azıcık yakalamak için bir kaç gün önce, eşim ve Tarçın’la birlikte, üç beş günlüğüne Alanya’ya geldik.

Ankara’dan başlayan yolculuğumuzun ilk durağı Konya oldu.

Konya, bozkırın çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır… Dışarıdan bu kadar gizlenen Konya, içinden de böyle kıskançtır. Sağlam ruhlu kendi başına yaşamaktan hoşlanan, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin Orta Anadolu insanına benzer. Onu yakalayabilmek için saat ve mevsimlerine iyice karışmanız lazımdır.

Bu satırlar edebiyatımızın usta ismi Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait. ‘Beş Şehir’ isimli eserinde yazıyor bunları.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın beş şehrinden birisi olmakla, onun için özel olan Konya, benim için de özeldir. Özeldir, zira çocukluğumun Seydişehir’den sonraki yıllarının, ilk gençlik yıllarımın geçtiği yerdir Konya.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da vurguladığı gibi Konya, sağlam ruhlu, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin Orta Anadolu insanı gibidir. Uzun yıllar Konya’da yaşadığım, oranın saat ve mevsimlerine iyice karıştığım için onu yakalayanlardan birisi de benimdir.

Selçuklunun başkentidir Konya. Zaman geçse, pek çok şey değişmiş olsa da ‘Bir başkent daima başkenttir. Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur.’ Selçuklu’dan bu yana Konya da susmamış, hep konuşmuştur. Onu duymak, onu anlamak için dinlemek gerekir. Ben onu dinleyerek büyüdüm.

Hakiki ustalar,  / Aynı yaştadır hep, aynı sarih yerden, / Neşrederler etkilerini! /Kudretlerini de, fiillerini de, / Daimidir ve yanlarında değildir zaman, / Onlar içindeyken, onlar için işledikçe akmaz olur zaman da. / Eskilerin kutsiyetinden geri kalmaz kayıtları, / Kendileri gibi ağır ağır nam salar ve insanlığın arşivlerinde / Alır yerini, eserleriniz duyuruyor / Mafsallı bir Hakikat şarkısını, / Kesiksiz tatlı bir ezginin engin Hakikatini, / Öğrenilmeyen, ama içten notalarıyla yaradılıştan gelen!’

Emine Ayhan’ın çevirdiği Samuel Taylor Coleridge’a ait bu dizelerde ifade edildiği gibi ‘hakiki ustaların’ kentidir Konya.

Mevlana’dır hakiki ustaların en başında gelen. Zira ‘öğrenilmeyen, ama içten notalarıyla yaradılıştan gelen mafsallı bir hakikat şarkısını, kesiksiz tatlı bir ezginin hakikatini’ bize O‘ söyler.

Konya, Mevlana, Mevlana Konya’dır. O’da, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal,  Ahmet Yesevi, Seyit Harun Veli gibi ‘hakiki ustalardandır, ayni sarih yerdendir.’  Bu hakiki ustalardır bana hayatta yol gösteren.

Ama ‘Cömertlikte, yardım etmede akarsu gibi ol, / Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, / Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol,/ Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,/ Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol,/ Hoşgörülükte deniz gibi ol, / Ya olduğun gibi görün, Ya göründüğün gibi ol…’ diyen Mevlana’nın bendeki yeri, anlamı ve değeri çok daha başkadır.

Bana hayatım boyunca rehber olan Mevlana’nın bu yedi öğüdünü daha çocukken Konya’da öğrendim. Bunları çok büyük ölçüde yaşamımda da uyguladım, uyguluyorum. Tamamen uygulayabilseydim eğer, bilge olur, veli olur, aziz olur, Mevlana olurdum zaten.

Konya’dan sonra çocukluğumun geçtiği, ilkokula başladığım, hakiki ustalardan Seyd-i Harun Veli’nin feyiz verdiği, nefes verdiği, irşat ettiği Seydişehir’i geçtik ve Toros’lara tırmanmaya başladık. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, görüş mesafesini oldukça kısaltan yoğun sis altında ve gök gürültüsü içinde geçtik Torosları.

Toroslar her zamanki gibiydi. Yüksekti, heybetliydi, başı dikti, akşamın erken karanlığında daha da vahşiydi. Yaşar Kemal’in anlattığı gibiydi yani. Toroslara kavuşunca, Dadaloğlu’nun dediği gibi ‘Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir’ diyesi gelir insanın. Öyle demedik elbette, ama dağlar, bu dağlar bizimdir dedik.

O yolu görenler bilir, Seydişehir’i çıkıp, Beldibi’ni geçip, Toroslara tırmanmaya başladığınızda, doğa birdenbire farklılaşır, tehditkar olmaya başlar. Dağlar dikleşir, morarır, dağın kendisi ve etekleri vahşi bir hal alır. Taşların, kayalıkların arasından fırlayan çamlar ‘itirazım var’ der gibi göğe doğru yükselir. Taşlar, kayalar, ağaçlar üstünüze düşecekmiş gibi yola ve size doğru uzanır. Kayalar, taşlar kimi yerlerde kızıl, kimi yerlerde sarı, kimi yerlerde de kirli beyazdır. Toprak bazen kırmızılaşır, bazen her zamanki rengini alır. Kayalar güçlü bir el tarafından dikkatle ve özenle üst üste konulmuş gibidir. Yazın ortasında bile dağların tepelerinde kar vardır. Yol, dağlar ile uçurumların arasından kıvrılır gider. Dağıyla, ormanıyla, vadisiyle, çimenleri ve otlarıyla doğa, usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi uzanır gözünüzün önünde. Dağların eteğinde, yolun kenarında, aşağıdaki vadilerde koyunlar, kuzular, inekler, doğanın en kişilikli hayvanı olan keçiler otlanır. Bazen çobanın çaldığı kaval sesleri gelir uzaktan.

Ve Alanya. Her zaman ki gibi güzel. Ama Nisan’da, Mayıs’ta, Eylül’de ve Ekim’de çok daha güzel. Burada, Alanya’da, her şey, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, böcekler, güneş, ay, deniz, toprak, dağlar, tepeler, sanki başka yerlerdekinden daha güzel. Akşam olduğunda olağanüstü güzel bir yasemin kokusu dolaşıyor ortalıkta. Daha hala Ağustos’u yaşayan, Ekim’in geldiğinin farkında olmayan ‘Ağustos Böcekleri Orkestrası’ en güzel şarkılarını söylüyorlar. Onların otantik şarkılarına ıslıkla ben de katılıyorum. O zaman daha fazla aşka geliyorlar, daha lirik söylemeye başlıyorlar.

Hani İlhan Berk ‘ağaçlardan arkadaşım oldu’ diyor ya, benim de ağaçlardan, çiçeklerden, kuşlardan, böceklerden arkadaşlarım oldu burada. Ayrı ayrı konuştum onların hepsiyle. Dokundum onlara. Şiirler okudum, şarkılar söyledim onlara. Ben söyledim onlar dinledi, onlar söyledi ben dinledim. Ruhum, yüreğim, kulaklarım, gözlerim dinlendi. Ben dinlendim.

Yazlıkçıların çoğu gitmiş. Üç beş ev dışında kimseler yok sitede. Her yere, hemen her şeye dinlendirici bir sessizlik, sakinlik hakim. Sardunyalar, ortancalar, güller, karanfiller, hanımelleri, erguvanlar, zakkumlar açmış bahçelerde, bir kısmı kurumuş oldukları yerde. Daha henüz olmamış, olgunlaşmamış portakallar, limonlar, mandalinalar dallarından aşağıya sarkıyor.

Sıcaklar Alanya’yı terk etmiş. Evlerde, balkonlarda, bahçelerde ılık bir sonbahar havası dolaşıyor. Eşim ile birlikte Alanya’ya iniyor, kafelerde oturuyor, çay içiyor, sohbet ediyoruz. Güne dair şeyler üzerine değil, insanlar üzerine hiç değil, bulutlar üzerine, ağaçlar, çiçekler, yağmurlar üzerine konuşuyoruz. Birlikte limanın olduğu yerdeki Harbour Kafe’ye gidiyor, bira içiyor, yakamozları seyrediyor, iyot kokusunu içimize çekiyoruz. Seyrettiğimiz deniz her zamanki deniz. Baktığımız gökyüzü her zamanki gökyüzü. Dalıp gidiyor insan denizin ve göğün maviliklerine.

Deniz mavi gök mavi özgürlük dediğin hangisinde gizli / Ya bir kuş gibi ya da bir uçurtma gibi uçacaksın göklerde / Pupa yelken açacaksın denizlere ufka doğru alabildiğince / … /  Deniz mavi gök mavi özgürlük dediğin mutlaka ikisinden biri’ diyor ya hani şair İlhan Keskin.

Bu iki özgürlüğün arasında oturuyoruz sahilde. Çay, kahve içiyoruz. Simit yiyoruz. Dondurma yiyoruz çocuklar gibi. Limanda gemi yok. Eskiden İsrailliler gelirdi gemiyle. Mavi Marmara olayından bu yana onlar da gelip gitmez olmuşlar.

Denizde kayıklar var, marinada yatlar, uzakta bir mavna. Kuşlar uçuşuyor denizin üzerinde. Ferhan Şensoy’un dediği gibi ‘güvercinler devriye olmuş’ geziyorlar havada. Sabahları Ayşe Hanım’ın kale yolundaki Teras Kafe’sine kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Alanya’daki bütün ‘mümkünlerin kıyısında’ dolaşıyoruz. Yaşadığımız her an’ın tadını çıkarıyoruz.

Ve ben yaşadığım günün değerini daha iyi anlıyorum. Tanrı’nın insanlara neden sayılı gün verdiğini de. Nefes aldığımı, yaşadığımı hissediyorum. Şükrediyorum halime.

Özdemir Asaf’ın, ‘Kazandıklarım bitti, yitirdiklerim kaldı / Söylediklerim bitti, dinlediklerim kaldı/ Bir bilmek ülkesinin, düşün iline vardım / Öğrettiklerim gitti, öğrendiklerim kaldı’ dizelerini mırıldanıyorum içimden. Zira ben de aynı duygular içindeyim.

Burada, Alanya’da, Marx’ın isimlendirdiği gibi ‘çalışan hayvan’ olmadığım gibi, Aristo’nun nitelendirdiği gibi ‘siyasal hayvan’ da değilim. Yani ne çalışıyorum, ne de siyaset düşünüyorum. Sanırım hem bundan, hem de doğanın içinde olmamdan olacak, kendimi ‘tabiat hayvan’ gibi hissediyorum.

Bu duygu bana romantik şairlerden Ludwig Uhland’ın bahar şarkıları gibi olan bir şiirini anımsatıyor. Mobil telefonumun notlar menüsüne yazdığım bu şiiri çıkarıp okuyorum; ‘Yeryüzü sır sırta verdirmiş tarlaları, / Yanı başına örmüş ağaçları, / Dokutuyor bize yollarımızı / Dünyanın ekini boyunca. / Mavilikler sevinç içinde, rüzgar da, / Çimen göveriyor, yatsın diye yumuşakça, / Gökyüzü masmavi, selamlıyor ıhlamurla, / Güneş kadife zincirden ağlarını örüyor. / İnsanlar gidiyorlar, kaybolmadan, / Yeryüzü, gökyüzü, ışık ve orman / Her ilkbahar yeniden doğarak / Her şeye kadir olanın oyununu oynayarak.

Dün ben bunları yazarken akşam yeni oluyordu. Akşamla birlikte sessiz bir karanlık çöküyordu Alanya’nın denizine, dağına, toprağına. Karanlıkta çok az teselli vardır bilirim. Ama benim artık teselliye ihtiyacım yok. Zira avuntuları, avunmaları, tesellileri çoktan arkamda bıraktım. ‘Saati gelir / Çoktan unutulan / Eski yaralar / Kemirir / Günü gelir / Hiçbir tartısı / Hayatın, acıların / Veremez kararını. / Saatler akar / Günler geçer, / Elde kalan / Sadece  yaşamaktır.

Benim ihtiyacım olan şey de yaşamaktır. Huzur içinde yaşamaktır. Elde kalan, elimde kalan sadece budur çünkü. Çok az şeyle yetinen, yetinebilen, beklentilerinden tamamen arınan, hiç kimseden hiçbir talebi olmayan, daha ne kadar yaşayacağını bilmeyen ben, yaşayacağım geride kalan zamanımı sessizlik ve huzur içinde yaşamak istiyorum sadece.

Ben Buda gibi oturuyorum. Ama sivrisinekler beni yemeye hala devam ediyorlar‘ diyor Gandi. Beni de öyle. Ama bu bile yaşama isteğimi azaltmıyor, burada bulduğum huzuru bozmuyor.

Olup bitenlerle, hakkımda ileri geri söylenenlerle, yazılıp çizilenlerle ilgilenmiyor, bunları duymak dahi istemiyorum. Lessing’den ödünç alarak şunu diyorum sadece; ‘Bırakın herkes gerçek bildiğini söylesin / Ve bırakın gerçeğin kendisi Tanrıya kalsın!