DENEMELER (XXXIII)
‘Az yalan söylenmez, yalan söyleyen her yalanı söyler’ Victor HUGO
AKAN ZAMAN DEĞİL MESAFELERDİR!
‘Bir kase baldıran dolaşıyor elden ele. Üzerimize dökmemek için hemen karşımızdakine, düşman bellediğimize vermeye çalışıyor ve böylece kurtulduğumuzu zannediyoruz. Ama bilmiyoruz ki o kase elden ele dolaştıkça, her elden bir damla daha topluyor ve giderek artıyor. Kase bizde değilken kısa bir sevinç, sonra tekrar ‘tüh’ diyoruz, ‘yine bize geldi.’ Oysa biliyoruz ki suçsuzuz. Biz yapmadık, biz bırakmadık ardımızdaki bu katranlı tortuyu. Bize, yani şu sıralar seven, heyecanlanan, hayal kuran, önündeki uzun ömür için türlü planlar yapan gençler büyütmedi ki şu tartışıp durduğunuz duvarları. Oysa biraz sussanız, geçmiş kavgalarınızı ağzımıza damlatmasanız, biz hep beraber şu şiiri okuyacaktık Cemal Süreya’dan.’
Yukarıdaki satırlar ‘Blog Radikal’de yazıyor. Benim şu an ve şu andan önceki duygu ve düşüncelerimi yansıttığı için paylaştım bunları sizinle.
Bırakalım şimdi bunları bir yana ve Cemal Süreya’nın ‘şu‘ şiirini hep birlikte okuyalım:
‘Zaman mı? Değil zaman. / Akan zaman değil mesafelerdir. / Güneşin çekici yukarda / Suyun bıçağı aşağıda / Krom alçakgönüllü, bakır utangaç,/ Ağaç: bir damla iki kıvılcım arasında. / Rüzgar bilmiyor nerden eseceğini / Sınırlar kesik, / Yerleşme yerlerinde balkıma. / Biz kırıldık daha da kırılırız / Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü / Hırsız da bilmiyor çaldığını / Biz yeni bir hayatın acemileriyiz / Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor / Şiirimiz, aşkımız yeniden, / Son kötü günleri yaşıyoruz belki / İlk güzel günleri de yaşarız belki / Kekre bir şey var bu havada / Geçmişle gelecek arasında / Acıyla sevinç arasında / Öfkeyle bağış arasında / Biz kırıldık daha da kırılırız / Doğudan Batıya bütün dünyada / Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer / İki ciğer arasında bağlantı kurar / Büyür, bir gün, zenginleşir orada, / Çünkü Ali’yi dirilten iksir de saklı /Hasan’a sunulmuş ağu da, / Granitin de olur bir okyanus diriliği,/ Nehirler daha uysal akar, / Bir çiçek nasıl açılıyorsa kendiliğinden / Bir kuş nasıl uçuyorsa / Öyle sever, çalışır insan,/ Kıraçlar çarptıkça dağlara / Gül göçürür şafağından / Doğanın altın şafağından / İnsanın altın şafağından / Tarihin altın şafağından / Biz kırıldık daha da kırılırız / Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza. / Tozun içinde biliyorum adını geveze dualardan sıyrılmış taptaze bir ses gibi / Arkadaşımın sesi gibi dünyanın ucu gibi / Sürekli bir mırıltı gibi yazdan yaz sokaklarından / Ey korucunun uzanamadığı Çılgın salkım / Ey dönüşsüz olan yalnız açılan / Ve kapanmayan’
Biz de zaten ne yaptıysak, ne yazdık, ne söylediysek, sizi kırmak için, canınızı acıtmak için yaptık diyenlere hitap etmiyor bu yazı. Onlar okumasalar da olur. Ve hatta okumasınlar da. Kimler mi okusun? Mevlana’nın büyük eseri Mesnevi’nin ilk on sekiz beytiyle muhabbet edenler okusun. Zira ham olmayan, pişmiş olan, halden anlayan, anlayacak olan sadece onlardır.
Yüce Mevlana, müstesna eseri, henüz daha aşılmamış, aşılamamış eseri Mesnevi’ye şunları söyleyerek başlar;
‘Dinle neyden, neler anlatır sana! / Yakınır hep, ayrılıklardan yana: / Beni, kamışlıktan kestikleri an, / Kadın erkek, inledi feryadımdan. / Geçmek için, aşk derdinin şerhine, / İsterim; hicranla yanmış bir sîne. / Asıl yurdundan uzak düşen biri, / Kavuşma zamanını bekler, geri. / Her mecliste inleyip durdum; zar zar, / Oldum, iyiye de kötüye de yar!/ Zannınca, dostuyum herkesin amma, / Kimse bakmaz, içteki sırlarıma! / Sırrım, feryadımın içinde durur, / Yoktur lakin, göz ve kulakta o nur! / Perdesizdir can tene, ten de cana, / Lakin, görme izni yok, hiç bir cana. / Ateştir şu ney sesi, hava değil. / Kimde bu ateş yoksa, ölmüş bil./ Aşk ateşidir, içindeki neyin, / Aşk coşkusudur, özündeki meyin. / Neydir, yardan ayrılana, gerçek yar, / Ki perdeleri, perdemizi yırtar! / Kim görmüş, ney gibi, zehir ve derman?/ Kim görmüş, ney gibi, bir dost ve hayran, /Verir, kan dolu bir yoldan haber, ney. / Mecnundan, aşk öyküleri söyler, ney. / Nasıl ki, kulaksa talibi dilin, / Akla sırdaş da deliliktir, bilin! /Aşk derdimizle, durgun aktı günler, / Ateşlere dost olup, yaktı günler. / Geçsin günler, yok endişeye mahal, / Ey, saflıkta benzersiz dost, gitme, kal! / Suya kanar, balıktan gayri her ne var, / Nasipsizin günü, uzar da uzar! / Anlar mı hiç, pişmişin halinden ham? / Sözü, kısa kesmek gerek, vesselam!’
Toplumların olduğu gibi insanların da zor zamanları vardır. Geride kalan üç beş ay benim zor zamanlarımdı. Kızdığım, üzüldüğüm, güldüğüm, eğlendiğim, yalnızlığı seçtiğim, yalnız bırakıldığım günler ve şeyler oldu bu süreçte.
Kimi insanların nerede, ne zaman, nasıl ve neden biriktirdiklerini bir türlü anlayamadığım, kinlerini, nefretlerini, öfkelerini, hırslarını, hınçlarını gördüm, duydum, okudum.
İnsana dair hiçbir şeye şaşırmadığım için bunların hiçbirisine şaşırmadım. Üzüldüm sadece. Kendi adıma değil, dünyalarında sevgi olmayan, saygı olmayan, vefa olmayan, güzel hatırlanacak çok şeyim olmasına rağmen, her nedense beni güzel hatırlamayan birileri adına üzüldüm sadece.
Aleyhimde yazıp çizenlerin içinde tanıdıklarım, hiç tanımadıklarım vardı. İsmini dahi bilmediklerim, duymadıklarım vardı. Dünden bugüne her nedense bana düşman olanlar vardı. ‘İkbalimde ismimi gökyüzüne çıkaran, idbarımda unutan riyakarlar’ vardı.
Oysa hayatında bilerek ve isteyerek hiç kimseye kötülük yapmayan ben, bu insanların hiçbirisine, ama hiç birisine kötülük yapmamıştım. İçlerinde az veya çok iyilik yaptıklarım da, iyiliklerini gördüklerim de vardı. Çoğu meslektaşım olan bu insanlara, Baro Başkanı olarak, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak sadece hizmet etmiştim.
Örneğin: “Adliye Binalarına rahatça girmelerini sağlayan turnikeleri, duruşma salonlarında avukatların önünde duran monitörleri, her işlerinde ve işlemlerinde kolaylık sağlayan Baro Kartı/Modernize Edilmiş Avukatlık Kimlik Kartlarını, hemen her gün oturup bana küfrettikleri, benim dedikodumu yaptıkları Ankara Adliye Sarayı’nın orta bahçesindeki kafeyi, her türlü olanağından yararlandıkları Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı’na ait adı Baro Han/ABEM olan binanın modernizasyonunu ve tefrişini, Baro TV’yi, Baro Radyo’yu, keyifle oturup çay içtikleri, kahve içtikleri, rakı içtikleri, yemek yedikleri Gölbaşı’ndaki Sosyal Tesisi ve daha çok, ama pek çok şeyi birlikte çalıştığım yönetim kurulu üyesi arkadaşlarımla birlikte” ben yapmıştım.
‘Hiçbir fedakarlık cezasız kalmaz’ derler. Benim fedakarlığımın cezası da, ne yazık ki yaptıklarımızın nimetlerinden yararlanan, kendini bilmez, haddini bilmez, sözünü bilmez, kıymet bilmez, sevildiğini bilmez, teşekkürü, takdiri, vefayı bilmez, özür dilemeyi bilmez insanların küfürleri, hakaretleri, iftiraları, yalanları oldu.
Ne diyeyim? Sağlık olsun demekten başka. Sağlık olsun! Canları sağ olsun!
Zor geçen bu günlerin bana verdiği manevi zararların dışında, sağladığı yararlar da oldu. Steril bir ortamda büyüdüğüm için uzun yıllar anlamını kavrayamadığım Thomas Hobbes’un ‘İnsan, insanın kurdudur’ özdeyişinin anlamını çok daha iyi kavradım bu süreçte. ‘Hiç adam tanıyamaz’ diye eleştirilen ben, adam tanımaya, adam olmayanları tanımaya başladım. Dostu düşmanı tanıdım yani.
Bu süreçte bazen hayata dahil oldum, bazen ağaca, çiçeğe, toprağa, kuşa, ormana, göle, denize karışmak için kendimi doğada gezmeye çıkardım. Böyle yapmak suretiyle zihnimi boşaltmaya, yaşadığım hayal kırıklıklarını, şansızlıkları, üzüntüleri unutmaya çalıştım.
Kendimi tamir ettim, duygularımı tamir ettim. Yaralarımı iyileştirdim. En önemlisi, ilişkilerimi tamir edemeyeceğimi gördüğüm, benim değerimi bilmediğini anladığım, benim canımı acıtmak isteyen, benimle oynayan, benden o nedenle veya bu nedenle rahatsız olan, hayatında hiç kimse için gölge olmamış, hiç kimseye yük olmamış olan beni, kendi üzerlerinde bir gölge, sırtlarında bir yük olarak gören bazı insanları hayatımdan çıkardım. Yeni, yepyeni bir dünya kurdum kendime.
Kurduğum bu yeni dünyada, hayaller kurmaya, yeni heyecanlar, hazlar yaşamaya, kimi zaman hayata dahil olmaya, kimi zaman yine kendimi gezmeye çıkarmaya devam ettim, devam ediyorum, devam edeceğim.
Olmaya değil, yıkmaya değil, yapmaya, üretmeye; şiirler, kitaplar okumaya; müzik dinlemeye; kırlarda dolaşmaya; caddelere, sokaklara çıkıp yürümeye; yağmurda ıslanmaya; vitrinlere bakmaya; bir kafeye oturup çay, kahve içmeye; çalışmaya, çok çalışmaya; yeni arkadaşlar bulmaya, onlarla konuşmaya; kuş seslerini dinlemeye; çiçekleri koklamaya; bebekleri sevmeye; ağaçları okşamaya; yazmaya, daha neşeli, daha keyifli şeyler yazmaya; kendimi ifade etmeye; yani kendimi oldurmaya devam edeceğim.
Sevgili Safai’nin ‘ses frekansı ayarlarını değiştir a be ağabey’ diyen dostça eleştirisini dikkate alacağım. Ses frekansı ayarlarımı değiştireceğim.
Beni ve bloğumu, ta Kanada’dan takip eden, kadim arkadaşım, gerçek arkadaşım Semra’nın, ruhumu dinlendirmesi için bana gönderdiği, hemen her gün dinlediğim ‘Game of Thrones’ albümünü dinlemeye devam edeceğim. Sevgili Semra’nın ‘Eski Ahsen Ol’ öğüdünü de dinleyeceğim. Eski Ahsen olacağım.
Son söz niyetine; ‘İnanın bana. / Ben / Öyküler anlatırım. / Bana / Güvenebilirsiniz.’
