DENEMELER (XXXIV)

Ancak bir gün insan, gören gözlerini açar ve ışıkla karşılaşır.’ Ludwig WİTTGENSTEİN

SON KARAR!

Çeklerin yetiştirdiği önemli ve değerli yazarlardan olan, daha ziyade akıl, mizah, gerçeklik konuları üzerine yazan, aynı zamanda felsefenin bir dalı olan, bilginin doğası, içeriği, kapsamı, niteliği ve kaynağı ile ilgilenen epistemoloji üzerine çalışmaları bulunan Karl Capek’in, son derece eğitici, öğretici, anlamlı eserleri vardır.

Bunlardan birisi de ‘Son Karar’ isimli öyküdür. Yıllar yıllar önce okuduğum ‘Son Karar’, acımasız bir katilin ruhunun Tanrı’nın mahkemesinde yargılanmasını anlatır.

Yargılamaya konu davayı görmek üzere üç yargıç görevlidir. Yargılama aşamasında ifade vermek üzere huzura tek bir tanık çağrılır. Bu tanık ‘iri yarı, sakallı, altın yıldızlarla dolu mavi bir elbise giymiş, seçkin bir beyefendi’dir. Giyimi, tarzı, tavrı ve ihtişamı ile sıra dışı olduğu her halinden belli olan bu tanık, aslında ‘Her şeyi gören ve bilen Tanrı’dır. Yargıçlar, sanığa tanığın sözünü kesmemesini ihtar ederler.  Esasen ‘O her şeyi bildiği için, olup biteni inkar etmenin bir yararı da yoktur.

Tanık, ‘Sanığın acımasız birisi olduğunu’ ifade ederek başlar anlatımına ve ‘çocukken annesini çok sevdiğini, ama bu sevgisini annesine gösteremediğini, altı yaşındayken, sahip olduğu tek oyuncağı olan cam bilyesini kaybedince ağladığını, yedi yaşındayken, küçük bir kıza vermek üzere bir gül çaldığını, ama bu kızın büyüdüğünde vefasızlık edip onu reddettiğini ve zengin bir adamla evlendiğini, evsiz barksız ve beş parasız birisi olmasına rağmen, yiyeceğini diğer kimsesizlerle ve serserilerle paylaştığını’ söyleyerek devam eder ve ‘Cömertti ve başkalarına yardım ederdi. Kadınlara karşı kibardı, hayvanlara nazik davranırdı ve sözünü tutardı’ diyerek sözlerini bitirir.

Yargıçlar yargılamanın sona erdiğini bildirirler ve nihai kararlarını açıklarlar. Karar, sanığın ebediyen hapsedilmesi yönündedir. Yargıçların kararlarını açıklamalarından sonra sanık, Tanrı’ya döner ve O’na ‘Neden yargılamayı bizzat Siz yapmadınız?’ diye sorar.

Tanrı şu şekilde yanıt verir: ‘Çünkü ben her şeyi bilirim. Eğer yargıçlar her şeyi, mutlak surette her şeyi bilselerdi, onlar da yargılayamazlardı: her şeyi anlarlardı, yürekleri sızlar, acırlardı … Ben seninle ilgili her şeyi biliyorum. Her şeyi! İşte bu yüzden seni ben yargılayamazdım.

Capek’in bu öğretici öyküsünü şunun için yazdım; Biliyorsunuz 17 Aralık ‘Rüşvet ve Yolsuzluk’ soruşturması tamamlandı. Soruşturmayı yürüten savcı tarafından, iş adamı Rıza Sarraf, eski Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan, eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan’ın da aralarında bulunduğu 53 kişi hakkında ‘Usulüne uygun delil toplanmadığı, suçun unsurlarının oluşmadığı ve herhangi bir örgüte rastlanmadığı’ gerekçesiyle takipsizlik kararı verildi.

Takipsizlik kararını veren İstanbul Terör ve Örgütlü Suçlar Birimi Savcısı Ekrem Aydıner, belli ki sanıklarla ve 17 Aralık’ta yaşananlarla ilgili her şeyi bilmiyor. O tarihte ne de olsa ‘makul şüphe’ kavramı daha henüz icat edilmemişti. Onun için Savcı Bey’i mazur görmek gerekir.

Ama bilmiyoruz, belki de Savcı Bey her şeyi biliyordur. Haşa, Tanrı değil elbette, savcı sadece, ama her şey bildiği, şüphelilere acıdığı, yüreği onlar için sızladığı için takipsizlik kararı vermiş de olabilir.

Her ne ise biz yine de sıkmayalım canımızı. Verilen karar yargılama sonunda yargıç tarafından verilmiş bir karar değil. Aklama kararı hiç değil. Hiç olmaz ise böyle düşünerek ve diyerek rahatlatalım, hem kendimizi, hem vicdanımızı, hem de adına hukuk denilen sihirli kutuyu. En iyisi biz  mahşer gününü ve orada kurulacak olan ‘mahkeme-i kübra’ya bağlayalım, hukukla, adaletle ilgili umutlarımızı ve beklentilerimizi. Zira bu takipsizlik kararının, bir de ‘mahkeme-i kübra‘ da görülecek büyük duruşması var.

Zira ‘İşaratü’l-İ’câz, sayfa 60’ da, Bediüzzaman Said Nursi şunları yazıyor; ‘Zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, tehir ediliyor; yoksa, bakılmıyor değil. Bazen dünyada dahi ceza verir. Evet, görüyoruz ki, alelekser, gaddar, facir zalimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, masum, mütedeyyin, fakir mazlumlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kainatın şahadetiyle, adalet ve hikmet-i İlâhiye zulümden pak ve münezzehtirler. Öyleyse, adalet-i İlâhiyenin tam manasıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükafatını görsün.

Durumu Savcı Bey’e arz edelim, ‘Tanrı neyler, neylerse güzel eyler!‘ diyelim ve bekleyelim en iyisi!