ANILARIMDAN BİR SAYFA – DİYARBAKIR ASKERİ CEZAEVİ

Anılarımın birinci bölümünde ifade ettiğim üzere, Türkiye tarihinin en utanç verici dönemlerinin başında 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve bu süreçte yaşananlar gelir.

O dönemde, insanlık onuruna karşı işlenen en ağır suçlardan birisi olan işkencenin yaşandığı yerlerden birisi de Diyarbakır Askeri Cezaevi’dir.

Cezaevleri, insanların canlarının, vücut bütünlüklerinin, namuslarının devlete teslim edildiği mekanlardır. Hal böyle iken devlet, devlet adına yetki kullanan kamu görevlileri, 12 Eylül sürecinde başta Diyarbakır Askeri Cezaevi olmak üzere, diğer başka cezaevlerinde kendilerine emanet edilen insanların onurlarına, namuslarına, yaşam haklarına, vücut bütünlüklerine sahip olmamışlardır.

Diyarbakır Barosu 25-26 Eylül 2010 tarihinde düzenlediği ‘Türkiye Diyarbakır Askeri Cezaevi Gerçeği İle Yüzleşiyor’ konulu sempozyumda, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında bu cezaevinde yaşananları Türkiye’nin gündemine taşımış, o dönemde bu cezaevinde yaşananları, yaşayanların, yaşayanların yakınlarının tanıklıkları eşliğinde kamuoyunun dikkatine sunmuştu.

Açış konuşması yapmak üzere etkinliğe davet edilenlerden birisi de, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak bendim. Konuşma sırası bana geldiğinde kürsüye çıktım ve şunları söyledim;

(…)

“İnsanların olduğu gibi, devletlerin, ülkelerin, toplumların da ‘zor zamanları’ vardır. Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananların olduğu zamanlar, yani 12 Eylül askeri darbesi sonrasındaki zamanlar, bizim ülkemizin yaşadığı ‘zor zamanlar’dandır.

Nedir ‘zor zaman’ veya ‘zor zamanlar?’ Sadece hukuki bir deyim midir? Yoksa teknik anlamda kimi hukuksal durumları, ama aynı zamanda siyasi bir durumu ifade eden bir kavram mıdır? Ya da kimi zaman ve koşullarda hukuki durumu da aşan ve sadece bir siyasal durumu ifade eden bir deyim midir?

Hem bunlardır ‘zor zamanlar’, hem de hukuk literatüründe yer aldığı biçimiyle olağanüstü hal, sıkıyönetim veya savaş gibi gerçekten sıra dışı durumları ve zamanları karşılamak üzere kullanılan ya da devletin gerçek veya hayali bir düşmana karşı teyakkuza geçtiği, bu düşmanla baş edebilmek için temel hak ve özgürlükleri kısıtladığı, hatta ihlal ettiği, hukukun sağladığı güvenceleri yok saydığı, bütün bunları yapabilmek için sivil, askeri veya resmi başkaca güçleri kullandığı ve hatta yargı organlarıyla ittifak ve işbirliği yaptığı zamanlardır ‘zor zamanlar.’

Her ‘zor zaman’ değil ise de, kimi ‘zor zamanlar’ veya kimi ‘zor zamanlarda’ yaşananlar, insanı, insanlığı, devleti, devletin kurumlarını utandırır.

Demem şu ki, Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananlar insan olarak bizim utancımızdır, Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin utancıdır. Utancıdır, zira o hapishaneye götürülen insanların yaşamları da, insanlık onurları da, kişilikleri de, kimlikleri de devlete emanet edilmişti. Devlet onlara sahip olmalıydı, ama sahip olamadı. Sahip olamamak bir yana bir kısmını yok etti, neredeyse tamamının insanlık onurlarıyla, kişilikleriyle oynadı. Keşke bunlar yaşanmasaydı, bu topraklarda tarih başka türlü yazılsaydı ve de biz bugün böylesine utanmasaydık. Ama yaşananlar yaşanmış ve tarihteki yerini almış olmakla, bu artık mümkün değildir. Yaşananları yaşanmamış saymak, yadsımak, yaşananların üzerini örtmek ise hiç, ama hiç mümkün değildir.

O halde bu utançtan kurtulmak, biraz da olsa temizlenmek, arınmak ve hesaplaşmak için önce bu utançla, yani Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşanan gerçeklerle yüzleşmek gerekir. Yüzleşmemiz gerekir. Zira gerçekler belki insanın canını acıtır, ama yalanlardan her zaman daha iyidir ve daha çok işe yarar. Onun için bu etkinliği düzenlemek suretiyle bizlere bu utançla yüzleşmek, hesaplaşmak, az da olsa temizlenmek, arınmak olanağı sağlayanlara kendi adıma teşekkür ediyorum.

Ama sadece yüzleşmek yetmez. Özür de dilemek gerekir. Sadece sözcüklerle değil, eylemli olarak özür dilemek gerekir. Herhalde özür dilemenin bir yolu da Diyarbakır Askeri Cezaevini müze yapmaktır. Ben inanıyorum ki, orayı müze yapmak suretiyle yaşatmak; nefreti, kini, intikamı yaşatmaya, gelecek kuşaklara bu negatif duyguları aktarmaya değil, Marks’ın ‘insanın yaptığı en büyük duygusal devrim’ olarak tanımladığı ‘utanma duygusunu’ yaşatmaya, vicdanları dimdik ayakta ve tetikte tutmaya hizmet edecektir.

(…)

Türkiye 1980’lerde olduğu gibi günümüzde de ‘zor zamanlar’ yaşıyor. En çok da, şiddet ile yaşadığı için ‘zor zamanlar’ yaşıyor. Önce ve hep birlikte bu şiddeti durdurmak zorundayız. Bunun için de hep beraber Gandi’nin söylediği gibi ‘şiddeti reddetmek, inancımın ilk maddesidir. Ve son maddesidir’ dememiz gerekir. Öğretimiz bu olmalıdır. Yöntemimiz zor değil, ikna olmalıdır. Demokrasi olmalıdır, hukuk olmalıdır, insan hakları olmalıdır. Vicdanımızın sesine kulak vermek olmalıdır.

Bunları yaparsak, yapabilirsek eğer, gerisi gelir, daha kolay gelir. Onun için hep birlikte bunları yapalım. Yapalım ki tüm dünya bizim için ‘Bir zamanlar büyük bir halk vardı, Kürt ve Türk, bir halk ve onlar, uygarlığın damarlarına yeni bir anlam ve haysiyet aşıladılar’ desin.”

Toplantının açılışında, o tarihte Diyarbakır Belediye Başkanı olan Osman Aydemir’in anlattığı beni çok etkileyen anısını şimdi yeri gelmiş iken sizinle paylaşmak isterim.

Osman Baydemir şunu anlatmıştı; ‘Çocuktuk, yedi sekiz yaşlarında ya vardık ya da yoktuk. Oturduğumuz köye cemseleriyle askerler geldiler. Çoluk, çocuk, kadın, erkek, yaşlı, genç hepimizi köyün meydanında topladılar. Yaşlı erkeklerin eşek pozisyonu almalarını emrettiler. Yaşlılar eşek oldu, gençler yaşlıların sırtlarına bindiler, köyün meydanında bu şekilde dolaşmaya başladılar. Biz çocuklar çok eğlenceli bulduğumuz bu duruma gülmeye başladık. O sırada eşek olan yaşlıların, onların üzerlerine binen gençlerin, bu durumu seyreden annelerimizin, ninelerimizin, bacılarımızın ağladıkları görünce, bir an gülmekle ağlamak arasında sıkıştık kaldık, sonra gülmeyi bıraktık, biz de ağlamaya başladık. Askerler başlarında komutanlarıyla birlikte köyden ayrılırlarken bütün köy ağlıyordu.

Toplantıdan sonra KCK davası kapsamında tutuklu olan avukat meslektaşlarımızdan 2004 yılında Diyarbakır Yenice ilçesi Belediye Başkanı seçilen Fırat Anlı ile 2012 yılında Uluslararası Ludoviç Trarieux İnsan Hakları Ödülünü alan Muharrem Erbey’i görmek üzere Diyarbakır Cezaevi’ne gittik. Meslektaşlarımızı hem ziyaret ettik, hem de herhangi bir istekleri, ihtiyaçları olup olmadığını sorduk.  Meslek örgütü olarak yanlarında olduğumuzu belirttik.