DENEMELER (XXXVIII)

Siz çoksunuz, oysa ben tekim. Bana dilediğinizi söyleyin ve yapın. Tek başına dolaşan keçi, gecenin karanlığında kurtların avı olabilir. Lakin kanı, siz göresiniz diye, vicdanınız sızlasın diye, vadinin taşlarında tan ağarıp da güneş yükselene kadar durur, hep durur!

Halil CİBRAN

ANKARA RAHATLASIN DİYE!

Ankara, Ankara / Ey iyi kalpli üvey ana!’ diyor Cemal Süreya. Pazartesi günü, eşim ve köpeğimiz Tarçın’la birlikte, bana her zaman iyi kalpli üvey analık yapan Ankara’dan birkaç günlüğüne ayrıldık ve Alanya’ya geldik. Ankara da rahatladı, ben de rahatladım.

Ankara’dan Seydişehir’e kadar, trampet ve saksafon sololarıyla dolu Frank Sinatra, Louis Armstrong, Tony Bennett dinledik. Seydişehir’de, her zaman olduğu gibi Günaydın Tesisleri’nde mola verdik. Tesisin marketine gittik, biraz havamız değişsin diye Ankara Oyun Havaları’nın yer aldığı bir CD aldık.

Seydişehir’den Akseki’ye kadar, Çubuklu Cem’in, Başkentli Birol’un, Ankaralı İbocan’ın, Ayaşlı Serhat’ın ve diğer Ankaralı sanatçıların seslendirdiği türkü ve oyun havalarını dinledik.

Dım Dım Yar’ ile başlayıp ‘Hıldır Hıldır Hayriye’’ye ve ‘Kız Meryem’e kadar uzanan türkülerin hemen hepsinin ritimleri hareketli, sözleri abuk, saçma, anlamsız, boş, bir kısmı da banaldi. Ama zihin temizlemek, kafa boşaltmak için bire birdi. Terapi gibi geldi bize. Size de ara sıra bu tür bir müzik dinlemenizi tavsiye ederim.

Hikayeyi bilirsiniz. Padişah vezirine halk nasıl diye sormuş. Vezir de, halk sokaklarda oynamaya başladı deyince, Padişah, o zaman durum ciddi, gerçekten çok ciddi ve hatta vahim demiş.

Eşimle ben, CD’deki türküleri dinledikçe tam da öyle olduk. Eşim arabayı kenara çek, müziğin sesini iyice aç, yolun kenarında bir güzel oynayalım dedi. Öyle yapmadık elbette. Ama bunun fikrine dahi güldük, hem de çok güldük. ‘Oynatmama az kaldı, doktorum nerede’ dedik, güldük. Padişahın hikayesi aklımıza geldi, güldük. Hayatı ve insanları ne kadar ciddiye aldığımızı düşündük, güldük. İktidar, halkın sokaklarda, orada burada oynadığını acaba biliyor mu diye sorduk kendimize? İktidara güldük.

Torosları aşıp Manavgat’a doğru inmeye başladığımızda, gün daha henüz batmamıştı. Bulutların arasından ara sıra sevimli yüzünü gösteren güneş, hem etrafı aydınlatıyor, hem de bizi ve doğayı ısıtıyordu. Arkamızda kalan dağlar, o heybetli, o mağrur duruşlarıyla doğadaki egemenliklerini sürdürüyor, buraların kralı biziz, var mı bize yan bakan der gibi seyrediyordu, hem doğayı, hem de gelip geçeni.

Anılarımın gezindiği, duyarlılığımın ayağa kalktığı o yüksek dağların eteklerinde yüreğim: ‘Ayların en zaliminde doğmuşum / Okuma yazma öğreniyorum yıllardır / Başka çağlardan kiraladığım odalarda çalışıyorum geleceğe / Ve şimdiki takvimin duvarındayım / Zamansız pencerede’ diye mırıldandı kendi kendine.

Sonra deniz göründü. ‘Akdeniz, Fenikeli bir hüznün çocuğu’ gibi duruyordu karşımızda. Alanya’ya geldiğimizde yağmur başladı. Sağanak halinde yağan yağmurla, Alanya kendini yıkıyordu. Sahiller boyu yağmur vardı, şimşekler vardı. Sahiller boyu akşam vardı. Sahiller boyu denizin ürkütücü karanlığı vardı.

Eve geldiğimizde ve bahçedeki ağaçlara baktığımızda gördük ki, on beş gün önce geldiğimizde, daha henüz kendilerini oldurma aşamasında olan portakallar, limonlar, mandalinalar, artık portakal olmuş, limon olmuş, mandalina olmuştu. Yağmur yağarken, limon ağaçlarının, portakal ağaçlarının, mandalina ağaçlarının altında dolaştım. Dokundum onlara. Yağan yağmuru okşadım.

Yağmur dindi sonra, bulutlar dağıldı, ay, hilal şeklinde kendini gösterdi gökyüzünde. Balkona oturdum, ayı seyrettim, yıldızları seyrettim. Sonra gece oldu, ay battı, kayboldu. Uzaktan seyrettiğim deniz uyumuyordu. Dalgalarının sesini duyuyordum zira. Ama benim uykum geldi, gittim ve yattım.

Dalgaların sahile vuran sesiyle uyandım sabah erkenden. Öğleye kadar tembellik ettim. Sonra çıktım sahilde, kumların üzerinde çıplak ayakla yürüdüm biraz. Orada, denizin kenarındaki kafede oturdum çay içtim. Bulutları, göğü, denizi seyrettim. Denizin, gökyüzünün açık koyu maviliklerine, ak tüylü, siyah tüylü hayvanlara benzeyen bulutların enginliğine daldım. Dalgaların birbirleriyle oynaşmalarını seyrettim.

Eve dönerken yolda ‘Birdenbire / Bir çiçek / Rıhtım taşının aralığından / Uzatmış başını / Bir çiçek yolumu kesti.’ Ona baktım ve dokundum. Bir insana, küçük bir çocuğun yüzüne, bir kitabın sayfasına, bir köpeğin başına dokunur gibi dokundum ona. Sonra eve geldim, daha önce taslağını hazırladığım ‘Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun’ başlıklı yazımın üzerinde çalıştım biraz.

29 Ekim 2014 günü, yani dün, yazıma son şeklini verdim ve Alanya Kalesi’nin eteğindeki Yamaç Kafe’ye gittim. Orada internete girdim, yazımı bloğuma koydum. Çay içtim, günlük gazeteleri okudum. Dağlara sırtını dayamış, yeşilliklerle bezenmiş bu güzel ilçe, yaz kalabalığını sırtından atmış olmanın rahatlığını, sonbaharın tenhalığını, hüznünü yaşıyordu. Onun için de beklenen, beklenmeyen sözler söylenmiş ve bitmişti. O da düşünüyor, kendini dinliyordu. Benim gibi kendini dinlendiriyordu.

Limanın olduğu alana indim. Sabahın serinliğinde ve tenhalığında sahilde yürüdüm biraz. Çarşıda dolaştım. Sonra gittim, saç sakal tıraşı oldum. Tıraştan sonra berber dükkanının önündeki tabureye oturdum, berberle sohbet ettim. O sırada diğer esnaflar geldi yanımıza, sohbet hem genişledi, hem de derinleşti.

Eve döndüm, kitap okudum. Kitaplar doğru okunmuşsa eğer, hayat doğru yaşanmışsa eğer, ara sıra tökezlesen de, yalpalasan da, bazen ayağın da kaysa, kimi zaman saçmalasan da, yanlış şeyler yapsan da, düşmezsin hiçbir zaman, düşsen de hemen kalkarsın ayağa dedim kendime. Her sevdayı, üstlendiği her görevi, her işi,  bir şarkı gibi, bir şiir gibi, bir masal gibi yaşayan yüreğim rahatladı.

Öğleden sonra eşimle birlikte Alanya’ya indik. Alanya çarşısını dolaştık. Sonra gelip bir kafeye oturduk. Sohbet ettik. Gelip geçenleri izledik. Hızla taşralaştığımızı, her alanda bir üslupsuzluğun alıp başını gittiğini gördük. Üzüldük.

Kafede otururken, yan masada, ön masada, arka masada oturan, yüksek sesle konuştukları için seslerini etrafındakilere duyuran ve hatta duyurmak isteyen insanları dinledim istemeden. Sohbet etmiyorlar, dedikodu yapıyorlardı. Freud’un ‘çok sayıda insanı sevgi yumağı etrafında toparlayabilmek her zaman mümkündür. Yeter ki etraflarında, öfkelerini kusabilecekleri başka insanlar olsun’ dediği aklıma geldi. Güldüm sadece.

Başka insanlar geldi aklıma. Var olduklarını hissetmeyen, bir şey olmayı, bir şeyler yapmanın önüne koyan insanları anımsadım. Olduğu ya da savunduğu yerde durmayan, duramayan, bazı şeylerden, temel bazı değerlerden, ilkelerden hızla ve çok kolayca vazgeçen, kolaylıkla saf değiştiren, olmadıkları, ama olduklarını sandıkları bir şeyi olmuş gibi yapan ve yaşayan insanları düşündüm.

Son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir dünyayı, bugün diye yaşayan, son kullanma tarihi çoktan dolmuş fikirleri, bugünün fikriymiş gibi savunan insanların, isimleri, sözleri, belli belirsiz yüzleri hızla aktı gitti gözlerimin önünden.

Ben de bir şey değilim elbette. Benim de yanlış, pek çok eksik yönüm, daha törpülemem gereken bir dolu sivri yanım var. Ama hiç olmazsa bunlar gibi değilim dedim kendime ve şükrettim halime. Yanlış veya doğru, eksik ya da fazla, böyle teselli ettim kendimi.

Şairin dediği gibi, ‘mor yaralar‘ almıştım yakın zaman önce. Ama geçen zamana ödedim bunların hepsini. Şimdi artık her şey için yeni bir başlangıç yapma zamanıydı. Bunun için zamanların en iyisi, içinde bulunduğum bu zamandı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi: ‘Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmış akışında’yım zira. Mesele o parçaları birleştirmekte. Mesele bazen zamanın içinde, bazen de dışında olabilmekte. Mesele yeni bir başlangıç yapabilmekte.

Başlangıçlar her zaman zordur. Bunu biliyorum. Ama bunu sen yaparsın dedim ve Tennyson’ın bir şiirini armağan ettim kendime: ‘… Henüz vakit çok geç değil, / Yeni bir dünya arayalım, / Bunun için gün batımına kadar uzanalım. / Gücümüz yetmese de, / Yeri göğü sarsmaya, / Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe. / Zaman ve kader bizi zayıflatsa da, / İrademiz yeterlidir, / Çabalamaya, aramaya, bulmaya / Ve asla pes etmemeye.

Hiçbir yeniden kolay değildir. Bunu biliyorum. Gökyüzünün yakınlığını, uzaklığını, sonsuzluğunu biliyorum. ‘Sapakları, açmazları, çıkmazları, dorukları, dorukların altını, kalabalıkları, yalnızlıkları, yıldızların bazen parlak olduklarını, bazen olmadıklarını’, güneşin, ayın, yıldızların benden çok, çok uzaklarda olduklarını, onların yanında bir nokta, bir eğri virgül dahi olmadığımı biliyorum. Bir şeyi daha biliyorum. İnsan için en gerekli olan şeyi: yani ‘haddimi biliyorum, kendimi biliyorum.‘ Kendime inanıyor ve güveniyorum. Bunları bildikten, kendine inandıktan ve güvendikten sonra, gerisi ve berisi kolaydır, hem de çok kolaydır. Tecrübe ettiğim için bunu da biliyorum!

Şimdi her şey doludizgin ve çoğul… /… Şimdi her şey yeniden… / Yüreğim, o eski aşk kalesi / Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden… /… Ben yoluma devam ederim / Bitmemiş bir şiirin ortasında… /… Yaşamsa yerli yerinde / Yerli yerinde her şey…’ Evet, çok şey geçti, pek çok şey değişti, bir çok şey anlamını, değerini yitirdi. Ama yaşam, ama bazı şeyler, onlar hala yerinde ve benimle birlikte.

Her tatlı şey, kendi değerini kendisi ekşitir, onun için zambağın çürümüşü yaban otunun çürümüşünden daha kötü kokar‘ diyor Shakespeare. Tam da öyle oldu. Bazı şeyler ekşidi, eskidi, çürüdü. Ama imgeler, söylenmemiş sözler, tümceler, yazılmamış mısralar, kafiyeler, daha başka şeyler, onlar yerinde duruyor. Söylenmek için, yazılmak için zamanını ve sırasını bekliyor.

Gün bitti, akşam oldu. Ben de akşam oldum. Sonra gece oldu. Ben de gece oldum. Sabaha doğru gök gürültüsüyle, şimşeklerle ve yağmurla uyandım. Sağanak halinde yağan yağmurla birlikte, ben de yağmur oldum, aktım toprağa. Dışarıya, balkona çıktım. Kimseler yoktu ortalıkta. Sandalyenin üzerine oturdum, yağmuru seyrettim, yağmurun sesini dinledim. Toprak da, ağaçlar da, çiçekler de yağmur kokuyordu. Yağmur hüznümü aldı, uzaklara götürdü. Uzaktan, az uzaktan, Alanya Anamur kara yolundan, kamyon, otobüs sesleri geliyordu. Uzun bir yolculuğa çıkmışım gibi, oturduğum yerde bu sesleri dinledim. Sonra bilgisayarımı açtım, gün iyice ağarıncaya kadar bu yazıyı yazdım.

Yazı bitti. Artık hayata dahil olmak gerekir dedim ve Alanya’ya indim. Bu yazıyı yayımlamak için Alanya Kalesi’nin eteğindeki Yamaç Kafe’ye gidip oturdum. Karşımda Alanya’nın sırtını dayadığı sıra sıra dağlar, usta bir ressamın fırçasından çıkmış tablo gibi duran ve bana gülümseyen deniz vardı. Bu güzellikleri seyrettim doyasıya. Her şey güzel, her şey sessiz, sakin ve huzurluydu. ‘Hal saridir’, yani bulaşıcıdır derler. Ben de sakin ve son zamanlarda hiç olmadığım kadar huzurluydum. Yaşadığım an’ın doyasıya keyfini çıkardım.

Yaşamı oluşturan doku zamandır. Onun değerini bilmek, bir şeylere, bir yerlere takılmamak, zamanla birlikte akmak, zamanı yaşamak, an’ın hakkını vermek gerekir. Ben de bugün bunu yaptım. Ne dünü düşündüm, ne dün olanlar için üzüldüm, ne de yarınlar için endişelendim.

Yaşadığım bir kaç güne dair bir masal anlattım size. Gerçeğe inanmayanlar masala inanır mı? İnanmaz. Ama öyle de olsa, siz, ‘İnanın bana / Ben / Masallar anlatırım / Bana / Güvenebilirsiniz.