DENEMELER (XLI)

Şarkıcıyı kafese koyabilirsiniz ancak, şarkıyı asla.!’ Franklin D.ROOSEVELT

HABEAS CORPUS HAKKI!

Latince bir deyim olan ‘Habeas Corpus’, İngilizcede ‘You have the body’, Türkçede ‘Sen bir vücuda sahipsin / Senin bir vücudun var / Vücudun senindir’ anlamına geliyor.  ‘Writ of Habeas Corpus’ olarak kullanıldığında ‘Habeas Corpus İhzar Emri’ demek oluyor.  Bu, bir kişinin mahkemeye gelmesini veya getirilmesini isteyen otoritenin, yani yargıcın emrini ifade ediyor. ‘Habeas Corpus’ kavramı etimolojik olarak, yani dilin kökeni bakımından, kralların, muhaliflerini ortadan kaldırmalarının önlenmesi anlamına geliyor.

Kralların zulmünden kaçmak için Kuzey Amerika kıtasına göç eden Püritenler tarafından yeni kıtaya taşınan ‘Habeas Corpus Hakkı’, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ile de tanınmış ve güvence altına alınmıştır. ‘Habeas Corpus Hakkı’ günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nde, tutukluların, eyalet mahkemeleri tarafından haklarında verilen tutuklama kararlarının, anayasanın öngördüğü asgari standartlara ve ilkelere uygun olup olmadığının federal mahkeme tarafından denetlenmesinin talep edilmesi anlamında kullanılmaktadır.

Habeas Corpus Hakkı’nın tanınması, İngiliz Kralı Charles’ın 1628’de ‘Petition of Right / Hak Bildirgesi’ni imzalamaya zorlanmasıyla başlar. Bu bağlamda ‘Hak Bildirgesi’, Kralın, ‘Charter of Liberties / Özgürlükler Şartı’ ile siyasal iktidarın sınırlandırılmasının tarihteki ilk örneği olan ‘Manga Carta’da öngörülen kurallara uymasını sağlamak amacıyla yürürlüğe konulmuştur.

Charter of Liberties/Özgürlükler Şartı’ ise, Kral Birinci Henry tarafından, kralların hukuka bağlı olmalarını sağlamak amacıyla çıkartılan ve ‘hiç kimse hukukun üstünde değildir’ ilkesine dayanan bir fermandır. İngiliz Parlamentosu, Kral Charles’ın büyük mülk sahiplerinden borç para talep etmesi, borç vermeyen mülk sahiplerini herhangi bir suç isnadı olmaksızın tutuklatması, kimi zamanda öldürtmesi ve yanı sıra Kralın bu tasarruflarının Manga Carta’yla güvence altına alınan ‘due process of law / hukuka uygun usul’e aykırı olduğunu gördüğü için ‘Habeas Corpus Hakkı’nın tanınmasını Kraldan talep etmiştir.

Habeas Corpu Hakkı’, yukarıda ifade edilen anlamlarının yanı sıra ve daha geniş olarak, kişiye verilen mahkumiyetin adil olması, verilen cezanın infazında adalet ilkelerinin zedelenmemesi, devletin elindeki mahkuma karşı keyfi, haksız, ezici davranmaması, mahkumun hapishanedeyken bile ceza ve infaz yöntemlerini sorgulamak hakkına sahip bulunması anlamlarına geliyor.

Petition of Right / Hak Bildirgesi’, ‘Charter of Liberties / Özgürlükler Bildirgesi’ ve ‘Bill of Habeas Corpus / Habeas Corpus Bildirgesi’ ile İngiliz Parlamentosu’nun Krala karşı yetkileri artmış, bu bildirgelerde öngörülen ilkeler, günümüzün insan hakları metinlerini ve modern anayasaları etkilemiş ve biçimlendirmiştir.

Gelelim bizim ülkemizdeki uygulamalara. Özelde ‘Ergenokon, Balyoz, KCK, Oda TV’ adıyla sürdürülen soruşturma, kovuşturma ve yargılamalarda, genelde diğer soruşturma, kovuşturma ve yargılamalarda ve özellikle tutuklamalarda uygulanmakta olan usul ve yöntem, bu bağlamda uzunca bir süre, insanların neyle suçlandıklarını, suçlanmalarının dayanağı olan kanıtların ne olduğunu dahi bilmeden tutuklu kaldıkları, masumiyet karinesine aykırı biçimde, suçlanan kişilerden suçsuz olduklarını kanıtlamalarının istenilmesi, yasaya ve hukuka aykırı dinlemeler, benzeri diğer hukuk dışı uygulamalar göz önüne alındığında, insanın aklına hemen şunlar geliyor: ‘Bizim insanlarımızın, bizim devletimizin ve yargı organlarımızın önünde bir İngiliz veya bir Amerikalı kadar değeri yok mudur?

İngilizlerin 1628’de, Amerikalıların 1787’de haksız tutuklamalara ve suçlamalara karşı birey haklarını güvence altına almak için getirdikleri ‘Habeas Corpus Hakkı’nın bizim ülkemizde uygulanabilmesi için daha ne kadar beklememiz ve daha ne kadar çile çekmemiz gerekiyor?

Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla özgürlüklerine kavuşan ‘Balyoz’ isimli davanın sanıkları olan askerlerin yargılanmasına yeniden başlanıldı. Yerel mahkemedeki yargılama aşamasında dinlenilmeleri talep edildiği halde dinlenilmeyen, Yargıtay incelemesi aşamasında bozma nedeni yapılmayan, oysa çok açık biçimde savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olan tanıklar önceki günkü duruşmada dinlenildi.

Bu tanıklardan dönemin Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök verdiği ifade de şunları söylüyor; ‘Ben Balyoz, Çarşaf, Suga, Sakal, Oraj planlarının hiçbirisini duymadım. Balyoz kelimesini ilk kez basından duydum. Özellikle Balyoz çok yabancı geldi. 2003’de Genel Kurmay Başkanıydım. Darbe planlarının yapıldığına dair, bir bilgi bana gelmedi. Göre yaptığım dönemde dedikoduya dayalı duyumlarım oldu. Kulaktan dolma sözler ortada dolaşıyordu. Ama bunlar kimse hakkında soruşturma açılacak, dava açılacak kadar ciddi değildi.

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan diğer tanık Aytaç Yalman verdiği ifade de; ‘O seminerin yapılması emrini ben verdim. Balyoz planına ilişkin istihbarat almadım. Basından öğrendim’ diyor.

Bu ifadeler sonrasında ‘Balyoz’ davasının dayandığı bütün iddialar çökmüş, davanın, davaya konu suçlamaların hukuken ve siyaseten bir değeri kalmamıştır.

Bu dava nedeniyle yıllarca tutuklu kalan ve ‘kaybolan yıllarımı bana geri verin’ diyen insanların kaybolan yıllarını kim geri verecek, nasıl verecek?

Değerli akademisyen Gülriz Uygur, okumanızı tavsiye ettiğim ‘Hukukta Adaletsizliği Görmek’ isimli kitabında, ‘…Görülecek şey: İnsanın görülmesi-Adaletsizliğin görülmesi’ diyor ve yargılama pratiğinde görülmeyenin insan ve adaletsizlik olduğuna vurgu yapıyor.

Adaletin dağıtılmasında asıl olan insanın görülmesi olmakla, Yunan mitolojisinde Uranüs ve Gaia’nın kızı, aynı zamanda adalet ve düzen tanrıçası olan ve ilahi adaletin tecessümü olarak kabul edilen ‘Themis’in, bugüne kadar savunduğumuzun aksine, gözlerinin kapalı değil, açık olması gerektiğini savunmamızın ve bunu talep etmemizin zamanı herhalde gelmiştir.

Zira yargılamayı yapan yargıç, ancak gözü ve vicdanı açık olursa, yargıladığı kişinin yüzünü görebilir. Zira yüz, insanın yüzü silinmez, silinemez. Mahkum da etsen, beraat kararı da versen, öldürsen de, nefret etsen de, içindeki sevgiyi yok etsen de, yüzü yok edemezsin. O yüz, o insanın yüzü bakar durur sana hep.

Onun için Levinas; ‘Başkasının/ötekinin, bendeki başka/öteki düşüncesini aşarak kendini tanıtma biçimine, biz aslında yüz diyoruz. Bu tarz, bakışım altındaki tema veya bir imgeyi oluşturan nitelikler topluluğu gibi art arda sıralanmaktan ibaret değildir. Başkasının/ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar’ diyor ve şunu ekliyor ‘Yüz, çağrısına sağır kalamayacağım ve de onu unutamayacağım, yani onun mutsuzluğunun sorumlusu ol­maktan kaçamayacağım şekilde beni etkisi altına alır.

Evet, yüz! İnsan yüzü, insanın yüzü! Yüze bakmak, yüz yüze bakmak. Adaletin yüzü, adaletsizliğin yüzü. Gülriz Uygur az yukarıda referans olarak verdiğim kitabında yüzle, insan yüzüyle ilgili olarak şunları yazıyor; ‘Masum olmayan bir dünyada yaşıyoruz. İnsanların yüzlerinin unutulduğu, kendi yüzümüzü unuttuğumuz ve değerlerin çok kolayca harcanabildiği bir dünyada … Böyle bir dünyada insanın yüzünü görmek nasıl mümkündür? Gönül gözüyle görmek ne demektir? Hukuk, insanları görünmez kılmaktadır. Kişileri/yüzleri görünmez kılarak kendisi adaletsizliğe yol açan bir kurumun, adaletsizlikleri görmesi mümkün müdür? Mümkünse, hukukta adaletsizlik nasıl ortaya konur? Hakimin, kendi yüzünü unutmadan karşısındakilerin yüzünü görmesi nasıl mümkündür?

Sorular, sorular, sorular. Yanıtsız sorular, yanıtı verilmemiş, verilemeyecek sorular. İnsanın vicdanını rahatsız eden sorular. Oturup düşünmek, kendi yüzümüzü, başkalarının yüzünü, haksızlık yaptığımız insanların yüzünü, hakimin, savcının, avukatın, sanığın, tanığın, davacının, davalının, adaletin yüzünü düşünmek ve herhalde vicdanları yardıma çağırmak gerekir.

Son bir söz, onu da Levinas söylüyor; ‘Yüz, bir insanın yüzü, yakınımın yüzü beni yoksunluğa davet eder. Bana bakar, her şeyiyle bana bakar, hiçbir şeyine kayıtsız kalamam onun.

Yüzü unutmamak, yüze kayıtsız kalmamak gerekir. Zira yüz konuşmaz, konuşamaz, susar, ama çok şey söyler…!