DENEMELER (XLVI)

İnsan her zaman kahraman olmaz, olamaz, ama her zaman insan olabilir, olmalıdır da.’ Francis BACON

İNSAN HAKLARI VE ŞİDDET ÜZERİNE

Geride bıraktığımız yirminci yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik ve katılımcı yönetimlerin kurulmasına tanıklık etti. Bu gelişme ve değişmelere bağlı olarak, demokrasi, hukuk devleti ve bunlara mündemiç olan insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler geçen yüzyılla birlikte egemen retoriğin ve günlük hayatımızın önemli ve vazgeçilmez parçaları haline geldi.

Devlet olsun, ekonomi, piyasa ve hukuk sistemi olsun, iktidarıyla muhalefetiyle siyasi partiler olsun, medya, sivil toplum kuruluşları, diğer kamusal çıkar grupları olsun, toplumsal ve kamusal nitelikteki her türden tartışma platformları  olsun; bütün bunlar, bu alanlarda ve konularda yapılan çalışma ve getirilen düzenlemelerin dağıttığı yararların pasif alıcıları olmaktan daha çok, değişimin aktif  özneleri olarak görülen bireylerin, temel hak ve özgürlüklerinin artırılmasına, insan haklarının evrensel ölçekte kabul edilmesine ve güvence altına alınmasına önemli katkılarda bulundu.

Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın ifade ettiği üzere, kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik gibi temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan hakları, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşır. Siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, her insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu özgürlük ve eşitlik değerlerinin başkalarınca tanınmasını, her türden dış saldırıya karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlaki taleptir. O nedenle insan hakları diğer bütün ahlaki, hukuki, ekonomik ve siyasal taleplerden önce gelir.

Sadece yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de vurgulandığı üzere, ‘insanın insan olarak özündeki onurdan ve bu onurun başkalarıyla eşit olmasından’ kaynaklanır. Bu öz insanın ahlaki doğasıdır.

İnsan hakları, sadece amaçları, önerileri, talepleri, övgüye değer düşünceleri değil, haklara dayanan toplumsal değişim taleplerini de ifade eder. O nedenle bu talepleri, en başta kendi ülkemizdeki siyasal iktidarlar olmak üzere, uluslararası topluma yöneltmemiz ve bu suretle insan hakları standartlarının egemen olduğu bir dünyanın gerçekleşmesine hep birlikte katkıda bulunmamız gerekir. Zira yirminci ve yirmi birinci yüzyılın egemen ideolojisi haline gelen insan hakları, modern toplumun bilinen ve alışıla gelen tehditlerine karşı, kişi onurunu korumak için bugüne kadar geliştirilen en değerli, en yetkin  siyasal ve hukuksal bir kavramdır.

Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin ifadesiyle insan hakları, ‘birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete, devletin menfaatlerine takaddüm etmesi ilkesine dayandırır. Zira insan haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki önceliği ve üstünlüğü vardır ve bu haklar her durumda bireylerin sahipliği ve denetimi altındadır. Bu, bütün bireylerin yalnızca eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını -devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlara ve bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını da ifade eder.’

Yine Donnely’nin yaklaşımı ile insan hakları talebi, ‘burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri, Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görülmemekte, fakat aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem nesnel ve hem de öznel bir zorunluluk olarak görülmektedir.’

Bütün bu nedenler ile insan olarak hepimizin, dünyevi güçlerden ve ülkelerden, özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakkı vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve bunlara cesaretle karşı koymak, sadece insan hakları dernekleri ve aktivistleri için değil, hepimiz için bir görevdir.

İnsanın yaptığı en önemli duygusal devrim, utanma duygusudur’ diyor Marks. Bu bağlamda utanç, ‘duygusal bu devrimi gerçekleştiremeyenlerin yaptıkları bir eylem”dir.  Marks’ın bu maksimini, şiddetin suç olmasının yanı sıra ve daha çok bir utanç olduğuna vurgu yapmak için kullandım. Hem bir suç, hem bir insan hakkı ihlali ve hem de bir utanç olan şiddetin, insanla olan birlikteliği gerçekte kadim bir birlikteliktir. Zira bu birliktelik, kutsal kitaplarda da yer alan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar.

Buna göre, en temel ve vazgeçilmez insan hakkının, aynı zamanda Tanrı bağışı bir hak olan yaşama hakkı olduğu göz önüne alındığında, bu hakkı ilk ihlal eden Kabil’dir. Kabil ile başlayan bu ihlali, geçmişteki bütün zamanlarda ve dünyanın her yerinde insanla birlikte görürüz. İlkel çağlarda avcıların yaşadıkları mağaraların duvarlarına yaptıkları, günlük yaşamlarını anlatan resimlerin neredeyse tamamının şiddet üzerine kurulu olması, bu tespiti doğrulayan en somut göstergedir.

İnsanla şiddet arasındaki bu kadim birliktelik üzerine yapılan incelemeler sonucu getirilen açıklamalar, on dokuzuncu yüzyıl boyunca ağırlıklı olarak biyolojiye dayandırılmıştır. İnsanın bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında şiddetin evrimin doğal bir unsuru olarak kabul edildiği hususu, on dokuzuncu yüzyıl düşüncesine büyük ölçüde egemen olmuştur. Bu bağlamda, bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan Thomas Malthus’un, Charles Darvin’in ‘doğal seleksiyon’ üzerine kurulu olan görüşlerinin dayanağı  biyolojidir.

Yirminci yüzyıla geldiğimizde, bilim insanlarının bu yöndeki çalışmalarını insan davranışları ve toplumsal düzen üzerinde yoğunlaştırmaya başladıklarını görürüz. Bu bağlamda, yirminci yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud, insan aklının çalışma biçimi üzerine yaptıkları çalışmalarda ve oluşturdukları kuramlarında, farklı şekillerde de olsa, şiddet isteğinin insan doğasının içsel bir parçası olduğunu öne sürerler.

Jung’un ve Freud’un dürtü kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilmeleri ve toplumsal deneyimleriyle şiddeti öğrendiklerini, o nedenle şiddetin faili olan insanların, bunun sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Hannah Arendt ‘Şiddet Üzerine’ isimli kitabında, insanların mantık ve akıl sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ifade eder ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Bu açıklamalar bağlamında, bilimsel yönden şiddetin kaynağı, nedeni ve açıklaması her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus, şiddetin insanla olan kadim beraberliğidir. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep vardır, insanla, insanlarla birliktedir ve pek çok şeyin elde edilmesinde başvurulan son derece etkili ve yaygın bir araçtır.

İnsanlar bu etkili aracı, küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini, dillerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşlar, haklı ya da haksız, bölgesel sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış iktidar kavgalarının en etkili silahı olmuştur.

İnsanlık tarihinin yazımladığı en büyük şiddet olan Nazi soykırımı sonucu altı milyon Yahudi, Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistematik biçimde ve devlet desteği ile katledilmiştir. Bu soykırımın tarihini okumak, herhangi bir toplumdaki önyargının, ırkçılığın, her türden nefret söyleminin yol açtığı veya açacağı felaketlerin anlaşılmasına yardımcı olacağı gibi, hakkaniyet, adalet, bireysel kimlik ve tercih, duygusuzluk, duyarsızlık, biat, itaat gibi soruların sorulmasını, tartışılmasını, bu soruların yanıtlarının bulunmasını, çağdaş soykırım örnekleri de dahil olmak üzere her türden şiddetin yol açtığı yıkımların, bu arada ülkemizin de yaşamakta olduğu terör şiddetinin anlaşılmasını sağlar.

Uygarlık tarihini, insanlığın tarihindeki savaşlarda yaşanan şiddet olaylarını hatırlamadan ve bunları nakletmeden anlatmak olanaksızdır. Bu savaşların, çatışmaların, kavgaların bir kısmı, kuşkusuz önemli ve hatta haklı nedenlerden dolayı meydana gelmiştir. Bir kısmının ise, bu nedenlerle anlatılması, makul, kabul edilebilir, haklı ve meşru görülmesi mümkün değildir. Bununla birlikte, yani haklı ya da haksız, meşru veya gayri meşru kabul edilsin, bunların bilinmesinde, temsil ettikleri hakların ve insanların yaptıkları mücadelelerin hatırlanmasında, çok büyük yarar vardır ve bu yarar, bunlardan insan olarak, insanlık olarak gerekli dersleri çıkarmamızdır.

Nitekim Nazi soykırımından çıkarılan dersler, insanları manevi, ahlaki ve insani soruları sormaya, kendilerini, toplumlarını ve sorumluluklarını sorgulamaya yöneltmiştir. O süreçte sorulan sorular, yapılan sorgulamalar sonucu, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları adeta yeniden keşfedilmiş, bütün bu değerler, giderek ulusal ve uluslararası metinler, sözleşmeler ve kabuller haline gelmiştir.

Yaşananlar yaşanmıştır. Yaşananları, yaşanmamış saymak mümkün olmadığı gibi, bunları insanlık tarihinden çıkarmak da mümkün değildir. Ama önemli olan, az yukarıda da ifade ettiğim üzere, şiddet nedeniyle insanların yaşadığı acılardan ders almak ve bunların tekrarına izin vermemektir.

İnsanlık olarak şiddet dolu bir geçmişimizin olması, şiddet dolu bir geleceğimizin olacağı veya olması gerektiği anlamına gelmez. Ama şiddetsiz bir gelecek inşa etmek için, geçmişimizle yüzleşmemiz, insan olarak arınmamız, barışı, insan haklarını, insanların haklarını bilmemiz, bunları tanımamız, savunmamız, içselleştirmemiz, temsil etmemiz, herkese öğretmemiz ve gelecek kuşaklara bütün bu değerleri miras olarak aktarmamız gerekir. Zira daha iyi bir dünyayı ve geleceği yaratmamız, ancak bu şekilde mümkün olur.

Buraya kadar yazdıklarıma, çağdaş Arap edebiyatının temsilcisi, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Necip Mahfuz’dan ödünç aldığım aydınlara yönelik şu çağrı ile son vermek istiyorum: ‘Aydınlar, özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dahilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklı …

Halka, siyasetçilere, başkaca şeylere kızmayı bırakalım, bütün bu konularda sorumluluğu onlara yıkmaktan vazgeçelim, aydın isek eğer, aydın olarak Necip Mahfuz’un söylediklerini yapalım ve o yolda yürüyelim.