DENEMELER (XLIX)
‘Bilen kişiyle dost ol, çünkü seni aydınlatır. Bilgisiz kişiyle dost ol, çünkü sen onu aydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır.’ KONFÜÇYÜS
ORAYA BURADAN GİDEBİLİRSİN!
Geçenlerde bir iş münasebetiyle Çinli bir mühendisle tanıştım. Birlikte yemek yedik, sohbet ettik. Adı Chung, soyadı Liu. Liu Chung.
Çinlilerin aile adlarını, yani soyadlarını, adlarından önce kullandıklarını, kadınların evlendikten sonra eşlerinin değil, babalarının soyadlarını kullanmayı sürdürdüklerini, Çinlilerin ön adlarından daha çok soyadları üzerinde duyarlı olduklarını, soyadlarının itibarını korumaya büyük özen gösterdiklerini Chung’dan öğrendim.
Budist olan Chung, Budist inanç gereği, bir yaratıcının, yani Tanrı’nın varlığına inanmadığını, Sidharta Gautama’nın, yani Buda’nın görüşleri ve anlayışı çerçevesinde gelişen Budizmi, daha çok bir yaşam tarzı, ahlak felsefesi olarak kabul ettiğini söyledi bana.
Budizmin, hayatı ve insanları doğru görmek ve doğru bilmek ile başladığını ifade eden Chung, davranışın bunlardan sonra geldiğini, hem davranışın, hem de bilincin, doğru veya yanlış görmeye ve bilmeye göre şekillendiğini, doğruyu gören ve bilen insanın doğru davranacağını, doğru bilince sahip olacağını anlattı.
Budist olmakla birlikte, Konfüçyüs felsefesine de son derece yakın olduğunu ifade eden Chung, iyi ve ahlaklı insanın, bu insanların yurttaşı olduğu devletlerin, böyle insanlardan oluşan toplumların, hem kendisiyle, hem de tüm dünya ile uyum ve barış içinde yaşayacağını, insancıl bir düzenin kurulmasını savunan Konfüçyüs’un salt o nedenle, benim felsefemin amacı ‘ahlaki varlığımızın tüm dünya düzeniyle uyum içinde olma noktasına erişmesidir’ dediğini söyledi.
Gerek Budist, gerekse Konfüçyüs inançlarının temelde bir aydınlanma arayışı ve anlayışı olduğunu, her ikisinin de, ama daha çok Zen Budizmin, zihnin odaklanması yoluyla deneyimlenen bilgelikle ve sezgisel idrakle ilgilendiğini anlatan Chung, Budizmin zihinden daha güçlü olan sezgiyi ve deneyimsel bilgeliği geliştirdiğini ifade etti.
Devamla şunları söyledi; zihnini gözden geçiren insan, zihninin huzursuz olduğunu görür. Esasen zihin hemen her zaman meşgul ve huzursuzdur. Bu durumda iken zihni sakinleştirmeye çalışmanın bir yararı yoktur. Zihni bir süre kendi haline bırakmak gerekir. Böyle yaptığında zihninin bir süre sonra sakinleşmeye başladığını görürsün. Zihnin sakinleştiğinde sezgilerin açılmaya, ortaya çıkmaya başlar. Bu da seni dünyayı ve insanları daha iyi görme ve şimdiki zamanı, yani an’ı daha çok yaşama ve bundan keyif alma noktasına götürür. Zihnin yavaşlaması ile birlikte içinde bulunduğun zaman, yani an uzamaya başlar. Bu bir disiplindir, öğrenilebilen bir şeydir, ama öğrenmek için çok pratik yapmak gerekir. Bunu öğreten teknik meditasyondur. Bu tekniği öğrenip hayatına uyguladığında, eskisinden çok daha fazla şey görürsün, doğruları görürsün, doğru düşünmeye, doğru davranmaya başlarsın.
Yokluğu savunduğu, varlığı yokluğa indirgediği için Taoizmi nihilist bulan ve o nedenle de Taoizm’e karşı olan Chung, Taoizmin inandığının ve iddia ettiğinin aksine, dış dünyadaki nesnelerin gerçekte var olduğunu, insan olarak bu nesnelere dokunduğumuzu, bunların hayatımızda hep bulunduğunu, Taoculuğun, Çin dini geleneğinin daha çok metafizik içerikli öğretileri üzerine inşa edildiğini, Taoizmi Konfüçyüsçülükten ayıran en önemli özelliğin bu olduğunu anlattı uzun uzun.
Chung’un anlattığı şeyler, benim de az veya çok bildiğim şeyler olmasına rağmen kendisini ilgiyle dinledim.
Chung’dan ayrıldıktan sonra eve gittim. Benim gençlik yıllarımın çok tanınmış Hollywood yıldızlarından olan, alternatif ruhsal hareketlerin en fazla bilineni New Age mistizminin müzmin müridi Shirley MacLaine’nin, Çin ile ilgili anılarını da içeren ‘Oraya Buradan Gidebilirsin’ isimli kitabını açtım, Çin ile ilgili bölümü yeniden okudum.
Shirley MacLaine’nin kitabında anlattığı Çin, 1960’lı yılların Çin’i. O günden bugüne elli yıldan fazla zaman geçmiş. Bu süre içinde Çin çok daha büyüdü, çok daha gelişti. Üretimin, sanayinin ve teknolojinin pek çok alanında dünya devi oldu.
Shirley MacLaine’nin, Çin ile ilgili o tarihlerdeki gözlemleri ve tespitleri, aslında Çin’in bu kadar büyümesinin, gelişmesinin, Çin büyüyüp gelişirken Sovyetler Birliği’nin neden rahmetli olduğunun nedenlerini ve ipuçlarını da veriyor bize.
Shirley MacLaine’i okuyalım;
‘Çinliler neden Ruslardan çok daha mutlu görünüyorlardı? İki ülke de sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ve Karl Marx’ın düşüncelerine sadık kalmışlardı. Buna rağmen 1960’larda orayı ziyaret ettiğimde, Ruslar korkulu, bunalmış ve kuşkucuydular. Fakat çevremdeki Çinliler insanlara güvenen, açık ve canlı insanlardı. Bu basit bir ulusal özellik miydi, yoksa Marksizm’in değişik yorumları mıydı? Çin’e gelmeden önce, “devrim” kelimesinin anlamını bildiğimi ve anladığımı düşünüyordum, fakat burada bir süre bulunduktan sonra, bunun birçok anlamı olan bir kelime olduğunu fark ettim. Çinlilere göre, bu kelime durmadan devam eden değişimin sembolüydü. Çin’de devrim hiç sona ermiyordu, çünkü hayat devamlı bir mücadeleydi. Mao, der Çinliler, “güç kazanmak için devrim yapmadı, devrim yapmak için güç kazandı.” Çinlilerin hayatındaki her şeyle, ekonomi ve tarımdan, insan ilişkilerine kadar her şeyle ilgileniliyordu. Kültür Devrimi durmadan devam eden devrimin şemsiyesi altında gerçekleşmişti. Kültür Devrimi Çin’de, gelecek yirmi yılın hedefi olan insanların değişmesi senaryosunun sadece bir parçasıydı.
Bu muazzam insan deneyimini düşündükçe, Çinlilerin bu kadar kısa zamanda bu kadar çok şeyi başarabildiklerini merak ettim. Ve bu da daha acı veren sorulara neden oldu. Bunun sebebi, diktatörlüklerin demokrasilerden daha iyi ve hızlı işlemesi miydi? Çinliler Lenin’in “proletaryanın diktatörlüğü” terimini, kendi siyasal sistemlerini tanımlamak için gururla kullanıyorlardı. Fakat bütün dünyada, Franco’nun İspanyasından, Sovyetler Birliği’ne kadar her yerde diktatörlük vardı – halkın yada başkalarının diktatörlüğü – ama hiçbiri, Çin’de gördüğüm insan başarısının yanına bile yaklaşamamıştı. Burada başka bir şey var. İnsanlar birbirlerine daha önce hiç görmediğim bir biçimde davranıyorlardı. Çevrede dolaştıkça bunun “özeleştiri seansı” denilen bir teknikten kaynaklandığını gördüm ve anladım…Özeleştiri seansları Çinlilerin hayatının her aşamasında düzenleniyordu. Ailesel düzeyde, devrim komitesi düzeyinde, fabrika düzeyinde, ortaokul, lise, üniversite düzeyinde. Merkez komite ve Mao Tsetung da dahil olmak üzere, 800.000.000 Çinlinin çoğunun haftada birkaç kere özeleştiri yaptığını keşfettim. Bu seanslar sırasında her insan kendi hakkında olduğu gibi başkaları hakkında da ne düşündüklerini söylüyorlardı. Yaygın olan tavır açık ve dürüst, aynı zamanda da nazik ve düşünceliydi. Bu açık ve doğrudan iletişimin sonucu olarak – çoğu acı verici olsa da – hayal kırıklığı, düşmanlık, bastırılan duygular ve korkuda belirgin bir azalma olduğu açıktı. Özeleştiri sürekli olduğu için ve bu yüzden değerler ve tavırlar düzenli olarak incelendiği için, insanlar kendi hareketlerini bekçi köpekleri gibi gözetleyip, kabalık, bencillik yada iletişimsizlik huylarına geri dönmemeye özen gösteriyorlardı. Nezaket ve düşüncelilik tutumları geliştiği için, özeleştiri seanslarına dayanmak insanlara daha kolay geliyordu…Çin’de özeleştiri seanslarının asıl amacı liderlerin dürüstlüğünü korumaktı. Söz konusu liderlerin komünal ya da ulusal düzeyde olmaları bir şeyi değiştirmiyordu. Aslında, en önemli seanslar hakkıyla seçilmiş görevlilerin davranışları üzerinde dönüyordu. Açıkça görülüyordu ki insanlar tarafından arzu edilen dürüstlük işkence ediciydi. Bizim politikacılarımızın bu seanslara nasıl dayanabileceklerini doğrusu merak ettim.’
