DENEMELER (XLXIII)

Ben bir insanoğlu, sen bir dut dalı / Ben babamı, sen ustanı unutma…’ Aşık VEYSEL

USTA OLMAK! BİLGE OLMAK!

Bilgi nedir? Bilge kimdir? Usta kime denir?

Arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamasına rağmen, 2500 yıldan daha fazla bir zamandan bu yana insanlığı etkileyen ve aydınlatan Sokrates’e göre bilgi, ‘kendini bilmek’, yani ‘insanın entelektüel ve ahlaki yönden büyümesi’dir.

Sokrates’in en büyük rakibi Protagoras’a göre bilgi, ‘mantık, dilbilgisi, retorik, yani konuşma sanatı’dır.

Tao ve Zen felsefesine göre bilgi, ‘aydınlığa, bilgeliğe, hikmete giden yol’, yani ‘kendini bilmek’tir.

Doğulu bilge Konfüçyüs’a göre bilgi, ‘neyi, ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilmek’tir.

Bütün bu bilgelerden binlerce yıl sonra yaşamış olan bir diğer bilge, Mussolini’nin yıllarca hapiste tuttuğu, gazeteci, sendikacı, olağanüstü siyaset felsefecisi, İtalyan Marksist Antonio Gramsci, ‘Hapishane Defterleri’ isimli kitabında şunları yazıyor; ‘Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası, insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil- mesidir.’

Bilginin değerini, aynı zamanda bilginin, sevgi gibi paylaşıldıkça çoğaldığını anlatan güzel bir Çin atasözü var. Şöyle diyor Çinliler; ‘Bende bir yumurta olsa, sende de bir yumurta olsa. Sen, sendeki yumurtayı bana versen, ben de, bendeki yumurtayı sana versem, ikimizin de birer yumurtası olur. Ama sen de bir bilgi olsa, bende de bir bilgi olsa, sen, sendeki bilgiyi bana versen, bende, bendeki bilgiyi sana versem, ikimizin de iki bilgisi olur.’

Bilginin değerini bilenlere, neyi, ne zaman, nerede, nasıl söyleyeceğini bilenlere, aydınlığa, hikmete giden yolu bilenlere, kendini bilenlere ve bütün bunları kendi yaşamlarına uygulayabilenlere bilge diyoruz, usta diyoruz.

Zaman denen tren işte geçti; / Ama o ağır demir raylar kaldı; / Geçip gitse de uğultusu trenlerin, / Alnından düşen o soylu ter duruyor Hoca’nın. / O trende birlikte çok yolculuk ettik, / Bana yollar gösterdi; / Kırları, pusudaki tepeleri; / Kale burçlarını, hikmet burçlarını, limanlarını şiirin, / Deniz fenerlerini.’

Bu dizeler şiirimizin ustalarından Gülten Akın’a ait.

Gülten Akın’ın bu güzel, bu anlamlı şiirinde ifade ettiği gibi, hepimizin özel yaşamında olsun, meslek yaşamında olsun, bize ‘yollar göstermiş, kırları, pusudaki tepeleri, kale burçlarını, hikmet burçlarını, limanlarını şiirin, deniz fenerlerini göstermiş’ insanlar vardır. İnsana, insanlara, insanlığa hizmet eden, bilgisini, zamanını, deneyimlerini insanlığa sunan o insanlara usta diyoruz, bilge diyoruz.

O insanlar, pek çok özelliğe sahiptirler, ama iki özellikleri diğerlerinden daha önde gelir. Çalışmak ve düşünmek. Çalışmak, üretmek, kendi emeğiyle geçinmek, kendi kendine yetmek onları özgür kılar; düşünmek, iyi düşünmek, doğru düşünmek, doğru yaşamak ise onlara onur verir.

Onun için ‘Sefiller’de, bağımsız genç bir adamın kendisini geliştirmesini, oldurmasını anlatan Victor Hugo şöyle yazar: ‘… pek çok zenginin sahip olmadığı bu iki zenginliği ona vermiş olduğu için o, Tanrıya şükretmektedir: kendisine özgürlük veren çalışma ve onur veren düşünce.

Şimdi yeri gelmişken, tam da ustalarla, bilgelerle ilgili olan iki anekdotu sizinle paylaşmak istiyorum.

Birincisi şu; Zehir hazırlanırken, Sokrates bir flüt parçası öğrenmeye çalışıyormuş. ‘Az sonra öleceksin, bu senin ne işine yarayacak?’ diye sormuşlar. ‘Ölmeden önce bu parçayı öğrenmeme’ diye yanıtlamış.

Bu anekdotun kıssadan hissesi, öğ­renmenin değeridir. Onun için bildiklerimizi öğreteceğiz, bilmediklerimizi öğreneceğiz, bunun için de kendimize emek vereceğiz. Zira kendimizi sadece böyle oldurabilir, entelektüel ve ahlaki yönden büyümemizi ancak bu şekilde sağlayabiliriz.

İkinci anekdotu ise İlya İzmir Yayınevi tarafından yayımlanan ‘Hayatı Ölçülü Yaşamak‘ isimli kitapta Peter Uffelmann ve Tobias von der Recke şöyle anlatıyorlar; Bir Avrupalı Çin’e gezmeye gider ve Çinli Wu’nun evine konuk olur. Avrupalılardan yana dertli olan Wu, Avrupalıların kendileri dışındaki toplumları anlama ve tanıma konusunda çok fazla istekli olmadıklarını, bu konuda biraz istekli olanların ise son derece yüzeysel bir çaba gösterdiklerini söyler.

Avrupalı bu eleştiriye karşı çıkar ve Wu’dan Avrupa ile Çin’in dünyaya bakışları arasındaki farkı açıkla­masını ister.

Wu konuşmaya başlar ve der ki: ‘İkimizde bir sandalyenin üzerinde rahatça oturuyoruz. Sandalye Çinlilerin icadı değil, aynı zamanda Avrupalıların da kullandığı, onlara da ait olan bir araç. O halde sandalye her iki kültürün de ortak malı. Bir Avrupalı olarak siz, sandalyenin özelliklerini nasıl açıklarsınız?

Avrupalı ne diyeceğini tam olarak bilemez, kem küm eder, sandalye ile insanın beden yapısı arasındaki ilişki üzerine bir iki şey söyler ve sözlerini yemek masasının çevresine dizilmiş olan sandalye ile masanın anlamlı bir birliktelik içinde olduğunu ifade ederek tamamlar.

Wu söylenenlerin doğruluğuna katılır ve devamla: ‘Ama biz Çinliler siz Avrupalılardan farklı olarak bir adım daha ileriye bakarız. Sandalyelerin çoğu hala ahşaptan yapılıyor. Ahşap ormandan elde ediliyor. Daha sonra elden geçiriliyor, uygun parçalar halinde kesiliyor. Sonra sizin söylediğiniz kullanma aşaması geliyor. O aşamaya kadar sandalye daha hala anlamsız, işlevsiz ve cansız bir nesnedir. Anlam, işlev ve canlılık ka­zanabilmesi için, bir insanın yorulduktan sonra onun üzerine oturması, yorgun vücudunu ona emanet etmesi, sırtını sandalyenin arka tarafına dayayarak gevşemesi ve bu suretle sandalyenin nimetinden dolaysız olarak yararlanması, zihni ve ruhu ile onu algılaması gerekir.’ der.

Bunları dikkatlice dinley­en Avrupalı anlamlı bir yorum yapar ve ‘bir sandalyenin imalatındaki asıl marifetin, ona, insanın üzerine oturup dinlenmesine imkan verecek biçimde şekil veren kişiye ait olması gerektiğini’ söyler.

Evet’ der Wu ve sözlerini ‘Herkes bir sandalye yapabilir. Ama bir sandalyenin iyi olabilmesi için, ondan yararlanan kişinin ona bir nimet gözüyle bakması gerekir’ diyerek sürdürür.

Avrupalı, bunun yaşamın diğer alanları için de geçerli olup olmadığını sorar.

Wu sözlerine ‘Tüm alanlar için geçerlidir. Zanaattan felsefeye kadar her alanda geçerlidir’ diyerek başlar ve devamla şunları söyler: ‘Dünyevi uğraşların hedefi kar elde etmek de olabilir, devlet düzeninin tesisi ya da düşmanın yok edilmesi de olabilir. Ama bütün bunların anlamı ve amacı insana yönelik olmalıdır. İnsana hizmet olmalıdır. Onun için bizde, düzenli düşünmenin babası olan Konfüçyüs, küçük bir derenin üzerine bir köprü yapan ve böylece köylülerin yürüme mesafesini kısaltan adamla aynı onuru taşır. Krizantemlere özenle bakan ve böylece gözlerimize mutluluk veren bahçıvana da aynı isim verilir. Bu isim, yaşamın bize hazırladığı gizli nimetlerle ilişkilidir. Böyle bir nimeti keşfedip insanlara sunan, insanlara hizmet eden herkese biz usta deriz.

DENEMELER (XLXII)

‘Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.’ MEVLANA

DİNLE NEYDEN!

Her yılın 2-9 Aralık arasındaki yedi gün, Mevlana Haftası’dır. Onun için Mevlana ile başlayacağım, onunla devam edeceğim.

‘Dinle! Ayrılıklardan nasıl şikayet eder şu ney, ayrılıkları nasıl anlatır, dinle; 

Erkek ve kadın herkes ağlayıp inliyor feryadımdan; ağlayıp inliyor herkes beni kamışlıktan kestikleri gün başladığım feryadımdan…

Özlemimi ifade etmek için bir kalp istemedeyim, ayrılıktan parça parça olmuş, beni anlayacak bir kalp istemedeyim.

Hani vuslat zamanını arar ya aslından uzak düşen kişi, durmadan aslını arar ya hani! …

Her cemaatte ağlamam, her mecliste inlemem bundandır benim… İyilerle dost olmam da, kötülerle düşüp kalkmam da bundandır…

Herkes kendi zannınca dostum oluyordu benim, kendine yakın buluyordu çokları beni…

Ne çare hiç kimse araştırmadı içimdeki sırları, kimse anlamadı ayrılıktan, yalnızlıktan şikayetimi… Oysa sırlarım çığlıklarımdan hiç de uzak değildir benim… 

Keskin bakar görür, dikkatle dinleyen duyar onları. Yazık, yazık ki, her gözde yok o nur, her kulakta yok o dikkat! …

Gizli değildir elbette ten candan ve can tenden gizli değildir. Lakin canı görmek için izin yoktur herkese…

Hava değildir neyden çıkan bu ses, ateştir. Her kimde bu ateş yoksa o kimse yok olsun. Neyin içini yakan da, meyin coşkusunu yaratan da aşk eseridir.

Ney, yârinden ayrılmış olanı teselli eder, yoldaş olur ona, musiki perdelerini yıkar aşığın, sırdaş olur ona…   

Kim gördü ney gibi hem zehri, hem panzehiri; hem derdi, hem dermanı? … Kim gördü ney gibi özlemi, sarmaş dolaş olanı…

Kanlı yoldan söz eder hep ney; aşk yolunun, Mecnun’un gittiği yolun hikayelerini dillendirir hep…

Hani akılsızdır ya sırdaş olan akla, hani zordur ya müşteri bulmak kulaktan gayri dile…

İşte o haldeyiz ki üzüntümüzden günler uzar, sona ermesi gecikir günlerin. Günler mahrumiyetten ve ayrılıktan doğan ateşlerle dost olur, yani ateşlerle, yani yanmalarla geçer gider günler…

Geçip giderse varsın geçip gitsin günler; yok korkumuz ondan… Ey temiz ve mübarek olan, kamil insan sadece sen var ol yeter! …

Balıktan başkası onun suyuna kandı. Günler uzadıkça nasibi olmayanın rızkı gecikti.

Pişkinin halinden ne anlasın ki ham… Öyleyse sözü kısa kesmek gerek vesselam! …’

Okuyanların çok iyi bildiği üzere, yukarıda sunulu dizeler, Yüce Mevlana’nın ölümsüz eseri ‘Mesnevi’nin başında yer alan ve ‘Dinle Neyden’ ismini taşıyan 18 beyittir. Mesnevi’nin özünü oluşturan bu 18 beyit, Mevlana’nın kendi yazdığı tek metindir.

İçinizden kimileri, ‘başka konumuz veya sorunumuz kalmadı da, dinleyecek bir tek ney, okuyacak bir tek – Dinle Neyden – mi kaldı?’ diye düşünebilirler. Onlar okumasınlar ve dinlemesinler. Benim ve benim gibi düşünenlerin esasen onlarla bir işi yoktur. Onlar için ‘sözü kısa kesmek gerekir.

Ama insan olan, insanlığını unutmak istemeyen herkesin, ‘Dinle Neyden’i ara sıra okuması, ara sıra ney dinlemesi gerekir. Zira otuz kırk milyon kamışın içinden bir tane dar boğumlu ve etli kamıştan yapılabilen ney, doğanın insanlara sunduğu nefesli müzik aletleri içinde sesi en güzel, en içli, en duygulu, en hüzünlü olandır.

İnsan sesine en yakın müzik aleti olan ney, insan gırtlağı gibi dokuz boğumdan oluşur. İnsan vücudunda olduğu gibi neyde de dokuz delik vardır. Yani ney insan sesidir, insan olanın sesidir. Onun için insanın, insan olanın, insanlığını unutmak istemeyenin ara sıra ‘ney dinlemesi’,  Yüce Mevlana’nın ‘Dinle Neyden’nini okuması gerekir.

Güzellikleri, iyilikleri bulması ve bilmesi için, nefsini terbiye etmesi, arzularına dur diyebilmesi ve böylece bedenini/varlığını temizleyebilmesi için ‘Dinle Neyden’i okuması, ney dinlemesi gerekir.

Hikmet sahiplerinden biri şöyle anlattı: Kırda bir karga ile leyleğin birlikte koşup uçtuklarını gördüm. Hayret ettim ve aralarındaki ortak özellik nedir diye merakla onları izledim. Sonra yanlarına yaklaşınca gördüm ki ikisi de topal.’ Ney dinleyenlerin, neyin sesiyle insanın, dostluğun, sevginin derinliklerine inebilenlerin, nefsini terbiye edenlerin, ruhunu temizleyenlerin ortak özelliklerine işaret etmek için anlattım Yüce Mevlana’nın bu küçük hikayesini.

Bu insanların bir diğer ortak özelliği de yine Mevlana’ya göre:  ‘Akıl, aşk ve candır. Bu üçü üçgendir. Her derde çare, her yaraya merhemdir.

Akıl, kimi kör inançların veya insanın yolunu şaşırtan ön yargıların değil, işe yaramaz kimi gelenek ve adetlerin hiç değil, sadece ve sadece yaşanan deneyimlerin yol göstericisi ve değerlendiricisidir. Eğer deneyimlerimiz aynı zamanda bilgimiz ve fikirlerimiz ise, ki öyledir, akıl da bunun rehberidir. Onun için Mevlana ‘Fikir ona derler ki bir yol açsın / Yol ona derler ki bir gerçeğe ulaşsın’ der.

Zira aklımız özgürlüğümüzdür, özgür irademizdir, vicdanımızdır, bizim düşünme ve bilme aracımızdır. Kısaca akıl bizi hizaya sokan, yontan, adam eden yetidir. Öyle olduğu için Mevlana şöyle der: ‘İnsan akılla adam olur; Saçı sakalı ağarmakla değil! O talihe, o devlete ümit kılı sığmaz; O devlet, umutla, ricayla bulunmaz. Akıllı kişi dünyanın gamını yemez, nimetini yer. Bilgisizler ise pişmanlık içinde bundan mahrum kalırlar.

Mevlana’nın deyişiyle ‘akıl ona derler ki, bir yol açsın. Yol ona derler ki; Allah’a varsın.’ O yol bizi iyiye, doğruya, güzele, aydınlığa götüren yoldur. O yol dinsel anlamda samimi inanmışlıkla aydınlanan, sıkıntı içindeyken dahi neşeli olma hali olan tasavvuftan beslenen, insanın kendi içsel zenginliğiyle bütünleşen ve güzelleşen ‘Tanrısal Aşk’a giden yoldur.

Nasıl dünyevi aşk iki yalnızlığın değiş tokuş edilmesi, hayatın ve kişisel varoluşun hissedilmesi ise, ‘Tanrısal Aşk’ da yalnızlığımızın sığınağı, korunağı, dayanağıdır. Bilmekten, bulmaktan ve olmaktan oluşan insan hayatının son aşamasıdır. Mevlana’nın dizeleriyle aşk: ‘Anam aşk, babam aşk / Peygamberim aşk, Allah’ım aşk / Ben bir aşk çocuğuyum / Bu aleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim’ demektir, diyebilmektir.

Akılla, aşkla birlikte her derde çare, her yaraya merhem olan ‘can’ kimdir? ‘Can’ insandır. Yani ben, sen o, yani bizleriz. ‘Çok insan gördüm, üzerinde elbisesi yok; çok elbise gördüm, içinde insan yok’ diyor Mevlana. ‘Can’ üzerinde elbisesi olup da içinde insan olmayanlar değildir. Üzerinde elbisesi olmayan ama insan olanlardır.

Çıplak geldik; giyindik, soyunduk, gidiyoruz.’ Gitmeden önce ne mi yapalım? ‘Canında bir can var, o canı ara / Beden dağında bir mücevher var / O mücevherin madenini ara / A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara / Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara’ diyor Mevlana. O halde marifet ‘insan olarak doğmak değil, insan olarak yaşamak ve insan olarak ölmektir.’ ‘Kendini bil-mektir’ Bunlara da ‘can‘ denir zaten!

İtalyan yazar Giovani Papini’nin ‘Gog’ isimli kitabında hayatını anlattığı  Gog, Karun kadar zengin bir adamdır. En büyük hobisi ve merakı yeni ve farklı kuramları yaratan ve geliştiren bilge insanlarla konuşmaktır. Neredeyse bütün servetini bu hobisine ve merakına tahsis etmiştir. Gog’un en fazla ilgisini çeken kuramlardan birisi ‘görecelik kuramı’dır. Bu kuramı öğrenmek için büyük bir servet ödeyerek Einstein ile görüşmeye gider. Kendisinin felsefeden, bilimden, fizikten, kimyadan anlamadığını, binlerce yıllık insan düşüncesinin vardığı en son nokta olan görecelik kuramını öğrenmek istediğini, Einstein’dan bu kuramı anlayabileceği bir dille anlatmasını ister.

Einstein biraz düşündükten sonra ‘Bakın’ der ve şöyle devam eder; ‘Bizim bulduğumuz gerçek sizin anlayacağınız dille şudur; Bir şey kıpırdıyordu.’ Bu yanıt karşısında binlerce dolar ödediği için kazık yediğini düşünen Gog, binlerce yıllık insan düşüncesinin vardığı en son noktanın ‘bir şey kıpırdıyordu’dan ibaret olmasına şaşar ve hayal kırıklığıyla Einstein’ın yanından ayrılır.

Yaşamın kendisi olsun, içerisinde küçücük bir nokta, bir virgül bile olmadığımız evren olsun, onun bir parçası olan doğa olsun, doğadaki her türden madde olsun, hemen her şey sürekli bir akış, bir kıpırdanma, bir yenilenme, bir değişim halindedir. Einstein’ın özlü ifadesiyle evrendeki her şey: ‘bir şey kıpırdıyordu’dan ibarettir.

Bunun bilincinde ve farkında olduğu için ‘Aynı ırmakta iki kere yıkanılmaz’ diyor Anadolulu Heraklit. Daha doğudan Budha şöyle sesleniyor: ‘Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir.’ Çok daha sonra değişimin felsefesini yapan Marks ‘değişmeyen tek şey değişimdir’ diyor. Ve yine çağlar ötesinden bir ses, bir ışık olan, ‘bir şey kıpırdıyordu’nun bilincinde ve farkında olan Mevlana şöyle sesleniyor insanlığa; ‘Şu; hem var, hem yok olan dünyadan / Azar azar yoklar gittiler, varlar geliyorlar / Eski mallar satanların nöbeti geçti / Biz yeni şeyler satıyoruz / Bu pazar bizim pazarımız.

Evet! Eski mallar satanların; yazar, gazeteci ve ekonomist Osman Ulagay’ın ifadesiyle; anlamak değil, sarsılmak isteyenlerin,  aklı başında, kırmayan, dökmeyen, kimseyi yaftalamayan analizlerden, siyasetin özünü oluşturan eleştirel düşünmekten değil, içi boş beylik kimi laflardan hoşlananların, ucuz polemiklerin, fast food tarzı fast düşüncelerin, vurdu mu ses getiren açıklamaların, elini masaya vuranların, kimi manifestoların, kodu mu oturtan bildirilerin, aşama aşama, sindire sindire, içselleştire içselleştire değişmeyi, değiştirmeyi değil, halkın oyuyla iktidara gelmeyi değil, yakıp yıkarak darbe yapılmasını isteyenlerin, dünyada ve Türkiye’de yaşanan değişimlerin hemen hiçbirisinin farkında olmadıkları için yıllardır hep aynı şarkıyı, aynı ezberi tekrarlayanların devri bitti.

Artık yeni şeyler satanların, Mevlana’nın dizeleriyle: ‘Her gün bir yerden göçmek ne iyi/Her gün bir yere konmak ne güzel/Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş/Dünle beraber gitti cancağızım/Ne kadar söz varsa düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım’ diyenlerin devri başladı.

Ama bu yeni şeyler satanların da, ister siyasetçi olsun, ister bürokrat, ister orada burada yönetici olsun, iş adamı veya işçi olsun, gazeteci ya da sade insan olsun, her insanın,  Mevlana’nın dediği gibi olması gerekir, yani:

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol-ması, 

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol-ması,

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol-ması

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol-ması,

Tevazu ve alçak gönüllükte toprak gibi ol-ması,

Hoşgörülükte deniz gibi ol-ması,

Ya olduğun gibi, ya göründüğün gibi ol-ması

gerekir.

Değil ise ne mi olur? Fareler cirit atar ortalıkta ve Mevlana’nın dediği olur en sonunda. Yani;

Dünya harmanından buğday toplayıcılarız biz; fakat kaybolmada topladığımız bütün buğdaylar.

Aklımızı başımıza aldığımız yok hiç. Anlamıyoruz nedense azalan buğdayın ambara giren fareden, şu düzenbaz fareden olduğunu…

Fare ambarımızı delmiş… Ve hile harap etmiş buğdayımızı…

Ey Hak’kı isteyen can! Öncelikle kurtulmanın çaresini ara ambara giren şu fareden, sonra buğday toplamaya çalış…

DENEMELER (XLXI)

Başarı şans işidirinanmıyorsanız başarısızlara sorun.’ Henry FORD / Fatih TERİM

ZAR ADAM!

Kararsızların kararı, işleri şansa, kadere, yani oluruna bırakmaktır. Kararı şansa, kadere, oluruna bırakmak, kişinin, kendisinden kaçması, kararın kendisinde varolan varoluştan kendisini kaçırmasıdır. The Dice Man Zar Adam adlı romanında Luke Rhinehart, tam da işlerini şansa, kadere, yani zara bırakan adamın öyküsünü anlatır.

Romanın kahramanı olan Zar Adam, günün birinde düşünür ve tek bir karar verir. Bu karar, yaşamında vereceği bütün kararları zar atmaya, yani şansa, yani kadere bırakmaktır. Verdiği bu tek ve vazgeçilmez karar sonrasında Zar Adam, yaşamında önemli saydığı konularla ilgili olarak bir seçenekler listesi yapar, karar verme durumunda kaldığı her olayda eline zarı alır, sallar ve atar. Kararlarını zara göre verir.

Zar Adam’ın, verdiği ve uyguladığı bu yöntem konusunda yürüttüğü akıl, kişiliğinin birçok yönünün, ayırt edici diğer nitelikleri tarafından bastırılmış olmasındandır. Zira Zar Adam, kendisini karar vermek zorunda hissettiği her durumda, kararı zara bırakmak suretiyle, bedensel ve ruhsal varlığının hiçbir parçasına varolma fırsatı tanımaz.

Zar Adam, rastlantılarla birlikte gelen mutlak özgürlüğü ve olumsallığı kucaklayan varoluşsal bir kahraman mıdır, yoksa özgürlüklerinden ve olumsallıktan vazgeçen, sorumluluklarından kaçan bir zavallı mıdır?

Zar Adam, bu soruların yanıtını ve kendi kişiliği ile varoluşunun tahlilini sorgulamaktan kaçar, bunu psikologlara, psikoterapistlere bırakır. O nedenle, verdiği her karar ve bunu izleyen her eylemi sonrasında, kendisinden açıklama isteyenlere, ‘ben değil, zar karar verdi’ diye yanıt verir.

Yaşamın sorun çözmek süreci olduğunu, yaşamanın karar vermek, verilen kararların sorumluluğunu bizzat üstlenmekten ibaret bulunduğunu düşündüğümüzde, karar vermekten kaçan, karar vermenin sorumluluğunu başkalarına ya da Zar Adam‘ın yaptığı gibi şansa, kadere, zara bırakan bu anlayışın, tipik bir ‘varoluşsal bozukluk’ olduğunu söylemek, sanırım yanlış ve Zar Adam veya günlük yaşamımızda pek çok örneğini gördüğümüz Zar Adamlara haksızlık olmayacaktır.

Yaşamımız, ancak nasıl yaşayacağımızı kendi seçmemiz ve bu seçimlerimizin mevcut verilerin değerlendirilmesine dayalı, rasyonel seçimler olması durumunda kendimize aittir. Ancak bu koşulla bağımsızdır, özerktir. Zira kendimizi bizzat kendimiz yönettiğimiz takdirde, kötü talih hariç, yaşamımız o zaman keyifli, verimli, üretken ve başarılı olacaktır.

Yapmak istediğimiz şeyi bilmiyorsak eğer, yapmak istediğimiz hiçbir şeyi yapamayız. Arzularımızı, tutum, davranış, eylem, inanç, düşünce, yetenek ve eğilimlerimizi bilmiyorsak eğer, yaşama dair rasyonel hiçbir şeyi tasarlayamayız. İnsanın bağımsız ve özerk olması, diğer bir deyişle kendi kendini yönetmesi, ancak kendisini tanıması ile mümkündür. Zira kendimizi tanımadan, mesleğimiz, dostlarımız, arkadaşlarımız, siyasi tercihlerimiz, evliliğimiz, çocuklarımız konusunda bilgiye ve deneyime dayalı kararlar veremeyiz.

Aklımız, algılayabildiğimiz verilerin kavramlar halinde bütünleştirilmesi yoluyla çalışır. Bu işleyiş, giderek daha büyük bütünleşmeleri sağlar. Böylece, kendine özgü yasaları, işleyişi, aşamaları ve süreçleri bulunan evren hakkında, hayat hakkında, üzerinde yaşadığımız, çalıştığımız, yaşamımızın resmini yaptığımız bir atölye olan tarihsel dünya hakkında, yaşam ve yaşamın sayısız olgu ve olayları hakkında, yaradılış hakkında, varlığın anlamı, hikmeti, yapısı ve karakteri hakkında, kendimiz ve başkaları hakkında, bilginin kendisi ve araçları hakkında, bize bilgi verecek ve yol gösterecek bütünleşmeleri elde ederiz.

İnsanın kendisine ilgi duymasının rasyonel felsefesi olan, aklın insana özgü bir ahlakı bulunduğunu, bunun değer ölçüsünün de insanın yaşamı olduğunu savunan ‘objektivizm’in en içten savunucularından Rus asıllı Amerikalı yazar Ayn Rand’ın özlü biçimde ifade ettiği üzere, bütün bunlar için; varoluşu inceleyen bilim olan ve Aristoteles’in ‘kendiliğinden oluş’ olarak ifade ettiği metafiziğe; insanın kavrama yollarını inceleyen epistemolojiye; felsefenin teknolojisi olan, sadece insan için anlam ifade eden, varoluşun bütünü ile ilgilenen, insanın tercihlerine ve davranışlarına yön veren bir değerler sistemi olan ahlaka; insanın diğer insanlara, yönetenlerin yönetilenlere nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen ve gerçek bir sosyal sistemin ilkelerini tanımlayan siyasete; insan olarak bilincimizi ve duygularımızı besleyen, bizi yumuşatan, incelten, metafiziğe, epistemolojiye ve ahlaka dayalı olarak sanatı inceleyen estetiğe, yani bunların toplamını ifade eden felsefeye gereksinim duyarız.

Luke Rhinehart’ın bize takdim ettiği Zar Adam’ın ve yine yaşamda çok sık  karşılaştığımız Zar Adamların şahsında varoluşsal bozukluğu tanıdık. Peki, ya varoluşsal suçluluk!

Onu da, eserlerinde çağımız insanının korkularını, çaresizliğini, yalnızlığını, kendine yabancılaşmasını ve başkalarıyla olan iletişimsizliğini anlatan Çek asıllı Avusturyalı öykü ve roman yazarı Franz Kafka, ünlü eseri ‘Dava’da anlatıyor.

Kafka’nın, bir sabah yatağında böcek olarak uyanan ‘Gregor Samsa’nın öyküsünü anlattığı ‘Değişim’ isimli öyküsünde olduğu gibi, hemen hemen bir çok yapıtında rastlanan değişim temeli üzerine kurulu olan ‘Dava’ adlı romanının kahramanı banka memuru Joseph K. otuzuncu yaş gününü kutladığı günün sabahında hiç tanımadığı kişilerce uyandırılarak tutuklanır.

Herhangi bir suçu olmamasına rağmen, kendisini savunmak durumunda kalan Joseph K. yargılama sürecinin getirdiği sersemlikle yaşamı üzerindeki denetimini yitirir. Hiç görmediği yargıçlar önünde suçunu itiraf etmesi istenen Joseph K. savunmasında suçsuz olduğunu tekrarlayıp durur. Suçsuzluğunu kanıtlamak için her yolu dener, hemen her makamdan, her kişiden yardım ve destek talep eder. Ama bu çabaları boşunadır.

Girdiği bir katedralde karşılaştığı ve suçsuzluğunu anlatmaya çalıştığı rahip ona inanmaz, bütün suçluların böyle konuştuğunu söyleyerek kendine dönmesini, kendisini ve yaşamını sorgulamasını, kendisiyle yüzleşmesini, kendi kararlarını bizzat kendisinin almasını tavsiye eder.

Gerçekte Joseph K. resmi bir mahkemenin, resmi mahkemede görevli yargıçların karşısında değildir. Aksine bir iç mahkeme, daha doğrusu bir içsel muhakeme ile karşı karşıyadır. Zira suçu varoluşsaldır. Ama o bunun farkında ve ayırtında değildir. O nedenle, bununla yüzleşmekten kaçıp kurtulmak için bir yol olup olmadığını sorar rahibe. Rahip, Joseph K. ya varoluşsal suçlulukla yüzleşmekten kaçınmanın mümkün olmadığını söyler.

Söylediklerinin inandırıcı olmasını sağlamak için ona bir hikaye anlatır. Hikayenin kahramanı olan adam, yargılamaya dahil olmak üzere önüne geldiği kapıda karşılaştığı bekçiye kendisini içeriye alması için yalvarır. Bekçi adamın yalvarmalarını umursamaz, kapıdan içeriye izinsiz giremeyeceğini, ama izin de alamayacağını söyler. Biraz da adama acıdığından olacak, içeriye izinsiz de girebileceğini söyler ve bunun yolunu gösterir. Ama içeride karşılaşacağı her kapıda bir bekçi bulunduğunu, bu bekçilerin kendisinden dahi daha güçlü olduğunu söyleyerek adamı uyarır.

Bu uyarıdan olumsuz etkilenen adam içeriye izinsiz girmeyi denemez ve bekler. Sabırla bekler. İçeriye girebilmek için günlerce, aylarca, yıllarca, hayatı boyunca bekler. Beklemekten bıkmamıştır, içeriye girebilmek için izin alma umudunu yitirmemiştir, ama artık yaşlanmış, sağlığı bozulmuştur. Ölümüne yakın bekçiye merak içinde: ‘Yaşamı boyunca herkes muhakeme edilmeye ulaşmaya çalışır. O halde bugüne kadar neden hiç kimse içeriye girmeye çalışmadı? diye sorar.

Bekçi merak içindeki adama şöyle yanıt verir: ‘Bu kapıdan içeriye senden başka hiçbir kimse giremezdi, zira bu kapı sadece senin için vardı. Ama artık kapıyı kapatıyorum. Joseph K. rahibin anlattığı hikayenin verdiği mesajı, ana fikri anlamaz ve kapıdan içeriye girmek için başkalarından yardım aramaya ölünceye kadar devam eder.

Hem Joseph K. ve hem de rahibinin anlattığı hikayedeki adam suçludur. Sadece, yaşamını kendi ellerine almadığı, kendi hayatını değil, başkalarının hayatını yaşadığı, başkaları için yaşadığı, kendi kararlarını kendisi vermediği, yaşamı boyunca yapmak istediği şeyler için hep başkalarından izin, yardım ve fikir almayı beklediği, kendiliğinden eyleme geçmediği, kendisine tahsis edilmiş olan kapıdan içeriye girmediği için değil; kendisi ile hesaplaşmadığı, kendisini hiç sorgulamadığı, yaptığı hataların sorumluluğunu bizzat üstlenmeyip hep başkalarına üzerine yıktığı, bu hataların ayırtına vararak bunları kendisi için bir yol gösterici olarak görmediği, bütün bunlardan ders almadığı, suçunu kabul etmediği, açılması için önünde yıllarca beklediği kapının, ancak suçunu itiraf etmesi durumunda açılacağını bilmediği için suçludur.

Ne demeli? Yaşamda örnekleri çok olan Joseph K.lara ve Zar Adamlara  söylenmesi gerekenlerden bir tanesini Sokrates söylüyor: ‘Sorgulanmamış bir hayat, hiç yaşanmamıştır.’

Peki! Joseph K.lar ve Zar Adamlar için ne yapmak gerekir? Bu soruyu Amerikalı şair, yazar ve eleştirmen Peter Koestenbaum, ‘Is There An Answer to Death / Ölüme Karşı Bir Yanıt Var mı’ isimli kitabında yazdığı şu dizelerle  yanıtlıyor: ‘Gözyaşlarınızı ölü gibi yaşayanlar için dökün. / Gözyaşlarınızı yaşarken ölenler için saklayın.’ Çünkü siz onlar için gözyaşı dökmekten öte bir şey yapamazsınız. Ancak onlar yapabilirler ise, kendileri için bir şeyler yapabilirler.

Son bir söz, onu da ‘Epik Tiyatro’nun yani ‘Diyalektik Tiyatro’nun kurucusu Alman yazar, şair, tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht, oportünist küçük burjuvalara ithaf ettiği ‘Madem İyisin’ isimli şiirinde söylüyor;

anladık iyisin, / ama neye yarıyor iyiliğin. / seni kimse satın alamaz, / eve düşen yıldırım da /  satın alınmaz / anladık dediğin dedik,/ ama dediğin ne? /doğrusun, söylersin düşündüğünü, / ama düşündüğün ne? / yüreklisin, / kime karşı? / akıllısın, / yararı kime? / gözetmezsin kendi çıkarını, / peki gözettiğin kimin ki? / dostluğuna diyecek yok ya, / dostların kimler? / şimdi bizi iyi dinle: / düşmanımızsın sen bizim / dikeceğiz seni bir duvarın dibine / ama madem bir sürü iyi yönün var / dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine / iyi tüfeklerden çıkan / iyi kurşunlarla vuracağız seni / sonra da gömeceğiz / iyi bir kürekle / iyi bir toprağa.’

 

 

 

DENEMELER (XLX)

Zalim olan zayıflardır. İncelik sadece güçlülerden beklenebilir.’ Leo ROSKİN

DEMEK, KENDİLERİ DELİLER!

1867-1956 yılları arasında yaşayan Fransız filozof ve edebiyat adamı Julian Benda, hakikat duygusunu yitirmekle, siyasi ihtiraslarının güdümünde olmakla, kendilerinin ve temsil ettikleri düşüncenin çıkarlarını korumak adına, kendileri gibi olmayan, kendileri gibi düşünmeyen, kendilerinden farklı olan kişi ve kişilere karşı sonsuz bir kin ve nefret beslemekle suçladığı aydınlar hakkında yazdığı “Aydınların İhaneti” isimli kitabının önsözünde, Tolstoy’la ilgili şu çarpıcı ve gerçekten öğretici anek­dota yer verir: Tolstoy, orduya katıldığında subaylardan, birinin, yürüyüşte sırayı bozduğu gerekçesi­yle bir askeri dövdüğüne tanık olunca subaya, ‘Kendin gibi bir insana bu şekilde davranmaktan utanmıyor musun? Hiç mi İncil okumadın?der. Subay şöyle yanıt verir:‘Peki sen hiç mi Ordu Tüzüğünü okumadın?’

Bu yanıtı, iktidar sahibi olanın vicdanını ele geçirmeye çalışan insanın yüzüne daima bir şamar gibi ineceğini ifade etmekle birlikte, son derece pragmatist bulan Benda, bu görüşünü şu şekilde gerekçelendirir: ‘Maddi şeyleri elde etmeye çalışanların ve insanları maddi şeyleri elde etmeye yöneltenlerin adalete, vicdana ve insafa gereksinimi yoktur.’

Evet! Statüyü hedeflemiş, iktidara odaklanmış olanların, maddi şeyleri elde etmeyi amaçlayanların, insanları maddi şey­leri elde etmeye yöneltenlerin, adalete, vicdana, insafa gereksinimleri yoktur. Adalete, vicdana ve insafa gereksinimleri olmadığı için, bu konumdaki kişiler, başkalarının haklarına ve onurlarına saygılı olmazlar, kendi kişis­el çıkarları için meşru olmayan her dili, hukuki, adil, ahlaki ve etik olmayan, kullanılmasına yasayla izin verilen ya da verilmeyen her türlü aracı kullanırlar. Kendileri ile ilgili olarak anlatacak ve kabul görecek öyküleri, becerileri, yetenekleri, donanımları olmadığı için, yüzeysel bir iftira ve sözel bir şiddet olan hakarete, yalana ve küfre başvururlar.

Ama bu tür iktidar sahiplerinin, iç saikleri, kişilik bozuklukları ve hırslarıyla ilgili gerçek, ne söylerlerse söylesinler, ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini nasıl gösterirlerse göstersinler bir gün mutlaka ortaya çıkar.

Peki! Bu sözel ya da fiziksel şiddete maruz kalan kişi ne yapmalıdır? Kendisine yönelik her türlü çatlak sesi, daha yüksek çıkmasın diye anında boğmaya, bu amaçla yumrukların kafalardan daha becerikli old­uğu ve papazların aklı zincir altında tuttukları dönemin, yani ortaçağın ürettiği şövalye onuru ilkesini mi uygulamalıdır? Yoksa hakaret ve yalanların tıpkı ‘kilise tören alayları gibi hep başladıkları yere geri döndüklerini‘ düşünerek bunları önemsememeli midir?

Görüşleri, soruları, yaptığı tartışmalar nedeniyle sıkça sözel ve hatta fiziksel şiddete muhatap olan ve fakat bütün bun­lara kayıtsız kalan bilge Sokrates, yine bir tartışma sonrasında kendisine tekme atıldığında, bunu olgunlukla ve sabırla sineye çekerken, kendisine şaşıran kişiye, yukarıdaki soruların da yanıtı olan şu sözleri söyler: ‘Beni bir eşek çifteleseydi, onu dava mı edecektim ?’ Yine bir defasında, birisi, ‘Bu adam sana küfür ve hakaret etmiyor mu?’ diye sorduğunda, Sokrates şöyle yanıt verir: “Hayır, çünkü onun söyledikleri bana uymuyor.

Bu türden bir başka yanıtı, flütçü Nikodromos‘tan yediği çok kuvvetli bir tokattan sonra ağzı burnu dağılan ve kan içinde kalan ünlü kinik Krates, üzerinde ‘Nikodromos Yaptı’ yazan küçük bir tabelayı üstüne asıp bütün Atina’yı dolaşarak verir ve doğal olarak tüm Atina’nın saygı duyduğu Krates‘e karşı böylesine bir terbiyesizlikte ve gaddarlıkta bulunan flütçünün üzerine büyük bir utanç lekesi düşer.

Ünlü bir hatip ve aynı zamanda avukat olan, baroda kazandığı başarılarla MS. 12-41 yılları arasında yaşayan Roma İmparatoru Caligula‘yı kızdıran, Neron‘un önce takdirini sonra nefretini kazanan ve onun emri üzerine damarlarını keserek intihar eden, Stoacı felsefenin babalarından SenecaBilgelerin Sabrı Üzerine’ isimli kitabında, hakareti ayrıntılı biçimde ele alıp inceler ve daha sonra ‘Peki bir bilge, kendisine yumruk vurulduğun­da ne yapmalıdır? Yüzüne yumruk vurulduğunda Cato ne yaptı?” diye sorar. Cato‘nun yaptığını: ‘Galeyana gelmedi, yapılan haksızlığın intikamını almadı, almayı da düşünmedi, ama bağışlamadı da, hiçbir şey olmadığını söyledi.’ diyerek anlatır ve şöyle devam eder: ‘Bunu duyanlar, evet, ama onlar bilgeydiler diye bağırmaya başladılar.’ Bağıranlarla ilgili Seneca‘nın yorumu açık ve nettir: ‘Anlaşıldı. Demek, kendileri deliler!

Bütün bu konularda tüm zamanların bilgeleri sanki aynı koronun üyesidirler. Onun için Shakespeare’in  Ham­let’i, ‘Muzip bir konuşma, bir delinin kulağında uyuklar’ der. Aynı şekilde Goethe, iftiradan, hakaretten, yalandan yardım umanlara şöyle seslenir: ‘Etkili olamıyorsun, / Her şey ruhsuz kalıyor / Üzme kendini!/  Bataklığa düşen bir taş / Halkalar oluşturmaz.’ Tanınmış sanat yazarı Alman George Christoph Lichtenberg ise: ‘Bir kafa ve bir kitap çarpışırlarsa ve bir tınlama sesi duyulursa, bu ses her zaman kitaptan mı gelir?’ diye sorar. Ve tabii en sonunda hiç hak etmedikleri halde, hakarete, iftiraya uğradıkları için kırılanlar, incinenler, üzülenler adına Cemal Süreya söz alır ve: ‘Biz kı­rıldık, / Daha da kırılırız. / Kimse Dokunamaz, / Bizim suçsuzluğumuza.’ der.

DENEMELER (XLIX)

Bilen kişiyle dost ol, çünkü seni aydınlatır. Bilgisiz kişiyle dost ol, çünkü sen onu aydınlatırsın. Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır.’ KONFÜÇYÜS

ORAYA BURADAN GİDEBİLİRSİN!

Geçenlerde bir iş münasebetiyle Çinli bir mühendisle tanıştım. Birlikte yemek yedik, sohbet ettik. Adı Chung, soyadı Liu. Liu Chung.

Çinlilerin aile adlarını, yani soyadlarını, adlarından önce kullandıklarını, kadınların evlendikten sonra eşlerinin değil, babalarının soyadlarını kullanmayı sürdürdüklerini, Çinlilerin ön adlarından daha çok soyadları üzerinde duyarlı olduklarını, soyadlarının itibarını korumaya büyük özen gösterdiklerini Chung’dan öğrendim.

Budist olan Chung, Budist inanç gereği, bir yaratıcının, yani Tanrı’nın varlığına inanmadığını, Sidharta Gautama’nın, yani Buda’nın görüşleri ve anlayışı çerçevesinde gelişen Budizmi, daha çok bir yaşam tarzı, ahlak felsefesi olarak kabul ettiğini söyledi bana.

Budizmin, hayatı ve insanları doğru görmek ve doğru bilmek ile başladığını ifade eden Chung, davranışın bunlardan sonra geldiğini, hem davranışın, hem de bilincin, doğru veya yanlış görmeye ve bilmeye göre şekillendiğini, doğruyu gören ve bilen insanın doğru davranacağını, doğru bilince sahip olacağını anlattı.

Budist olmakla birlikte, Konfüçyüs felsefesine de son derece yakın olduğunu ifade eden Chung, iyi ve ahlaklı insanın, bu insanların yurttaşı olduğu devletlerin, böyle insanlardan oluşan toplumların, hem kendisiyle, hem de tüm dünya ile uyum ve barış içinde yaşayacağını, insancıl bir düzenin kurulmasını savunan Konfüçyüs’un salt o nedenle, benim felsefemin amacı ‘ahlaki varlığımızın tüm dünya düzeniyle uyum içinde olma noktasına erişmesidir’ dediğini söyledi.

Gerek Budist, gerekse Konfüçyüs inançlarının temelde bir aydınlanma arayışı ve anlayışı olduğunu, her ikisinin de, ama daha çok Zen Budizmin, zihnin odaklanması yoluyla deneyimlenen bilgelikle ve sezgisel idrakle ilgilendiğini anlatan Chung, Budizmin zihinden daha güçlü olan sezgiyi ve deneyimsel bilgeliği geliştirdiğini ifade etti.

Devamla şunları söyledi; zihnini gözden geçiren insan, zihninin huzursuz olduğunu görür. Esasen zihin hemen her zaman meşgul ve huzursuzdur. Bu durumda iken zihni sakinleştirmeye çalışmanın bir yararı yoktur. Zihni bir süre kendi haline bırakmak gerekir. Böyle yaptığında zihninin bir süre sonra sakinleşmeye başladığını görürsün. Zihnin sakinleştiğinde sezgilerin açılmaya, ortaya çıkmaya başlar. Bu da seni dünyayı ve insanları daha iyi görme ve şimdiki zamanı, yani an’ı daha çok yaşama ve bundan keyif alma noktasına götürür. Zihnin yavaşlaması ile birlikte içinde bulunduğun zaman, yani an uzamaya başlar. Bu bir disiplindir, öğrenilebilen bir şeydir, ama öğrenmek için çok pratik yapmak gerekir. Bunu öğreten teknik meditasyondur. Bu tekniği öğrenip hayatına uyguladığında, eskisinden çok daha fazla şey görürsün, doğruları görürsün, doğru düşünmeye, doğru davranmaya başlarsın.

Yokluğu savunduğu, varlığı yokluğa indirgediği için Taoizmi nihilist bulan ve o nedenle de Taoizm’e karşı olan Chung, Taoizmin inandığının ve iddia ettiğinin aksine,  dış dünyadaki nesnelerin gerçekte var olduğunu, insan olarak bu nesnelere dokunduğumuzu, bunların hayatımızda hep bulunduğunu, Taoculuğun, Çin dini geleneğinin daha çok metafizik içerikli öğretileri üzerine inşa edildiğini, Taoizmi Konfüçyüsçülükten ayıran en önemli özelliğin bu olduğunu anlattı uzun uzun.

Chung’un anlattığı şeyler, benim de az veya çok bildiğim şeyler olmasına rağmen kendisini ilgiyle dinledim.

Chung’dan ayrıldıktan sonra eve gittim. Benim gençlik yıllarımın çok tanınmış Hollywood yıldızlarından olan, alternatif ruhsal hareketlerin en fazla bilineni New Age mistizminin müzmin müridi Shirley MacLaine’nin, Çin ile ilgili anılarını da içeren ‘Oraya Buradan Gidebilirsin’ isimli kitabını açtım, Çin ile ilgili bölümü yeniden okudum.

Shirley MacLaine’nin kitabında anlattığı Çin, 1960’lı yılların Çin’i. O günden bugüne elli yıldan fazla zaman geçmiş. Bu süre içinde Çin çok daha büyüdü, çok daha gelişti. Üretimin, sanayinin ve teknolojinin pek çok alanında dünya devi oldu.

Shirley MacLaine’nin, Çin ile ilgili o tarihlerdeki gözlemleri ve tespitleri, aslında Çin’in bu kadar büyümesinin, gelişmesinin, Çin büyüyüp gelişirken Sovyetler Birliği’nin neden rahmetli olduğunun nedenlerini ve ipuçlarını da veriyor bize.

Shirley MacLaine’i okuyalım;

Çinliler neden Ruslardan çok daha mutlu görünüyorlardı? İki ülke de sosyalist devrimi gerçekleştirmiş ve Karl Marx’ın düşüncelerine sadık kalmışlardı. Buna rağmen 1960’larda orayı ziyaret ettiğimde, Ruslar korkulu, bunalmış ve kuşkucuydular. Fakat çevremdeki Çinliler insanlara güvenen, açık ve canlı insanlardı. Bu basit bir ulusal özellik miydi, yoksa Marksizm’in değişik yorumları mıydı? Çin’e gelmeden önce, “devrim” kelimesinin anlamını bildiğimi ve anladığımı düşünüyordum, fakat burada bir süre bulunduktan sonra, bunun birçok anlamı olan bir kelime olduğunu fark ettim. Çinlilere göre, bu kelime durmadan devam eden değişimin sembolüydü. Çin’de devrim hiç sona ermiyordu, çünkü hayat devamlı bir mücadeleydi. Mao, der Çinliler, “güç kazanmak için devrim yapmadı, devrim yapmak için güç kazandı.” Çinlilerin hayatındaki her şeyle, ekonomi ve tarımdan, insan ilişkilerine kadar her şeyle ilgileniliyordu. Kültür Devrimi durmadan devam eden devrimin şemsiyesi altında gerçekleşmişti. Kültür Devrimi Çin’de, gelecek yirmi yılın hedefi olan insanların değişmesi senaryosunun sadece bir parçasıydı.

Bu muazzam insan deneyimini düşündükçe, Çinlilerin bu kadar kısa zamanda bu kadar çok şeyi başarabildiklerini merak ettim. Ve bu da daha acı veren sorulara neden oldu. Bunun sebebi, diktatörlüklerin demokrasilerden daha iyi ve hızlı işlemesi miydi? Çinliler Lenin’in “proletaryanın diktatörlüğü” terimini, kendi siyasal sistemlerini tanımlamak için gururla kullanıyorlardı. Fakat bütün dünyada, Franco’nun İspanyasından, Sovyetler Birliği’ne kadar her yerde diktatörlük vardı – halkın yada başkalarının diktatörlüğü – ama hiçbiri, Çin’de gördüğüm insan başarısının yanına bile yaklaşamamıştı. Burada başka bir şey var. İnsanlar birbirlerine daha önce hiç görmediğim bir biçimde davranıyorlardı. Çevrede dolaştıkça bunun “özeleştiri seansı” denilen bir teknikten kaynaklandığını gördüm ve anladım…Özeleştiri seansları Çinlilerin hayatının her aşamasında düzenleniyordu. Ailesel düzeyde, devrim komitesi düzeyinde, fabrika düzeyinde, ortaokul, lise, üniversite düzeyinde. Merkez komite ve Mao Tsetung da dahil olmak üzere, 800.000.000 Çinlinin çoğunun haftada birkaç kere özeleştiri yaptığını keşfettim. Bu seanslar sırasında her insan kendi hakkında olduğu gibi başkaları hakkında da ne düşündüklerini söylüyorlardı. Yaygın olan tavır açık ve dürüst, aynı zamanda da nazik ve düşünceliydi. Bu açık ve doğrudan iletişimin sonucu olarak – çoğu acı verici olsa da – hayal kırıklığı, düşmanlık, bastırılan duygular ve korkuda belirgin bir azalma olduğu açıktı. Özeleştiri sürekli olduğu için ve bu yüzden değerler ve tavırlar düzenli olarak incelendiği için, insanlar kendi hareketlerini bekçi köpekleri gibi gözetleyip, kabalık, bencillik yada iletişimsizlik huylarına geri dönmemeye özen gösteriyorlardı. Nezaket ve düşüncelilik tutumları geliştiği için, özeleştiri seanslarına dayanmak insanlara daha kolay geliyordu…Çin’de özeleştiri seanslarının asıl amacı liderlerin dürüstlüğünü korumaktı. Söz konusu liderlerin komünal ya da ulusal düzeyde olmaları bir şeyi değiştirmiyordu. Aslında, en önemli seanslar hakkıyla seçilmiş görevlilerin davranışları üzerinde dönüyordu. Açıkça görülüyordu ki insanlar tarafından arzu edilen dürüstlük işkence ediciydi. Bizim politikacılarımızın bu seanslara nasıl dayanabileceklerini doğrusu merak ettim.              

 

 

 

 

DENEMELER (XLVIII)

Acı çekip düşünen insanlıkla, düşünerek acı çeken insanlığa adanmıştır’ Karl MARKS

MARKS’I ANLAMAK, ANLAMAK İÇİN DE MASUM OKUMAK GEREKİR

Berlin Duvarı’nın yıkılmasından, Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Marks ve Marksizm de eski gücünü, sihrini, albenisini yitirdi. Bugün Batı’da veya doğuda, ya da dünyanın başkaca yerlerinde, insanlar, Popperci, Kantçı, Platoncu, göstergebilimci, yapısalcı, çevreci, feminist, liberal, muhafazakar ya da varoluşçu olabiliyor, ama artık Marksist olmuyor.

Oysa Marks ve Marksizm, rahmetli Sovyetler Birliği’nin, orada uygulanan ve sonu kötü biten, siyasal, sosyal ve ekonomik politikaların babası olmadığı gibi sorumlusu da değildir. Ama ne yazık ki, yapılan olumsuz propagandalar, manipülasyonlar sonucu oluşturulan genel algıya göre, bütün bunlardan dolayı sorumlu olan Marks ve Marksizmdir.

Gerçekte Marks bu dünyadan ayrılıp giderken, yazdıklarını, yaptıklarını, söylediklerini, özetle ürettiklerini beraberinde götürmemiş, bütün bunları insanlığa armağan etmiştir. Onun armağan ettikleri, insanlara, ekonomistlere, ekonomi bilimine, sosyolojiye, sosyologlara, daha hala yol gösteren, rehberlik eden inanılmaz zenginlikte bir hazinedir. Onun ekonomi, felsefe, sosyoloji gibi alanlarda getirdiği çözümleme yöntemleri ve araçları, günümüzde daha hala kullanılmaktadır.

Örneğin günümüzde hala aşılamamış olan en büyük eseri ‘Kapital’ ekonomi konusunda bir başyapıttır. Her türlü övgüye değer ve insanın insanı sömürmesinin akılcı ve bilimsel bir anlatısı olan bu büyük eserinde Marks; Adam Smith ve David Ricardo’nun zenginliği yaratan değerin ‘iş değer’ olduğuna ilişkin görüşlerine, ‘işçi iş gücünü satar, onun iş gücünü kullanan da, kar adı altında fazladan bir değer elde eder’ diyerek ‘artı değer’ kavramını eklemiştir.

Yine günümüzde sosyologlar, psikologlar ve ekonomistler tarafından işlenen ve geliştirilen ‘yabancılaşma’ kavramını ilk kez telaffuz eden Marks’tır. Marks bu kavramla, insanın doğadan kopmak suretiyle kültürel ve toplumsal yönden kendisine ayrı bir doğa kurmak anlamında doğaya yabancılaşmasını; ve aynı zamanda kapitalist üretim ilişkilerinin, bu ilişkilerin oluşturduğu kapitalist pazar ekonomisinin ve toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmayı, yani insanın kendi doğasına yabancılaşmasını ifade eder.

Bu ikinci tür yabancılaşma, insanın kendi emeğine, kişiliğine, başka insanlara, hayata, dünyaya yabancılaşması olup, bu da ciddi psikolojik, sosyolojik, ekonomik sorunları beraberinde getirir. İnsan makineleşir, maddeci, bencil ve çıkarcı olur, insani bir takım duygularından ve özelliklerinden uzaklaşır, kapitalist sistemin ve pazar ekonomisinin işleyen ya da işlemeyen çarklarından birisi haline gelir.

Günümüzde pek çok insanın yaşadığı sıkıntıları, içinde bulunduğu bunalımı, kendisini kuşatan depresyonu aşmak için Prozac, Depreks, Fulsac, Florak, Zedprex, Cipram gibi zihni tatile çıkaran mutluluk haplarını kullanmasının nedeni, insanın, Marks’ın tanımladığı anlamda kendisine, çevresine, ilişkilerine, emeğine yabancılaşmasıdır.

Onun için Marks’ı yeniden okumak, Louis Althusser’in deyimiyle ‘masum okumak’, yani önyargılı okumamak gerekir.

Evet, sadece kendi zamanının tanığı değil, sonraki zamanların da en önemli ve etkili figürü olan Marks’ın, biyografisini yazan Fransız akademisyen Bernard Cottret’e göre ‘sanayi devriminin çağdaşı bir 19.yüzyıl hümanist burjuvası’, yani burjuvazinin çocuğu olan ve fakat burjuvazinin yarattığı kapitalizmi reddederek onun anti-tezi Marksist öğretiyi kuran, romantizm ile devrim arasında bir yaşam süren Marks, insan olarak, eş olarak, baba olarak nasıl bir kişidir?

Almanya’nın üzüm bağları ve şaraplarıyla ünlü Treves kentinde doğan Marks, her Treves’li gibi şarabı seven ve bu sevgisini ‘ben de biraz Luther gibiyim, şarap sevmeyen adamın büyük işler başaramayacağına inanırım’ sözcükleri ile son derece içten ve sıcak bir şekilde ifade eden bir insandır.

Sanata, destanlara özel ilgisi olan, antik çağa hayranlık duyan Marks, ‘Barut ve kurşun çağında Aşil olabilir mi? Ya da, günümüzün yayıncılık düzeniyle İlyada?’ diye sorar ve bu konudaki kişisel değerlendirmesini ise şu şekilde yapar; ‘Zorluk, Yunan sanatı ve destanının toplumsal gelişmenin belirli biçimlerine bağlı olduğunu anlamak değildir. Zorluk şuradadır: Sanat ve destan bize estetik neşe sağlar, keyif verir, bazı yönleriyle de kural hükmünde olup, bizim için erişilmez örnekler oluşturur.

Demokritos ve Epikuros’da Doğa Felsefesi Farkı, MÖ III’ isimli kitabında, ‘Felsefe, Prometheus’un inancını; tüm Tanrılardan nefret ediyorum deyişini kendisine mal etmiştir. Bu deyiş, inancın kendisi olup, insan tarafından ulaşılan kendi bilincinde olmayı en yüce Tanrısallık olarak kabullenmeyen yerdeki ve göklerdeki tüm Tanrılara karşıdır… Prometheus felsefi takvimin en asil ermişi ve şehididir’ diyen Marks, Prometheus’un kahraman kişiliğinde aslında kendisini tanımlar, kendisini Prometheus ile özdeşleştirir. Zira o da tıpkı Prometheus gibi felsefi takvimin en asil ermişi ve şehididir.

Damadı Paul Lafargue, ‘Prometheus; zincirlere vurulmuş, bağrı akbabalarca delik deşik edilen bu eğilip bükülmez, asla evcilleştirilmez Titan, o haliyle bile Zeus’u tehdit ediyordu, Gökyüzünden ateşi gizlice çalıp insanlara metal işlemesini öğrettiği için de eski ve yeni mitolojilerin ateşin bulunmasına ilişkin şiirsel ve kahraman kişiliği oldu’ diye yazarken, aslında kayınpederi Marks’a gönderme yapmakta, bu bağlamda Marks ile Prometheus arasındaki benzerliğe işaret etmektedir.

Bazen öfkeli, bazen neşeli, hemen her zaman aykırı, aksi ve asi olmasının yanı sıra son derece romantik olan Marks, eşi bulunmaz zenginlikte bir düş gücüne ve mizah duygusuna sahiptir.  Aynı zamanda çok da iyi bir şair olan Marks, gençliğinde son derece güzel edebi şiirler yazmıştır. Yazılarındaki akıcılık da şairliğinden gelir. Ama herhalde kendi istediği ve kaderi de öyle geliştiği için şair olarak değil, filozof olarak ünlenmiş ve en güzel eserlerini de felsefe, ekonomi ve sosyoloji konularında vermiştir.

Peki, Marks eş olarak nasıl bir insandır? Marks, karısı Jenny ile bir aşk evliliği yapmış ve hayatı boyunca eşine olan sadakatini ve aşkını korumuştur. Alman romantizminin geleneğine bağlı kalarak, eşine şiirler yazmış, bu şiirlerde ‘gökleri, yeryüzünü, ormanları, fırtınaları, yıldızları, Schubert’in melodilerini  terennüm ve bunları eşine armağan etmiştir.’

Hepimizin bildiği üzere, Sigmund Freud’un kurucusu olduğu psikanalitik kurama göre, ‘karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden olan ebeveyni saf dışı etme konusunda, çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamına Oidipus kompleksi’ deniyor.

Bu komplekse göre kız çocuğu babaya, erkek çocuğu da anneye düşkündür. Bu sadece çocuklar için böyle değil, anne ve babalar için de böyledir. Yani babalar kız çocuklarına, anneler de erkek çocuklarına daha düşkündürler.

Freud’un kuramı, insanlık tarihinin sadece belli bir dönemi için değil, tüm zamanlar için; belli toplumlar ve coğrafyalar için değil, tüm toplumlar ve insanlık coğrafyasının neredeyse tamamı için; bir kısım çocuklar için değil, hemen hemen tüm çocuklar için geçerli ve doğrudur.

Ne Marks, ne de kızları Freud’un kuramının istisnası değildirler. Bu bağlamda, Marks kızlarına son derece düşkün bir babadır, kızları da babaları Marks’a düşkündür. Bernard Cottret’e göre Marks’ın kızlarıyla olan ‘pater families / aile babası’ ilişkisi son derece hassas bir ilişkidir.

Hemen her babanın sahip olduğu bu hassasiyeti Marks, biraz hovarda ruhlu bulduğu damadı Lafargue’a, 1866 yılının Ağustos ayında yazdığı aşağıdaki mektubunda ifade eder. Bu mektupta yazılanlar, Marks’ın, hem kızlarına olan düşkünlüğünü, hem de yaşadığı zamanın değerlerine son derece bağlı, gerek kız babası olarak, gerekse kadın erkek ilişkilerinde ne kadar muhafazakar olduğunu göstermektedir.

Şimdi hep beraber mektubu okuyalım;

Sevgili Lafargue,

Şu saptamaları yapmama izin verin:

Kızımla ilişkinizi sürdürmeye devam edecekseniz, sizin “kur yapma” yönteminizi tekrar gözden geçirmek gerekiyor. Bildiğiniz gibi henüz kararlaştırılmış bir durum söz konusu değil, her şey eğreti. Kızım her ne kadar nişanlınız konumundaysa da, bu tür işlerin uzun soluklu işler olduğu unutulmamalıdır. İki aşık aynı yerde uzun süre birlikte oturduklarında zorlu ve çetin sınavlara dayanmak zorunda kalırlar, tümüyle kendi aralarında kalması gereken yeni alışkanlıklar edinirler.

Bir hafta gibi kısa bir süre içerisinde tavırlarınızın bir günden diğerine değişmesini kaygıyla izliyorum. Bana göre gerçek aşk, bir aşığın sevdiğine karşı gösterdiği ılımlılıkla, hatta onun üzerine titremesiyle kendini gösterir. Gerçek aşkta yersiz teklifsizliklere, tutkunun olur olmaz biçimde sergilenmesine asla yer yoktur. “Ne yapayım, ben böyleyim”, diyorsanız, ben de kızımla aranızdaki ilişkide aklımı kullanmak durumunda kalırım. Kızımı eğer çevremize uygun biçimde sevmeyi bilmiyorsanız, kendi isteğinizle uzaktan sevmeyi becerin.

Laura’yla olan ilişkinize kesin bir çözüm getirmeden önce, sizin ekonomik durumunuzu bilmek zorundayım. Kızım sizin ne tür işlerle uğraştığınızı bildiğimi sanıyor. Ama yanılıyor. Bu meseleyi masaya yatırmadıysam, bunu sizin yapmanız gerektiğine inandığım için yapmadım.            

Tüm varımı devrimci mücadele uğruna harcadığımı biliyorsunuz. Buna pişman değilim. Her şeye yeniden başlama olanağına sahip olsam, yine aynı şeyleri yapardım. Ama evlenmezdim. Annesi gibi kayalıklara bindirmemesi için kızımla ilgili olarak elimden gelen her şeyi yapacağım. Bu ilişki onayım (bu da benim zaafım) ve kızıma karşı olan tutumunuza dostluğumun katkısı olmaksızın asla bir sona ulaşmayacağına göre, omuzlarımda ağır bir sorumluluk var demektir.

Sizin bugünkü durumunuza gelince; özel olarak peşlerinden koşmamama karşın bana ulaşan bilgilere göre hiç de iç açıcı değil. Ama bunun üzerinde duracak değilim. Genel durumunuza baktığımızda hala bir öğrenci olduğunuzu biliyorum. Fransa’daki geleceğinizin Liege olayı nedeniyle yarı yarıya engellendiğinin, İngiltere’ye alışmanız gerektiğinin, bu bağlamda bunun çok önemli olduğunun, ancak dilinizin hala yetersiz kaldığının, en iyi olasılıkla bile önünüzdeki şansların sorunlar içereceğinin de farkındayım.

Sizinle ilgili gözlemim, çok istemenize ve uğraşmanıza karşın sizin doğuştan bir emekçi olmadığınızı ortaya koyuyor. Bu koşullar altında, kızımla bir yaşamı sürdürebilmeniz için dışarıdan destek almanız gerekmektedir.

Ailenize gelince; bu konuda herhangi bir bilgi sahibi değilim. Yardımcı olmak konusunda bir takım kolaylıklara sahip olduklarını varsaysak bile, bu durum size gerçekten yardımcı olacaklarını kanıtlamaz. Kaldı ki, nişanlanmanızı nasıl değerlendirdiklerini de bilmiyorum.

Tekrarlıyorum; tüm bu konularda aydınlatılmaya ihtiyaç duymaktayım. Öte yandan, gerçekçi bir insan olarak siz de kızım için zorlu bir yaşam isteyemezsiniz. Olumlu bir insan olarak duygusal hareket etmek istemeyecek iseniz, kızımın aleyhine lütfen duygusallık yapmayın oğlum.

Bu mektupla ilgili olarak her türlü yanlış anlamayı önlemek üzere, eğer hemen bugünden bir evlilik kararı almak niyetindeyseniz, bunun gerçekleşmeyeceğini bildirmek isterim. Kızım teklifinizi reddedecektir. Zaten ben de böyle bir karara karşı çıkarım. Evlilik kararı almadan önce adam olmak durumundasınız, sizin ve kızımın önünde bunu görebileceğimiz uzun bir zaman var.

Bu mektubun ikimiz arasında bir sır olarak kalmasını dilerim. Yanıtınızı bekliyorum. Sevgiyle.’

DENEMELER (XLVII)

Kör olmaktan daha kötü olan tek şey, görebilip de, görüşü olmamaktır.’ Helen KELLER

ENGELLİ OLMAK!

Benim halalarımdan bir tanesi, rahmetli babamın en sevdiği kardeşi, anne baba bir tek kardeşi rahmetli Elmas Halam’dır. Küçüktük, ablamla beraber köye, Akören’e giderdik. Konuşma, duyma, biraz da zekâ engelli olan Elmas Halam, bizi sırtında taşır, bizimle oyun oynar, ablamı ve beni yere göğe sığdıramazdı. İkimizi eşeğe bindirir, bağa, bostana götürürdü. Gözleri pırıl pırıl, bakışları anlam doluydu. Belki de konuşamadığı için, sevgisi de, içtenliği de gözlerinden okunurdu. Duygularının temizliğini, ruhunun güzelliğini gözleriyle anlatırdı adeta. Benim engelliler dünyası ilk tanışmam, rahmetli Elmas Halam ile başladı.

İrlanda’nın dünya edebiyatına sunduğu, önemli isimlerden birisi de Christy Brown’dur. Ben, Brown’u ilk kez ‘Sol Ayağım’ isimli kitabıyla tanıdım ve sevdim. Sonra diğer kitaplarını da okudum. Ama beni en çok etkileyen kitabı ‘Sol Ayağım’ oldu.

Sol Ayağım’, Dublinli bir duvarcının çocuğu olarak dünyaya gelen, beyin felci kurbanı olduğu için konuşamayan, sol ayağı dışında vücudunun hiçbir uzvuna hükmedemeyen, ama inanılmaz zenginlikte bir hayal gücüne, son derece duyarlı ve temiz bir kalbe, engelsiz, berrak bir akla sahip olan Christy Brown’nun kendi yaşam öyküsüdür.

Merhamet değil, kalpten kalbe atlayan rüzgarımsı bir ruhun, gurur ruhunun içine girmek istiyorum’ diyen Christy Brown, kullanamadığı ellerinin ve parmaklarının yerine ikame ettiği sol ayağıyla yazdığı kitabında, kendi farkındalığını, duygularını, dünyasını şu şekilde ifade eder; ‘Artık kendimden kaçamıyordum; bunun için fazlasıyla büyüktüm. Her geçen gün, aileden birileri büyüyüp, benim için garip bir biçimde kendilerine yeten yetişkinler oldukça, kendi varlığımın kısıtlayıcılığını, sıkıcılığını ve darlığını hissediyordum. Etrafımdaki her şey, birer faaliyet, çaba ve büyüme işaretiydi. Herkesin yapacağı bir şeyler vardı; zihinlerini ve ellerini meşgul edecek ve yaşamlarını dolduracak bir şeyler, yaşamlarını bir bütün yapan ilgi alanları, faaliyetleri ve amaçları vardı, enerjilerini doğal bir görünüm ve doğal bir dışavurumla kullanıyorlardı. Benim sadece sol ayağım vardı. Hayatım, yüzüm duvara dönük olarak atıldığım, dışarıdaki büyük dünyadan gelen sesleri ve hareketleri duyduğum, fakat kardeşlerim veya tanıdığım diğer insanlar gibi kıpırdayıp, dışarıya çıkıp, kendi yerimi alamadığım, karanlık, dağınık bir köşeye benziyordu. Aynı şeyleri düşünerek, aynı şeyleri hissederek, aynı şeyler için üzülerek dar bir yolda yürüdüğümü hissediyordum. Kapatılmış, ilişkisi kesilmiş ve susturulmuştum. Hayal kırıklığıyla biten çabalar, küçük, dar düşünceler dışında hiçbir şeyim yoktu.

Sol Ayağım’ benim engelliler dünyasıyla üçüncü kez buluşmamdır. Bu buluşmadan çok önce, daha henüz on bir, on iki yaşlarında iken, bebekliğinde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu önce görme ve işitme, bir süre sonra da konuşma yetisini yitiren, ama buna rağmen yüksek öğrenimini tamamlayarak kendisini görme ve işitme engelli insanlara adayan Helen Keller’in kendi yaşamını anlattığı ‘Benim Yaşam Hikayem’ isimli kitabı başta olmak üzere, diğer bütün kitaplarını okumuş, Helen Keller hakkındaki ‘The Miracle Worker’ filmini seyretmiş, biraz bunların, biraz kendi kişilik özelliklerimin etkisiyle ve en önemlisi zaman içinde geliştirdiğim empati yeteneğimle kendimi engellilere hep yakın hissetmişimdir.

Bir mutluluk kapısı kapanırsa öteki açılır, ama kapalı kapıya o kadar uzun bakakalırız ki, açılan kapıyı görmeyiz’ diyen Helen Keller ile bizi tanıştıran ve buluşturan Kolejde hazırlık sınıfında iken, İngilizce hocamız olan Avustralyalı Mrs. Barber idi.

Baro başkanı olduğumda, kendimi yakın hissettiğim bu insanlar için bir şeyler yapmam gerekir diye düşündüm ve arkadaşlarımla birlikte çok şey yaptım.

Engellilerden kastım, elbette görme, konuşma, işitme, başkaca organ eksikliği gibi fiziksel veya zihinsel engeli olan insanlardır. Değil ise, çevremizde örneklerine çokça rastladığımız, terbiye, nezaket, zarafet, vefa, vicdan, takdir, hoşgörü, düşünce, demokrasi engelliler değildir. Esasen onlar için yapılabilecek çok da fazla bir şey yoktur.

Kendimi engelli insanlara yakın hissetmemin bir diğer nedeni, ‘ahlaki ilerleme’ diye bir şeyin olması ve benim de buna olan inancımdır. En yalın tanımı ile ahlaki ilerleme, insan dayanışması ve bu dayanışmanın çoğalması demektir. Ahlaki ilerleme, kabile, din, ırk, örf ve adet, cinsiyet gibi doğuştan gelen, öyle olduğu için de, rastlantısal olan farklılıkları önemsiz görebilme yeteneğidir. Kendimize göre farklı insanları ‘öteki‘ değil, ‘onlar‘ değil, ‘biz’ olarak görebilme, düşünebilme becerisidir. Empati yapabilmektir yani.

İnsanlara karşı, yalnızca insan oldukları için yükümlülüklerimiz vardır‘ diyor Kant. Bu maksimin doğru yorumu, bizi kutuplaştıran, birbirimizden uzaklaştıran, koparan, bazen da düşman eden ‘öteki’ veya ‘onlar’ düşüncesini kovmak, ‘biz’ duygusunun içini doldurmak, kendimizi bu yönde terbiye etmektir. Bunu yaptığımızda ‘biz’ duygusunun en önemli sonucu ve ahlaki ilerlemenin en somut göstergesi olan dayanışmayı, ‘bulunmuş değil, yapılmış; tarih dışı bir olgu olarak tanınmış değil; tarih boyunca üretilmiş bir şey olarak görmeye başlarız.’ Bu da bizi, içgüdüsel olarak ya da aldığımız terbiyenin, eğitimin, edindiğimiz kültürün, kazandığımız deneyimin gereği olarak ‘biz’ değil, ‘öteki’ yada ‘onlar’ olarak düşündüğümüz insanlara yakınlaştırır.

Tahta Çanaklar’ hikayesinde, gözleri iyi görmediği, elleri titrediği için, yemeklerini üzerine döken, o nedenle de tahta çanakta, tahta kaşık, çatal ve bıçakla yemek yemek durumunda kalan dedenin, bu durumundan esinlenerek anne ve babasına yaşlandıklarında, yemek yiyebilmeleri için tahta çanak, tahta çatal, kaşık, bıçak yapan ve dolayısıyla anne ve babasına empatiyi öğreten çocuk gibi bize empatiyi öğretir.

İnsan Hakları dediğimiz haklar kategorisi de esasen ‘biz’ değil, ‘öteki’ yada ‘onlar’ olarak düşündüğümüz diğer insanlarla, başka insanlarla yakınlaşmamızdır, tüm insanlarla dayanışmamızdır, insanlara karşı salt insan oldukları için ahlaki yükümlülük ve sorumluluk duymamızdır. Esasen kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük ve eşitlik gibi en temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan haklarının, diğer bütün hak iddialarına nazaran ahlaki öncelik taşımasının nedeni de budur.

Hem bu duygu ve düşüncelerden yola çıkarak, hem de bir toplumun veya bir kuruluşun uygarlık düzeyini belirleyen ölçütlerden en önemlisinin, insana ve özellikle engelli insanlara verdiği değer olduğu noktasından hareket ederek, 2004 yılında Baro Başkanı olarak seçildiğimde, Yönetim Kurulu kararı Ankara Barosu bünyesinde ‘Engelli Avukatlar’ kütüğü oluşturduk.

Bu kütük aracılığı ile Ankara Barosundaki engelli avukatların profilini çıkardık.

Hemen arkasından ‘Engelli Avukatlar Kurulu’ kurduk. Bu kurulun başına görme engelli meslektaşımız Olgun Yılmaz’ı getirdik.

Gerek Olgun Yılmaz’ın özverili çalışmalarıyla, gerekse bu kurul aracılığıyla engelli avukatlarımız için ihtiyaç belirlemesi yaptık. Bu belirlemelere ve kurulun talebine göre, engelli avukat meslektaşlarımıza, Adliye Sarayı içinde işlerini daha kolay yapabilmeleri için gerekli her türlü desteği verdik.

Neler mi yaptık? İşte, yaptıklarımızın bir kısmı;

Avukatlara ait otoparkta, engelli avukatlara özel park yeri tahsis ettik.

Avukatlara tahsisli tuvaletlerde, engelliler tuvaleti yaptırdık.

Görme engelli avukat meslektaşlarımız için, adliye asansörlerine ses sistemi kurduk, bu asansörlere ‘Braille Alfabesi/Görme Engelliler Alfabesi‘ ile yazılmış butonlar koydurduk.

Adliye Sarayı içindeki her odanın kapısına, görme engelli meslektaşlarımızın, buraları tanıması ve kolayca bulması için, özel olarak yaptırdığımız Braille Alfabesi/Görme Engelliler Alfabesi ile yazılmış plakalar yerleştirdik.

Ankara Barosu Bilgi Belge Merkezi’nde/Kütüphane’de, engelli avukatların yararlanabilmeleri için özel yazılım yaptırdık.

Baromuzun WEB sayfasına konulan tüm açıklamaları, yazıları ve duyuruları görme engelli meslektaşlarımızın izleyebilmeleri için sesli hale getirdik.

Yine Ankara Adliye Sarayı içinde oluşturduğumuz bilgisayar odalarında mevcut bilgisayarlardan bir tanesini, görme engelli meslektaşlarımızın yararlanabilecekleri biçimde donattık.

Baromuzun Engelliler Kurulu’na hazırlattığımız ‘Engelliler Hukuku El Kitabı’nı bastırıp dağıttık. Bu el kitabı aracılığıyla, toplumda engelli yurttaşlarımızla ilgili olarak bir duyarlılık, bir farkındalık yaratmayı, engellilerin hakları konusunda toplumumuzu bilinçlendirmeyi hedefledik.

Cezaevlerinin Sincan’a taşınması ve burada yeni bir yerleşke oluşturulması nedeni ile görme engelli avukatların yanında refakatçisi bulunmadan cezaevinde müvekkilleri ile görüşmeleri fiilen imkânsız hale geldiğinden; konu ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler sonucunda, görme engelli avukatların en son kapıya kadar refakatçileri ile birlikte gitmelerini sağladık. Görme engelli avukatların, engelli kimlik belgelerini veya raporlarını ibraz etmeleri kaydı ile otomatik göz taramasından muaf tutularak cezaevine girmelerini gerçekleştirdik.

Bütün bunları yapmakla, engelli meslektaşlarımızın ve yurttaşlarımızın, Ankara Adliye Sarayı içindeki yaşamlarını kolaylaştırmayı, başta yerel yönetimler olmak üzere, diğer kamu kurum ve kuruluşlarına, özel sektöre örnek olmayı amaçladık.

Açıkça ifade etmem gerekir ki, yaptığımız diğer hizmetlerin hiçbirisi, engelli meslektaşlarımız için yaptıklarımız kadar, beni ve bütün bunları birlikte yaptığımız yönetimdeki arkadaşlarımı mutlu etmemiştir.

DENEMELER (XLVI)

İnsan her zaman kahraman olmaz, olamaz, ama her zaman insan olabilir, olmalıdır da.’ Francis BACON

İNSAN HAKLARI VE ŞİDDET ÜZERİNE

Geride bıraktığımız yirminci yüzyıl, teknoloji alanında getirdiği olağanüstü buluşların yanında, rakipsiz bir siyasal örgütlenme modeli olarak demokratik ve katılımcı yönetimlerin kurulmasına tanıklık etti. Bu gelişme ve değişmelere bağlı olarak, demokrasi, hukuk devleti ve bunlara mündemiç olan insan hakları ve siyasal özgürlük başta olmak üzere, diğer hak ve özgürlükler geçen yüzyılla birlikte egemen retoriğin ve günlük hayatımızın önemli ve vazgeçilmez parçaları haline geldi.

Devlet olsun, ekonomi, piyasa ve hukuk sistemi olsun, iktidarıyla muhalefetiyle siyasi partiler olsun, medya, sivil toplum kuruluşları, diğer kamusal çıkar grupları olsun, toplumsal ve kamusal nitelikteki her türden tartışma platformları  olsun; bütün bunlar, bu alanlarda ve konularda yapılan çalışma ve getirilen düzenlemelerin dağıttığı yararların pasif alıcıları olmaktan daha çok, değişimin aktif  özneleri olarak görülen bireylerin, temel hak ve özgürlüklerinin artırılmasına, insan haklarının evrensel ölçekte kabul edilmesine ve güvence altına alınmasına önemli katkılarda bulundu.

Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın ifade ettiği üzere, kategorik hukuk ilkeleri olarak hukuk felsefesinin merkezinde yer alan, özgürlük, eşitlik gibi temel iki ontolojik ve ahlaki değerden türeyen insan hakları, diğer bütün hak iddialarına göre ahlaki öncelik taşır. Siyasal meşruluğun da ölçütü olan insan hakları, her insanın, sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu özgürlük ve eşitlik değerlerinin başkalarınca tanınmasını, her türden dış saldırıya karşı korunmasını gerektiren en üstün ahlaki taleptir. O nedenle insan hakları diğer bütün ahlaki, hukuki, ekonomik ve siyasal taleplerden önce gelir.

Sadece yaşamak için değil, onurlu bir yaşam sürmek için gereksinim duyduğumuz insan hakları, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerinde de vurgulandığı üzere, ‘insanın insan olarak özündeki onurdan ve bu onurun başkalarıyla eşit olmasından’ kaynaklanır. Bu öz insanın ahlaki doğasıdır.

İnsan hakları, sadece amaçları, önerileri, talepleri, övgüye değer düşünceleri değil, haklara dayanan toplumsal değişim taleplerini de ifade eder. O nedenle bu talepleri, en başta kendi ülkemizdeki siyasal iktidarlar olmak üzere, uluslararası topluma yöneltmemiz ve bu suretle insan hakları standartlarının egemen olduğu bir dünyanın gerçekleşmesine hep birlikte katkıda bulunmamız gerekir. Zira yirminci ve yirmi birinci yüzyılın egemen ideolojisi haline gelen insan hakları, modern toplumun bilinen ve alışıla gelen tehditlerine karşı, kişi onurunu korumak için bugüne kadar geliştirilen en değerli, en yetkin  siyasal ve hukuksal bir kavramdır.

Amerikalı siyaset bilimci Jack Donnely’nin ifadesiyle insan hakları, ‘birey ile devlet arasındaki ilişkinin temelini, insan hakları ile korunan alanlarda bireyin devlete, devletin menfaatlerine takaddüm etmesi ilkesine dayandırır. Zira insan haklarının topluma ve devlete karşı ahlaki önceliği ve üstünlüğü vardır ve bu haklar her durumda bireylerin sahipliği ve denetimi altındadır. Bu, bütün bireylerin yalnızca eşit olduklarını değil, aynı zamanda özerk olduklarını -devletin veya yöneticilerin çıkarlarından farklı çıkar ve amaçlara ve bunları gerçekleştirme hakkına sahip bulunduklarını da ifade eder.’

Yine Donnely’nin yaklaşımı ile insan hakları talebi, ‘burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını koruma taktiği olarak başlamış olsa da, evrensel ve vazgeçilmez kişi hakları mantığı bu kökenlerden çoktan kopmuş durumdadır. Sosyo-politik bireyselleşme ve devlet kurma süreçleri, Batıda gerçekleşmiş olmakla birlikte, bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Eşit ve özerk bireylerden oluşan bir toplumun yapısal temeli böylece, kökeninin tarihsel bakımdan özgül ve rastlantısal olmasına rağmen evrenselleşmiştir. O nedenle insan hakları, gitgide artan ölçüde, yalnızca ahlaki idealler olarak görülmemekte, fakat aynı zamanda insan onurunu korumak ve gerçekleştirmek için hem nesnel ve hem de öznel bir zorunluluk olarak görülmektedir.’

Bütün bu nedenler ile insan olarak hepimizin, dünyevi güçlerden ve ülkelerden, özgürlük ve adalet konusunda doğru dürüst davranış standartları beklemeye, insan haklarına saygılı olmalarını istemeye hakkı vardır. Bu standartların, hukukun ve insan haklarının kasti veya gayri ihtiyari ihlallerine tanıklık etmek ve bunlara cesaretle karşı koymak, sadece insan hakları dernekleri ve aktivistleri için değil, hepimiz için bir görevdir.

İnsanın yaptığı en önemli duygusal devrim, utanma duygusudur’ diyor Marks. Bu bağlamda utanç, ‘duygusal bu devrimi gerçekleştiremeyenlerin yaptıkları bir eylem”dir.  Marks’ın bu maksimini, şiddetin suç olmasının yanı sıra ve daha çok bir utanç olduğuna vurgu yapmak için kullandım. Hem bir suç, hem bir insan hakkı ihlali ve hem de bir utanç olan şiddetin, insanla olan birlikteliği gerçekte kadim bir birlikteliktir. Zira bu birliktelik, kutsal kitaplarda da yer alan Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiyle başlar.

Buna göre, en temel ve vazgeçilmez insan hakkının, aynı zamanda Tanrı bağışı bir hak olan yaşama hakkı olduğu göz önüne alındığında, bu hakkı ilk ihlal eden Kabil’dir. Kabil ile başlayan bu ihlali, geçmişteki bütün zamanlarda ve dünyanın her yerinde insanla birlikte görürüz. İlkel çağlarda avcıların yaşadıkları mağaraların duvarlarına yaptıkları, günlük yaşamlarını anlatan resimlerin neredeyse tamamının şiddet üzerine kurulu olması, bu tespiti doğrulayan en somut göstergedir.

İnsanla şiddet arasındaki bu kadim birliktelik üzerine yapılan incelemeler sonucu getirilen açıklamalar, on dokuzuncu yüzyıl boyunca ağırlıklı olarak biyolojiye dayandırılmıştır. İnsanın bir hayvan türü olduğu, hayvanlar arasında şiddetin evrimin doğal bir unsuru olarak kabul edildiği hususu, on dokuzuncu yüzyıl düşüncesine büyük ölçüde egemen olmuştur. Bu bağlamda, bu yüzyılın önde gelen bilim insanlarından olan Thomas Malthus’un, Charles Darvin’in ‘doğal seleksiyon’ üzerine kurulu olan görüşlerinin dayanağı  biyolojidir.

Yirminci yüzyıla geldiğimizde, bilim insanlarının bu yöndeki çalışmalarını insan davranışları ve toplumsal düzen üzerinde yoğunlaştırmaya başladıklarını görürüz. Bu bağlamda, yirminci yüzyılın önemli bilim insanlarından olan Carl Jung ile Sigmund Freud, insan aklının çalışma biçimi üzerine yaptıkları çalışmalarda ve oluşturdukları kuramlarında, farklı şekillerde de olsa, şiddet isteğinin insan doğasının içsel bir parçası olduğunu öne sürerler.

Jung’un ve Freud’un dürtü kuramlarına katılmayan kimi antropologlar ise, insanların yetiştirilmeleri ve toplumsal deneyimleriyle şiddeti öğrendiklerini, o nedenle şiddetin faili olan insanların, bunun sorumluluğunu üstlenmeleri gerektiğini savunurlar.

Hannah Arendt ‘Şiddet Üzerine’ isimli kitabında, insanların mantık ve akıl sahibi varlıklar olduğunu, o nedenle şiddet içgüdüleri tarafından yönetilmediklerini ifade eder ve yoksulluk ile diğer toplumsal adaletsizliklerin neden olduğu öfkenin şiddetle sonuçlanmasına ilişkin yaygın inanca karşı çıkar.

Bu açıklamalar bağlamında, bilimsel yönden şiddetin kaynağı, nedeni ve açıklaması her ne kadar tartışmalı ise de, tartışmalı olmayan tek husus, şiddetin insanla olan kadim beraberliğidir. Zira ilk katil Kabil’den günümüze kadar yaşanan süreçte şiddet hep vardır, insanla, insanlarla birliktedir ve pek çok şeyin elde edilmesinde başvurulan son derece etkili ve yaygın bir araçtır.

İnsanlar bu etkili aracı, küresel ticaret ve sömürgeleştirme hedefine ulaşmak, ülkeleri fethetmek, insanların dinlerini, dillerini değiştirmek için kullanmışlar, en büyük şiddet olan savaşlar, haklı ya da haksız, bölgesel sınırları, o sınırlar içinde yaşayan insanları korumak için yapılmış iktidar kavgalarının en etkili silahı olmuştur.

İnsanlık tarihinin yazımladığı en büyük şiddet olan Nazi soykırımı sonucu altı milyon Yahudi, Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından sistematik biçimde ve devlet desteği ile katledilmiştir. Bu soykırımın tarihini okumak, herhangi bir toplumdaki önyargının, ırkçılığın, her türden nefret söyleminin yol açtığı veya açacağı felaketlerin anlaşılmasına yardımcı olacağı gibi, hakkaniyet, adalet, bireysel kimlik ve tercih, duygusuzluk, duyarsızlık, biat, itaat gibi soruların sorulmasını, tartışılmasını, bu soruların yanıtlarının bulunmasını, çağdaş soykırım örnekleri de dahil olmak üzere her türden şiddetin yol açtığı yıkımların, bu arada ülkemizin de yaşamakta olduğu terör şiddetinin anlaşılmasını sağlar.

Uygarlık tarihini, insanlığın tarihindeki savaşlarda yaşanan şiddet olaylarını hatırlamadan ve bunları nakletmeden anlatmak olanaksızdır. Bu savaşların, çatışmaların, kavgaların bir kısmı, kuşkusuz önemli ve hatta haklı nedenlerden dolayı meydana gelmiştir. Bir kısmının ise, bu nedenlerle anlatılması, makul, kabul edilebilir, haklı ve meşru görülmesi mümkün değildir. Bununla birlikte, yani haklı ya da haksız, meşru veya gayri meşru kabul edilsin, bunların bilinmesinde, temsil ettikleri hakların ve insanların yaptıkları mücadelelerin hatırlanmasında, çok büyük yarar vardır ve bu yarar, bunlardan insan olarak, insanlık olarak gerekli dersleri çıkarmamızdır.

Nitekim Nazi soykırımından çıkarılan dersler, insanları manevi, ahlaki ve insani soruları sormaya, kendilerini, toplumlarını ve sorumluluklarını sorgulamaya yöneltmiştir. O süreçte sorulan sorular, yapılan sorgulamalar sonucu, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları adeta yeniden keşfedilmiş, bütün bu değerler, giderek ulusal ve uluslararası metinler, sözleşmeler ve kabuller haline gelmiştir.

Yaşananlar yaşanmıştır. Yaşananları, yaşanmamış saymak mümkün olmadığı gibi, bunları insanlık tarihinden çıkarmak da mümkün değildir. Ama önemli olan, az yukarıda da ifade ettiğim üzere, şiddet nedeniyle insanların yaşadığı acılardan ders almak ve bunların tekrarına izin vermemektir.

İnsanlık olarak şiddet dolu bir geçmişimizin olması, şiddet dolu bir geleceğimizin olacağı veya olması gerektiği anlamına gelmez. Ama şiddetsiz bir gelecek inşa etmek için, geçmişimizle yüzleşmemiz, insan olarak arınmamız, barışı, insan haklarını, insanların haklarını bilmemiz, bunları tanımamız, savunmamız, içselleştirmemiz, temsil etmemiz, herkese öğretmemiz ve gelecek kuşaklara bütün bu değerleri miras olarak aktarmamız gerekir. Zira daha iyi bir dünyayı ve geleceği yaratmamız, ancak bu şekilde mümkün olur.

Buraya kadar yazdıklarıma, çağdaş Arap edebiyatının temsilcisi, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Necip Mahfuz’dan ödünç aldığım aydınlara yönelik şu çağrı ile son vermek istiyorum: ‘Aydınlar, özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dahilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklı …

Halka, siyasetçilere, başkaca şeylere kızmayı bırakalım, bütün bu konularda sorumluluğu onlara yıkmaktan vazgeçelim, aydın isek eğer, aydın olarak Necip Mahfuz’un söylediklerini yapalım ve o yolda yürüyelim.

DENEMELER (XLV)

Hayatta ya tozu dumana katarsın, ya da tozu dumanı yutarsın’ Aldous HUXLEY

CESUR YENİ DÜNYA!

Kolejde öğrenci olduğumuz 1967 yılında, İngiliz Dili ve Edebiyatı hocamız Amerikalı Charles Lee, bize iki kitap okutmuştu. Bunlardan birisi George Orwell’in  yazdığı ‘Animal Farm / Hayvan Çiftliği’, diğeri ise Aldous Huxley’in yazdığı ‘Brave New World / Cesur Yeni Dünya’ isimli kitaplardı.

Sınıfsız bir toplumun olamayacağı’ ana fikri üzerine kurulu olan ‘Brave New World / Cesur Yeni Dünya’ ile Stalin’in Sovyetler Birliği’ni hicveden ‘Animal Farm / Hayvan Çiftliği’ isimli bu iki kitabın tesadüfen seçilmediğini, son derece bilinçli olarak seçilip okutulduğunu, belki o zaman değil, ama zaman içinde daha iyi anladık.

Sadece bunu değil, her iki kitabın ana fikrini, verdiği mesajları, bu ana fikrin ve mesajların birçok yönüyle doğru olduğunu da zaman içinde öğrendik.

Bu kitaplardan George Orwell’e ait olan ‘Hayvan Çiftliği’ni, 19 Ocak 2014 tarihinde bu blokta yazdığım yazıya konu yapmıştım. Gördüğü ilgiden ve aldığı beğenilerden olsa gerek, bu yazı, 07 Mart 2014 tarihinde, Türkiye’nin en etkin, en seçkin, izlenme oranı en yüksek internet sitelerinden olan ‘Gerçek Gündem’ de yayımlandı.

Bu yazımda Aldous Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünya’ isimli kitabını ele alacağım ve Batı dünyasının pek çok konuda kendisine rehber olarak aldığı bu kitap ve bu kitapta verilen mesajlar doğrultusunda nasıl ilerlediğini ve günümüze kadar geldiğini anlatacağım.

Cesur Yeni Dünya’ nitelik olarak distopik bir romandır. Yunancadan gelen ‘dystopia’ sözcüğünden türetilen ‘distopik’ sözcüğü, çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini, yani karşıtını tanımlamak için kullanılır. Bu bağlamda distopik toplum, otoriter veya totaliter ya da benzeri başkaca baskıcı yönetim şekillerini/sistemlerini sembolize eder.

Hepimizin bildiği üzere, ismini Henry Ford’dan alan ‘Fordizm’,  niteliksiz  işçilerin oluşturduğu, kitle üretimi ve kitle tüketimi üzerine kurulu bir üretim sistemidir. Geçen yüzyıla damgasını vuran bu üretim tarzının temel özellikleri; ‘üretimin standartlaştırılması, otomasyon yoluyla kitlesel üretim yapılması, sosyal refah devletinin düzenleyici ve kontrol edici rolü, üretimde merkezi örgütlenme, sermaye birikiminin daha çok nispi artık değer üzerine inşa edilen, bu suretle nispi artık değer üretiminin emek sürecinin örgütlenmesine öncülük eden ve o nedenle adını Frederick Winslow Taylor’dan alan Taylorist yönetim anlayışı, kalifiye düzeyi düşük işçilerin büyük ölçekli işletmelerde yoğunlaşması’ olarak sayılabilir.

İçinizden bir kısmınızın, Henry Ford ve Fordizm ile Aldous Huxley’in dispotik romanı arasında ne gibi bir ilişki var ki, Henry Ford’dan ve Fordizm’den söz ediyorsun dediğini duyar gibiyim. Söz etmemin nedeni aralarında ilişki olmasındandır.

Şöyle ki; Romanda anlatılan olaylar,  ‘Ford’dan Sonra/(FS) 632 yılında’ geçmektedir. Milat olarak Ford’un esas alınmış olmasının nedeni, yeni dünyanın temelini oluşturan üretim tarzının yaratıcısının Henry Ford olmasıdır. Az yukarıda başlıca özelliklerini sıraladığımız bu üretim tarzının önemi, üretimde bir devrim olarak kabul edilen band üretimin ilk kez kullanılmış ve bunun yine ilk kez Ford marka otomobillerin T-Modelinin üretiminde uygulanmış olmasıdır.

Cesur Yeni Dünya, uzun süren bir savaş döneminden, bu dönemin yarattığı Ekonomik Kriz’den sonra kurulmuştur. Bu dünyanın üç temel sloganı ve bileşeni vardır: Toplum, eşitlik ve istikrar.

Roman, ‘Kuluçkalama ve Şartlandırma Merkezi Müdürü’nün çocuklara verdiği eğitimin anlatılmasıyla başlar. Bu eğitim sürecinde, toplumsal ve ekonomik istikrar için gerekli olan nüfusun sabit tutulması, cesur yeni dünyayı benimseyecek, ona hizmet edecek ve bundan zevk alacak insanların yetiştirilmesi üzerinde durulur.

Oldukça farklı araçların ve modellerin kullanıldığı bu eğitimin verilmesinden amaç, eğitim sürecinin sonunda entelektüel zekaya sahip Alfaların, kaba fiziksel gücü ve emeği sağlayacak en altı sınıf olan Epsilonların ve bunların arasında bir yerlerde bulunan Beta, Gama ve Deltaların yetiştirilmesidir.

Cesur Yeni Dünya da insanların birey olma hakkı ve olanağı yoktur. Yani birey yok, toplum vardır. Onun için birey, toplumun içinde eritilmek suretiyle yok edilir. Kişilerin yalnız kalması son derece tehlikeli görülür. Zira yalnız kalan ve işi olmayan insan düşünmeye başlar. Düşünmek hem insan, hem de toplum için tehlikeli bir şeydir. İnsanların yalnız kalmalarına imkan vermemek için spor yapmak, film seyretmek gibi etkinliklere önem ve ağırlık verilir, insanlar buna teşvik edilir, yönlendirilir. Yalnız kaldıklarında düşünmemeleri, bunalıma girmemeleri için insanlara ‘soma‘ adı verilen zararsız uyuşturucular verilir. Bu yolla insanlar, aldıkları doza göre zihinlerini boşaltmak için 10-12-15 saatlik tatillere çıkarlar. Bu suretle düş kurma hakları insanların ellerinden alınır.

Cesur Yeni Dünya’da, anne, baba, aile gibi kavramlar ve kurumlar müstehcen görülür. Zira herkes, herkese aittir. Yani aidiyet ve sahiplenme diye bir şey yoktur. Bu yolla insanların birbirlerini arzulamalarının ve birbirlerine karşı ilgi duymalarının önüne geçilir. Yani insanlar duygu yükünden kurtarılır. Zira insanların duyguları kendileri için gereksiz olduğu gibi, toplum içinde tehlikelidir. Bu tehlikeyi bertaraf etmek için, duygu yükünden kurtarılan insanlar, hem kendilerine, hem de çevresindekilere karşı yabancılaşırlar.

Cesur Yeni Dünya’da, insanların yaşlandıkları zaman dine yönelmelerinin en büyük nedeni, ölüm ve ölümden sonraki hayatta olacak şeylerle ilgili olarak duyacakları korku olarak görülür. O nedenle, hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olan ölüm sıradanlaştırılır. İnsanların bunu böyle görmeleri, anlamaları ve kabul etmeleri için özel teknikler kullanılır.

Romanın kahramanlarının hemen hepsi karışık duygu ve düşünceler içindedir. Bir kısmı, yeni dünyada bazı şeylerin yanlış olduğunu düşünür. Yalnız olduklarının bilincinde olan bu insanlar, birey olma, insan olma özelliklerini korumak isterler, sevmek ve sevilmek ihtiyacı duyarlar. Sevmenin, sevilmenin, mutlu olmanın, insani erdemler olduğunun bilincinde olan, acı çekmenin de hayata dahil bulunduğunu bilen bu insanlar, yeni dünya düzenine karşı çıkarlar ve kendilerini bu dünyanın değiştirilmesine adarlar.

Romanın kahramanlarının diğer bir kısmı ise, yeni dünyaya, bu dünyada oluşturulan sisteme hayranlık duyan, bu dünyada yaşamaktan büyük zevk alan kişilerdir. Tarihin silinmesi gerektiğini, duyguların gereksiz olduğunu, düşünmenin tedirginlik getirdiğini savunan bu insanlar, istikrarı bilime tercih ederler. Bilimin sadece gerekli düzeyde kullanılması gerektiğini ve o nedenle bilimin sürekli bir gelişim göstermemesini düşünür ve bunu savunurlar.

Bu iki ayrı görüşün sahibi olan insanlar, birbirleriyle sürekli mücadele halindedirler.

Yeni dünyada herkes bir diğeriyle eşittir. Her türlü sosyal, ekonomik olanaklardan herkes eşit biçimde yararlanır. Ama öyle de olsa, insanlar arasında statü farkından kaynaklanan bir eşitsizlik vardır. Bu bağlamda, yeni dünyada bir kısım insanlar, genel müdür, müdür, müdür yardımcısı, şef gibi unvan ve statülere sahip iken, diğerleri daha alt düzeyde statülere sahiptirler. Bu da beraberinde bazı çatışmaları getirir. Buna göre yeni dünyanın insanları, onca özel eğitimden geçmiş olmalarına rağmen, kıskançlık duygusundan, makam, mevki hırsından kendilerini bir türlü kurtaramamışlardır.

Huxley, kullandığı bu argümanla, sınıfsız bir toplum yaratılamayacağı, insanlar arasındaki eşitliğin sadece bir onur eşitliği olduğu, yetenek farklılığından kaynaklanan eşitliksizliklerin ortadan kaldırılamayacağı mesajını verir.

Esasen yeni dünyada insanların, zeki ve entelektüel Alfalar, niteliksiz Epsilonlar, bu ikisinin arasında bir yerlerde bulunan Betalar, Gamalar ve Deltalar olarak sınıflandırılmış olması da bu argümanı desteklemek içindir.

Huxley’in kurduğu bu fantastik dünya, aslında pek çok yönüyle müthiş bir dünyadır. Bu dünyada yapılanlar, amaca ulaşmak için kullanılan araçlar ve yöntemler gerçekten sıra dışıdır. Algı yönetimi mesela, insanların koşullandırılması, özellikle yazılı ve görsel basın tarafından manipüle edilmesi, yönlendirilmesi, duygusuzlaştırılmaları, Cesur Yeni Dünya’da yaygın biçimde kullanılan yöntemlerdir.

Bu yöntemler, günümüzde de, pek çok devlet ve kurum tarafından uygulanmaktadır.  Cesur Yeni Dünya’da insanların yöneticiler tarafından denetlenebilmesi için kurulan mekanizmalar, günümüzde de siyasi iktidarlar tarafından aynı amaçla ve aynı şekilde kullanılmaktadır.

Cesur Yeni Dünya’da duyguyu ortadan kaldırmak, insanları duygusuzlaştırmak için kullanılan araç ve yöntemler, günümüzde facebook, instagram gibi sanal ortamlar aracılığıyla ve ustaca yürütülmektedir. İnsanların birbirleriyle yüz yüze, göz teması kurarak ve dokunarak kurdukları temas, yerini cep telefonlarına, bu telefonlarla SMS gönderilmesine bırakmış durumdadır. Bu yöntemler ve araçlar eliyle insanlar, tıpkı Cesur Yeni Dünya’da olduğu gibi birbirlerine karşı ilgisiz, sevgisiz, duyarsız hale getirilmişlerdir.

Cesur Yeni Dünya’da insanların zihinlerini tatile çıkarmak için kullandıkları uyuşturucu ‘soma’nın yerini, günümüzde bonzai, extacy ve benzeri uyuşturucular almış durumdadır. Uyuşturucu kullanmayanların büyük bir kısmı ise, içinde bulundukları depresyonu aşmak için, Prozac, Depreks, Fulsac, Florak, Zedprex, Cipram gibi yapay mutluluk hapları kullanmaktadır.

Günümüzde yaygın olarak kullanılan gen teknolojisi, tüp bebek yapımı ilk kez Cesur Yeni Dünya’da hayal edilmiş ve ancak günümüzde gerçekleştirilebilmiştir.

Özetle Huxley’in Cesur Yeni Dünyası, günümüz dünyasının öncüsü, habercisi, prototipi ve Batı’nın kendisini ve uygarlığını geliştirmede kullandığı bir yol haritasıdır.

Cesur Yeni Dünya’nın insanları, sahip oldukları o kadar olanağa, teknolojinin sunduğu pek çok nimete rağmen, mutlu ve huzurlu olamamışlar, sonunda bir kısmı hasta, diğer bir kısmı ise birbirine düşman olmuşlardır.

Yazımı Aşina Kitaplar tarafından yayımlanan Dr.Gökhan Sayram’ın ‘Gerçek Masallar’ isimli kitabından ödünç olarak aldığım aşağıdaki pasajla noktalayacağım.

Dr.Sayram, adı geçen kitabında ‘Bilinçaltının Yeni Dünyaya Hazırlanması’ başlığı altında şunları yazıyor:

Sovyetler Birliğindeki totaliter idare, 1984 romanındakine benzer teknikler uygularken, Batı dünyası, Huxley’in Cesur Yeni Dünyası yolunda ilerleyecekti. Soğuk savaş yılları, bu iki yöntemin rekabet yılları oldu.

Cesur Yeni Dünya, 1984’deki gibi kaba bir baskı rejimi değildir. Çünkü herkes, daha doğar doğmaz, kendisine biçilen rolü oynamaya programlanmaktadır. Bu dünyada yaşayan insanlar öylesine duyarsızlaşmışlardır ki, zararlı fikirleri sansür etmeye artık gerek kalmamıştır. Bırakınız isteyen, Hyde Park’taki gibi, bir sebze sandığının üzerine çıkıp, istediğini söylesin. Nasıl olsa en ajitatif propaganda bile, onları harekete geçirmeye yetmeyecektir. Onları oyalayacak oyuncakları önlerine konulur.      

Bu cesur yeni dünyada tam istihdam vardır. Savaş yoktur, açlık yoktur. Herkes sağlıklı, herkes yakışıklı, güzel ve alımlıdır. Boş saatlerini spor ve güzellik salonunda geçirirler. Filmlerle, heyecanlı dizilerle oyalanırlar. Magazin dünyasının yapay kişilerinin sözde aşklarıyla sevdalanırlar, göstermelik ayrılmalarıyla üzülürler. Talih oyunlarıyla avunurlar. Şöhret yarışmalarını izler ve bir gün ben de şöhret olabilirim hayaliyle rüyalara dalarlar.

Bu cesur yeni dünyada gündelik hayatınızın boş ve anlamsız olduğunu mu hissediyorsunuz? Bir mutluluk hapı alın, geçer. Cesur Yeni Dünya, günümüzdeki tüketim toplumunun günümüzden 80 yıl önce anlatılan bir tablosu gibidir. İlluminati (aydınlanmışlar) kafasındaki Yeni Dünya Düzeni hakkında ipuçları vermektedir; tabi ki anlayana.

Ben de zaten anlayanlara bir yararı olur diye yazdım bütün bunları. Olur mu, belki olur!

DENEMELER (XLIV)

Tarih uykuya dalınca, / Düşünde sayıklar ozan’ Octavio PAZ

YALNIZLIĞIN DOLAMBAÇLI YOLU!/YALNIZLIK DOLAMBACI!

Yalnızlığın Dolambaçlı Yolu’, yukarıdaki dizelerin sahibi Meksikalı şair ve yazar Octavio Paz’ın, Meksika’yı ve Meksikalıları anlattığı kitabının adı. Kitap, Türkçeye ‘Yalnızlık Dolambacı’ adıyla çevrilmiş, Bayraktar Yayımları tarafından ilk kez 1978, ikinci kez 1982 yılında yayımlanmış. Kitabın ilk sayfasına ‘20 Temmuz 1994 – Ankara’ diye yazmışım. Yani kitabı o tarihte almışım ve çok büyük bir olasılıkla 1994 yılı Adli Tatili’nde okumuşum. Şimdi aklıma gelmesi, geçenlerde tanıştığım Meksikalı Laura Martinez ile yaptığım sohbet nedeniyledir.

Bayan Martinez ile sohbetimiz, ‘Who are you? / Siz kimsiniz?’-‘I am Pachuko, I am nobody / Ben Paçukoyum, Hiç kimseyim’ şeklinde başladı, Meksika ve Türkiye üzerine devam etti. Bayan Martinez de Octavio Paz’ın kitabını okumuş. Onun için sözlerine ‘Ben Paçuko’yum’ diyerek başladı. İroni yapmadı, Paz’a gönderme yaptı.

Octavio Paz’ın sanırım şair olmasından dolayı kitap, şiirsel bir dille yazılmış. Bozkurt Güvenç tarafından Türkçeye çevrilmiş, çok da güzel çevrilmiş.  O nedenle oldukça akıcı. Şiir tadında. Okumaya başlayınca sözcüklerle, cümlelerle beraber akıp gidiyorsunuz.

Octavio Paz kitabında, sadece Meksikalının tarihsel ve kültürel yalnızlığını değil, aynı zamanda insanoğlunun öncesiz ve sonrasız yalnızlığını da anlatıyor. O yalnızlığa sesleniyor, o yalnızlığın sesini dinliyor, dinletiyor. O yalnızlığa dokunuyor.  O yalnızlık bazen acıtıyor, bazen ağlatıyor, nadiren de, mesela ‘Yüzlerdeki maskelerin atıldığı, / Ruhlardaki yalnızlığın fişek gibi / Havalara boşaltıldığı Fiesta’da, Meksika Fiesta’sında güldürüyor.

Bozkurt Güvenç’in kitabın kendisi kadar güzel olan önsözünde yazdığı gibi, Paz’ın yazdığı destanın adsız kahramanı ‘Paçuko’, yani ‘Don Hiç Kimse’dir. O, Meksika’nın ‘yalnız insanı’dır. O yalnız insan değişik maskelerle de olsa, hayatın hep içindedir. Bazen şamatacı, gürültücü, kavgacı, bazen suskun, bazen hüzünlü, bazen ciddi, bazen komik, bazen korkak, bazen cesur, bazen ayık, bazen de sarhoştur. Taşıdığı o değişik maskelerle yalnızlığını gizlemeye, kendisini ve hayatı o şekilde kandırmaya çalışır.

Paçuko’nun yüzleşmeye cesaret edemediği en büyük travması ‘La Chingada’dır. Yani İspanyollar tarafından ‘zorla ırzına geçilmiş Aztekli Ana’sıdır.

Kitapta ırzına geçilmek suretiyle aşağılanmış ananın çocuklarının, o fethedilmiş, o işgal edilmiş, o ezilmiş, o yalnız insanın, düşleri, coşkusu, korkusu, tutkuları, kendi tarihini, dilini ve kültürünü unutuşu, sonra yeniden hatırlayışı anlatılır.

Bozkurt Güvenç’in ifadesiyle, ‘Don Hiç Kimse’ o kadar yalnızdır ki, yaşamına ve kendisine yakışır biçimde ölmek; önceden bilemeyeceği ölümüne ters düşmeyecek biçimde yaşamak ister. Aşk ve özgürlük için yaşar, aşk ve özgürlük için ölür.

Kitabı okuduğunuzda, Meksikayı ve Meksikalıyı tanıdığınızda, bu destan Meksika ve Meksikalıyı anlatmıyor, bizi, yani Türkleri anlatıyor diye düşüneceğinizden eminim. Ben öyle düşündüm mesela. Öyle düşündüm, zira biz de yıllardır iki kimlik arasında gidip geliyoruz. Kimimiz, kimliğimizi Osmanlıda, kimimiz de Cumhuriyette arıyoruz.

Bozkurt Hoca da Meksikalıyı bize benzetiyor ve şöyle diyor: ‘Eğer destan, Meksika’ya adanmamış olsaydı, biz Türkler için yazılmış diye düşünülebilirdi. Olmaz, olamaz! diye yükselen sesleri duyar gibiyim. Olamaz, çünkü Meksika sömürgesi İspanyollarca fethedilmiş bir ülkedir. Oysa biz Türkler, hiç fetih görmedik. Hep fethettik ve bağımsız yaşadık. … Fethettik ama, o ülkelerin insanlarını ortadan kaldırmadık. Kültürümüzden onlara bir şeyler verdik, onlardan bir şeyler aldık…İspanyollar da Orta ve Güney Amerika ülkelerini fethetmişler ama, oralarda yaşayan insanları toptan yok etme yolunu seçmemişler, yerlilere bir varolma şansı tanımışlar. Şu koşulla, çağdaş Meksikalı, – İspanyol olmamış – İspanyolca konuşan bir Meksikalı olarak kalmış…

Yalnızlık nedir? Yalnızlık Dolambacı nedir? Yalnızlığın Dolambaçlı Yolu nedir? Kimdir yalnız insan?

Louis Aragon o güzel şiirinde ‘Yalnız İnsan Kimdir’ diye soruyor ve şöyle yanıtlıyor; ‘Yalnız insan merdivendir / Hiçbir yere ulaşmayan / Sürülür yabancı diye / Dayandığı kapılardan / Yalnız insan deli rüzgar /  Ne zevk alır ne haz verir / Dokunduğu küldür uçar / Sunduğu tozdur silinir / Yalnız insan yok ki yüzü / Yağmur çarpan bir camekan / Ve gözünden sızan yaşlar / Bir parçadır manzaradan / Yalnız insan kayıp mektup / Adresimi yanlış nedir / Sevgiler der fırlatılır / Kim bilir kim tarafından

Evet, yalnız insan, hiçbir yere ulaşmayan bir merdivendir. Yalnız insan, birileri tarafından adresi yanlıştır diye sevgilerle fırlatılan kayıp bir mektuptur. Yalnız insan, gözünden yaşlar akan bir portredir. Çaldığı kapılardan sürülen bir yabancıdır. Deli bir rüzgar, uçan bir küldür. Ayrılıklardan yakınan, kamışlıktan kestikleri an feryadından inleyen bir neydir. Mevlana’nın neyidir yalnız insan.

Peki, yalnızlık nedir, nasıl bir şeydir?

Ahmet Demir, ‘Yalnızlık Sek İçilir’ isimli romanında, ‘Herkes kendi hikayesinin kahramanı, o hikayenin tek yalnızıdır. Çünkü yalnızlık tek ve sek içilir’ diyor.

Mevlana da benzer bir şey söylüyor; ‘Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım, yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimsem olmadığından yalnızım ben.’

Evet, yalnızlık hem sek, hem de tek içilen bir şeydir. Paylaşılmayan bir şeydir. Yanında başkaları da olsa, yalnız olduğunu söyleyebileceğin kimsenin olmadığı bir yerdir.

Uzağa değil, usta / Öteye hep öteye gitti; / Yalnızlığı ondandır’ diyor Özdemir Asaf. Uzağa gitmek değildir yalnızlık, öteye, yani ileriye, hep ileriye, herkesten ileriye gitmektir.  Fikren ileriye gitmektir, duygu olarak ileriye gitmektir. Tarz ve üslup olarak ileriye gitmektir. Bazı şeyleri arkada bırakmaktır. Ardını noktalamaktır. Bazı yerleri, bazı zamanları, bazı insanları terk etmektir. Geleceğe bakmaktır. Aşmaktır bazı şeyleri. Ustanın yalnızlığı ondandır. Hem ontolojik, hem de felsefi bir yalnızlıktır bu.

Dostluk, onun daha yücesi olan aşk diyor Ortega y Gasset, ‘İki yalnızlığın değiş tokuş edilmesidir.’ Evet, aşk da, dostluk da öyle bir şeydir. ‘Ben sana yalnızlığımı veriyorum, sen de bana yalnızlığını ver’ demektir. Yani aşk da, dostluk da, tek içilmeyen, sek içilmeyen bir şeydir. Yalnızlığın paylaşıldığı, yalnız olduğunu söyleyebileceğin birisinin olduğu bir yerdir. İki kişinin tek kişi olduğu bir şeydir.

Sufi’nin Hayat Rehberi’ isimli kitabında Neil Douglas şöyle yazıyor; ‘Mecnun Leyla’nın kapısını çalar. Kim o der Leyla. Mecnun benim diye cevap verir. Leyla kapıyı açmaz. Burada sen ile ben olamayız git der. Mecnun çaresiz evine döner. Uzun süre düşünür, sonra  geri döner.  Leyla’nın kapsını yeniden çalar. Leyla kim o diye seslenir. Mecnun – senim – der. Kapı açılır.

Aşk böyle bir şeydir, sen veya ben değil, ‘senim’ diye söylenebilen, öyle hissedilen bir şeydir. Yalnızlık da, ancak böyle giderilebilen insani bir hissediştir, bir duygudur.

Şimdi Octavio Paz’a dönelim yeniden ve Paçuko’nun dolaştığı yalnızlık labirentlerinde gezelim biraz. Tüm kültürel mirasını, dilini, dinini, geleneklerini ve inançlarını yitiren, geriye sadece bedeni ve ruhu kalan Paçuko, yeniden Meksikalı olmak istemez, ama Kuzey Amerikalı ile de bütünleşmez. Ona bütün varlığıyla karşı durur. Başkaldırır, isyan eder ona.

Octavio Paz bu durumu şöyle anlatır; ‘Bizler inanırız, Amerikalılarsa inanma eğilimindedir. Onlar peri masallarıyla polis öykülerini severler; biz söylencelerle destanları severiz. Yaşam koşullarının acı gerçeğinden sıyrılmak istediği, umutsuz olduğu ve değişiklikten hoşlandığı içindir ki Meksikalı yalan söyler. Kuzey Amerikalı yalan söylemez, ama hoş olmayan gerçek doğrunun yerine, sosyal doğruları koyar. Biz konuşmak, dertleşmek için içeriz; onlarsa unutmak ve susmak için içerler. Onlar iyimser kişilerdir, bizler her şeye ve değere karşı çıkan nihilistleriz. Biz kuşkuluyuz, onlar güvençli! Biz alaycı ve üzgünüz; onlar mutlu ve şen insanlar. Onlar anlamaya çalışır; biz derin derin düşünmeyi severiz. Onlar eylemden, biz suskunluktan yanayız. Biz acılarımızdan hoşlanırız, onlar buluşlarından. Onlar sağlığa, temizliğe, çalışmaya ve mutluluğa inanırlar, ama, bekli de, gerçek zevki, kendinden geçmeyi hiçbir zaman tatmamışlardır. Fiesta gecelerinin gürültülü uğultusunda bizim haykırışlarımız bir şimşek gibi çakar: yaşamla ölüm o anda birbirine dolanırken onların duyulan canlılığı yaşlılık ve ölümü tanımayan donmuş bir gülümsemeye dönüşürken, yaşamı da devinimsiz bir taşa dönüştürür.

Bu sözleriyle Octavio Paz, sadece Meksikalıyı değil, bizi de anlatmıyor mu? Octacio Paz’ın yazdıkları, ‘Halaylar durdu / Horonlar durdu / Al damar, mor damar, şah damar sustu.. / Hüzün geldi başköşeye kuruldu / Yoruldu yüreğim yoruldu’ diyen Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, yalnızlıktan yorulan, yorulduğu için başköşeye kurulan hüznüyle aynı şey değil midir?

Toplum olarak biz de Meksikalı gibi dip dibe yaşadığımız halde birlikte yaşama terbiyesinden yoksun değil miyiz? Biz de sevmekten, ilişki kurmaktan daha çok birilerine sığınma, birileri tarafından korunma, himaye edilme duygusuyla yada içgüdüsüyle yaşamıyor muyuz? Biz de tepe tepe kullanabileceğimiz, zart zurtla hükmedebileceğimiz birilerini aramıyor muyuz? Bu duygular arasında gidip gelirken birilerinin canını acıtmıyor muyuz? Öfkemizle, kinimizle, hıncımızla, korkularımızla birlikte yaşamıyor muyuz? Birbirimizle didişip durmuyor muyuz? Birileriyle beraber değil, birileri yüzünden yaşlanmıyor muyuz? Yüreğimizin yorgunluğu bundan değil mi? Bundan dolayı yalnız değil miyiz?

Meksikalı da bunlardan dolayı yalnız, yorgun ve kırılgan. Ama onun yalnızlığı ve yorgunluğu sadece bunlardan dolayı değil. Onun yalnızlığı, aynı zamanda kendi geçmişinden kopmaktan, kendisini ve geçmişini yadsımaktan dolayı. Meksikalı köklerinden koparıldığı, onu yadsımaya zorlandığı, yani sürülmüşlük, garibanlık duygusu içinde olduğu için yalnızdır. Hayata hem çok bağlı olduğu, hem de hayata ve insanlara kırgın, dargın olduğu için yalnızdır. Onun için kırılgandır. Ama aynı zamanda çok da bağışlayıcıdır. Cam kırığı gibi paramparçadır yüreği. Bütün duygulardan önce öğrenmiştir ayrılığı, bir şeylerden, bir yerlerden kopmayı, koparılmayı.  Bu duygularından kurtulmak, köklerini, kişiliğini bulmak için dolaşır yalnızlık labirentinde. Onun dolambaçlı yalnızlığının nedeni, geçmişiyle olan bağlarının kopmasından, ayrılığı çok erken yaşta tanımasındadır.  Ondan dolayı öksüzdür. Öksüzlük onun kanayan yarasıdır.  Ne yapsa o yarayı iyileştiremez. Hiçbir ilaç, hiçbir merhem şifa vermez ona. Her kopuşun, her ayrılığın bir öksüzlük olduğunu, kanayan, hep kanayacak olan bir yara olduğunu iyi bilir zira.

Octavio Paz’ın, aynı yaradan mustarip olan bize, başkaca toplumlara ve elbette Meksikalıya tavsiyesi şudur; ‘Kısırlaşan ve yozlaşan her toplum kendini kurtarmak için en az iki söylence ve inanç yaratmak zorundadır: (1) Verimi artırmak için, (2) Yaratıcılığı desteklemek için. Yalnızlık ve günah, birlik ve bolluk içinde çözümlenebilir. İçinde yaşadığımız çağdaş toplumlar kendi mitoslarını yaratmışlardır. Burjuva toplumlarının kısırlığı ya kendi canına kıyma ile ya da daha yaratıcı olan bir katılma süreciyle sonuçlanacak gibi görünüyor. Ortega y Gasset’in deyimiyle – çağımızın sorunu – kısaca budur. Düşlerimizin özüyle eylemlerimizin anlamı işte bu sorunda düğümleniyor.

Onun için boş lafları, kavgayı gürültüyü, güne dair, ona buna dair şeyleri konuşmayı, anlamsız işleri ve eylemleri bırakalım bir tarafa. Birlik olalım, bolluk yaratmak ve adilce paylaşmak için üretelim, üretmek için çalışalım. Hizmet üretelim, mal üretelim, fikir üretelim. Verimi de, istihdamı da, yaratıcılığı da, bolluğu da ancak bu yolla artırabilir, birliği böyle sağlayabiliriz.

Değil ise işimiz zor, hem de çok zordur!

Octacio Paz ile başladık, onun bir şiiri ile bitirelim. Şiirin ismi ‘Bir Ocak’ Yeni yıla dair değil ama. Yeni güne dair, yeniye dair, yarına dair, sevgiye dair. Okuyalım!

Günün kapıları açılır
dilin kapıları gibi,
bilinmeyene.
Dün gece anlattın bana:
Yarın
imleri düşünmek zorunda olacağız,
görünümü çizmek, planı tasarlamak
çift katlı sayfası üzerine
kağıdın ve günün.
Yarın, yaratmak zorunda kalacağız,
yeniden
bu dünya gerçeğini.
Gözlerimi geç açtım.
Saniyenin bir anı için
Aztek’in duyumsadıklarını duyumsadım,
uzanıp beklerken
dağlık durunun kıvrımında
ufuktaki çatlaklar arasından
zamanın kesin olmayan dönüşünü.
Fakat hayır, yıl geri dönmüştü.
Bütün odayı doldurdu
ve bakışım neredeyse dokundu ona.
Zaman, bizden yardım almadan,
yerleştirmişti
tıpkı dünkü düzen içinde
boş cadde üzerine evleri,
evler üzerine karı
kar üzerine sessizliği.Yanımdaydın,
hala uykuda.
Gün yaratmıştı seni
fakat henüz onaylamamıştın
gün tarafından yaratılmayı.
-Benim yaratılmamı da belki.
Bir başka gündeydin.
Yanımdaydın
ve gördüm seni, kar gibi,
görünüşler arasında uyuyan.
Zaman, bizden yardım almadan,
evleri yaratır, caddeleri ağaçları
uyuyan kadınları.Gözlerini açtığında
yürüyeceğiz, bir kez daha,
saatler ve yarattığı şeyler arasında.
Görünüşler arasında yürüyeceğiz
zamana ve birleştirdiklerine tanık olacağız.
Belki günün kapılarını açacağız.
Ve sonra bilinmeyene gireceğiz.