DENEMELER (XLXIII)
‘Ben bir insanoğlu, sen bir dut dalı / Ben babamı, sen ustanı unutma…’ Aşık VEYSEL
USTA OLMAK! BİLGE OLMAK!
Bilgi nedir? Bilge kimdir? Usta kime denir?
Arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamasına rağmen, 2500 yıldan daha fazla bir zamandan bu yana insanlığı etkileyen ve aydınlatan Sokrates’e göre bilgi, ‘kendini bilmek’, yani ‘insanın entelektüel ve ahlaki yönden büyümesi’dir.
Sokrates’in en büyük rakibi Protagoras’a göre bilgi, ‘mantık, dilbilgisi, retorik, yani konuşma sanatı’dır.
Tao ve Zen felsefesine göre bilgi, ‘aydınlığa, bilgeliğe, hikmete giden yol’, yani ‘kendini bilmek’tir.
Doğulu bilge Konfüçyüs’a göre bilgi, ‘neyi, ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilmek’tir.
Bütün bu bilgelerden binlerce yıl sonra yaşamış olan bir diğer bilge, Mussolini’nin yıllarca hapiste tuttuğu, gazeteci, sendikacı, olağanüstü siyaset felsefecisi, İtalyan Marksist Antonio Gramsci, ‘Hapishane Defterleri’ isimli kitabında şunları yazıyor; ‘Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası, insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil- mesidir.’
Bilginin değerini, aynı zamanda bilginin, sevgi gibi paylaşıldıkça çoğaldığını anlatan güzel bir Çin atasözü var. Şöyle diyor Çinliler; ‘Bende bir yumurta olsa, sende de bir yumurta olsa. Sen, sendeki yumurtayı bana versen, ben de, bendeki yumurtayı sana versem, ikimizin de birer yumurtası olur. Ama sen de bir bilgi olsa, bende de bir bilgi olsa, sen, sendeki bilgiyi bana versen, bende, bendeki bilgiyi sana versem, ikimizin de iki bilgisi olur.’
Bilginin değerini bilenlere, neyi, ne zaman, nerede, nasıl söyleyeceğini bilenlere, aydınlığa, hikmete giden yolu bilenlere, kendini bilenlere ve bütün bunları kendi yaşamlarına uygulayabilenlere bilge diyoruz, usta diyoruz.
‘Zaman denen tren işte geçti; / Ama o ağır demir raylar kaldı; / Geçip gitse de uğultusu trenlerin, / Alnından düşen o soylu ter duruyor Hoca’nın. / O trende birlikte çok yolculuk ettik, / Bana yollar gösterdi; / Kırları, pusudaki tepeleri; / Kale burçlarını, hikmet burçlarını, limanlarını şiirin, / Deniz fenerlerini.’
Bu dizeler şiirimizin ustalarından Gülten Akın’a ait.
Gülten Akın’ın bu güzel, bu anlamlı şiirinde ifade ettiği gibi, hepimizin özel yaşamında olsun, meslek yaşamında olsun, bize ‘yollar göstermiş, kırları, pusudaki tepeleri, kale burçlarını, hikmet burçlarını, limanlarını şiirin, deniz fenerlerini göstermiş’ insanlar vardır. İnsana, insanlara, insanlığa hizmet eden, bilgisini, zamanını, deneyimlerini insanlığa sunan o insanlara usta diyoruz, bilge diyoruz.
O insanlar, pek çok özelliğe sahiptirler, ama iki özellikleri diğerlerinden daha önde gelir. Çalışmak ve düşünmek. Çalışmak, üretmek, kendi emeğiyle geçinmek, kendi kendine yetmek onları özgür kılar; düşünmek, iyi düşünmek, doğru düşünmek, doğru yaşamak ise onlara onur verir.
Onun için ‘Sefiller’de, bağımsız genç bir adamın kendisini geliştirmesini, oldurmasını anlatan Victor Hugo şöyle yazar: ‘… pek çok zenginin sahip olmadığı bu iki zenginliği ona vermiş olduğu için o, Tanrıya şükretmektedir: kendisine özgürlük veren çalışma ve onur veren düşünce.’
Şimdi yeri gelmişken, tam da ustalarla, bilgelerle ilgili olan iki anekdotu sizinle paylaşmak istiyorum.
Birincisi şu; Zehir hazırlanırken, Sokrates bir flüt parçası öğrenmeye çalışıyormuş. ‘Az sonra öleceksin, bu senin ne işine yarayacak?’ diye sormuşlar. ‘Ölmeden önce bu parçayı öğrenmeme’ diye yanıtlamış.
Bu anekdotun kıssadan hissesi, öğrenmenin değeridir. Onun için bildiklerimizi öğreteceğiz, bilmediklerimizi öğreneceğiz, bunun için de kendimize emek vereceğiz. Zira kendimizi sadece böyle oldurabilir, entelektüel ve ahlaki yönden büyümemizi ancak bu şekilde sağlayabiliriz.
İkinci anekdotu ise İlya İzmir Yayınevi tarafından yayımlanan ‘Hayatı Ölçülü Yaşamak‘ isimli kitapta Peter Uffelmann ve Tobias von der Recke şöyle anlatıyorlar; Bir Avrupalı Çin’e gezmeye gider ve Çinli Wu’nun evine konuk olur. Avrupalılardan yana dertli olan Wu, Avrupalıların kendileri dışındaki toplumları anlama ve tanıma konusunda çok fazla istekli olmadıklarını, bu konuda biraz istekli olanların ise son derece yüzeysel bir çaba gösterdiklerini söyler.
Avrupalı bu eleştiriye karşı çıkar ve Wu’dan Avrupa ile Çin’in dünyaya bakışları arasındaki farkı açıklamasını ister.
Wu konuşmaya başlar ve der ki: ‘İkimizde bir sandalyenin üzerinde rahatça oturuyoruz. Sandalye Çinlilerin icadı değil, aynı zamanda Avrupalıların da kullandığı, onlara da ait olan bir araç. O halde sandalye her iki kültürün de ortak malı. Bir Avrupalı olarak siz, sandalyenin özelliklerini nasıl açıklarsınız?’
Avrupalı ne diyeceğini tam olarak bilemez, kem küm eder, sandalye ile insanın beden yapısı arasındaki ilişki üzerine bir iki şey söyler ve sözlerini yemek masasının çevresine dizilmiş olan sandalye ile masanın anlamlı bir birliktelik içinde olduğunu ifade ederek tamamlar.
Wu söylenenlerin doğruluğuna katılır ve devamla: ‘Ama biz Çinliler siz Avrupalılardan farklı olarak bir adım daha ileriye bakarız. Sandalyelerin çoğu hala ahşaptan yapılıyor. Ahşap ormandan elde ediliyor. Daha sonra elden geçiriliyor, uygun parçalar halinde kesiliyor. Sonra sizin söylediğiniz kullanma aşaması geliyor. O aşamaya kadar sandalye daha hala anlamsız, işlevsiz ve cansız bir nesnedir. Anlam, işlev ve canlılık kazanabilmesi için, bir insanın yorulduktan sonra onun üzerine oturması, yorgun vücudunu ona emanet etmesi, sırtını sandalyenin arka tarafına dayayarak gevşemesi ve bu suretle sandalyenin nimetinden dolaysız olarak yararlanması, zihni ve ruhu ile onu algılaması gerekir.’ der.
Bunları dikkatlice dinleyen Avrupalı anlamlı bir yorum yapar ve ‘bir sandalyenin imalatındaki asıl marifetin, ona, insanın üzerine oturup dinlenmesine imkan verecek biçimde şekil veren kişiye ait olması gerektiğini’ söyler.
‘Evet’ der Wu ve sözlerini ‘Herkes bir sandalye yapabilir. Ama bir sandalyenin iyi olabilmesi için, ondan yararlanan kişinin ona bir nimet gözüyle bakması gerekir’ diyerek sürdürür.
Avrupalı, bunun yaşamın diğer alanları için de geçerli olup olmadığını sorar.
Wu sözlerine ‘Tüm alanlar için geçerlidir. Zanaattan felsefeye kadar her alanda geçerlidir’ diyerek başlar ve devamla şunları söyler: ‘Dünyevi uğraşların hedefi kar elde etmek de olabilir, devlet düzeninin tesisi ya da düşmanın yok edilmesi de olabilir. Ama bütün bunların anlamı ve amacı insana yönelik olmalıdır. İnsana hizmet olmalıdır. Onun için bizde, düzenli düşünmenin babası olan Konfüçyüs, küçük bir derenin üzerine bir köprü yapan ve böylece köylülerin yürüme mesafesini kısaltan adamla aynı onuru taşır. Krizantemlere özenle bakan ve böylece gözlerimize mutluluk veren bahçıvana da aynı isim verilir. Bu isim, yaşamın bize hazırladığı gizli nimetlerle ilişkilidir. Böyle bir nimeti keşfedip insanlara sunan, insanlara hizmet eden herkese biz usta deriz.’
