DENEMELER (XLIII)

İnsanlar annelerinin onları doğurmasıyla dünyaya gelmezler sadece, bu hayat onları doğmaya mecbur da ederGabriel Garcia MARGUEZ.

BÜYÜK ATATÜRK’Ü ANMAK …

Her çağda ve hemen her toplumda, düşleri gerçeklerle, hayalleri yaşamla buluşturan insanlar çıkmış ve ülkelerinin kaderlerine hükmetmişlerdir. Üstün yetenekli, özel donanımlı bu insanlar, kendi toplumlarının insanlarına umut vermişler, güç vermişler, cesaret vermişler, örgütlenme enerjisi vermişler, doğru politik ve pozitif hedefler göstermişlerdir. Siyaset dilinde buna vizyon diyorlar.

Bizim için aşılmış değil, daha hala ulaşılması gereken bir değer olan Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatmak için yazdım bütün bunları.

İnsanlar annelerinin onları doğurmasıyla dünyaya gelmezler sadece, bu hayat onları doğmaya mecbur da eder’ diyor Gabriel Garcia Marquez. Sanıyorum Büyük Atatürk için söylenmesi gereken doğru ve anlamlı sözlerden birisi de budur. Evet, Marquez’in ifade ettiği gibi kimileri, sadece annelerinin onları doğurmasıyla dünyaya gelmezler, hayatın kendisi onları doğmaya mecbur ettiği için dünyaya gelirler.

Mustafa Kemal Atatürk, dünyaya böyle gelmiş ender önderlerden birisidir.

Türkiye tarihine yakın ilgi gösteren İngiliz gazeteci ve yazar Lord Kinross’un ifadesiyle Mustafa Kemal Atatürk, bize sadece sağlam temeller ve gelecekteki gelişmesi için belirli amaçlar ve ilkeler üzerine kurulu bir Cumhuriyet bırakmamış, kaynağını tam bağımsızlıktan, yurtseverlikten, evrensel değerlerden alan, kendisine karşı güven duygusuyla beslenen ve yeni enerjiler ile hedefler için verimli ödüller vaat eden bir ulusal ülkü bırakmıştır.

Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, zihniyetiyle, aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu ispat ve izhar etmek mecburiyetindedir… Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen medeni ve bütün mana ve eşkaliyle medeni bir heyeti-içtimaiye haline isal etmektir. İnkılabımızın umde-i asliyesi budur… Artık duramayız. Behemehal ileri gideceğiz.’ diyen Büyük Atatürk’ün bize vasiyeti budur.

Onun için Atatürkçülük; hiç durmamak ve ileriye, daima ileriye, daha iyiye, çok daha iyiye doğru gitmektir. Sadece geçmişin bekçiliğini değil, geleceğin önderliğini yapmaktır.

Mustafa Kemal Atatürk, gerek sözleriyle, gerekse yaptıkları ve davranışlarıyla, kahramanlara ve kahramanlığa değer veren bir halkın hayallerini ve umutlarını besleyecek özel bir efsane yaratmıştır. Bizlere cumhuriyetin, demokrasinin erdemine, uygarlığın, çağdaşlığın gerekliliğine inanmayı öğretmiştir.

O’nun bize verdikleri, öğrettikleri ve miras bıraktıkları, bugün hepimizin yüreğinde ve aklında canlı ve dirik bir güç olarak yaşamaktadır.

Mustafa Kemal Atatürk, sadece kendi halkının bağımsızlığına, ulusal demokratik devrimine ve aydınlanmasına değil, aynı zamanda geride bıraktığımız yüzyılın iki büyük devrim dinamiğinden birisini oluşturan Mazlum Ülkeler Dünyasının başarıya ulaşan ilk devrimine de önderlik etmiştir. Bu nedenle, O’nun önderliğini yaptığı mücadele, yalnız ulusal tarihimize yön vermekle kalmamış, insanlık tarihinin inşasına da çok önemli katkıda bulunmuştur.

Bu bağlamda Büyük Atatürk, sadece bizim kahramanımız, bizim ulusal değerimiz değil; insanlığın ortak kahramanı ve değeridir.

Mustafa Kemal Atatürk akıldır, ışıktır. O bizim, hepimizin ulusal kahramanıdır, sadece bizler için, Türkiye için ve hatta dünya için aşılmış değil, daha hala ulaşılması gereken ortak bir değerdir.

O nedenle Büyük Atatürk, hiçbir kişiye, hiçbir baroya, hiçbir partiye, hiçbir derneğe, hiçbir camiaya ait değildir. O’nu sevmek, O’na bağlı olmak hiç kimsenin, hiçbir örgütün tekelinde ve sahipliğinde değildir. Olmaması gerekir. Aksine yaklaşım Atatürk’e zarar verir, Türkiye’ye zarar verir.

Aynı şekilde O’na düşmanlık etmek hiç kimsenin haddi değildir, haksızlıktır, insafsızlıktır, vefasızlıktır, bu da Türkiye’nin zararınadır.

Ölümünün 76. Yıl Dönümünde, ömrünü bu ülkeye, bu ulusa, insana ve insanlığa adamış olan,bir yolda yürüyen yolcunun, sadece dağı değil, dağın arkasını da görmesi gerekirdiyen ve dağın arkasını hep gören Büyük Atatürk’ün manevi huzuru önünde sevgi, saygı, minnet ve şükranla eğilirim.

Arz ettim!

 

 

DENEMELER (XLII)

Hayat bizi çağırıyor, gitmemek olmaz’ Murathan MUNGAN

BİR ŞARKI YAPTIM BEN SANA!

İşsiz ve parasız olan Rahmi Bey, bir dostunun düğününe davet edilir. Parası olmadığı için düğün hediyesi alamaz. Hediye olarak hemen bir güfte yazar, besteler ve düğün hediyesi olarak dostuna armağan eder.

Kürdilihicazkar makamındaki bu beste, musikimizin seçkin eserlerinden birisi ve güftesi ‘Ey mutrıb-ı zevk aşina / Bir şarkı yaptım ben sana / Çal, söyle, eğlen daima / Reftar-ı tarzı nev eda / Bir şarkı yaptım ben sana / Çal, söyle, eğlen daima’ şeklinde olan şarkıdır.

Halil Cibran, çok bilinmeyen bir aforizmasında, ‘Kimimiz mürekkep gibidir, kimimiz kağıt. Bazımızın siyahlığı olmasa, beyazlık sağırlaşırdı. Ve bazımızın beyazlığı olmasa, siyahlık kör olurdu’ diyor.

Dostuna düğün hediyesi olarak beste yapan Rahmi Bey, hem mürekkep, hem de kağıttır. Yani ne kördür, ne de sağır. Arkadaşlık, dostluk da böyle bir şeydir. Hem duyar, hem bakar, hem de görür. Gönül gözüyle bakar, gönül gözüyle görür, gönül gözüyle duyar, gönül gözüyle söyler.

Dost için yazılmış, gönül gözüyle bestelenmiş bir güzel şarkı daha var. Nihavent makamında. Güftesi ve bestesi Osman Nihat Akın’a ait. ‘Yine bu yıl ada sensiz içime hiç sinmedi / Dilde yalnız dolaştım hep gözyaşlarım dinmedi / Bende şaştım nasıl oldu yüreğime inmedi / Dilde yalnız dolaştım hep göz yaşlarım dinmedi

Şarkıda adı geçen ada, Büyükada’dır. ‘Dil’, Büyükada’daki Dil Burnu’dur. Şarkı, sanılanın aksine bir aşk şarkısı değildir. Bir kadın için değil, bir erkek için, bir dost için, Osman Nihat Bey’in yakın arkadaşı, dostu olan Ahmet Refik Altınay için bestelenmiş ve ona ithaf edilmiştir.

Kuleli Askeri Lisesi’nden mezun olan Ahmet Refik Altınay, gözleri bozuk olduğu için erken yaşta, daha yüzbaşı iken emekliye ayrılmış, İstanbul Darülfünun’da Osmanlı Tarihi Öğretmenliği yapmış, Türkiye Tarihi Müderrisliğine atanmış, tarih üzerine, askerlik üzerine yazılmış 150’den fazla eseri olan, çok sayıda tercümeleri bulunan değerli bir tarihçidir.

İki yakın arkadaş olan, Osman Nihat Akın ve Ahmet Refik Altınay, her sene yaz geldiğinde, Büyükada’da bir araya gelirler, yazı birlikte geçirirler, Dil Burnu’nda gezerler, tavla oynarlar, sohbet ederler.

Vefat ettiği için o yaz adaya gelemeyen Ahmet Refik Altınay’ın arkasından gözyaşı döken Osman Nihat Akın’ın içine ada onun için hiç sinmez, Dil Burnu’nda yalnız dolaşır, arkadaşının yokluğunu söze, güfteye döker ve sonra hepimizin sevdiği, keyifle, beğeniyle, hüzünle dinlediği o şarkıyı, ‘Yine bu yıl ada sensiz’ diyen  o güzel şarkıyı besteler.

Büyükada, benim İstanbul’da en çok sevdiğim yerlerden birisidir. İstanbul’da öğrenci iken, her yıl Mayıs ayının birinci gününde, yani Bahar Bayramı’nda, arkadaşlarla birlikte Büyükada’ya giderdik. Sadece piknik yapmaz, denize girme sezonunu da hep birlikte açardık. Faytonlarla adayı dolaşır, balık tutar, şarkı, türkü söyler, şiir okurduk. Akşamüzeri serinlikte Aya Yorgi Kilisesi’ne kadar tırmanır, Dil Burnu’nda dolaşır, Marmara Denizi’ne, adanın en yüksek tepesinden bakar, güneşin batışını seyrederdik.

Güneş İstanbul’da renkli kartpostallardaki gibi batar’ diyor ya hani Nazım Hikmet, güneş, Büyükada tepelerinden de renkli kartpostallardaki gibi batardı o zamanlar. Şimdi de öyledir. Güneşin batmasıyla birlikte, aşağıya sahile iner, akşam çayımızı orada içer, vapura biner, şarkılarla, türkülerle, marşlarla yurda geri dönerdik.

Büyükada’ya, Heybeli Ada’ya, Kanlıca Adası’na, bazen de bir başıma gider, sahilde çay içer, gazete, kitap okur, adayı dolaşır, sonra geri dönerdim. Beni müthiş bir şekilde dinlendiren gezilerdi bunlar. Kendimi dinler, kendimi dinlendirirdim. Denize bakarak dağınık düşüncelerimi toplardım. Kendimi biriktirir, enerji yoğun olarak geri dönerdim.

Adalar her nerede, hangi ülkede olursa olsun benim hep ilgimi çeker. Nerede bir ada görsem giderim. İtalya’da, Sorrentine Yarımadası açıklarında, Napoli körfezinin güneyinde kalan Capri Adası’na da gitmiştim. Bana göre her ada güzeldir. Capri’de çok güzeldi. Ama İstanbul’un, Marmara’nın adaları daha bir güzeldir.

En güzel ada da Büyükada’dır. Ya da ben en çok Büyükada’yı sevdiğim için bana öyle gelir. Sadece arkadaşlarla birlikte değil, bir başıma da Büyükada’ya çok gitmişimdir. Sahilde, İskele’nin yanındaki kahvelerde/kafelerde oturup gazete, kitap okumuşumdur bir başıma. Elime aldığım simidi yiyerek dolaşmışımdır Büyükada’nın caddelerinde, dar sokaklarında, çarşısında. Hem dolaşmış, hem de ‘Yine bu yıl ada sensiz’ diye şarkı söylemişimdir kendi kendime.

Bundan olsa gerek, ne zaman bir ada lafı geçse, Özdemir Asaf’ın o güzel dizeleri gelir aklıma; ‘Gemiler göründükçe adalar da düş görür / İnsanlar nerede olsa bir orayı düşünür / Derler adadakiler, şu gemi bir gün gelse / Gitsek buradan öte,  nereye gideceksek? / Bilseler gemiler de bir adayı düşünür.

Sadece adadakiler değil, anakaradakiler de adadakileri düşünürler. Oraya gitmek için şu gemi bir gelse diye beklerler. Yani ada, gemi, adadakiler, anakaradakiler, aynı sevdanın tarafıdırlar. Birbirlerine kavuşmayı beklerler hep.

Arkadaşlık dedik, dostluk dedik, bir başka arkadaş, bir başka dost, Mevlana’nın yakın arkadaşı, dostu, hocası Şems-i Tebrizi o güzel şiirinde şunları söylüyor: ‘Bazen, uzaklaşmak gerekir yakınlaşmak için… / Bazen, hatırlamak gerekir hatırlanmak için…/ Bazen, ağlamak gerekir açılmak için…/ Bazen, anmak gerekir anılmak için…/ Bazen de susmak gerekir duymak için…

Hangimiz düşünüyoruz, hangimiz yapıyoruz bunları? Duymak için hangimiz susuyoruz, açılmak için hangimiz ağlıyoruz? Hangimiz anılmak için anıyoruz, hatırlanmak için hatırlıyoruz arkadaşlarımızı, dostlarımızı?

Adam Smith, ‘The Theory of Moral Sentiments/Ahlaki Duygular Teorisi’ isimli kitabında şunları yazar: ‘Dünyadaki bütün bu hırgür, bu keşmekeş neye hizmet ediyor? Para hırsıyla canımızı dişimize takmış, zenginlik, iktidar, mükemmellik peşinde koşuyoruz; bu koşunun sonunda bizi ne bekliyor?

Evet, ne bekliyor? ‘Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya / Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar / Evler çocuklar mezarlar çizerek dünyaya / Yitenler olduğu görülüyor bir türküyü açtılar mı? / Bakıp kapatıyorlar / Geceye giriyor türküler ve ince şeyler’ diyor Gülten Akın.

İnce şeyleri düşünmez ve anlamaz isek eğer, bir gün gelir Murathan Mungan’ın dediği şeyler olur. Yani ‘Gün gelir hesap sorar / Yaşanmamış duygular / Yüzünüze örtülür böyle / Geç kaldığınız kapılar / Sevginin gücünü görmeyen gözler / Gecikmiş yaşlarını döker / Öyle bir an gelir ki /… / Seni artık yalnızlık bekler

Hayat, Adam Smith’in söylediği gibi, paradan, zenginlikten, iktidardan veya bunların türevlerinden ibaret değil zira. Bir gün gelir geçip gider, biter bunların hepsi. Onun için oturup ince şeyler üzerine düşünmek, ince şeyleri anlamak gerekir.

Yakın bir arkadaşımız için şarkı, beste yapamayız, şiir yazamayız belki. Ama o şarkıları, besteleri yapanlardan, şiirleri yazanlardan ödünç alabiliriz bunların hepsini. Bir eli yüreğinde olan o şarkıları, besteleri, şiirleri paylaşabiliriz onlarla. Bu da şarkı yapmak, beste yapmak, şiir yazmak kadar anlamlı ve değerlidir zira. Yeter ki paylaşacak bir arkadaşımız, bir dostumuz, bir şarkımız, bir bestemiz, bir şiirimiz olsun hayatta!

Olsun ki, hayat bizi çağırdığında, gitmemek olmaz diyebilelim ve bir şarkıyla, bir besteyle, bir şiirle gidebilelim ona!

 

DENEMELER (XLI)

Şarkıcıyı kafese koyabilirsiniz ancak, şarkıyı asla.!’ Franklin D.ROOSEVELT

HABEAS CORPUS HAKKI!

Latince bir deyim olan ‘Habeas Corpus’, İngilizcede ‘You have the body’, Türkçede ‘Sen bir vücuda sahipsin / Senin bir vücudun var / Vücudun senindir’ anlamına geliyor.  ‘Writ of Habeas Corpus’ olarak kullanıldığında ‘Habeas Corpus İhzar Emri’ demek oluyor.  Bu, bir kişinin mahkemeye gelmesini veya getirilmesini isteyen otoritenin, yani yargıcın emrini ifade ediyor. ‘Habeas Corpus’ kavramı etimolojik olarak, yani dilin kökeni bakımından, kralların, muhaliflerini ortadan kaldırmalarının önlenmesi anlamına geliyor.

Kralların zulmünden kaçmak için Kuzey Amerika kıtasına göç eden Püritenler tarafından yeni kıtaya taşınan ‘Habeas Corpus Hakkı’, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası ile de tanınmış ve güvence altına alınmıştır. ‘Habeas Corpus Hakkı’ günümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nde, tutukluların, eyalet mahkemeleri tarafından haklarında verilen tutuklama kararlarının, anayasanın öngördüğü asgari standartlara ve ilkelere uygun olup olmadığının federal mahkeme tarafından denetlenmesinin talep edilmesi anlamında kullanılmaktadır.

Habeas Corpus Hakkı’nın tanınması, İngiliz Kralı Charles’ın 1628’de ‘Petition of Right / Hak Bildirgesi’ni imzalamaya zorlanmasıyla başlar. Bu bağlamda ‘Hak Bildirgesi’, Kralın, ‘Charter of Liberties / Özgürlükler Şartı’ ile siyasal iktidarın sınırlandırılmasının tarihteki ilk örneği olan ‘Manga Carta’da öngörülen kurallara uymasını sağlamak amacıyla yürürlüğe konulmuştur.

Charter of Liberties/Özgürlükler Şartı’ ise, Kral Birinci Henry tarafından, kralların hukuka bağlı olmalarını sağlamak amacıyla çıkartılan ve ‘hiç kimse hukukun üstünde değildir’ ilkesine dayanan bir fermandır. İngiliz Parlamentosu, Kral Charles’ın büyük mülk sahiplerinden borç para talep etmesi, borç vermeyen mülk sahiplerini herhangi bir suç isnadı olmaksızın tutuklatması, kimi zamanda öldürtmesi ve yanı sıra Kralın bu tasarruflarının Manga Carta’yla güvence altına alınan ‘due process of law / hukuka uygun usul’e aykırı olduğunu gördüğü için ‘Habeas Corpus Hakkı’nın tanınmasını Kraldan talep etmiştir.

Habeas Corpu Hakkı’, yukarıda ifade edilen anlamlarının yanı sıra ve daha geniş olarak, kişiye verilen mahkumiyetin adil olması, verilen cezanın infazında adalet ilkelerinin zedelenmemesi, devletin elindeki mahkuma karşı keyfi, haksız, ezici davranmaması, mahkumun hapishanedeyken bile ceza ve infaz yöntemlerini sorgulamak hakkına sahip bulunması anlamlarına geliyor.

Petition of Right / Hak Bildirgesi’, ‘Charter of Liberties / Özgürlükler Bildirgesi’ ve ‘Bill of Habeas Corpus / Habeas Corpus Bildirgesi’ ile İngiliz Parlamentosu’nun Krala karşı yetkileri artmış, bu bildirgelerde öngörülen ilkeler, günümüzün insan hakları metinlerini ve modern anayasaları etkilemiş ve biçimlendirmiştir.

Gelelim bizim ülkemizdeki uygulamalara. Özelde ‘Ergenokon, Balyoz, KCK, Oda TV’ adıyla sürdürülen soruşturma, kovuşturma ve yargılamalarda, genelde diğer soruşturma, kovuşturma ve yargılamalarda ve özellikle tutuklamalarda uygulanmakta olan usul ve yöntem, bu bağlamda uzunca bir süre, insanların neyle suçlandıklarını, suçlanmalarının dayanağı olan kanıtların ne olduğunu dahi bilmeden tutuklu kaldıkları, masumiyet karinesine aykırı biçimde, suçlanan kişilerden suçsuz olduklarını kanıtlamalarının istenilmesi, yasaya ve hukuka aykırı dinlemeler, benzeri diğer hukuk dışı uygulamalar göz önüne alındığında, insanın aklına hemen şunlar geliyor: ‘Bizim insanlarımızın, bizim devletimizin ve yargı organlarımızın önünde bir İngiliz veya bir Amerikalı kadar değeri yok mudur?

İngilizlerin 1628’de, Amerikalıların 1787’de haksız tutuklamalara ve suçlamalara karşı birey haklarını güvence altına almak için getirdikleri ‘Habeas Corpus Hakkı’nın bizim ülkemizde uygulanabilmesi için daha ne kadar beklememiz ve daha ne kadar çile çekmemiz gerekiyor?

Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla özgürlüklerine kavuşan ‘Balyoz’ isimli davanın sanıkları olan askerlerin yargılanmasına yeniden başlanıldı. Yerel mahkemedeki yargılama aşamasında dinlenilmeleri talep edildiği halde dinlenilmeyen, Yargıtay incelemesi aşamasında bozma nedeni yapılmayan, oysa çok açık biçimde savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olan tanıklar önceki günkü duruşmada dinlenildi.

Bu tanıklardan dönemin Genel Kurmay Başkanı Hilmi Özkök verdiği ifade de şunları söylüyor; ‘Ben Balyoz, Çarşaf, Suga, Sakal, Oraj planlarının hiçbirisini duymadım. Balyoz kelimesini ilk kez basından duydum. Özellikle Balyoz çok yabancı geldi. 2003’de Genel Kurmay Başkanıydım. Darbe planlarının yapıldığına dair, bir bilgi bana gelmedi. Göre yaptığım dönemde dedikoduya dayalı duyumlarım oldu. Kulaktan dolma sözler ortada dolaşıyordu. Ama bunlar kimse hakkında soruşturma açılacak, dava açılacak kadar ciddi değildi.

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı olan diğer tanık Aytaç Yalman verdiği ifade de; ‘O seminerin yapılması emrini ben verdim. Balyoz planına ilişkin istihbarat almadım. Basından öğrendim’ diyor.

Bu ifadeler sonrasında ‘Balyoz’ davasının dayandığı bütün iddialar çökmüş, davanın, davaya konu suçlamaların hukuken ve siyaseten bir değeri kalmamıştır.

Bu dava nedeniyle yıllarca tutuklu kalan ve ‘kaybolan yıllarımı bana geri verin’ diyen insanların kaybolan yıllarını kim geri verecek, nasıl verecek?

Değerli akademisyen Gülriz Uygur, okumanızı tavsiye ettiğim ‘Hukukta Adaletsizliği Görmek’ isimli kitabında, ‘…Görülecek şey: İnsanın görülmesi-Adaletsizliğin görülmesi’ diyor ve yargılama pratiğinde görülmeyenin insan ve adaletsizlik olduğuna vurgu yapıyor.

Adaletin dağıtılmasında asıl olan insanın görülmesi olmakla, Yunan mitolojisinde Uranüs ve Gaia’nın kızı, aynı zamanda adalet ve düzen tanrıçası olan ve ilahi adaletin tecessümü olarak kabul edilen ‘Themis’in, bugüne kadar savunduğumuzun aksine, gözlerinin kapalı değil, açık olması gerektiğini savunmamızın ve bunu talep etmemizin zamanı herhalde gelmiştir.

Zira yargılamayı yapan yargıç, ancak gözü ve vicdanı açık olursa, yargıladığı kişinin yüzünü görebilir. Zira yüz, insanın yüzü silinmez, silinemez. Mahkum da etsen, beraat kararı da versen, öldürsen de, nefret etsen de, içindeki sevgiyi yok etsen de, yüzü yok edemezsin. O yüz, o insanın yüzü bakar durur sana hep.

Onun için Levinas; ‘Başkasının/ötekinin, bendeki başka/öteki düşüncesini aşarak kendini tanıtma biçimine, biz aslında yüz diyoruz. Bu tarz, bakışım altındaki tema veya bir imgeyi oluşturan nitelikler topluluğu gibi art arda sıralanmaktan ibaret değildir. Başkasının/ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar’ diyor ve şunu ekliyor ‘Yüz, çağrısına sağır kalamayacağım ve de onu unutamayacağım, yani onun mutsuzluğunun sorumlusu ol­maktan kaçamayacağım şekilde beni etkisi altına alır.

Evet, yüz! İnsan yüzü, insanın yüzü! Yüze bakmak, yüz yüze bakmak. Adaletin yüzü, adaletsizliğin yüzü. Gülriz Uygur az yukarıda referans olarak verdiğim kitabında yüzle, insan yüzüyle ilgili olarak şunları yazıyor; ‘Masum olmayan bir dünyada yaşıyoruz. İnsanların yüzlerinin unutulduğu, kendi yüzümüzü unuttuğumuz ve değerlerin çok kolayca harcanabildiği bir dünyada … Böyle bir dünyada insanın yüzünü görmek nasıl mümkündür? Gönül gözüyle görmek ne demektir? Hukuk, insanları görünmez kılmaktadır. Kişileri/yüzleri görünmez kılarak kendisi adaletsizliğe yol açan bir kurumun, adaletsizlikleri görmesi mümkün müdür? Mümkünse, hukukta adaletsizlik nasıl ortaya konur? Hakimin, kendi yüzünü unutmadan karşısındakilerin yüzünü görmesi nasıl mümkündür?

Sorular, sorular, sorular. Yanıtsız sorular, yanıtı verilmemiş, verilemeyecek sorular. İnsanın vicdanını rahatsız eden sorular. Oturup düşünmek, kendi yüzümüzü, başkalarının yüzünü, haksızlık yaptığımız insanların yüzünü, hakimin, savcının, avukatın, sanığın, tanığın, davacının, davalının, adaletin yüzünü düşünmek ve herhalde vicdanları yardıma çağırmak gerekir.

Son bir söz, onu da Levinas söylüyor; ‘Yüz, bir insanın yüzü, yakınımın yüzü beni yoksunluğa davet eder. Bana bakar, her şeyiyle bana bakar, hiçbir şeyine kayıtsız kalamam onun.

Yüzü unutmamak, yüze kayıtsız kalmamak gerekir. Zira yüz konuşmaz, konuşamaz, susar, ama çok şey söyler…!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DENEMELER (XL)

Dörtnala gelip uzak asyadan / Akdenize bir kısrak başı gibi / uzanan bu memleket bizim…’ Nazım HİKMET

YURTSEVERLİK ÜZERİNE!

Ünlü Dört Temmuz konuşmasında Abraham Lincoln şunları söylüyor: “Bu insanlarla, atalarımızın aynı kanı taşımasından öte şeyler paylaşıyoruz; içimizden yarısı belki aynı atadan gelmiyor, onlar Avrupa’dan gelmiş insanlar – Almanlar, İrlandalılar, Fransızlar ve İskandinavyalılar – uzaklardan gelmişler ve buraya yerleşmişler, kendilerini her şeyde eşit görmüşler. Bu insanlar, eğer tarihlerindeki kan bağlarının peşinden giderek bugünlerin izlerini sürmek isterlerse, burada hiçbir şey bulamazlar, kendi şanlı dönemlerine geri dönemedikleri gibi, bizden bir parça da olamazlar. Ama onlar, Bağımsızlık Bildirisine bakacak olurlarsa, eskilerin  ‘Bütün insanların eşit yaratıldıklarını kayıtsız şartsız kabul ediyoruz’ dediklerini görecekler ve o günlerde öğretilen ahlak duygularının onların insanlarla ilişkilerine ışık tuttuğunu, orada bütün ahlak ilkelerinin temelinin yattığını, bunu sanki Bildirgeyi kaleme alan insanların kanından kan, etinden et taşıyormuş gibi hak iddialarında bulunabileceklerini ve esasen öyle olduklarını anlayacaklardır. Yurtsever ve özgürlük aşığı insanların yüreklerini birleştiren bildirgedeki elektriği taşıyan tel, tüm dünyanın insanlarının zihinlerinde özgürlük aşkı var oldukça, bu yurtsever yürekleri birbirine bağlayacaktır.”

Lincoln’un bu konuşmasının önemi, insanları, ırkın ve di­nin darlığından kurtaran, yurt sevgisinin ve yurtseverliğin, milli güç tapınmasıyla bağını koparması ve bir çeşit ‘siyasal ulus’ ve aynı zamanda ‘anayasal yurttaşlık’ tanımı yapmasıdır.

‘Amerikan Demokrasisi’ isimli kitabında Tocquville, bu yurtseverlik anlayışını ‘hukukun yardımıyla ve hakların kullanılmasıyla büyüyen ve sonunda kişisel çıkarlarla harman olan rasyonel bir yurtsev­erlik olarak’ tanımlar. Bu yurtseverliğin, kişinin doğduğu yere ve bir ırka bağlılıktan doğan yurtseverlikten daha az ateşli, daha az cömert olmadığına ve fakat daha yaratıcı, daha bağlayıcı ve daha kalıcı olduğuna vurgu yapan Tocquville şöyle devam eder: “Ülkesinin refahının kendi refahı üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu anlayan kişi, hukukun, bu refahın üretilmesine katkı yapmasına imkan sağladığını ve ülkesinin esenliğinin, önce kendisi için yararlı bir şey ve sonra da kendi yarattığı bir şey olarak bundan bir çıkarı olduğunu bilir.”

Tocquville‘in de işaret ettiği gibi, kamusal hayata doğrudan katılım ve hukukun çizdiği yol, yurttaşın kendisini cumhuriyetin parçası olarak hissetmesi için gerekli olan belki de tek ve en doğru yoldur. Esasen yurttaşlık ruhunun oluşması da çok büyük ölçüde buna bağlıdır.

Günümüzde, çağdaş demokratik ve çok kültürlü toplumlarda, bu konular ve duyarlılıklar ile ilgili olarak makul ölçülerde yakalanmaya çalışılan denge, Amerikalı siyaset bilimci Michael Walzer’in ‘Civility and Civic Virtue in Contemporary America/Çağdaş Amerika’da Medenilik ve Yurttaşlık Erdemi’ isimli kitabında belirttiği üzere, uygarlığın/medeniliğin ağır bastığı bir ‘medeni/uygar tutum ve yurttaşlık erdemi’ dengesidir. Zira bu denge, bölücü değil, ayrımcı, ötekileştirici değil, birleştirici bir dengedir.

Bizler, kendi ülkemizde bu dengeyi, yurttaşlık erdemi, yurtseverlik ve siyasal eylemlilikten yana oluşturmak istiyorsak eğer, bunu ancak ve ancak; medeni/uygar bir duruş, hoşgörü, demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü, adaletin tesisi, birbirimizin değerlerine, aidiyetlerine ve insanlık onuruna saygı, bize göre öteki olanın varlığını tanıyan ve onun haklarına sahip çıkan bir anlayış ve değerler teme­linde yapabiliriz.

Hepimiz aynı toplumda yaşıyoruz. Yurttaşız. Kendimize ait bir dile, geleneğe ve ortak tarihe sahibiz. Biliyor ve inanıyoruz ki, kişi, ancak ortak bir ulusal tarih, ulusal bir kültür bilinci içinde ve ancak bunlar sayesinde yurttaş olur. Ama evrenselci bir anlayışa, dile ve değerlere bağlı kalmadan yurttaş dayanışmasını anlamamız, bunu sağlamamız ve korumamız mümkün değildir.

Edward W. Said’in işaret ettiği üzere, çoğu zaman başkalarının gerçekliğini görmemizi engelleyen birer perde işlevi gören, yetiştiğimiz çevrenin, sahip olduğumuz dilin ve milliyetin sağladığı kesinliklerin ötesine geçebilme riskini göze almak, dış politika, toplumsal politika, ekonomik politika gibi sorunlar gündeme geldiğinde, insan davranışları için tek bir standart arama ve buna uyma çabası demek olan evrenselliği ret ve göz ardı ederek, birey, devlet ve ulus olarak ayakta kalamayız.

Evrenselliği, insan sevgisini ve deneyimini, onun yazılı olan veya olmayan kayıtlarını bütün çeşitliliği ve tikelliği içinde kavramak istiyorsak eğer, savaş yıllarını Türkiye’de sürgün olarak geçiren, yirminci yüzyılın büyük edebiyat adamı Erich Auerbach’ın, ulusal ya da bölgesel sınırları aşmak isteyen herkes için model olarak aktardığı, on ikinci yüzyılda Saksonya’da yaşamış keşiş St. Victor’lu Hugo’nun; ‘Terbiye görmüş kafa için, görünmez ve geçici şeyler hakkında, yavaş yavaş fikir değiştirmeyi öğrenebilmek, sonradan bunları tamamen ardında bırakabilmesini sağladığından büyük bir erdem kaynağıdır. Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. Yolun başında olan sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitlemiştir; güçlü olan insan sevgisini her yere yaymıştır; mükemmel insan ise sevgisini söndürmüştür’ diyen sözlerine kulak vermek zorundayız.

Edward W. Said’in işaret ettiği üzere, Hugo’nun, ‘iki kere, güçlü ya da mükemmel insanın, bağımsızlığa ve tarafsızlığa,  bağları reddederek değil, onları işleyerek, onlarla bütünleşerek ulaştığını‘ ifade eden ve güzelliği ile insanı büyüleyen sesine kulak vermediğimiz takdirde, akla ve bilgiye eşlik eden özgürlüğe değil,  önyargı ürünü olan dışlamanın ve tepkilerin esiri oluruz.

On sekizinci yüzyıl sonlarının Avrupa’sında bir halkın kültürel, dilsel ve etnik birliği ile birlikteliğini savunmak ve güçlendirmek üzere biçimlendirilmiş ve öyle olduğu için de kültürel kirlenmeye, heterojenliğe, ırksal karışıma, sosyal, siyasal ve entelektüel bölünmeye, demokrasiye, özgürlüklere, hukuka düşman olan latent veya açık ırkçılığın, aşırı milliyetçiliğin emrettiğinin aksine; tiranlığın, despotizmin, baskı ve yozlaşmanın düşmanı, adaletin, hukukun, demokrasi ve özgürlüklerin dostu olan yurtseverliği savunmalı,  bu geleneğin takipçisi olmalıyız. Yurtseverliği otoriter muhafazakârlıkla karıştıran, onu şovenizmle, aşırı milliyetçiliğin diğer ulusları ve toplulukları küçümseyen, kötüleyen çığlıklarla boğmaya çalışan, bu amaçla yabancı düşmanlığı yapan anlayışların, söylem ve ifadelerin karşısında durmalıyız.

John Stuart Mill’in; ‘…Milliyet ilkesiyle yabancılara karşı anlamsız bir düşmanlığı ya da salt milli olmaları nedeniyle kimi özelliklerimizi göklere çıkarmayı, ya da başka ülkelerin iyi bulduğu şeylerin reddini kastetmediğimizi söylemeye pek ger­ek duymayız. Bütün bunlar düşünüldüğünde, en güçlü milli ruha sahip milletler en az milliyetçilik sergilerler. Bizim kastettiğimiz düşmanlık değil, dostluk, ayrılık değil birlik ilkesidir. Biz, aynı hükümet çatısı altında ve aynı doğal ya da tarihsel sınırlar içinde yaşayanların ortak çıkar duy­gusundan bahsediyoruz. Bizim kastettiğimiz, topluluğun bir parçasının diğer parçalara göre kendilerini yabancı hissetmemelerini, onları bir arada tutan bağa değer vermelerini, tek bir halk olduklarını, kaderlerinin birlikte örüldüğünü, ülke insanlarından herhangi biri için kötü olan şeyin herkes için kötü olduğunu ve bu bağın zarar görmesinden doğacak herhangi bir ortak beladan, payına düşeni almaktan kurtulamayacaklarını hissetmeleri gereğidir…’ diyen sözlerine değer vermeli, kendimize bunları rehber olarak almalı, bunları içselleştirmeliyiz.

Ulusal Andımız ‘Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak’ diyor. Hal böyle iken, özgüven eksikliğinden dolayı veya çıkarlarına öyle uygun düştüğü için korku üzerine inşa edilmiş politikalara, bundan geçinen anlayışlara değer veriyor, hemen her şeyden korkuyoruz. Bu olumsuz duygu ve düşüncelerden bir an önce kurtulmak, ülkeyi sevmenin, kendi kültürü ve yaşam tarzıyla ortak özgürlük ilkesine dayalı siyasal bir topluluk olarak cumhuriyeti sevmek anlamına geldiğini bilmek yada öğrenmek zorundayız.

Zira yurt ve yurttaş sevgisi, asıl olarak politik araçlarla, yani, iyi yönetim ve sivil haklar ile siyasal yurttaşlık hakkının korunması anlamında adaletin gerçekleştirilmesiyle sağlanabilir ve korunabilir. Bu amaçla, demokratik özyönetime izin veren ve bunu destekleyen bir kamu ortamında gelişebilecek olan yurtseverliği, kardeşlik bağlarını, ortak bir tarih ve siyasal bünyeye ait olma duygusunu güçlendiren politikalara destek olmamız gerekir.

Yüz yılı aşan bir süredir, bir halkın özgürlüğünü ayakta tutan siyasal kurumlara ve yaşam tarzına duyulan sevgiyi, yani cumhuriyet sevgisini, güçlendirmek ya da yardıma çağırmak anlamında kullanılan yurtseverlik geleneğinin takipçisi ve bu anlayışın mirasçısı olmak zorundayız.

Zira gelecek, toplumsal anlam ve meşruiyetin topluma inmesi, cemaat sınırlarını aşarak, evrenselliği içinde taşıyan kişilerin bu anlam ve meşrui­yeti sahiplenmelerinin mücadelesine göre şekillenecek, bu yöndeki mücadelelere tanık olacaktır.

Onun için vizyonlarımızda, gelecek ufkumuzda, gelecekle ilgili tasavvurlarımızda, böyle bir dünyada yaşayacağımızı bilmemiz, kendimizi böyle bir geleceğe hazırlamamız gerekir. Yine kendi köklerimizden beslenmek suretiyle kültürümüzü zenginleştirmek, bir yandan Cumhuriyetimizin kurucu değerlerini ve kazanımlarını korumak, diğer yandan Türkiye toplumunu taşralığa mahkum etmek için yerelliği, taşralılığı yüceltmek, kutsal bir inanç olan, insanın kendi içinde yaşaması gereken dinsel değerleri hayatın her alanında egemen kılmak isteyenlerin karşısına, aklı, bilimi, çağdaşlığı, yurtseverliğin özgürlükçü ve dayanışmacı ilkelerini koymak zorundayız.

Zira değerli akademisyen Ahmet İnsel’in ‘Solu Yeniden Tanımlamak’ isimli özgün eserinde işaret ettiği üzere, cumhuriyetçi yurtseverliği, demokrasiyi, sivil ve siyasal özgürlükleri savunanlara; kendi kapalı sınırlarının içine fikren ve fiziken hapsedilmek istenen Türkiye toplumunu, bu durumdan kurtarma mücadelesinin önderliğini yapmak, toplumsal dayanışmayı, sivil inisiyatifleri, yurttaş girişimlerini, en geniş siyasal katılımı, küreselleşmeden mağdur olan kesimlerin haklarını, çevre koruma bilincini, insan hakları ile onun bir boyutu olan kadın haklarını savunan akımların içinde eşit bir güç olarak yer almak, insan merkezli bir Avrupa toplumunun kuruluşuna aktif olarak katılmak yakışır.

 

DENEMELER (XXXIX)

Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgilerse, gevezedir.’ Halil CİBRAN

SALİERİ KOMPLEKSİ!

Salieri Kompleksi’ bir hastalıktır. Vahim bir hastalıktır, tehlikeli bir hastalıktır. ‘Kıskançlık Hastalığı.’ Tıp tarihine geçen bu hastalığa adını veren kişi İtalyan besteci Antonio Salieri’dir. Avusturya İmparatoru İkinci Joseph zamanında Viyana Sarayı’nda kapellmeister, yani orkestra şefi olan Salieri, iyi bir besteci ve müzisyen olmasına rağmen, önemli bir dertten mustariptir. Kıskançlık. Kıskandığı kişi, sarayda kendisiyle birlikte çalışan Mozart’tır, yani meslektaşıdır.

Salieri’nin Mozart’a karşı duyduğu kıskançlık, o kadar hastalıklı bir kıskançlıktır ki, bazı tarihsel kayıtlara göre Mozart’ı zehirleyerek öldüren Salieri’dir.

Fransız toplumbilimci Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ adıyla çevrilip yayımlanan kitabında, ‘… Sahip olamadığımız mal, mülk, mevki ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyor isek eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur...’ diye yazıyor.

Doğru olan, sağlıklı olan, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi kıskanmamaktır. Ama insan kıskanır. Pek çok insan ise hayatını yanlış şeyleri kıskanarak geçirir. Çünkü kıskançlık insani bir duygudur. Ama kıskançlığın da türleri vardır. Alain de Botton’un işaret ettiği gibi, başkalarının malını, mülkünü, mevkini kıskanmak yanlış bir kıskanmadır mesela. Aynı şekilde, başkalarının başarılarını kıskanmak da yanlış bir kıskanmadır. Başarılı olanı kıskanmak yerine, insanın, o yaptıysa, ben de yaparım, o başardıysa, ben de başarırım demesi, bu yönde çalışması, çaba göstermesi, yani başkasının başarısıyla kendisini motive etmesi gerekir. Salieri’nin Mozart’ı kıskanması mesela, yanlış bir kıskanmadır. Zira Mozart kadar olmasa da, Salieri de bir müzik dehası, çok önemli ve değerli bir bestecidir. Kıskandığı Mozart’a gelince; ‘Bütün dahiler göklere uzanmış’ iken, Mozart ‘gökten inmiştir.’ Salieri’nin farkında olmadığı, anlayamadığı incelik bu olsa gerekir.

Bir de aşkın, aşık olanın kıskançlığı vardır. Tutkuya, takıntıya dönüşmedikçe bu tür kıskançlık tehlikeli değildir. Zamanla geçer. Aşk sona erer, kıskançlık iyileşir ve biter.   Ama eğer aşk tutku halini almış ise, takıntıya dönüşmüşse eğer, durum o zaman kötü ve hatta tehlikelidir.

Alberto Moravia, ‘Kıskançlık’ adlı romanında az da olsa bunu anlatır. Romanın kahramanı olan ressam, pek çok şeye sahiptir. Kıskandığı, kıskanacağı, kıskanması gereken hiçbir şey yoktur. Günün birinde her şeyi olduğu gibi gören, hayata, insanlara, gördüğü başkaca şeylere hiçbir anlam ve değer yüklemeyen, biraz nihilist, biraz çapkın ruhlu bir kadınla tanışır. Sever onu. Ama ona sahip olmak, her şeye sahip olan ressama yetmez. Aşkı tutkuya dönüşmüş, takıntı haline gelmiş, kıskançlık başlamıştır. Kendisine zarar vermeye başlayan kıskançlık duygusundan bir süre sonra kurtulur. Ama bu defa hayatla, hayata dair şeylerle arasında bir kopukluk başlar. Bu kopukluk zaman içinde sıkıntıya dönüşür. Bu seçilmiş bir sıkıntıdır. Zira romanın kahramanı, sevdiği kadına duyduğu sahiplenme duygusuyla delirmek yerine sıkılmayı seçmiştir. Ama giderek her şeyden, herkesten sıkılmaya başlar. Sıkılmak elbette delirmekten iyidir. Ama o da, pek o kadar iyi bir şey değildir. Çünkü hayatın tadını ve keyfini kaçırır.

Hangi mesleğin sahibi olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kariyer eğrisi yükselen, rekabetçi yönü gelişmiş, bir çok yönüyle başkalarından farklı olan her insan, bir gün mutlaka birileri tarafından kıskanılır. Hele Türkiye’de, bu çok daha kaçınılmaz bir şeydir. Zira Türkiye, kifayetsiz muhterislerin, vasat, ama vasat olduklarını bilmedikleri için boş başaklar gibi başları yukarıda dolaşan insanların ülkesidir. Yeteri kadar mal ve hizmet üretemediği için yıllardır enflasyon denilen bela ile birlikte yaşayan, fikir üretemediği için entelektüel fukaralıktan mustarip Türkiye; az çalışan, az üreten: ama çok tüketen: hiç çalışmadığı için hiçbir şey üretmeyen, üretemeyen: becerileri, yetenekleri ya hiç olmayan ya da son derece sınırlı olan: kurnazlıkta ise üzerilerine adam tanımayan insanların ülkesidir.

Bu insanlar, kıskandıkları herkesi kendilerine benzetmek, kendi yetersizlikleriyle, kendi sığlıklarıyla eşitlemek, onları başarısız kılmak isterler. Bunda başarılı olamazlarsa eğer, iftira, hakaret, yalan dahil her türlü çirkin yola başvururlar.

Bize ders olarak verilen bu insanların rahatsızlığı aslında kendileri iledir. Bu rahatsızlıklarından kurtulmak, kendilerinden kaçmak için dikkatlerini başkalarının üzerine kaydırırlar, başkaları üzerinde yoğunlaşırlar. Başkalarının başarılarından rahatsız olurlar. Başka insanların yarattığı güzelliklerden, onların başarılı olmalarından hoşlanmazlar, heyecan duymazlar, keyif almazlar. Aksine hasetlerinden çatlarlar. Onun için başarılı olanı harcamak, tüketmek isterler. Ama eninde sonunda kendileriyle baş başa kalırlar. Cesaret edip kendileriyle yüzleşemeseler de zamanla kendilerini bitirirler. Yani en sonunda ‘kendilerinin karikatürü’ olurlar.

Bu tür insanlar için açılan – Beslenme Dükkanları – vardır’ diyor Murathan Mungan ve şöyle devam ediyor; ‘Bu dükkanlarda ayaküstü adam harcanır, adam paralanır, adam yenir. Üstelik bunlar hesaba dahil değildir. Buraların müdavimleri, bu tür yerlerden en çok şikayet eden kişiler arasından çıkar. Herkes bir başkasını, kendi önündeki en büyük engel olarak görür; başkasının varlığını, kendi varlığı için bir tehdit olarak algılar. Bu yüzden bir araya geldiklerinde, birbirlerine yiyecek gözlerle bakar, yüreklerinde bütün beklettiklerini yoklarlar. Nefretler bilenir, hınçlar körüklenir, hırslar tazelenir. Gecenin bir saatinde biriktirilmiş kinler kusulur, bekletilmiş öfkeler ortaya dökülür. Sonuçta eve yorgun argın, bitkin, perişan dönülür. Sabah, baş ağrıları, mide spazmları, pişmanlık duygularıyla uyanılır. Bunu, insanın kendine verdiği sözler, aldığı yeni kararlar izler. Oysa akşam iş çıkışı herkes koltuğunun altında beslenme çantasıyla beraber, bir göz atmak, bir tek atmak için yeniden beslenme dükkanına uğrar.’ Beslenme dükkanında kadehler, ‘ruh ve beden sağlığınıza’ diye kalkması gerekir iken, ruh sağlıkları yerinde olmadığı için, onlar kadehlerini böyle diyerek kaldırmazlar, kaldıramazlar. Ama yine de kadehlerini olmayan bir şeye, ‘şerefe‘ diye kaldırırlar.

İnsanız, başka insanlarla birlikte yaşıyoruz, başkaları tarafından fark edilmek, görülmek, takdir edilmek istiyoruz. Yakınlık kurmaya, sevmeye, sevilmeye gereksinim duyuyoruz. Sahip olduğumuz aidiyetler var. Bu aidiyetlerimize başkalarının saygı göstermesini istiyoruz. Bunların olmadığını gördüğümüzde hayal kırıklığına uğruyoruz.

Kendimizle değil, kendimizi düzeltmekle değil, daha çok başkalarıyla uğraşıyoruz. Kendi yaralarımızı iyileştirmek için uğraşmıyoruz, başkalarının yaralarını iyileştirmeye çalışıyoruz. Başkalarını izliyor, onların özelini, mahremini merak ediyoruz. Bunları öğrenemez isek eğer, meraktan çatlıyoruz. Vıcık vıcık insanlarla, vıcık vıcık ilişkiler, cıvık insanlarla cıvık birliktelikler yaşıyoruz. Üslupsuzluk içinde birbirimizi yoruyor ve hatta boğuyoruz. Hayatımızda mizah yok. Olmadığı için sululuklara, belden aşağı fıkralara gülüyoruz. Samimiyetin, arkadaşlıkların, dostlukların ne olduğunu bilmediğimiz için laubalilikleri samimiyet diye, arkadaşlık diye yaşıyoruz. Düzeyli, incelikli şakalardan değil, kaba, banal şakalardan hoşlanıyoruz. Onun bunun dedikodusunu yapıyor, onu bunu kıskanıyor, onun bunun ayağına çelme takmaya çalışıyoruz. Özetle hayatı doğru yaşamıyor, yalan yaşıyoruz, iğreti yaşıyoruz.

Bütün bunlardan kurtulmak için kendimizi oldurmaya, tefekküre ihtiyacımız var. Yeni bir felsefeye, yeni bir yaşam tarzına ihtiyacımız var. Hayatı sade yaşamaya, arınmaya, kendimizi yenilemeye ihtiyacımız var. Kendimizi aramaya, tanımaya, kendimizi bilmeye ihtiyacımız var. Sakallı Celal’in dediği gibi ‘Tanzimat ilan ettik olmadı, Cumhuriyet ilan ettik olmadı, biraz da ciddiyet ilan edelim‘ dememiz ve pek çok alanda, pek çok yerde, pek çok ilişkide ciddiyet ilan etmek, ahlakçı olmadan ahlakı, etikçi olmadan etiği yaşam tarzı haline getirmemiz gerekir.

Hayat insanlara, bazı insanları hediye olarak verir. Arkadaşlarımız, var ise eğer dostlarımız bize hediye olarak verilmiştir. Hayat bazı insanları ise ders olarak verir bize. Hepimizin hayatında hediye olarak verilmiş insanlar, arkadaşlar olduğu gibi, ders olarak verilmiş insanlar da vardır. O nedenle hediye olarak verilmiş insanların değerini bilmemiz, onlara karşı vefalı, saygılı olmamız, dürüst ve erdemli  davranmamız gerekir. Zira onlara her şeyden ve herkesten daha çok ihtiyacımız var.   Ders olarak verilmiş olan insanlardan ise, kendimizi sakınmamız, korumamız, çok daha önemlisi onlardan gerekli dersleri almamız, gerekli dersleri çıkarmamız gerekir. Değil ise vay halimize!

‘…Mezarlıklarda dolaşırken, kitabelere göz gezdirdim. Her kitabe, o taşın altında yatan insanın namusuna, şerefine, haysiyetine şahadet eden ebedi bir kefalet senedi gibidir. Hepsi de ya manzum ya mensur bir lisanla size, üzerine dikildikleri ölüyü şöyle tarif ederler: Benim altımda, bütün ömrünü iyilik ederek geçirmiş, hayatında tek kalp kırmamış, tek fenalık yapmamış, vatanına, milletine, ailesine, dostlarına, ömrünü, kalbini ve kesesini cömertçe harcamış eşsiz bir insan yatmaktadır!         

Kelimeler, cümleler, ifadeler değişebilir; fakat değişmeyen tek şey, mezar taşının iddiasıdır.

Mezar taşı, her cenazenin, beşeri günahlardan beraatını isteyen ezeli ve ebedi bir avukat gibidir. Bir vatan haininin, bir ana katilinin, bir ocak kundakçısını, bir kasa, bir namus, bir şeref hırsızının, bir kan ayyaşının mezarına dikilen taş bile, ebedi vekaletini üzerine aldığı ölüye tek leke sürdürmemek isteyen bir avukat kesilir. Bunun içindir ki, bir baba katilinin mezarında şu cümleyi okursanız, hiç şaşırmayın!

“Burada, karıncayı incitmekten çekinerek yaşamış bir insan yatmaktadır!”

Bir mezar başında, gaddaresini en haksız cinayetin kanıyla lekelemiş olan bir katile bile hüsnü şahadet eden cemiyet, yaşayan en büyük kıymetin önünde bile  boyun eğmek istemez. Ve en sefil bir ölüden bile kıskanmadığı sevgiyi, en üstün diriden esirger, çünkü ölü kıskanılmayan yegane insandır.   

Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın ölüsüne yanışımız bundandır.

Bu hakikati düşününce, körün öldükten sonra niçin ‘badem gözlü’ olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

Şimdi; birçok kıymetlerin, ölümlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.

Sanır mısınız ki, dünya Shakespeare’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır, ve Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakla çok masum bir gaflet göstermiştir?

Hayır … Kurnaz beşeriyetin zekası , bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde kavrayabilmek kabiliyetinden mahrum değildi. Ve bence insanlar, o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanıyışları ise, ‘ölüleri kıskanmayışlarındandır.’

Bu hasetten doğan inkarın misallerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz: Hayatlarında iken gördükleri umumi lakaydinin, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller yapılıyor.

Bugün hor gördüğümüz nice nice kıymetler var ki, yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer ‘kıymet’ olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz. Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.

(…)

Görülüyor ki insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır: ‘Ölmek!’        

(…)

Yukarıda yer verdiğim satırlar, Latife Hanım’a (Uşşaki) ait. İpek Çalışlar tarafından yazılan ‘Latife Hanım’ isimli otobiyografik eserde yazıyor bunlar. Latife Hanım bu satırları yakın arkadaşı ve hatta dostu olan Ahmet Ağaoğlu’nun ölümü üzerine yazmış.

Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ama Latife Hanım’ın söylediği gibi, kıskanılmamak için ölmeye gerek yok. Aksine inadına yaşamak gerekir. Birileri kıskanmasın diye oturmak, durmak değil; başarılı olmak için inadına çalışmak, inadına üretmek, inadına yaratmak gerekir.

Bütün bunları ‘kıskananlar çatlasın’ falan diye değil, kendimiz için, kendi beden ve ruh sağlığımızı korumak için yapmamız gerekir.

Değil ise ne mi olur? Hasta oluruz!

Üretemeyen, yaratamayan insan hasta olur zira.

 

DENEMELER (XXXVIII)

Siz çoksunuz, oysa ben tekim. Bana dilediğinizi söyleyin ve yapın. Tek başına dolaşan keçi, gecenin karanlığında kurtların avı olabilir. Lakin kanı, siz göresiniz diye, vicdanınız sızlasın diye, vadinin taşlarında tan ağarıp da güneş yükselene kadar durur, hep durur!

Halil CİBRAN

ANKARA RAHATLASIN DİYE!

Ankara, Ankara / Ey iyi kalpli üvey ana!’ diyor Cemal Süreya. Pazartesi günü, eşim ve köpeğimiz Tarçın’la birlikte, bana her zaman iyi kalpli üvey analık yapan Ankara’dan birkaç günlüğüne ayrıldık ve Alanya’ya geldik. Ankara da rahatladı, ben de rahatladım.

Ankara’dan Seydişehir’e kadar, trampet ve saksafon sololarıyla dolu Frank Sinatra, Louis Armstrong, Tony Bennett dinledik. Seydişehir’de, her zaman olduğu gibi Günaydın Tesisleri’nde mola verdik. Tesisin marketine gittik, biraz havamız değişsin diye Ankara Oyun Havaları’nın yer aldığı bir CD aldık.

Seydişehir’den Akseki’ye kadar, Çubuklu Cem’in, Başkentli Birol’un, Ankaralı İbocan’ın, Ayaşlı Serhat’ın ve diğer Ankaralı sanatçıların seslendirdiği türkü ve oyun havalarını dinledik.

Dım Dım Yar’ ile başlayıp ‘Hıldır Hıldır Hayriye’’ye ve ‘Kız Meryem’e kadar uzanan türkülerin hemen hepsinin ritimleri hareketli, sözleri abuk, saçma, anlamsız, boş, bir kısmı da banaldi. Ama zihin temizlemek, kafa boşaltmak için bire birdi. Terapi gibi geldi bize. Size de ara sıra bu tür bir müzik dinlemenizi tavsiye ederim.

Hikayeyi bilirsiniz. Padişah vezirine halk nasıl diye sormuş. Vezir de, halk sokaklarda oynamaya başladı deyince, Padişah, o zaman durum ciddi, gerçekten çok ciddi ve hatta vahim demiş.

Eşimle ben, CD’deki türküleri dinledikçe tam da öyle olduk. Eşim arabayı kenara çek, müziğin sesini iyice aç, yolun kenarında bir güzel oynayalım dedi. Öyle yapmadık elbette. Ama bunun fikrine dahi güldük, hem de çok güldük. ‘Oynatmama az kaldı, doktorum nerede’ dedik, güldük. Padişahın hikayesi aklımıza geldi, güldük. Hayatı ve insanları ne kadar ciddiye aldığımızı düşündük, güldük. İktidar, halkın sokaklarda, orada burada oynadığını acaba biliyor mu diye sorduk kendimize? İktidara güldük.

Torosları aşıp Manavgat’a doğru inmeye başladığımızda, gün daha henüz batmamıştı. Bulutların arasından ara sıra sevimli yüzünü gösteren güneş, hem etrafı aydınlatıyor, hem de bizi ve doğayı ısıtıyordu. Arkamızda kalan dağlar, o heybetli, o mağrur duruşlarıyla doğadaki egemenliklerini sürdürüyor, buraların kralı biziz, var mı bize yan bakan der gibi seyrediyordu, hem doğayı, hem de gelip geçeni.

Anılarımın gezindiği, duyarlılığımın ayağa kalktığı o yüksek dağların eteklerinde yüreğim: ‘Ayların en zaliminde doğmuşum / Okuma yazma öğreniyorum yıllardır / Başka çağlardan kiraladığım odalarda çalışıyorum geleceğe / Ve şimdiki takvimin duvarındayım / Zamansız pencerede’ diye mırıldandı kendi kendine.

Sonra deniz göründü. ‘Akdeniz, Fenikeli bir hüznün çocuğu’ gibi duruyordu karşımızda. Alanya’ya geldiğimizde yağmur başladı. Sağanak halinde yağan yağmurla, Alanya kendini yıkıyordu. Sahiller boyu yağmur vardı, şimşekler vardı. Sahiller boyu akşam vardı. Sahiller boyu denizin ürkütücü karanlığı vardı.

Eve geldiğimizde ve bahçedeki ağaçlara baktığımızda gördük ki, on beş gün önce geldiğimizde, daha henüz kendilerini oldurma aşamasında olan portakallar, limonlar, mandalinalar, artık portakal olmuş, limon olmuş, mandalina olmuştu. Yağmur yağarken, limon ağaçlarının, portakal ağaçlarının, mandalina ağaçlarının altında dolaştım. Dokundum onlara. Yağan yağmuru okşadım.

Yağmur dindi sonra, bulutlar dağıldı, ay, hilal şeklinde kendini gösterdi gökyüzünde. Balkona oturdum, ayı seyrettim, yıldızları seyrettim. Sonra gece oldu, ay battı, kayboldu. Uzaktan seyrettiğim deniz uyumuyordu. Dalgalarının sesini duyuyordum zira. Ama benim uykum geldi, gittim ve yattım.

Dalgaların sahile vuran sesiyle uyandım sabah erkenden. Öğleye kadar tembellik ettim. Sonra çıktım sahilde, kumların üzerinde çıplak ayakla yürüdüm biraz. Orada, denizin kenarındaki kafede oturdum çay içtim. Bulutları, göğü, denizi seyrettim. Denizin, gökyüzünün açık koyu maviliklerine, ak tüylü, siyah tüylü hayvanlara benzeyen bulutların enginliğine daldım. Dalgaların birbirleriyle oynaşmalarını seyrettim.

Eve dönerken yolda ‘Birdenbire / Bir çiçek / Rıhtım taşının aralığından / Uzatmış başını / Bir çiçek yolumu kesti.’ Ona baktım ve dokundum. Bir insana, küçük bir çocuğun yüzüne, bir kitabın sayfasına, bir köpeğin başına dokunur gibi dokundum ona. Sonra eve geldim, daha önce taslağını hazırladığım ‘Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun’ başlıklı yazımın üzerinde çalıştım biraz.

29 Ekim 2014 günü, yani dün, yazıma son şeklini verdim ve Alanya Kalesi’nin eteğindeki Yamaç Kafe’ye gittim. Orada internete girdim, yazımı bloğuma koydum. Çay içtim, günlük gazeteleri okudum. Dağlara sırtını dayamış, yeşilliklerle bezenmiş bu güzel ilçe, yaz kalabalığını sırtından atmış olmanın rahatlığını, sonbaharın tenhalığını, hüznünü yaşıyordu. Onun için de beklenen, beklenmeyen sözler söylenmiş ve bitmişti. O da düşünüyor, kendini dinliyordu. Benim gibi kendini dinlendiriyordu.

Limanın olduğu alana indim. Sabahın serinliğinde ve tenhalığında sahilde yürüdüm biraz. Çarşıda dolaştım. Sonra gittim, saç sakal tıraşı oldum. Tıraştan sonra berber dükkanının önündeki tabureye oturdum, berberle sohbet ettim. O sırada diğer esnaflar geldi yanımıza, sohbet hem genişledi, hem de derinleşti.

Eve döndüm, kitap okudum. Kitaplar doğru okunmuşsa eğer, hayat doğru yaşanmışsa eğer, ara sıra tökezlesen de, yalpalasan da, bazen ayağın da kaysa, kimi zaman saçmalasan da, yanlış şeyler yapsan da, düşmezsin hiçbir zaman, düşsen de hemen kalkarsın ayağa dedim kendime. Her sevdayı, üstlendiği her görevi, her işi,  bir şarkı gibi, bir şiir gibi, bir masal gibi yaşayan yüreğim rahatladı.

Öğleden sonra eşimle birlikte Alanya’ya indik. Alanya çarşısını dolaştık. Sonra gelip bir kafeye oturduk. Sohbet ettik. Gelip geçenleri izledik. Hızla taşralaştığımızı, her alanda bir üslupsuzluğun alıp başını gittiğini gördük. Üzüldük.

Kafede otururken, yan masada, ön masada, arka masada oturan, yüksek sesle konuştukları için seslerini etrafındakilere duyuran ve hatta duyurmak isteyen insanları dinledim istemeden. Sohbet etmiyorlar, dedikodu yapıyorlardı. Freud’un ‘çok sayıda insanı sevgi yumağı etrafında toparlayabilmek her zaman mümkündür. Yeter ki etraflarında, öfkelerini kusabilecekleri başka insanlar olsun’ dediği aklıma geldi. Güldüm sadece.

Başka insanlar geldi aklıma. Var olduklarını hissetmeyen, bir şey olmayı, bir şeyler yapmanın önüne koyan insanları anımsadım. Olduğu ya da savunduğu yerde durmayan, duramayan, bazı şeylerden, temel bazı değerlerden, ilkelerden hızla ve çok kolayca vazgeçen, kolaylıkla saf değiştiren, olmadıkları, ama olduklarını sandıkları bir şeyi olmuş gibi yapan ve yaşayan insanları düşündüm.

Son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir dünyayı, bugün diye yaşayan, son kullanma tarihi çoktan dolmuş fikirleri, bugünün fikriymiş gibi savunan insanların, isimleri, sözleri, belli belirsiz yüzleri hızla aktı gitti gözlerimin önünden.

Ben de bir şey değilim elbette. Benim de yanlış, pek çok eksik yönüm, daha törpülemem gereken bir dolu sivri yanım var. Ama hiç olmazsa bunlar gibi değilim dedim kendime ve şükrettim halime. Yanlış veya doğru, eksik ya da fazla, böyle teselli ettim kendimi.

Şairin dediği gibi, ‘mor yaralar‘ almıştım yakın zaman önce. Ama geçen zamana ödedim bunların hepsini. Şimdi artık her şey için yeni bir başlangıç yapma zamanıydı. Bunun için zamanların en iyisi, içinde bulunduğum bu zamandı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi: ‘Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmış akışında’yım zira. Mesele o parçaları birleştirmekte. Mesele bazen zamanın içinde, bazen de dışında olabilmekte. Mesele yeni bir başlangıç yapabilmekte.

Başlangıçlar her zaman zordur. Bunu biliyorum. Ama bunu sen yaparsın dedim ve Tennyson’ın bir şiirini armağan ettim kendime: ‘… Henüz vakit çok geç değil, / Yeni bir dünya arayalım, / Bunun için gün batımına kadar uzanalım. / Gücümüz yetmese de, / Yeri göğü sarsmaya, / Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe. / Zaman ve kader bizi zayıflatsa da, / İrademiz yeterlidir, / Çabalamaya, aramaya, bulmaya / Ve asla pes etmemeye.

Hiçbir yeniden kolay değildir. Bunu biliyorum. Gökyüzünün yakınlığını, uzaklığını, sonsuzluğunu biliyorum. ‘Sapakları, açmazları, çıkmazları, dorukları, dorukların altını, kalabalıkları, yalnızlıkları, yıldızların bazen parlak olduklarını, bazen olmadıklarını’, güneşin, ayın, yıldızların benden çok, çok uzaklarda olduklarını, onların yanında bir nokta, bir eğri virgül dahi olmadığımı biliyorum. Bir şeyi daha biliyorum. İnsan için en gerekli olan şeyi: yani ‘haddimi biliyorum, kendimi biliyorum.‘ Kendime inanıyor ve güveniyorum. Bunları bildikten, kendine inandıktan ve güvendikten sonra, gerisi ve berisi kolaydır, hem de çok kolaydır. Tecrübe ettiğim için bunu da biliyorum!

Şimdi her şey doludizgin ve çoğul… /… Şimdi her şey yeniden… / Yüreğim, o eski aşk kalesi / Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden… /… Ben yoluma devam ederim / Bitmemiş bir şiirin ortasında… /… Yaşamsa yerli yerinde / Yerli yerinde her şey…’ Evet, çok şey geçti, pek çok şey değişti, bir çok şey anlamını, değerini yitirdi. Ama yaşam, ama bazı şeyler, onlar hala yerinde ve benimle birlikte.

Her tatlı şey, kendi değerini kendisi ekşitir, onun için zambağın çürümüşü yaban otunun çürümüşünden daha kötü kokar‘ diyor Shakespeare. Tam da öyle oldu. Bazı şeyler ekşidi, eskidi, çürüdü. Ama imgeler, söylenmemiş sözler, tümceler, yazılmamış mısralar, kafiyeler, daha başka şeyler, onlar yerinde duruyor. Söylenmek için, yazılmak için zamanını ve sırasını bekliyor.

Gün bitti, akşam oldu. Ben de akşam oldum. Sonra gece oldu. Ben de gece oldum. Sabaha doğru gök gürültüsüyle, şimşeklerle ve yağmurla uyandım. Sağanak halinde yağan yağmurla birlikte, ben de yağmur oldum, aktım toprağa. Dışarıya, balkona çıktım. Kimseler yoktu ortalıkta. Sandalyenin üzerine oturdum, yağmuru seyrettim, yağmurun sesini dinledim. Toprak da, ağaçlar da, çiçekler de yağmur kokuyordu. Yağmur hüznümü aldı, uzaklara götürdü. Uzaktan, az uzaktan, Alanya Anamur kara yolundan, kamyon, otobüs sesleri geliyordu. Uzun bir yolculuğa çıkmışım gibi, oturduğum yerde bu sesleri dinledim. Sonra bilgisayarımı açtım, gün iyice ağarıncaya kadar bu yazıyı yazdım.

Yazı bitti. Artık hayata dahil olmak gerekir dedim ve Alanya’ya indim. Bu yazıyı yayımlamak için Alanya Kalesi’nin eteğindeki Yamaç Kafe’ye gidip oturdum. Karşımda Alanya’nın sırtını dayadığı sıra sıra dağlar, usta bir ressamın fırçasından çıkmış tablo gibi duran ve bana gülümseyen deniz vardı. Bu güzellikleri seyrettim doyasıya. Her şey güzel, her şey sessiz, sakin ve huzurluydu. ‘Hal saridir’, yani bulaşıcıdır derler. Ben de sakin ve son zamanlarda hiç olmadığım kadar huzurluydum. Yaşadığım an’ın doyasıya keyfini çıkardım.

Yaşamı oluşturan doku zamandır. Onun değerini bilmek, bir şeylere, bir yerlere takılmamak, zamanla birlikte akmak, zamanı yaşamak, an’ın hakkını vermek gerekir. Ben de bugün bunu yaptım. Ne dünü düşündüm, ne dün olanlar için üzüldüm, ne de yarınlar için endişelendim.

Yaşadığım bir kaç güne dair bir masal anlattım size. Gerçeğe inanmayanlar masala inanır mı? İnanmaz. Ama öyle de olsa, siz, ‘İnanın bana / Ben / Masallar anlatırım / Bana / Güvenebilirsiniz.

 

 

 

 

Cumhuriyet fazilettir. Cumhuriyet, düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller ister.’ Mustafa Kemal ATATÜRK

CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

Samsun’dan başlayarak Ankara’ya kadar uzanan yol, ulusal bir bilince, bu bilince ortak olma inancına sahip bir halkın bağımsızlığını, özgürlüğünü elde etmesinin, ardından modern bir Cumhuriyet ve devlet kurmasının başarılarla dolu ve sıra dışı bir hikayesidir.

Bu hikayenin baş kahramanı, düşleri,  umutları ve hayalleri gerçeklerle buluşturan, yaptığı devrimlerle tarihimizi hızlandıran, vizyonu ve öngörü yeteneği ile bizim için, dünya için aşılmış değil, daha hala ulaşılması gereken bir değer olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

O’nun önderliğinde kurulan bu Cumhuriyet, özü ve temeli itibariyle halkın iktidarına dayanır. Onun için büyük önder ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ demiştir.

Buna göre halkın iktidarı ifadesi, ‘halkın tahta geçmesi olmayıp, tahtın olmaması, herkesin özgürce yaşaması, yani olmak istediği kişiyle olduğu kişiyi birleştirerek, hem özgürlük, hem de kültürel bir mirasa bağlılık adına bireysel yaşamını kurması’ demektir.

O nedenle Cumhuriyetimizin temelinde yurttaşlık bilinci vardır, yurt sevgisi vardır, insan vardır, insan sevgisi, refah yaratma hedefi, bu refahı halka yayma düşüncesi, dayanışma ruhu vardır.

Eşitliği, bağımsızlığı, özgürlüğü referans olarak aldığı için bu Cumhuriyet, yani bizim Cumhuriyetimiz ve bu Cumhuriyetin yarattığı siyasi kültür giderek demokratik kültüre dönüşmüştür.

Demokrasi, sivil özgürlükler ve hukuk devleti ile bunların omurgasını oluşturan laiklik, Cumhuriyetimizin üzerinde yükseldiği en temel ilkelerden birisidir.

Laik değerler, ‘sadece düzene, rejime ve sisteme ilişkin alanda biçimsel demokrasinin işlemesi ve hukukun şeklen var olması ile sınırlı olmayıp, aksine toplumsal yaşamı bir arada tutan, toplumun demokrasi, hukuk ve özgürlükler temelinde bir arada yaşamasını ve varlığını sürdürmesini sağlayan en temel ilkedir.’

Başlanılan, devam eden ve sonsuza kadar devam edecek olan bu yol, sadece Cumhuriyete giden yol değil, eşitliğe, özgürlüğe, bağımsızlığa, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne, uygarlığa, aydınlanmaya, çağdaşlaşmaya, daha iyiye, daha güzele giden yoldur.

Yollar elbette yürümek için vardır. Ama sadece yürümekle bir yere varılmaz. Lakin varanlar, doğru yolda yürüyenlerdir. Doğru yol, herkesin gittiği yol değildir. Doğru yol, aklın ve bilimin gösterdiği yoldur. Doğru yol, vizyon sahibi olanların, doğru akla ve hedeflere sahip bulunanların gittiği yoldur.

Bu yol Büyük Atatürk’ün yoludur.

O yolda yorulanlar, yürümeyenler, yürüyemeyenler, hedefi şaşıranlar, bir başka kurtarıcı gelir diye ufka bakıp dağılanlar, dağıtanlar, yanlış kılavuzlara inanıp yolu satanlar olmuştur, daha da olacaktır.

Takılma bunlara. Umutsuzluğa kapılma. Aldırma bunların hiçbirisine. Yürüdüğün yolun doğruluğuna inan ve yürü. Geleceğe doğru yürü. Gelecek senindir zira.

Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun!

 

 

 

 

 

 

ANILARIMDAN BİR SAYFA

‘Şiddeti reddetmek, inancımın ilk maddesidir. Ve son maddesidir’ GANDİ

ŞİDDET ÜZERİNE!

Ülkemizde ve dünyada hemen her gün ‘şiddet’ var. Hemen yakınımızda, sınırımızda, Orta Doğu’da savaşın şiddeti var. Türkiye’nin yakasından bir türlü düşmeyen terörün şiddeti var. Kadınlara yönelik şiddet var.

Sokakta şiddet var. Üniversitelerde şiddet var. Çalışma hayatında, şiddetin bir bir türü olan ‘mobbing‘ var. Polisin orantısız güç kullanmasından doğan şiddet var. Sevgisizliğin, kıskançlığın, öfkenin, kinin, nefretin, dedikodunun, iftiranın, hakaretin şiddeti var.

Türkiye’nin ve dünyanın gündemi şiddetle dolu olmakla, 25 Mart 2011 tarihinde, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nün düzenlediği bir etkinlikte, ‘Yasa-Şiddet-Adalet’ üzerine yaptığım konuşmayı sizinle paylaşmak istiyorum.

(…)

Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyor, çok değerli, çok yetkin felsefecilerin yer aldığı bu etkinliğe davet etmek suretiyle beni ve benim şahsımda Türkiye Barolar Birliği’ni onurlandıkları için başta sevgili Sabri Büyükdüvenci Hocam olmak üzere sempozyumun diğer düzenleyicilerine en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

Doğumunun otuz birinci yıl dönümü arifesinde, akşam saat dokuza doğru, tam da sokakların sessizleştiği bir saatte, silindir şapkalı, frak giymiş iki adam Joseph K’nın evine gelirler ve Joseph K’yı da alıp dışarıya çıkarlar. Daha evin kapısından dışarı çıkar çıkmaz, aralarına aldıkları Joseph K’nın omuzlarına yapışırlar, kollarından kavrayıp ellerini yakalarlar. Böylece kentin dışına çıkarak terk edilmiş boş bir taş ocağına gelirler. Dört bir taraf, başka hiçbir ışığa vergi olmayan bir doğallık ve sessizlik içerisindeki ay ışığı ile örtülüdür. Adamlardan birinin eli, Joseph K’nın gırtlağına sarılırken, diğeri elindeki bıçağı sonuna kadar Joseph K’nın kalbine saplar ve bıçağı olduğu yerde iki kez çevirir. Son nefesini vermekte olan Joseph K. az ilerisinde katili olan iki adamın yanak yanağa vermiş bir şekilde kendisine baktıklarını görür, o da onlara bakar ve ‘Bir köpek gibi’ der.”

Okuduğum bu pasaj iktidar ve şiddet üzerine bugüne kadar yazılmış olan büyük romanların en başında gelen Kafka’nın ‘Dava’ isimli romanının ‘Son’ başlığını taşıyan ‘Onuncu Bölümü’nde yer alan ölüm sahnesidir.

Romanın böyle değil de, Joseph K’nın affıyla, yani ona yapılan işkencenin sona ermesiyle bitmesi, acaba okuyucu yönünden daha doğru bir mesaj olur muydu? Herhalde bunu Kafka’da düşünmüştür. Ama düşünmüş de olsa, böyle bir sonu tercih etmemiştir.

Edebiyat eleştirmenlerine göre bunun nedeni, Kafka’nın romanını suçluluk temasıyla değil, utanç temasıyla bitirmek istemesidir. Kafka’nın romanını bitirirken Joseph K.nın katledilmesiyle ilgili olarak: ‘Sanki bunun utancı, kendisinden sonra da yaşamalıydı’ demiş olması bu tespiti doğrulamaktadır.

Gerek sempozyumumuzun, gerekse benim konuşmamın konusunu oluşturan “Yasa-Şiddet-Adalet” üçlüsünün merkezinde yer alan şiddet olgusunun, suç ve suçluluk boyutundan, diğer bir deyişle yasal boyutundan önce utanç boyutu üzerinde durmak istediğim için, konuşmama, Kafka’nın ‘Dava’  isimli romanının ölüm sahnesi ile başlamayı tercih ettim.

Biz hukukçular, mesleğimizin özelliğinden olsa gerek, şiddeti, utanç temelinde değil, suçluluk temelinde değerlendiririz. Gerçekte ise şiddet, sadece bir suç değil, aynı zamanda ve hatta daha çok bir utanç, bir insanlık utancıdır.

Karl Marks’ın özlü ifadesiyle “İnsanın yaptığı en büyük duygusal devrim, utanma duygusudur.” Bu duygusal devrimi kendi içinde ve kişiliğinde yapamayanların, yani utanma duygusu olmayanların başvurduğu araç şiddettir.

Şiddet, şiddete uğrayanın, “ötekiliği” kabul edilen, saygı gören bir özne olmaktan çıkarılıp duygularına ve bedenine zarar verilebilecek ve hatta ortadan kaldırılabilecek bir nesne olarak ele alındığı ilişkisel bir eylemdir.

Bu eylemin günümüzdeki kökeni; modern toplumun yarattığı tatminsizliğin, yalıtılmışlığın, ikiyüzlü bir ahlakın, saldırganlığın, ne aşkı, ne sevgiyi, ne arkadaşlıkları ve ne de dostlukları beceremeyen insanların ve toplumun damgasını taşır.

Onun için bugün ülkemizde olsun, dünyanın başka yerlerinde olsun hemen her yerde şiddet var. Sadece aşiret, töre, pusu, namus kültürü çocuklarının yaptıkları şiddet değil, aile içinde ve ikili ilişkilerde uygulanan şiddet değil, yakınlık terörizmi değil, başka alanlarda ve başkaca biçimlerde uygulanan şiddet türleri de var. Umursamazlığın şiddeti, duyarsızlığın şiddeti, istismarın şiddeti, cehaletin ve cüretin şiddeti, yanılgının, özensizliğin, dikkatsizliğin, sevgisizliğin şiddeti, kıskançlığın şiddeti, iftiranın, dedikodunun, yalanın şiddeti gibi.

Saydığım bu şiddet türlerinin bir çoğu yasal anlamda suç değil, suç olmadıkları için yasal olarak bir yaptırıma da tabi değil. Ama öyle de olsa, bunlar da korkutucu, bunlar da eziyet edici, bunlar da kahredici, daha önemlisi bunlar da utanç vericidir.

Peki, neden şiddet? Kuşkusuz bunun pek çok yanıtı var. Kişisel, psikolojik,  toplumsal, kültürel nedenleri var. Ama bu nedenlerden birini, modern olasılık kuramının temellerini atan, akışkanlıklar mekaniğinin temel yasalarından biri olan ve kendi adıyla anılan Pascal Yasasını bulan, kendisinden sonra gelen varoluşcu düşünürleri etkileyen sezgicilik ilkesini ortaya atan matematikçi, fizikçi ve düşünür Blaise Pascal, ‘Düşünceler’ adıyla Türkçeye çevrilerek yayınlanan ‘Pensées’ isimli eserinde şöyle açıklıyor: ‘İnsanoğlu büyük adam olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki sadece bir küçük adamdır; mutlu olmak için heveslerle doludur, fakat bir gün anlar ki, mutsuzdur; mükemmel olmak için büyük hevesler taşır, fakat bir gün anlar ki, sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kişi olmak için devamlı umutlar taşır, fakat bir gün anlar ki, kusurlarından dolayı sadece insanların hor görüşüne layık görülmektedir. İşte, dışına çıkmaya imkan bulamadığı bu utanç duygusu, o insanda güçlü bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır. Çünkü bu durumda o, kendisini kusurlarından dolayı mahkum eden ve bunun suçunu kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.

Pascal’ın çerçevesini çizdiği küçük adam Wilhelm Reich’in “dinle” diye seslendiği küçük adamdır. Erich Fromm’un “yaratamayan yıkar” diye nitelediği “yaratamayan” adamdır.

Bakın yakın veya uzak çevrenize bu tür adamlardan çok sayıda olduğunu görürsünüz. Kimisi kocadır, babadır, ağabeydir, sevgilidir, sözüm ona arkadaştır kimisi, kimisi siyaset sahnesinde önemli bir adamdır, kimisi üniversitede akademisyendir, kimisi bürokraside önemli bir konumdadır, kimisi sanatçıdır, yazardır, gazetecidir, kimisi bilmem nerede başkandır.

İnsanlık tarihiyle neredeyse eşdeğer olan şiddet olgusu, birçok bireysel ve toplumsal nedeni içinde barındıran, psikolojik, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik boyutları olan son derece karmaşık bir yapıdır.

Kısaca sertlik, sert, katı, kırıcı, incitici davranış, kaba kuvvet kullanma olarak tanımlayabileceğimiz şiddet olgusu, insanın doğasında var olan ve fakat bastırılmış bir davranış biçimidir. İnsanları sindirmeyi, korkutmayı, bu yolla maddi veya manevi bir şeyler elde etmeyi amaçlar. Şiddet, kimi zaman bir sözdür, kimi zaman kullanılan fiziki bir kuvvet, kaba kuvvettir, kimi zaman bir bakıştır. Kimi zaman inandırma veya ikna gücü olmayanlar tarafından kullanılan bir yöntemdir.. Kimi zaman inandırma ve ikna süreci başarılı olmadığında başvurulan bir araçtır. Kimi zaman fiziksel bir saldırıdır, kimi zaman ise psikolojik bir baskıdır.

Şimdi burada yeri gelmiş iken, az yukarıda sıraladığım şiddet türlerini ifade eden Oscar Wilde’ın, “Reading Zindanı Baladı” isimli baladından bir bölümü sizinle paylaşmak isterim.

Baladın yazıldığı tarihte Oscar Wilde, Reading Zindanı isimli hapishanede mahkum olarak yatmaktadır. Aynı hapishanede karısını boğazından kılıçla keserek öldürmekten yargılanıp idama mahkum edilen ve idamını bekleyen Krallık Muhafız Alayı askerlerinden otuz yaşındaki Charles Thomas Wooldridge’de yatmaktadır.

Asılmadan önce Wooldridge’i gören ve asılma nedenini öğrenen Oscar Wilde, şimdi bir bölümünü okuyacağım baladı Wooldridge’in hikayesinden etkilendiği için yazmıştır.

“…Ama gene de herkes sevdiğini öldürür, / Bu böylece biline, / Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar, / Kimi de okşayıcı bir sözle öldürür, / Korkak, bir öpücükle, / Yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür! / Kimi insan aşkını gençliğinde öldürür, / Kimi sevgisini yaşlılığına saklar; / Bazıları öldürür arzunun elleriyle, / Altının elleriyle boğar bazı insanlar: / Bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü / Böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar. / Kimi insan az sever, kimisi de çok uzun, / Kimileri aşkı satar, kimileri satın alır; / Kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla, / Kimilerinde aşka serin kanla kıyılır; / Hemen herkes bir türlü öldürür sevdiğini, /Ama bundan ötürü herkes asılmamıştır…

İlk şiddet, klasik düşünürlerinin ileri sürdüğü gibi herkesin herkese karşı sürdürdüğü savaş değil, bir insan topluluğunun – aile, köy, ulus, din, kültürel aidiyetin – yabancılara karşı neredeyse her zaman duyduğu düşmanlıktan türemiştir. Dar bir çevreye dahil olmanın ve kendi içine kapanmanın yarattığı bu şiddet; evrensel bir yasa kisvesi altında ortaya çıkan, uygarlığı tekeline almak isteyen ve kültürlerin eşitliğini tanımak yerine, insanlar arasındaki farklılıkları esas alan özgül bir durumun yol açtığı ideolojik ve fetihçi şiddettir.

Her kimliğin bir dizi farklılıkla bağlantılı olarak ve bu farklılıklardan bazılarının da yanlış, kötü, çirkin, akıl dışı, yani kısaca “öteki” olarak tanımlanması üzerine kurulu olan ideolojik ve fetihçi şiddet; “öteki”ni, tarih boyunca ve sürekli olarak doğru kimliği benimsemeye davet etmiş, kabul etmeyenleri fethedip zorla dönüştürmüş ya da susturmuş, dönüştüremediklerini veya susturamadıklarını ise yok etmiştir.

Ölümcül Kimlikler” isimli incelemesinde Amin Maalouf, şiddetin bu türünü şiirsel bir dille şöyle anlatır: “Seçmek durumunda bırakılıyorlar, zorlanıyorlar dedim. Kim tarafından mı? Sadece her çeşidinden fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafımdan da, -aramızdaki herkes tarafından, gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden bütün bir kimliği öfke ile ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, o yobaz kolaycı yaklaşım yüzünden. İçimden katiller böyle imâl ediliyor diye haykırmak geliyor”.

Şiddetin bir diğer türü, siyasetin, iktidar tutkusunun yarattığı şiddettir. Fransız İhtilali’nin önde gelen aktörlerinden olan Saint-Just ve Robespierre bu tür şiddete verilebilecek en iyi örnektir. Yeryüzünde adaletin derhal egemen olmasını isteyen ve bu idealin çok yakında gerçekleşeceğine inanan bu ikili, sadece birkaç kellenin kendilerini ideallerini gerçekleştirmekten ayırdığını düşünüyorlardı. Salt o nedenle, insan türünün karşısına küstahça dikilen birkaç kellenin onlar için hiçbir önemi yoktu. Onun için Wilhelm Reich, küçük adama: “acımasız Robespierre ile büyük Danton arasında seçim yapma olanağın vardı. Acımasızlığı seçip büyüklüğü ve iyiliği giyotine gönderdin” diye hitap eder.

Şiddet deyince kitleyi, kitle deyince Elias Canetti’yi anmadan geçmek haksızlık olur. Şiddetin doğası üzerine yazılmış en önemli eser olan “Kitle ve İktidar”da Canetti; kitle ve iktidarın birbirlerini nasıl etkileyerek çoğalttığını, insanlar arasındaki emir itaat ilişkisinin giderek nasıl bir saldırganlık mekanizmasına dönüştüğünü anlatır.

Canetti’ye göre kitle, yıkıcı, iktidar öldürücüdür. İnsanlar yarattıkları mesafelerle birlikte taşlaşırlar, çoraklaşırlar. Yarattıkları bu mesafe yüklerinden ancak hep birlikte kurtulabilirler. Kitle içinde meydana gelen en önemli olay deşarjdır. Deşarj olmadan kitle gerçek anlamda mevcut değildir. Zira kitleyi yaratan deşarjdır. Deşarj anı, kitleye dahil olan herkesin farklılıklarından kurtulduğu ve kendilerini diğerleriyle eşit hissettiği andır. Kitle o andan itibaren patlar, yıkar, yakar, zulmeder, öldürür. Eylem, yani meşguliyet insanları birleştirir. Onun için bütün kitle hareketleri birleştirici niteliğinden dolayı ‘meşguliyetten/eylemden’ yararlanmışlardır.

Örneğin Naziler, meşguliyete geniş ölçüde yer vermişlerdir. Meşgul edici, birleştirici eylemlerin başında “yürüyüş” gelir. Muhafazakar bir reaksiyoner, siyasi bir lider ve yazar olan, önce Nazi, sonra Nazi düşmanı olup ABD’ye kaçan Hermann Rauschning yürüyüşü şu sözlerle değerlendirir.  “Yürüyüş insanları düşüncelerinden uzaklaştırır. Yürüyüş düşünceyi öldürür. Yürüyüş, bireyi öldürür.”

Zira yürüyüş kitlenin en önemli deşarj araçlarından birisidir. Yürüyüşle yollar elbette aşınmaz, ama kitle, ama kitle içinde eriyen insan rahatlar, yürümekle rahatlamaz ise, attığı sloganlarla rahatlar, sloganlarla rahatlatmaz ise, bir yerleri yakıp yıkmakla, yani şiddet kullanmakla rahatlar, deşarj olur.

Benim konuşmamın konusunu oluşturan “Yasa ve Şiddet” başlığının bir ayağını oluşturan “yasa” kavramı aslında “şiddet” olgusu ile çok uygun düşen bir kavram değildir. Zira ve kuramsal olarak yasa, şiddetin önlenmesinde kullanılan veya kullanılmak üzere icat edilen bir araçtır. Dolayısıyla yasanın şiddete izin vermemesi, şiddeti önlemesi, engellemesi gerekir.

Ne var ki, kimi zaman yasa bu işlevini yerine getirmez, getiremez. Buradaki ince nokta “yasa” ile “hukuk” kavramlarının farklılığından kaynaklanır. Bu farklılık hukukun evrensel olmasından, evrensel hukuk kurallarının mevcudiyetinden, yasanın ise yerel olmasından kaynaklanır. Doğru yasa, hukukun evrensel ilkelerine uygun olan yasadır. Yani bu anlamda yasa meşruiyetini hukukun evrensel ilkelerinden alır.  Eğer bir yasa hukukun evrensel ilkelerine uygun değil ise veya soyut bir norm olan yasa hükmü onu uygulayan yargıçlar tarafından evrensel hukuk kurallarına aykırı biçimde yorumlanıp uygulanıyor ve buna bağlı olarak bireyin hakkına ulaşması veya hakkını kullanması engelleniyor ise, bu da şiddetin bir türüdür ve herhalde bu şiddetin adını “yasal şiddet” veya “yasanın şiddeti” olarak koymak gerekir.

Savunma hakkı, sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6/b-c maddesi ve Anayasamızın 36/1.maddesi gereğince adil yargılanma hakkı ile hak arama özgürlüğünün vazgeçilmez bir unsuru değil, aynı zamanda yargılama faaliyetini demokratikleştiren bir unsurdur. O nedenle savunma hakkına saygı ve özen gösterilmeden yapılan her türlü yargılama, demokratik olmadığı gibi adil de değildir. Bu şekilde yapılan yargılamaları da herhalde “yargılama faaliyetindeki şiddet” olarak nitelemek gerekir.

Yine günümüz Türkiye’sinde kimi yargılamalarda uygulandığı şekliyle sanığın veya avukatının delillerle ulaşmasının engellenmesini, bir tedbir olan tutuklamanın infaza dönüştürülmesini, temel bir insan hakkı olan masumiyet karinesinin türevi niteliğindeki “lekelenmeme hakkı”na aykırı biçimde yürütülen soruşturmaları da, herhalde “yargılama faaliyetindeki şiddet” olarak nitelemek pek yanlış olmasa gerekir.

Ve son olarak Tolstoy. Dünya edebiyat tarihinin en büyük ustalarından birisi olan, dünya tarihinin geleceğini, bireylerin ahlaki gelişmesiyle siyasi iktidarların ahlaki çöküşünün belirleyeceğine, azınlığın çoğunluk üzerindeki baskısının insanın ahlaki gelişmesine bağlı olarak zaman içinde ortadan kalkacağına inanan Tolstoy, diğer eserlerine oranla çok fazla bilinmeyen ve hatta okunmayan “Sevginin Yasası ve Şiddetin Yasası” isimli eserinde: insani davranış ve alışkanlıklardan olan tahammülsüzlüğün, düşmanlığın, insanın kendi türüne karşı uyguladığı şiddetin sevgisizlikten doğduğunu, asırlardır işlenen katliamların, uygulanan şiddetin, güdülen düşmanlıkların kaynağının sevgisizlik olduğunu ifade ettikten sonra “artık susamam” diyor ve insanları her geçen gün gömüldükleri manevi yozlaşmadan kurtulmak için şiddetin değil, sevginin yasasına uymaya, bu bağlamda inanmış bir Hıristiyan olarak Hazreti İsa’nın “komşunu kendin gibi sev” çağrısına uymaya davet ediyor.

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, sevgi ve saygılar sunuyorum.

 

 

DENEMELER (XXXVII)

Hoş gördün, baba, askere gitmemi, anne, beni saklamadın,  kötü öğütler verdin bana, ağabey, ablacığım, uyarmadın beni!’ Bertolt BRECHT 

SİYASAL SUÇLULAR, SUÇLU SİYASETÇİLER!

Yukarıdaki aforizmasıyla annesine, babasına, kardeşlerine sitem eden Brecht, aslında ironi yapmaktadır. İşin gerçeği ‘neden bana erdemli olmayı, dürüst olmayı, çalışkan olmayı, cesur olmayı, üretmeyi, yaratmayı öğrettiniz’ demek istemektedir.

Zira 20.yüzyılın en önemli, et etkili, en değerli şairlerinden, oyun yazarlarından, tiyatro yönetmenlerinden birisi ve epik tiyatronun, yani diyalektik tiyatronun kurucusu olan Bertolt Brecht böyle birisidir. Yani hem insan, hem de sanatçı olarak, erdemlidir, dürüsttür, çalışkandır, cesurdur, üretkendir, yaratıcıdır.

Öyle olduğu için de, Almanya’da, Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte artan savaş çığlıklarının olduğu bir zamanda, daha küçük bir çocuk ve öğrenci iken, Horatius’un ‘Dulce et decorum est pro patria mori /  Anavatan için ölmek hoş ve onurludur’ sözü üzerine yazdığı kompozisyonda;  ‘Anavatan için ölmek hoş ve onurludur sözü, yalnızca boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganıdır’ diye yazmak suretiyle, savaşa karşı tavrını net bir şekilde ortaya koymuş, koyabilmiştir.

Brecht’in karşı çıktığı savaş, elbette, herkes için, hepimiz için aziz olan, değerli olan vatanın savunulması için, meşru müdafaa halinde iken yapılan savaş değil, emperyalist amaçlarla, mazlum uluslara ve masum insanlara yönelik olarak yapılan savaştır.

İnançlı bir komünist olan Brecht, yazdığı eserler ile sosyal ve ekonomik yapıyı şeffaf hale getirmeyi amaçlamış, istenirse statükonun değiştirilebileceğini göstermeye çalışmıştır. Ona göre edebi eserler, halka rehberlik yapmak, toplumsal dönüşüme ve değişime öncülük etmek, katkıda bulunmak, toplumsal düzeyde bir işe yaramak durumunda, sanatçılar da bu görevi yerine getirmek zorundadırlar.

Brecht’in önemli tiyatro eserlerinden birisi de ‘Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’dir.

Arturo Ui bir çete lideridir. Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra ve 1929 Büyük Ekonomik Kriz’in olduğu zamanlarda, pek çok büyük şirket ekonomik yönden ayakta ve hayatta kalabilmek için zorlu bir mücadelenin içine girmişlerdir. Bu mücadele, çıkara dayalı bir mücadeledir, siyasal iktidarla kurulan kirli ilişkilerle ve onunla işbirliği yapılarak sürdürülen bir mücadeledir. Öyle olduğu için de, sadece ticari ve kişisel ahlak ayaklar altına alınmamış, siyasal ahlak da, siyasal etik de ayaklar altına alınmıştır.

Bu mücadelede, oyuna getirilen ve suçlu duruma düştüğü için yargılanan Belediye Başkanı Dogsborough, aklanmak için çete lideri Arturo Ui ile işbirliği yapmak zorunda ve durumunda kalır. Bu işbirliği Arturo Ui’nin yükselişinin başlangıç noktasıdır. Karanlık ilişkileri, yasa dışı işleri sayesinde Arturo Ui, hızla büyür, büyük bir servetin sahibi olur.

Brecht’in bu oyunu, iktidar ve sermayenin kendi çıkarları için el ele vererek yasaları çiğnediklerinde; ülke siyasetinin, sosyal, ekonomik ve hukuki düzenin nasıl ortadan kaldırılarak bir baskı rejimine dönüştürülebileceğinin yaşanmış bir hikayesidir. İbret verici bir hikayesidir.

Bu hikayede kişilerin önemi yoktur. ‘O dönemi yaratan çerçevedir önemli olan. Onun için resme değil, resmi içine alan çerçeveye bakmak gerekir.’ O çerçeve, kirli ve karanlık ilişkileri kapsayan bir zeminde başlar ve öylece sürer gider. ‘Toplum bireylerden değil, ilişkilerden oluşur’ diyor Marks. Brecht’in anlattığı hikaye de, toplumu oluşturan bu ilişkilerin kirlenmesinin kaçınılmaz bir sonucudur aslında.

Oyunda, iki adamın dramı, bu adamlar birbiriyle örtüştürülerek, yani örtük bir biçimde anlatılır. Bu adamlardan birisi Hitler, diğeri de Chicago’lu gangster Al Capone’dur. Hitler’in iktidara yürüyüşü, sahne aralarına serpiştirilen yazılar ile tarihsel bir perspektife oturtularak, adeta gangsterin yükselişinin hikayesiymiş gibi büyük bir ustalıkla sahneye yansıtılır.

Oyunda Chicago’lu gangster Arturo Ui ile karnıbahar tröstü ve tröstün patronları, Nazi Partisini, Hitler’le adamlarını, Hitler’le ilişki kuran büyük Alman patronlarını; Belediye Başkanı Dogsborough, o tarihte Almanya Cumhurbaşkanı olan Hindenburg’u temsil eder.

Brecht bu oyunuyla, küçük burjuva romantizminin büyük soygunculara, büyük hırsızlara duyduğu saygıyı ortadan kaldırmayı amaçladığını veya en azından bunu aşındırmaya çalıştığını söyler ve şöyle devam eder: ‘Büyük politik suçlular tamamen teşhir edilmeli ve gülünçlüklerinin esası gösterilmelidir. Aslında bunlar büyük politik suçlular değil, büyük suçlu politikacılardır. Bu da tamamen başka bir şeydir.

Brecht’in ifade ettiği çerçeve bağlamında, Hitler, siyasal suçlu değil, suçlu bir siyasetçidir. Soykırım suçunun faili olmasının yanı sıra, adi bir suçludur.

Arturo Ui’nin yükselişi, diğer bir deyişle Hitler’in iktidara gelişi önlenebilir miydi? Büyük şirketlerin kirli menfaatleri, karanlık ilişkileri, kar elde etmek için değil, halkın sırtından soygun yapmak suretiyle rant elde etmek için yaptıkları hesaplar, pazarlıklar olmasaydı, bunun için Hitler’e biat etmemiş olsalardı önlenebilirdi belki. Ama kesin olan bir şey var ise, o da şudur; Hitler’in yükselişinde en suçsuz olan halktır, Alman Halkı’dır.

Hitler, Mussolini, Stalin ve benzeri örneklerin bize verdiği en büyük ders, Lord Acton’un kendisi kadar ünlü maksimidir. Yani ‘İktidar bozar, mutlak iktidar mutlak olarak bozar.

Konumuz Brecht olmakla, yazımızı bu usta sanat adamının anlamlı ve güzel bir şiiri ile bitirelim.

Şiirin ismi ‘İyilik Neye Yarar’ Abdülkadir Meriçboyu çevirmiş. Güzel de çevirmiş. Şöyle yazmış Brecht usta;

İyilik neye yarar, / Öldürülürse iyiler çarçabuk, ya da iyilik görenler? / Özgürlük neye yarar, yaşarsa bir arada özgürlerle tutsaklar? / Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese, akıl neye yarar? / İyi insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin! / Özgür insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, kavuşsun özgürlüğe herkes, özgürlük sevgisi geçersiz olsun! / Akıllı insan olacağınıza, öyle bir yere götürün ki dünyayı, akılsızlık zararlı olsun!

 

DENEMELER (XXXVI)

Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir’ BUDA

RÜZGARLA UÇUYOR!

Akşam oldu. Güneş arkasında tatlı bir kızıllık bırakarak bizim buraları terk etti. Dünyanın başka yerlerine gitti. Yavaş yavaş karanlık çöktü. Evdeyim. Dışarıda, Bilkent’in tepelerini, ağaçlarını, binaların duvarlarını döven uğultulu, sert bir rüzgar var. İnce ince yağmur yağıyor. Hava temiz. Az önce odamın penceresini açtım. Temiz havayı içime çektim. Yağmura dokunmak için elimi pencereden dışarıya çıkardım. Yağmur suyuyla ıslanan elimle yüzümü yıkadım, yanağımı okşadım.

Sonra çalışma masamın başına geçtim. Yazmaya başladım. Hem yazıyor, hem de Bob Dylan’ı dinliyorum. Şarkının adı ‘Blowin’ in the Wind

2000’li yıılların başında en gözde şarkıcılardan biri olan, bana göre geçen zamanın eskitemediği Bob Dylan’ın  ‘Bir adama, adam dememiz için ne kadar yol kat etmesi gerekir’ diye sorarak başladığı şarkısının özeti şu; ‘sen adam olmak için çalış, yollar kat et, denizleri aşıp geldikleri için yorulan güvercinlerin kumlarda dinlenmelerini seyret, top güllerinin sesini dinle, insanların ağlamalarını duy, güzelliğini görmek, sonsuzluğunu anlayabilmek için gökyüzüne bak, dağları döven denizin dalgalarını hayal et, insanların özgürlük için verdikleri mücadeleyi düşün, bazı şeyleri görmemek için günde kaç kez başını başka yönlere çevirdiğini anımsa, ama unutma, bütün bunlar ve daha başkaca şeyler rüzgarla beraber uçar gider.

Top gülleleri de, denizler aşan ve sonra gelip kumlarda uyuyan güvercinler de, hemen her gün baktığın gökyüzü de, dağların eteklerindeki kayalıkları döverek yıkayan denizin dalgaları da, duydukların da, gördüklerin de, okudukların da, yazdıkların da rüzgarla beraber uçar gider.

Sadece bunlar değil, Homeros’un İlyada’da yazdığı gibi insanlar da, rüzgarla ve zamanla birlikte uçar gider. Yani ‘… Rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları. Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran, ya da seni lanetleyen ya da gizli gizli kınayan yahut alaya alan insanlar da; yapraklar gibidir sen göçüp gittikten sonra seni anlatacak olanlar. Onların tümü ilkbaharda doğarlar, sonra rüzgar gelir, yere savurur onları, sonra orman yenilerini üretir yerlerine. Kısa ömür her şeyin ortak yazgısıdır, ama öyleyken sen her şeyden kaçıyorsun ya da her şeyin ardından gidiyorsun, sonsuza dek varlığını sürdürecekmiş gibi. Oysa bir süre sonra gözlerini yumacaksın. Çok geçmeden mezara dek seni izleyen birisi ağlayacak arkandan, belki başkaları da…

Romalıların bilge hükümdarı Marcus Aurelius, bütün bunları, yani her şeyin rüzgarla beraber uçup gittiğini bildiği için şöyle yazmış ‘Düşünceler‘ isimli kitabında ; ‘… Kimi şeyler doğma, kimileriyse ölme telaşında; doğmakta olan şeyin bir parçası şimdiden ölüyor, ya da çoktan öldü bile; ama bu sonsuz akış ve dönüşüm dünyayı sürekli olarak yeniler, tıpkı artsız aralıksız akıp giden zaman ırmağının sonsuzluğu yenilemesi gibi. Hiçbir şeyin durmadığı bu ırmakta, hızla akıp giden şeylerin hangisine değer verebilir insan? İnsanın; daha uçarken görüp gönül verdiği bir serçenin, ona sevdalanır sevdalanmaz, kanat çırparak gözden yitip gitmesi gibi. Her birimizin yaşamı, kandan soluk vermek ve havadan soluk almaktan başka bir şey değildir. Tıpkı havayı ciğerlerimize çekip sonra onu geri vermemiz gibi, daha dün ya da önceki gün sahip olduğumuz tüm soluma gücünü onu aldığımız kaynağı geri veriyoruz şimdi…

Bütün bunları yazdıktan sonra oturdum düşündüm biraz. Dünyaya benimle beraber gelen, hatta benden sonra gelen insanların kaçının göçüp gittiğini düşündüm. ‘Olgun başaklar gibi biçilir yaşamımız, biri varolurken, biri yok olur gider’ dedim içimden. İyilik ve adaletin benden yana olduğunu düşündüm. Yakında rahatlayacaksın, huzura kavuşacaksın, zira her şeyi unutacaksın; herkes de seni unutacak dedim kendime. Hiç kimse, yaşadığın ve yaşayacağın hiçbir şey, senin kendi kişisel ilkelerine, dünya görüşüne, içindeki sonsuz özgürlük anlayışına, hep hissettiğin yaşama sevincine, hayata duyduğun aşka, kendinle olan barış haline göre yaşamanı engelleyemez dedim. Tanrı seni bugüne kadar pek çok felaketten korudu, bundan sonra da korumaya devam edecek, Tanrı’nın, doğanın yasalarına, ters düşen ve düşecek olan hiçbir kötü şey gelmez senin başına, rahat ol dedim. Her şey olacağına varır, olan ve olacak olan her şey de hayır vardır diye telkinde bulundum kendime. Ve şunu asla unutma dedim; ‘peteğe yararlı olmayanın, arıya da yararı olmaz.

Gün ışıyınca kendine, Marcus Aurelius’un güne başlarken kendisine söylediklerini söyle ve o şekilde başla her güne dedim. Yani şunları; ‘Bugün meraklılarla, vefasızlarla, kaba, kıskanç bencil, kötü insanlarla karşılaşacağım. Bütün bu kötülükler bu insanların başına, iyiyi ve kötüyü bilmedikleri için geliyor. Ama, iyinin doğasını kavramış ve onun doğru; kötünün doğasını kavramış ve onun yanlış olduğunu bilen, yanlış yapan kimsenin doğasını kavramış ve onun, benimle aynı kandan, aynı tohumdan geldiği için değil, benimle aynı zihni paylaştığı için akrabam olduğunu bilen insanların hiçbirisinden zarar gelmez bana. hiçbiri beni dürüst olmayan bir işe bulaştırmayı başaramaz; akrabam olan hiç kimseye ben öfkelenemem, nefret edemem onlardan. Çünkü birbirimize yardım etmek için doğduk biz…

‘… Ama öte yandan, hayat açma kapama düğmesi gibidir. Bir gün geliyor, – tık – diye gidiveriyor insan. Bu yüzden Apple cihazlarına açma kapama düğmelerini koymaktan hoşlanmadım hiç‘ diyor genç yaşında ‘tık‘ diye kanser olup vefat eden Steve Jobs.

Hayat da, zaman da, insanlar da, başka şeyler de öyle; ‘tık‘ diye geçip gidiyor yanından, yakınından veya uzağından. Her şey geçici yani. Dün seninle birlikte olanların hiçbirisi onun için bugün senin yanında değiller. Günü geldiğinde, son kullanma tarihi dolduğunda, birileri açma kapama düğmesine dokunuyor ve ‘tık‘ diye bitiveriyor pek çok şey. Yani rüzgarla uçuyor, rüzgarda uçuyor, rüzgar gibi geçiyor, rüzgar alıp götürüyor.

Ama öyle de olsa; ‘Ne geçmiş tükendi, ne yarınlar, / Hayat yeniler bizleri.’