ANILARIMDAN BİR SAYFA – DİYARBAKIR ASKERİ CEZAEVİ

Anılarımın birinci bölümünde ifade ettiğim üzere, Türkiye tarihinin en utanç verici dönemlerinin başında 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve bu süreçte yaşananlar gelir.

O dönemde, insanlık onuruna karşı işlenen en ağır suçlardan birisi olan işkencenin yaşandığı yerlerden birisi de Diyarbakır Askeri Cezaevi’dir.

Cezaevleri, insanların canlarının, vücut bütünlüklerinin, namuslarının devlete teslim edildiği mekanlardır. Hal böyle iken devlet, devlet adına yetki kullanan kamu görevlileri, 12 Eylül sürecinde başta Diyarbakır Askeri Cezaevi olmak üzere, diğer başka cezaevlerinde kendilerine emanet edilen insanların onurlarına, namuslarına, yaşam haklarına, vücut bütünlüklerine sahip olmamışlardır.

Diyarbakır Barosu 25-26 Eylül 2010 tarihinde düzenlediği ‘Türkiye Diyarbakır Askeri Cezaevi Gerçeği İle Yüzleşiyor’ konulu sempozyumda, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında bu cezaevinde yaşananları Türkiye’nin gündemine taşımış, o dönemde bu cezaevinde yaşananları, yaşayanların, yaşayanların yakınlarının tanıklıkları eşliğinde kamuoyunun dikkatine sunmuştu.

Açış konuşması yapmak üzere etkinliğe davet edilenlerden birisi de, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak bendim. Konuşma sırası bana geldiğinde kürsüye çıktım ve şunları söyledim;

(…)

“İnsanların olduğu gibi, devletlerin, ülkelerin, toplumların da ‘zor zamanları’ vardır. Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananların olduğu zamanlar, yani 12 Eylül askeri darbesi sonrasındaki zamanlar, bizim ülkemizin yaşadığı ‘zor zamanlar’dandır.

Nedir ‘zor zaman’ veya ‘zor zamanlar?’ Sadece hukuki bir deyim midir? Yoksa teknik anlamda kimi hukuksal durumları, ama aynı zamanda siyasi bir durumu ifade eden bir kavram mıdır? Ya da kimi zaman ve koşullarda hukuki durumu da aşan ve sadece bir siyasal durumu ifade eden bir deyim midir?

Hem bunlardır ‘zor zamanlar’, hem de hukuk literatüründe yer aldığı biçimiyle olağanüstü hal, sıkıyönetim veya savaş gibi gerçekten sıra dışı durumları ve zamanları karşılamak üzere kullanılan ya da devletin gerçek veya hayali bir düşmana karşı teyakkuza geçtiği, bu düşmanla baş edebilmek için temel hak ve özgürlükleri kısıtladığı, hatta ihlal ettiği, hukukun sağladığı güvenceleri yok saydığı, bütün bunları yapabilmek için sivil, askeri veya resmi başkaca güçleri kullandığı ve hatta yargı organlarıyla ittifak ve işbirliği yaptığı zamanlardır ‘zor zamanlar.’

Her ‘zor zaman’ değil ise de, kimi ‘zor zamanlar’ veya kimi ‘zor zamanlarda’ yaşananlar, insanı, insanlığı, devleti, devletin kurumlarını utandırır.

Demem şu ki, Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananlar insan olarak bizim utancımızdır, Türkiye Cumhuriyet Devleti’nin utancıdır. Utancıdır, zira o hapishaneye götürülen insanların yaşamları da, insanlık onurları da, kişilikleri de, kimlikleri de devlete emanet edilmişti. Devlet onlara sahip olmalıydı, ama sahip olamadı. Sahip olamamak bir yana bir kısmını yok etti, neredeyse tamamının insanlık onurlarıyla, kişilikleriyle oynadı. Keşke bunlar yaşanmasaydı, bu topraklarda tarih başka türlü yazılsaydı ve de biz bugün böylesine utanmasaydık. Ama yaşananlar yaşanmış ve tarihteki yerini almış olmakla, bu artık mümkün değildir. Yaşananları yaşanmamış saymak, yadsımak, yaşananların üzerini örtmek ise hiç, ama hiç mümkün değildir.

O halde bu utançtan kurtulmak, biraz da olsa temizlenmek, arınmak ve hesaplaşmak için önce bu utançla, yani Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşanan gerçeklerle yüzleşmek gerekir. Yüzleşmemiz gerekir. Zira gerçekler belki insanın canını acıtır, ama yalanlardan her zaman daha iyidir ve daha çok işe yarar. Onun için bu etkinliği düzenlemek suretiyle bizlere bu utançla yüzleşmek, hesaplaşmak, az da olsa temizlenmek, arınmak olanağı sağlayanlara kendi adıma teşekkür ediyorum.

Ama sadece yüzleşmek yetmez. Özür de dilemek gerekir. Sadece sözcüklerle değil, eylemli olarak özür dilemek gerekir. Herhalde özür dilemenin bir yolu da Diyarbakır Askeri Cezaevini müze yapmaktır. Ben inanıyorum ki, orayı müze yapmak suretiyle yaşatmak; nefreti, kini, intikamı yaşatmaya, gelecek kuşaklara bu negatif duyguları aktarmaya değil, Marks’ın ‘insanın yaptığı en büyük duygusal devrim’ olarak tanımladığı ‘utanma duygusunu’ yaşatmaya, vicdanları dimdik ayakta ve tetikte tutmaya hizmet edecektir.

(…)

Türkiye 1980’lerde olduğu gibi günümüzde de ‘zor zamanlar’ yaşıyor. En çok da, şiddet ile yaşadığı için ‘zor zamanlar’ yaşıyor. Önce ve hep birlikte bu şiddeti durdurmak zorundayız. Bunun için de hep beraber Gandi’nin söylediği gibi ‘şiddeti reddetmek, inancımın ilk maddesidir. Ve son maddesidir’ dememiz gerekir. Öğretimiz bu olmalıdır. Yöntemimiz zor değil, ikna olmalıdır. Demokrasi olmalıdır, hukuk olmalıdır, insan hakları olmalıdır. Vicdanımızın sesine kulak vermek olmalıdır.

Bunları yaparsak, yapabilirsek eğer, gerisi gelir, daha kolay gelir. Onun için hep birlikte bunları yapalım. Yapalım ki tüm dünya bizim için ‘Bir zamanlar büyük bir halk vardı, Kürt ve Türk, bir halk ve onlar, uygarlığın damarlarına yeni bir anlam ve haysiyet aşıladılar’ desin.”

Toplantının açılışında, o tarihte Diyarbakır Belediye Başkanı olan Osman Aydemir’in anlattığı beni çok etkileyen anısını şimdi yeri gelmiş iken sizinle paylaşmak isterim.

Osman Baydemir şunu anlatmıştı; ‘Çocuktuk, yedi sekiz yaşlarında ya vardık ya da yoktuk. Oturduğumuz köye cemseleriyle askerler geldiler. Çoluk, çocuk, kadın, erkek, yaşlı, genç hepimizi köyün meydanında topladılar. Yaşlı erkeklerin eşek pozisyonu almalarını emrettiler. Yaşlılar eşek oldu, gençler yaşlıların sırtlarına bindiler, köyün meydanında bu şekilde dolaşmaya başladılar. Biz çocuklar çok eğlenceli bulduğumuz bu duruma gülmeye başladık. O sırada eşek olan yaşlıların, onların üzerlerine binen gençlerin, bu durumu seyreden annelerimizin, ninelerimizin, bacılarımızın ağladıkları görünce, bir an gülmekle ağlamak arasında sıkıştık kaldık, sonra gülmeyi bıraktık, biz de ağlamaya başladık. Askerler başlarında komutanlarıyla birlikte köyden ayrılırlarken bütün köy ağlıyordu.

Toplantıdan sonra KCK davası kapsamında tutuklu olan avukat meslektaşlarımızdan 2004 yılında Diyarbakır Yenice ilçesi Belediye Başkanı seçilen Fırat Anlı ile 2012 yılında Uluslararası Ludoviç Trarieux İnsan Hakları Ödülünü alan Muharrem Erbey’i görmek üzere Diyarbakır Cezaevi’ne gittik. Meslektaşlarımızı hem ziyaret ettik, hem de herhangi bir istekleri, ihtiyaçları olup olmadığını sorduk.  Meslek örgütü olarak yanlarında olduğumuzu belirttik.

DENEMELER (XXXV)

Yazılmadan kaldı bazı şeyler; gene de yazılmış kadar oldu!’ Behçet NECATİGİL

BULUŞMALAR!

Geçen yüzyılın en önemli edebiyat adamı olmasının yanı sıra yaşadığı zamanın inanılır ve güvenilir tanıklarından olan Stefan Zweig; kabullenemediği hayal kırıklıklarının getirdiği üzüntünün, tasavvur ettiği dünyanın bir daha asla varolamayacağı hususunda duyduğu endişenin, içine düştüğü ve bir türlü aşamadığı karamsarlığın etkisiyle yaşama sevincini yitirmiş, 22 Şubat 1942’de, Rio de Janerio’da bir otel odasında karısı Lotte ile birlikte intihar etmiştir.

Son derece çalışkan ve üretken bir yazar olan Zweig, arkasında  lirik şiirler, pek çok sahne eseri, bir dolu roman, hikaye, ‘Üç Büyük Usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski– ‘Kendi İçindeki Şeytanla Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche’ – ‘Romain Rolland’ – ‘ Marie Antoinette’  – ‘Magellan’ – ‘Stendhal’  – ‘Erasmus’ – ‘Fouche’ gibi tarihi kişilerle, edebiyat adamlarıyla ilgili biyografik eserler bırakmıştır.

Zweig hayranı bir okuyucu olarak, Zweig’ın bütün kitaplarını okudum. Severek okudum, ilgiyle okudum ve bu okumalardan çok şey öğrendim.

Şimdi nereden aklına geldi de, oturup Zweig ile ilgili şeyler yazıyorsun diye düşünebilirsiniz. Şundan dolayı aklıma geldi; dün Kafes Fırın’da oturmuş çalışırken, beni ziyarete gelen bir süre önce tanıştığım arkadaşlarla buluşmalar üzerine keyifli bir sohbet yaptık.

Zweig’in ‘Buluşmalar’ isimli kitabını okuyup okumadıklarını sordum. Okumadıklarını söylediler. Kitabın içeriğinden bahsettim biraz ve mutlaka okumalarını tavsiye ettim.

Yaşadığım bu olay sonrasında ‘buluşmalar’ üzerine bir şeyler yazmak istedim. Akşam oldu eve geldim. Zweig’in insanlarla, zamanlarla, kentlerle, kitaplarla buluşmaları üzerine yazdığı kitabı açtım. Buluşmalar üzerine yazacağım yazıya belki ilham verir diye şöyle bir göz gezdirdim.

Yazmayı planladığım yazı konusunda bana çok fazla yardımcı olmayan kitapta, daha önce ilgimi çektiği için not aldığım bir bölüm var. Rainer Maria Rilke’ye ait.

Çağdaş edebiyat sanatının önemli şairlerinden biri olan Rainer Maria Rilke, Paris anılarına yer verdiği ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’ isimli otobiyografik romanında şöyle yazıyor: ‘…Mısralar, birçok insanın söylediği gibi, duygular değildir. Onlar yaşanmış anlardır, deneyimlerdir. Bir mısra yazabilmek için birçok kenti görmeli, insanları ve başka şeylerle birlikte, hayvanları tanımalı, kuşların uçuşunu hissetmeli, çiçekler sabahın ilk ışıkları ile nasıl açıyor bilmeli … Düşünebilmeli, unutulmuş yörelerdeki yolları anımsamalı, beklenmeyen tanışmaları ve ayrılmaları da…Çocukluğun gizemli günlerini düşünmeli, üzdüğü ana babaları, zor geçen çocukluk hastalıklarını da… Kimi yada kimleri, neden, nasıl ve hangi hakla üzdüğünü, incittiğini, kırdığını düşünmeli. Sessiz odalarda geçen günleri, orada söylenen sözleri de. Deniz kıyısındaki sabahları, denizleri, ötelere uğultularla ve yıldızlarla uçup giden geceleri anımsamalı. Bütün bunları düşünmek yeterli değildir. Biri ötekine hiç benzemeyen sayısız aşk da anılarda yer almalı, yeni doğmuşların çığlıkları da, beyazlar içinde uyuyan loğusalar da. Fakat ölüme gidenlere de eşlik etmeli, oturmalı onların odalarına, açık pencerede, kesik kesik inlemelerini dinlemeli. Hep anılarla dolu olmak da güzel değil. Unutabilmeli onları çok fazla olduklarında. Ve yine gelmelerini beklemeli büyük bir sabırla. Sadece anılara sahip olmak yetmez. İçimize girip kanımıza karıştıkları, bakışımız ve davranışlarımız oldukları zaman, isimsiz ve bizden farksız, işte hiç beklenmeyen o anda bir mısranın bir kelimesi anıların ortasından ayağa kalkar…

Edip Cansever bir şiirinde şöyle der: ‘İnsan yalnızken katettiği yollardan ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir.’ Kuşlarla, ağaçlarla, çiçeklerle, dağlarla, denizlerle, bulutlarla, insanlarla buluşmalara dairdir bu yeni haber.

Buluşulan bazen bir şehir, bazen o şehirdeki bir bulvar, tarihi bir mekan ya da eser, bazen gökyüzünün uzaklığı, yakınlığı, bazen de yıldızların parlaklığıdır.

Bazen okunmayan bir kitap, duyulan veya duyulmayan bir şarkı, bilinen ya da bilinmeyen bir şiirdir buluşulan.

Doğayla, yani ağaçlarla, çiçeklerle, dağlarla, kuşlarla, bir şehirle, o şehirdeki mekanlarla, bir kitapla buluşmanın, şiirlerle, şarkılarla bir araya gelmenin sağaltıcı bir gücü ve etkisi vardır. Bütün bu buluşmalar terapi gibidir. İyi gelir insana.

Benim ara sıra kendimi doğada gezmeye çıkarmam, kuşlarla, ağaçlarla, çiçeklerle buluşmam ondandır. Kitap okumam ondandır. Şarkılarla, şiirlerle buluşmam ondandır.

Bunlar benim kendimle olan buluşmalarımdır. Ve insanın kendisiyle buluşmaya da ihtiyacı vardır.

Bazen bir insandır buluştuğun. Rilke’nin yazdığı gibi, hiç beklenmeyen bir anda bir mısranın içindeki bir sözcüğün ayağa kalkması gibi bir şeydir insanın insanla buluşması.

Böylesi buluşmalar, hava alanında tarifeli uçak beklemek, otobüs durağında otobüs beklemek gibi değildir; beklenilmeyen, umulmayan, bazen istenen, bazen de istenmeyen bir şeydir.

İnandığımız Yüce Tanrı’nın dışında, bir de ‘Rastlantılar Tanrısı’ vardır. Bir kısmımız inanır ona, bir kısmımız da inanmaz. Ben inananlardanımdır mesela. Zira rastlantılar, Tanrı’nın sahiplenmediği buluşmalardır. Ama ‘Rastlantılar Tanrısı’ insana her zaman iyi muamele etmez. ‘Rastlantılar Tanrısı’nın kötü davrandığı durumlarda oluşan buluşmalar, kötü buluşmalardır, şansız buluşmalardır. Ama bunlar dahi yararlıdır. Bir şeyler, çok şeyler öğretir insana.

Bazı buluşmalar, kendini yaşayan insanlarla olan buluşmalardır. Bu türden buluşmalar şanslı buluşmalardır. Zira kendini yaşayan insan, sahici insandır. Onun başkalarıyla bir derdi yoktur. Olmadığı için de, kötülük gelmez ondan insana.

Öyle ya da böyle, buluşmalar insana keyif verir, umut verir, heyecan verir. Bazen de hüzün verir. Ama o hüzün dahi buluşamamaktan iyidir.

Buluşmak ya da buluşamamak, sizi ya bir yerlere taşır ya da olduğunuz yerde bırakır.

Buluşmalar ayrı bir dünyaya yelken açmaktır. Öteki insana, öteki düşünceye açılmaktır. Öteki insanla, yani başkasıyla, öteki düşünceyle, yani size göre farklı olan düşünceyle buluşmak sizi yumuşatır, terbiye eder, kendinizi bir başkasının yerine koyma yeteneğinizi geliştirir, bağışıklık sisteminizi güçlendirir, size mücadele gücü verir, ön yargılarınızı ortadan kaldırır. Bazen inançlarınızı, düşüncelerinizi değiştirir, bazen de pekiştirir.

Buluştuğunuz, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, dağlar ya da denizler de olsa, okuduğunuz bir kitap, gidip gezdiğiniz bir şehir veya insan da olsa, sonunda anlatacak bir şeyleriniz olur mutlaka.

Ya Behçet Necatigil’in dediği gibi ‘hey şey yarım, yarim‘ dersiniz sonunda, ya da Hilmi Yavuz’un dizelerini mırıldanırsınız içinizden. Yani ‘ve biz, öyle ki bu yolculuğu rüya ile geçtik, / çok uzun anlatmak gerekti / ve biz sadece ima ile geçtik’ dersiniz.

Bu dahi hayata dair bir şeydir ve az bir şey değildir.

Yani buluşmalar iyidir, hem de çok iyi bir şeydir.

İyi buluşmalar herkese!

 

 

 

 

 

 

DENEMELER (XXXIV)

Ancak bir gün insan, gören gözlerini açar ve ışıkla karşılaşır.’ Ludwig WİTTGENSTEİN

SON KARAR!

Çeklerin yetiştirdiği önemli ve değerli yazarlardan olan, daha ziyade akıl, mizah, gerçeklik konuları üzerine yazan, aynı zamanda felsefenin bir dalı olan, bilginin doğası, içeriği, kapsamı, niteliği ve kaynağı ile ilgilenen epistemoloji üzerine çalışmaları bulunan Karl Capek’in, son derece eğitici, öğretici, anlamlı eserleri vardır.

Bunlardan birisi de ‘Son Karar’ isimli öyküdür. Yıllar yıllar önce okuduğum ‘Son Karar’, acımasız bir katilin ruhunun Tanrı’nın mahkemesinde yargılanmasını anlatır.

Yargılamaya konu davayı görmek üzere üç yargıç görevlidir. Yargılama aşamasında ifade vermek üzere huzura tek bir tanık çağrılır. Bu tanık ‘iri yarı, sakallı, altın yıldızlarla dolu mavi bir elbise giymiş, seçkin bir beyefendi’dir. Giyimi, tarzı, tavrı ve ihtişamı ile sıra dışı olduğu her halinden belli olan bu tanık, aslında ‘Her şeyi gören ve bilen Tanrı’dır. Yargıçlar, sanığa tanığın sözünü kesmemesini ihtar ederler.  Esasen ‘O her şeyi bildiği için, olup biteni inkar etmenin bir yararı da yoktur.

Tanık, ‘Sanığın acımasız birisi olduğunu’ ifade ederek başlar anlatımına ve ‘çocukken annesini çok sevdiğini, ama bu sevgisini annesine gösteremediğini, altı yaşındayken, sahip olduğu tek oyuncağı olan cam bilyesini kaybedince ağladığını, yedi yaşındayken, küçük bir kıza vermek üzere bir gül çaldığını, ama bu kızın büyüdüğünde vefasızlık edip onu reddettiğini ve zengin bir adamla evlendiğini, evsiz barksız ve beş parasız birisi olmasına rağmen, yiyeceğini diğer kimsesizlerle ve serserilerle paylaştığını’ söyleyerek devam eder ve ‘Cömertti ve başkalarına yardım ederdi. Kadınlara karşı kibardı, hayvanlara nazik davranırdı ve sözünü tutardı’ diyerek sözlerini bitirir.

Yargıçlar yargılamanın sona erdiğini bildirirler ve nihai kararlarını açıklarlar. Karar, sanığın ebediyen hapsedilmesi yönündedir. Yargıçların kararlarını açıklamalarından sonra sanık, Tanrı’ya döner ve O’na ‘Neden yargılamayı bizzat Siz yapmadınız?’ diye sorar.

Tanrı şu şekilde yanıt verir: ‘Çünkü ben her şeyi bilirim. Eğer yargıçlar her şeyi, mutlak surette her şeyi bilselerdi, onlar da yargılayamazlardı: her şeyi anlarlardı, yürekleri sızlar, acırlardı … Ben seninle ilgili her şeyi biliyorum. Her şeyi! İşte bu yüzden seni ben yargılayamazdım.

Capek’in bu öğretici öyküsünü şunun için yazdım; Biliyorsunuz 17 Aralık ‘Rüşvet ve Yolsuzluk’ soruşturması tamamlandı. Soruşturmayı yürüten savcı tarafından, iş adamı Rıza Sarraf, eski Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan, eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan’ın da aralarında bulunduğu 53 kişi hakkında ‘Usulüne uygun delil toplanmadığı, suçun unsurlarının oluşmadığı ve herhangi bir örgüte rastlanmadığı’ gerekçesiyle takipsizlik kararı verildi.

Takipsizlik kararını veren İstanbul Terör ve Örgütlü Suçlar Birimi Savcısı Ekrem Aydıner, belli ki sanıklarla ve 17 Aralık’ta yaşananlarla ilgili her şeyi bilmiyor. O tarihte ne de olsa ‘makul şüphe’ kavramı daha henüz icat edilmemişti. Onun için Savcı Bey’i mazur görmek gerekir.

Ama bilmiyoruz, belki de Savcı Bey her şeyi biliyordur. Haşa, Tanrı değil elbette, savcı sadece, ama her şey bildiği, şüphelilere acıdığı, yüreği onlar için sızladığı için takipsizlik kararı vermiş de olabilir.

Her ne ise biz yine de sıkmayalım canımızı. Verilen karar yargılama sonunda yargıç tarafından verilmiş bir karar değil. Aklama kararı hiç değil. Hiç olmaz ise böyle düşünerek ve diyerek rahatlatalım, hem kendimizi, hem vicdanımızı, hem de adına hukuk denilen sihirli kutuyu. En iyisi biz  mahşer gününü ve orada kurulacak olan ‘mahkeme-i kübra’ya bağlayalım, hukukla, adaletle ilgili umutlarımızı ve beklentilerimizi. Zira bu takipsizlik kararının, bir de ‘mahkeme-i kübra‘ da görülecek büyük duruşması var.

Zira ‘İşaratü’l-İ’câz, sayfa 60’ da, Bediüzzaman Said Nursi şunları yazıyor; ‘Zâlim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek, bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor, tehir ediliyor; yoksa, bakılmıyor değil. Bazen dünyada dahi ceza verir. Evet, görüyoruz ki, alelekser, gaddar, facir zalimler lezzetler, nimetler içinde pek rahat yaşıyorlar. Yine görüyoruz ki, masum, mütedeyyin, fakir mazlumlar zahmetler, zilletler, tahkirler, tahakkümler altında can veriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini de götürür. Bu vaziyetten bir zulüm kokusu gelir. Halbuki kainatın şahadetiyle, adalet ve hikmet-i İlâhiye zulümden pak ve münezzehtirler. Öyleyse, adalet-i İlâhiyenin tam manasıyla tecelli etmesi için haşre ve mahkeme-i kübraya lüzum vardır ki, biri cezasını, diğeri mükafatını görsün.

Durumu Savcı Bey’e arz edelim, ‘Tanrı neyler, neylerse güzel eyler!‘ diyelim ve bekleyelim en iyisi!

 

 

DENEMELER (XXXIII)

‘Az yalan söylenmez, yalan söyleyen her yalanı söyler’  Victor HUGO

AKAN ZAMAN DEĞİL MESAFELERDİR!

Bir kase baldıran dolaşıyor elden ele. Üzerimize dökmemek için hemen karşımızdakine, düşman bellediğimize vermeye çalışıyor ve böylece kurtulduğumuzu zannediyoruz. Ama bilmiyoruz ki o kase elden ele dolaştıkça, her elden bir damla daha topluyor ve giderek artıyor. Kase bizde değilken kısa bir sevinç, sonra tekrar ‘tüh’ diyoruz, ‘yine bize geldi.’ Oysa biliyoruz ki suçsuzuz. Biz yapmadık, biz bırakmadık ardımızdaki bu katranlı tortuyu. Bize, yani şu sıralar seven, heyecanlanan, hayal kuran, önündeki uzun ömür için türlü planlar yapan gençler büyütmedi ki şu tartışıp durduğunuz duvarları. Oysa biraz sussanız, geçmiş kavgalarınızı ağzımıza damlatmasanız, biz hep beraber şu şiiri okuyacaktık Cemal Süreya’dan.’

Yukarıdaki satırlar ‘Blog Radikal’de yazıyor. Benim şu an ve şu andan önceki duygu ve düşüncelerimi yansıttığı için paylaştım bunları sizinle.

Bırakalım şimdi bunları bir yana ve Cemal Süreya’nın ‘şu‘ şiirini hep birlikte okuyalım:

‘Zaman mı? Değil zaman. / Akan zaman değil mesafelerdir. / Güneşin çekici yukarda / Suyun bıçağı aşağıda / Krom alçakgönüllü, bakır utangaç,/ Ağaç: bir damla iki kıvılcım arasında. / Rüzgar bilmiyor nerden eseceğini / Sınırlar kesik, / Yerleşme yerlerinde balkıma. / Biz kırıldık daha da kırılırız / Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü / Hırsız da bilmiyor çaldığını / Biz yeni bir hayatın acemileriyiz / Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor / Şiirimiz, aşkımız yeniden, / Son kötü günleri yaşıyoruz belki / İlk güzel günleri de yaşarız belki / Kekre bir şey var bu havada / Geçmişle gelecek arasında / Acıyla sevinç arasında / Öfkeyle bağış arasında / Biz kırıldık daha da kırılırız / Doğudan Batıya bütün dünyada / Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer / İki ciğer arasında bağlantı kurar / Büyür, bir gün, zenginleşir orada, / Çünkü Ali’yi dirilten iksir de saklı  /Hasan’a sunulmuş ağu da, / Granitin de olur bir okyanus diriliği,/ Nehirler daha uysal akar, / Bir çiçek nasıl açılıyorsa kendiliğinden / Bir kuş nasıl uçuyorsa / Öyle sever, çalışır insan,/  Kıraçlar çarptıkça dağlara / Gül göçürür şafağından / Doğanın altın şafağından / İnsanın altın şafağından / Tarihin altın şafağından / Biz kırıldık daha da kırılırız / Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza. / Tozun içinde biliyorum adını geveze dualardan sıyrılmış taptaze bir ses gibi / Arkadaşımın sesi gibi dünyanın ucu gibi / Sürekli bir mırıltı gibi yazdan yaz sokaklarından / Ey korucunun uzanamadığı Çılgın salkım / Ey dönüşsüz olan yalnız açılan / Ve kapanmayan

Biz de zaten ne yaptıysak, ne yazdık, ne söylediysek, sizi kırmak için, canınızı acıtmak için yaptık diyenlere hitap etmiyor bu yazı. Onlar okumasalar da olur. Ve hatta okumasınlar da. Kimler mi okusun? Mevlana’nın büyük eseri Mesnevi’nin ilk on sekiz beytiyle muhabbet edenler okusun. Zira ham olmayan, pişmiş olan, halden anlayan, anlayacak olan sadece onlardır.

Yüce Mevlana, müstesna eseri, henüz daha aşılmamış, aşılamamış eseri  Mesnevi’ye şunları söyleyerek başlar;

Dinle neyden, neler anlatır sana! / Yakınır hep, ayrılıklardan yana: / Beni, kamışlıktan kestikleri an, / Kadın erkek, inledi feryadımdan. / Geçmek için, aşk derdinin şerhine, / İsterim; hicranla yanmış bir sîne. / Asıl yurdundan uzak düşen biri, / Kavuşma zamanını bekler, geri. / Her mecliste inleyip durdum; zar zar, / Oldum, iyiye de kötüye de yar!/  Zannınca, dostuyum herkesin amma, / Kimse bakmaz, içteki sırlarıma! / Sırrım, feryadımın içinde durur, / Yoktur lakin, göz ve kulakta o nur! / Perdesizdir can tene, ten de cana, / Lakin, görme izni yok, hiç bir cana. / Ateştir şu ney sesi, hava değil. / Kimde bu ateş yoksa, ölmüş bil./  Aşk ateşidir, içindeki neyin, / Aşk coşkusudur, özündeki meyin. / Neydir, yardan ayrılana, gerçek yar, / Ki perdeleri, perdemizi yırtar! / Kim görmüş, ney gibi, zehir ve derman?/ Kim görmüş, ney gibi, bir dost ve hayran, /Verir, kan dolu bir yoldan haber, ney. / Mecnundan, aşk öyküleri söyler, ney. / Nasıl ki, kulaksa talibi dilin, / Akla sırdaş da deliliktir, bilin! /Aşk derdimizle, durgun aktı günler, / Ateşlere dost olup, yaktı günler. / Geçsin günler, yok endişeye mahal, / Ey, saflıkta benzersiz dost, gitme, kal! / Suya kanar, balıktan gayri her ne var, / Nasipsizin günü, uzar da uzar!  / Anlar mı hiç, pişmişin halinden ham? / Sözü, kısa kesmek gerek, vesselam!’

Toplumların olduğu gibi insanların da zor zamanları vardır. Geride kalan üç beş ay benim zor zamanlarımdı. Kızdığım, üzüldüğüm, güldüğüm, eğlendiğim, yalnızlığı seçtiğim, yalnız bırakıldığım günler ve şeyler oldu bu süreçte.

Kimi insanların nerede, ne zaman, nasıl ve neden biriktirdiklerini bir türlü anlayamadığım, kinlerini, nefretlerini, öfkelerini, hırslarını, hınçlarını gördüm, duydum, okudum.

İnsana dair hiçbir şeye şaşırmadığım için bunların hiçbirisine şaşırmadım. Üzüldüm sadece. Kendi adıma değil, dünyalarında sevgi olmayan, saygı olmayan, vefa olmayan, güzel hatırlanacak çok şeyim olmasına rağmen, her nedense beni güzel hatırlamayan birileri adına üzüldüm sadece.

Aleyhimde yazıp çizenlerin içinde tanıdıklarım, hiç tanımadıklarım vardı. İsmini dahi bilmediklerim, duymadıklarım vardı. Dünden bugüne her nedense bana düşman olanlar vardı. ‘İkbalimde ismimi gökyüzüne çıkaran, idbarımda unutan riyakarlar’ vardı.

Oysa hayatında bilerek ve isteyerek hiç kimseye kötülük yapmayan ben, bu insanların hiçbirisine, ama hiç birisine kötülük yapmamıştım.  İçlerinde az veya çok iyilik yaptıklarım da, iyiliklerini gördüklerim de vardı. Çoğu meslektaşım olan bu insanlara, Baro Başkanı olarak, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak sadece hizmet etmiştim.

Örneğin: “Adliye Binalarına rahatça girmelerini sağlayan turnikeleri, duruşma salonlarında avukatların önünde duran monitörleri, her işlerinde ve işlemlerinde kolaylık sağlayan Baro Kartı/Modernize Edilmiş Avukatlık Kimlik Kartlarını, hemen her gün oturup bana küfrettikleri, benim dedikodumu yaptıkları Ankara Adliye Sarayı’nın orta bahçesindeki kafeyi, her türlü olanağından yararlandıkları Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı’na ait adı Baro Han/ABEM olan binanın modernizasyonunu ve tefrişini, Baro TV’yi, Baro Radyo’yu, keyifle oturup çay içtikleri, kahve içtikleri, rakı içtikleri, yemek yedikleri Gölbaşı’ndaki Sosyal Tesisi ve daha çok, ama pek çok şeyi birlikte çalıştığım yönetim kurulu üyesi arkadaşlarımla birlikte” ben yapmıştım.

‘Hiçbir fedakarlık cezasız kalmaz’ derler. Benim fedakarlığımın cezası da, ne yazık ki yaptıklarımızın nimetlerinden yararlanan, kendini bilmez, haddini bilmez, sözünü bilmez, kıymet bilmez, sevildiğini bilmez, teşekkürü, takdiri, vefayı bilmez, özür dilemeyi bilmez insanların küfürleri, hakaretleri, iftiraları, yalanları oldu.

Ne diyeyim? Sağlık olsun demekten başka. Sağlık olsun! Canları sağ olsun!

Zor geçen bu günlerin bana verdiği manevi zararların dışında, sağladığı yararlar da oldu. Steril bir ortamda büyüdüğüm için uzun yıllar anlamını kavrayamadığım Thomas Hobbes’un ‘İnsan, insanın kurdudur’ özdeyişinin anlamını çok daha iyi kavradım bu süreçte. ‘Hiç adam tanıyamaz’ diye eleştirilen ben, adam tanımaya, adam olmayanları tanımaya başladım. Dostu düşmanı tanıdım yani.

Bu süreçte bazen hayata dahil oldum, bazen ağaca, çiçeğe, toprağa, kuşa, ormana, göle, denize karışmak için kendimi doğada gezmeye çıkardım. Böyle yapmak suretiyle zihnimi boşaltmaya, yaşadığım hayal kırıklıklarını, şansızlıkları, üzüntüleri unutmaya çalıştım.

Kendimi tamir ettim, duygularımı tamir ettim. Yaralarımı iyileştirdim. En önemlisi, ilişkilerimi tamir edemeyeceğimi gördüğüm, benim değerimi bilmediğini anladığım, benim canımı acıtmak isteyen, benimle oynayan, benden o nedenle veya bu nedenle rahatsız olan, hayatında hiç kimse için gölge olmamış, hiç kimseye yük olmamış olan beni, kendi üzerlerinde bir gölge, sırtlarında bir yük olarak gören bazı insanları hayatımdan çıkardım. Yeni, yepyeni bir dünya kurdum kendime.

Kurduğum bu yeni dünyada, hayaller kurmaya, yeni heyecanlar, hazlar yaşamaya, kimi zaman hayata dahil olmaya, kimi zaman yine kendimi gezmeye çıkarmaya devam ettim, devam ediyorum, devam edeceğim.

Olmaya değil, yıkmaya değil, yapmaya, üretmeye; şiirler, kitaplar okumaya; müzik dinlemeye; kırlarda dolaşmaya; caddelere, sokaklara çıkıp yürümeye; yağmurda ıslanmaya; vitrinlere bakmaya; bir kafeye oturup çay, kahve içmeye; çalışmaya, çok çalışmaya; yeni arkadaşlar bulmaya, onlarla konuşmaya; kuş seslerini dinlemeye; çiçekleri koklamaya; bebekleri sevmeye; ağaçları okşamaya; yazmaya, daha neşeli, daha keyifli şeyler yazmaya; kendimi ifade etmeye; yani kendimi oldurmaya devam edeceğim.

Sevgili Safai’nin ‘ses frekansı ayarlarını değiştir a be ağabey’ diyen dostça eleştirisini dikkate alacağım. Ses frekansı ayarlarımı değiştireceğim.

Beni ve bloğumu, ta Kanada’dan takip eden, kadim arkadaşım, gerçek arkadaşım Semra’nın, ruhumu dinlendirmesi için bana gönderdiği, hemen her gün dinlediğim ‘Game of Thrones’ albümünü dinlemeye devam edeceğim. Sevgili Semra’nın  ‘Eski Ahsen Ol’ öğüdünü de dinleyeceğim. Eski Ahsen olacağım.

Son söz niyetine; İnanın bana. / Ben / Öyküler anlatırım. / Bana / Güvenebilirsiniz.

DENEMELER (XXXII)

Dağların zorlukları geride kaldı / Önümüzde ovaların zorlukları var.’ BRECHT

ELDE KALAN SADECE YAŞAMAK!

Gürültüden, kirlilikten uzaklaşmak, sessizlikle buluşmak, huzuru ucundan da olsa azıcık yakalamak için bir kaç gün önce, eşim ve Tarçın’la birlikte, üç beş günlüğüne Alanya’ya geldik.

Ankara’dan başlayan yolculuğumuzun ilk durağı Konya oldu.

Konya, bozkırın çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır kendine bir serap vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır… Dışarıdan bu kadar gizlenen Konya, içinden de böyle kıskançtır. Sağlam ruhlu kendi başına yaşamaktan hoşlanan, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin Orta Anadolu insanına benzer. Onu yakalayabilmek için saat ve mevsimlerine iyice karışmanız lazımdır.

Bu satırlar edebiyatımızın usta ismi Ahmet Hamdi Tanpınar’a ait. ‘Beş Şehir’ isimli eserinde yazıyor bunları.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın beş şehrinden birisi olmakla, onun için özel olan Konya, benim için de özeldir. Özeldir, zira çocukluğumun Seydişehir’den sonraki yıllarının, ilk gençlik yıllarımın geçtiği yerdir Konya.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da vurguladığı gibi Konya, sağlam ruhlu, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin Orta Anadolu insanı gibidir. Uzun yıllar Konya’da yaşadığım, oranın saat ve mevsimlerine iyice karıştığım için onu yakalayanlardan birisi de benimdir.

Selçuklunun başkentidir Konya. Zaman geçse, pek çok şey değişmiş olsa da ‘Bir başkent daima başkenttir. Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur.’ Selçuklu’dan bu yana Konya da susmamış, hep konuşmuştur. Onu duymak, onu anlamak için dinlemek gerekir. Ben onu dinleyerek büyüdüm.

Hakiki ustalar,  / Aynı yaştadır hep, aynı sarih yerden, / Neşrederler etkilerini! /Kudretlerini de, fiillerini de, / Daimidir ve yanlarında değildir zaman, / Onlar içindeyken, onlar için işledikçe akmaz olur zaman da. / Eskilerin kutsiyetinden geri kalmaz kayıtları, / Kendileri gibi ağır ağır nam salar ve insanlığın arşivlerinde / Alır yerini, eserleriniz duyuruyor / Mafsallı bir Hakikat şarkısını, / Kesiksiz tatlı bir ezginin engin Hakikatini, / Öğrenilmeyen, ama içten notalarıyla yaradılıştan gelen!’

Emine Ayhan’ın çevirdiği Samuel Taylor Coleridge’a ait bu dizelerde ifade edildiği gibi ‘hakiki ustaların’ kentidir Konya.

Mevlana’dır hakiki ustaların en başında gelen. Zira ‘öğrenilmeyen, ama içten notalarıyla yaradılıştan gelen mafsallı bir hakikat şarkısını, kesiksiz tatlı bir ezginin hakikatini’ bize O‘ söyler.

Konya, Mevlana, Mevlana Konya’dır. O’da, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal,  Ahmet Yesevi, Seyit Harun Veli gibi ‘hakiki ustalardandır, ayni sarih yerdendir.’  Bu hakiki ustalardır bana hayatta yol gösteren.

Ama ‘Cömertlikte, yardım etmede akarsu gibi ol, / Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, / Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol,/ Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,/ Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol,/ Hoşgörülükte deniz gibi ol, / Ya olduğun gibi görün, Ya göründüğün gibi ol…’ diyen Mevlana’nın bendeki yeri, anlamı ve değeri çok daha başkadır.

Bana hayatım boyunca rehber olan Mevlana’nın bu yedi öğüdünü daha çocukken Konya’da öğrendim. Bunları çok büyük ölçüde yaşamımda da uyguladım, uyguluyorum. Tamamen uygulayabilseydim eğer, bilge olur, veli olur, aziz olur, Mevlana olurdum zaten.

Konya’dan sonra çocukluğumun geçtiği, ilkokula başladığım, hakiki ustalardan Seyd-i Harun Veli’nin feyiz verdiği, nefes verdiği, irşat ettiği Seydişehir’i geçtik ve Toros’lara tırmanmaya başladık. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, görüş mesafesini oldukça kısaltan yoğun sis altında ve gök gürültüsü içinde geçtik Torosları.

Toroslar her zamanki gibiydi. Yüksekti, heybetliydi, başı dikti, akşamın erken karanlığında daha da vahşiydi. Yaşar Kemal’in anlattığı gibiydi yani. Toroslara kavuşunca, Dadaloğlu’nun dediği gibi ‘Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir’ diyesi gelir insanın. Öyle demedik elbette, ama dağlar, bu dağlar bizimdir dedik.

O yolu görenler bilir, Seydişehir’i çıkıp, Beldibi’ni geçip, Toroslara tırmanmaya başladığınızda, doğa birdenbire farklılaşır, tehditkar olmaya başlar. Dağlar dikleşir, morarır, dağın kendisi ve etekleri vahşi bir hal alır. Taşların, kayalıkların arasından fırlayan çamlar ‘itirazım var’ der gibi göğe doğru yükselir. Taşlar, kayalar, ağaçlar üstünüze düşecekmiş gibi yola ve size doğru uzanır. Kayalar, taşlar kimi yerlerde kızıl, kimi yerlerde sarı, kimi yerlerde de kirli beyazdır. Toprak bazen kırmızılaşır, bazen her zamanki rengini alır. Kayalar güçlü bir el tarafından dikkatle ve özenle üst üste konulmuş gibidir. Yazın ortasında bile dağların tepelerinde kar vardır. Yol, dağlar ile uçurumların arasından kıvrılır gider. Dağıyla, ormanıyla, vadisiyle, çimenleri ve otlarıyla doğa, usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi uzanır gözünüzün önünde. Dağların eteğinde, yolun kenarında, aşağıdaki vadilerde koyunlar, kuzular, inekler, doğanın en kişilikli hayvanı olan keçiler otlanır. Bazen çobanın çaldığı kaval sesleri gelir uzaktan.

Ve Alanya. Her zaman ki gibi güzel. Ama Nisan’da, Mayıs’ta, Eylül’de ve Ekim’de çok daha güzel. Burada, Alanya’da, her şey, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, böcekler, güneş, ay, deniz, toprak, dağlar, tepeler, sanki başka yerlerdekinden daha güzel. Akşam olduğunda olağanüstü güzel bir yasemin kokusu dolaşıyor ortalıkta. Daha hala Ağustos’u yaşayan, Ekim’in geldiğinin farkında olmayan ‘Ağustos Böcekleri Orkestrası’ en güzel şarkılarını söylüyorlar. Onların otantik şarkılarına ıslıkla ben de katılıyorum. O zaman daha fazla aşka geliyorlar, daha lirik söylemeye başlıyorlar.

Hani İlhan Berk ‘ağaçlardan arkadaşım oldu’ diyor ya, benim de ağaçlardan, çiçeklerden, kuşlardan, böceklerden arkadaşlarım oldu burada. Ayrı ayrı konuştum onların hepsiyle. Dokundum onlara. Şiirler okudum, şarkılar söyledim onlara. Ben söyledim onlar dinledi, onlar söyledi ben dinledim. Ruhum, yüreğim, kulaklarım, gözlerim dinlendi. Ben dinlendim.

Yazlıkçıların çoğu gitmiş. Üç beş ev dışında kimseler yok sitede. Her yere, hemen her şeye dinlendirici bir sessizlik, sakinlik hakim. Sardunyalar, ortancalar, güller, karanfiller, hanımelleri, erguvanlar, zakkumlar açmış bahçelerde, bir kısmı kurumuş oldukları yerde. Daha henüz olmamış, olgunlaşmamış portakallar, limonlar, mandalinalar dallarından aşağıya sarkıyor.

Sıcaklar Alanya’yı terk etmiş. Evlerde, balkonlarda, bahçelerde ılık bir sonbahar havası dolaşıyor. Eşim ile birlikte Alanya’ya iniyor, kafelerde oturuyor, çay içiyor, sohbet ediyoruz. Güne dair şeyler üzerine değil, insanlar üzerine hiç değil, bulutlar üzerine, ağaçlar, çiçekler, yağmurlar üzerine konuşuyoruz. Birlikte limanın olduğu yerdeki Harbour Kafe’ye gidiyor, bira içiyor, yakamozları seyrediyor, iyot kokusunu içimize çekiyoruz. Seyrettiğimiz deniz her zamanki deniz. Baktığımız gökyüzü her zamanki gökyüzü. Dalıp gidiyor insan denizin ve göğün maviliklerine.

Deniz mavi gök mavi özgürlük dediğin hangisinde gizli / Ya bir kuş gibi ya da bir uçurtma gibi uçacaksın göklerde / Pupa yelken açacaksın denizlere ufka doğru alabildiğince / … /  Deniz mavi gök mavi özgürlük dediğin mutlaka ikisinden biri’ diyor ya hani şair İlhan Keskin.

Bu iki özgürlüğün arasında oturuyoruz sahilde. Çay, kahve içiyoruz. Simit yiyoruz. Dondurma yiyoruz çocuklar gibi. Limanda gemi yok. Eskiden İsrailliler gelirdi gemiyle. Mavi Marmara olayından bu yana onlar da gelip gitmez olmuşlar.

Denizde kayıklar var, marinada yatlar, uzakta bir mavna. Kuşlar uçuşuyor denizin üzerinde. Ferhan Şensoy’un dediği gibi ‘güvercinler devriye olmuş’ geziyorlar havada. Sabahları Ayşe Hanım’ın kale yolundaki Teras Kafe’sine kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Alanya’daki bütün ‘mümkünlerin kıyısında’ dolaşıyoruz. Yaşadığımız her an’ın tadını çıkarıyoruz.

Ve ben yaşadığım günün değerini daha iyi anlıyorum. Tanrı’nın insanlara neden sayılı gün verdiğini de. Nefes aldığımı, yaşadığımı hissediyorum. Şükrediyorum halime.

Özdemir Asaf’ın, ‘Kazandıklarım bitti, yitirdiklerim kaldı / Söylediklerim bitti, dinlediklerim kaldı/ Bir bilmek ülkesinin, düşün iline vardım / Öğrettiklerim gitti, öğrendiklerim kaldı’ dizelerini mırıldanıyorum içimden. Zira ben de aynı duygular içindeyim.

Burada, Alanya’da, Marx’ın isimlendirdiği gibi ‘çalışan hayvan’ olmadığım gibi, Aristo’nun nitelendirdiği gibi ‘siyasal hayvan’ da değilim. Yani ne çalışıyorum, ne de siyaset düşünüyorum. Sanırım hem bundan, hem de doğanın içinde olmamdan olacak, kendimi ‘tabiat hayvan’ gibi hissediyorum.

Bu duygu bana romantik şairlerden Ludwig Uhland’ın bahar şarkıları gibi olan bir şiirini anımsatıyor. Mobil telefonumun notlar menüsüne yazdığım bu şiiri çıkarıp okuyorum; ‘Yeryüzü sır sırta verdirmiş tarlaları, / Yanı başına örmüş ağaçları, / Dokutuyor bize yollarımızı / Dünyanın ekini boyunca. / Mavilikler sevinç içinde, rüzgar da, / Çimen göveriyor, yatsın diye yumuşakça, / Gökyüzü masmavi, selamlıyor ıhlamurla, / Güneş kadife zincirden ağlarını örüyor. / İnsanlar gidiyorlar, kaybolmadan, / Yeryüzü, gökyüzü, ışık ve orman / Her ilkbahar yeniden doğarak / Her şeye kadir olanın oyununu oynayarak.

Dün ben bunları yazarken akşam yeni oluyordu. Akşamla birlikte sessiz bir karanlık çöküyordu Alanya’nın denizine, dağına, toprağına. Karanlıkta çok az teselli vardır bilirim. Ama benim artık teselliye ihtiyacım yok. Zira avuntuları, avunmaları, tesellileri çoktan arkamda bıraktım. ‘Saati gelir / Çoktan unutulan / Eski yaralar / Kemirir / Günü gelir / Hiçbir tartısı / Hayatın, acıların / Veremez kararını. / Saatler akar / Günler geçer, / Elde kalan / Sadece  yaşamaktır.

Benim ihtiyacım olan şey de yaşamaktır. Huzur içinde yaşamaktır. Elde kalan, elimde kalan sadece budur çünkü. Çok az şeyle yetinen, yetinebilen, beklentilerinden tamamen arınan, hiç kimseden hiçbir talebi olmayan, daha ne kadar yaşayacağını bilmeyen ben, yaşayacağım geride kalan zamanımı sessizlik ve huzur içinde yaşamak istiyorum sadece.

Ben Buda gibi oturuyorum. Ama sivrisinekler beni yemeye hala devam ediyorlar‘ diyor Gandi. Beni de öyle. Ama bu bile yaşama isteğimi azaltmıyor, burada bulduğum huzuru bozmuyor.

Olup bitenlerle, hakkımda ileri geri söylenenlerle, yazılıp çizilenlerle ilgilenmiyor, bunları duymak dahi istemiyorum. Lessing’den ödünç alarak şunu diyorum sadece; ‘Bırakın herkes gerçek bildiğini söylesin / Ve bırakın gerçeğin kendisi Tanrıya kalsın!

 

 

DENEMELER (XXXI)

‘Varolmak, bir lütuf değildir, bir ağırlıktır’  LEVİNAS

ÖTEKİ!

Ecole Polytechnique’de, İnsan ve Toplum Bilimleri üzerine dersler veren, esas uzmanlığı modern edebiyat üzerine olan Fransız akademisyen Alain Finkielkraut’un yazdığı önemli bir kitap var. “Sevginin Bilgeliği

Finkielkraut, bu kitabında, her toplumda ve dilde, alma ve verme edimini, iyiliği, açgözlülüğü, yardımseverliği, ihtirası belirtmek üzere mevcut olan “sevgi” kavramından, bu kavramın içinde barındırdığı “ben’in/ego’nun”  yücelttiği “başkası/öteki” kaygısından yola çıkıyor. Ve özetle “devrimci göreve” ya da “tarihin anlamına” çağrı yapan “büyük teoriler“in, “insanı, ya sistemin kurbanı ya da destekçi­si olarak konumlandırdığını: kimsenin sorumlu olmadığı yerde, başkalarına karşı sorumsuzluğun başladığını” söylüyor.

Yüz görülmez, yüze bakılmaz” diyen Finkielkraut, başkasının söylediklerinin önceden bilinen bir bağlam içine oturtulup, yargılanmasını, insanın, yakınıyla veya hiç de yakını olmayan, ama kendisine göre başkası/öteki olan ile karşılaşmasını, yüzün insana söylediklerini, bir yandan Fransız Devrimi, Naziler, Milliyetçilik, Kızıl Tugaylar gibi yaşanmış olaylardan örnekler vererek, diğer yandan edebi­yatın ve günlük hayatın metaforlarıyla anlatıyor.

İnsan Hakları ötekinin hakları olmakla, ötekinin/başkasının haklarını savunmakla İnsan Hakları’nı savunan Finkielkraut’un temel referansı, öteki/başkası ile ilişkinin filozofu olarak nitelenen Emmanuel Levinas’tır.

Bizim ülkemizde çok fazla tanınmayan, eserleri daha yeni yeni Türkçe’ye kazandırılan Levinas, Fransız felsefesinin önemli düşünürlerinden biridir. “Başkasıyla/ötekiyle olan ilişkide, elbette onu anlamayı istemek vardır; fakat bu ilişki anlamayı aşar. Başkası/öteki öncelikle muhatabım, seslendiğimdir; konuşmaksızın ona yaklaşmam olanaksızdır” diyen Levinas, insanı tekil ve sorumlu bir varlık olarak ele almanın yollarını araştırır.

Levinas, insanı, bir sınıfa, bir gruba, bir çevreye, bir topluma, bir cemaate ait gören, birey yok­tur, sorumluluk tarihsel ve ekonomik koşullara ya da Tanrı’ya aittir der ve insanı sorumsuzlaştıran katliamlara, soykırıma, şiddete, terörü meşru kılan tüm totaliter anlayışlara karşı çıkar.

Levinas’a göre, insan bağımsız, özerk, sorumlu bir bireydir. Bireyin, edimlerini sahiplenebilmesi ve sadece kendi adına konuşabilmesi için, gereksinme duyduğu şey din değildir, kutsallığın yok edilmesidir. O’na göre, özgürlük insan için yetersizdir. Zira, hiç kimse yalnız değildir. İnsanın ilk ve en temel deneyimi ötekiyle/başkasıyla, başkasının/ötekinin yüzüyle karşı karşıya gelmesidir. Zira yüz karşısın­daki kişiyi sorumluluğa davet eder.

Onun için Levinas “Başkası, öldürmek isteyebileceğim tek varlıktır. Çünkü onu şiddet kullanarak iktidarım altına aldığım zaman, ancak kısmen yadsımış olurum. Yüzde somutlaşan sonsuzluk, ik­tidarıma direnmeye başlar ve yüz, beni, bütünsel bir biçimde yadsımaya kışkırtır. Yüzün üstünde iktidar kurma girişiminin doruğu olan öldürme eylemi, başkası öldüğünde yüz katilinin ellerinden kayıp gittiği, tahakküm edilecek olan ebediyen kaybolduğu içindir ki, paradoksal bir biçimde kendi iktidarsızlığına ulaşır” diye yazar ve devam eder “Yüzü öldürmek imkansızdır. Onun, beni, iktidarımı rahatsız etmesinin nedeni, şeylere yönelimsel olarak benim anlam vermemdir. Onlar, benimle ilişkili oldukları sürece anlamlıdırlar. Ama yüz, yüz benden bağımsız olarak ve tek başına anlam ifade eder.”

Başkasıyla/ötekiyle karşılaşmayı, yüzü, hakiki yüzü, sevilen yüzü, yok edilen yüzü inceleyen ve “öteki/başkası kimdir” sorusuna yanıt arayan Alain Finkielkraut: Hegel, Husserl ve Heidegger’in keşfedilmesiyle birlikte, günümüz felsefesinin, artık “Ben kimim’ sorusuna Descartes’in “düşünen bir varlığım” yanıtını vermekle yetinmediğine vurgu yapar ve insan gerçekliğini, akıl ya da algılama ye­teneğiyle değil, başkasıyla/ötekiyle karşılaşma ve varoluşla ilişkilendirir.

Peki! Varoluş nedir? Başkası/öteki kimdir? Başkası/öteki ile karşılaşma ne demektir? Alain Finkielkraut’un gönderme yaptığı başkası/öteki ile ilişkinin filozofu olan Emmanuel Levinas, Varoluş nedir? sorusunu, İvan Gonçarov’un sevimli tembeli Oblomov’u örnek vererek yanıtlar.

Dramı tembel­lik olan, sahibi olduğu toprakların geliri ile yaşamını sürdüren Oblomov, tembelliğini, her şeye karşı duyduğu kocaman bir isteksizliğe kadar vardırır. Tembelliği hareketsizliğe, hareketsizliği uyuşukluğa dönüştüren, uyuşukluğundan mektuplarını daha açmayan, arazisinin yönetimini başkalarına devre­den, yaşamından, yaşama dair her şeyi kovalayan ve böylece uyuşukluğa dönüştürdüğü tembellik keyfini bozabilecek her şeyle bağını koparan Oblomov, bir tek şeyi, bir tek yükü, bir tek ağırlığı yok edemez. Varoluşunu. Zira her şeyi durdurabiliriz, her şeyden vazgeçebiliriz, her şeyden kurtulabiliriz, her şeyden kaçabiliriz. Ama varoluşumuzdan asla.

Varoluşu, Oblomov’un dramını anlatarak açıklayan Levinas, sözcüğün tam anlamıyla şunu demek ister: yaşamdan, yaşamın gerçeklerinden kurtulmak, kaçmak için, bunları hepten unutmak için, ne yaparsanız yapın, varoluştan, kendi varoluşunuzdan kurtulamazsınız. Zira varoluş, her zaman, her yerde ve her koşulda, feshedilmesi mümkün olmayan bir sözleşmenin tüm ağırlığıyla kendisini size dayatır.

İnsanın varlığın içine kıstırıldığını, “varolmak, bir lütuf değildir, bir ağırlıktır” diyerek açıklayan Levinas, uyuşukluğu, toplumsal bir simge ya da nevroz belirtisi olmaktan ziyade, ontolojik bir tecrübe olan Oblomov örneğini boşuna vermez. O’na ve O’nu konuşturan Finkielkraut’a göre Oblomov, şu temel trajedinin tanığıdır: Bezginlik ya da tembellikle insan, varoluşu ile yüzleşir, varoluşu karşısında istemeden de olsa geriler, kimi zaman da ilerler, “doktor” der, “ilaç” talep eder. Ama ne derse desin, ne talep ederse etsin, varoluşundan kaçamaz, kendi varlığından kurtulamaz.

Romantizm ve lirizmden çok, akılcılığa yakın olan Jean-Paul Sartre, “varoluş, özden önce gelir” ilkesine dayandırdığı varoluşçu felsefenin ilkelerini açıkladığı “Varlık ve Hiçlik” isimli kitabında: “Başkası/Öteki benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çı­karandır.” diye yazar.

Gerçekten, başkası/öteki ile karşılaşma, karşılaşılan her iki kişiye de yalnız olmama durumunu hatırlatır. Başkası/öteki bakış değil, yüzdür. Başkası/öteki, beğeni veya hayranlığın hizmetine sunulmuş plastik bir figür, taştan veya bronzdan yapılmış bir heykel, usta bir ressam tarafından çizilmiş bir portre, ruhsal hareketler­in sabırla deşifre edilmek üzere yazıldığı ve sergilendiği bir metin değildir, yüzdür.

Onun için Levinas, “Başkasının/ötekinin, bendeki başka/öteki düşüncesini aşarak kendini tanıtma biçimine, biz aslında yüz diyoruz. Bu tarz, bakışım altındaki tema veya bir imgeyi oluşturan nitelikler topluluğu gibi art arda sıralanmaktan ibaret değildir. Başkasının/ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar” diyor ve ekliyor “Yüz, çağrısına sağır kalamayacağım ve de onu unutamayacağım, yani onun mutsuzluğunun sorumlusu ol­maktan kaçamayacağım şekilde beni etkisi altına alır.

Onun için yüzü silemezsin. Öldürsen de, nefret etsen de, terk etsen de, görmek istemesen de, lanet olsun desen de, içindeki sevgiyi öldürsen de yüzü yok edemezsin.

Peki! Yüz nedir? Hakiki yüz nedir? Her ikisini de anlamamıza ve ayırt etmemize yardımcı olmak için Alain Finkielkraut yaşanmış iki örnek verir: Birincisi, Dreyfus’a sahip çıkan, onun uğradığı haksı­zlık karşısında susmayarak ünlü eseri “İtham Ediyorum”u yayımlayan Emile Zola’nın, anti-Dreyfusçu teorisyen savcı Barres tarafından itham edilmesi: ikincisi, 1983 yılının başında, Kızıl Tugayların Roma sek­siyonu tarafından kaçırılan, devrim mahkemesinde yargılanıp ölüm cezasına mahkum edilen ve 27 Ocak 1983 günü öldürülen 67 yaşındaki kadın gardiyan Germane Stefanini’nin her dakikası banta kayıt edilmiş sorgulaması.

Ünlü Fransız yazar Emile Zola, 13 Ocak 1898’de, Dreyfus’un uğradığı haksızlığa isyan adına “İtham Ediyorum” başlığı ile Fransız Cumhurbaşkanı Felix Faure’a açık bir mektup yazar. Mektup L’Aurore gazetesinde yayımlanır. Savaş Bakanı General Billot tarafından Zola aleyhinde Seine Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakaret iddiası ile dava açılır. Yapılan yargılama sonunda, Zola bir yıl hapse ve 3000 Frank para cezasına mahkum edilir.

Zola aleyhindeki davanın savcısı ve aynı zamanda Dreyfus karşıtı cephenin en önde gelen teorisyeni olan ve temelde Dreyfus’un “etnik burnundan” rahatsızlık duyan Barres şunları söyler: “Bu Zola denilen adam kimdir? Kökenine bakıyorum: Bu adam Fransız değil. ‘Rougon-Macquart’ ların yazarının samimiyetinden şüphe edilmez. Ama bu samimiyet hak­kında söyleyeceklerim var. Sizinle benim aramda bir sınır söz konusu. Hangi sınır mı? Alpler.

Zola savunmasında savcı Barres’e yüklenir ve sorar: “İnsandan mı söz ediyorsunuz Barres? İnsan mı dedi­niz? Hangi insan? Nerede oturur? Hangi zamanda yaşar?

Van’da Yücel Aşkın davasında, Ergenekon, Balyoz, KCK, Oda TV davalarında ve başkaca davalarda yaşananlar da, yukarıda anlatılanlardan çok farklı değildir.

Geçelim ve başka yüzleri tanımak için Alain Finkielkraut’u okumaya devam edelim.

1983 yılının başında, İtalya Başbakanı Moro’nun kaçırılması sırasında, devlete meydan okuyan Kızıl Tugay üyeleri, Rebbibia Hapishanesi’nde mahkum olan yoldaşlarının intikamını almak için anılan hapishanede gardiyan olarak çalışan sakat ve yaşlı bir kadını, Germana Stefanini’yi kaçırırlar.

Proleter komünist tutuklu­ların hayatları üzerinde baskı uygulamış olma” suçlamasıyla ve devrim adına yargılarlar, ölüme mah­kum edip, ölüm cezasını infaz ederler. Germana Stefanini’nin, Kızıl Tugayların devrim mahkemesinde yapılan sözde yargılamasının her dakikası banta kaydedilmiştir. İşte bu kayıttan bir bölüm:

Rebbibia’ya gardiyan olarak nasıl girdin?

Nasıl yaşayacağımı bilemez haldeydim. Babam yeni ölmüştü.

Bir sınavdan geçtin mi?

Hayır, sakatlar kontenjanından girdim.

Ne iş yapıyordun?

Tutuklulara gelen paketleri dağıtıyordum.

Kes zırlamayı! Gerçi bize vız gelir… Tekrar ediyorum, kes şu zırlamayı, bizde asla bir acıma duygusu uyandırmıyorsun.

Dava görünümü altındaki bu sağırlar diyaloğu, aslında teröristler ile kurbanların karşı karşıya gelmesidir. Gardiyan şaşkın bir halde zavallılığına isyan ederken, teröristler, başkaldırdıkları toplum­da Stefanini’nin işgal ettiği yerden başka bir şeyi görmezler. Onların gözünde gardiyan işkencecidir. Bu yorumlayıcı indirgemecilik bağlamında, her şahıs, yerine getirdiği görevin içinde eritilmiş ve sanki kendi sınıfına hapsedilmiş, her yüz temsil ettiği düşüncenin, görevin, ilkenin adına yok edilmiştir. Zira Kızıl Tugay üyelerini büyük devrimci geleneğe bağlayan şey, kişileri toplumsal kimliklerinin içine kapatma olgusudur.

Onların yaşadığı dünyada sözlerin önemi yoktur. Onların yaşadığı dünyada insan konuşmaz, yansıtır. Onların yaşadığı dünyada insan sadece bir aidiyetin dilsiz simgesidir. Bu bağlamda Germa­na, burjuvazinin, sermayenin sesidir. Toplumsal varlığını, yani suçluluğunu sürekli olarak bildirmeye baştan mahkum edilmiş bir sanığa yargıç konumundaki tugay üyeleri sürekli “kendinizi savunmak için ne söyleyeceksiniz” diye sorarlar. Hukuk dilini, dilin yok olduğu bir bağlama taşırlar. Yüz yüze gelinen bir oyun sahnelerler ve aynı anda onu bütün gerçeklerden arındırırlar.

İşte totalitarizmin özü budur. Davanın kendisinden ziyade, mahkeme karşısına zorla çıkarılan insanları yokluğunda mah­kum etme olgusu. Kurumsal veya yasa dışı terörü tanımlayan şey, dava, adaletin yerine getirilmesi ve hatta baskı da değildir. Tam tersine hukukun ve baskıcı adaletin, son halini almış yokluğudur. Total­itarizmin irade dışı mizahı, adaleti ortadan kaldırmak için mahkeme dekorunu ve törenini seçmiş olmasından ileri gelir.

Kafka’nın, “Dava” isimli romanında da tam olarak bu anlatılır. Davayı, bireylerin global denetiminin sembolü ve zaferi olarak addetmek için, şakayı anlamamış olmak gerekir. Böylece, baskıcı adalet ve adaletsiz baskı, yani görkemli yanılgı, totalitarizm ve karşıtı, ortak bir utanç içinde birbirine karıştırılır. Zira mahkeme ve dava, onlara, onların işledikleri suçun tekilliğine ve varlıklarına yönelik değil, bağlı oldukları düşünceye yöneliktir.

Yakınını yok etmek, onu yüzünden dolayı cezalandırmak için katlederek ortadan kaldırmak ve tam öldürüldüğü anda yüzünden kaçmak için onu katliamdan bile silmek. Bütün bunlar, Auschwitz’te, Chlemno’da, Treblinka’da, Belzec’te, Sobibor’da, Maidanek’te, soykırım düzeyinde olmasa da, Vietnam’da, Hiroşima’da, 11 Eylül’de, Londra metrosunda, İstanbul’da İngiliz Konsolosluğu’nda, Hakkari’de, Şem­dinli’de, Sivas’ta Madimak Oteli’nde, başkaca yerlerde yaşanmıştır. Bugün ülkemizin pek çok ilinde, ilçesinde yapılan, Irak’ta, Suriye’de, Kobane’de yaşanan da aynı şeydir.

Çoğunluğu belki iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir evlat olan katliam görevlileri, hangi mucizeyle, ci­nayetlerini, soykırımı yaşamlarının sıradan bir parçası haline getirebildiler ve insani yakınlık duy­gusunun dışına çıkarak onlarca, yüzlerce, milyonlarca insanın katline katlanabildiler diye sorar Alain Finkielkraut.

Yanıtı Yahudi katliamı sırasında Sobibor’da ve Treblinka’da komutanlık yapan Franz Stangl, gazeteci Gitta Sereny’ye verir. Şöyle der Stangl: “Anlıyor musunuz, onları nadiren birer insan olarak gördüm. Her zaman için devasa bir kitleydiler. Kimi zaman duvarın üstünde ayakta duruyorlardı ve onları avluda seyrediyordum. Nasıl anlatmalı bilmem ki, çıplaktılar… Kamçılarla yönetilerek koşturu­lan devasa bir yığındılar.”

Gitta Sereny, bu yanıtı bizim anlamamıza yardımcı olmak için şöyle okuyor: “İnsanlar soyunma barakalarında iken, yani çıplak iken Franz Stagl veya aynı konumdaki başkası için artık insan değildirl­er.”

İnsanların çıplak olarak istiflenmesiyle, tasnif edilmesiyle, her birinin diğerinin yerine geçe­bildiği, homojen ve benzer bir yığın oluşur. Böyle yapılmak suretiyle, “yüz“ün insana atfettiği gizemli ayrıcalık elinden alınır. Bedenler bir yerde çıplak olarak toplanarak sınırlar ortadan kaldırılır. Birey kitle içinde boğulur. Yüz artık vücudun geri kalanından ayrı değildir. Yüz, yüz olmaktan çıkmıştır zira. Nazilerin öldürmeye hazırlandıkları insanları giysilerinden arındırmalarının nedeni işte budur. Onları görünmez hale getirmektir. Yani yüzü yok etmektir. Yüzü yok ederek, yüzün kendilerine rahatsızlık vermesini imkansız kılmaktır.

Yakınımın yüzü beni yoksunluğa cezbeder. Bana bakar, her şeyiyle bana bakar, hiçbir şeyine kayıtsız kalamam” diyor Levinas. Peki! Her birinin kurbanı ayrı olan Barres, Franz Stagl, Kızıl Tugay­lar, bunların bizim ülkemizdeki benzerleri, Suriye’deki, Irak’taki benzerleri, onlar kurbanlarının yok ettikleri “yüzlerini” hayal etmişler midir. Onların da bir yüzleri olduğunu düşünmüşler midir?

Suriye’de, Irak’ta bombayı patlatanlar, aynen “Franz Stagl ve onun arkasındakiler gibi, kendi varlığının gelişmesinin önündeki engelleri yok ederken“, günümüzdeki terör örgütlerinin militanları, tıpkı Germana’nın yargıçları Kızıl Tugaylar gibi, “varlıklarını, proleteryanın, yoksulların, ezilenlerin, kendilerine göre dindar olmayanların bedelini talep edenlerin hizmetine sunarlar.

Birinciler, dirimsel güçlerinin gelişmesini en ufak bir utanç duygusunun bile durdurmasına veya engellemesine izin vermeden “biz” derler ve kendilerinde, başkası adına var olma zayıflığını yok etmeleri adına, “başkasını/ötekini” yok ederler.

İkinciler ise, tam tersine, zayıflar ve yaşamda kaybetmiş olanlar için kendilerini kurban eder­ler. Başkasını/ötekini öldürmezler, başkası için öldürürler ve ölürler. Onların gözünde, Germana’nın ölüme mahkum edilmesini meşrulaştıran şey ezilenlerin çektiği acıdır. Ahlakın boyunduruğunu sars­mak için ya da Barres gibi “Eğer yasa benim ırkımın yasası değilse isyan ederim” diyerek değil, ahlaki zorunluluktan ötürü katlederler.

Bütün bu insanlık durumlarına karşı, ne demek gerekir? Söylenmesi gerekeni Korintoslululara yazılan 1. Mektup: 27-28 söylüyor: “Tanrı bilgeleri şaşırtmak için dünyanın aptalca şeylerini seçmiştir ve Tanrı güçlü olanları şaşırtmak için dünyanın zayıf şeylerini seçmiştir ve dünyanın aşağılık şeyleri ve hor görülmüş şeyleri Tanrı tarafından seçilmişlerdir ve olmayan şeyler, olan şeylere yokluğu getirmek için seçilmişlerdir.

 

DENEMELER (XXX)

Sevgi varsa, korku yoktur … Korku varsa, sevgi yoktur!

HAYAT NEDİR? NE DEĞİLDİR?

Prof.Dr.Osman Müftüoğlu, dünkü Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan söyleşisinde, yeni dünyayı şöyle tanımlıyor; ‘…Yeni hayat dediğimiz kavram 2000’lerde başladı. Ne zaman ki tabletler, cep telefonları yaşamımıza girdi, internet patladı, 70 milyon nüfusun 30 milyonu bilgisayar kullanıcısı oldu, işte o zaman yeni dünyaya yelken açtık. Ne yazık ki henüz bunun bizi darmadağın ettiğinin farkında değiliz. Sokakta gördüğün beş insandan üçü önüne bakarak yürüyor: hepsinin elinde bir telefon veya tablet var. Bunlara bağımlı hale geldik. Birbirimizin elini tutmuyoruz, değil gözüne, yüzüne bile bakmıyoruz. İnternette duygularımızı ifade etmek için farklı semboller, emojiler kullanıyoruz. İşte bütün bunlar bizi “yeni dünyaya” doğru itekliyor. Bunun sonucunda bizi mutsuzluk bekliyor. Çünkü “yeni dünya” aramızda kopukluklara yol açıyor. Art arda yapılan gökdelenleri düşünelim mesela. Binalar birer silo, bizler de içlerindeki birbirinden habersiz buğday taneleri gibiyiz. Bir gökdelenin içinde neredeyse bin kişi yaşıyor. Alt kattaki ölüyor haberin yok, üst kattaki evleniyor, ruhun duymuyor. Dikey, yani yükselme isteğiyle biçimlenen bir yaşam biçimimiz var. Hepimiz yukarı çıkmak istiyoruz. En büyük hatamız yatay büyüme peşinde olmamamız. Halbuki yatay büyümek sosyal, ruhsal ve inanç angajmanlarını da beraberinde getirir. Dikey büyüme ise sadece ekonomik güç ve ilişkilerden ibarettir…

Noktasına, virgülüne kadar katıldığım Dr.Müftüoğlu’nun söyleşisindeki bu isabetli tespitleri, yıllar önce bir gazeteden veya dergiden ya da bir kitaptan alıntıladığım ‘Hayat Nedir?’ başlıklı notlarımı hatırlattı bana. Sizinle paylaşmak için aradım buldum o notları. Şunlar yazıyor o notlarda;

Hayat;

  • Skor tabelası tutmak değildir,
  • Çetele tutmak değildir,
  • Sabıka kaydı oluşturmak değildir, 
  • Kaç arkadaşınız olduğu ya da kaçının sizi arkadaş kabul ettiği değildir,
  • Bu hafta sonu için planlarınızın olması değildir. Hafta sonunda yalnız olmanız da değildir,
  • Şu sıralarda sevgilinizin olması değildir. Geçmişte kaç sevgiliniz olduğu değildir. Hatta bugüne kadar hiç sevgiliniz olmaması da değildir,
  • Sizi kimin öptüğü değildir,
  • Seks değildir,
  • Aileniz ya da onların serveti değildir,
  • Arabanızın markası değildir,
  • Hangi okula gittiğiniz değildir,
  • Ne kadar güzel veya ne kadar çirkin olduğunuz değildir,
  • Giydikleriniz değildir,
  • Ne çeşit müzik dinlediğiniz değildir,
  • Saçlarınızın sarı, siyah, kızıl, kahve, olması değildir,
  • Derinizin renginin çok açık veya koyu olması değildir,
  • Okul notlarınız değildir,
  • Ne kadar akıllı olduğunuz değildir,
  • Herkesin size verdiği akıl notu değildir,
  • Hangi klubü tuttuğunuz ya da hangi sporda başarılı olduğunuz değildir,
  • Standart testlerinin belirlediği kişiliğiniz değildir,
  • Bir kağıda dökülmüş hayat hikayeniz ve hayat hikayenizi kimin kabul ettiği de değildir,

Ama hayat;

  • Kimi sevdiğiniz, kimi incittiğinizdir,
  • Kimi mutlu, kimi mutsuz ettiğinizdir,
  • Sizin olanları koruyabilme ya da mahvedebilmenizdir,
  • Dostluklarınızdır,
  • Neyi söylediğiniz ve neyi kast ettiğinizdir,
  • Hangi önemli hüküm veya kararları verdiğiniz ve bunları niçin verdiğinizdir,
  • İçinizdeki sevgiyi taşımak, büyütmek ve dağıtmaktır,
  • Ama en önemlisi yalnız başınıza asla gerçekleştiremeyeceğiniz bir şeyi yapmak, hayatınızı başka insanların kalbine dokundurabilmektir.
  • Başkalarının kalplerini etkileyecek yolu ancak siz seçersiniz. Ve hayat bu seçimlerden ibarettir.
  • Ve de insanlar böyle büyürler.

Prenses Diana’nın, West Minister Abbey Kilisesi’ndeki Cenaze Töreni’nde, o tarihte İngiltere Başbakanı olan Tony Blair’in yaptığı konuşmada, İncil’den alınmış bir bölüm var.  Bu bölüm Pavlus’un Korintoslulara yazdığı birinci mektup, bap 13’den alınmış. Şunlar yazıyor bu bölümde;

Eğer insanların ve meleklerin dilleri ile söylersem, ama sevgim olmazsa, ses çıkaran bir bakır, ya da öten bir zil olurum. Ve eğer peygamber olursam ve bütün sırları ve her ilmi bilirsem ve eğer dağları taşıyacak güçte imanım olursa, ama sevgim olmazsa, bir hiçim. Ve eğer bütün mallarımı sadaka olarak versem ve eğer bedenimi yanmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmazsa, bana hiç fayda etmez.         

Sevgi çok sabreder, lütufla muamele eder, sevgi kıskanmaz; sevgi övünmez, kibirlenmez; çirkin davranmaz; kendi çıkarını aramaz, öfkelenmez, lanet etmez, kötülük düşünmez; kötü söz söylemez; haksızlığa sevinmez, sadece gerçeklerle birlikte sevinir; her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye sabreder.

Sevgi asla sona ermez; peygamberlikler iflas edecek; diller bitecek; bilgi gözlerden uzaklaşacaktır. Çünkü cüz-i biliriz, cüz-i peygamberlik ederiz; ama külli olan geldiğinde, cüz-i olan gidecektir.

Çocuk iken, çocuk gibi söylerdim, çocuk gibi anlardım, çocuk gibi düşünürdüm; büyüyünce çocuksu şeyleri bıraktım. Çünkü şimdi bir camın içinde ve karanlıkta görüyoruz, ama daha sonra birbirimizi yüz yüze göreceğiz; şimdi cüz-i biliyorum, ama daha sonra bilindiğim gibi bileceğim. Bugün ise bize sadece, iman, ümit, sevgi, bu üçü kalıyor; ama bunların en büyüğü sevgidir.’

Buraya kadar yazılanların hepsinin özeti sevmektir. Sevgidir. Hayatı meydana getiren en önemli duygudur sevgi. Varlığı bizi birbirimize bağlar, yokluğu veya eksikliği bizi birbirimizden uzaklaştırır. Hatta koparır. Sevgi yok ise eğer, arkadaşlık da, dostluk da, vefa da, bağlılık da/sadakat da, yaşanmış şeylere, güzel şeylere saygı da yok demektir.

Bilkent’te ders verdiğim yıllarda ve sömestre başlarında, öğrencilere başarının sırrı nedir diye sorardım? Çalışmak, disiplinli olmak vb. gibi yanıtlar verirlerdi. Başarıda bunların da önemli ve etkili olduğunu söyler ve şöyle devam ederdim; ‘Başarının sırrı sevmektir. Önce kendinizi seveceksiniz, kendinize değer vereceksiniz. Siz kendinizi sevmezseniz, kendinize değer vermezseniz eğer, başkaları da sizi sevmez, size değer vermez. Onun için önce kendinizi seveceksiniz. Öğrenci iseniz eğer, okulunuzu, hocalarınızı, derslerinizi, arkadaşlarınızı seveceksiniz. İleride meslek sahibi olduğunuzda işinizi, iş yerinizi, birlikte çalıştığınız arkadaşlarınızı, meslektaşlarınızı, patronunuzu, müdürünüzü, şefinizi  seveceksiniz. Evlendiğinizde ve çocuk sahibi olduğunuzda, eşinizi, çocuklarınızı seveceksiniz. Sizi yetiştiren, size emek veren annenizi, babanızı, kardeşlerinizi seveceksiniz.

Ve elbette İsa’nın söylediği gibi ‘komşunuzu seveceksiniz.’ Peki, komşunuz kim? Aynı binada oturduğunuz, mahallenizdeki diğer binalarda oturan kişiler mi? Evet, ama sadece onlar değil. Yardıma, sizin yardımınıza ihtiyacı olan herkes. Rengi siyah olabilir, beyaz da olabilir, sarı da olabilir. Türk olabilir, Kürt olabilir, Arap olabilir, Rus ya da Amerikalı olabilir. Müslüman olabilir, Hırıstiyan olabilir, Musevi olabilir, Budist olabilir. Sunni, Alevi veya Yezidi ya da Protestan, Katolik veya Ortodoks olabilir. Ve hatta ateist olabilir. Hiç fark etmez. Onların hepsi insan. İnsanı seveceksiniz.

İsa Peygamber’in evine bir gün hırsız girmiş. Yakalamışlar adamı. Adam İsa Peygamber’in huzuruna çıkmaktan korkuyormuş. Yanındakiler ‘korkma, O sevgi dolu bir insandır, seni affedecektir’ demişler. Adam İsa Peygamberin karşısına çıktığında, İsa Peygamber duvardaki kırbacı almış ve adama şiddetli bir darbe indirmiş. Yanındakiler İsa Peygamber’in bu tavrına şaşırmışlar. ‘Siz sevgi dolu bir insansınız, bağışlayansınız, neden böyle yaptınız’ diye sormuşlar. İsa Peygamber elindeki kırbacı yere bırakmış ve ‘Öfkeyle affedeceğime, sevgiyle döverim’ demiş.

Sevmektir önemli olan, insanca olan. Sevmezsen eğer, arıza yaparsın, insanlığını eksiltirsin. Sevmezsen eğer, büyüyemezsin, mutlu olamazsın, hastalanırsın, hayatta yol alamazsın, iyiye, doğruya, güzele doğru ilerleyemezsin. Sevgi emektir, emek vermektir. Kendine, hayatına, başka hayatlara emek vermektir. Bir işe, bir mesleğe, bir insana, bir kuruma  emek vermektir. Sevgi özendir. Özen göstermektir. Kendine, hayatına, işine, mesleğine, başkalarına özen göstermektir.

Peki, nasıl sevmek? Onun yanıtını da Mevlana veriyor; ‘Ben kalbimle, beynimle değil, ruhumla severim. Çünkü kalp durur, akıl unutur, ama ruh ne durur, ne de unutur…

DENEMELER (XXIX)

(…) ‘ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer / ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak /  kabahat senin, /  – demeğe de dilim varmıyor ama – kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’ Nazım HİKMET

KABAHATİN ÇOĞU SENİN!

Nazım Hikmet’ten ödünç alarak ‘kabahatin çoğu senin’ diye yazdım yukarıya.Ama bu sadece bir ironi. Kabahatin hepsi benim zira.

Pek çok kimsenin kusuru, kabahati kendisinde aramadığı, yaşadığı hayatın, bu hayattaki yanlışlarının, yaptıklarının, yapmadıklarının, yapamadıklarının sorumluluğunu bizzat üstlenmediği, kendisi ile yüzleşmediği, kendisini ve hayatını sorgulamadığı, başarısızlıklarının, mutsuzluğunun, içinde bulunduğu zor durumun nedenini bir başkasına yıkarak sorumluluktan kaçtığı bir toplumda, birisinin kabahati, herkesin kabahatini üstlenmesi gerekir. O da benim. Onun için kabahatin çoğu falan değil, hepsi, hepsi bende.

Yönetmekte aciz mi oldun, hizmet yapmadın mı, yapamadın mı, ön seçimde başarısız mı oldun, tabandaki işler iyi gitmiyor mu, Adliye Sarayı’ndaki turnikeler, post makineleri çalışmıyor mu, hayatın mı mahvoldu, Cumhuriyet, Atatürk elden mi gidiyor, Ergenekon mu, Balyoz mu, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri mi, akil adamlık mı, baro geleceğin, siyasi geleceğin tehlikeye mi girdi?

Sorumlu belli, kabahatli belli. Vedat Ahsen Coşar. Lanet olsun ona. Lanet olsun!

Bir insanın ismi, resmi kişilik haklarındandır ve yasayla korunur. Ama dinleyen, yasaya, hakka, hukuka saygılı olan kim? İsmi, resmi söz konusu olan Vedat Ahsen Coşar mı? Takma kafana, boş ver onu. O yasanın, hukukun koruması altında değil zira. Hak sahibi hiç değil. İsmini eğ, bük, boz, orada burada kullan. Resmini baro odalarına as, el ilanı yap dağıt sonra.

İki kadın parkta bir banka oturmuş, sessiz geçen birkaç dakikanın sonunda kadınlardan biri ‘Of!’ demiş. Diğer kadın yanıtlamış: ‘Of!’ Tamam demiş birinci kadın, ‘çocuklardan başka konuya geçelim.

Vedat Ahsen Coşar. Vedat Ahsen Coşar. ‘Of! Of!’ Yeter artık başka konunuz, başka derdiniz yok mu sizin?

Başka dertleri çok. Yaraları da çok. Benimle uğraşarak o dertlerinden, o yaralarından kaçıyorlar aslında. Yani tamamen klinik bir durum. Bir de başka malzemeleri, söyleyecek başka sözleri yok.  Hayalleri yok, bir gelecek tasavvurları, ufukları, vizyonları yok. Baroya dair programları, projeleri yok. Baro dışında, siyaset dışında dünyaları yok. Olmak, bir şey olmak dışında hedefleri ve kaygıları yok. Hizmet etmek, yapmak gibi bir dertleri yok. Vefaları yok. Yaşanmış güzel şeylere saygıları yok. Hatırladıkları güzel an’lar, anıları yok. Lanet olsun demekten başka sözleri yok. Yok, yok, yok.

Çok fazla alarak ve harcayarak gücümüzü heba ediyoruz, / Az şey görüyoruz doğada, “bizim” diyebileceğimiz. / Kalbimizi sahte bir arkadaşa kaptırmışız, / Deniz göğsünü aya açmış. / Rüzgarlar her zaman uğuldayacaklar / Ve uyanmışlar uyuyan çiçekler gibi, / Tüm bunlar ve her şey için…/ Melodiyi yitirmişiz.

Bu dizeler William Wordsworth’a ait. Wordsworth melodiyi yitirmişiz diyor, oysa bana göre bazılarının, melodileri, şarkıları, besteleri, şiirleri yok. Kendilerine  ait bir hikayeleri, bir masalları yok.

Ekmek yoksa pasta yesinler’ Bu sözlerin Mary Antoinette tarafından söylendiği hikaye edilmiştir yıllarca. Oysa ona ait değildir. Jean-Jacques Rousso’ya aittir. ‘İtiraflar’ isimli kitabında yazar bunu. Rousso bu kitabı yazdığında Antoinette altı yaşındadır.

Ama olsun ‘çamur at, izi kalsın’ Dünden bugüne anlayış budur.

İnsanların zihinlerini meşgul edecek, bulandıracak, iğfal edecek hikayeler uydurmak ve bunları anlatmak. Bir nefret söylemi, nefret dili geliştirmek, nefret ortamı oluşturmak. Bir düşman imal etmek, gerginlik yaratmak ve bunlardan beslenmek. Böylece kaçmak hayattan, kendinden kaçmak, kabahati, sorumluluğu başkasına yıkarak, kendini aklamak, gerçeklerle değil, yalanlarla yaşamak.

Şiirin yoksa, şarkın yoksa, besten yoksa, melodin yoksa, Kemalettin Tuğcu hikayelerinden başka anlatacak hikayen yoksa, yaptığın bir şey yoksa, yapacağın bir şey de yok demektir. Onun için vur Vedat Ahsen Coşar’a. Öfkeni yenemedi isen, nefretini bastıramadı isen, hızını alamadı isen, dön bir daha vur. Yetmedi mi? Lanet olsun de, bir daha vur.

Bu kadar kini, nefreti, öfkeyi nasıl, ne zaman, nerede ve neden biriktirdiniz? Bunlarla nasıl yaşıyorsunuz? Yaşayabiliyorsunuz? Bu kadar mı insanlığınızı yitirdiniz? Hiç insafınız, vefanız yok mu sizin? Vicdanınız, kalbiniz, ruhunuz bu kadar mı soğudu? Yazık ki, çok yazık?

Ve bütün bunlar olurken, bir halk düşmanı, yani ben, Stockman gibi tek başıma kendimi savunmaya çalışırken, bir tek kişinin gıkı çıkmıyor. Yaşıyor musunuz, ‘hişt‘ orada insan var mı? diye soruyorum, hiç bir ses gelmiyor. ‘Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda?‘  diyorum. Duymayız, ağlama diyorlar. Şaka mı, fıkra mı yoksa bu diye soruyorum kendime? Hayır değil, ne yazık ki gerçek bu. ‘Ört ki ölem!

…vurun ulan vurun. / ben kolay ölmem. /ocakta küllenmiş közüm, / karnımda sözüm var/ haldan bilene…‘ diyor Ahmet Arif. Vurun, daha çok vurun. Ama bilin ki, ben kolay ölmem. Ocakta küllenmiş közüm yok, ama daha söyleyecek sözüm, sözlerim, yapacak işim, işlerim var. Hayata dair, geleceğe dair umudum, umutlarım var, hayallerim var, melodilerim, şiirlerim, masallarım var benim.

Son bir söz daha.  Anlayana tabii! Dostlara! yani;’… Beni sarhoş etme, başım dönüyor / Üstüme varma İstanbul, kederliyim’ diyor Ümit Yaşar Oğuzcan.

Üstüme varma, bari sen üstüme varma İstanbul!

 

DENEMELER (XXVIII)

Ey gönül kuşa benzerdin / Kafesler sana dar gelir / Bir yerde durmaz gezerdin / Hapislik sana zor gelir / Ey gönül acayip huyun / Boğazından geçmez tayin / Acır testindeki suyun / Aklına nazlı yar gelir

ULUCANLAR CEZAEVİNE BİR GEZİ

Dün birlikte olduğumuz arkadaşlarımızdan biri, Ankara’ya geleli henüz üç dört ay olduğunu, Anıtkabir’i, ilk Meclisi, ikinci Meclisi, Ankara Kalesi’ni gidip gezdiğini, Ulucanlar Cezaevi’ni görmeyi çok istediğini, ama bir türlü fırsat bulup gidemediğini söyledi, benden, kendisini oraya götürmemi istedi. Bugün sabah buluştuk, birlikte Ulucanlar Cezaevi’ne gittik.

Mesleğim nedeniyle eski halini bilen, yeni halini de birkaç kez gezip gören bir kişi olarak, benim çok etkilendiğim bu tarihi mekanın yeni hali görülmeye gerçekten değer. Henüz gidip görmemiş olanlara hararetle tavsiye ederim.

Ulucanlar Cezaevi, askeri depo olarak yapılmış, 1925 yılında hapishaneye çevrilmiş.  Hapishane olduğu yıllarda, adı idam cezalarının infazıyla, işkenceyle, acıyla anılan, önemli pek çok kişiyi ağırlayan, dramatik olaylara sahne olan cezaevi, bugün başka, bambaşka bir hizmet görüyor. Müze hizmeti veriyor.

Koğuşların önemli bir kısmı, mahkumların ve tutuklulukların duvarlara yaptıkları resimler, yazdıkları sözler, şiirler olduğu gibi duruyor.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının, altında idam edildikleri kavak ağacı ve idam sehpası da duruyor.

O resimlerden, o sözlerden, o şiirlerden; içeride olmanın, özgürlükten yoksun bulunmanın ne kadar zor, özgür olmanın ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz.

Bir zamanlar orada yaşayan insanların, özlemlerine, umutlarına, sevdiklerine kavuşmak isteğiyle nasıl yanıp tutuştuklarına tanıklık ediyorsunuz.

Geçmişte bu yerde yaşanan acılardan, hüzünlerden, özlemlerden, kaybolan umutlardan dersler çıkartıyorsunuz.

Yaşananları unutturmayı değil, canlı tutmayı sağlamak amacıyla hapishanenin yıkılmamış, arsasının birilerine rant amacıyla satılmamış ve Ulucanlar Cezaevi’nin müze haline getirilmiş olması, gerçekten önemli bir hizmettir.

Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez diyor bilge Sokrates. Kendimizi ve yaşadığımız ha­yatı sorgulayabilmek için; insan olarak, kurum olarak, yapmakta olduğumuz meslekler­in sahibi olarak, dünden bugüne nasıl bir ilerleme kaydettiğimizi; bugün bulunduğumuz aşamaya nasıl geldiğimizi; bizden önceki kuşaklardan neyi nasıl devir aldığımızı; devir aldığımız mirasa hangi pozitif değerleri kattığımızı bilmemiz gerekir.

Bütün bu konularda, bize yardımcı olacak, ışık tutacak, bizi bilgilendirecek, bilinçlendirecek olan bilim, tarihtir. Zira tarih bize, sadece geçmişimizi anlatmaz, geleceğimizi nasıl biçimlendirmemiz gerektiği konusunda da yol gösterir.

İnsan soyunun nasıl ilerlediğini, uygarlığın nasıl geliştiğini, toplum, aile ve meslek yaşamımızın geçmişten bugüne nasıl örgütlendiğini bize yazılı olarak ve soyut biçimde anlatan tarihin somutlaştığı yerler müzelerdir.

‘Hafızanın yaşamlarımızı yapan şey olduğunu fark etmek için, parça parça da olsa, hafızanızı yitirmeye başlamanız gerekir. Hafızasız yaşam, yaşam değildir… Hafızamız; tutarlılığımız, aklımız, duygumuz, hatta eylemimizdir. Onsuz birer hiçiz.’ Bu sözler, İspanyol sinema yönetmeni Luis Brunel’e ait.

Müzeler bizim hafızalarımızdır. Bizi geçmişimizle buluşturan, tanıştıran, geçmişimizi koruyan, bireysel, toplumsal ve kurumsal hafızamızı canlı tutan, geçmişimizle,  kendimizle yüzleşmemizi, kendimizi, geçmişimizi tanımamızı, sorgulamamızı sağlayan, bizi eğiten, bizi düşündüren mekanlardır. Müzeler yaşayan tarihtir, insanlığın tarihidir, görsel tarihtir.

Buraya kadar anlattıklarım, Türkiye’nin ilk ve halen tek ‘Hukuk Müzesi’ni yapan ve kuran Ankara Barosu’nun 2004-2006 yılları arasındaki Yönetim Kurulu Üyelerini ve Başkan olarak beni, müze yapma hususunda motive eden duygu ve düşüncelerdir.

Ankara’nın Altındağ İlçesi’nin başarılı Belediye Başkanı Sayın Veysel Tiryaki, benim Baro Başkanı olduğum dönemde, Ankara Barosu’na yaptığı bir nezaket ziyaretinde, Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’ni müze ve sanat merkezi yapmayı düşündüğünü, bu projenin gerçekleştirilmesinde Altındağ Belediyesi’nin, Adalet Bakanlığı’nın, Ankara Barosu’nun ve TMMOB Ankara Mimarlar Odası’nın işbirliği yapmasını önerdi.

Sayın Tiryaki’ye böyle bir projede yer almanın Ankara Barosu için onur olacağını, öneriyi Yönetim Kurulu’na götüreceğimi söyledim ve götürdüm. Müzelerin değerini, anlamını, işlevlerini bilen ve Türkiye’nin ilk ve hala tek ‘Hukuk Müzesi’ni kuranlardan birisi olarak, vizyon sahibi olan Veysel Tiryaki’nin bu önerisi, 2006/2008 Baro Yönetim Kurulu’na da uygun ve çekici geldi. Projeye o tarihlerde Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, şimdilerde ise Adalet Bakanlığı Müsteşarı olan Kenan İpek de destek oldu.

Yılmaz Güney, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Cüneyt Arcayürek, Metin Toker, Bülent Ecevit bu cezaevinde hapis yatmışlar, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Erdal Eren burada idam edilmişlerdi.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edildiği kavak ağacının altındaki sehpa bu cezaevindeydi. Hepimiz Ulucanlar Cezaevi’nin tarihsel olarak değerinin, öneminin ve anlamının bilincindeydik.

Proje ile ilgili çalışmalara 20 Aralık 2006 tarihli Yönetim Kurulu kararının arkasından başlandı. ‘Kent Düşleri’ adıyla başlatılan çalışma kapsamında, Mimarlık Fakülteleri öğrencileri arasında bir proje yarışması düzenlendi. Bu yarışmaya 20 Aralık 2006 tarihli Yönetim Kurulu kararıyla Sayın Tuncay Alemdaroğlu, Sayın Yaşar Çatak, Sayın Fazıl Güleken, Sayın Muhsin Eren jüri üyesi olarak tayin edilerek durum kendilerine bildirildi.

Yarışmaya çok sayıda öğrenci katıldı. Proje yarışmasının sonuçlarının açıklanması için bir değerlendirme konferansı ve yanı sıra müzik, şiir, tiyatro, sinema gibi etkinlikleri kapsayan bir festival düzenlendi.

28 Nisan 2007 tarihinde yapılan bu etkinliğin açılışında Ankara Barosu Başkanı olarak ben de bir açılış konuşması yaptım ve şunları söyledim;

(…)

‘Bizim Ulucanlar Cezaevi olarak bildiğimiz bina, Cumhuriyetimizin ilan edildiği yıl askeri depo olarak kullanılmak üzere inşa edilmiş ve iki yıl sonra, yani 1925 yılından itibaren cezaevi olarak kul­lanılmaya başlanılmıştır.

Pek çok hükümlü ve tutuklunun kişisel tarihinin yazıldığı, adlarını dahi bilmediğimiz veya anım­samadığımız değişik dünya görüşüne sahip yazarların, öğrencilerin, başkaca eylemcilerin ağırlandığı, koğuşlarında Yılmaz Güney, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Cüneyt Arcayürek, Metin Toker, Bülent Ecevit gibi ülkemizin kimi değerlerinin kaldığı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın, onlardan 10 yıl sonra henüz 17 yaşındaki Erdal Eren’in avlusundaki kavak ağacının altında idam edildiği, ‘Uçurt­mayı Vurmasınlar’ filmiyle sübyan koğuşunda yaşanan olayların konu edildiği, Yılmaz Güney’in ‘Duvar’ filminin çekildiği, ünlü ünsüz konukları kadar çıkan isyanları ve bu isyanların bastırılması için düzen­lenen operasyonları ile ünlü Ulucanlar Cezaevi bir süre önce boşaltıldı.

Boşaltılmasının hemen arkasından, Ankara kentinin tarihsel mekanlarının yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması, Ulucanlar Cezaevi’nin manevi değeri ve tarihsel önemi ile ilgili olanlar, arsasının değeri ve bu değerin getireceği rant ile ilgili olmayanlar, yani Altındağ Belediyesi, Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Ankara Barosu gibi bu kente yönelik düşleri bulunanlar, boşaltılan bu mekana sahip çıktılar.

Boşaltılan Ulucanlar Cezaevi’nin ranta dönüşmemesi, bu kentin tarihindeki ve hafızasındaki önemi ve anlamı nedeniyle korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması amacıyla ve ‘Kent Düşleri’ adıyla başlattığımız proje toplumumuzun geniş bir kesiminden destek gördü. Bu projeyi destekleyen, bu projenin gerçekleştirilmesi konusunda bizleri yalnız bırakmayan tüm kurum ve kuruluşlara Ankara Barosu adına teşekkür ediyoruz.

İnanıyoruz ki, Yılmaz Güney’in; ‘Damla damla birikiyor insan! / Bir gün akıp gideceğiz hayata, / Duvarlar yıkılacak, açılacak bütün kapılar, / Bilinsin!’ dizeleri, yazıldığı koğuşun duvarlarından silinip gitmeyecek, kent düşleriyle birlikte yaşamaya de­vam edecek, kent düşleri, düş olmaktan çıkacak ve gerçek olacak. Ulucanlar Cezaevi yaşayacak, Ankara Kentiyle, kendi geçmişiyle yüzleşecek ve hatta barışacak. ‘Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider’ diyen şair rahat olsun, bu kent yıkılmayacak, kuşlar da gitmeyecek..’

(…)

Projenin ilerleyen aşamasında, Ankara Mimarlar Odası ile Altındağ Belediyesi arasında proje seçiminden dolayı anlaşmazlık çıktı. Ankara Mimarlar Odası’nın önerdiği projeyi Altındağ Belediye Başkanı fazla maliyetli buldu.

Bu anlaşmazlık sonrası Ankara Mimarlar Odası projeden çekildi. Partner olarak Ankara Barosu, Adalet Bakanlığı ve Altındağ Belediyesi kaldı. Proje Altındağ Belediyesi tarafından tamamlanarak Eylül/2013’de resmi olarak hizmete açıldı.

Bütün bunların sağlanmasında, bu bağlamda Ulucanlar Cezaevi’nin gerek müze, gerekse bir kültür ve turizm eseri olarak Ankara’ya, Ankaralılara kazandırılmasında, Ankara Barosu olarak bizim de payımızın olması güzel bir şeydir, övünebileceğimiz ve hatta övündüğümüz bir şeydir.

Müzeyi gezerken bunları düşündüm ve birlikte geldiğimiz arkadaşıma da anlattım.

Güzel başlayan ve devam eden gün, Ulucanlar Cezaevi Kafeteryası’nda içilen kahveyle noktalandı.

Sözü daha fazla uzatmayalım ve bir ‘Hapishane Türküsü’ ile noktalayalım;

‘Ey gönül kafesler sana dar gelir / Bir yerde durmaz gezerdin / Hapislik sana zor gelir / Ey gönül acayip huyun / Boğazından geçmez tayin / Acır testindeki suyun / Aklına nazlı yar gelir / Ayağında gezen itler / Başının üstünden atlar / Hapise düşen yiğitler /  Yari dışarıda kor gelir / Gözlerin uzağa bakar / Kimden ne beklersin yar / Yar semtinden esen rüzgar / Seni unuttu der gelir’ 

Mapusluk zor şey. Boğazından geçse de, geçmese de tayin, testindeki suyun acısa da, acımasa da, aklına yar gelse de, gelmese de, gözlerin uzağa veya yakına baksa da mapusluk zor şey velhasıl.

Mapusta veya dışarıda sevda çekmek, o çok daha, çok daha zor bir şey!

 

DENEMELER (XXVII)

Hiçbir şeyi çok fazla isteme!’ Yunanlı Bir Bilge

AY DOĞARKEN UYUYAMAM!

Dün gece rüyamda güneşi gördüm. Doğuyordu. Rüya tabirlerine baktım internetten. Rüyada güneşin doğuşunu görmeyi hayra yoruyor, ‘aydınlama, ısınma, enerji, huzur, mutluluk, manevi zenginlik’ olarak açıklıyordu.

Gördüğüm rüyanın da etkisiyle,  güne, güneşin doğuşunu seyrederek başlamak istedim. Güneş beni çağırıyor dedim ve kendimi dışarıya çıkardım.

Ufuk çizgisinde hafif bir kızarıklık vardı. Bir duvarın üzerine oturdum. Güneşin doğuşunu seyrettim büyük bir keyifle.

Aklıma Fikret Kızılok’un: ‘Güneşin aynasında ben / Bende bir düş / Düşte bir çocuk / Çocukta yol / Yolda toz / Tozda avuç / Avuçta kader / Kaderde sen / Güneşte akşam oluyor / Ben düşünürken’ diye başlayan ‘Güneşin Aynasında’ isimli şarkısı geldi.

Oturduğum duvarın üzerinde, hem güneşin doğuşunu seyrettim, hem de Fikret Kızılok’un, sözleri anlamlı, melodisi hoş şarkısını mırıldandım kendi kendime.

Beynime sabahın temiz havası girdi. Ciğerlerim oksijen doldu. O an nefes alıp verişlerim bile değişti. Yüreğimdeki ferahlığı, ruhumun derinliklerindeki huzuru hissettim. Anlaşıldı, günüm güzel geçecek dedim kendime. Öyle de oldu. Çalıştım. Çok da verimli bir çalışma oldu. Yeni tanıştığım arkadaşlar geldi sonra yanıma. İnsanın ruhunu doyuran, yüreğini okşayan, aklını dolduran keyifli güzel bir sohbet yaptık akşama kadar.

Yolda eve gelirken, sabah güneşin doğduğu yerden ay doğuyordu. Çabucak eve geldim. Balkona çıktım. Büyük bir keyifle ayın doğuşunu seyrettim. Ay doğdu, dolunay oldu. Çalışma odama girdim, müzik setini çalıştırdım, Beethoven’in ‘Ay Işığı Sonatı’nı dinledim.

Her Beethoven bestesi gibi çarpıcı, etkileyici olan ‘Ay Işığı Sonatı’nın hikayesini bilirsiniz mutlaka. Ama Beethoven’ın bu parçayı nasıl ve kimin için bestelediğinin hikayesini bir de ben anlatayım size.

Bir arkadaşı ile birlikte Viyana’da gezmekte olan Beethoven, önünden geçtiği binanın ikinci katından gelen piyano sesini duyar.  Gelen müziğin tınılarından etkilenen Beethoven, kimin çaldığını öğrenmek ve çalanla tanışmak için, arkadaşıyla birlikte ikinci kata çıkar, kapıyı çalar. Kapıyı biraz yaşlıca bir kadın açar. Beethoven, kendisini hemen tanıyan kadına, piyano sesine geldiğini, çalan kişiyle tanışmak istediğini söyler. Kadın, piyanoyu çalanın kızı olduğunu söyler ve Beethoven ile arkadaşını içeriye davet eder. Beethoven’in geldiğini öğrenen kız, heyecanlanır, saygıyla ayağa kalkar. Kız görme engellidir. Bunu anlayan Beethoven, kıza, ‘lütfen benden bir şey isteyin’ der. Kız Beethoven’a,  ‘ben hiç ay ışığı görmedim’ der ve Beethoven’dan ‘kendisine ay ışığını anlatmasını’ talep eder. Beethoven piyanonun başına geçer ve ‘Ay Işığı Sonatı’nı orada doğaçlama olarak besteler.

Ay ışığını görmek güzel, çok güzel bir şey. Güneş doğuyor, akşam olunca batıyor. Ay doğuyor sonra, o da sabaha doğru  batıyor. Bunları seyretmek insana gerçekten keyif veriyor, yaşama sevinci veriyor. Bütün bu nimetleri verdiği için Tanrı’ya şükretmek gerekir.

Necati Cumalı, ay doğarken uyuyamayan insanların neden uyuyamadıklarının öykülerini anlattığı kitabının adını ‘Ay Doğarken Uyuyamam’ diye koymuş. Birçoğunuz gibi, ay doğarken ben de uyumam, uyuyamam. Ayın o renkli kartpostallardaki güneş gibi doğuşunu seyrederim de ondan uyumam, uyuyamam.

Bir şey olmak, bir şey olarak kalmak uğraşı içinde olanların, bu tür dertleri, ince şeyleri düşünmeye, güneşin doğuşunu, batışını, ayın doğuşunu, batışını seyretmeye zamanları da yoktur, hevesleri de.

Oysa olmak değildir mesele. Yapmaktır. Kalmak değildir bir yerde veya yerlerde. İyiye, güzele doğru yürümektir. Bizim toplumuzda kalmak deyince akla, her nedense bir yerde, bulunduğun yerde kalmak geliyor. Ondan olacak, o kaldıkları yerden bir türlü bugüne, bir başka yere ve güne gelemiyor bazıları. Son kullanma tarihi geçmiş fikirlerle, güne dair şeyleri konuşmakla meşguller. Onun için zamanı ve zamanın ruhunu bir türlü yakalayamıyorlar.

Tanrı kolaylık versin onlara.

ay battı batacak, deniz uykusuz / harmaniyemin etekleri dalga beyazı / aldırma be sevdiğim! / her hasrette vardır elbet yarım kalmış bir yaz fırtınası’ diye yazıyor şair.

Yaz geldi ve geçti. Sonbahar, sonuna doğru hızla ilerliyor. Sonra kış gelecek. Güneşin doğuşunu, batışını, ayın doğuşunu, batışını seyretmeyenler, hayatlarında şiir, müzik olmayanlar, kitap okumayı sevmeyenler, yine bunları yapmamaya devam edecekler. Yarın, ileride bir zaman, geçmiş bu zamanlarını arayacaklar boş yere. Zaman hayatın dokusudur oysa. Ve yitirilmiş zamanlar asla bir daha yeniden yaşanmaz. Hayatın tekrarı yoktur zira.

Geçenlerde yazdığım bir yazıda dediğim gibi ‘Bugünü Yaşa!’ Güneşin, ayın doğuşunu, batışını yarın seyrederim, bir bitmeyecek şevk veren besteyi yarın dinlerim deme. Bugün seyret, bugün dinle.

Güneş, ay, yarın da elbette doğacak ve batacak. Ama yarın belki sen olmayacaksın.

O beste, o şevk veren beste, yarın da çalacak, ondan sonraki gün ve günlerde de çalacak mutlaka. Ama belki sen olmayacaksın. Olsan da, hayat bu, hiç belli olmaz, bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir.

Hayat yolculuğunda üç aşama vardır: ‘Bilen, deneyimlenen ve olan…‘ Hayatın bu yollarından geçen bir bilge bakın bize neler söylüyor;

Hiçbir şeyi çok fazla isteme / Dedi Yunanistanlı / Bilgelerden biri / Herkese armağan edilen / Öpücüklerin değeri nedir ki? / Herkese söylenen sözlerin / Değeri peki! / Seni seviyorum / Demek insanlara, / Kaç kez mümkündür, / Kaç kere tekrarlamak, / Yıpranmasına yol açmadan? / Dikkat edin! / Zira her defasında / Aşk bölünür, / Geriye kalan azalır. / Öpücükleri, kelimeleri, kucaklamaları / İsraf etmeyin çok sayıda / İnsana / Yoksa bunu hak edenler / İçin ne kalır elinizde? / Değerli olan, / Özel olandır yalnız. / Eşsiz olan. / Herkesin sahip olmadığı / Veya elde edemediği yani. / İnanın bana. Ben / Öyküler anlatırım. / Bana / Güvenebilirsiniz.