Özel soruşturma ve yargılama usulleriyle, savunma hakkının kısıtlanması niteliğindeki gizlilik kararlarıyla, siyasi tehdit aracı gibi çalışan tarzlarıyla, hiç de demokratik olmayan ve mahkemeden daha çok devletin ideolojik aygıtı ve hatta ihtilal mahkemeleri gibi çalışan, özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin bir an önce kaldırılmaları gerekir.’ V.Ahsen COŞAR

ÖZEL YETKİLİ AĞIR CEZA MAHKEMELERİ ÜZERİNE BAZI ÇEŞİTLEMELER –

Hepimizin bildiği ve takip ettiği üzere, ‘Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’ ve bu mahkemelerin yaptıkları yargılamalarla ilgili olarak geçmişte pek çok hukukçu söz aldı. Bu değerli hukukçuların hepsi, bu mahkemeler üzerine, bu mahkemelerin yargılamaları ve kararları üzerine çok şey söyledi. Doğru şeyler söyledi.

Ama hiç kimse söz alıp, bunları söyleyenlere, özellikle ceza hukuku konusunda uzman olan avukatlara, en profesör, en doçent edasıyla fetva veren, hukuki görüş bildiren ceza hukuku akademisyenlerine, hukuk fakülteleri dekanlarına şu soruları sormadı; ‘Ceza Muhakemesi Kanunu, Ceza Kanunu değiştirilirken, bu temel kanunlarda değişiklikler yapılırken, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri getirilirken, siz nerelerdeydiniz? O zaman bu mahkemelere karşı çıktınız mı? Bunun olası tehlikelerine işaret ettiniz mi? Kamuoyunu bu hususlarda aydınlattınız mı, uyardınız mı?

Bu muhterem zevatın, bu konularda bir şeyler söylediğini ben duymadım, okumadım. Yanlışım, eksiğim var ise, hepsinden özür dilerim.

Ama bu muhteremlerin, daha sonra, çok daha sonra, ortaya çıkıp, çağdaş sofist edasıyla, özel yetkili ağır ceza mahkemeleri konusunda, kanal kanal televizyonları dolaşarak, bu mahkemeler üzerine, bu mahkemelerin uygulamaları ve kararları üzerine söz söylediklerini, bu mahkemeler kaldırılsın diye açıklama yaptıklarını, gazete ilanları verdiklerini çok iyi biliyorum.

Bildiğim için de, bu muhteremleri, samimi bulmadığımı ve ciddiye almadığımı söyleyebilirim.

Onun için şimdi ben,  bu çok muhterem arkadaşlara, o günleri hatırlayıp, Neşet Ertaş’ın  ‘Sinemde gizli yaram kimse bilmiyor, / Hiç bir tabip şu yarama merhem olmuyor, / Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor, / Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen?’ diyen o güzel türküsünü ithaf ediyorum.

Evet! Sayın hocalarım! Çok değerli hocalarım! Sonra değil, şimdi değil, yarın hiç değil, gözümüzün, gönlümüzün sizi aradığı, hocalarımız acaba bu konuda ne buyuracaklar diye beklediği, o günlerde nerelerdeydiniz?

Aynı soruyu bana da sorabilirsiniz, siz nerelerdeydiniz diye? Ben ceza hukuku akademisyeni, ceza avukatı değilim. Ceza hukuku konusunda uzman biri hiç değilim. Yani bu konuda ‘mazeretim var, asabiyim ben.

Mazeretimi ve asabiyetimi kabul etmezseniz eğer, o zaman ben de suçluyum. Ama beni bu konuda yargılayacaksanız, o zaman, hukuk fakültesi dekanlarını, ceza hukuku akademisyenlerini, ana bilim dalı başkanlarını, ceza hukuku konusunda bilgi ve deneyim sahibi olan avukatları da yanımda isterim. Zira onlar benim suç ortağımdır.

Peki, ben, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığım üç yıllık süreçte ‘Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’ üzerine neler söylemişim? Okuyalım ve görelim.

Tarih 06 Eylül 2009. Yani 2010/2011 Adli Yılı’nın açılış günü. Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Gül, TBMM’i Başkanı Sayın Çiçek, Yüksek Yargı Organlarının Sayın Başkanları, dönemin Sayın Adalet Bakanı, diğer Sayın Bakanlar, Sayın Milletvekilleri, Yargıtayımızın Sayın Daire Başkanları ve Sayın Üyeleri, yazılı ve görsel basınımızın Sayın temsilcileri, başkaca konuklar, hepsi oradalar.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak, Yargıtay Başkanından sonra kürsüye çıkıyor ve şunları söylüyorum;

‘(…) Ceza yasaları bireyin hak ve özgürlüklerine çok etkili biçimde müdahale eden yaptırımları içeren yasalardır. Bu bağlamda ifade etmek gerekir ki, bir ülkedeki ceza yasasına egemen olan felsefe, değer, ilke ve tercihler, o ülkedeki siyasi rejimin de niteliğini gösterir.

En büyük öğreticilerden birisi olan tarih bize göstermiştir ki, totaliter devletler, gerek kendi ideolojilerini benimsetmek, gerekse rejimlerini ayakta tutmak için ceza yasaları yoluyla ve öncelikle birey hak ve özgürlüklerini ya geniş biçimde sınırlandırmışlar, ya da bütünüyle ortadan kaldırmışlardır.

Nitekim Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da yönetimi ele geçiren faşistler ile Almanya da iktidara gelen Naziler, Ekim Devriminden sonra ve özellikle Stalin döneminde komünistler, hem kendi ülkelerinde ve hem de işgal ettikleri ülkelerde, başta ceza yasaları olmak üzere tüm mevzuatlarını otoriter/totaliter anlayışa göre değiştirmişlerdir.

Demokratik hukuk devletleri ise, bireyin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacı ile siyasal iktidarın kullanılmasını birey hak ve özgürlükleri lehine sınırlandırmışlar, yanı sıra ceza yasası ile ilgili temel ve evrensel ilkelere anayasalarında yer vermişlerdir.

Daha da ötesi, geride bıraktığımız yüzyılda demokrasinin başlıca muhalifi olan totalitarizmin, insanlığa yaşattığı derin ve unutulmaz acılardan hareket eden uygar dünya, insanların adaletsiz ve haksız biçimde ceza ve önlemlere maruz kalmamaları amacı ile başta anayasaları olmak üzere, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşme ve  belgelerde, bireyi ceza yasalarının keyfi uygulamalarına karşı güvence altına alan hükümlere yer vermiştir.

Bu gelişmelerin dışında kalmayan Türkiye, 1926 yılında İtalyan Ceza Kanunundan iktibas ettiği Türk Ceza Kanunu ile Almanya’dan iktibas ettiği Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununu, Avrupa Birliği hedefi ve uyum paketleri çerçevesinde yenilemiş, bu bağlamda 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ile 5271 sayılı yeni Ceza Muhakemeleri Kanununu kabul ederek yürürlüğe koymuştur.

Bu değişiklikler kapsamında 12 Mart 1971 ara rejimi döneminde 1961 Anayasası’na ithal edilen, oradan da 1982 Anayasası’na monte edilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 5190 sayılı “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun” ile lağvedilmiştir.  

Ne var ki, kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yerine, Devlet Güvenlik Mahkemelerini de aratan biçimde Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri getirilmiştir. İhtisas mahkemesi niteliğinde olmayan bu mahkemeler, hem bu nedenle gereksizdir, hem de yeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen insan odaklı yargılama modelinin amacına ve ruhuna aykırıdır.

Şimdilerde Ceza Hukuku ile Ceza Muhakemeleri Hukukunun en tartışmalı konularından birisi olan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin görev, yetki ve yargılama usulleri, temel hak ve özgürlükler yönünden ciddi tehdit ve tehlikeler içermektedir. Öyle ki, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usulle, Ağır Ceza Mahkemelerinin tabi olduğu usul, gerek savunma hakkının kullanılması, gerekse sanık haklarının güvence altına alınması ve gözaltı süreleri yönünden tamamen birbirlerinden farklıdır. O nedenle Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri ve bu mahkemelerin tabi olduğu usul, yargılama birliği ilkesine, kanun önünde eşitlik ilkesine ve adil yargılanma hakkına aykırıdır.

Özel soruşturma ve yargılama usulleriyle, savunma hakkının kısıtlanması niteliğindeki gizlilik kararlarıyla, siyasi tehdit aracı gibi çalışan tarzlarıyla, hiç de demokratik olmayan ve mahkemeden daha çok devletin ideolojik aygıtı ve hatta devrim mahkemeleri gibi çalışan bu mahkemelerin bir an önce kaldırılması gerekir (…)’

Tarih 05 Nisan 2011. Avukatlar Günü. Dönemin Ankara Cumhuriyet Sayın Başsavcısı, dönemin Ankara Barosu Başkanı Prof. Dr. Sayın Metin Feyzioğlu, Ağrı Barosu Başkanı avukat Sayın Heval Sinan Aras, yabancı konuklar, avukat meslektaşlarımız ve konuklar var.

Avukatlar Günü’ münasebetiyle, Türkiye Barolar Birliği tarafından düzenlenen ‘Avrupa Birliğinin Avukatlık Mesleği İle İlgili Direktifleri ve Avukatlık Mesleğinde Reklam, Rekabet ve Sınırları” konulu ‘Birinci Uluslararası Avukatlık Hukuku Konferansı’nın açılışında konuşuyor ve şunları söylüyorum.

(…) Yargının kurucu unsuru ve vazgeçilmez değerde olduğu için az yukarıda yollamada bulunulan ve ülkemizin de taraf olduğu Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler’in/Havana Kurallarının 16/a-c maddesi hükmüne göre, hükümetler avukatların; “hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini, kabul görmüş meslek ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka bir yaptırımla sıkıntı çekmemelerini ve tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler.”

Yine Havana Kurallarının 21.maddesi hükmüne göre; “ellerinde veya denetimleri altında bulunan gerekli bilgileri, dosyaları ve belgeleri, avukatların müvekkillerine etkili bir hukuki yardım verebilmelerini sağlayacak yeterli bir sürede ulaşmalarını temin etmek, kamu makamlarının görevidir.”

Havana Kurallarının 22.maddesi hükmüne göre hükümetler; “avukatlar ile müvekkilleri arasında mesleki ilişkiler kapsamındaki bütün haberleşme ve görüşmelerin gizli olduğunu kabul eder ve buna saygı gösterir.”

Diğer taraftan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “adil yargılanma hakkı” başlıklı 6.maddesinin 3/a-b fıkrası hükmüne göre her sanık; “kendisine yöneltilen suçlamanın niteliği ve nedeninden en kısa zamanda ve ayrıntılı biçimde bilgili kılınmak, savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklarla sahip olmak” haklarına sahiptir.

Gerek ulusal hukukumuzda, gerekse taraf olduğumuz uluslararası sözleşmelerde yer alan bu düzenlemeler bağlamında ifade etmek gerekir ki, son günlerde hep birlikte tanıklık ettiğimiz kimi meslektaşlarımız ile ilgili olarak yürütülen soruşturmalarda izlenen yöntem, açıkça savunmanın özgürlüğüne ve bağımsızlığına yönelik ağır, hem de çok ağır bir saldırıdır.

Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, bu ve benzeri saldırılara izin verilmemesi, avukatların “sır saklama yükümlülüklerine”, bu yükümlülüğün yerine getirilmesine hizmet eden “tanıklıktan çekinme haklarına” saygı gösterilmesi ve yine görevlerini yapabilmeleri için “dosyaya, delillere erişmelerinin” sağlanmasıdır.

Bu ise ancak “kimi savcıların görev yerlerinin değiştirilmesi ile değil, zihniyetin, CMK madde 250’de ifadesini bulan özel yetkili mahkemeler kurumuna egemen olan zihniyetin ortadan kaldırılması ile mümkündür.”

O nedenle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasıdır (…)’

Tarih 06 Eylül 2011. 2011/2012 Adli Yılı’nın açılış günü. Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Gül, dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan, TBMM’i Başkanı Sayın Çiçek, Yüksek Yargı Organlarının Sayın Başkanları, dönemin Sayın Adalet Bakanı, diğer Sayın Bakanlar, Sayın Milletvekilleri, Yargıtayımızın Sayın Daire Başkanları ve Sayın üyeleri, dönemim Ankara Barosu Sayın Başkanı, yazılı ve görsel basının Sayın temsilcileri, başkaca konuklar, hepsi orada. Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak, Sayın Yargıtay Başkanından sonra kürsüye çıkıyorum ve şunları söylüyorum;

(…) Bir zamanlar Devlet Güvenlik Mahkemeleri vardı. Bu mahkemeler rahmetli hocamız Nurullah Kunter’in özlü ifadesiyle “demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri değildiler.” Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasından sonra, bu mahkemelerin yerine ikame edilen “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” her ne kadar olağanüstü mahkemeler değil ise de, tıpkı Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi “demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri de değildirler.” Bu mahkemeler sadece demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri olmadıkları gibi, demokratik hukuk devletinin mahkemeleri de değildirler.

Hepimizin bildiği üzere 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile ceza yargılaması sistemimize dahil edilen bu mahkemeler için düzenlenmiş olan ve genel muhakeme kurallarından ayrı, özel ve istisnai bir yargılama usulünün olmasının yanı sıra, bu mahkemelerin bakmakla görevli kılındıkları “katalog suçlar” olarak isimlendirilen ve Ceza Muhakemesi Kanununun 250.maddesinde sayılan suçlar vardır. Aslı Yunancadan gelen, hukuk diline yabancı olan ve daha çok kütüphane ve yayın işlerinde kullanılan katalog sözcüğü “belli bir sıraya göre hazırlanmış liste” anlamına gelir. Hemen işaret etmek gerekir ki, değişik bir çok suçun bir arada aynı hukuki yaptırıma bağlanması amacıyla katalog suç adı altında listeler oluşturulmasının ve suçların bu şekilde kategorize edilmesinin “ağır hapis/hafif hapis”, “ağır tahrik/hafif tahrik” ayrımlarını kaldıran yeni ceza kanunun mantığına uygun olmadığını ve kaldırılması gerektiğini özellikle belirtmek isteriz.

İhtisas mahkemesi niteliği taşımayan, örneğine demokratik hukuk devletlerinde rastlanılmayan bu mahkemelerin işleyişindeki en büyük yanlış, yargılama pratiğindeki en önemli hak olan adil yargılanma hakkına, silahların eşitliği ilkesine aykırı biçimde, bu mahkemelerin görev alanına giren ve katalog suç olarak isimlendirilen suçlarla ilgili olarak getirilen özel nitelikteki soruşturma ve kovuşturma usulüdür. Örneğin, bu mahkemelerde sanığın yokluğunda duruşma yapılmasına mahkemece resen karar verilme olanağının bulunması, savunma hakkına, adaletsizliği ortadan kaldırmak için normlaştırılan adil yargılanma hakkına aykırıdır. Zira sanık için duruşmada hazır bulunmak, sadece bir ödev değil, aynı zamanda bir haktır. Yine gözaltında olan şüphelinin müdafi ile görüşme yapma hakkının Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine, hakim kararıyla yirmi dört saat kısıtlanmasına ilişkin düzenleme çok açık biçimde savunma hakkının ihlali niteliğindedir. Mevcut düzenlemeler içerisinde en vahim olanı, silahların eşitliği ilkesine en aykırı olanı, müdafi’in dosya içeriğini incelemesinin veya dosya içerisindeki herhangi bir belge örneğini alabilmesinin – soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmek gibi son derece soyut ve afaki nedenlere bağlı olarak – Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine hakim kararıyla kısıtlanabilmesidir.

Bütün bu nedenlerle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz, demokratik düzenlerin normal zamanlarının mahkemeleri olmayan özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin kaldırılmasıdır.

Bu çerçevede değinmek istediğimiz bir diğer önemli husus, gerek özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin, gerekse diğer ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçların soruşturulmasında, asıl inisiyatif alması, soruşturmayı bizzat yürütmesi gereken makam, Cumhuriyet Savcılığı makamıdır. Oysa ki uygulamada bu böyle olmamakta, soruşturmalar kolluk güçleri tarafından yürütülmekte ve kolluk tarafından telefon dinleme dışında delil toplama zahmetine pek girilmemektedir. Bu durum, hukukun koruması ve teminatı altında olan kişi hak ve özgürlüklerini tehlikeye atmakta, her koşulda korunması gereken özel alanın mahremiyetini ortadan kaldırmakta ve ülkemize sanki bir polis devleti varmış görüntüsü vermektedir.

O nedenle Cumhuriyet savcılarının; ceza soruşturmalarını kolluk güçlerine bırakmadan bizzat yürütmeleri, kolluk güçlerini telefon dinleme dışında delil toplamaya zorlamaları, soruşturmanın gizliliği ilkesine uyulmasının sağlanması için gerekli her türlü önlemi almaları, iddianameleri mümkün olduğu kadar çabuk ve kısa yazmaları, soruşturmaların uzamasına ve davaların geç açılmasına neden olan olgunlaşmadan operasyon yapma ve yine hak kayıplarına, mağduriyetlere ve kuşkuya neden olan kişiden delile ulaşma alışkanlıklarından vazgeçmeleri gerekir (…)

Tarih 26 Ekim 2010. İstanbul’da Adalet Bakanlığı, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu tarafından düzenlenen ‘Türk Yargı Sistemindeki Reformlar, Dünden Bugüne HSYK ve Avrupa Uygulaması ile Mukayese’ konulu Uluslararası Sempozyumdayız. Dönemin Sayın Adalet Bakanı, Adalet Bakanlığının Sayın Müsteşarı, milletvekilleri, hakimler, savcılar, yabancı konuşmacılar ve konuklar, yazılı ve görsel basının temsilcileri var.

Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı İlkeleri Çerçevesinde HSYK’nın Savunma Perspektifinden Değerlendirilmesi’ konulu oturumda, Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak ben de konuşmacıyım. Konuşma sırası bana geldiğinde şunları söylüyorum;

(…) Her ne kadar, Türkiye az yukarıda işaret ettiğimiz çerçevede “yargıçlar hükümeti” sürecini az da olsa geride bırakmış ise de, “savcılar hükümeti” olma özelliğini daha da ağırlaştırılmış biçimde sürdürmektedir. Bu çerçevede değinmek istediğimiz en önemli husus, gerek özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin, gerekse diğer ceza mahkemelerinin görev alanına giren suçların soruşturulmasında, soruşturmayı bizzat yürütmesi gereken makam olan Savcılık Makamının, bu görevini büyük ölçüde kolluk güçlerine bırakması, kolluk tarafından hazırlanan fezlekeleri iddianame haline getirmesi, iddianame tekniğine aykırı olarak binlerce sayfalık iddianameler hazırlaması, soruşturmaların aylarca sürmesi, soruşturmanın gizliliği ilkesine uyulmaması ve bütün bunların hak kayıpları ile mağduriyetlere neden olmasıdır.

(…)

Yargılama faaliyetinin temel aktörleri olan hakim, savcı ve avukat üçlüsü içerisinde bağımsız ve tarafsız olması gereken tek makam hakimlik makamıdır. Savcılık makamı olsun, savunma makamı olsun, her ikisi de taraf konumunda olmakla, bu iki makamın ihtiyaç duyduğu şey sadece bağımsızlıktır. Dolayısıyla her iki makamın da görevlerini bağımsız olarak yapacak biçimde örgütlenmeleri gerekir.

Buna ve adil yargılanma ile silahların eşitliği ilkelerine göre, yargının üç kurucu unsuru arasında olması gereken tarafsızlık, eşitlik ve demokratik işleyişin sağlanması gerekir. Bunun olmaz ise olmazı, avukatların, hakimlere ve savcılara eşit muhataplar olarak kabul görmesi ve kendilerine o şekilde muamele edilmesidir.

Bunun için biçimsel olarak yapılması gereken ilk şey, savcılık makamını hakimin yanından, yani kürsüden indirmek, ikinci ise savcıları hakimlerin görev yaptıkları Adliye Binasının dışına çıkarmaktır. Ancak bu suretle adil yargılanma ve silahların eşitliği ilkelerine son derece aykırı bulunan ve hakimin tarafsızlığının sorgulanmasına neden olan hakimler ile savcılar arasındaki aşırı yakın ilişki ortadan kaldırılabilir. 

Yine yargılama faaliyetini demokratikleştiren unsurun avukat ve savunma olduğunu, adil yargılanma ilkesi ile yargılama diyalektiğinin bunu gerektirdiğini tüm hakim ve savcılarımızın içselleştirmesi, bu konudaki algı ve kültürlerini değiştirmeleri gerekmektedir (…)

Tarih 10 Aralık 2011.Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi tarafından ‘İnsan Hakları Günü’ nedeni ile düzenlenen ‘Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Katalog Suçlar’ konulu etkinlikteyiz.

Milletvekilleri, Yargıtay Sayın Başsavcı Vekili, avukatlar ve konuklar var. Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yaptığım açış konuşmasında şunları söylüyorum;

(…) Hepimizin bildiği üzere 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile ceza yargılaması sistemimize dahil edilen özel yetkili ağır ceza mahkemeleri için düzenlenmiş olan ve genel muhakeme kurallarından ayrı, özel ve istisnai bir yargılama usulünün yanı sıra bu mahkemelerin bakmakla görevli kılındıkları “katalog suçlar” olarak isimlendirilen ve Ceza Muhakemesi Kanununun 250. maddesinde sayılan suçlar vardır. Aslı Yunancadan gelen, hukuk diline yabancı olan ve daha çok kütüphane ve yayın işlerinde kullanılan katalog sözcüğü “belli bir sıraya göre hazırlanmış liste” anlamına gelir. Hemen işaret etmek gerekir ki, değişik birçok suçun bir arada aynı hukuki yaptırıma bağlanması amacıyla katalog suç adı altında listeler oluşturulmasının ve suçların bu şekilde kategorize edilmesinin “ağır hapis/hafif hapis”, “ağır tahrik/hafif tahrik” ayrımlarını kaldıran yeni ceza kanunun mantığına uygun olmadığını ve kaldırılması gerektiğini özellikle belirtmek isteriz. Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri konusunda çok şey söyledik, çok şey dinledik. Bunu artık yeter bu konuda konuşmayalım anlamında söylemiyorum. Aksine bir kez daha söyleyelim, hep söyleyelim anlamında söylüyorum. İhtisas mahkemesi niteliği taşımayan, örneğine demokratik hukuk devletlerinde rastlanılmayan bu mahkemeler kaldırılmalıdır, acil olarak kaldırılmalıdır. Türkiye Barolar Birliği yönetiminin görüşü ve talebi bu yöndedir (…)’

Tarih 02 Nisan 2012. Adalet Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı tarafından, Ankara’da düzenlenen ‘Uluslararası Yargı Reformu Stratejisi’ konulu Uluslararası Sempozyumdayız. Tebliğ sunacak olanların arasında Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak ben de varım. Tebliğ sunacağım oturumun konusu ‘Türk Yargısının Geleceği.” Dinleyiciler arasında dönemin Sayın Adalet Bakanı, milletvekilleri, Adalet Bakanlığı’nın Sayın Müsteşarı ve bürokratları, HSYK Daire Başkanları ve üyeleri, Baro Başkanları, hakim ve savcılar, basın mensupları var. Kürsüye çıkıyorum ve şunları söylüyorum.

(…) Sözlerime, liberal demokrasinin önde gelen kuramcılarından olan bilim ve siyaset felsefecisi Karl Popper’in çok sevdiğim bir maksimi ile başlamak istiyorum: “Ödevimiz iyimserliktir.”

Evet! Ödevimiz iyimserlik olmakla, ülkemiz yargısının geleceği konusunda da iyimser olmak gerekir ve ben iyimserim.

Bu elbette ülkemiz yargısının bugünkü durumunun çok iyi olduğu, aksayan ve yakınılacak hiçbir yönünün bulunmadığı anlamına gelmiyor. Aksine iyi gitmeyen, yanlış giden, yanlış yapılan şeyler var. Ama yargıda iyi gitmeyen şeylerin düzeltilmesi, gerekli iyileştirmelerin yapılması konusunda gösterilen çabalar da var. Yapılan iyi şeyleri, hizmetleri Sayın Müsteşarımız ifade ettiler, doğru da ifade ettiler, bunlara ben de katılıyorum.

Avrupa İnsan Hakları Komiseri Sayın Thomas Hammerberg’in 10-14 Ekim 2011 tarihleri arasındaki Türkiye ziyaretini takiben hazırladığı raporda da ifade ve işaret ettiği üzere, Türkiye’nin son yıllarda kaydettiği ilerlemelere rağmen mahkemelerin uygulamaları daha hala Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarıyla uyumlu değildir. Bir kısım hakim ve savcılar adalet dağıtmayı devleti korumak olarak anlamakta ve öyle uygulamaktadırlar. Bu bağlamda yargı bünyemizdeki egemen kültür, insan haklarını korumak üzerine değil, devleti korumak üzerine kuruludur. Uzun süren yargılamalar ve tutukluluklar endişe verici boyutta ve ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır. Mahkemeler tutuklamaya alternatif adli kontrol tedbirlerine başvurmak yerine tutuklamayı rutin hale getirmiş durumdadırlar.   Soruşturmalar bizzat savcılar tarafından değil, polis tarafından yürütülmekte, polis tarafından hazırlanan fezlekeler iddianame haline getirilmek suretiyle ceza kovuşturmasına dönüştürülmektedir. Ceza soruşturma ve kovuşturmalarında şüpheliler ve müdafileri kanıtlara erişme konusunda ciddi kısıtlamalara muhatap olmaktadırlar. Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde savunma hakkına olağan ceza usulüne oranla ciddi kısıtlamalar getirilmiş durumdadır. Terörle Mücadele Kanununda, terörizm ve bir suç örgütüne üyelikle ilgili düzenlemeler mahkemelerin bu konuda son derece geniş yorum yapmalarına imkan sağlayacak içerikte ve esasen uygulamada bu doğrultudadır. Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenen katalog suçlar bir kısım hakimler tarafından tutukluluğa izin verilmiş suçlar olarak anlaşılmakta ve tutukluluk için kanunda öngörülen diğer koşullar aranmaksızın tutukluluk kararı verilmektedir. Bir kısım hakim ve savcıların dünyasında avukat yoktur. Öyle olduğu için kimi mahkemelerce avukatlar duruşma salonundan çıkarılmakta, 16 oturumluk duruşmadan men cezasına çarptırılmaktadırlar.

Uygulamadan kaynaklanan olumsuzluklar, yanlışlıklar kuşkusuz benim buraya kadar ifade ettiklerimden çok daha fazla. Ama daha fazlasını söyleyerek sizleri sıkmak istemiyorum (…)

Ben, Silivri’deki duruşma salonlarında, şöyle bir görünüp dışarıda basın mensuplarına demeç vermedim. Adalet yerini buldu, haksızlık sona erdi, insanların acıları bitti diye hepimizi mutlu eden tahliyelerden sonra, ‘siz değil, en mutlu olan benim, bu sonuç benim eserim’ dercesine televizyon kanallarına ve basına poz da vermedim.

Ama yani işte, ben de, kendime göre, yeteneğime göre, bilgime, görgüme, göre, gördüklerime, meşrebime ve en önemlisi statüme, bulunduğum makamın gerektirdiklerine göre ‘özel yetkili ağır ceza mahkemeleri’ ile ilgili şeyler, çok şeyler söyledim.

Siz bunları okumadıysanız, duymadıysanız bundan ne çıkar? Ne çıkar yani? Hiçbir şey çıkmaz. Sadece siz okumamış ve duymamış olursunuz. Bu ayıp da size yeter. Ama hiç olmazsa bana ayıp etmeyin, bana haksızlık yapmayın.  Zira ‘ben size sözlerimi emanet, gözlerimi namus bıraktım…

Onun için ve lütfen bu konuda dedikodu yapmayın, söz söylemeyin, bağlamından kopardığınız yazdığım yazıların bir bölümünü ya medet diye Adliye Sarayındaki Avukat/Baro odalarına asmayın. Bunları alıp el ilanı gibi ona buna dağıtmayın. Ben aday değilim. Dolayısıyla seçimi kazanacak ya da kaybedecek olan da ben değilim. Kaldı ki seçimin kaybedeni daha şimdiden belli oldu. Sizsiniz. Yaptıklarınızla, yazdıklarınızla, söylediklerinizle siz kaybettiniz. Hem sonra, bu kadar ayıbı sırtınızda taşıyarak kazansanız ne olacak? Sadece ayıp olacak! Hepsi o kadar.

Ben geçmişte çok seçim kazandım. Ama seçim kazandım diye itibar kazanmadım. Seçim kaybettiğimde de, itibarımı, saygınlığımı yitirmedim. Ben her koşulda, her durumda itibarlıyım çünkü. Onun için hala dimdik ayaktayım. Bana siz o nedenle vurup duruyorsunuz. Sizin belden aşağıya vurmanız ile ben itibar kaybetmem. Kirlenmem. Güneş balçıkla sıvanmaz zira. Devam edin, vurdukça kaybeden, daha da kaybedecek olan, itibar kaybına uğrayacak olan, ben değil, siz olacaksınız.

Siz benim meslektaşımsınız. Her şeye rağmen meslektaşım olduğunuz için benim indimde değerlisiniz. Size zarar gelmesini istemem. O nedenle size, ağabeyce, görmüş geçirmiş bir meslektaşınız olarak tavsiyem şudur; siz, siz olun, size emanet olarak bıraktığım sözlerime, namus diye bıraktığım gözlerime sahip çıkın!

Zira o sözler, sözlerim, o gözler, gözlerim, benim değil, sizin namusunuzdur!

O sözleri, o gözleri, o emaneti, o namusu, ister koruyun, ister korumayın. Seçim sizin!

 

 

 

DENEMELER (XXVI)

Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya hafızalardaki hatıralar, ya da hayallerdeki umutlardır. Hüsranı ise tek bir yerde tanıyorum: yaşamak mümkün olduğu halde gerektiği gibi yaşayamamakta.’ Çetin ALTAN

CARPE DİEM / BUGÜNÜ YAŞA!

Sabah uyandığımda güneş henüz doğmamıştı. Beyin dalgalarımı sakinleştirmek için yere oturdum, son beş on günden beri yapmayı alışkanlık haline getirdiğim  ‘sufi nefesi’ egzersizini yaptım. Egzersiz bitti. Müzik setini açtım. Bach dinledim. Allegro Ma Non Tanto.

Sonra kendimi yürüyüşe çıkardım. Sonbaharın ılık serinliğinde elli dakika yürüdüm. Nietzsche’nin ‘Dallarının bulutları delip geçmesini istiyorsan, köklerini toprağın derinliklerine yolla’ sözü aklıma geldi. Spor ayakkabılarımı çıkardım, kendimi topraklamak, vücudumda birikmiş kirli elektriği dışarı atmak, topraktaki temiz enerjiyi içime almak için on, on beş dakika toprak parkurda yürüdüm.

Güneşiyle, havasıyla, toprağıyla, bitki örtüsüyle, manzarasıyla sonbahar ben geldim diyordu. Sarı, kirli sarı henüz kurumamış yapraklar vardı. Bir kısmı yerlerde, diğer bir kısmı ise ağaçların dallarındaydı. Bazı yapraklar kurumuş, kendilerini koyu ve açık kahverengiye boyamıştı. Çam ağaçlarının altında kozalaklar vardı. Yürüme yolları ve kenarları atkestaneleriyle doluydu. Şans getirdiğine inanılan atkestanelerinden üç beşini aldım cebime koydum.

Eve döndüm çalıştım biraz. Zamanı yaklaşan dilekçelerimi yazdım. Sonra oturdum, en son aldığım kitap olan Elisabeth Young-Broehl tarafından Hannah Arendt üzerine yazılmış roman tadındaki otobiyografik kitabın otuz sayfasını okudum.

Önemli bir siyaset bilimci olan Arendt, totaliter rejimleri, bu rejimlerin antisemitizm ile olan bağlantılarını incelediği ‘Totalitarizmin Kaynakları’ isimli kitabında şunları yazar: ‘Dinleyici kitlesini tamamıyla etkisi altına alan şey Lenin’in düşünceleri ya da hitabet gücü değil, mantığın karşı konulmaz gücüydü… Bu mantık çok güçlü bir ahtapot gibi sizi dört bir yandan yakalar, kendinizi onun kollarından çekip kurtarmaya gücünüz yetmez; ya teslim olmanız ya da tam bir yenilgiye uğradığınızı kabul etmeniz gerekir…Buz gibi akıl yürütme ve mantığın karşı konulmaz gücüyle son derece uyumlu bir biçimde, işçiler Bolşevik yönetimi altında Çarist baskı döneminde kendilerine ihsan edilmiş hakları bile kaybettiler; Alman halkı da, Alman ulusunun hayatta kalması için gerekli olan asgari gerekleri umursamayan bir savaş halinin eziyetini yaşadı.’

Totaliter veya otoriter her yönetimin ustaca kullandığı mantığın karşı konulmaz gücünün, uzun zamandır Türkiye’yi de emri ve denetimi altına aldığını düşündüm. Bu ülkede yaşayan insanlar olarak biz de, dün sahip olduğumuz bazı hakları yitirdik. Aklımızı başımıza almadığımız takdirde, daha da yitirmeye devam edeceğiz. Zira bir zamanlar Alman halkının hayatta kalmak için gerekli olan asgari gerekleri umursamadığı gibi, biz de bugün benzer şeyleri umursamıyoruz. Dilerim, adım adım Orta Doğu bataklığına sürüklendiğimiz şu günlerde, bizim ülkemize sıçrayacak bir savaş halinin ve hatta birilerinin çıkarmaya çalıştığı bir iç savaş halinin eziyetini ileride hep birlikte yaşamayız.

Dönelim bugüne. Sabahın erken saatlerinde yaptığım işlerden sonra kendimi yeniden sokağa çıkardım. Ara sıra gittiğim Bilkent’te, Real’in yanındaki kafeye, Espressamente’ye gittim. Çay içtim, gazete okudum. Oraya gelen Bilkent’li öğrencilerle sohbet ettim.

Bütün bunları yapınca, beyin dalgalarımın düştüğünü, algılarımı zaman zaman tahrip eden stresin davet ettiği yüksek devirli beta dalgasının yerini, hazzın, keyfin ve mutluluğun beyin dalgası olan, çok daha düşük devirli alfanın aldığını hissettim.

İkindiye doğru eşimle birlikte Tunalı Hilmi Caddesi’ne gittik. Yürüdük biraz. Sonra gelip bir kafede, Zaman Dünyası’nda oturduk, sohbet ettik, kahve içtik. Akşam oldu eve döndük.

Ve bir bayram daha böylece sona erdi.

Müzik dinlemek, kitap okumak, doğada gezmek, kendini ara sıra kentin gürültüsünden ve kalabalığından alıp sessiz, sakin bir yerlere gezmeye götürmek, ağaçları, çiçekleri, kuşları seyretmek, çiçekleri koklamak, kuşların sesini ve kendini dinlemek, konuşmak kendinle, spor yapmak, caddelerde, sokaklarda yürümek, kafelerde oturmak, bir şeyler içmek oralarda, çalışmak, yazmak, üretmek, bir yerlerde oturup insanlarla sohbet etmek, dinlemek onları, gerekirse bir şeyler anlatmak onlara, yani hayata dahil olmak. Yani yaşamak biteviye.

Bütün bunlar ‘yaratarak var olmaktır.’ Esasen insan yarattıkça var olur, yarattıkça insan olur. Erich Fromm’un dediği gibi ‘yaratamayan insan yıkar’ çünkü. Çevrenizdeki yıkanlara bir bakın, hepsinin yaratamamaktan müzdarip olduklarını görürsünüz.

Az yukarıda işaret ettiğim yaratıcı/pozitif fiillerin her biri, psikolojide ‘compensation’ denilen, yani bir şeyin yerine, bir başka şeyi ikame etmeye; yine psikolojide ‘displacement’ denilen, yani yön ve yer değiştirmeye yarayan fiillerdir. Bunların hepsinin bir sihri vardır. İnsanı yenileyen, değiştiren, zenginleştiren, kirlenen duygu ve düşünceleri arıtan bir gücü vardır.

Yeriniz mi dar, yönünüz mü yanlış, hemen yer ve yön değiştirin. Başka bir yere, başka bir yöne gidin. Çevreniz mi kirlendi, kendinize yeni bir çevre edinin. Düşünceleriniz, fikirleriniz mi eskidi, kirlendi, onların yerine yeni fikirler, yeni düşünceler ikame edin. Yanınızdakiler, yakınınızdakiler, sizin değerinizi mi bilmiyorlar, çıkarın onları hayatınızdan, sizin değerinizi bilecek, anlayacak, takdir edecek insanları arayın, bulun onları ve hayatınızdan çıkardığınız insanların yerine onları koyun.

Bunları yaptıkça, daha çok yaptıkça, mutluluğun hasatını değil belki, ama tohumunu ekersiniz. Zamanı geldiğinde de bunların hasatını yaparsınız. Kalbinizin, vicdanınızın sesini daha çok, bunların sağlığını bozan zihninizin sesini daha az dinleyin. Böyle yaptıkça, dinlendiğinizi, sakinleştiğinizi görecek, kendinizi daha iyi hissedecek, daha sağlıklı düşünmeye ve davranmaya başlayacaksınız. Hayatın, söylenen yalanlara göre değil, hissettiğiniz doğrulara göre şekillendiğini anlayacaksınız.

Cole Porter, kendisiyle dalga geçtiği o güzel şarkısında şöyle diyor; ‘Dinlediğim bir Bach melodisi mi, / Yoksa sadece bir Cole Porter ezgisi mi, / Yediğim levrek mi, yoksa balık ezmesi mi, / Başımın dönmesi içtiğim içkiden mi / Yoksa hayatı sevmemden mi

Ben Cole Porter’ı severim. Ara sıra da dinlerim. Ama bazıları lirik, bazıları hüzünlü olan Bach melodilerini dinlemeyi daha çok severim. Kemanın insanın içini acıtan hüzünlü sesi; İstanbul’da, Saint Antuan Kilisesi’nde ilk kez dinlediğim klavsenin zaman rüzgarına takılan nostaljik ritmi; ilahi bir ses olan, Tanrı ile aramızda huzurlu bir bağ kuran org’un, beni her dinlediğimde saran, kucaklayan, bırakmayan buğulu sesi ve bunların Bach tarafından icra edilmesi; beni yaşadığım zamandan alır, başka mekanlara, geçmişte, çok uzak geçmişte kalmış insanlara, anılara, sevdalara taşır. Beni onlarla yeniden buluşturur. Onun için Bach’ı severim, çok severim hem de. Sadece Bach’ı değil, Nazım Hikmet’in ‘Severmişim Meğer’ şiirinde saydığı çok daha başka şeyleri de severim. Ama en çok hayatı severim. Çünkü hayatın tekrarı yoktur!

Dün geçti, bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine güvenme, ölenler hep ihtiyar mı?’ diyor Necip Fazıl. Doğru da söylüyor. Zira ölüm, genç, yaşlı farkı gözetmiyor. Sıra da tanımıyor. Gözüne kestirdiğini alıp götürüyor. Oysa herkes gibi benim de daha yapacak çok işlerim var. Onun için, Woody Allen’in dediği gibi ‘ölüm bir gün nasıl olsa bana da gelecek , ama ben, o anda, orada olmak istemiyorum.

Necip Fazıl’ın söylediğini, üç bin yıl önce Romalılar da söylemişler: ‘Carpe Diem/Bugünü Yaşa

Bugünün yarını var mı, yok mu belli değil zira. Yarın bir plandan ibaret. Elbette yarını da düşünmek ve planlamak gerekir. Bugünü ıska geçemeyeceğimiz gibi, yarına da boş veremeyiz elbette. Esasen vermememiz de gerekir.

O nedenle, yaşadığımız günün iki düşmanı olan, dün için üzülmekten, yarın için endişelenmekten olabildiğince sakınmalı ve yaşadığımız günün, gün içindeki her an’ın tadını çıkarmalıyız.

Bunu yapmadığımız da, hayattan alacaklı falan olmayız. Zira hayat kimseye borçlanmaz. Borçlansa da borcunu ödemez.

Zira hayat sadece yaşandığı kadar vardır!

Lütfen okuyun, bakın Elif Şafak ne yazıyor; ‘Hayat dediğin nedir ki? / Kafana taktığına değmez / Yaşanan yaşanmıştır / Dünden hesap sorulmaz / Hayal kurmaya gerek yok / Belki yarın hiç olmaz / En iyisi bugünü yaşamak / Fazla beklentiler ummadan / Dertlere bulanmadan / Yaşa yaşayabildiğin kadar / Gerisini kurcalamadan

Velhasıl, hayat güzel şey! Yaşa, yaşayabildiğin kadar!

DENEMELER (XXV)

Unutmayı seçtiğin, hatırlamamaya çalıştığın ve ödevini görmezden geldiğin her dersi yeniden almak zorunda kalırsın…

BİR TEL KOPAR AHENK EBEDİYEN KESİLİR!

Her rind bu bezmin nedir encamı bilir / Dünyamızı nagah zalam örtebilir / Bir bitmeyecek şevk verirken beste / Bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir

Bu dizeler, usta şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’ya ait. Ne zaman aklıma gelse içimi kanatır. Babamın, annemin, kardeşimin, ölüm haberleri geldiğinde ve onları defnettiğimizde, yüreğimin en derin, en derin yerinden ‘Bir tel kopar ahenk ebediyen kesilir’ demiş ve ağlamıştım.

Hayatında sadece bunlar için ağlayan ben, bir de şimdi şifa bulan kızımın hastalığını öğrendiğimde, İspanya’da, Alicante’deki otel odasında sabaha kadar uyuyamamış, bütün gece gözyaşı dökmüştüm.

En bilge, en deneyimli, en gerçekçi öğretmen olan hayat, hep aynı şekilde sürüp gitmez. Bazen inişleri, bazen çıkışları vardır. Bizi de, zaman zaman aşağılara indirir, zaman zaman da yukarılara taşır. Gün olur kulağımıza, hiç bitmeyeceğini sandığımız şevk veren bir beste fısıldar. O besteyle yüreğimiz arasında ahenkli bir bağ kurar. Sonra başka bir gün gelir, o beste susar, o beste susunca hayatımızdan bir tel kopar ve ahenk bozulur.

İçimizdeki bestenin, yani müziğin sustuğu en önemli olgu ölümdür. Ölümle birlikte sadece beste susmaz, hem ölenin, hem de sevenlerinin hayatından bir tel kopar ve ahenk ebediyen kesilir.

Değerli yazarımız Doğan Hızlan’ın bir makalesinde yazdığı gibi ‘kimi ölümlerde içimizdeki müzik susar, uzaktan yankılanır.’ Aslında yankılanan, ölenin geride bıraktığı anılardır.

Hayat, hem hafif, hem de ağırlığı aşikar anılarla doludur. Yaşamın biriktirdikleri olan ve onu zenginleştiren anılar, içimizdeki bestelerdir, müziklerdir. Bu besteler, bu müzikler, bazı garip anlarda ruhumuzdan içeri sızar. Bunların arasında sadece ölüm, anılarla yüklü olan beynimizdeki, yüreğimizdeki depoyu ortadan kaldırır. İçimizdeki besteleri, müzikleri susturur. Zira ölüm, ölenle birlikte ölür.

Gönüllü Ölüm’ de Zerdüşt şöyle der; ‘Çokları pek geç ölürler, kimi de pek erken ölür. Şu öğreti hala garip geliyor, doğru zamanda öl.

Nietzsche, aynı konuyu ‘Putların Alacakaranlığı’nda şu şekilde ifade eder; ‘Gururlu yaşamanın artık mümkün olmadığı anda gururlu ölmek. Kişinin kendi seçimi olan ölüm, çocuklar ve tanıklar arasında mükemmel bir biçimde, berrak bir kafayla ve neşeyle, doğru zamanda ölmek. Böylece ayrılacak olan hala oradayken gerçek bir vedalaşma mümkün olur. Kişi kazayla değil, yaşam sevgisi yüzünden ve özgürce, bilinçli bir şekilde ölmeyi arzulamalıdır.

Hangimiz istemeyiz böyle bir ölümü? Ben isterim mesela!

Doğumun rastlantısallığı içinde ana rahminden kopmak, hayata kendini oldurmaya hazır bir insan olarak başlamak. Böylece ayrılmışlıkla, yalnızlıkla karşı karşıya kalmak. Bu suretle ve zaman içinde, yaşamın geçiciliğinin ve tekrarı olmadığının bilincine varmak. Daha sonra kendini oldurmaya, oldurmak için öğrenmeye, kamil, erdemli, onurlu bir insan olarak inşa etmeye çalışmak. İşini, mesleğini iyi yapmaya, üstlendiğin sorumlulukların hakkını vermeye gayret etmek. İnsanlara hizmet etmek, arkanda eserler bırakmak. Bunlardan keyif almak. Hayatı böyle anlamak, böyle yorumlamak, böyle uygulamak!

Günlük uğraşlar, koşmalar, koşuşturmalar, para hırsı, iktidar hırsı, makam, mevki hırsı, sonra çocuklar, onların yetiştirilmeleri için katlanılan özveriler, iş hayatı, baro siyaseti, buralarda yediğin çelmeler, oynanan oyunlar, yaşanan çirkinlikler, uğranılan haksızlıklar, yalanlar, iftiralar, dedikodular, başkaca çirkinlikler, yazı yazma, hayata dahil başkaca işler, zevkler, alışkanlıklar, etkinlikler vs.

Bütün bunlar, insanın ölümlülüğü bağlamında düşünüldüğünde; insanın çabalarının, uğraşlarının, hırslarının, sadece kendisi için, kendi yararı veya zararı için olmadığını ortaya koyar. Hayata böyle bakıldığında; insan bu dünyadan göçüp gittikten sonra, sadece mirasçılarına değil, geride bıraktığı herkese bir miras bırakır. Bu mirası insan ölürken yanında götüremeyeceği gibi, ölmeden önce yaptıklarını, ürettiklerini, yarattıklarını da tüketemez. Yani ölümün kişiselliği, ölüme insanın yalnız gitmesi,  bizi yaşamın içinde başkalarına ve ölümden sonra bizsiz sürecek olan bir geleceğe bağlar.

Öldüğümüz zaman bağlanacağımız o gelecekte; belki yetiştirdiklerimiz bizi övgüyle anacak, daha sonra gelecek olan insanlar, bizim hayattayken gösterdiğimiz çabaya, yaptığımız fedakarlıklara, bıraktığımız eserlere saygı duyacaklardır. Hayatta iken bizi kıskananlar, kıskanmaktan vazgeçecekler, düşmanlarımız yaptıkları haksızlıklardan dolayı belki utanacaklardır.

Belki de bunların hiçbirisi olmayacaktır.

Öldükten sonra gideceğimiz diğer köyde, belki birileri, Lermantov’un o güzel şiirinde yazdıklarını söyleyeceklerdir. Yani, ‘Hayır, ilgi beklemiyorum ben / Hüzünlü sayıklamalarına ruhumun. / Alışkınım el çekmeye isteklerimden / Eski günlerinden beri çocukluğumun. /  Yazdıklarımdan da bir şey beklemem / Fakat isterim ki yıllar sonra / Kısa, fakat isyancı bir ömürden / Bir iz kalsın onlarda. / Kim bilir, belki günün birinde / Tüm sayfaları hızla geçerken / Takılıp kalacaksınız bu dizelere / Mırıldanarak: ‘Haklıymış gerçekten’ / Belki o sevinçsiz şiir uzun süre / Durduracak üstünde bakışlarınızı; / Bir mezar taşının yol üstünde, / Durdurması gibi yabancıyı’ diyeceklerdir.

Belki de bunların hiçbirisini demeyeceklerdir.

Her ölen bunları düşünür mü? Başkalarını bilmiyorum, ama ben ölürken kendimde olursam, bilincim yerinde olursa eğer, bunları düşüneceğimden eminim.

Hayatımın ve hayatımızın ötesinde uzanan bir geleceğe bağlılığımız, yaşadığım şu an’la gurur duymamı sağlıyor ve beni bekleyen son hakkında beni teselli ediyor’ diyor Amerikalı siyaset bilimci William E.Connolly.

Başkalarını bilmem, ama benim kendi adıma aradığım bu tesellidir!

Hayat, planlardan, imgelerden, özlemlerden daha çok rastlantılardan ibarettir. O rastlantıların getirdiği olayların ve insanların, bize yaşattığı mutluluklar, sevinçler, üzüntüler vardır. Esasen hayat bunların hepsini kapsar. Önemli olan iyi ve kötü an’ları, olumlu veya olumsuz duyguları kamplaştırmamak, an’ı yaşamak, an’ın tadını çıkarmaktır. Ama böyle bir kültürden gelmediğimiz için bunu çoğu zaman yapmayız, yapamayız.

Oysa ‘dünkü ekmek azdı, dünkü ekmek bayattı diye düne kızmamamız, dünü düşünmememiz, yarın ekmeğimiz olacak mı diye kaygı duymamamız, bugün yediğimiz ekmeye şükretmemiz gerekir. Zira yiyebileceğimiz yegane ekmek, bugünkü ekmektir. Dünkü ekmek, dünde kalmıştır. Yarınki ekmeği yeyip yiyemeyeceğimiz belli değildir. Yarın yaşarsak yiyebiliriz çünkü.

Cezanne, Saint Victoria Dağı’nın her an’ının ayrı bir resmini yapmış. Neden mi? Her an’ın ışığı farklı da ondan. Her an’ın ışığını görebilmek için, her an’ın değerini bilmek ve keyfini çıkarmak gerekir.

Tek bir sevince – Evet – dediğiniz oldu mu hiç?’ diye sorar Zerdüşt. Sonra şöyle devam eder; ‘Ah! Dostlarım, o zaman üzüntüye de – Evet – demişsinizdir. Bütün her şey birbirine dolanmış, düğümlenmiş ve kenetlenmiştir. Bir kez bile bir şeyi iki kez istediyseniz, mutluluk, beni memnun et! Kal biraz! Dediyseniz, o zaman her şeyi geri istemişinizdir. Çünkü her sevinç, her mutluluk ebediyet ister

Acının, üzüntünün, mutsuzluğun ise, böyle bir talebi ve iddiası yoktur!

Onun için bizi mutlu eden, sevindiren şeylerin ve an’ların değerini bilmek gerekir.

Ölüm’ diyor Octavia Paz: ‘Hayat sahnesindeki rol kesme/hava atma çabalarımızın pek işe yaramadığını gösteren bir aynadır. Eylem, unutkanlık, hüzün ve umutlardan oluşan karmaşık bir hayat süreci içindeki insanın ölümünü – bir anlam ya da açıklama olarak değil de – salt bir son olarak görürüz. Ölüm hayatı tarif eder: bir kişinin ölümü ise, o kişiyi belirler.  Ölülerimiz hayatlarımızı aydınlatır ve anlatır bize. Ölümümüzde anlam bulunamıyorsa eğer, hayatımızda da bir anlam yok demektir.

İnsan anlam arayan bir varlıktır. İnsanın bu anlam arayışı, aslında içgüdüsel itkilerin tali bir ussallaştırılması değil, insanın yaşamındaki temel bir içgüdüdür. Nazilerin, 1940 yılında Polonya, Krakow yakınlarında inşa ettikleri ve çoğunluğunu Yahudilerin oluşturduğu 4 milyondan fazla insanın imha edildiği Auschwitz’deki Toplama Kampından sağ kurtulan ender kişilerden olan Victor E.Frankl, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ isimli özgün eserinde diyor ki, ‘…anlam, sadece kişinin kendisi tarafından bulunabilir oluşuyla ve böyle olması gerektiği için eşsiz ve özel bir yapıdadır; ancak o zaman bu, kişinin kendi anlam istemini doyuran bir önem kazanabilmektedir. Bazı otoritelere göre anlamlar ve değerler, savunma mekanizmalarından, tepki oluşumlarından ve yüceltmelerden öte bir şey değildir. Ama bana göre, ben, sadece savunma mekanizmalarım uğruna yaşamak istemeyeceğim gibi, sadece tepki oluşumlarım uğruna ölmeye hazır da olamam. Öte yandan insan, kendi idealleri ve değerleri için yaşayabilme, hatta ölme hakkına ve yetisine sahiptir.

Victor E.Frankl’inin bu görüşü son derece önemli ve değerli bir görüştür. Benim de katıldığım bir görüştür. Zira insanın yaşaması ve yaşamak istemesi için, hayatının bir anlamı olması, bu anlamın, anlamlı ideallerden, değerlerden oluşması gerekir.

İnsan için hayatın bir anlamı yoksa eğer, insanın hayatında anlamlı idealler ve değerler yoksa eğer, ya da bir zamanlar vardı da bunlar daha sonra kaybolduysa eğer, yani insanın içinde ona şevk veren bir beste, bir müzik yoksa eğer, işte o zaman da, insanın hayatındaki bir tel kopmuş, ahenk ebediyen kesilmiştir.

İnsanın içindeki şevk veren bestenin, müziğin sona erdiği, telin koptuğu ve ahengin bozulup kesildiği ölümden başka durumlar da vardır. Aşk vardır mesela! Aşk bitti mi, seven insanın kalbindeki beste de, müzik de biter, bir tel kopar ve ahenk ebediyen kesilir.

Arkadaşlarınızdan, eğer var ise dostlarınızdan, kazık yediğiniz, vefasızlık, kadir, kıymet bilmezlik gördüğünüz zaman da, size şevk veren içinizdeki beste, müzik durur, yüreğinizden bir tel kopar ve ahenk ebediyen kesilir.

Mesela bir güruh, haksız olarak sizin üzerinize geldiğinde, sizin hakkınızda ileri geri laflar ettiğinde, arkadaşlarınız, dostlarınız susuyor ise eğer, daha düne kadar hemen her gün sizi arayan birileri araya mesafe koyuyor ise eğer, o zaman da içinizdeki bir tel kopar, ahenk bozulur ve siz Martin Luther King’in dediği gibi sadece ‘düşmanlarınızın sözlerinden çok, dostlarınızın sessizliğini hatırlarsınız.’

Ve işte o zaman, Can Yücel’in dizelerini çok daha iyi anlar, yerli yerine oturtursunuz: ‘Dostlar ırmak gibidir. / Kiminin suyu az, kiminin çok / Kiminde elleriniz ıslanır yalnızca  / Kiminde ruhunuz yıkanır boydan boya

Peki, bütün bunlar neden olur? Bunların psikolojik, psişik, patolojik, sosyolojik, politik bir açıklaması var mıdır? Vardır elbette. Uzmanlar bu durumu, ‘Çağdaş Nihilizm’, yani ‘Çağdaş Hiççilik’ kavramı ile açıklıyorlar.

Bilirsiniz, aslında nihilizm hiçbir şey olmadığını söylemez, sadece hiç bir şeyin anlamı olmadığını söyler. Yani aşk da anlamsızdır, arkadaşlık, dostluk, vefa, erdem, kadir, kıymet bilirlik, düşmanlık, nefret, kin de anlamsızdır. Onun için sizin bütün bu anlamsızlıklara tepki göstermeniz de anlamsızdır.

Bu gibi durumlarda bazıları tarafından en anlamlı bulunan şey susmaktır. Sizden de bu istenir. Oysa Sartre, ‘insanın kişiliği kendisine yapılan haksızlığa gösterdiği tepki de gizlidir‘ diyor.  Bu söze herhalde şunu da eklemek gerekir; ‘insanın kişiliği başkasına yapılan haksızlığa gösterdiği tepki de gizlidir.

Peki, çağdaş nihilizm nedir? Logoterapist George A. Sargent’in Uluslararası Logoterapist Forumu’nda verdiği tebliğde söylediği şeydir. Yani ‘öğrenilmiş anlamsızlık’tır.

George E. Sargent kendisine şöyle diyor; ‘…George, dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. Adalet diye bir şey yoktur. Her şey rastlantıdır. Ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın. Evrende büyük amaç diye bir şey yoktur. Evren sadece evrendir. Bugün ne yapacağın konusunda verdiğin kararın özel bir anlamı yoktur.

Anton Cehov da benzer bir şey söylüyor; ‘Hayata gülmüyorsan eğer, espriyi anlamamışsın demektir!

Çıkarını, adam kullanmayı, gerektiğinde yalakalık, gerektiğinde düşmanlık yapmayı bilenler, kendisine ve size susmayı tavsiye edenler, dün size yakın, çok yakın olup da, bugün sizinle arasına mesafe koyanlar,  bu öğrenilmiş anlamsızlığı iyi bilirler. Bildikleri için de çok iyi uygularlar.

Son sözden önceki birkaç söz; ben hayatı ve insanları sanırım fazlaca ciddiye aldım, alıyorum. Şöyle bir çevreme bakıyorum da, etrafımdaki pek çok insan şaka gibi, fıkra gibi. Çağdaş nihilist bir çoğu. Öyle oldukları için olsa gerek, ne vefaları, ne kadir, kıymet bilirlikleri, ne takdirleri, ne teşekkürleri var.

Ernest Gellner, bu çağdaş nihilistlere ‘modüler insan’ diyor. Bu insanlar, modüler mobilyalar gibi, her şekli alıyorlar zira. Dün evde, odada veya ofiste başka bir şekilde oluyorlar, bugün başka bir şekilde duruyorlar.

Ben son sözü söylemeden önce, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ isimli kitabında Victor E.Frankl’inin yazdıkları var. Okuyalım. ‘Sed omnia praeclara tam difficilia quam rara sunt / Ama büyük olan her şey ender bulunduğu gibi kavranması da zordur’ diye yazıyor Spinoza Ethics’in son cümlesinde. Azizlere gitmeye gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını elbette sorabilirsiniz. Sadece onurlu insanlara gitmek yeterli olmaz mı? Bu insanların azınlıkta olduğu doğrudur. Dahası, hep azınlık olarak kalacaklardır. Ama ben bundan, azınlığa katılmaya yönelik bir çağrı olduğunu anlıyorum. Çünkü dünya kötü durumda ve her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek

Evet, sadece dünya değil, Türkiye de kötü durumda. Her birimiz elinden geleni yapmadığı sürece her şey daha da kötüye gidecek. Bu insan malzemesiyle ne yapılabilir? Hiçbir şey. Onun için yeni ruhlar icat etmemiz, bu ruhları seferber etmemiz, etik ve ahlakın yardımını istememiz, kendimize yeni anlam dünyaları bulmamız, önümüze sağlıklı pozitif hedefler koymamız gerekir. Değil ise işimiz zor, hem de çok zordur.

Ve son sözler. Ben kendi adıma bundan sonra daha omurgalı, daha onurlu, daha vefalı, daha kadir, kıymet bilir, iyilik bilir, arkadaşlık, dostluk bilir insanlar arayacağım. Öyle insanlarla birlikte olacağım.

Onların sayısı az biliyorum. Bu insanlar nerededir bilmiyorum. Ama rastlantılara, onların beni bulacaklarına, benim de onları bulacağıma inanıyorum. Onlar beni, ben onları buluncaya kadar, yalnızlığımı sürdüreceğim ve yeni şeyler keşfetmek, yeni şeyler öğrenmek için kendimi oldurmaya, kendimi gezdirmeye devam edeceğim.

Yani düne, dünde olanlara ve kalanlara hoşça kal, yarınlara merhaba ve hoş geldiniz diyorum. Artık hiçbir şey eskisi olmayacak!

Kinimiz yoktur bizim.’ Ama olanları ve yapılanları da asla unutmayacağım ve hep hatırlayacağım. Bir daha aynı dersi almamak için, hem bunları, hem de ödevlerimi dikkatle, özenle, emekle yapacağım.

İki nokta var’ diyor Özdemir Asaf ve şöyle devam ediyor; ‘Biri önüne ve ardına bakar, / Biri ardına bakmaz, / Ardını noktalar.

Bir daha arkama, arkamda kalanlara bakmayacağım.

Zira ardımı noktaladım!

 

 

 

 

 

 

 

 

Özgürlüğün bin tılsımı vardır göstereceği. Halinden memnun kölelerin asla bilemeyeceği.William COWPER

ÖZGÜRLÜK ÜZERİNE NOSTOLJİK BİR GEZİNTİ!

Şimdi, 4 Ağustos 1922 tarihindeyiz. Kurban Bayramının birinci günüdür…Enver Paşa, maiyetinde kalanların, evin önünde toplanmasını ve onların bayramını kutlayacağını söyler. Toplanılır…İşte tam bu tören sırasındadır ki doğuda, vadinin Dere-i Hakiyan kısmı ile Cegan Tepesi istikametinden silah sesleri gelir. Bu bir baskındır…Enver Paşa vurulur. Atından düşer…Paşanın kır atı Derviş, efendisinin başucundadır…Derviş de önce ön iki ayağı üzerine çöker. Sonra yana devrilir. O da son nefesini vermiştir…

Karısına yazdığı son mektubunda ‘Karaağaca, çakımla ismini yazdım…’ diye yazan Osmanlı İmparatorluğunun romantik kumandanı Enver Paşa’nın, Makedonya Dağlarında yiğitçe başlayan macerası, Turan’ı aradığı Pamir Dağları’nın eteğindeki Cegan Tepesi’nde dramatik şekilde sona ermişti.

Bugün Kurban Bayramının ilk günü ya, Enver Paşa’nın bundan 92 yıl önce Kurban Bayramının birinci günü öldürüldüğü aklıma geldi. Şevket Süreyya Aydemir’in ‘Enver Paşa’ isimli kitabını açtım. Yukarıdaki pasajı kitabın üçüncü cildinden aldım ve yukarıya yazdım.

Saat şimdi 23.30. Fenerbahçe maçı yeni bitmiş. Fenerbahçe zor da olsa galip gelmiş. Onun için moralim iyi. Hem yazıyor, hem de müzik dinliyorum. Müzik setimdeki CD’mde, kendi felsefesini ‘zincirliyken dans etmek’ olarak nitelendiren Nietzsche’nin, ‘beni daha iyi felsefeci yapıyor’ dediği Fransız besteci Bizet çalıyor.

Bizet deyince hemen aklımıza, onun en ünlü eseri olan Carmen Operası gelir. Ama ben Carmen’i değil, Bizet’in diğer bir güzel eseri olan ‘2 Nolu L’Arlesienne Suite’ni dinliyorum. Carmen’de ve diğer eserlerinde olduğu gibi Bizet’in güçlü ritmi, bu eserinde de hükmünü sürdürüyor. Bu lirik ritim beni de sarıyor. Esasen kolay yazan ben, bestenin verdiği coşku ve ritimle çok daha kolay yazıyorum.

Şevket Süreyya Aydemir’in ‘Enver Paşa’ isimli kitabı üç cilt. Kitabı 13 Kasım 1974 tarihinde, İstanbul’da, Tarabya Otelinde çalışırken almışım. Birinci cildin kapak sayfasına ‘Ben, Barış, Lüfer, Rakı ve Dışarıda YağmurÇiftehavuzlar’; üçüncü cildin son sayfasına da, kitabı okuyup bitirdiğim tarihi, yani ’29 Kasım 1974. Cuma Gecesi, Saat 24.00. Ben, Barış, Erkut, Çay. Özgürlük Güzel Şey. Çiftehavuzlar’ diye yazmışım.

Barış. Soyadı Yiğit. Benim fakülteden arkadaşım. Can arkadaşım. Kadıköy Maarif Kolejinde beraber çalışmış, Çiftehavuzlardaki evde de bir süre birlikte kalmıştık. İki sene önce vefat etti.

29 Kasım 1974 tarihli notumda ismi geçen Erkut Selçuk, İstanbul Kimya Fakültesinde okuyordu. 12 Mart’ta gözaltına alınmış, ağır işkence görmüştü. Yargılandı ve mahkum oldu. 1974 affıyla hapisten çıktı. Onun hapisten çıkmasını kutluyorduk o akşam. Kitaptaki notuma ‘Özgürlük Güzel Şeydir’ diye onun için yazmışım. Evet, hapisten çıkmak ve özgür olmak güzel şeydir.

Af var! diyorlar, / Çıkacağız şapkayı yana yıkacağız. / Toprak, güneş, kadın, hava.. / Vapura bin, tirene bin, bin tramvaya! / Kelepçesiz, jandarmasız, tek başına, yapayalnız gezin dolaş! / Ormanda yat, dağları aş! / Dolaş, dolaşabildiğin kadar!’ diye boşuna yazmamış Nazım.

Özgürlük güzel ve çok değerli olduğu için, dönemin Yargıtay Başkanının, Türkiye Adalet Akademisi Başkanının, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu Daire Başkanlarının, İzmir Valisi ve Cumhuriyet Başsavcısının, İzmir Barosu Başkanının, Yargıtay Daire Başkanlarının, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanının, avukat, hakim, savcı ve akademisyenlerin katıldığı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Türkiye Barolar Birliği, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Araştırmaları Merkezi, Hukuk Bilimleri Araştırma Merkezi tarafından  22-23 Mart 2012 tarihlerinde İzmir’de düzenlenen ‘Adli Yargıda Geçici Hukuki Korumalar’ konulu İzmir 2.Ulusal Hukuk Kongresinin açılışında Türkiye Barolar Birliği başkanı olarak şunları söyledim:

(…) Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 109.maddesinde her somut olayın özelliğine, savcının talebine ve hâkimin kararına bağlı olarak uygulanması öngörülen adli kontrol tedbirlerinin uygulanmasında cimrilik gösteren hâkimlerimize verilecek en iyi eğitim, bugüne kadar özgürlük üzerine yazılmış ve henüz aşılamamış en güzel kitap olan John Stuart Mill’in “Özgürlük Üzerine” isimli kitabını okumalarını sağlamaktır.

(…)

‘Şarkıyı değil, ancak şarkıcıyı kafese koyabilirsiniz’ diyor Franklin D.Roosevelt. Arz ettim. Kime mi? Onca adli kontrol tedbiri olmasına rağmen, bunlardan hiçbirisini uygulamayan, emsal nitelikteki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını es geçen ve tutuklamayı önlem olmaktan çıkarıp cezaya dönüştüren hakimlerimize arz ettim.

Konuşmamı bitirdim. Yerime oturdum. Arkamda oturan beyefendi kulağıma eğildi ve bana şunları söyledi; ‘Ben İzmir (..) Ağır Ceza Mahkemesi Başkanıyım. Çokça tutuklama kararı veriyorum. Bana John Stuart Mill’in “Özgürlük Üzerine” isimli kitabını Adalet Bakanlığı veya HSYK hediye etmez. Bu kitabı bana siz hediye eder misiniz?’

Olur, tabii, Ankara’ya döner dönmez kitabı size göndereceğim’ dedim, Ankara’ya döndükten hemen sonra gönderdim. Kitabın, Hakim Bey’in, özgürlük konusundaki argümanlarına bir katkısı oldu mu olmadı mı bilmiyorum.       

Tarih 06.09.2010. Yani 2010-2011 Adli Yılının açıldığı gün. Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Sayıştay ve diğer Yüksek Mahkeme Başkanlarının, Adalet Bakanının, başkaca Bakanlar ile Yargıtay üyelerinin, avukat, hakim, savcı, akademisyen, bürokrat, yazılı ve görsel basın temsilcilerinin huzurunda yaptığım konuşmada şunları söylüyorum;

(…)

Tutuklama kararı, bir hakka, yani özgürlük hakkına hukuk yoluyla da olsa tecavüz niteliği taşıdığı, adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili ve yine ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olduğu için son derece dikkatli biçimde verilmesi gereken kararlardandır. Ne yazık ki, ülkemizdeki uygulama biçimi itibariyle tutuklama, istisna ve önlem olmaktan çıkmış, kurala ve hatta erken infaza dönüşmüştür.

Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan ‘Tutuklama Raporu’ isimli çalışmada yer verilen istatistiki bilgiler de bu hususu doğrulamaktadır. Buna göre 2010 yılı Mart ayı itibariyle Türkiye’deki hükümlü sayısı 58506, tutuklu sayısı ise 60782’dir. Bu rakamlar, bir önlem ve istisna olan tutuklamanın, kurala ve hatta cezaya dönüştüğünün kanıtıdır.  

Tutuklamaya ilişkin yargı kararlarındaki keyfilik ve çifte standartlık, mağdur olan sade yurttaşlar tarafından yıllardır yakınma, avukatlar ve barolar tarafından eleştiri konusu yapılmasına rağmen kamuoyundan yeteri kadar ilgi, tepki ve destek görmemiştir.

Süreç ve işleyiş, sade yurttaşa yönelik olarak böyle devam ederken ‘Ergenekon’ olarak isimlendirilen soruşturma ve kovuşturmalarla birlikte, kimi askerlerin, gazetecilerin, siyasetçilerin, akademisyenlerin, yani sade yurttaş dışındaki kişilerin üstelik tam olarak ne ile suçlandıklarını dahi bilmeden tutuklanmalarının hemen ardından, tutuklama olgusu, başta siyasetçiler, hukukçular, yazılı ve görsel medya olmak üzere ülke kamuoyunun gündemine gelip oturmuş, yoğun itiraz, eleştiri ve tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Oysaki ‘Tokyo Kuralları’ olarak bilinen 1990 tarihli ‘Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları’ ile 1990 tarihli ‘Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri’de yazılı olduğu üzere, yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır.

Aynı şekilde yargılama öncesi tutukluluğa alternatif tedbirler de, mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır. Yine kişinin tutuklanmasından hemen sonra görevli yargı organının önüne çıkarılması gerekir. Soruşturmadaki yetkisizlik tartışmalarına bağlı olarak dava açma süresinin uzaması sonucu, tutukluluk süreleri de uzamakta ve bu durum ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır.    

Nitekim ‘Ergenekon’ adıyla yürütülen soruşturma kapsamındaki kişilerin tutuklanma tarihleri ile görevli yargı organının önüne çıkarıldıkları tarihler, uzayan ve makul süreyi çoktan aşan yargılama süreci göz önüne alındığında, Birleşmiş Milletlerin az yukarıda yollamada bulunduğumuz kurallarına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin emsal nitelikteki kararlarına uygun davranıldığını söylemek pek mümkün değildir.

Adı geçen soruşturma ve kovuşturmalara konu suç niteliğindeki fiilleri işleyenler, demokrasiye musallat olan darbeciler, yasa dışı örgüt üyeleri, başkaca suçların failleri elbette yargılansınlar ve hak ettikleri cezaları alsınlar. Bu, yurttaş olarak, hukukçu olarak, demokrasiye bağlı insanlar olarak bizim de istediğimiz bir şeydir. Ama her şey hukuka, kanuna uygun olmalıdır, suç işleyen, suç işlediği hususunda ciddi kanıtlar bulunan, adına sanık ve şüpheli dediğimiz kişilerin de haklı oldukları hususlar dikkate alınmalıdır. Bugün bizim eleştiri konusu yaptığımız, yakındığımız tutuklama olgusunun, Anglo-Saksonlar tarafından neredeyse 300 yıl önce tanınan ‘Habeas Corpus Hakkı’ ile sorun olmaktan çıkarılarak asıl olanın tutuksuz yargılama olduğu hususu, artık bizim yargıçlarımız tarafından da bilinmeli ve uygulanmalıdır. Demek istediğimiz sadece bu. Yani birazcık empati, birazcık farkındalık…”    

Türkiye Barolar Birliğinin 05 Nisan 2011 tarihinde düzenlediği ‘Avukatlar Günü’ etkinliğinde yaptığım açış konuşmasında, ‘genel olarak özgürlük’, ‘özel olarak savunmanın özgürlüğü’ konularında şunları söylüyorum.

(…)

Özgürlüğün bin tılsımı vardır göstereceği. Halinden memnun kölelerin asla bilemeyeceği.

Konuşmama William Cowper’ın bu özlü sözüyle ve özgürlüğü referans alarak başlamamın nedeni, özgürlük kavramı ile avukatlık/savunma mesleği arasındaki yakın dostluğa vurgu yapmak içindir.

Siyasi bir kavram olan, çoğu zaman ve pek çoğumuz tarafından duygusal cazibesiyle karıştırılarak kullanılan özgürlük, açıklanması gerçekten güç bir kavramdır. 

Eşitlikçi liberal felsefeciler, bireysel özgürlükleri çok fazla önemli ve değerli bulurken, iktisadi özgürlükler söz konusu olduğunda o kadar cömert davranmazlar.

Özgürlük kavramına daha bağımsız yaklaşan kimi çağdaş siyaset felsefecileri, benlik, rasyonalite anlayışları, ahlak sistemleri, siyasal tercihler, farklı hayat tarzları arasında ayrım yapmaksızın, özgürlüğü sadece kavram olarak ele alıp açıklarlar.

Marx’ın geliştirdiği felsefe bağlamında özgürlük, edinilmiş haklar toplamı olmayıp, bir süreçtir. Özgürlüğü insani faaliyetin evrenselliği olarak tanımlayan Marx’a göre, insan, kendisini aşan, kendi sınırlarını sürekli olarak genişleten yaratıcı bir varlıktır. Onun için ‘Alman İdeolojisi’nde Marx, özgürlüğü ‘tüm yönlerde yeteneklerini geliştirme olanağına sahip olma’ olarak tanımlar, Komünist Manifesto’da ise ‘herkesin özgür bir biçimde gelişmesi’ gerektiğine vurgu yapar.      

Sade insanlar olarak, felsefi tartışma ve tanımlamaların dışında kalan bizler,  özgürlüğü, toplumsal ilişkilerimizde ortaya çıkan kimi sınırlamalar bağlamında düşünür ve o nedenle gündelik konuşmalarımızda, özgürlüğü, sınırlamaların ya da engellerin olmaması olarak anlar ve tanımlarız.

Ama gerçek öyle değildir. Jean – Jacques Rousseau’nun, ‘İnsan özgür doğdu, ama etrafında zincirler vardı’ derken kast ettiği gibi, özgürlüklerimizle ilgili sınırlamalar vardır ve de bu sınırlamalar çok çeşitlidir.

Ne var ki, çağdaş siyaset felsefecisi Norman P. Barry’nin yaklaşımıyla, özgürlükle ilgili her türlü önerme belirli yasakları ve sınırlamaları göstermedikçe ciddi olarak eksiktir. Aynı biçimde, siyasi düşünce bağlamında, sadece özgürlüğü, özgür bir toplumu talep edenler, hangi sınırlamaların kaldırılmasının gerekli olduğunu ortaya koymadıkça tutarlı davranıyor sayılamazlar.

Bu genel açıklamalar çerçevesinde, “savunmanın özgürlüğünü’ ele alırsak, sanırım şunları söylemek gerekir; temel bir insan hakkı olan savunma, evrensel, tarihsel ve hukuksal bir perspektif içinde değerlendirildiğinde elbette özgür olmalıdır. Buradaki özgürlük, hiç kuşku yok ki bir şeyden özgürlük/freedom from olarak tanımlanan ve müdahaleden hoşlanmayan ‘negatif özgürlük’tür.

Avukatlık Yasasının 1.maddesi anlamında ‘yargının kurucu unsuru olan avukat, bağımsız savunmayı temsil eder.’ Kanımca bu maddede vurgulanan ‘bağımsızlık’ kavramı, bağımsız veya özerklik olarak özgürlüğü içerir.   

İngiliz siyaset bilimcisi Norman P. Barry’nin, ‘Modern Siyaset Teorisi’ isimli kitabında referans aldığı eleştiricilere göre, negatif özgürlük, ancak değerli bir şeye katkı sağladığı sürece önemlidir ve bu değer de özerkliktir. Özerklik olarak özgürlük, bir kimseye açık olan seçeneklerin genişliğine ve çeşitli amaçların gerçekleştirilmesi için zorunlu olan koşullara işaret ettiği için, o, sınırlamanın yokluğu anlamındaki özgürlükten daha fazla bir şeydir. Özerklik olarak özgürlük, en aşırı pozitif özgürlük teorilerinde olduğu gibi, bireyse/subjektif tercihin devlet tarafından tamamen yok edilmesini gerektirmez, fakat soyut tercihleri gerçek fırsatlara dönüştürecek geniş kolaylıklar sunan kurumları talep eder.”

Tarih 10.12.2011. Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi tarafından ‘İnsan Hakları Günü’ nedeni ile 10 Aralık 2011 tarihinde düzenlenen  ‘Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Katalog Suçlar’  konulu etkinlikte yaptığım açış konuşmasında şunları söylüyorum;

(…)

‘Tokyo Kuralları olarak bilinen 1990 tarihli Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları’ ile yine 1990 tarihli ‘Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri’ de işaret edildiği üzere; yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır. Yine yargılama öncesi tutukluluğa alternatif adli tedbirler, yani kefalet, ev hapsi, polis denetimi, pasaporta el koyma ve yurt dışına çıkma yasağı ise mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır.

Hal böyle iken, yargılamanın gerektiğinde alternatif koruma tedbirleri uygulanmak suretiyle tutuksuz olarak yapılması, ülkemizde uygulaması çok nadir görülen bir durumdur.

O nedenle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz ve dileğimiz; hakimlerimizin tutuklama konusunda son derece duyarlı davranmaları, bu konudaki ulusal ve uluslararası mevzuata uymaları, ülkemizde iyi gitmeyen işlerden olan, Türkiye olarak hiç de hak etmediğimiz ‘tutuklama ayıbından’ ülkemizi bir an önce kurtarmalarıdır.

Geciken adalet adaletsizliktir’ tümcesi veciz ve adalet talep etme konumunda olmayanlar için söylenmesi hem kolay, hem de hoş bir maksimdir. Hakkına, yani adalete geç kavuşanlar için ise acı veren bir durumdur. Ülkemizde iyi olmayan, iyi gitmeyen işlerden birisi de adaletin geç tecelli etmesi, daha doğrusu adaletin adaletsizlik olarak gerçekleşmesidir. Oysaki hem Anayasamızda, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde düzenlenen adil yargılanma hakkı bağlamında davaların makul süre içinde görülüp karara bağlanmaları gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Eckle-Almanya davası kararında (15 Temmuz 1982, Seri A No.51, s33, paragraf 73) ve yine Metzger-Almanya kararında (31 Mayıs 2001 tarihli Başvuru No: 37591/97, paragraf 31) işaret edildiği üzere, ceza davalarında makul süre kişiye suç isnat edilir edilmez başlar. Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin bir bütün olduğu dikkate alındığında, bu süre halen derdest olan, sanıkların sorgulanmaları henüz tamamlanmayan, ne zaman sonuçlanacağı belli olmayan kamuoyunda Ergenekon, Balyoz adıyla anılan davalarda olsun, KCK davasında olsun, derdest olan diğer pek çok davada olsun daha şimdiden aşılmıştır. Bu durum çok açık bir hak ihlalidir, adil yargılanma hakkına aykırıdır.(…)”

Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yayımladığım 27 Temmuz 2010 tarihli basın açıklamasıyla, bir yandan bir olaya tanıklık ederken, diğer yandan yapılan hukuk dışı işleme karşı çıkıyor, pek çok kişinin duygu ve düşüncelerine de tercüman oluyordum;

Bir kısmı emekli, diğer bir kısmı ise halen Türk Silahlı Kuvvetlerinde görevli muvazzaf subay aleyhinde TCK.nun 312.maddesinde düzenlenen ‘hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten men etmeye teşebbüs’ suçunu işledikleri iddiasıyla açılan ve kamuoyunda ‘Balyoz Güvenlik Hareket Planı Davası’ olarak bilinen dava aşamasında İstanbul 10.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından CMK.nun 94,98/3ve100/3-a-9.maddelerine dayanılarak verilen yakalama kararı kamuoyunda ve hukukçular arasında kimi tartışmaları beraberinde getirmiştir. Buna göre;

  • CMK.nun 100/3-a-9.maddesi hükmü gereğince kanunda sayılan katalog suçlardan herhangi birisinin işlendiği hususunda kuvvetli şüphe nedenlerinin varlığı durumunda mahkemece tutuklama nedeni varsayılabileceği gibi yine aynı kanunun 98/3.maddesi hükmüne göre kovuşturma evresinde resen veya Cumhuriyet Savcısının istemi üzerine hakim veya mahkeme tarafından kaçak sanık hakkında yakalama emri düzenlenebilir.
  • İstanbul 10.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2010/283 esasında kayıtlı ve derdest olan davaya konu iddia TCK.nun 312.maddesinde düzenlenen “hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten men etmeye teşebbüs”suçu CMK.nun100/3-a-9.maddesinde yer verilen katalog suçlardan olmakla, kuvvetli şüphenin varolması durumunda sanıklar hakkında tutuklama ve yine kaçak olmaları durumunda sanıklar hakkında yakalama emri düzenlenmesinde kural olarak yasaya ve hukuka bir aykırılık yoktur.
  • Yine yasa önünde eşitlik ilkesi gereğince, asker veya sivil suç işleyen veya suç işlediği hususunda kuvvetli şüphe bulunan herkes ve özellikle hepimizin korumakla ve her gün katkı yapmakla yükümlü olduğumuz demokratik hukuk devletine musallat olmuş kişiler hakkında tutuklama veya kaçak sanık konumunda olanlarla ilgili olarak yakalama kararı verilmesinde yasaya ve hukuka aykırılıktan söz etmek de mümkün ve doğru değildir.
  • Bununla birlikte, insan özgürlüğünü kısıtlayıcı özellikte olması nedeniyle koruma tedbirlerinden olan tutuklama veya yakalama önlemlerine başvurulmasının en temel işlevi; bütün bu önlemlerin maddi gerçeğe ulaşmanın ve hükmün yerine getirilmesinin, yani mahkeme hükmünün infazını sağlamanın aracı olması, asıl değil istisnai olarak uygulanması ve bu önlemlere geçici bir süre için başvurulmasıdır.
  • Yine temel hak ve özgürlükler, gerek Anayasamız, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere ülkemizin taraf olduğu uluslar arası sözleşmelerle güvence altında olmakla, yakalama ve tutuklama dahil her türlü koruma aracına başvurur iken; aracın amaçtan daha değerli olmaması kadar, daha az değerli bir araçla amaca ulaşılabilecek ise o aracın tercih edilmesi, bu bağlamda gerekenden daha değerli bir aracın kullanılmaması ilkesine uyulması gerekir.
  • Durum bu çerçevede değerlendirildiğinde;
  1. Hukuki tanımı itibariyle kaçak, ‘hakkındaki kovuşturmanın sonuçsuz kalmasını sağlamak amacıyla yurt içinde saklanan veya yabancı ülkede bulunan ve bu nedenle mahkeme tarafından kendisine ulaşılamayan kişidir.’ Daha önce tutuklanan ve itiraz üzerine salıverilen sanıkların hiçbirisi bu tanım kapsamında değildir. Hal böyle iken bu konumda bulunan sanıklar hakkında CMK.nun 98/3.maddesi hükmüne dayanılarak yakalama emri düzenlenmesi ve yine CMK.nun 94.maddesi hükmüne göre yol tutuklama kararı verilmiş olması hukuka ve yasaya açıkça aykırıdır.
  2. Daha önce mahkeme tarafından salıverilmelerine karar verilen sanıklar hakkında aradan çok uzun zaman geçmemiş olmasına, bu süre zarfında dosyaya giren yeni hiçbir delil bulunmamasına rağmen mahkemece bu kez kuvvetli şüphenin varlığından söz edilerek yakalama emri düzenlenmiş ve yol tutuklama kararı verilmiş olması hukuka ve yasaya aykırı olmasının yanı sıra mahkeme kararlarına duyulması gereken güven ve saygıyı ciddi boyutta aşındıracak niteliktedir.
  3. 23 Temmuz 2010 tarihinde ve tensiple yakalama kararı verilip duruşmanın 16 Aralık 2010 tarihine bırakılmış olması, yakalama kararının tutuklamaya dönüşmesi durumunda, bu husus Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6.maddesinde düzenlenen ‘adil yargılanma’ ilkesine ve yine ‘özgürlük ve güvenlik hakkı’ başlıklı 5.maddesinin 1/c ve 3.maddeleri hükümlerine açıkça aykırı olacaktır.
  4. Soruşturma evresinin tamamlanıp kovuşturma, yani yargılama aşamasına gelinmiş, bu bağlamda delillerin toplanması tamamlanmış olmakla, maddi gerçeğe ulaşmanın ve hükmün yerine getirilmesinin önünde herhangi bir engel olmamasına rağmen mahkemece yakalama emri düzenlenmek suretiyle istisnai nitelikteki tutuklama tedbirine başvurma hazırlığı yapılması da hukuka ve yasaya aykırıdır.
  5. Ceza yargılamasında esas olan ilkelerden biri ‘gerekenden daha değerli bir aracın kullanılmaması’dır. Buna göre bir araç, bir önlem olan yakalama ve tutuklama en değerli amaç olan özgürlüğü korumanın önüne geçemeyeceği gibi yurt dışına çıkma yasağı gibi daha az değerli bir araçla amacın sağlanması mümkün olduğu halde, bu yola gidilmeyerek yakalama emri düzenlenmek suretiyle özgürlüğe müdahale edilmesi yasaya ve hukuka aykırıdır.
  6. Yargı, işlem ve kararlarını her türlü kuşku ve spekülasyonun dışında kalacak tutarlılık ve hukuki anlayış çerçevesinde vermek durumundadır. Bu bağlamda yeni herhangi bir delil olmadığı iddiaları da dikkate alındığında somut olaya konu yakalama kararlarının Yüksek Askeri Şura toplantısının hemen öncesinde verilmiş olması eğer talihsiz bir rastlantı değil ise, bu durum idari ve siyasi tasarruflara yargı eliyle müdahale edilmesi, diğer bir deyişle yargının siyasallaşması niteliği taşımakla endişe vericidir.

Kamuoyunun bilgi ve takdirlerine saygı ile sunulur.”

Tarih 23 ŞUBAT 2011. Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yaptığım basın açıklamasında şunları yazıyorum;

“Ülkemizde görülmekte olan davaların niteliğinden, suçlanan kişilerin konumundan daha çok, insan hakları kapsamında bulunan adil yargılanma hakkı ve hukuk güvenliği ile ilgili ve Anayasamızın 138/3.maddesi hükmü konusunda duyarlı olan Türkiye Barolar Birliği kamuoyunun yakından ilgilendiği Ergenekon, Balyoz ve KCK davaları bağlamında aşağıdaki hususları kamuoyu ile paylaşmayı görev bilmiştir. Buna göre;

1.Evrensel ceza yargılaması ilkeleri bağlamında ve “masumiyet karinesi” uyarınca tutuklama, ceza niteliğinde olmayan, asıl değil, istisnai olan, sadece ‘son çare’ olarak başvurulması ve mutlak surette ‘makul sürede’ sona erdirilmesi gereken bir tedbirdir.

2.Yine ceza yargılamasında esas olan ilkelerden bir diğeri de ‘gerekenden daha değerli bir aracın kullanılmaması’dır. Buna göre bir araç, bir tedbir olan tutuklama, en değerli amaç olan insan özgürlüğünü korumanın önüne geçemeyeceği gibi, yurt dışına çıkma yasağı ya da diğer başka adli kontrol araçları gibi daha az değerli bir araçla amacın sağlanmasının mümkün olduğu durumlarda başvurulacak bir yöntem de değildir.

3.CMK.nun 100/3.maddesinde sıralanan katalog suçlarla ilgili tutuklamalarda, her ne kadar diğer tutuklama nedenlerinden farklı olarak; kaçma, kanıtları yok etme veya karartma, tanıklar üzerinde baskı kurma gibi kuşkular aranmamakta, şüphelilerin/sanıkların serbest bırakıldıkları takdirde kaçacakları veya kanıtları karartacakları varsayılmakta ise de, bu varsayım ile bu varsayıma dayalı olarak tutuklama kararı verilmesi ceza hukukunun temel ilkelerine olduğu kadar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu konudaki kararlarına da aykırıdır.

4.Yargılamanın tutuksuz olarak yapılmasını esas alan, bu bağlamda tutuklamanın istisnai bir tedbir olduğunu kabul eden Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre,tutukluluğun devamı veya tutukluluk kararı verilmesi için makul bir kuşkunun varlığının yanı sıra kaçma, kanıtları karartma, yeni bir suç işleme gibi olguların bulunması, bunların ciddi kanıtlara dayanması gerekir. Aksine uygulama Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5/3.maddesi hükmüne aykırıdır.

5.Yine ve bütün bu durumlardan bağımsız olarak, tutukluluğun makul bir süreyi aşmaması, koruma önlemi olmaktan çıkarak cezaya ya da infaza dönüşmemesi gerekir.

6.Savunma makamı, iddia ve hükümle birlikte yargının adil yargılanma ve hak arama özgürlüğünün kurucu unsurlarındandır. Bu bağlamda savunma, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/b-c maddesi ve Anayasamızın 36/1.maddesi gereğince adil yargılanma hakkının ve hak arama özgürlüğünün vazgeçilmez bir unsuru değil, aynı zamanda yargılama faaliyetini demokratikleştiren bir hak ve özgürlüktür. O nedenle savunma hakkına saygı ve özen gösterilmeden yapılan her türlü yargılama demokratik olmadığı gibi adil de değildir.

7.Şüpheli/sanık konumunda bulunan ve savunmasını daha iyi bildiği ana dili olan Kürtçe ile yapma talep ve iradesini mahkemeye bildiren KCK davası şüphelilerinin/sanıklarının savunmalarını-saikleri sorgulanmaksızın – kendi ana dillerinde yapmaları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/3.maddesinin (a-e) fıkralarında düzenlenen adil yargılanma hakkı kapsamında olmakla mahkeme tarafından bu hakka saygı gösterilmesi gerekir.”

Tarih 28 Mart 2011. Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak düzenlediğim basın toplantısında, gazeteci Ahmet Şık ve arkadaşları ile müdafilerinin muhatap oldukları muamelenin çok açık biçimde hukuka aykırı olduğunu ifade ederek şunları söylüyorum;

“…Ahmet Şık ve arkadaşları ile müdafilerinin muhatap oldukları muamele, avukatların el koyma kararına konu belgeleri ibraz etmeye zorlanmaları, ibraz etmedikleri takdirde örgüte yardım suçunu işlemekten dolayı haklarında soruşturma açılacağı tehdidine maruz kalmaları ve yine müvekkilleri hakkında yürütülen soruşturmaya konu iddianın ve suçlamanın dayanağı olan belge ve kanıtlara ulaşamamaları nedeniyle müdafilik görevini yapamamaları çok açık biçimde hukuka aykırıdır. Albert Camus’un ‘Eğer konuşmamızın bir anlamı yoksa hiçbir şeyin anlamı yoktur.’ Bundan esinlenerek demek gerekir ki; siz basın mensupları ve biz avukatların konuştuklarının ve yazdıklarının eğer bir anlamı yok ise, yaptıkları işin hiçbir anlamı yoktur. O halde gazetecilerin ve avukatların yaptıkları işin anlamı olması için bağımsız, özgür, özerk olmaları gerekir. Zira her iki meslek de sadece ve sadece demokratik ülkelerde icra edilebilir… Henüz basılmamış bir kitaba el konulmasının veya kitabın taslaklarının toplatılmasının, basın özgürlüğüne, ifade özgürlüğüne, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne, bilim ve sanat özgürlüğüne karşı çok ağır bir saldırıdır… Daha henüz basılmamış bir kitabın, bu kitaba ait bilgisayar kayıtlarının soruşturma aşamasında imha edilmesi ise hukuken hiç kimsenin yetkisinde olmadığı gibi, delil niteliğindeki bu belgelerin yok edilmesi, bunu yapanlar yönünden başlı başına bir suçtur. Zira suçlamanın dayanağı olan belge, bilgi ve kanıtlar yok edilmiş olmakla, sanık/şüpheli konumunda olanların kendilerini savunma olanağı ortadan kaldırılmış olduğu gibi iddia makamında bulunanların iddialarını kanıtlama olanakları da yok edilmiştir.

Bu durumda kovuşturmayı yürütecek hakimin, kovuşturacağı ve karar vereceği bir husus da kalmamıştır.”

Tarih 07 Mart 2011. Yargıtayın 143.Kuruluş Yıldönümü.  O tarihte ilk ve son kez Yargıtay ile Türkiye Barolar Birliği tarafından ortaklaşa bir etkinlik  düzenlenmişti. Etkinlik kapsamındaki sempozyumun konusu ‘Koruma Tedbirleri’ Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yaptığım açılış konuşmasında şunları söylüyorum;

“… Savunmanın, sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/b-c maddesi ve Anayasamızın 36/1.maddesi gereğince adil yargılanma hakkı ile hak arama özgürlüğünün vazgeçilmez bir unsuru değil, aynı zamanda yargılama faaliyetini demokratikleştiren bir unsurdur. O nedenle savunma hakkına ve özgürlüğüne saygı ve özen gösterilmeden yapılan her türlü yargılama demokratik olmadığı gibi adil de değildir… Koruma tedbirleri, bu tedbirler kapsamında bulunan arama, el koyma, tutuklama, iletişimin dinlenmesi gibi pozitif hukukun öngördüğü araçlar, hukuk güvenliği, kişi güvenliği, özel hayatın gizliliği, adil yargılanma ilkesi gibi temel nitelikteki kişisel hak ve özgürlükler üzerinde son derece etkili olan araçlardır. Koruma amaçlı olan bu araçların kullanılmasında; masumiyet karinesinin doğal bir unsuru ve uygulamadaki uzantısı olan lekelenmeme hakkına saygılı olunması, hazırlık/soruşturma aşamasında yürütülen eylem ve işlemlerde hukuk devletinin öngördüğü sınırlar içinde kalınıp kalınmadığını, aşırılığa kaçılıp kaçılmadığını esas alan oranlılık ilkesine, insan onurunun dokunulmazlığı ilkesine, yürütülen işlemlerin yasal ve ahlaki bir temele oturmasını, yani soruşturma makamlarının sanıklara /şüphelilere karşı insaflı, anlayışlı, savunmayı kolaylaştırıcı davranıp davranmadıklarını, iddia kanıtlarının yasal ve kabul edilebilir ahlaki ölçü ve sınırlar içinde toplanıp toplanmadığını öngören dürüst işlem ilkesine uyulması gerekir. Aksine uygulama devletin hukuk devleti olma niteliğini ciddi biçimde tartışılır duruma getirir. Bu konuda en büyük görev, hukuka en fazla saygı duyması gereken, hukuk devletini herkesten daha çok savunması gereken biz hukukçulara düşmektedir. Onun için hukukçular olarak ilkemiz önce hukuk, sadece hukuk olmalıdır.”

Tarih 06 Eylül 2010. 2011-2012 Adli Yılının Açılış Günü yani. Dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Gül, TBMM Başkanı Sayın Çiçek, dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan,Yüksek Yargı Organlarının Sayın Başkanları, dönemin Adalet Bakanı Sayın Ergin, başkaca Bakanlar var. Kürsüdeyim ve şunları söylüyorum;

“(…) Adli Kamu adına hareket eden, suç ve suçluları toplumun huzuru, güveni ve yararı için takip eden, soruşturan, bu amaçla iddia ve ithamının dayanağını oluşturan kanıtları toplayan, gerektiğinde dava açan savcılara, insan haklarının korunması hususunda önemli görevler düşmektedir.

İddianın ve ithamın dayanağını oluşturan kanıtları toplamak ve iddia etmek, savcı için nasıl bir görev ise, lekelenmemek de şüphelinin/sanığın hakkıdır. İtham edilmiş bile olsa, suçlu olduğunun kanıtlanmasına kadar kişinin suçsuz sayılacağını öngören ‘masumiyet karinesi’nin parçası ve uygulamadaki uzantısı olan “lekelenmeme hakkı”, temel bir insan hakkıdır.

Ceza soruşturmalarında sadece insan haklarına değil, ceza hukukunun öngördüğü diğer temel ve evrensel ilkelere de bağlı kalınması gerekir. Bu temel ve evrensel ilkelerin başında, hazırlık/soruşturma aşamasında yürütülen eylem ve işlemlerde hukuk devletinin öngördüğü sınırlar içinde kalınıp kalınmadığını, aşırılığa kaçılıp kaçılmadığını esas alan ‘hukukilik ilkesi’, ‘oranlılık ilkesi’ ve ‘insan onurunun dokunulmazlığı ilkesi’ gelir. Uyulması gereken bir diğer önemli ilke, yürütülen işlemlerin yasal ve ahlaki bir temele oturmasını, yani soruşturma makamlarının sanıklara/şüphelilere karşı insaflı, anlayışlı, savunmayı kolaylaştırıcı davranıp davranmadıklarını, iddia kanıtlarının yasal ve kabul edilebilir ahlaki ölçü ve sınırlar içinde toplanıp toplanmadığını öngören ‘dürüst işlem ilkesi’dir. 

Yine ceza kovuşturmasının dayanağı ve savcılık makamının suç isnadının temelini oluşturan iddianamenin mümkün olduğunca kısa, sanığın/şüphelinin neyle ve hangi kanıtlarla suçlandığını kolayca anlayabilmesi ve buna göre savunmasını yapabilmesi için açık, anlaşılır ve somut olması, sadece iddiaya konu olay ve olgular ile kanıtları içermesi gerekir.

Başta kamuoyunda ‘Ergenekon’ olarak bilinen davalara esas olan iddianameler olmak üzere, örgütlü olarak işlendiği ileri sürülen suçlara konu diğer pek çok davanın dayanağı olan iddianameler, yukarıda çerçevesi çizilen iddianame tekniğine uygun olarak hazırlanmadığı gibi, bu iddianameler öncesinde yürütülen soruşturmalarda da ceza hukukunun temel ve evrensel ilkeleri olduğuna vurgu yaptığımız ‘hukukilik, oranlılık ilkesi, insan onurunun dokunulmazlığı ve dürüst işlem’ ilkelerine uyulduğunu söylemek pek mümkün değildir. 

Diğer taraftan, gerek Anayasamız, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altında olan ‘adil yargılanma hakkı’ gereğince, ceza soruşturmasının mümkün olan en kısa sürede tamamlanması, ceza davası açılmış ise yargılamanın ‘makul bir süre’  içinde sona erdirilmesi ve davanın nihai olarak karara bağlanması gerekir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin emsal nitelikteki Eckle-Almanya (15 Temmuz 1982, Seri A No.51, s33, paragraf 73), Metzger-Almanya (31 Mayıs 2001 tarihli Başvuru No: 37591/97, paragraf 31) davaları kararlarında işaret edildiği üzere, ceza davalarında makul süre kişiye suç isnadıyla, yani davanın mahkeme önüne geldiği tarihten çok önceki bir tarihte başlar.

Bu hususlar dikkate alındığında, kamuoyunda ‘Ergenekon’ olarak bilinen ve ne zaman sona ereceği belli olmayan ceza davalarında, makul süre daha şimdiden aşılmıştır.

Bu çok açık biçimde adil yargılanma hakkına aykırıdır, hak ihlalidir, insan hakları ihlalidir.

Tutuklama kararı, bir hakka, yani özgürlük hakkına hukuk yoluyla da olsa tecavüz niteliği taşıdığı, adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili ve yine ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olduğu için son derece dikkatli biçimde verilmesi gereken kararlardandır. Ne yazık ki, ülkemizdeki uygulama biçimi itibariyle tutuklama, istisna ve önlem olmaktan çıkmış, kurala ve hatta erken infaza dönüşmüştür.

Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan “Tutuklama Raporu” isimli çalışmada yer verilen istatistiki bilgiler de bu hususu doğrulamaktadır. Buna göre 2010 yılı Mart ayı itibariyle Türkiye’deki hükümlü sayısı 58506, tutuklu sayısı ise 60782’dir. Bu rakamlar, bir önlem ve istisna olan tutuklamanın, kurala ve hatta cezaya dönüştüğünün kanıtıdır.  

Tutuklamaya ilişkin yargı kararlarındaki keyfilik ve çifte standartlık, mağdur olan sade yurttaşlar tarafından yıllardır yakınma, avukatlar ve barolar tarafından eleştiri konusu yapılmasına rağmen kamuoyundan yeteri kadar ilgi, tepki ve destek görmemiştir.

Süreç ve işleyiş, sade yurttaşa yönelik olarak böyle devam ederken ‘Ergenekon’ olarak isimlendirilen soruşturma ve kovuşturmalarla birlikte, kimi askerlerin, gazetecilerin, siyasetçilerin, akademisyenlerin, yani sade yurttaş dışındaki kişilerin üstelik tam olarak ne ile suçlandıklarını dahi bilmeden tutuklanmalarının hemen ardından, tutuklama olgusu, başta siyasetçiler, hukukçular, yazılı ve görsel medya olmak üzere ülke kamuoyunun gündemine gelip oturmuş, yoğun itiraz, eleştiri ve tartışmaları da beraberinde getirmiştir.

Oysaki ‘Tokyo Kuralları’ olarak bilinen 1990 tarihli ‘Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları’ ile 1990 tarihli ‘Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri’de yazılı olduğu üzere, yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır.

Aynı şekilde yargılama öncesi tutukluluğa alternatif tedbirler de, mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır. Yine kişinin tutuklanmasından hemen sonra görevli yargı organının önüne çıkarılması gerekir. Soruşturmadaki yetkisizlik tartışmalarına bağlı olarak dava açma süresinin uzaması sonucu, tutukluluk süreleri de uzamakta ve bu durum ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır.    

Nitekim ‘Ergenekon’ adıyla yürütülen soruşturma kapsamındaki kişilerin tutuklanma tarihleri ile görevli yargı organının önüne çıkarıldıkları tarihler, uzayan ve makul süreyi çoktan aşan yargılama süreci göz önüne alındığında, Birleşmiş Milletlerin az yukarıda yollamada bulunduğumuz kurallarına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin emsal nitelikteki kararlarına uygun davranıldığını söylemek pek mümkün değildir.

Adı geçen soruşturma ve kovuşturmalara konu suç niteliğindeki fiilleri işleyenler, demokrasiye musallat olan darbeciler, yasa dışı örgüt üyeleri, başkaca suçların failleri elbette yargılansınlar ve hak ettikleri cezaları alsınlar. Bu, yurttaş olarak, hukukçu olarak, demokrasiye bağlı insanlar olarak bizim de istediğimiz bir şeydir. Ama her şey hukuka, kanuna uygun olmalıdır, suç işleyen, suç işlediği hususunda ciddi kanıtlar bulunan, adına sanık ve şüpheli dediğimiz kişilerin de hakları olduğu hususu dikkate alınmalıdır. Bugün bizim eleştiri konusu yaptığımız, yakındığımız tutuklama olgusunun, Anglo-Saksonlar tarafından neredeyse 300 yıl önce tanınan ‘Habeas Corpus Hakkı’ ile sorun olmaktan çıkarılarak asıl olanın tutuksuz yargılama olduğu hususu, artık bizim yargıçlarımız tarafından da bilinmeli ve uygulanmalıdır. Demek istediğimiz sadece bu. Yani birazcık empati, birazcık farkındalık.

… hepimizin bildiği üzere hukuk devletini; totaliter, otoriter ya da yarı-otoriter rejimlerden ayıran husus, hukuk devletinin hak ve özgürlüklere sıkı şekilde bağlı bulunması, bu bağlılığın iktidarın meşruiyetinin kaynağı ile ölçütü olmasıdır. O nedenle hem bunu ve hem de Benjamin Franklin’in şu öğüdünü aklımızdan çıkarmamamız gerekir: ‘güvenlik için özgürlüklerimizden vazgeçmeye başlarsak, sonunda hem güvenlikten ve hem de özgürlükten yoksun kalırız.’

Bütün bunlar dikkate alındığında başvurulacak her türlü önlemin, devletin ve güvenlik güçlerinin yürüteceği her türden eylemin hukukun sınırları içerisinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmaması, Kürt sorununun çözümü konusunda bizi çok daha emin ve güvenilir biçimde sonuca götürecek olan meşruiyet zemininin zarar görmemesi, demokratik kanalların kapanmaması, hem beklentimiz hem de dileğimizdir.

‘Nerede bir toplum varsa, orada bir hukuk vardır’ sözü eski Roma’ya aittir. Son derece yerinde bir tespiti içeren bu maksimden hareketle, hukukun yeryüzünde var oluşunun tarihi, insanın var oluşunun tarihi kadar eskidir demek belki iddialı, ama doğru bir sav olacaktır. Ortaya çıkışı insanın var olması kadar eskiye kadar giden ve öyle olduğu için de kadim olan hukuk, sanırım kendi tarihinin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar önemli, günümüzde olduğu kadar gerekli, günümüzde olduğu kadar yaşamsal olmamıştır.

Bu tespitten hareketle, günümüzde insanlığın hukuku yeniden keşfettiğini ileri sürmek sanırım yanlış olmayacaktır. Son zamanlarda hukukun üstünlüğüne, hukuk devletine yapılan yollamalar, bu ilke, kavram ve kurumların referans olarak alınması, çağcıl bütün devletlerin örgütlenmelerinin merkezine hukuku almaları, başta Avrupa Birliği olmak üzere benzeri diğer örgütlenmelerin projelerini hukuk yoluyla toplumu dönüştürme anlayışı üzerine kurmaları bu savımızı desteklemekte ve doğrulamaktadır.

Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramların hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan kendilerini açıklayamaması, hukukun toplum yaşamında olsun, ulusal veya uluslararası düzeyde olsun ne ölçüde yaşamsal ve işlevsel olduğunun kanıtı ve göstergesidir.

İnsanların davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın yegane yolu olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, hukukun üstün ve evrensel ilkelerine bağlılıktır, yani hukuk devleti olmaktır. O nedenle devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlardan olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik, diğer bir deyişle hukuk yaratma, kural koyma gücüne günümüzde hukuk devleti olma niteliği de eklenmiştir.

Devletin niteliğinde ve evriminde zaman içerisinde oluşan bu dönüşüme ve değişime bağlı olarak, devleti kimin yönetmesi gerektiği hususu da geçen zamanla birlikte değişmiştir. Bu bağlamda Platonik Cumhuriyette siteyi yönetenin ‘filozof”, Aziz Thomas’a göre devleti yönetecek olan kralın ‘erdemli’ olması gerekirken, Marx’a, Engels’e, Lenin’e göre devleti ‘işçi sınıfı/proleterler’ yönetmelidir.

Karl Popper’e göre sorun, yöneticinin ‘kim olacağı’ değil, ‘nasıl yöneteceği’dir. Ve hatta çok daha tercihe değer olanı, daha az yöneten bir devletin, bir iktidarın olmasıdır.

Almanca karşılığı ‘halk hakimiyeti’ olan demokrasinin, asla halk hakimiyeti olmadığını ve esasen olmaması gerektiğini, demokrasinin her şeyden önce gücün tek elde toplanmasına izin vermeyen, devlet gücünün sınırlanmasını talep eden ve diktatörlüğe karşı silahlanmış bir kurum olduğunu ileri süren Karl Popper’e göre, kim halktan sayılırsa sayılsın, ister askerler, ister memurlar, işçiler, din adamları, aydınlar, bunların hiçbirisinin devleti yönetmemesi, bu güç odaklarının hiç birisinin çok fazla güce/iktidara sahip olmaması gerekir.

Plato’dan bu yana sorulan ve farklı yanıtları olan ‘devleti kim yönetmelidir’ sorusunun yanıtını eğer bugün vermek gerekir ise bu yanıtın, elbette seçimle gelen ve o nedenle meşruiyetini halkın oyundan alan sivil yönetim, yani siyasetçi olması gerekir. ‘Seçimle göreve gelmiş siyasetçi veya siyasetçiler devleti nasıl yönetmelidir’ sorusunun yanıtı ise hiç kuşkusuz ‘devleti kurallarla, yani hukukla, yani adaletle yönetmelidirler’ şeklinde olmalıdır.

Bu itibarla; devletin gerçekleşmesi yönünde çaba sarf etmesi gereken şeylerin en başında ‘adalet’ gelir. Esasen hukuk devletinin temelini de adalet ilkesi oluşturur. Bu ilkenin yaşama geçirilmesi ise sadece ve sadece etkili, üretken, işlevsel ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin kurulması ile mümkündür. Bu nitelikte bir adalet sisteminin kurulması ve işleyebilmesi ise her şeyden önce yargının ‘bağımsız’ ve ‘tarafsız’ olmasını gerektirir. Hak arayan, adalet talep eden insanların haklarının korunmasında ve halkın yargı sistemine olan güveninin sürmesinde asıl olan yargının tarafsızlığının sağlanmasıdır. Bu bağlamda bağımsızlık yargıya sunulmuş bir ayrıcalık değil, yargıç tarafsızlığını sağlamanın yegane ve en etkili aracıdır.

Gerek yargısal anlamda, gerekse etimolojik olarak tarafsızlık kavramı ile kast edilen, yargılama aşamasında hakimin davanın taraflarından birisi lehine veya aleyhine bir eğilim içerisinde olmaması, hukuk normunu taraflara eşit biçimde uygulaması ve bunun bir sistem olarak güvence altında olmasıdır. Bunun, özel hukuk uyuşmazlıkları bağlamında devletin ya da hazinenin taraf olduğu davalarda da, devletin güvenliğine yönelik suçların yargılamasında da böyle olması gerekir. Zira devletin menfaatini veya güvenliğini korumak yargının ya da hakimin görevi değildir. Hakimin görevi vatandaşa tarafsız olarak, adil ve hızlı şekilde adalet hizmeti vermektir. Adalet tanrıçası Themis’in gözleri bundan dolayı bağlıdır.

Bu bağlamda işaret etmek istediğimiz bir diğer husus, yargıcın üstlendiği görev ve sorumluluk ile diğer kamu görevlilerinin yüklendikleri görev ve sorumluluk arasındaki önemli farktır. Demokratik rejimlerde kolektif siyasal kararlar çoğunluğun oylarıyla belirlenir, diğer bir deyişle bütün bunlar halkın oyuyla şekillenen yasama ve yürütme organlarının işidir. Yargılama faaliyeti kapsamında olan hukuki konuların çözümü ise halkın oyuyla değil, yargı organlarının kararlarıyla gerçekleşir. Onun için hakimlerin karar verirken: ‘Halkın alkışlamasının veya nefret etmesinin benim adalet dağıtma görevini hakkıyla yerine getirmemde hiçbir etkisi yoktur. Kendimi adaletin ilkelerine tam olarak uydurduğum sürece, insanların ne söyleyecekleri ya da ne düşünecekleri beni ilgilendirmez’ demeleri ve bunu içselleştirmeleri gerekir.

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili olarak önemli olmakla değinmek istediğimiz bir diğer husus, kamuoyunda Deniz Feneri olarak bilinen ceza soruşturmasını yürüten savcıların Sayın Adalet Bakanının izni ile görevlerinden alınmalarıdır. Görevden alınma nedeni olarak yapılan açıklamada belirtilen ve evrakta tahrifat olarak nitelenen husus, eğer gönderilen kimi belgelerde yer alan gereksiz bilgilerin kapatılmasından ibaret ise, bu uygulama, kamuoyu tarafından Ergenekon ve Balyoz olarak isimlendirilen davalar ile diğer davalarda da sıkça yapılan ve yapıldığı bizzat bu soruşturmaları yürüten savcılar tarafından ifade edilen rutin bir uygulamadır. O nedenle bu tasarrufun, kamuoyuna yapılan açıklamanın dışında kabul edilebilir, makul ve haklı bir nedeni yok ise, yapılan tasarruf yargıya yönelik siyasi bir müdahale niteliğindedir ve bu şekliyle yargı bağımsızlığı ile hukukun üstünlüğü ilkelerine aykırıdır.

Bütün bunları hem hukukun ve adaletin hepimiz için yaşamsal değerde olduğuna vurgu yapmak, hem de ülkemizde iyi gitmeyen işlerin başında adalet hizmetlerinin geldiğini ifade etmek için anlattım.

Hangi toplumda yaşarsak yaşayalım birey olarak, yurttaş olarak üzerinde en duyarlı olduğumuz hususların başında özgürlüğümüz gelir. Siyasi bir kavram olan, çoğu zaman ve pek çoğumuz tarafından duygusal cazibesiyle karıştırılarak kullanılan özgürlük, açıklanması gerçekten güç bir kavramdır. 

Eşitlikçi liberal felsefeciler, bireysel özgürlükleri çok fazla önemli ve değerli bulurken, iktisadi özgürlükler söz konusu olduğunda o kadar cömert davranmazlar.

Özgürlük kavramına daha bağımsız yaklaşan kimi çağdaş siyaset felsefecileri, benlik, rasyonalite anlayışları, ahlak sistemleri, siyasal tercihler, farklı hayat tarzları arasında ayrım yapmaksızın, özgürlüğü sadece kavram olarak ele alarak açıklarlar.

Sade insanlar olarak, felsefi tartışma ve tanımlamaların dışında kalan bizler, özgürlüğü, toplumsal ilişkilerimizde ortaya çıkan kimi sınırlamalar bağlamında düşünür ve o nedenle gündelik konuşmalarımızda, özgürlüğü, sınırlamaların ya da engellerin olmaması olarak anlar, tanımlar ve açıklarız.

Ama gerçek öyle değildir. Jean – Jacques Rousseau’nun, ‘İnsan özgür doğdu, ama etrafında zincirler vardı’ derken kast ettiği gibi, özgürlüklerimizle ilgili sınırlamalar vardır ve bu sınırlamalar çok çeşitlidir. Siyaset felsefecisi Norman P. Barry’nin isabetli yaklaşımı ile ifade etmek gerekir ise; ‘özgürlükle ilgili her türlü önerme belirli yasakları ve sınırlamaları göstermedikçe ciddi olarak eksiktir.’ O nedenle siyasi düşünce bağlamında olsun, genel anlamda olsun, sadece özgürlüğü, özgür bir toplumu talep edenler, hangi sınırlamaların kaldırılmasının gerekli olduğunu ortaya koymadıkça tutarlı davranıyor sayılamazlar. Zira özgürlük, sınır ve kural tanımamayı değil, aksine sınırları ve kuralları hukukla belirlemeyi gerektirir.

Hepimizin bildiği üzere, hukuk yoluyla veya yargı eliyle insan özgürlüğünü kısıtlamanın en etkili, en caydırıcı ve evrensel aracı hapis cezası kararıdır. Hapis cezası kararı dışında kişi hak ve özgürlüklerine yönelik en ağır yargı kararı, niteliği itibariyle geçici olan tutuklamadır. Tutuklama kararı, temel bir hakka, yani özgürlük hakkına hukuk yoluyla da olsa müdahale niteliği taşıdığı, adil yargılanma hakkı ile doğrudan ilişkili bulunduğu ve yine ceza değil bir önlem, kural değil bir istisna olduğu için son derece dikkatli biçimde verilmesi gereken yargı kararlarındandır.

‘Tokyo Kuralları’ olarak bilinen ‘1990 tarihli Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler Hakkında Asgari Standart Kuralları’ ile yine ‘1990 tarihli Birleşmiş Milletler Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri’ de işaret edildiği üzere; yargılama öncesi tutukluluk, iddia konusu suçun soruşturulması ve toplum ile mağdurun korunması amacıyla ceza yargılamasında son çare olarak uygulanır. Yine yargılama öncesi tutukluluğa alternatif adli tedbirler, yani kefalet, ev hapsi, polis denetimi, pasaporta el koyma ve yurt dışına çıkma yasağı ise mümkün olduğunca en erken aşamada uygulanır.

Hal böyle iken, yargılamanın gerektiğinde alternatif koruma tedbirleri uygulanmak suretiyle tutuksuz olarak yapılması, ülkemizde uygulaması çok nadir görülen bir durumdur.

O nedenle Türkiye Barolar Birliği olarak talebimiz ve dileğimiz; hakimlerimizin tutuklama konusunda son derece duyarlı davranmaları, bu konudaki ulusal ve uluslararası mevzuata uymaları, ülkemizde iyi gitmeyen işlerden olan, Türkiye olarak hiç de hak etmediğimiz ‘tutuklama ayıbından’ ülkemizi bir an önce kurtarmalarıdır.

‘Geciken adalet adaletsizliktir’ tümcesi veciz ve adalet talep etme konumunda olmayanlar için söylenmesi hem kolay, hem de hoş bir maksimdir. Hakkına, yani adalete geç kavuşanlar için ise acı veren bir durumdur. Ülkemizde iyi olmayan, iyi gitmeyen işlerden birisi de adaletin geç tecelli etmesi, daha doğrusu adaletin adaletsizlik olarak tecelli etmesidir. Oysaki hem Anayasamızda, hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı bağlamında davaların makul süre içinde görülüp karara bağlanmaları gerekir…”

Hani, benim ‘Ergenekon‘, ‘Balyoz‘ davaları hakkında hiçbir şey söylemediğimi söylüyorlar ya, bu konuşmaları sizinle onun için paylaştım. Daha da söylediğim, yazdığım şeyler, yazılı ve görsel basına yaptığım açıklamalar var. Hem bu yazıyı daha fazla uzatmamak, hem de benzer şeyleri söylediğim için onlara burada yer vermedim.

Ben bu konuşmaları üç dört yıl önce yapmışım. Epeyce de şey söylemişim. Daha başka konularda, 2010 referandumunda anayasa değişiklikleriyle, özel yetkili ağır ceza mahkemeleriyle, cemaatlerle ilgili konuşmalarım, basın açıklamalarım var. Değil Atatürk’ün aleyhinde tek bir söz söylemek, aksine Atatürk ile ilgili olarak söylediğim, yazdığım güzel şeyler var. Önümüzdeki süreçte bunları da bloğumda yazacağım.

Peki, bazı arkadaşların neden bu konuşmalardan haberi yok? Olmayabilir, zira tabandakiler, herhalde tabanda oldukları için duymamışlardır. Bir ‘can’ da sanırım İşçi Partisinin kongresindeydi. Onun için duymamış olabilir. ‘Sarışın Kurt’, o da ‘Gümüşhane Gümüşhane‘ de uluyordu. Kendi gürültüsünden dolayı duymamıştır.  Yani duymayanların hepsinin haklı bir mazereti var. Onun için bu arkadaşların hepsini özürlü kabul edebiliriz.

Siz, beni izlemeye devam edin! Zira ben size doğru hikayeler anlatırım.

DENEMELER (XXIV)

Fedakar insanlar, er ya da geç terk edilecektir ve haksızlığa uğrayacaklardır.’ Metin HARA

EYMİR GÖLÜ

‘Bu şiire başladığımda nerde, / Şimdi nerdeyim? / Solgun yollardan geçtim. / Bakışımlı mevsimlerden / İkindi yağmurlarını bekleyen yaz sonu hüzünlerinden. / Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim geçti her çağın bitki örtüsünden. / Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından bakarken dünyaya, / Yangınlarla bayındır kentler gibiyim; / Çiçek adlarını ezberlemekten geldim, / Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların / Unuttuklarını hatırlamaktan, / Uzak yolları tarif etmekten, haydutluktan ve melankoliden, / Giderken ya da dönerken atlanan eşiklerden, / Duyarlılığın gece mekteplerinden geldim. / Bütünlemeli çocuklar geçti, / Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları, / Dokunmaların ve iç dökmelerin vaktinden geldim / Bu şiire başladığımda nerde, / Şimdi nerdeyim? / Yaram vardı / Bir de sözcükler sonra vaat edilmiş topraklar gibi / Sayfalar ve günler. / Işık istiyordu yalnızlığım / Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum. / İlerledikçe …Kaybolup gittim bu şiirin derinliklerinde / Aşk ve acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden. / Karardı dizeler. / Aşk..Bitti. Soldu şiir. / Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden / Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım / Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde /Aşk yalınız bir operadır, biliyordum: / Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım. / Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim, / Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu, / El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk, / Birlikte çıkılan yolların yazgısıdır: / Eksiliyorduk. / Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim / Her otelde biraz eksilip, biraz artarak / Yani çoğalarak. / Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin / Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında / Ağır ve acı tanıklıklardan geçerek geldim. / Terli ve kirliydim. / Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum / Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu, / Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de …/ Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları / Ve açık hayatları seviyordu. / Buraya gelirken / Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim /  Atlarla birlikte terlediğim yolları ve geceleri / Ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi / Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için / Panayır yerleri … panayır yerleri … / Ölü kelebekler… ölü kelebekler … / Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim. / Adım onların adının yanına yazılsın diye / Acı çekecek yerlerimi yok etmeden / Acıyla baş etmeyi öğrendim. / Yoksa bu kadar konuşabilirmiydim? / İpek yollarında kuzey yıldızı / Aşkın kuzey yıldızı / Sanırsın durduğun yerde / Ya da yol üstündedir / Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar / Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar / Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı / Aşkın bir yolu vardır / Her yaşta biraz gecikilen / Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler / Gözlerim / Aşkın kuzey yıldızıdır bu / Yazları daha iyi görülen / Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler / İlerlerim / Zamanla anlarsın bu bir yanılsama / Ölü şairlerin imgelerinden kalma / Sen de değilsin. / O da değil / Kuzey yıldızı daha uzakta / Yeniden yollara düşerler / Düşerim / Bir şiir yaşatır her şeyi, yaşamın anlamı solduğunda / Ben yoluma devam ederim. / Bitmemiş bir şiirin ortasında / Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler / Yaşamsa yerli yerinde / Yerli yerinde her şey / Şimdi her şey doludizgin ve çoğul / Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli devrim gibi / Şimdi her şey yeniden / Yüreğim, o eski aşk kalesi / Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden / Dönüp arkama bakıyorum / Yoksun sen / Ey sanat! Her şeyi hayata dönüştüren’        

Tabandakiler yine öfkelenecekler, alıntı yaptım diye. Benden onlara bir tüyo; ‘Öfkelenemeyen insan delidir’ diyor Hazreti İsa. Deli değiller elbette. Ama akıllı da değiller. Çünkü yukarıdaki maksimin devamında Hazreti İsa ‘Öfkelenmeyen insan akıllıdır’ diyor. Akıllı olsunlar, yani öfkelenmesinler. Değil ise zarar verecekler kendilerine. Onca masraf, onca çaba boşuna gidecek sonra. Benden ağabey tavsiyesi onlara. Zira seçime onlar girecekler, ben girmeyeceğim.

Bugün Arife Günü. ‘Çok düşman, Çok Şeref’ başlıklı yazımı yazdığım dün gecenin sabahı yani. Güne Murathan Mungan’ın bu güzel şiirini okuyarak başladım.

Benim hayatımda bu şiirdeki gibi geçti. Ben de bu şiirdeki gibi solgun yollardan geçtim. İkindi yağmurlarını bekleyen yaz sonu hüzünlerinden geçerek geldim. Çiçek adlarını ezberlemekten, unuttuklarımı hatırlamaktan, uzun uzak yolları tarif etmekten, duyarlılığın gece mekteplerinden geldim. Dokunmaların ve iç dökmelerin vaktinden geldim. Ağır ve acı tanıklıklardan geçerek geldim. Buraya kadar gelirken uzun uzak yollar için her menzilde ben de at değiştirdim. Çıplak ve sahici yaşayıp, çıplak ve sahici ölmek için, birkaç istisna dışında, ben de ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi. Kendime yakın hissettiğim için bu şiiri okuyarak başladım güne ve onun için paylaştım bu şiiri sizinle.

Şiir güzel bir şey. İnsanı dinlendiriyor. Sakinleştiriyor. Güzelleştiriyor. Kibarlaştırıyor.

Şiirle başladım ya güne, bugün günüm güzel geçti, sakin geçti. Ben de kibardım gün boyu. Ona buna saranlara, sarmayanlara, ısınanlara, ısınmayanlara, ona buna kızanlara, öfkelenenlere, ona buna çamur atanlara, hakaret edenlere tavsiye ederim. Güne şiirle başlasınlar. Yaralara iyi geliyor zira.

Bugün dedim kendi kendime, geçmişte yani ‘İkbalimde ismimi gökyüzüne çıkarıp, / İdbarımda unutan riyakarını gördüm’ özdeyişindeki riyakarlardan söz etmeyeceğim.

Dostlarım!, arkadaşlarım yine susuyorlar, ama öyle de olsalar, ‘Düşmanlarımın sözlerinden çok, dostlarımın sessizliğini hatırlayacağım’ demeyeceğim.

Baro Başkanlığına aday olup da, ben destek vermeyince bana sallayanlara laf etmeyeceğim.

Bir zamanlar baro organlarında görev almak isteyip de, ben listeme almadığım için, orada burada bana hakaret yağdıranları isim isim ifşa etmeyeceğim.

Disiplin Kuruluna sevk ettiğimiz için, bana düşman olanların ismini açıklamayacağım.

Hakkında aciz vesikası olan, baro kaydını silmemiz gerektiği halde, kendisine bir şans daha verelim, sana şu kadar süre, bu sürede hakkındaki aciz vesikasını kaldır, değil ise kaydını sileceğiz diyerek süre verdiğimiz, şimdilerde yönetim kurulu üyesi olan ve orada burada bana atıp tutan meslektaşımızın ismini vermeyeceğim.

Bir gece Barolar Birliği’ne zil zurna sarhoş gelen, orada içip içip daha da zom olan, o kafayla orada olanlara hakaret ve tehditler yağdıran, hakaret ettiklerinden birisi baroya şikayette bulunduğunda, karısıyla birlikte bana attıkları SMS’lerde yalvar yakar olan, bir zamanlar bu adam, yani ben, büyük adamdır, öpün elini diye çocuklarına emir veren, hakkındaki şikayetin geri alınmasını sağlamamdan sonra, bana yeniden vurmaya başlayan, ne yaşar, ne yaşamazın da kim olduğunu söylemeyeceğim.

Ortaya bir tek belge, bir tek kanıt koymadan, Atatürk düşmanı olduğumu iddia eden doğrucu pehlivanın da ismini yazmayacağım.

Sen Ergenekon, Balyoz, Deniz Feneri hakkında hiçbir şey söylemedin diyen kerameti kendinden menkul bir can’dan ulusalcıya da yanıt vermeyeceğim.

Zira bütün bunları ve diğer başka iftiraları yakında ayrı bir yazıya konu yapacağım.

Bugüne dönelim. Şiirle başlayan güne, kendimi gezmeye çıkararak devam ettim. ‘Ankara, Ankara / Ey iyi kalpli üvey ana!’ diyor ya Cemal Süreya. İstanbul’daki uzun öğrencilik yıllarımdan sonra döndüğümde bana üvey analık yapan Ankara’daki gezilerimi, bugün Eymir Gölüne giderek sürdürdüm.

Hava serindi. Sonbahar Eymir’e hep güzel gelir. Yine güzel gelmişti. Bazı ağaçlar sararmış, bazıları daha hala yeşildi. Yeşil olan o ağaçlar, sonbahara direnir gibi duruyorlardı yani. Dökülen yapraklar, yerde güzel bir sonbahar fotoğrafı çektirir gibi poz veriyorlardı. Bir kaç gelen dışında hiç kimseler yoktu. Hava temiz ve berrak, gökyüzü mavi, göl yer yer yeşil, yer maviydi. Gölün üzerinde ördekler, karabataklar vardı. Sakin sakin yüzüyorlardı.

Gölde uzunca bir yürüyüş yaptım. Göle yukarılardan bakan bir tepeye geldiğimde, cüzdanımda yazılı olan Lamartine’nin sonu ‘Kuduran fırtınalar, sazlar bize dert yanan, / Meltemini dolduran kokular, hep beraber, /  Ne varsa işitilen, görülen ve koklanan, / Desin ki: ‘‘Seviştiler!’ diye biten ve; ‘(…) Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin / Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz / Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için / Demirleyemez miyiz? diye başlayan o güzel şiirini okudum.

Sonra gidip gölün kenarındaki çay bahçesine oturdum. Zaman adlı denizde, hep başka sahillere  sürüklenmemek için, zamanı durdurdum ve Eymir Gölü’nün kenarında bir lahza demirledim. Havada uçan kuşları, gölde yüzen karabatakları, ördekleri seyrettim. Ekmek atarak karınlarını doyurdum. Ekmeği önce kapmak için yaptıkları mücadeleyi seyrettim. Hayat sadece biz insanlar için değil, kuşlar için de zor diye düşündüm. Sigara içtim, çay içtim.

O anda Nazım’ın, ‘(…) Bu anda ne düşmek dalgalara, /Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım. / Toprak, güneş ve ben / Bahtiyarım…’ dediği gibi, ben de bahtiyardım. Ne kavga, ne hürriyet, ne karım. Ne de başka bir şey! Hiçbir şey yoktu kafamda. Karşımda gölün durgun suları, gölde yüzen karabataklar, ördekler, havada uçan kuşlar vardı. Masmavi bir göğün altında, elimde bir çay bardağıyla eskimiş bir sandalyenin üzerinde oturuyordum. Sağlığım, keyfim, neşem yerindeydi. Mutluydum yani.

Göl, gölün güzelliği, sadeliği, yalnızlığı, her şeyi hayata dönüştüren sanat, çay, sigara, uzaktan uzaktan gelen ağır yaralı aşk şarkıları, yani her şey yerli yerindeydi. Dönüp ardıma baktım, hiç kimseler yoktu. Olsun dedim, dün de kimseler yoktu. Sen bu yolları yalnız yürümeye alışkınsın dedim ve geleceğe doğru yürümeye devam ettim.

Bir zamanlar neredeydin? Şimdi neredesin diye sordum kendi kendime? ‘Everything Passes / Her şey Geçer’ Geçti ve pek çok şey bitti. ‘Bir tel koptu ahenk ebediyen kesildi’ dedim içimden. Ama hayat öyle yada böyle devam ediyordu. Acı çekecek yerlerimi yok etmeden, acıyla baş etmeyi öğrendiğim için, acım yoktu içimde. Yoksa bu kadar yazamazdım diyerek moral verdim kendime.

Acım yoktu, ama hayallerim vardı. Hala da var. Onlar bitmedi, devam ediyor. Umutlarım var. Onlar dimdik ayakta. Biliyorum ve dahi inanıyorum: ‘Umuda bin kursun sıksa da  ölüm, Unutma..! Umuda kurşun işlemez gülüm..’ Umutlar bin kurşun yedi, ama daha ölmedi. Ben yaşadıkça ölmeyecek de.

Öğleye doğru Ankara’ya geri dönmek üzere yola çıktım. Arabanın radyosunda, o naif, o boğuk, o hüzünlü, o sonbahar tadındaki sesiyle Özdemir Erdoğan söylüyordu; ‘Doğanın kanunudur herkes kendine benzer / Gönüller değirmen bendine benzer / Bazen yıldız olur erişilmez kendine / Bazen de söndürülmüş kandile benzer / Bazen gönül neşe dolar hüzünlü bir bakıştan / İçi yanar insanın görülmeyen akıştan / İşte o zaman hayat tozpembe güzeldir /  Sönmez içimdeki volkan ne yağmurdan ne kıştan /  Bu ateş ki gönlüne düşmemiş olan varsa / Yaşadım der mi ki bin yıl yaşasa / Sevgi yüceltir kişiyi ruhuna can verir / Sonunda ızdırap çile de olsa / Bazen gönül neşe dolar hüzünlü bir bakıştan /  İçi yanar insanın görülmeyen akıştan / İşte o zaman sendeyim, / İşte o zaman hayat tozpembe güzeldir /  Sönmez içimdeki volkan ne yağmurdan ne kıştan

Benim de sönmez içimdeki volkan, ne yağmurdan, ne kıştan, ne tabandan, ne tabansızlardan, ne de her yanımı bıçaklayan Eylül ayından! Neyse ki Eylül bitti. Ekim başladı. Yakında kış gelecek, yeni umutlar, yeni insanlar  gelecek dedim içimden. Neden mi dedim bunu? Dün gece rüyamda gördüm, hayat bana yeni şeyler, yeni heyecanlar, yeni güzellikler vaat ediyor. Benim rüyalarım güzeldir, bana güzel şeyler söyler. Bunu bildiğim için yazdım bunu. Rüyalar gerçek olsa demeyin! Rüyalar siz isterseniz gerçek olur.

Yaşasın rüyalar, yaşasın hayaller, yaşasın umutlar, yaşasın hayat! Hayatı kutsayalım. Biz onu kutsar isek, o da bizi kutsar zira.

Bayramınızı kutlar, sağlıklar, mutluluklar ve güzellikler dilerim hepinize.

 

 

DENEMELER (XXIII)

Benim mesajım, benim hayatımdır’ Mahatma Gandi

ÇOK DÜŞMAN, ÇOK ŞEREF!

Ben sahici bir insanım, onun için ‘sevilmeleri, sağ cebimde ve kullanılmış bir kağıt mendil; beğenilmeleri, cüzdanımda birkaç kuruşluk bozuk para gibi taşımayı bilen; beni soba sanan ve onun için bana artık ısınamadığını söyleyen sözde dostları; yazdıklarımı, söylediklerimi anlamak için değil, cevap vermek için okuyan ve dinleyenleri; adamlıkları, vefaları olmadığı  için, benden köşe bucak kaçan omurgasızları yavaş yavaş daha iyi tanımaya başlayan’ bir insanım.

Düşmanlarıma ve onların hakaretlerine, iftiralarına, kimi doğruları saptırmalarına, yalanları doğru diye yutturmaya çalışmalarına gelince, bunlara alışkınım. İnsana dair olan hiçbir şeye şaşırmadığım gibi, sürü ahlakına sahip insan müsveddelerinin aleyhimde yazıp çizdiklerine de hiç şaşırmadım, şaşırmıyorum.

Nietzsche’nin söylediği gibi ‘beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir’ zira.

Sadece şunu biliyor, şuna inanıyorum; ‘Düşmanlık dediğin bile soylu olmalı ki, kavgana inancın gelsin.‘ Düşmanlık yapmasını bilmeyen ve hiç kimseye düşman olmayan ben,  kimseyle kavga da etmiyorum. Hele soylu olmayan düşmanlarımla hiç kavga etmiyorum. Sadece aynaya bakmasını bilmeyen bazı şaşkınlara, ayna tutuyorum. Bir de beni tanımadan bana düşmanlık yapanlara ‘bir şeyler demek’ istiyorum. Hepsi o kadar!

Tasavvuf  felsefesinin öğütlediği gibi ‘olayla, olay olmam’ ben. Yaptıklarımla, hizmetlerimle, geride bıraktıklarımla, eserlerimle olay olurum. Eğer olursam tabii. Zira benim arkamda, yazılı veya görsel basının gücü, köşe yazarlarının gücü, derneklerin gücü, sendikaların gücü, partinin gücü, para, makam ve mevki sahibi olmanın gücü yoktur. Hiçbir zaman da olmamıştır.

Yalnız bir insanım ben. Gücümü başkalarından değil, yaptığım hizmetlerden, geride bıraktığım eserlerden, bilgimden, kişiliğimden, kendime olan güvenimden, öz saygımdan, cesaretimden, yeteneklerimden, vizyon sahibi olmamdan, etik değerlere ve iyiliğin bilgisine sahip bulunmamdan, çalışkanlığımdan, vicdanımdan alırım.

Alkışlanmayı, övülmeyi sevmeyen ben, düşmanlarımın, değer vermediğim, saymadığım insanların alkışlarını da, övgülerini de hiç sevmem ve istemem.

Çok düşman, çok şeref’ diyor Almanlar. Demek ki, doğru yerde ve yerlerde durmuşum, eyyamcılık yapmamışım, nakış biliyorum diye herkese iş işlememişim ki, dosttan daha çok düşman biriktirmişim.

Değerli arkadaşım Safai Özer, ‘Felsefe Üzerine’ başlıklı yazıma yaptığı yorumda “Onca kirletmeye kalkışana karşın yine de apaydınlık ışığını sürdüren ve yüreğimizin en el değmemiş yerinde hala dipdiri yaşamakta olan ‘aşkın insan’ imgemize adanmıştır. Ona sevdalıyız da… İmgelerin kirletilmesine izin vermemeli; gerisi pek de önemli değil be ya Huu.” diyor.

Hiçbir şey, ama hiçbir şey ve hiç kimse benim imgelerimi kirletemez. Bugüne kadar da kirletmemiş, kirletememiştir hiç. Zira ben, gün boyu hem okur, hem düşünür, hem yazar, hem de hayal kurarım. Geceleri uykumda ise, vicdanım rahat olduğu için, kabus değil, güzel rüyalar görürüm.

Şimdi gelin, boş verelim bütün bunları ve ben size Thomas Catheart ile Daniel Klein’dan esinlenerek yazdığım bir güzel hikaye anlatayım.

Birileri yine alıntı yapmış diyecek, ama olsun, ben gün boyu kötülükler üzerine, birilerine hakaret etmek üzerine, iftira atmak üzerine, tuzak kurmak üzerine çalışmıyorum, ‘okuyorum’,  zira ‘insan okur.

Bengalli büyük şair Rabindranath Tagore’un ‘Letters to a Friend / Bir Arkadaşa Mektuplar’ isimli kitabında;  “… anladığımız ve hoşlandığımız insan ürünü her şey, kökeni kime ve nereye ait olursa olsun bizimdir. Başka ülkelerin ozanlarını ve sanatçılarını kendim kadar bildiğimde insanlığımla gurur duyarım. Bırakın insanlığın bütün ihtişamını kendime ait görmenin o saf mutluğunu hissedeyim’ diye yazıyor.

Ben de, bu saf mutluluğu hissetmek için, ozanlardan, yazarlardan, bilgelerden alıntılar yapıyorum. Siz de okuyun, siz de yapın yapabiliyorsanız!

Hem sonra ‘alıntı yapmışım da ne olmuş, ne olmuş alıntı yapmışım da, yani alıntı yapmışım da ne olmuş.‘ Alıntı yapıyorum diye siz kendinizi fena hissediyorsanız, bilgisiz hissediyorsanız, alınıyorsanız bundan dolayı, kendinizi iyi hissetmek için alıntıları okumazsınız.

Hem sonra bu sizi neden ilgilendiriyor bu kadar? Bu sizin sorununuz değil zira. Eğer alıntı yapmak bir sorunsa, bir kusursa, benim sorunum, benim kusurum. Size ne? Siz yapmıyorsunuz, yapamıyorsunuz diye bende mi yapmayacağım? Siz kendi işinize bakın. Hepsi bu kadar.

Hikayeye şu, buyurun hep birlikte okuyalım:

Bilirsiniz Friedrich Nietzsche, geleneksel Hıristiyan etiğini yerle bir eden adamdır. Bu işe ufak ufak, insanları bu fikre alıştıra alıştıra başlamış ve en sonunda insanlığa Tanrı’nın öldüğünü duyurmuştur.

Tanrı’nın buna yanıtı ise, üniversitelerin özellikle erkek tuvaletlerinde sıkça yazıldığı üzere, ‘Nietzsche’nin öldüğünü’ duyurmak olmuştur.

Nietzsche, daha çok ‘doğa dışı bir etik’ anlayışını savunduğu için Hıristiyanlığa ‘sürü ahlakı’ adını veriyor, sürüye egemen olan ‘bir kurtarıcı’ için de ‘alfa erkek’ olmak kötüdür diyordu.

Nietzsche, Hıristiyan etiğinin yerine, ‘güç istenci’ adını verdiği, gücün yaşamı onaylayan etiğini koyuyordu. Sıra dışı insana, yani ‘kurtarıcı’ insana da ‘üstün insan’ diyor ve onu sürü ahlakının üzerine koyarak, ona doğal gücünü ve üstünlüğünü sürü üzerinde özgürce göstermek hakkını veriyordu.

Üstün insan’ tezi ile Hitler’e ilham veren ve referans olan Nietzsche, hem bundan dolayı, hem de Alman militarizminden lahana turşusuna kadar pek çok konuda onun için suçlanmıştır.

Zira ‘Alman yemeklerinin esas sorunu, ne kadar yerseniz yiyin, bir saat sonra yine acıkmanızdır.

Ne dersiniz, içimizdeki bazı Türkler, meğer Almanmış da, bizim bundan bugüne kadar haberimiz mi olmamış acaba?

Sürü ahlakına sahip olanların cinsiyetlerini, cibilliyetlerini ve milliyetlerini ise, emin olun bilmiyorum!

Kaldı ki, ‘efendisine kızıp posta tatarına sövüp saymak‘ benim adetim ve tarzım da değildir zaten.

DENEMELER (XXII)

Şiddeti reddetmek, inancımın ilk maddesidir. Ve son maddesidir.’ Mahatma Gandhi

MÜSLÜMANLIK BU DEĞİL!

M.Ö.465-395 yılları arasında yaşayan, Atinalı tarihçi Thukydides, çağdaşı olan Herodotos ile birlikte tarih biliminin yaratıcılarından kabul edilir. ‘Pelopones Savaşları’ adlı tamamlayamadığı eserinde Thukydides, Atina ile Isparta arasında yıllarca süren savaşı anlatır. Aynı zamanda bir edebiyat şaheseri olan, şiirsel bir dille yazılan eser, Yunan şehir devletlerinin kendi kendilerini nasıl yok etmeye mahkum ettiklerinin trajik bir hikayesidir.

Atinalıların Ispartalılara verdiği ilk söylev eserde şöyle anlatılır: ‘İmparatorluk bize sunulduğunda, önce bunu kabul edip, sonra bırakmayı kabul etmemekle, insan doğasına aykırı, olağan dışı bir şey yapmadık. Güvenlik, onur ve öz çıkarlarımız gibi çok güçlü nedenler, bizim bunu yapmamızı engelledi. Zayıfın her zaman güçlünün boyunduruğuna girmesi bir kuraldır ve biz bu gücü hak ettik. Şu ana kadar, siz de bizim bunu hak ettiğimizi düşünüyordunuz, ama şimdi kendi çıkarlarınızı hesap edince, doğru veya yanlış diye konuşmaya başladınız. Bu gibi düşünceler, insanları asla daha üstün gücün sunduğu itibar artırıcı fırsatları tepmeye yöneltmedi. Övgüyü gerçekten hak edenler, gücün keyfine varacak kadar insan oldukları halde, kendi durumlarının gerektirdiğinden daha çok adalete önem verenlerdir. Doğaldır ki, bizim yerimizde başkası olsaydı diye düşündüğümüzde, bizim de ölçülü davranıp davranmayacağımız ortaya çıkacaktır.’

Bir toplumun, bir devletin, bir uygarlığın, kendi kendini yok etme sürecinin nasıl işlediğinin açıkça anlatıldığı bu yaşanmış savaş öyküsüne ve Thukydides’e göre, Atinalılar, Perikles’in Isparta ve müttefikleri ile süren savaş sona ermeden imparatorluğu büyültmemeleri yolundaki öğüdünü dinlemiş olsalardı savaşı kazanabilirlerdi. Oysa Melos’un istilası ve Alkibiades’in ihtirasının yol açtığı Sicilya macerası yüzünden, Atinalılar kendilerini yok olmaya mahkum ettiler.

Thukydides’in tarihe düştüğü bu notu ödünç alarak sözlerime başlamamın  nedeni, Thukydides’in zamanından beri değişmeyen; küresel anarşi ortamında yeniden yaşanan, devletlerin iktidar, prestij ve servet mücadeleleri ile emperyal  taleplerinin hala dünya siyasetinin gündemini işgal eden doğasına vurgu yapmak içindir.

Thukydides’in anlattıkları,  iktidarların, imparatorlukların açgözlülükten, güce karşı giderek artan ihtiyacından, başvurduğu şiddetten dolayı bir gün gelip yok olacaklarına işaret eden Perikles’in öğüdü, günümüzden yaklaşık 2500 yıl geride kaldı.

Bu süreçte insanoğlu sanatın hemen her dalında harikalar yarattı. Bilimde çok büyük ilerlemeler kaydetti. Günlük yaşamı kolaylaştıran önemli keşifler yaptı. İnsanlığın yüz akı olan bütün bu ilerleme dediğimiz, değişim dediğimiz, gelişme dediğimiz güzelliklere rağmen, Thukydides’in ve Perikles’in zamanından günümüze kadar olan süreçte bir tek şey değişmedi. O da,  iktidarların, imparatorlukların aç gözlülükleridir; güce, daha fazla güce duydukları gereksinimdir; bütün bunlar için başvurdukları şiddettir.

Öyle olduğu için günümüzün dünyası, Britanyalı toplum ve siyaset bilimci Anthony Giddens’in özlü ifadesiyle “elimizden kaçıp giden dünya” haline geldi.

Her ne kadar Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington, bütün bunların nedenini “medeniyetler çatışması” tezi ile açıklamakta ise de, kanımca bütün bunlardan sorumlu olan kültürler, semavi dinler, bütün bunların bileşeni olan uygarlıklar ile bunların çatışması değildir.

Zira bunların hiçbirisi ‘öldürün’ demiyor; ‘öldürmeyeceksin’ diye emrediyor; ‘komşunu sevme’ demiyor; ‘komşunu kendin gibi sev’ diyor.

On Emir, İncil böyle diyor da, Kuran ve İslam dini farklı şeyler mi söylüyor? Aksine yeryüzüne ve insanlığa iman, güven, barış, kardeşlik getiren, mazlumların, güçsüzlerin hamisi olan, ‘oku’ diye başlayarak insanlara ilim ve irfan tavsiye eden İslamiyet ve onun kutsal kitabı Kuran da aynı şeyleri söylüyor. Üstelik daha güçlü söylüyor.

Peki, bugün Orta Doğu’da yaşananlardan, orada yaşanan insanlık dramından kim ya da kimler sorumludur?

En başta, dünyevi iktidarlar, silah tüccarları, emperyalist devletler, bunların açgözlülükleri, ihtirasları, güç istençleri sorumludur.

Geçmişten bugüne yaşananlar, bugün yaşadıklarımız, Thukydides’i ve Perikles’i doğruluyor. Oyun aynı, sadece oyuncular farklı. Başkaca hiçbir değişiklik yok. Yani insanlık, bilimde, teknolojide daha iyiye gitmiş, ama aç gözlülükte, güç istencinde, siyasi hırs ve ihtiraslarda bir arpa boyu yol almamış.

Almadığı içindir ki, On Emirdeki ‘öldürmeyeceksin’ emrini, ‘Filistinlileri, Arapları, Müslümanları öldürebilirsin’ şeklinde; İncil’deki ‘komşunu kendin gibi sev’ emrini, ‘bazı komşularını sevmeyebilirsin’ diye anlıyor.

Peki, ya Müslümanlar, olup bitenden onların hiç mi kabahati yok? Elbette var. Diyanet İşleri Başkanı söylüyor kabahatlerini; ‘Müslümanlar harici nedenlere vurgu yapmaktan, dahili nedenlere vurgu yapmayı unuttu. Dinle hayat arasında, akılla vahiy arasında doğru ilişki kuramadı.’

Harici nedenler, Amerikadır, Batıdır. Ama olup bitenden tek başlarına sorumlu olan onlar değildir. Onlara oyuncak olan, köle olan, esir olan, Kuran’ın ruhunu, felsefesini anlayamayan ve yorumlayamayan Müslümanlardır, Müslüman Devletlerdir

IŞİD, Taliban, Müslüman Kardeşler, Boko Haram, El Şebab gibi örgütleri doğuran asıl neden budur.

Her ecel için, yani tespit edilmiş her süre için, bir kitap vardır / Her devrin hükmü başkadır’ diyor RA’D suresinin 38. ayeti.

Yine BAKARA suresinin 256. ayeti ‘dinde hiçbir zorlama yoktur’ diyor.

Peki, bizim çok bilir hacılarımız, hocalarımız, siyasilerimiz, Allah’ın bu emirlerini nasıl anlıyorlar ve yorumluyorlar? Herkes zorunlu olarak din dersi alacak. Daha ilkokul öğrencisi olan kız çocuğu, isterse başörtüsü takacak.

Hani dinde zorlama yoktu? Hani sorun, dinle hayat arasında, akılla vahiy arasında doğru ilişki kuramamakta idi? Dinle hayat arasındaki, akıl ile vahiy arasındaki doğru ilişki, bundan yaklaşık 1400 sene önce kadınların ‘başlarını mı, yoksa ziynetlerini mi kapatmaları’ daha hala tartışmalı olan bir ayetin emrini yerine getirmek midir?

Taliban’da yola çıkarken böyle çıktı. Kız çocuklarının okula gitmemeleri için okulları yaktı. Dokuz on yaşındaki kız çocuklarının başını zorla kapattı. Biz de bindik bir alamete, Allah korusun kıyamete doğru gidiyoruz. Sonumuz hayırlı olur inşallah.

Sayın Cumhurbaşkanı diyor ki ‘din dersi okutulursa toplumda terörizm, ırkçılık, şiddet, antisemitizm, uyuşturucu bağımlılığı olmaz.

Peki, Taliban nereden ve nasıl çıktı? IŞİD, Müslüman Kardeşler, El Şebab, Boku Haram ve diğerlerinin hocaları, talebeleri, militanları din dersi görmediler mi? Onlar bizim Allah’ın kelamı, emri olduğuna inandığımız, okuduğumuz Kuran’dan başka bir Kuran mı okudular?

Daha çok soru var sorulacak. Ama önce bu soruları dinle hayat arasındaki, akılla vahiy arasındaki doğru ilişkiyi kuramayanların kendilerine sormaları gerekir. Allah onlara da akıl vermiş, iz’an vermiş zira! Vicdan sahibi olduklarından ise emin değilim.

İki türlü nokta var’ diyor Özdemir Asaf ve şöyle devam ediyor; ‘Biri önüne ve ardına bakar, / Biri ardına bakmaz, /Ardını noktalar.

Bu yazının ardını noktalamak için bir de şiir hediyem var size.

Hem bilge, hem de derin bir duyarlılıkla donanmış şair bir kişi olan Goethe’nin, ünlü eseri Faust’un ‘Cennet’ bölümünde yer verdiği aşağıdaki mısralar;

Güneş, eski tarzda, / Kardeş kürelerin uyumlu ahengiyle ses veriyor / Ve yazgı yolunu / Gürleyen bir hızla tamamlıyor. /Kimse bilgisini anlayamasa da, / Onu izlemek meleklere güç veriyor. / Kavranılmaz yükseklikteki yapıtlar, / Yazıldığı günkü gibi görkemli!

O yapıtları ve güneşi ve de hayatı ve hayatın hikmetini ve de aklı ve de vahiyi biz anlamıyoruz sadece. Anlasak, eminim huzur bulacağız. Anlasak Cenneti bu dünyada kuracağız.

 

 

DENEMELER (XXI)

Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır, biz onu öldürmedikçe.’ Balzac

ÇUBUK BARAJI

Şükrü Salkaya. Meslektaşım, ağabeyim, üstadım, sevdiğim, saydığım, değer verdiğim bir insan. Güzel insan, gülmesini, güldürmesini bilen, sözü hoş, kendisi hoş bir insan. Bugün öğlen Kocatepe Cami’ne cenazesine gittim. Avukat olan, haza hanımefendi olan eşi Sevgi Hanıma, Bilkent Üniversitesinde hocası olduğum kızı Elife baş sağlığı diledim. Rahmetli Şükrü Ağabeyim için dua ettim. Allah gani gani rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

Cenaze merasiminden sonra kendimi yine gezmeye götürdüm. Çubuk Barajı’na. En son on yıl evvel gitmiştim. Aradan geçen on yılda çok şey değişmiş. Hasköy’den çıkıp Hava Alanı istikametine giden yolda, eskiden Çubuk Barajı levhası vardı. Şimdi yok. Diğer istikametleri de gösteren küçücük bir Baraj Mahallesi levhası var. O karışıklık içinde baraja giden yolu zor buldum.

Cumhuriyet’in ve Ankara’nın tarihini az çok bilenler, Ankara’nın kuzeyinde, 10-11 kilometre uzağında bulunan Çubuk Barajının, Cumhuriyet’in ilk barajı olduğunu, Ankara’nın içme ve kullanma suyu ihtiyacını karşılamak üzere, Atatürk’ün emriyle yapıldığını bilirler.

Ankara’nın simgelerinden olan, pek çok Ankaralının acı tatlı anıları bulunan Çubuk Barajının, bende de güzel anıları vardır. Çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın, orta yaşlarımın, ileri gençlik yıllarımın anılarının gezindiği baraja o nedenle gittim.

Anılarım, yaşandığı gündeki tazeliğiyle kendisini koruyordu. Ama baraj yerinde durmuyordu. Baraj gölündeki su tamamen çekilmiş, adeta buhar olmuştu. Dolusavak yerinde duruyordu, ama ha yıkıldı, ha yıkılacak durumdaydı. O yukarılarda oturup semaverle çay içtiğimiz, gözleme yediğimiz, baraj gölüne hakim tepedeki çay bahçelerinin yerinde yeller esiyordu. Rakı içtiğimiz, kerevit yediğimiz tarihi Göl Gazinosu terk edilmiş her bina gibi iskelet haline gelmişti.

O göl gazinosunda, o tarihte Ankara Barosu Başkanı olan, benim de yönetiminde bulunduğum Sayın Önder Sav’ın önerisiyle 1985 yılında yaptığımız, belki de en güzel, en keyifli 14 Temmuz kutlaması olan (Ankara Barosunun kuruluş günü) gün aklıma geldi. Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer dedim içimden.

Çubuk Barajının bugünkü halini içim burkularak ve büyük bir hüzünle seyrettim. O zaman yolda neden ‘Çubuk Barajı’ levhasının olmadığını anladım. Olmayan barajın, elbette levhası da olmazdı.

Sonra aşağıya, bir zamanlar mangal yaptığımız, top oynadığımız, gezindiğimiz piknik yerlerinin olduğu alana indim. Oradaki piknik masalarından birisine oturdum. Çevrede benim gibi gezmeye gelen üç beş insan daha vardı. Hemen önümdeki çocuk bahçesinde, birkaç çocuk kaydırağa biniyor, salıncakta sallanıyordu. Çocukları seyrettim biraz. Üç beş sokak köpeği güneşin altında keyifle uzanmış yatıyordu. Bir tanesi biraz uzağımda yavrusuyla oynuyordu. İnsanlar gitmiş, burası köpeklere kalmış diye düşündüm. İnsanlar adına ne kadar üzüldü isem, köpekler adına da o kadar sevindim. Canımın sıkıntısından birkaç sigara içtim.

Sonra kalktım, Çubuk Barajını arkamda bıraktım, çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın, orta yaşımın, ileri gençlik yıllarımın anılarını ve hüznümü yanıma aldım, hayata yeniden karışmak üzere kent merkezine geri döndüm.

Yolda geri dönerken, edebiyatçılar tarafından George Orwell’in geleceğe ilişkin bir kabus senaryosu olarak nitelendirilen kült romanı ‘1984’ün Doğruluk Bakanı Winston Smith’in söyledikleri geldi aklıma. Şöyle diyordu Smith; ‘Kayıtlar ve bellekler neyi kabul ediyorsa, geçmiş odur. Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.’ Siyaset bilimcilerin ve psikologların ‘Gerçeklik Denetimi’ veya ‘Çiftdüşün’ dedikleri şey yani.

Ne alaka diyeceksiniz? Alakası şu; Cumhuriyete ait ne varsa, Atatürk’ün uygarlık adına, çağdaşlık adına, halk adına getirdiği ne kadar güzel şey varsa, onların hepsini yıkıyoruz ya. O’nun emriyle yapılan Çubuk Barajı da, sanırım o nedenle harabeye çevrilmiş olsa gerek. Yakında da yıkarlar herhalde. Yeni trend bu çünkü.  Kimseye haksızlık etmek istemem, ama böyle düşündüm.

Ne demek gerekir? Özdemir Asaf söylüyor içimizden geçenleri; ‘Geçse de umudun baharı yazı / Gözlerde kalıyor yaşanmış izi, / Kimseler kınamaz burada bizi / Ne varsa hesabı öder gideriz / Söyleyecek sözü olan anlatsın / İsterse içine yalan da katsın / Yeter ki kendinden bizden söz etsin / Yalanı doğruyu sezer gideriz / Neler gördük neler bu güne kadar / Daha gidilecek yerlerimiz var / Bizi buralarda unutamazlar / Kalacak bir türkü söyler gideriz

Evet! Rahmetli Atatürk sağ olsa, kendi emriyle yapılan Çubuk Barajının ne hale getirildiğini görse, herhalde böyle söylerdi. Yani ‘…Bizi buralarda unutamazlar / Kalacak bir türkü söyler gideriz’ derdi.

Biz ve bizim gibi olanlar, yani hem vefalı, hem de vicdan sahibi olanlar, Atatürk’ü unutmayız,unutamayız. Zira ‘O’, tek bir türkü değil, pek çok türkü söyleyip gitmiştir!

Biz o türkülerle büyüdük, onun için o türkülerin çocuğuyuz.

Ne mutlu bize!

DENEMELER (XX)

Yaşam yolunda ilerledikçe kendini yaratacaksın. Heykeltıraş da sensin, heykel de …

DERSİMİZ KENDİMİZ! YANİ BİZ! YANİ SİZ! YANİ TABAN!

Bugün Cumartesi. Eşim, kızım ve ben birlikte sabah yürüyüşüne çıktık. Yürüyüş mesafemiz oldukça uzundu. Yaklaşık 6-7 kilometre. Sabah erkenden dışarıya çıkan, günlük gezisinin ilk aşamasını yapan Tarçını evde bıraktık. Evden çıkarken bize, o kadar acı, o kadar sitemli, o kadar hüzünlü baktı ki, içimiz burkuldu. ‘Hayvan Hakları’ aklımıza geldi. Utandık. Bu hayvanın doğal yeri, tabiatın içidir, kendi rahatımız için, keyfimiz için, bunu ondan esirgeyemeyiz dedik ve geri dönüp onu da aldık.

Binanın dış kapısından çıkarken bir hanım, Tarçın’dan korktu, ‘aman bana yaklaştırmayın’ dedi. Tarçını kadından biraz uzaklaştırdım ve ‘Köpeklerden korkmayın, insanlardan korkun’ dedim. Bana ‘ikincisi doğru, ama birincisinden pek emin değilim’ dedi. İkimiz de güldük ve birbirimize iyi günler diledik.

Bugün dersimiz kendimiz. Ben kendim değilim ama. Zira ben her gün kendi dersimi, yani ‘insan olma, adam olma’ dersini çalışıyorum. Biliyorum ki, insan, insan olarak doğmaz. Sonra insan olur veya olmaz. Yani insanlık da, adamlık da öğrenilen bir şeydir. Öğrenmek için de insanın kendisine emek vermesi, insanlık, adamlık dersi üzerine hemen her gün çalışması gerekir.

Dersimizin adını böyle koyunca, her nedense aklıma hemen Aziz Augustinus geldi. Kimdir Aziz Augustinus? Hıristiyanlık dini ile ilgili düşüncelerini ağırlıklı olarak, ‘Günahın mahvettiği insan’ ile ‘Tanrının inayetinin kurtardığı insanın kaderi ve Tanrı’ üzerinde temellendiren adamdır. Din adamı ve filozoftur. Öğretisinin neredeyse tamamını, her türlü inanış, ahlak, çile ve mistizm üzerine kuran Kilise Babalarının en önemlilerinden birisidir.

Aziz Augustinus’un en önemli eseri ‘İtiraflar’ isimli kitabıdır. Yürüyüşten döndükten sonra, gittim kütüphanemden bu kitabı aldım. Kitabın (X) Bölümünün ilk sayfalarında şunlar yazıyor: “Denizi, uçurumları, yaşamın tırmanan güçlerini sorguya çektim; bana ‘Biz senin Tanrın değiliz; onu bizim üstümüzde ara’ dediler. Esen rüzgara sordum, tüm hava ve havada oturanlar şöyle yanıtladılar: ‘Anaksimenos aşırıya kaçıyor, ben Tanrı değilim’. Göğe, güneşe, aya, yıldızlara sordum: ‘Senin aradığın Tanrı biz de değiliz’ dediler. Bunun üzerine, tenimin dört bir yanına yerleşmiş tüm bu varlıklara ‘Peki, siz değilseniz, o halde benim Tanrıma ilişkin bir şeyler söyleyin’ dedim. Ve bana, çığlık halinde yüksek bir sesle: ‘Bizi O yarattı’ dediler. Benim sorum, kendi dikkatimdi; onların yanıtı ise onların dışıydı. O zaman kendime döndüm: ‘Sen, dedim kendi kendime, sen kimsin ?’ ‘Bir insanım’ diye yanıtladım.

Ben insanım. Önder Sav, Attila Sav, Hakkı Süha Okay, Hamit Baykara, Seçkin Arıkan, Hakan Canduran, Deniz Aksoy da insan. Bu isimlerin hepsi bu baroya, bu mesleğe, bu ülkeye, bu ülke hukukuna hizmet etmiş, emek vermiş insanlar. Yani siz tabandakiler, bizim meslektaşımız iseniz eğer, bu insanlar sizin meslek ustanız, ağabeyiniz.

Peki, siz kimsiniz? Taban! Yani en alt altakiler, yani en diptekiler! Kendinizi iyi tanıyorsunuz ki, isminizi böyle koymuşsunuz! Bu baroya, bu mesleğe, bu ülkeye, bu ülkenin hukukuna ne hizmetiniz oldu? Hiçbir hizmetiniz olmadı. Bırakın hizmet etmeyi, zarar verdiniz. Dört yılda baroyu borca batık hale getirdiniz.

Türk Hava Yollarında işten çıkarılan, işe iade kararlarına rağmen işlerine iade edilmeyen işçilerle birlikte dayanışma fotoğrafları çektirdiniz, kendiniz barodan işçi çıkardınız, işe iade kararlarına rağmen, bu işçileri işe geri almadınız. Kendi yakınlarınızı, kendi adamlarınızı, ihtiyaç olmadığı halde baroda işe aldınız. Yakınınız olan avukatların disiplin olaylarının ve soruşturmalarının üstünü örttünüz, size karşı olanların dosyalarını ivedilikle karara bağlayıp disipline gönderdiniz. Sadece gürültü yaptınız, yapmaya da devam ediyorsunuz.

Yaratamayan insan yıkar’ diyor Erich Fromm. Siz de bir şey yapamadığınız için yıktınız. İş yapmadınız, hizmet etmediniz, sadece konuştunuz. Yani tam da Metin Altıok’un şu dizelerindeki gibi; ‘Sizse hep konuşursunuz / Sığınıp kof sözlere, / Kaçarak kendinizden / Uğuldayan hüznünüzle. / Telâşla geceyi bulursunuz. / Gözünüze yaş düşerim.

Bize, yani yukarıda isimlerini saydıklarıma ve saymadıklarıma gelince, Metin Altıok’un dediği gibi; ‘Bazen oturduğum yerde / Kendi kendime dalıp giderim, /… / Genişleyen halkalar çizerim, / Bir düşün uyanık imgesine. / Gölünüze taş düşerim.

Sadece gölünüze değil, vicdanınıza da taş düşeriz!

Demek ki öğrenmemiz gereken ilk ders neymiş? ‘Kendi bahçende dal olmadan, başkasının bahçesinde ağaçlık taslamayacaksın.’ Bunun için de, ‘gürültü değil, iş yapmış, hizmet etmiş olacaksın! Yıkmayacaksın, yapacaksın, yaratacaksın. Baroyu çiftlik olarak değil, kişisel ve siyasal ikbal yeri olarak hiç değil, bir hizmet örgütü olarak göreceksin. Ve ona buna saldırmayı bırakıp, aynaya bakacaksın, oturup sonra vicdan sorgulaması yapacaksın!’

Bilirsiniz Çiçero büyük adamdır. Tarih yazmış, arkasında eserler bırakmış adamdır. Romalı devlet adamıdır, filozoftur, yazardır ve en önemlisi avukattır. İşte bu Çiçero, ‘Roma neden yıkıldı’ sorusuna şu yanıtı veriyor; ‘Çok ve güzel konuştuk. Fakat bilgisizdik. Roma ondan yıkıldı.’ Bu maksimden alacağımız ders nedir?

Çok ve güzel konuşan, ama bilgisiz olduğu için boş konuşanlara inanmamaktır.’ Yani bunlara ‘ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz, görünür rütbe-i aklı eserinden’ demek ve bunlardan uzak durmaktır.

İkinci dersimiz budur!

Bir şey daha diyor Çiçero. ‘Size hizmet eden insanları onurlandırınız.’ Bana göre insan haklarının en başta gelen ilkelerinden birisidir bu söz. Önder Sav, Attila Sav, Hakkı Süha Okay, Hamit Baykara, Seçkin Arıkan, Hakan Canduran, Deniz Aksoy vb. Baromuza ve size hizmet etmişlerdir.

Onları ve yaptıklarını eleştirebilirsiniz, ama onlara hakaret edemezsiniz, onları yaftalayamazsınız. Onları sevmeyebilirsiniz, ama onlara saygı göstermek zorundasınız. Biraz vefanız, biraz takdir duygunuz, kendinize biraz saygınız var ise eğer, size hizmet eden bu insanları onurlandırırsınız. İnsana ve avukata bu yakışır zira.

Demek ki üçüncü dersimiz; ‘bize, size hizmet eden insanları onurlandırmakmış.’ Hadi bunu yapamadınız, hiç olmazsa onlara hakaret etmeyiniz, onları yaftalamayınız. Zira insanlar arasında ‘eşitlik yoktur, ama insanların onurları eşittir.’

Gelelim dördüncü dersimize. ‘Bana göre siyaset, bir şövalyeler mücadelesidir. Çalılıklar arasında saklanıp oraya buraya uzaktan kumandalı mayınlar koyan, göğüs göğse mücadeleyi göze alamayan, hayatı kalleş pusuların kuytularında geçmiş cücelerin savaşı değildir. Bana göre siyaset, belden yukarı yapılan bir grekoromen zarafetidir. Bana göre siyasetin; yani mertçe siyasetin tabiatında belden aşağı vurma pespayeliği yoktur.

Bu sözler, değerli gazeteci Ertuğrul Özkök’e ait. Barolarda seçim için yapılan mücadele de bir çeşit siyasettir. Ertuğrul Özkök’ün yukarıdaki yazısında çizdiği çerçeve içinde yapılması gereken bir siyasi mücadeledir. Bu mücadelenin, diğer başkaca mücadeleler gibi, mertçe yapılması, şövalyece yapılması gerekir. Bunun için de, kimseye pusu kurmamak, kurdurtmamak, belden aşağı vurmamak,  vurdurtmamak gerekir.

Dördüncü dersimiz işte budur; ‘yani baroda seçim için yapılan mücadeleyi bir grekoromen zarafeti içinde ve hep belden yukarı yapmak, mertçe, şövalye gibi yapmaktır.

Geçenlerde beni Baroda Birlik Grubunun Başkan Adayı değerli meslektaşım Bülent Yağmur yanında iki arkadaşıyla birlikte ziyarete geldi. Sohbet ettik. Seçimle ilgili tavsiyelerimi sordular. Kendilerine özetle şunları söyledim; ‘Seçim bir rekabettir. Husumet değildir. Rekabetten kalite doğar. Husumetten niza çıkar. Diğer adayları hasım olarak görmeyin, onlar sizin rakibiniz ve meslektaşınız. Ben üç defa sizin grubunuzla yarıştım. O seçimleri, seçimin ruhuna yakışan bir zarafetle, nezaketle, avukatlara yakışan bir incelik içinde götürdünüz. Şimdi de öyle götürüyorsunuz. Bu şekilde götürmeye devam ediniz.

Beşinci dersimiz budur; yani ‘seçim bir rekabettir, husumet değildir, husumetten niza çıkar, rekabetten kalite doğar.’

Sayın Yağmur ve arkadaşları bana Türkiye Barolar Birliği Delegesi olarak listelerinde yer almamı önerdiler. Kendilerine teşekkür ettim ve şunları söyledim; ‘Ben doğal delegeyim. Onun için aday olmama gerek yok. Ama eğer doğal delege olmasaydım, yine de önerinizi kabul etmezdim. Zira ben sosyal demokratım ve Demokratik Sol Avukatlar Grubunun mensubuyum. Bu grup beni üç kez Ankara Barosu Başkanlığı’na seçti. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na taşıdı. Benim bu gruba ve kendisini bu gruba ait hissedenlere vefa borcum var. Bu gruptan ayrılmam, bu gruba karşı sizin listenizde yer almam bana yakışmaz. Bu hem etik olmaz, hem de vefasızlık olur. Beni lütfen anlayın’ dedim.

Bu yanıtı alacağımızı biliyorduk, ama yine de önerelim diye düşündük, onun için de bu öneriyi yaptık’ dediler. Teşekkür ettiler ve ayrıldılar.

Cenap Şahabettin iki şey söylüyor. Birincisi; ‘Rütbe aldıkça kibirlenenler, yangın kulesine çıkınca kendisini dürbün zannederler.’ İkincisi; ‘Nezaket, vefa, ister iskarpin giysin, ister çarık, bastığı yeri çamurlamaz.

Altıncı dersimiz budur. ‘Yani seni omuzlarına alarak bir yerlere getiren insanlara veya senin omuzlarına basarak bir yerlere geldiğin insanlara, o insanların kendilerini ait hissettiği gruba ihanet etmeyeceksin, o grubun üzerine basıp onu çamurlamayacaksın, o gruba karşı her durumda ve koşulda nazik, saygılı ve vefalı olacaksın.’

Bu bir. İkincisi, ‘kibirlenip de kendini dürbün sanmayacaksın. İnsanlara dürbünle değil, dokunarak ve kendine dokundurarak bakacaksın. Zira dürbünle sadece uzaklara bakarsın,  ama yakınında, çok yakınında olanları göremezsin.  Bir de ‘ortak akıl’ nutuklarını bırakıp, ‘ortak kalp’, ‘ortalama vicdan‘  sahibi olmak üzerine çalışacaksın.  Zira senin akıldan daha çok kalbe ve vicdana ihtiyacın var. Dik duracaksın, ama en başta seni bir yerlere getiren grubuna ve ona buna diklenmeyeceksin.

Yedinci dersimiz budur. Yani ‘yukarıda iken, iktidarda iken kalbini, yani insanlığını, aşağıda iken, iktidardan düştüğün zaman aklını koruyacaksın.

Sekizinci dersimizi, İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı ve siyaset felsefecisi Antonia Gramsci veriyor. ‘Hapishane Defterleri’ adlı kitabında şöyle yazıyor Gramsci; ‘Eleştirel bir iradenin başlangıç noktası insanın gerçekte kim olduğunun bilincine varması ve bir kayıt listesi tutmaksızın içinde sonsuz izler taşıyan o güne kadar ki tarihsel sürecin bir ürünü olarak – kendini bil – mesidir.

Sekizinci dersimizin hüküm fıkrası şudur; ‘Kendini bileceksin, haddini bileceksin!’

Dokuzuncu dersimiz ‘demokrasi ve seçim üzerine’, o nedenle biraz uzun. Zaman geçirmeden hemen başlayalım. Yale Üniversitesi mensubu akademisyen ve siyaset bilimcisi Prof. Robert A.Dahl, ‘Demokrasi ve Eleştirileri’ adlı kitabında, modern siyasi  demokrasinin varlığı için  -asgari usul-  adını  verdiği, aşağıdaki unsurları kapsayan bir liste sunmaktadır;

  • Seçilmiş görevliler. Yönetimin izlenecek politika ile ilgili kararları üzerindeki kontrol yetkisi, anayasal olarak, seçimle belirlenmiş görevlilere bırakılmalıdır
  • Özgür ve adil seçimler. Seçilmiş görevliler, sık aralıklarla yapılan ve zor kullanmanın yaygın olarak görülmediği, adil bir biçimde yürütülen seçimlerle işbaşına gelmelidirler.
  • Kapsayıcı seçme hakkı. Pratikte, her yetişkin, görevlilerin seçiminde oy hakkına sahip olmalıdır.
  • Mevki için yarışma hakkı. Pratikte bütün yetişkinler, yönetimde seçimle belirlenen mevkiler için seçilebilme hakkına sahip olmalıdır.
  • İfade özgürlüğü. Vatandaşlar, en geniş anlamıyla siyasal meseleler hakkında, ciddi bir ceza tehdidi altında olmaksızın, rejimin, sosyo-ekonomik düzenin ve yürürlükte bulunan ideolojinin eleştirisi de dahil olmak üzere, kendi düşüncelerini ifade edebilme hakkına sahip olmalıdır.
  • Alternatif enformasyon. Vatandaşlar, alternatif enformasyon kaynaklarına ulaşma imkanına sahip olmalıdır. Başkaca, alternatif haber kaynakları mevcut olmalı ve bunlar yasa ile korunmalıdır.
  • Örgütsel özerklik. Yukarıda sıralananlar da dahil olmak üzere, vatandaşlar, diğer haklarını kullanabilmek için, siyasi partiler ve menfaat grupları da dahil olmak üzere, görece özerk kuruluşları ve örgütleri kurma hakkına sahip olmalıdır.

Gerek pratikte, gerekse teoride genel kabul gören bu yedi koşula, Phillippe C.Schimitter ile Terry Lyn Karl, Journal of Democracy, Vol.2. No : 3’te yazdıkları ‘Demokrasi Nedir, Ne Değildir’ isimli makalelerinde aşağıdaki şu iki koşulu daha eklemektedirler;

  • Halk tarafından seçilmiş organlar, anayasal yetkilerini seçilmemiş organların(fiili olsa bile) ezici muhalefetine tabi olmadan kullanabilmelidirler. Eğer ordu mensupları, yerleşik memurlar, ya da devlet yöneticileri seçilmiş kişilerin özgürce hareket edebilme kapasitelerini sınırlarsa yahut halkın temsilcileri tarafından alınan kararları veto ederse, demokrasi tehlikeye girer.
  • Devlet kendi kendini yönetebilmelidir. Devlet diğer üstün siyasi sistemler tarafından getirilen baskılardan bağımsız olarak hareket edebilmelidir.

Yine siyaset bilimci Myron Weiner, demokrasinin varlığı için şu dört özelliği şart olarak ileri sürmektedir;

  • İktidarlar, muhalefet partilerinin de katıldıkları seçim mücadelesiyle seçilirler.
  • Muhalefettekiler de dahil olmak üzere bütün partiler halk desteğini alenen sağlamak için; basından yararlanmak, konuşmak, toplantı düzenlemek … hakkına sahiptirler.
  • Seçimleri kaybeden iktidardan ayrılır …
  • Seçilenler yönetimin gerçek sahibidirler ve seçilmemiş elitlerin kuklaları değildirler.

Demokratik Sol Avukatlar, Baro Başkan Adaylarını belirlemek için seçim yaptı. Seçimi Hakan Canduran ve listesi kazandı. Bu seçim özgür ve adil biçimde yapıldı. Bu seçim kapsayıcı seçme hakkına uygun biçimde yapıldı. Bu seçim adayların mevki için yarışma hakkına saygı gösterilerek yapıldı.

Şimdi kalkıp da, o oldu, bu oldu, şu oy kullandı, bu oy kullanmadı, Cumhuriyet tehlikede, en Cumhuriyetçi, en Atatürkçü benim, ben kurtarıcıyım  vs. diye bahane bulmaya çalışmayacaksın. Mızıkçılık etmeyeceksin. Alemi kendine güldürmeyeceksin. Bunu yetişkin insanlar değil, mahallede oyun oynayan çocuklar yapar. Oysa sen büyüdün artık! O kadar büyüdün ki ‘kurtarıcı‘ oldun. Seni daha büyük görevler bekliyor. Türkiye seninle gurur duyuyor. Duy bu sesleri, dinle bu sözleri. Harcama kendini!

Dur! Kızma hemen. Sakin ol biraz. Olduğun yerde tepinip durma, eline geçirdiklerini sağa sola, insanların suratına fırlatma. Bunlar dostça nasihatlar sana. Madalyon veremesek de, nasihat veririz elbet dostlara!

Bu aşamada seçimi kaybeden Sema Aksoy’a ve onu destekleyenlere yakışan, sonucu olgunlukla karşılamak, seçileni kutlamak, onun arkasında durmaktır. Seçim, hem kazananlar, hem de kaybedenler için hazmetmek demektir. Demokratik kültür, demokratik terbiye bunu gerektirir. Zira seçilenler Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun gerçek sahipleridir. Seçilmemiş elitlerin, yani Sema Aksoy’un ve onun destekçilerinin kuklası değildir.

Demokrasinin diğer bir tanımı da ‘ihtilal yapma hakkının kaybedildiği yönetim şekli’ olmasıdır. Kaybedenler, yani Sayın Aksoy ve onunla birlikte olan diğer muhteremler, ihtilal yapmak, yani ön seçim sonucunu tanımayarak ayrı bir grup kurmak hakkına, o grubun başkan adaylığına seçilmemiş, atanmış bir kişiyi getirmek ve bu suretle Demokratik Sol Avukatlar Grubu’na darbe yapmak hakkına sahip değildirler.

Demokrasi oyun değil, ciddi ve ağır bir ideolojidir. Onu herkes taşıyamaz. Demokrasiyi anlamamış isen eğer, onu içselleştirememiş isen eğer, yarışmak için sandığa gitmeyeceksin. Gitmiş isen eğer, o sandıktan çıkan sonuca saygılı olacaksın, o sonucu hazmedeceksin, içine sindireceksin.

Dokuzuncu dersimiz budur. Yani ‘sağda solda demokrasi havarisi gibi dolaşmak, demokrasi üzerine söz söylemek değil, demokrasiyi öğrenmek, onun gereklerine ve koşullarına uygun davranmaktır. Tutarlı olmaktır yani.’ Değil ise seni, bu fair yarışmıyor, kaybedince mızıklıyor diye bir daha yarıştırmazlar. Adın çıkar sonra!

Onuncu ve son dersimiz ‘ahlak ve etik’ üzerine. Bir kurallar sistemi olan ahlak, bağlayıcı olduğu kabul edilerek belirlenen norm ve değerler­in bir soyutlamasıdır. Gerek buyruklar, gerekse yasaklar aracılığıyla bize uyarıda ve çağrıda bulunan ahlakiliğin özünü, birey olarak bizim bu kurallara karşı duyduğumuz saygı oluşturur.

Ait olduğumuz toplumun zaptı altında olan bizler, yaşadığımız toplumun buyrukları, yasakları, normları, yani kuralları olduğunu erken yaşta öğreniriz. Ama asıl ahlaki kavrayış, bu nitelikteki ku­ralların dışarıdan dayatılan kurallar olarak değil de, bu kuralların içinde yaşadığımız toplumun tüm bireylerinin gerçekleşebilecek en fazla özgürlükten yararlanabilmelerini güvence altına alan unsurlar olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıkar. Bunu sağlayacak tek bir kural vardır, o da ahlaki kuraldır.

Ahlaki davranışın üzerinde kurulduğu temel, insanın birlikte yaşadığı insanların haklı talepleri nedeniyle özgürlüğünün sınırlı olmasıdır. Kişi, düşünce ve taleplerini, sadece kendisine öyle emredildiği ya da çıkarına öyle geldiğini düşündüğü veya ödüllendirileceğini bildiği için yaptığında, ahlaki davranmış sayılamaz. Her ne kadar böyle davranan kişi yapması gerekeni yapar ise de, bunu inandığı için, bu şekilde davranmanın doğru ve akılcı olduğunu kavradığı için değil; başkalarının doğru ve akılcı bulduğu şeyleri yargılamadan yapması gerektiğini terbiye yoluyla öğrendiği için yapar.

Kişi­nin kendisini özgürlükten bu şekilde yoksun bırakması ahlaki olmadığı gibi, bu yöndeki duruş ve davranışlar Kant’m özlü ifadesi ile ‘insanın başkası tarafından yönlendirilmeden kendi aklını kullanmamak olan ergin olamayışının’ bir göstergesidir.

Bütün bu nedenlerle insan, ancak iyi olanın kendisine bir başkası tarafından veya dogmatik biçim­de emredilmesini istemediği, yani entelektüel bağlamda olgunlaştığı zaman; kendi çıkarlarıyla kendisi ve yine kendi yargılarıyla başkalarının yargıları arasına mesafe koyduğu zaman; toplum ya da tüm insanlar için hangi amaçların iyi ve ulaşılmaya değer amaçlar olduğuna karar verdiği zaman, ahlakilik boyutuna ulaşmış demektir.

Gündelik hayatın pratiğinde ahlak, insanın karşısına sadece belli bir kültüre özgü farklılıkları vur­gulayan bir olgu olarak, yani başkaca toplumsal ya da ulusal toplulukların anlam yorumlarının farkı olarak çıkmaz. Ahlak, sadece bireyin içinde büyüdüğü ve aktif olarak biçimlendirilmesine katkı yap­maya çağrıldığı topluluğun anlam ufkunu temsil etmekle kalmaz; ayrıca genel ahlak bağlamı içinde ve fakat toplumun sadece bir kısmı için geçerli olan alanda, özel/kısmi ahlak biçiminde de ortaya çıkar.

Özel/kısmi ahlak biçiminde ortaya çıkan ve meslek ahlakı/etiği kuralları olarak isimlendirilen bu kuralları, o mesleğin kendisi ve mensupları üretir. Normları, o mesleği seçen ve yürüten herkesi bağlayan bu nitelikteki kurallar, genel ahlaki ilkeye, yani mesleğinde olabildiğince iyi olma ilkesine dayanır.

Bu ilke gereğince, çalışmanın ve emeğin kendisine ayrı bir değer yüklenir ve o meslek mensubu tarafından yapılan iş, sadece eksiksiz ve hatasız bir çalışma sürecini olanaklı kılan teknik kurallar aracılığıyla değil; aynı zamanda ve özellikle, diğer insanları doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren ahlaki kurallar temelinde icra edilecek bir faaliyet olarak tanımlanır.

Mesleğin onurunu korumak amacıyla konulan kuralları çiğneyen, bu bağlamda temsil ettiği genel çıkarların yerine, kendi çıkarlarını koyan meslek mensubu, sadece kendi toplumsal ve mesleki presti­jini yitirmekle kalmaz, aynı zamanda mesleğin kendisine de zarar verir.

Etik, bir ahlaki eylem kuramı olmakla, meslek etiği de bilgi adına veya kuram oluşturma amacıyla ve salt entelektüel bir doyuma hizmet için geliştirilmiş zihinsel bir çalışma değil, sadece ve sadece düşünce ile eylemin birlikteliğidir. Bu niteliği ile meslek etiği aracılığıyla aktarılan bilgi, kuramsal olan ve fakat uygulamaya yönelik sonuçları olmayan, enformasyon niteliği taşımayan ve sadece uygulama­da kendini gösteren bir ‘fiiliyat üretici bilgidir.

Aristoteles, Nicomachean Ethics isimli özgün eserinde ‘Pratik, hem etiğin var olma koşulu ve hem de onun hedefidir‘ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bu nedenle soylu olan üzerine adil olan üzerine, kısaca sitede bilim üzerine verilen dersten yararlanmak isteyen kişi, soylu bir temel alışkanlığa sahip olmalıdır.

Aristoteles’ten hareketle demek gerekir ki, avukatlık mesleğinin çıkış noktasını oluşturan pra­tik, avukatlık mesleğinin günlük yaşam pratiğidir. Avukatın, Meslek Kurallarını, gerek kendi varlığının, gerekse mesleki yönden iyi olmasının koşullan hakkında aydınlatılmış bu günlük yaşam pratiğinin ahlakını, kendi eylemlerinde içselleştirmiş olması gerekir.

Değil ise ne mi olur? Sait Faik’in dediği şey olur, yani ‘her şey mesleğe ihanetle başlar.’ Mesleğinize ihanet ettiniz mi, kendinize, ülkenize, fikirlerinize, arkadaşlarınıza, meslektaşlarınıza, meslek örgütünüze, grubunuza ihanet edersiniz.

Demek ki onuncu dersimizin özeti neymiş? ‘Ahlakta da, meslekte de, özel yaşamında da iyi olacaksın, iyiliğin bilgisine sahip olacaksın, soylu temel alışkanlıkların olacak, kötülük yapmayacaksın ve ihanet etmeyeceksin! Meslek etiğine, seçim etiğine, demokrasi etiğine ve bunların ahlakına uygun davranacaksın.’ Değil ise ‘adın çıkar dokuza, inmez sekize.

Bir de güzel şarkı size. Sezen Aksu’dan.

Haydi çalsın sazlar!

Yerimiz mi dar yoksa yenimiz mi dar / Ne var? / Uçurmuş herkes / O  da kim oluyor? / Sen kimsin? Kim bunlar? / En büyük kim? / Hadi bakalım kolay gelsin! / Bir acayip zor yarış / Bana ne aman ben anlamam / Pek hesaplı ince iş / Hadi bakalım kolay gelsin / Bir acayip zor yarış’

 

DENEMELER (XIX)

Beni Hatırlayınız!‘ Mustafa Kemal Atatürk

SENİ ANCAK HAKİKAT ÖZGÜRLEŞTİREBİLİR!

‘Bugüne değin iyi ve kötü üzerine en berbat düşünceler ortaya kondu. Bu, her zaman çok tehlikeli bir şey oldu. Vicdan, iyi bir şöhret ve cehennem; duruma göre polisin bizzat kendisi, önyargısızlığa izin vermiyordu ve hâlâ vermiyor. Onun için, günümüz ahlakı üzerine, her otorite karşısında alınan tavırda olduğu gibi, düşünmemek, pek de konuşmamak gerekiyor. Burada sadece itaat edilir! Dünya var olduğundan bu yana hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli görünmemiştir. Hele ahlakı eleştirmek, ahlakı bir sorun ve sorunlu bir şey olarak ele almak, o mümkün değil. Bu ahlak dışı değil miydi? Şimdi değil mi? İlerde olmayacak mı? Ama ahlak, eleştiren elleri ve işkence aletlerini kendisinden uzak tutmak için, sadece her türlü korku aracına hükmetmekle kalmaz. Onun güvencesi, kullanmasını çok iyi bildiği bir tür göz boyama sanatında yatar, – nasıl coşturacağını bilir.  Sık sık, tek bir bakışla eleştirici iradeyi felç etmeyi, hatta çoğu zaman kendi yanına çekmeyi de ustalıkla başarır. Onun kendine karşı tavır almasını başardığı durumlar da vardır. Ahlak, ta başlangıçtan itibaren ikna etme sanatındaki bütün şeytanlıkları bilir. Bugün bile onun yardımına başvurmayan hiçbir konuşmacı yoktur.’

Bu sözler Nietzsche’ye ait. ‘Tan Kızıllığı- Ahlaksal Önyargılar Üzerine Düşünceler’ isimli kitabında yazıyor bunları.

Yüzyıl önce tarih, biraz da Marksist tarih tezinin, yani tarihsel materyalizin etkisiyle, engelsiz bir ilerleme olarak görülürdü. İster evrimle, isterse devrimle olsun, insan kapasitesinin ve aklının birikimleriyle, insani deneyimlerle sağlanan ilerleme, belirsizliği, boş inancı ve yanlışları geride bırakıp doğruya ve kesinliğe yönelik bir hareket, bir eylem olarak kabul edilirdi. İnsanlık kötüye gitmez, hep iyiye, daha iyiye doğru ilerler denirdi. Zira tarihin tekerleği hep ileriye, ileriye doğru dönerdi.

Geçmişte, özellikle Marksist gelenekte, değişim; öngörü, kesinlik ve ilerleme ile birlikte akla gelirdi. Dünyanın dönüşümü, araçlar ve amaçlar bilinebilir, algılanabilir, öngörülebilir, kavranabilirdi. Ama Marksistlerin ‘keşke hiç yaşanmamış olsaydı’ diye hayıflandıkları, üzüldükleri geride bıraktığımız yüzyılın sonlarına doğru ve bu yüzyılda, hangi araçların, hangi sonuçlara yol açacağından, hangi sonuçları, hangi araçlarla  elde edeceğinden, bugünün çözümlerinin, yarının sorunu olup olmayacağından, bugünün doğrularının, yarının yanlışları olarak kabul edilip edilmeyeceğinden hiç birimiz emin değiliz.

Zira artık değişim, tarihin kendisi, düz bir çizgide ilerlemiyor, zikzaklar çiziyor, sürekli olmayan, istikrarlı olmayan, düzenli olmayan sıçramalarla, bazen ileriye doğru ilerliyor, bazen de geriye doğru gidiyor. Öngörülemez, kestirilemez nitelikteki bu değişim, inandığımız, doğruluğundan çok emin olduğumuz görüşler, kabuller hakkında, kültür hakkında, siyaset hakkında, iklim hakkında, soluduğumuz hava hakkında, öğrendiğimiz beceriler hakkında ve daha pek çok şey hakkında kuşkular yaratıyor. Yaygın bir belirsizliği, bu belirsizliğin yarattığı genel bir endişeyi beraberinde getiriyor. Daha da kötüsü, bu belirsizlik ve kestirilemezlik, bir korkuyu, hem doğal ve hem de insani çevremizin, ona uyarlanma araçlarımızdan daha hızlı değiştiği korkusunu da beraberinde taşıyor.

Bilinebilir, öngörülebilir, kestirilebilir rasyonel bir dünyaya duyulan güvenin geride kaldığı, bunların yerini istikrarsızlığın, düzensizliğin, rasyonel olmayan şeylerin aldığı, bundan dolayı da rasyonalist projenin, modernliğin, aklın ve ahlakın krizinin yaşandığı günümüzde, yaşanan bütün bunlar, Nietzsche’nin felsefesi ile açıklanmaya ve tanımlanmaya çalışılıyor.

Felsefi ve entelektüel düzeyde ve çevrelerde, modernlik projesinin, post-modernlik krizine dönüştüğünün kabul gördüğü günümüz dünyasında, bu kabulün referansı olarak, 19. Yüzyılda Tanrının öldüğünü, geleneksel Hıristiyan değerlerinin çöktüğünü ileri süren, kendisinden sonraki yüzyılın, sınıfların savaşına değil, ulusların savaşına, milliyetçiliğin, mikro milliyetçiliğin, latent ırkçılığın naralarına sahne olacağını söyleyen, bunu söylemekle Marks’ın öngörüsünü çürütüp kendi öngörüsünü doğrulatan Nietzsche ismine başvuruluyor.

‘Anti-rasyonalist olan, istikrarsızlığın papazı olan’, böyle olduğu için de, kendisinden sonraki bir zamanın çocuğu olan ‘post-yapısalcı’ Michel Foucault’ya  ve ‘post-yapısalcı’ akıma öncülük eden Nietzsche, sadece kendi yaşadığı zamanın değil, kendinden sonra gelen zamanların da filozofudur.

‘Dünyanın, yeni gürültüler yaratanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında döndüğünü, hem de sessizce döndüğünü ve öyle döneceğini’ söyleyen Nietzsche’ye göre, ‘her şey, ama her şey oluşmaktadır, mutlak hakikatler olmadığı gibi, ezeli ve ebedi olgular da yoktur. İhtiyaç duyulan şey, tarihsel felsefileştirme ve buna eşlik eden bir tevazunun erdemidir.’

Felsefe tarihinin yazımladığı en büyük nihilist olan, felsefesi ile kendi varoluşuna dahi küsen insanı kucaklayan Nietzsche’ye göre, nihilizm, dayanaklılığın uzun süredir israf edildiği, boş çabalardan duyulan şiddetli ıstırabın, güvensizliğin, huzuru tekrar bulma, yitirme ve ona tekrar kavuşma şansının olmadığının fark edilmesidir.

Her türden anlayışa, deneyime, görüşe, düşünceye karşı olan, çağının tüm filozofları ile dövüşen, kendi sözü ile kendisini dahi döven Zerdüşt gibi, Mesih gibi, mürşit gibi çok yukarılardan konuşmasına rağmen, hiçbir mürit istemeyen, izini sürdüğü yaşamı, insani tüm deneyimleri aklın ve rasyonel bilginin tahakkümünden kurtarmak için devletin, ideolojinin, dinin ve toplumun yozlaşmış kurumları ile alay eden, onlarla, onların  gözlerinin önünde dans eden Nietzsche’yi ‘evet ve hayır demenin ötesinde’ okumak, ‘masum okumak’ gerekir.

Meşru olmayan otoriteye meydan okumadan yola çıkarak, bir devrim felsefesi geliştirilmesine yönelik girişimlerin hepsini kınayan, devrim felsefesinin kendisinin, toplumsal düzen bir kez yıkıldıktan sonra, adil insanlığın en şerefli tapınağının kendiliğinden ve hemen yükseleceği yanılgısından mustarip olduğunu söyleyen Nietzsche’yi ‘okumak çok tehlikelidir.’ Tehlikelidir, zira ‘onu okuyan insanın ruh sağlığı ciddi şekilde tehlikeye girebilir.’

Kendisine inanacağı yeni Tanrılar icat eden ‘hınç insanı’na, uğrunda ölüme gideceği büyük öğretilerin, onu köleliğe götüreceğini acımasızca söyleyen Nietzsche’yi dikkatli ve eleştirel bir gözle okumak gerekir. Bunun için de, onun düşünce biçiminin izini sürmek, gerek felsefi anlamda, gerekse entelektüel düzeyde kendi önünüze koyduğunuz değerleri ve görevleri anlamak, biraz da içselleştirmek gerekir.

Bu yazının Nietzsche ile ilgili bölümünü; on yıllık yalnızlıktan sonra, Tanrı’nın ölümünün anlamını öğretmek için yeryüzüne geri dönen, insanların arasına inen, ama aradığı ardılları ile müritlerini değil de, yandaşlarını ve sözde dost mucitlerini yanında bulan Zerdüşt’ün şu sözleri ile bitirmek istiyorum: ‘Daha kendinizi aramamıştınız, derken beni buldunuz. Bütün inananlar böyledir; bütün inançların önemi bu yüzden bu kadar azdır. Artık beni yitirmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum ve ancak hepiniz beni yadsıdığınız zaman size geri döneceğim.’

Şu Nietzsche dirilip dünyaya geri dönse, Türkiye’ye, Ankara’ya gelse, Demokratik Sol Avukatlar Taban Hareketi’nin başındaki ‘bir kurtarıcıyı’ ve onun mümtaz müritlerini ziyaret etse, onlarla Nene Hatun Caddesindeki Göksu Lokantasında akşam yemeği yese, iki kadeh rakı içse, o arada ‘bir kurtarıcının’ ve onun atadığı ’emanetçinin’ konuşmasını dinlese, daha sonra kendisi konuşsa ve dinleyenlerden ‘kendilerini aramalarını ve bulmalarını’ istese, onlara, ‘dünya sizin etrafınızda dönmüyor, çünkü yarattığınız hiçbir değer yok, sadece gürültü yapıyorsunuz’ falan dese, biraz felsefe, biraz siyaset etiği, biraz demokrasi üzerine söz söylese, bir yararı olur mu acaba? Yoksa hepten mi kafaları karışır?

Ardından Taban Hareketini ziyarete ‘Ne olursan ol, yine de gel’ diyen Yüce Mevlana gelse, ‘Ey Taban! Sen de gel’ der mi, demez mi acaba? Eminim ‘sen gelme’ der.

En sonunda, ‘Cumhuriyet fazilettir. Cumhuriyet, düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller ister. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz. Cumhuriyet düşüncede, bilgide, sağlıkta güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister. Cumhuriyet, demokratik idarenin tam ve mükemmel bir ifadesidir. Bu rejim, halkın gelişimini ve yükselişini sağlayan, onlardan esirlik, soysuzluk, dalkavukluk hislerini uzaklaştıran bir yoldur. Cumhuriyet düşünce serbestliği taraftarıdır. Samimî ve meşru olmak şartı ile her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir.’ diyen Büyük Atatürk, Anıt Kabir’den kalkıp gelse, o çok Cumhuriyetçi, o çok Atatürkçü Demokratik Sol Avukatlar Taban Hareketi destekçisi avukatların, ‘bir kurtarıcının’ seçkin müritlerinin, bizzat kendi isimleriyle veya nicknamelerle ya da fake hesaplarla facebookda yazdıklarını bir okusa, orada burada söylediklerini bir dinlese, montajlanmış fotoğrafları, başkalarının haberi olmadan çekilen fotoğrafları bir görse ‘Benim Kurduğum Cumhuriyetin Vay Haline!’ der mi, demez mi?  Ya da ‘Beni Bu Taban Avukatlarına Emanet Edin’ der mi, demez mi? Yoksa ‘Hadi Canım Sen de!’ mi der acaba?

Büyük Atatürk, kendisini sevenleri eminim çok sever, ama herhalde kendisini kullananlardan hiç hazzetmez.

Nereye gidecekseniz gidin, ne olacaksanız olun, kime hakaret edecekseniz edin, kime iftira atacaksanız atın, kimin fotoğraflarını habersiz çekecekseniz çekin, kimlerin fotoğraflarını montajlayacaksanız montajlayın,  kimi başkan, kimi delege yapacaksanız yapın, kime oy verecekseniz verin, ama lütfen, ama lütfen, Büyük Atatürk’ün ve O’nun ‘en büyük eserim’ dediği Cumhuriyet’in adını kullanmayın.

Bırakın da, bir seçim uğruna bazı değerlerimiz aşınmasın, ortak değerlerimiz kirlenmesin, temiz kalsın!

O Aziz Cumhuriyet, O Büyük Atatürk, bu Baro, bu Demokratik Sol Avukatlar, bu meslek, sizin değil, bizim zira!

Son söz niyetine; ‘Başkasının kölesi değil de, kendinin efendisi olmak istiyorsan eğer, her önüne çıkanın dediklerine inanma, hele bazılarının söylediklerine hiç inanma… İnanırsan eğer, bu inanç seni tutsak eder… Seni ancak hakikat özgürleştirebilir!’