DENEMELER (XVIII)

Şimdinin efendisi olmazsan, geçmişin ve geleceğin kölesi olursun.’ Metin Hara

BİR ÇIRAK YOLA DÜŞTÜĞÜNDE! …

Dün adliyede küçük bir işim vardı. Gidip önce işimi yaptım. Ardından Kızılcahamam’a, Soğuksu Milli Parkı içindeki ormana gittim. Yürüdüm biraz, sonra geldim ağaçların altına oturdum. Ayakkabımı, çorabımı çıkardım, toprağa bastım. ‘Ağaçlardan arkadaşım oldu’ diyor ya hani İlhan Berk, benim de ağaçlardan arkadaşlarım oldu burada. En çok da, çam ağaçlarından arkadaşlarım oldu. Zira ormanda çam ağaçları diğer ağaçlardan daha fazlaydı. Dokundum onlara, konuştum onlarla. Çam  kokusu sindi içime. Nefesim açıldı, gözlerim yeşile boyandı.

Ormanların gümbürtüsü başıma vurur / Nazlı yarin hayali karşımda durur’ türküsünü söyledim içimden. Toprağın, yağmurun büyüttüğü, ormandaki ağaçların koruduğu kır çiçekleri vardı etrafta renk renk.  Bir papatya kopardım, gömleğimin cebine taktım. Nazım’ın dizeleri geldi aklıma; ‘… çiçekleri severmişim meğer, / gelincikler kaktüsler fulyalar / İstanbul’da Kadıköy’de fulya tarlasında öptüm Marika’yı / ağzı acıbadem kokuyor yaşım on yedi / kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı / çiçekleri severmişim meğer …’ Ben de çiçekleri severim, hem de meğersiz severim.

Ormanın içinde oraya buraya koşuşturan sarı yapraklar vardı. Ormanda gezmeye çıkmak için kendisini yerlere atmayan sarı yapraklar, ağaçların dallarında duruyor, keyifle etrafı seyrediyorlardı. Kuşlar devriye olmuş geziyorlardı havada. Bazıları ağaçların dallarına konmuş ürkek ürkek bana bakıyordu. Bir kısmı da ahenkle şarkı söylüyordu.

Hava açık ve alabildiğine maviydi. Güneş parlıyordu tepemde. ‘Güneş bozulur diye gözlükle bakmadım güneşe. Gözüm bozulur diye gözlüksüz de bakmadım.’ Güneş bana baktı sadece ve ısıttı beni. Ben onun için bir şey yapmadım ve hatta ona bakamadım dahi. Dağları seyrettim, gökyüzüne baktım uzun uzun. Gökyüzünün, onun altında usta bir ressamın elinden çıkmış tablo gibi duran yeryüzündeki kıvrımlara baktım. Her ikisinin de büyüklüğü karşısında başım döndü.

Çok uzaklarda ‘ak tüylü hayvanlara benzeyen’ bulutlar vardı. Ankara’ya doğru geliyorlar, belki de yanlarında yağmur getiriyorlardı. Sonbahar ben geldim, buradayım diyordu adeta.

Bir kaplumbağa yavrusu vardı yerde, ağır aksak yürüyordu. Biraz ilerimde bir sincap, telaşlı bir korkuyla ağaca tırmanıyordu. Çok hafif esen rüzgarın ıslık çalar gibi çıkardığı sesin, rüzgarın hareketlendirdiği ağaçların, ağaç dallarının, ağaçlardaki yaprakların hışırtısının dışında başkaca bir ses yoktu. O sesi dinledim biraz. Ağaçlar, yapraklar tek bir ağız olmuş, mavi ufukların arkasına gizlenmiş hayal ülkeleri üzerine konuşuyorlardı.

İçimde, yüreğimin en derin yerlerinde, Beethoven’in ‘Pastoral Senfonisi’ çalmaya başladı birdenbire. Ormanın önünde yemyeşil bir çayır, aşağılarda bir yerlerde nazlı nazlı akan bir derede su içen geyikler hayal ettim.

Sonra aşağıya Patalya Otele kadar indim. Otelin bahçesinde oturdum çay içtim.

Jorge Luis Borges ve onun yaşamla hesaplaştığı şu dizeleri geldi aklıma; ‘Bir daha başlayabilseydim hayata / İkincisinde daha çok hata yapardım / Kusursuz olmaya çalışmazdım / Sırt üstü yatardım / Neşeli olurdum / İlkinde olmadığım kadar / Çok az şeyi ciddiye alırdım / O kadar temiz olmazdım / Daha çok risk alır / Daha çok seyahat eder / Daha fazla güneşin doğuşunu seyreder / Daha çok dağa tırmanır / Daha çok nehir aşardım / Görmediğim yerlere gider / Daha çok dondurma, daha az bezelye yerdim / Sorunlarım daha gerçekçi olur, hayali sorularım daha az olurdu / Yaşamın her anını gerçekçi ve üretken yaşayan bir insanım / Elbette mutlu anlarım oldu / Yeniden başlayabilseydim eğer / Yalnız mutlu anlarımın olmasına çalışırdım / An’lar, sadece an’lar / Siz de an’ı yaşayın / Şimdiyi yakalayın / Termometresi, bir şişe suyu, şemsiyesi ve pardesüsü olmadan / Dışarıya çıkmayan insanlardanım / Eğer yeniden başlayabilseydim hayata / Şemsiyesiz, pardesüsüz çıkardım sokağa /  Sırılsıklam ıslanıncaya kadar yağmurun altında dolaşırdım / İlkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım / Ve sonbahar bitene kadar çıplak ayakla yürürdüm / Bilinmeyen yollar keşfeder / Güneşin tadına varır / Çocuklarla oynardım / Bir şansım daha olsaydı eğer / Ama şimdi 85’indeyim ve biliyorum, ölüyorum

Evet! Bir başkasının askeri olmayı, tetikçisi olmayı, onun bunun dedikodusunu yapmayı, ona buna iftira atmayı, onu bunu yaftalamayı bırakıp yaşamak lazım. ‘Silgi kullanmadan resim yapma sanatına hayat diyorlar’ zira. Ben bütün silgilerimi attım. Neden mi? Bir daha silgi kullanmayacağım, hayatı en güzel renklere boyayacağım da onun için!

Vırvırlarla, dırdırlarla, onun bunun dedikodusunu yapmayla, ona buna iftira atmakla, dedim, dediyle gününü geçirenlere tavsiye ederim. Yaralarına iyi gelir zira!

DENEMELER (XVII)

‘HİÇBİR ŞEY SÖYLEME O PİÇLERE!’

Ve suçlu olduğumuzu / Ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz / Olmadığını / Ve elimizden bir şey gelmediğinde suçlu olduğumuzu / Ve bunun bize yettiğini / Çoktan biliyoruz.’ H.M.Enzensberger

Marksist edebiyat eleştirisi üzerine olan çalışmaları ile tanınan İrlanda asıllı akademisyen Terry Eagleton; avukat ve edebiyat eleştirmeni Amerikalı solcu Stanley Fish, post-kolonyalizm üzerine incelemeleri ile tanınan Gayatri Spivak ve Lyublyana Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün üst düzey yöneticilerinden ve Lacancı psikanalizm ile Marksist geleneğin günümüzdeki seçkin takipçilerinden olan Slavoj Zizek ile bir zamanların ünlü İngiliz futbolcusu David Beckham dahil, marjinal yönleri ve görüşleri ile ünlü başkaca düşünür, şair, romancı üzerine eleştirilerine yer verdiği ‘Aykırı Simalar‘ isimli kitabında, BBC’nin düzenlediği Mastermind Bilgi Yarışması programına katılan ve Modern İrlanda Tarihini kendisine özel ilgi alanı olarak seçen bir İrlandalının hikayesini anlatır.

İrlandalıya, yarışmada ilk soru olarak İrlanda’nın ilk kadın Cumhurbaşkanı kimdir? diye sorarlar. İrlandalı anında ‘pas’ der. Arkasından ikinci soru gelir Bir zamanlar bütün ülkeyi egemenliği altına almış olan komşu ada hangisidir? İrlandalı hiç duraksamaz ve yine ‘pas’ der. Büyük kıtlıkta en fazla sıkıntısı çekilen ürün hangisidir? sorusuna İrlandalı, düşünme ge­reksinimi dahi duymadan yine ‘pas’ der. Stüdyodakiler yarışmacıyı hayret içinde ve gülümseyerek izlerken, seyirciler arasından bir İrlandalının sesi duyulur; ‘Onlara hadlerini bildir Mick, hiçbir şey söyleme o piçlere.

Bu hikayeyi anlattıktan sonra Eagleton şunları yazar; ‘18.yüzyılın kırsal kesimi ajitatörlerinin gizli derneklerinden, günümüzün Derry ve Belfeast’ın polis sorgulama merkezlerine kadar olan yerlerde, İrlandalılar, o piçlere hiç bir şey söylememeyi çok iyi öğrenmişlerdir. Öyle olduğu için “Ne söylersen söyle, hiçbir şey söyleme” ilkesi bir İrlanda geleneği olarak ünlenmiştir.

İrlandalı tarihçi James Kelly’nin derlediği ‘Last Words/Son Sözler‘ isimli kitabında anlattığı üzere, İrlandalının susmayacağı ve konuşacağı tek yer ‘idam sehpası’dır.

Yazıp çizen ya da orada burada konuşan kimi aydınların başına gelenleri görünce, aklıma Terry Eagleton’ın anlattığı bu hikaye geldi.

Hem kendilerine ve hem de başkalarına kırmızı çizgiler koyan sığ kafaların; hakikat tekeline sadece kendilerinin sahip olduğunu sanan narsist totaliterlerin; sözde Cumhuriyetçi, sözde Atatürkçü sahtekarların; hiçbir fikri bulunmayan, öyle oldukları için de düşünceleri değil, düşündükleri şeyler olan statüye endeksli eyyamcıların; sağduyusu olmayan, aklı, izanı olmayan, sorgulama yeteneği bulunmayan aymazların; kendilerinden farklı olan, farklı düşünen hemen herkesi yaftalayan düşünce polislerinin; hiç tanımadıkları insanlarla ilgili yalanlar uyduran rezillerin; adamlığı olmayan, vefası olmayan, omurgası olmayan korkakların olduğu bir toplumda, yani Türkiye’de, bizim gibi kelaynak kuşlarının hiçbir soruya yanıt vermemesi, hiçbir konuda düşünce ve görüşlerini açıklamaması, idam cezası kaldırıldığı için idam se­hpasında konuşmak da mümkün olmadığından, ya düşüncelerini ölümlerinden sonra açılmak üzere mektupla açıklamaları, ya da fırsat bulabilirlerse ölmeden hemen önce sözlü olarak yapmaları gereki­yor.

Gerçekten çok, ama çok acı, daha vahimi çok utanç verici.

Oysaki düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, demokratik bir toplumda yaşamsal değerdedir. Zira düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, hem yeni ve farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına olanak sağlar, hem de bireylere farklı düşünceler arasında seçim yapma ve yanısıra kendi düşüncelerinin doğru veya yanlış olduğunu sınama olanağı verir.

Herkesin hazır olda durmak zorunda olduğu ortak bir ideoloji olmadığı, aksine insanların farklı olma, farklı yaşama, farklı düşünme hakkının bulunduğu, her türlü görüş ve düşüncenin ifadesinin doğal olarak serbest olduğu noktasından hareket eden ve bireyi, ulusal hukuk öznesi olmasının yanısıra uluslararası hukuk öznesi olarak kabul eden, Anayasamızın 90/son maddesi ile iç hukukun bir parçası haline gelen İnsan Haklan Evrensel Beyannamesinin 19.maddesi, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin 19.maddesi, Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesinin 10.maddesi ile uluslararası düzeyde,  Anayasamızın 25 ve 26.maddeleri ile de ulusal düzeyde koruma altında olan düşünce ve düşündüklerini ifade etme ve yayma hakkı; Avrupa İnsan Haklan Mahkemesinin ‘Handyside’ kararında işaret ettiği gibi, sadece ‘hoşa giden’ düşünceler için değil, ‘Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden‘ görüşler için geçerlidir.

Aynı şekilde Amerikan Yüksek Mahkemesi’ne göre, ifade özgürlüğünün işlevlerinden birisi ‘tartış­maya, huzursuzluğa yol açması ve hatta insanları kızdırmasıdır.’ Yüksek Mahkeme’ye göre ‘Konuşma hemen her zaman provakatif ve meydan okuyucudur. O önyargılara ve daha önce oluşmuş kanaatlere saldırabilir ve düşünceyi kabul ettirmek için alışıl­madık önemli etkiler doğurabilir. Bu nedenle ve sınırsız olmamakla birlikte, ifade özgürlüğü, sadece kamusal rahatsızlığın, kızgınlığın ve huzursuzluğun ötesinde, ciddi ve somut bir zararın var olduğunun açık ve mevcut tehlikesi gösterilmedikçe, sansür edilemez ve cezalandırılamaz.

Yine 1996 yılında çıkarılan federal yasanın virtual/sanal çocuk pornografisini yasaklayan hüküm­lerini iptal eden kararında Amerikan Yüksek Mahkemesi, ‘sanal çocuk pornografisinin suç olmadığı­na, zira ortada hiçbir kurban bulunmadığına ve bu şekliyle Anayasa ile güvence altına alınmış ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine’ işaret ediyor ve diyor ki; ‘… Devlet, düşünceyi kontrol etmeye veya caiz olmayan amaçlarla yasaları gerekçelendirmeye kalkıştığı zaman, Anayasanın Birinci Ek Maddesi ile getirilen özgürlükler tehlikeye düşmüş demektir. Düşünme hakkı özgürlüğün başıdır ve ifadenin dev­lete karşı korunması gerekir, çünkü düşünme ifadenin başlangıcıdır.

Kendileri gibi düşünmedikleri için başkalarını düşman ilan edenlere, hedef gösterenlere, olur olmaz şekilde yaftalayanlara, bundan tam 155 yıl önce, 1859 yılında yazdığı abidevi eseri ‘Özgürlük Üzerine” isimli kitabında bakın John Stuart Mill nasıl yanıt veriyor: ‘Bir fikrin susturulması, fikri susturulan insandan daha çok insan cinsine, yaşayan nesle olduğu kadar gelecek nesillere karşı da haydutluktur. Şayet bir teki hariç bütün insanlar aynı fikirde olsalar ve yalnız bir kişi muhalif fikirde olsa, nasıl bir şahsın, elinde kuvvet olsa, insanları susturmaya hakkı yoksa insanların da bu tek kişiyi susturmaya daha fazla hakları yoktur.’

Aydınlar elbette düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak açıklayacaklar. Zira aydınlar, çağdaş Arap edebiyatının kurucusu, Orhan Pamuk’tan önce Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk ve tek Müslüman yazar olan Necip Mahfuz’un söylediği gibi: ‘… özgür düşüncenin, modernitenin ve başkaca üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dahilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklı…

Son bir söz. Onu da George Orwell, komünizmle dalgasını geçtiği ‘Hayvan Çiftliği‘ isimli özgün romanının önsözünde söylüyor; ‘Özgürlük, insanlara duymak istemediklerini söyleyebilme hakkıysa eğer, bir anlam ifade eder.

Biz de zaten elinde boyayla önüne gelen herkesi boyayan, yaftalayan düşünce polislerine, yani ‘o piçlere’, hem duymak istemedikleri, hem de hiç anlamadıkları ve asla anlayamayacakları şeyleri söylüyor, başka da bir şey söylemiyoruz!

DENEMELER (XVI)

FARKLI OLMANIN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI!
ERDEMLİ OLMAMANIN, KISKANÇLIĞIN, OMURGASIZLIĞIN VE VEFASIZLIĞIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ!

Yeryüzünde her dert; kendi çaresiyle birlikte doğar!’ MEVLANA

Alain de Botton, Türkçeye ‘Statü Endişesi’ olarak çevrilip yayımlanan özgün adı ‘Status Anxiety’ isimli, hem eğitici, hem düşündürücü, hem de kışkırtıcı kitabında, başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü korkusu, başarısızlığımızın toplum tarafından acımasızca yargılanacağı duygusu, başkalarını aslında değerli bir varlık olduğumuza ikna edemeyeceğimiz kaygısı, sonsuza dek başarılı kişilere buruklukla, kendimize ise utançla bakmaya mahkum edileceğimiz sanrısı gibi, bizi fena halde kedere ve hüzne sürüklenme tehlikesinin içine taşıyan evrensel bir endişeyi, statü endişesini inceler ve şöyle yazar: ‘Bizi yüksek statü arayışına yönelten karşı konulmaz isteğin neler olduğu konusunda yaygın birtakım yargılar vardır: bunlardan ilk akla gelenler para, ün, mevkii, itibar ve iktidar edinme hırsıdır.’

Bu tür hırslarla ilgili olarak Adam Smith, 1759 yılında yazdığı ‘The Theory of Moral Sentiments/Ahlaki Duygular Teorisi’ isimli kitabında şunları söyler: ‘Dünyadaki bütün bu hırgür, bu keşmekeş neye hizmet ediyor? Para hırsıyla canımızı dişimize takmış, zenginlik, iktidar, mükemmellik peşinde koşuyoruz; bu koşunun sonunda bizi ne bekliyor? Doğanın gereklerini mi yerine getirmeye uğraşıyoruz? En yoksul işçinin yevmiyesi bile doğanın gereklerini karşılamaya yeter. Öyleyse daha iyi şartlarda yaşamak adını verdiğimiz o yüce amacın bize nasıl bir yararı var? Şu yararı var: bütün bu koşuşturmanın sonucunda gözlemlendiğimizi, ilgilenildiğimizi, bize sempatiyle, beğeniyle, takdirle bakıldığını hissederiz. Zengin adam servetinin keyfini sürer, çünkü aslında o servet ona dünyanın ilgisini ve beğenisini de beraber getirmektedir. Tam aksine yoksul adam, yoksulluğundan utanç duyar, çünkü o yoksulluk onu insanlığın ilgi alanının dışına itmiştir. Bizimle ilgilenilmediği duygusu, insan doğasının en ateşli isteklerine bile ket vuran bir duygudur. Yoksul adam evden işe, işten eve gidip gelen hiç kimsenin fark etmediği adamdır. Dışarıda kalabalığın içinde yürümesi ya da hiç dışarı çıkmadan kendi evinde yaşaması hiçbir şeyi değiştirmez. Her iki durumda da aynı silikliğin ve görünmezliliğin içindedir. Oysa rütbeli ve haysiyetli adam bütün dünyanın gözleri önündedir. Herkes ona bakar, davranışları kamuoyunun ilgi odağıdır. Her sözü, her hareketi ilgiyle karşılanır.’

Aynı konuda J.J. Rousseau gerçekten okunması gereken ‘İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri Üzerine Konuşma’ adlı kitabına, ‘Biz her ne kadar bağımsız akıllara sahip olduğumuzu düşünsek de, gerçekte kendi gereksinimlerimizin neler olduğunu anlamak konusunda acınacak durumdayız’ diyerek başlar ve şöyle devam eder: ‘Ruhlarımız, tatmin olmak için neye gereksinme duyduklarını ender olarak dile getirirler. Olur da bir şeyler fısıldarlarsa bile, söyledikleri temelsiz ve çelişkilerle doludur. Aklımız, sağlıklı olmak için tam olarak nelere gereksinme duyduğumuzu açık yüreklilikle ifade eden bir bedene sahip değildir. Tam aksine, susadığında şarap isteyen, yatıp dinlenmesi gerektiğinde dans edeceğim diye ısrar eden bir bedendir. Aklımız, bize tatmin olabilmek için neye gereksinim duyduğunu söyleyen dışarıdaki seslerin etkisindedir. İşte! Dışarıdaki bu sesler, ruhlarımızın ender olarak ifade ettiği bize ait fısıltıları ezer geçer, önceliklerimizi belirlemek adını verdiğimiz o çok yorucu işin üstesinden gelmeye çalışırken bizim dikkatimizi dağıtır.’

Gerek yukarıda bir bölümünü sunduğum eserinde, gerekse siyasal toplumun oluşmasından önceki ‘tabii hal’ durumunu anlatan ‘Sosyal Sözleşme’ isimli kitabında; ‘yaratanın elinden çıkan her şey iyidir, her şey insanın elinde yozlaşır’ ilkesinden yola çıkan Rousseau, insanlar arasında kurulmuş olan ilişkilerin adaletsizliğini ortaya koymaya çalışır. Pek de adil olmayan bir dünyada, mutluluğa ulaşamayan pek çok insan gibi, hayal gücünü seferber ederek gönlüne göre kurduğu pastoral ve romantik bir dünyaya bizi yaklaştıracak ilkeler sunar.

Rousseau, insanlık tarihini, barbarlıktan uygarlığa doğru ilerleyen ve gelişen bir tarih olarak okumaz. Aksine, insanlık tarihini, uygarlıktan barbarlığa doğru giden bir süreç olarak okur. Bu biçimde okuduğu için de, başlangıçta gerçekten gereksinim duyduğu şeyleri içtenlikle ifade ve talep eden insanların, giderek kendisine yabancı şeyleri talep eden, başkasının yaşamlarına kıskançlıkla bakan insanlar olup çıktıklarını ileri sürer.

Rousseau’nun görüşlerinin geçmişte yaşananlarla ne ölçüde bağdaştığı, ne ölçüde insanlık tarihinin ahlaki, sosyal ve maddi gerçeklerine uygun düştüğü tartışılabilir ve hatta Rousseau’nun romantik düşünceleri, moderniteye kin besleyen pastoral bir filozofun hayalleri, varsayımları ve uçuklukları olarak da kabul edilebilir.

Rousseau gibi İsviçreli olan Alain de Botton da, bu konuda Rousseau’dan pek farklı düşünmez. Ona biraz da hak verircesine, insanlık tarihinden bir örnek vererek, bize Kuzey Amerikadaki Kızılderililerin öyküsünü şu şekilde anlatır; ‘On altıncı yüzyılda Amerikadaki yerlilerin yaşamını ele alan kayıtlar, Kızılderililerin maddi açıdan son derece basit, yalın, ancak manevi yönden doyurucu bir yaşamları olduğunu gösteriyor. Bu kayıtlara göre, küçük kabileler halinde ve iç içe yaşayan Kızılderililer, eşitlikçi, dindar, oyunbaz ve savaşçıydı. Para ile pek işleri olmayan, bireysel olarak çok az mal mülk sahibi olan Kızılderililer, meyve yiyerek, avlanarak besleniyorlar, çadırlarda yatıyorlar, hep aynı şeyleri giyiyorlar, aynı ayakkabıları kullanıyorlardı. Kabile şefinin durumu da kabilenin diğer üyelerininkinden pek farklı değildi. Ne var ki, bu basit, bu yalın, bu maddi her türlü olanaktan ve yaşam için gerekli kolaylıktan yoksun ortamda, son derece doyurucu ve mutlu bir yaşam sürüyorlardı. Kıtanın keşfi ve beyaz adamların kıtaya gelmeleri sonrasında, Kızılderililerin yaşamlarında ve statü sistemlerinde olağanüstü değişiklikler oldu. Avrupalı tüccarlarla, teknolojiyle, Avrupa sanayinin ürettiği lüks mallarla, silahla, mücevherle, alkolle tanışan Kızılderililerin, kendileri, yaşamları ve tüketim alışkanlıkları esaslı biçimde değişmeye başladı. O güne kadar değer verdikleri bilgeliğin, doğanın kurallarına bağlı basit ama doyurucu yaşamın, kendilerini korumak ve avlanmak için kullandıkları yayın, okun, mızrağın yerini, Avrupalı tüccarların getirdiği gümüş küpeler, bakır ve pirinç bilezikler, Venedik camından yapılmış kolyeler, aynalar, ipekli dokumalar, ketenden yapılmış üzeri işlemeli elbiseler, içkiler, barut, tüfek, tabanca ve bunlara sahip olma hırsı aldı. Ne var ki, tutkuyla istedikleri bütün bunlara sahip olmak, Kızılderilileri daha mutlu yapmadı. Avrupalı tüccarların getirdikleri şeylere sahip olabilmek için daha çok çalışmaya başlayan, daha çok geyik, daha çok tilki, daha çok yılan öldüren Kızılderililerin sonu yozlaşma, kendi öz değerlerini yitirme, intihar, alkolizm ve mutsuzluk oldu. Kabileler parçalandı. Bölünen kabileler Avrupa mallarını paylaşmak için birbirleriyle savaşmaya başladı. Kızılderililere, Avrupa’nın lüks tüketiminden, modernliğin boyalı dış görünüşünden kendilerini kurtarıp, kabilelerinin alçak gönüllü hazlarına, boş kanyonların şafak ve akşam vakitlerindeki ışıklarına, rüzgarın, yağmurun sesine ve kendi iç seslerine geri dönmeleri yönünde yapılan çağrılar etkili olmadı ve sonuçta bütün bir ırk, bütün bir kültür, otantik değeri olan bir uygarlık yok oldu.’

Alain de Botton’un da işaret ettiği üzere, yaşam, bir endişeyi terk edip ötekine koştuğumuz, bir arzudan sıyrılıp kendimizi bir başka arzunun kollarında bulduğumuz bir süreçtir. Bu sözler elbette, endişelerimizi yenmekle uğraşmamamız, arzularımızı hiçbir biçimde tatmin etmeye yönelmememiz anlamına gelmemelidir. Ama herhalde, yetişkin insanlar olarak şunların da bilincine varmış olmamız gerekir; arzuladığımız bütün bu hedefler, bir kez başarılı olduktan sonra durup dinlenebileceğimizi söyler bize.

Sadece söylemez, bunu vaat de eder. Ama bu vaatler çoğu zaman yerine gelmez. Veya bizim kendi hırslarımız buna imkan vermez.

‘Satın aldığımız ev, araba, markalı giysiler, aksesuarlar, takılar, sahip olduğumuz diğer bütün şeyler gibi, yaşamamızın maddi arka planında eriyip gider ve bir süre sonra onun varlığı fark edilmez olur’ diyor Alain de Botton ve devam ediyor; ‘bize asıl gerekli olan, bizim üzerimizde asıl etkili olan/olması gereken duygusal doyumlardır. Araçların, eşyaların en zarifi ve en donanımlısı bile bize; sevginin, aşkın, dostluğun, arkadaşlığın, aile huzurunun ve sıcaklığının, çocuklarımızın varlığının, onların sağlıklı ve güvende oluşunun yaşattığı doyumu sağlayamaz, bir kavganın veya ayrılığın yarattığı hüsrana çare olamaz. Sahip olamadığımız mal, mülk, mevkii ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyorsak eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur.’

Hangi mesleğin sahibi olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, kariyer eğrisi yükselen, rekabetçi yönü gelişmiş bulunan, bir çok yönüyle başkalarından farklı olan her insan bu tür kıskançlıkların muhatabı olmuştur. Henüz olmadıysa, gelecekte bir gün olacaktır. Hele insan malzemesi çok da iyi olmayan, hemen her alanda ortalama insanların bulunduğu, özel sektörde olsun, resmi ve kamusal alanda olsun, liyakatten, hak etmekten daha çok kayırmacılığın, ideolojik özelliklerin tercih edildiği Türkiye’de, daha henüz kıskanılmadı ise, bir gün mutlaka kıskanılacak, yalnız kalacak ve hatta pek çok yerden kovulacaktır.

Hayat insanlara, bazı insanları hediye olarak sunar. Arkadaşlarımız, dostlarımız bize hediye olarak verilmiştir. Onların değerini bilmemiz gerekir. Hayat bazı insanları ise ders olarak verir bize. Hepimizin hayatında hediye olarak verilmiş arkadaş ve dostlar olduğu gibi, ders olarak verilmiş insanlar da vardır. O nedenle hediye olarak verilmiş olanların değerini bilmemiz, onlara karşı vefalı olmamız gerekir. Ders olarak verilmiş olanlardan ise, hem kendimizi sakınmalı, hem de onlardan gerekli dersleri almalıyız. Ders alabilirsek eğer, iyi örneklerden daha ziyade kötü örnekler yarar sağlar bize.

‘Mezarlıklarda dolaşırken, kitabelere göz gezdirdim. Her kitabe, o taşın altında yatan insanın namusuna, şerefine, haysiyetine şehadet eden ebedi bir kefalet senedi gibidir. Hepsi de ya manzum ya mensur bir lisanla size, üzerine dikildikleri ölüyü şöyle tarif ederler: Benim altımda, bütün ömrünü iyilik ederek geçirmiş, hayatında tek kalp kırmamış, tek fenalık yapmamış, vatanına, milletine, ailesine, dostlarına, ömrünü, kalbini ve kesesini cömertçe harcamış eşsiz bir insan yatmaktadır!

Kelimeler, cümleler, ifadeler değişebilir; fakat değişmeyen tek şey, mezar taşının iddiasıdır.

Mezar taşı, her cenazenin, beşeri günahlardan beraatını isteyen ezeli ve ebedi bir avukat gibidir. Bir vatan haininin, bir ana katilinin, bir ocak kundakçısını, bir kasa, bir namus, bir şeref hırsızının, bir kan ayyaşının mezarına dikilen taş bile, ebedi vekaletini üzerine aldığı ölüye tek leke sürdürmemek isteyen bir avukat kesilir. Bunun içindir ki, bir baba katilinin mezarında şu cümleyi okursanız, hiç şaşırmayın!

“Burada, karıncayı incitmekten çekinerek yaşamış bir insan yatmaktadır!”

Bir mezar başında, gaddaresini en haksız cinayetin kanıyla lekelemiş olan bir katile bile hüsnü şehadet eden cemiyet, yaşayan en büyük kıymetin önünde bile boyun eğmek istemez. Ve en sefil bir ölüden bile kıskanmadığı sevgiyi, en üstün diriden esirger, çünkü ölü kıskanılmayan yegane insandır.

Biz ölüyü, bütün davalarından, bütün ihtiyaçlarından, bütün menfaatlerinden, ihtiraslarından, arzularından istifa etmiş bir insan olduğu için severiz; dirisine düşman olduğumuz bir insanın ölüsüne yanmamız bundandır.

Bu hakikati düşününce, körün öldükten sonra niçin ‘badem gözlü’ olduğunu kestirebilmek de güç değildir!

Şimdi; birçok kıymetlerin, ölümlerinden sonra bilinmesinin sırrını da kavramaya yaklaşmış sayılabiliriz.

Sanır mısınız ki, dünya Shakespeare’in kıymetini tanımakta yüz elli yıl, Mozart’ın dehasını kavramakta yarım asır, ve Puşkin’in kadrini bilmekte tam bir asır geç kalmakla çok masum bir
gaflet göstermiştir?

Hayır … Kurnaz beşeriyetin zekası , bu kıymetleri, yaşadıkları devirlerde kavrayabilmek kabiliyetinden mahrum değildi. Ve bence insanlar, o kıymetleri anlayamamış görünmekle, hasetlerini örtbas eden adi bir hileye sapmışlardır. Şimdi tanımaları ise, ‘ölüleri kıskanmayışlarındandır.’

Bu hasetten doğan inkarın misallerini kendi tarihimizde de kolaylıkla bulabilirsiniz: Hayatlarında iken gördükleri umumi lakaydinin, umumi alakasızlığın, umumi nankörlüğün ve inkarın acısını kan kusarak çekmiş nice kıymetler, nice şöhretler var ki, bugün, mezarları başında insana ölümü sevdirebilecek kadar parlak ihtifaller yapılıyor.

Bugün hor gördüğümüz nice nice kıymetler var ki, yarın mezarları başında gözyaşı dökeceğiz. Ve onların birer ‘kıymet’ olduklarını itiraf edebilmek için, ölmelerini beklemekteyiz. Çünkü yaşadıkları sıralarda onlara bu kıymeti vermemize, kıskançlığımız manidir.
(…)
Görülüyor ki insanları haklarına kavuşturan en adil hakim ölümdür. Ve artık inanabiliriz ki, layık olduğumuz alakayı, kıymeti, itibarı, şerefi, saygıyı ve sevgiyi kazanarak yaşayabilmemiz için, başvurabileceğimiz tek çare vardır: ‘Ölmek!’
(…)
Yukarıda yer verdiğim bu satırlar Latife Hanım’a (Uşşaki) ait. İpek Çalışlar tarafından yazılan ‘Latife Hanım’ isimli otobiyografik eserde yer alıyor bu sözler. Latife Hanım bu satırları Ahmet Ağaoğlu’nun ölümü üzerine yazmış.

Bir gün gelecek hepimiz öleceğiz. Ama kıskanılmamak için ölmeye gerek yok. Aksine inadına yaşamak gerekir.

Hayat elbette ciddi bir şeydir ve mutlaka ciddiye alınmalıdır. Ama hayatı her zaman çok fazla ciddiye de almamak gerekir. Zira hayat, ciddi olduğundan daha çok, bir şakadır, bir fıkradır. Mark Twain da onu söylüyor zaten ‘Hayat seni güldürmüyor ise, espriyi anlamamışsın demektir.’

Evet, bazı zamanlar espriyi anlayamıyoruz. Biraz daha büyüyelim hele, o zaman anlarız herhalde!

Bir de hediyesi var bu yazının. Bir şiir. Alfred Tennyson’a ait;

Gelin dostlarım,
Henüz vakit çok geç değil,
Yeni bir dünya arayalım,
Bunun için gün batımına kadar uzanalım.
Gücümüz yetmese de,
Yeri göğü sarsmaya,
Yine de sahibiz gerekli cesarete ve isteğe.
Zaman ve kader bizi zayıflatsa da,
İrademiz yeterlidir,
Çabalamaya, aramaya, bulmaya
Ve asla pes etmemeye.

DENEMELER (XV)

KENDİNİ BİL!

Yol almaya değil, yol olmaya çalış

“Mal mülk edinmekten, şan ve şöhreti önemsemekten utanmıyorsunuz, ama ruhunuzla ilgilenmekten kaçınıyorsunuz.”

Bu sözler, arkasında yazılı hiçbir şey bırakmadığı halde 2500 yıldır insanlara yol gösteren bilge Sokrates’e ait. Ünlü savunmasında söylüyor bunları.

Michel Foucault’nun “Benlik Teknolojileri” isimli eserinde ifade ettiği üzere, insanın ruhu ile ilgilenmesi, yaşam felsefesinin iki temel ilkesini içerir: Bunlardan birincisi “kendine dikkat etmek/kendine özen göstermek”, ikincisi ise “kendini bilmek/kendini tanımak” ile ilgilidir. Bu iki ilkeden insanın kendisine özen göstermesini, ilgi göstermesini emreden “kendine dikkat etmek/kendine özen göstermek” ilkesi, bir tefekkürden daha çok bir eylem, bir teknik olan “kendini bil/kendini tanı” ilkesine anlam ve işlerlik kazandırır.

Her iki ilke de “ben’in inşası” ile ilgilidir. Çok daha sonraları Hıristiyanlık öğretisi tarafından uygulanan nefsin köreltilmesi, dünyevi arzulardan kurtulmak için tefekküre dalmak, ruhani yöneticilere mutlak itaat etmek, kefaret süresinin sonunda günah çıkarmaya hazırlık olarak vicdanı sorgulamak gibi öz-inceleme tekniklerinin tarihi, insancıl bir öz-çözümleme kavramı geliştirmiş olan Stoacı felsefeye kadar uzanır.

‘Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu/Kendini tanıyan Rabbini tanır’ diyen Hadis-i Şerif’te ifade edildiği üzere, “kendini bil/kendini tanı”’ ilkesinin İslami öğretide de özel bir yeri ve anlamı vardır. Yunus Emre’nin ‘İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Ya nice okumaktır’ dizeleriyle ifade ettiği “kendini bilmek/kendini tanımak” ilkesi, İslam tasavvufunun da özüdür.

İslam tasavvufunun diğer bir büyüğü Mevlana ‘Canın da bir can var, o canı ara … / Beden dağında bir mücevher var, / O mücevherin madenini ara … / A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara; / Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.’ demekle de aynı şeyi söylüyor. Yani kendini tanıdıkça, kendini bildikçe, içindeki değerleri anladıkça ve keşfettikçe gerçek anlamda insan olursun diyor.

Gerek tasavvuf anlayışının, gerekse Stoacı felsefenin uyguladığı bu tekniklerin amacı, kişinin bu dünyanın gerçekleriyle daha etkili biçimde baş edebilmesini sağlamaktır. Diğer bir deyişle amaç, insanın kendisini öteki dünyaya değil, bu dünyaya hazırlamasıdır. Yani insanın sağlıklı, düzenli ve ahlaklı yaşamın erdemlerini kavraması, benliklerinin efendisi olmanın bir yolu olarak sükutu ve dinleme sanatını öğrenmesidir.

“Alkibiades I” isimli eserinde Platon, bilge Sokrates’in henüz kamusal ve siyasal yaşamına başlamak üzere olan, halkın önünde konuşmayı ve sitede dilediği her şeyi yapabilecek güçte olmayı isteyen genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki kamusal yaşamın sorumluluklarına hazırlamak için ona “kendine dikkat etme/kendine özen gösterme” ve “kendini bilme/kendini tanıma” tekniklerini öğretişini anlatır.

Yazılış tarihi kesin olarak belli olmayan, sanal bir Platonik diyalog olması da olası olan “Alkibiades I” diyalogunun temeli, tüm Platoncu felsefenin de çıkış noktasını oluşturan “kendine dikkat etme/kendine özen gösterme” ve “kendini bilme/kendini tanıma” ilkelerine dayanır.

Çok uzun olan bu diyalogun önemli bir kısmı aşağıdaki gibidir.

Sokrates: Kendisinin ne olduğunu bilmek kolay bir şey midir? Ve o “kendini bil” yazısını Delphi tapınağına yazan insanı ciddiye almamalı mıyız? Yoksa kendini bilmek herkesin elinde olmayan güç bir şey midir?
Alkibiades: Kendini bilmenin herkesin elinde olduğunu çok kere düşündüm, ama bunun çok zor bir şey olduğunu da düşündüm.
Sokrates: Zor olsun, kolay olsun, başka bir yol yok. Kendimizi bilirsek, kendimizle nasıl ilgilenebileceğimizi de biliriz. Bu bilgi olmazsa, kendimizle ilgilenmek mümkün olmaz.
Alkibiades: Doğru.
Sokrates: Kendi varlığımız nedir? Bunu nasıl bulabiliriz? Bunu bulursak ne olduğumuzu da biliriz, ama eğer onu bulmazsak, ne olduğumuzu asla bulamayız.
Alkibiades: Haklısın.
Sokrates: Başkalarına ait olan şeyleri bilmez isek, şehre ait şeyleri de bilemeyiz.
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Böyle bir adam şehir işlerini idare eden bir adam olamaz.
Alkibiades: Olamaz.
Sokrates: Ne yaptığını bile bilmez.
Alkibiades: Evet, bilmez.
Sokrates: Bilmeyen yanılmaz mı?
Alkibiades: Elbette yanılır.
Sokrates: Yanılınca da hem kendine, hem de şehre kötü davranmaz mı?
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Kötü davranınca mutsuz olmaz mı?
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Peki ya ilişki kurduğu, birlikte olduğu kimseler?
Alkibiades: Onlar da mutsuz olur.
Sokrates: Öyleyse, bilge ve iyi olmadıkça kimse mutlu olamaz.
Alkibiades: Evet kimse olamaz.
Sokrates: Demek ki kötü insanlar mutsuzdur.
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Mutlu olmak için, şehirlerin, ne duvarlara, ne üç sıra küreklilere, ne tersanelere, ne de nüfusa ve geniş arazilere ihtiyacı vardır. Gerekli olan şey erdemdir, öyle değil mi?
Alkibiades: Evet öyle.
Sokrates: O halde şehir işlerini iyi görmek istiyorsan, şehirlilere erdem aşılamalısın.
Alkibiades: Kuşkusuz.
Sokrates: Peki, kişi kendinde olmayan bir şeyi başkasına verebilir mi?
Alkibiades: Nasıl verebilir ki?
Sokrates: Öyleyse önce sen erdem edinmelisin; bu, yalnız kendinle ve kendine ait şeylerle değil, fakat aynı zamanda, şehirle ve şehre ait şeylerle de ilgilenmen demektir, zira onları idare etmek isteyen kişiye bu gerekir.
Alkibiades: Doğru söylüyorsun.
Sokrates: Eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlığa ve kötülüğe yönelir. Karanlıkta olursan, kendinle ilgili olarak cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki, yapacağın iş de kötülük olur.
Alkibiades: Öyle olur.
Sokrates: Bir şehirde erdem yoksa kötülükler önlenemez.
Alkibiades: Kuşkusuz.
Sokrates: Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir.

Yani tam da şairin dediği gibi;

‘Çünkü her şey bu yoldur
Bu yol hayat yoludur
Ve bu yoldan geçerek
Cümle gülzare gelir’

Bu yol erdem yoludur, erdemin yoludur, erdemli olmanın ve olanın yoludur.

Erdem yok ise eğer, vefa yok ise eğer, gerisi ve berisi boştur.

Tüm iktidar sahiplerine ve de iktidara talip olanlara duyurulur!

DENEMELER (XIV)

CUMARTESİNİZ GÜZEL OLSUN!

Müzik çalıyor kafamın içinde. Tekrar yeniden çalıyor … Asla sonu gelmeden …’ Carole King

Sevdiğim, değer verdiğim arkadaşlarıma, misafir gittiğim tanıdıklara, beni hatırlasınlar, güzel hatırlasınlar diye kitap, ya da müzik cd’si alırım. Dün beni ziyarete gelen değerli meslektaşım ve arkadaşım Egemen Tomak da böyle düşünmüş olacak ki, bana hediye olarak bir kitap getirdi. ‘Müzikofili-Müzik ve Beyin Öyküleri’ Kitabın yazarı Oliver Sacks. Kitap, nörolog olan Sacks’ın meslek hayatında karşılaştığı vaka öykülerinin derlemesinden oluşuyor. Kitapta toplanan vakaların ortak özelliği, geçirdikleri hastalık veya kazalar sonrasında insanların müziğe karşı geliştirdikleri yakın ilgi ve duyarlılık.

Gece yatmadan önce, kaynakçası ve diziniyle birlikte 381 sayfadan oluşan kitabın 50 sayfasını okudum. Sanırım okuduklarımın etkisinden olacak, bütün gece müzik dolu rüyalar gördüm. Sabah saat beşte Alexander Borodin’in ‘Prens İgor’ isimli eserinin melodisiyle uyandım. Kendimi biraz toplayınca, rüyamda en son dinlediğim parçanın ‘Prens İgor’ olduğunu anımsadım.

Güneş daha doğmamıştı. Yattığım odanın penceresini açtım. Dışarıda güzel, açık bir hava vardı. Yıldızlar görünüyordu uzakta. Dünkü yağmurlu havadan eser yoktu. Gökyüzünün rengi, ‘Andrey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe’ gibiydi. Gece mavisiydi yani. Ama yine de Orhan Veli’nin söylediği gibi bir şey vardı havada. Yani ‘İçkiye benzer bir şey var bu havalarda; / Kötü ediyor insanı, kötü. / Hele bir de gariplik oldu mu serde, / Sevdiğin başka yerde, / Sen başka yerde…’

Pencereden içeriye, odama, serin ve taze hava girdi. Derin bir nefes aldım. Dışarıda hiç kimseler yoktu. Uzaktan köpek havlamaları geliyordu. Başkaca herhangi bir ses ve nefes duyulmuyordu. Her taraf sessiz ve çok sakindi. Kendime bir sabah kahvesi yaptım. Çalışma masama oturdum. Sonra interneti açtım. YouTube’dan ‘Prens İgor’u buldum. Başka hiçbir şeyle uğraşmadan müziğin sesine yoğunlaştım ve parça bitene kadar oturduğum yerden hiç kalkmadım.

Üzerimde sabahın sakinliği, dinginliği vardı. Ama boğaları dahi dinledikleri zaman sakinleştiren klasik müzik, beni daha da sakinleştirdi. ‘Prens İgor’ beni aldı yıllar, yıllar öncesine, 1960’lı yıllara götürdü.

1960 yılında, kolejde hazırlık sınıfı öğrencisi iken, müzik hocamız Cevat Cangatin, her dersin son 15 dakikasında bize klasik müzik dinletirdi. Mozart’ı, Bach’ı, Çaykovski’yi, Beethoven’i, Chopin’i, Ravel’i, Vivaldi’yi, Borodin’i, Schumann’ı, Stravinsky,’i, Debussy’i ve diğerlerini daha o yıllarda dinlemeye başlamıştık. Çok sesli müziğe kulağım alışkın olmadığı için, önceleri yadırgadığım bu müziğin giderek sevdalısı oldum. ‘Prens İgor’u da ilk kez o zaman dinlemiştim.

Müzik dersimizin olduğu gün Cumartesi günüydü. O yıllarda Cumartesi günleri yarım gündü. Hafta sonu tatili Cumartesi günü saat birde başlardı. Bundan olacak benim en çok sevdiğim gün, hem o yıllarda, hem de sonraki yıllarda ve halen Cumartesi günüdür. Yatılı okuduğum için Cumartesi günleri evci çıkardık. Yatılı okuyan öğrenciler için evci çıkmak, özgür olmak demektir. Ondan olacak, o zamandan beri Cumartesi günü, benim özgürlük günümdür. Bugün de günlerden Cumartesi. Yani bugün ben özgürüm.

Müzikle başladım, müzikle devam edeyim. Orta ikinci veya üçüncü sınıfta hayatımıza caz girdi. Afrika’dan getirilen kölelerin, Amerika’nın pamuk tarlalarında ve demiryollarında çalışırken söyledikleri şarkılardan doğan, o nedenle siyahların müziği, yani etnik müzik olan caz, bizi hüznün arkadaşlığı ile tanıştırdı. Sadece hüznün arkadaşlığıyla değil, isyanla da buluşturdu bizi. Zira caz olsun, onun kardeşi blues olsun, eğlence değildir, hüzündür, Attila İlhan’ın ‘aslolan hüzündür’ dediği şeydir yani. ‘Melali tanımayan nesle aşina değiliz’ diyor Ahmet Haşim. Caz ‘melal’dir, yani ‘hüzün’dür.’ Biz onunla büyüdük ve elbette onu tanımayanlara aşina değiliz. Caz, kurulu düzene, bu düzenin haksızlıklarına, sömürüsüne yönelik bir isyan, bir itirazdır; geleneklere yönelik bir eleştiridir; acının, hüznün, yalnızlığın çığlığıdır.

Bu itirazın, isyanın, eleştirinin, hüznün, acının, yalnızlığın en güçlü sesleri ise; Art Blake, Billie Holiday, Charlie Parker, Dizzy Gillespie, Ella Fitzgerald, Duke Ellington, Glenn Miller, Sarah Vaughan, Louis Armstrong, Nat King Cole’dur. Bunlar bizim de vazgeçilmezlerimiz idi. Zevkle dinlerdik hepsini. Sadece dinlemekle kalmadık, hem yaşımızın, hem de cazın, caz felsefesinin etkisiyle, evde de, okulda da, mahallede de isyankar ve itirazcı olduk.

Eteklerin kısaldığı, saçların, favorilerin uzadığı, blucinlerin, loaferlerin çoğaldığı o yıllarda, dinlediğimiz ve sevdiğimiz, Amerikalıların ‘The Woice/Ses’ diye isimlendirdikleri Frank Sinatra’nın ‘I did it my way / Yolumu Kendim Yaptım’ isimli şarkısı, bana da hayat yolunda ‘kendi yolumu kendim yapmam’ gerektiği konusunda rehber olmuştur hep. Şöyle diyordu Sinatra; ‘For what is a man, what has he got? / Bir adam ne ise o mudur? / If not himself, then he has naught. / Eğer değilse, o zaman o hiçbir şey değildir. / To say the things he truly feels / Söyledikleri gerçekten hissettikleri ise, /and not the words of one who kneels / ve birisinin diz çökerek söylediği sözcükler değil ise, / The record shows I took the blows and did it my way! / Kayıtlar rüzgâra kapıldığımı ve kendi yolumu kendimin yaptığımı gösterir! / Yes, it was my way / Evet, bu benim yolumdu.’

Hüzünlü, boğuk sesiyle bizi büyüleyen Louis Armstrong’un ‘What a Wonderful World / Ne Harikulade Bir Dünya’ isimli şarkısı, tıpkı Nazım Hikmet’in ‘Fevkalade memnunum dünyaya geldiğime / Ağaçlarını, çiçeklerini ve insanlarını seviyorum’ dizesi gibi, hayatı ve herhalde Tanrı’nın yarattığı en güzel eser olan dünyayı sevdirdi bize. Bizi çok etkileyen o uzunçalarında Louis Armstrong şunları söylüyordu; ‘I see trees of green, red roses too, / Ağaçların yeşilini, kırmızı gülleri de görüyorum / I see them bloom for me and you, / Onların benim ve senin için çiçek açtıklarını görüyorum / And I think to myself what a wonderful world / Ve kendi kendime ne harikulade bir dünya diye düşünüyorum’

Sonra Beatles. Liverpoollu dört gençten oluşan, müzikte devrim yaratan bu çılgın, bu asi, bu isyancı grubun seslendirdiği bütün parçalar, ama herhalde en çok şimdi artık klasikleşmiş olan ‘Yesterday’, yani ‘Dün’ isimli parça dilimizden hiç düşmezdi: ‘Yesterday, all my troubles seemed so far away / Dün, sorunlarım çok uzak görünüyordu / Now it looks as though they’re here to stay / Şimdi kalmak için bura dalarmış gibi görünüyor / Oh, I believe in yesterday / Oh, düne inanıyorum / Suddenly, I’m not half the man I used to be / Birdenbire, eskiden olduğum kişinin yarısı bile değilim / There’s a shadow hanging over me / Üzerimde asılı kalan bir gölge var / Oh, yesterday came suddenly / Oh, dün aniden geldi / Why she had to go I don’t know, she wouldn’t say / Neden gitmek zorundaydı bilmiyorum, söylemedi / I said something wrong, now I long for yesterday / Yanlış bir şey söyledim, şimdi dünü iple çekiyorum.’

Ve blues, ve rock ve elbette Elvis Presley. Elvis Presley’i her dinlediğimde, onun o güzel sesi, yumuşacık yorumu beni bulunduğum mekandan ve zamandan alır, başka başka mekanlara, zamanlara götürür. İlk gençlik yıllarıma taşır beni. Belleğime kazınmış o güzel şarkısı ‘Love Me Tender/Beni Yumuşacık Sev’ çalmaya başlar hemen; ‘Love me tender, / Love me sweet, / Never let me go. / You have made my life complete, / And I love you so. / Love me tender, / Love me true, / All my dreams fulfilled. / For my darling I love you, / And I always will. / Love me tender, / Love me long, / Take me to your heart. / For its there that I belong, / And will never part. / Love me tender, / Love me dear, / Tell me you are mine. / I’ll be yours through all the years, / Till the end of time. / When at last my dreams come true / Darling this I know / Happiness will follow you / Everywhere you go.2

Yani; ‘Beni yumuşacık sev/ Beni yumuşacık sev/ Beni tatlı sev/ Gitmeme asla izin verme / Sen hayatımı tamamladın / Ve seni bu yüzden seviyorum / Beni yumuşacık sev / Beni sev gerçekten / Bütün hayallerim gerçekleşti / Sevgilim, seni seviyorum / Ve her zaman seveceğim / Beni yumuşacık sev / Beni uzun süre sev/ Beni kalbine götür/ Ait olduğum yer orası olduğu için/ Ve asla ayrılmayacağız / Beni yumuşacık sev / Beni içten sev / Benim olduğunu söyle / Ben yıllar boyu senin olacağım / Zaman sona erinceye kadar / En sonunda hayallerim gerçek olduğunda / Sevgilim benim bildiğim bu / Mutluluk seni takip edecek / Senin gittiğin her yere gidecek.’

Okulun caz, blues, rock, pop müzik icra eden çok başarılı bir orkestrası vardı. Orkestranın solisti, şimdi Ankara Barosu’na kayıtlı olarak avukatlık yapan, okulun ilk mezunlarından olan Bülent Yentür’dü. Bülent Abi, aynı zamanda okulun futbol takımının da kaptanıydı. Hem müzikte, hem de futbol ve basketbolda son derece başarılı olan Bülent Abi çoğumuzun idolüydü.

Ve elbette bizim olan, bizden olan, ruhumuza, yüreğimize dokunan, duygularımıza tercüman olan Türk Sanat Musikisi. Yaralı, ağır yaralı şarkılar, bizim şarkılarımız. O zamanlar da severdim, şimdi de çok severim. Zaman zaman da söylerim. Rahmetli annem ‘sesin güzel olsun diye sana bebekliğinde kız memesi emzirdim’ derdi. Belki ondan olacak sesim güzeldir. Okulun Türk Sanat Musikisi ve Halk Musikisi koroların daydım. Solo da yaptım. İçinde ismimin de geçtiği, sözleri ve bestesi Ahmet Mithat Efendi’ye ait olan ‘Meftunun oldum ey veçh-i Ahsen/Vazgeçmem artık bir lahza senden’ isimli kürdîlihicazkâr şarkı, Zeki Müren’in ‘Gözlerinin içine başka hayal girmesin/ Bana ait çizgiler dikkat et silinmesin’ isimli ‘Beklenen Şarkısı’ hala en gözde şarkılarımdır.

Ve türkülerimiz. Buram buram Anadolu, Anadolu insanı kokan, halk kokan türkülerimiz. Yaşar Kemal’in derlediği ağıtlar. Anaya yakılan, evlada yakılan, sevgiliye yakılan ağıtlar. ‘Bir yiğit gurbete çıksa / Gör başına neler gelir / Merd’in, sılayı andıkça / Yaş gözüne dolar gelir’ ya da ‘İncecikten bir kar yağar, / Tozar Elif Elif deyi / Deli gönül abdal olmu / Gezer Elif Elif deyi’ diyen Karacaoğlan. ‘Huma kuşu yere düştü ölmedi, düştü ölmedi / Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı / Dedim yare gidem nasip olmadı / Ağlama gözlerim Mevla Kerim’dir’ diyen Pir Sultan Abdal. ‘Ben yürürem yane yane, Aşk boyadı beni kane / Ne akilem ne Divane, Gel gör beni aşk neyledi’ diyen Yunus Emre. O boğuk, o buğulu, o acılı sesiyle ‘Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece / Bilmiyorum ne haldeyim / Gidiyorum gündüz gece’ diyen Aşık Veysel. Her biri ayrı güzelliktedir. Her birinde ‘bir ben vardır … benden içeri.’

Müzik, ‘kelimelerden, yani şiirlerden daha kifayetli’dir. İnsanı terbiye eder, dinlendirir, sakinleştirir, yüreğini yumuşatır, ‘şiir gibi kibarlaştırır’ insanı. Müzik güzel şeydir velhasıl. İnsanı hemen ele geçiren, anılar, imgeler dünyasına alıp götüren ilahi bir şeydir. Belki de insanın doğadan esinlenerek yaptığı en güzel şeydir. John Keats’in dediği gibi bir şeydir. Yani ‘tatlıdır çalınan ezgiler; fakat hiç duyulmayanlar daha tatlıdır.’ Ben duyulmuş olanları paylaştım sizinle. Dilerim hep birlikte, daha henüz duyulmayan, ‘daha tatlı’ olanları dinleriz gelecekte. En güzel müzik daha henüz yapılmamıştır zira ve ‘gelecek uzun sürer’ nasıl olsa.

Cumartesiniz müzikli olsun, Cumartesiniz güzel olsun!

DENEMELER (XIII)

KÖTÜLÜĞÜ ÖĞRENMEMEK!

Radyosu açıktı. Öylece uzandı yatağına. Müzik dinlerken uyuyup kalmıştı. Sabah uyandığında, en son dinlediği parçanın Bryan Ferry’nin ‘Kiss and Tell’ adlı şarkısı olduğu aklına geldi. Bir de gece rüyasında, kırda yürürken başına defneden bir taç konulduğunu hatırladı. Goethe’nin, İtalyan şair Torquato Tasso’nun hayatını konu alan aynı isimli oyununda ‘Her nerede bir defne tacı görseniz bilin ki / Mutluluktan çok kederin bir işaretidir bu’ dediği aklına geldi. Kederli bir gün mü yaşayacağım acaba diye endişelendi. Bu endişeyi aklından hemen kovdu. Kırlar beni çağırıyor, gitmemek olmaz diyerek sabah erken saatte evden çıktı. Evinin yakınındaki kır bahçesine gitti. Bahçedeki ağaçların altındaki banklardan birisine oturdu, sabah kahvesini içti.

Bahçede ondan başka oturan hiç kimseler yoktu. Sonbahar daha ağaçlara ve çimenlere gelmemişti. Ondan olacak ağaçlar da, çimenler de yemyeşildi. Çevrede çeşit çeşit ağaçlar vardı. Uzaktan kavak ağaçları görünüyordu. Kavak ağaçlarını çocukluğundan beri çok severdi. Küçükken anne dedesinin evinin bahçesine diktiği kavak, onunla beraber büyümüştü. O kavak ağacının altında, adeta bir cam kırığı gibi kalan çocukluğunu düşündü. Hayatta dik durmayı, o kendisinin diktiği kavak ağacından öğrenmişti.

Ona göre ağaçların hemen hepsi aynı dili konuşurlar, ama kavak ağacı farklı bir dille konuşur, diğer bütün ağaçlardan ayrı türküler söylerdi. Oturduğu yerden, bir o yana, bir bu yana sallanan kavak ağaçlarına baktı. Kavak ağaçlarının uzaktan, uzaktan gelen yapraklarının hışırtılarını, aynı türküyü değişik makamlarda fısıldamalarını dinledi. Sonra içinden ‘İzmir’in kavakları / Dökülür yaprakları / Bize de derler çakıcı / Yar fidan boylum / Yıkarız konakları’ türküsünü mırıldandı.

Gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Kurşuni ve siyah renkteki bulutlar, yağacak yağmurun habercisi gibiydi. Sabahın serinliğiyle, yağmur bulutlarının serinliği birbirine karışmıştı. Hava pek soğuk olmasa da, insanı üşütecek kadar serindi. Ama o üşümüyordu. Rüzgar fısıldar gibi esiyor, yüzünü, yanağını okşuyordu. Sonbahar hükmünü icra ediyor, adeta kış, ben gelmeye hazırım, sıramı bekleyemeyecek kadar sabırsızım diyordu.

Orada yağmur yağana kadar öylece birkaç saat oturdu. Ne bir şey okudu, ne de bir şey yazdı. Düşündü sadece. Kendisini düşündü. Zira onun en önemli işi, üzerinde en çok çalıştığı dersi, kendisiydi. Kendisini onun için gezdiriyor, onun için kendi bakımını yapıyor, bozulan ayarlarını onun için düzeltmeye çalışıyordu.

İnsanların birbirini gözetlediği, hemen herkesin birbirinin müfettişi olduğu, bol miktarda düşünce polisinin ortalıkta dolaştığı, tarzıyla, fikriyle, meşrebiyle birbirine benzeyen, üslupsuz, içeriksiz, derinlikten yoksun insanların bulunduğu yerlerden mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışıyor, onun için kendisini gezdiriyordu.

Böyle yaparak, geçmişin dile dökülmeyen tenhalığında dolaşmıyor, günlük hayatın başıboş ayrıntılarına takılmıyordu.

Onca yıl emek verdiği, hizmet ettiği yerlerden kendisini kovmaya çalışan, durmadan belden aşağıya vuran, ‘kendi bahçesinde dal olamayıp da, gelip başkasının bahçesinde ağaçlık taslayan’ besleme delikanlılar geldi aklına. Kavaklardan öğrendiği sabrın bilge duruşuyla, şairin ‘Ey tarih! / Ey zaman! / Kim kimi kimin toprağından sürerken / Kim kimi kimin toprağına kabul ediyor?’ mısralarını terennüm etti kendi kendine.

Uzaktaki bir radyodan, ya da teypten, iki eli yüreğinde bağlı, ağır yaralı bir şarkı geldi kulağına. Biraz dinledi, sonra boş ver, dışarıyı dinleme, dışarıdaki gürültü patırtıyla ilgilenme, içeride kal, kendinle ilgilen, kendini dinle dedi ve kendine döndü tekrar.

Benim de zaaflarım, zayıf yanlarım var, üzerinde çalışmaya zaman bulamadığım, ya da zamanımın yetmediği veya doğarken genlerimle beraber getirdiğim ve o nedenle şahsen çok da sorumlu olmadığım sığ yönlerim var, adam olmak için daha yontmam gereken pek çok sivri yönüm var diye geçirdi içinden. Ama sonra, insan pek öyle kolay kolay büyüyemiyor, ite kaka, düşe kalka, sağa sola yalpalayarak, canı yanarak büyüyor, ancak böyle yaparak adam ediyor kendisini diyerek teselli buldu.

Dış dünyaya zaman zaman kapılarını onun için kapatıyordu zaten. Kendisini onun için orada burada gezdiriyordu. Kapısını bazı insanlara onun için kilitlemişti. Böyle yaparak kirlenmiş çevresini değiştirmeye, kirletilen duygu ve düşüncelerini temizlemeye, aklındaki bazı ambargolardan kurtulmaya, sırtındaki bazı bagajları atmaya, içindeki çöpleri yok etmeye, özetle ruhunu yüceltmeye çalışıyordu.

Zira insanlık komedisinin veya trajedisinin, insanın sefaletinin başladığı yerin, ruh yoksulluğu olduğunu biliyordu.

Ama insanlardan da kaçmıyordu. Yine insanlarla birlikte oluyordu. Sadece, aynı şiiri okuduğu, aynı şarkıyı, aynı türküyü söylediği, aynı dili konuştuğu, aynı duyguları paylaştığı insanlarla birlikte olmak istiyor, o tür insanlarla düşüp kalkıyordu.

Ara sıra kırlara, parklara, yollara gitse veya götürse de kendisini, hayatın ve zamanın içindeydi hep. Zira geçmişin hayatının bir parçası olduğunu, ama yaşandığını ve bittiğini, geleceğin ise asla tükenmeyeceğini, hayatın her durumda hükmünü icra edeceğini ve mutlaka, hem kendisini, hem de hayata dahil olan her insanı değiştirip yenileyeceğini biliyordu.

Hayatın kimseyi takmadığını, arkasına bakmadığını, geleceğe, hep geleceğe doğru yürüdüğünü bildiği için, kendisini yenilemeye, oldurmaya, hızla akıp giden zamana ayak uydurmaya çalışıyordu. Yine de hayata yetişemem biliyorum, ama öyle de olsa, bir yere veya bir şeylere takılmadan onunla birlikte akıp gitmem gerekir diye düşünüyordu. Bir gün gelip hayat kendisinden hesap sormasın, geç kaldığı için yüzüne bazı kapılar kapanmasın diye, ‘uzun ince bir yolda, gidiyorum gündüz gece’ diyor ve kendisine güzel şeyler vaat eden geleceğe doğru yürüyor, yürüyordu.

Bu yaşa geldin, daha ne öğrenmesi, ne büyümesi, ne oldurması diye düşünmüyor, Sokrates’in baldıran zehirini içmezden hemen önce flüt çalmayı öğrenmeye çalışırken, ‘az sonra öleceksin, bunu öğrenmenin sana ne yararı olacak‘ diyenlere verdiği ‘ölmeden önce bunu çalmayı öğrenmeliyim‘ yanıtı gibi, hayata ve kendisine olan saygısından, verdiği değerden ötürü, ölene kadar kendisine emek vermeye, öğrenmesi gereken şeyleri öğrenmeye, hayata bu şekilde tutunmaya çalışıyor, böylece kendisini belirsiz bir geleceğe hazırlıyordu.

Sabahattin Ali’nin, tutkuya dönüşmüş sıra dışı bir aşk hikayesini anlattığı ‘Kürk Mantolu Madonna’nın kahramanı Raif Bey’in ‘… ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyorum’ sözü geldi aklına. Kendisinin de öyle bir yaşamı olduğunu düşündü. Yeniden dünyaya gelsem, yine kendim olarak dünyaya gelmek isterim, kendimi entelektüel yönden ve manevi olarak oldurma sürecinde mücadele ederek kazandığım aynı erdemlere, aynı ilkelere, aynı akla, aynı yüreğe, aynı vicdana ve ahlaka sahip olmak isterim diye geçirdi aklından.

Bugün ölsem, Cemal Süreya’nın yazdığı gibi; ‘Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte. / Her ölüm erken ölümdür / Biliyorum Tanrım. / Ama, ayrıca, aldığın şu hayat / Fena değildir.. / Üstü kalsın’ der, arkama bakmadan giderim dedi.

Hayatta uğraşılıp elde edilecek en gerekli şey nedir‘ diye sordu kendisine? Eski Yunanlı kinik Antisthenes’in verdiği şu yanıt geldi aklına; ‘Kötülüğü öğrenmemek!

Çok şükür, bu yaşıma kadar çok şey öğrendim, bir tek kötülüğü öğrenmedim, öğrenemedim, bu da bana yeter dedi.

Akşam oldu, evine geldi. Bir yandan Hendel’in Alcina Operası’nın ‘Arleen Auger’ isimli aryasını dinlerken, diğer yandan sizin bu okuduklarınızı yazdı.

Bu son cümleyi yazmadan önce, Aydın Boysan’ın ‘şiir kibarlaştırır‘ sözü geldi aklına ve bir de şiir okudu Murathan Mungan’dan; ‘… ölmüş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla / günlerin dökümünü yap / benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerimizi / kim bilebilir ikimizden başka? / …. / yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi / bir düşün / emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya / şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor orada / ölmüş saatleri karşılaştır yaşayan mutsuzlukla / bunlar da bir işe yaramadıysa / demek yangında kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda’

Yazıyı bitirdi, sonra iyi geceler dedi kendisine, güzel bir rüya görmek umudu ve dileğiyle uyumaya gitti.

DENEMELER (XII)

GENÇLİK PARKI

‘Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında; / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında. / Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil , / Rüzgarda uçan tüy bile / Benim kadar hafif değil. / Başım sükutu öğüten / Uçsuz bucaksız değirmen; / İçim muradına ermiş / Abasız, postsuz bir derviş. / Kökü bende bir sarmaşık / Olmuş dünya sezmekteyim, / Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim.’

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu güzel ve anlamlı şiiri gibi bir gün geçirdim dün. Yani hem zamanın içinde, hem de büsbütün dışında. Yekpare, ama çok geniş an’ların parçalanmaz akışında, içim muradına ermiş, abasız, postsuz bir derviş, kökü bende bir sarmaşık gibi ve sükutu öğüten bir başla gezdim bütün gün.

Tanpınar’ın dizelerinin aksine, bir garip rüyanın rengiyle uyuşmuş şekiller yoktu yanımda, arkamda, önümde. Aksine gördüğüm hemen her şey, çok devingen, çok canlı, çok, hareketliydi. O hareketliliğin içinde, ben de kendimi rüzgarda uçan tüylerden daha hafif hissettim. Mavi, masmavi bir ışık ortasında yüzmedim gün boyunca. Ama mavi ve zaman zaman arasına beyaz bulutlar karışmış masmavi bir göğün, parlayan, ama yakmayan bir güneşin, esen, ama hiç rahatsız etmeyen bir rüzgarın altında dolaştım gün boyunca.

Neler mi yaptım? Nerelere mi gittim? İşte dünün hikayesi!

Her zaman olduğu gibi dün sabah da erken kalktım. Çalıştım önce. Sonra biraz yeni aldığım kitabı, Metin Hara’nın ‘kendinde başlayıp yine kendinde biten, bir çırağın yola düşmesi, bir aşığın kalp atımı, bir çocuğun gülümsemesi, bir tohumun toprağa kavuşması, kalbinin derinliklerinde hayalini kurduğun bambaşka bir dünyanın yol haritası’ diyerek takdim ettiği ‘Aşkın İstilası-YOL’ isimli kitabını okudum.

Güneş doğdu, yükseldi epeyce, köpeğim Tarçın’la birlikte gezmeye çıktım. Az dolaştıktan sonra tasmasını çıkardım, özgür bıraktım onu. Yemyeşil çimenlerin üzerinde koştu, süründü, yuvarlandı, oynadı benimle biraz.

Hafif bir kahvaltıdan sonra dışarıya, sokağa attım kendimi. Tunalı Hilmi Caddesi’nin Atatürk Bulvarı girişinde, caddenin hemen başındaki Kahve Dünyası’na gittim. Filtre kahve içtim, oturdum biraz. Caddede aşağıya ve yukarıya doğru yürüyen insanları izledim bir süre.

Bir toplantıya katıldım daha sonra.

Bir Temel fıkrası anlatayım önce, ardından da toplantı bittikten sonra ne yaptığımı paylaşayım sizinle; Temel kendisine yeni arkadaş edindiği pengueniyle beraber Rize’nin caddelerinde, sokaklarında dolaşmaya çıkmış. Bu durumu gören arkadaşları, – sen bu hayvanı, hayvanat bahçesine götür – demişler. Olur demiş Temel. Ertesi gün yine pengueni ile dolaştığını gören arkadaşları, – bu hayvanı daha hayvanat bahçesine götürmedin mi – diye sormuşlar yeniden. Arkadaşlarının bu sorusuna Temel şöyle yanıt vermiş; geçen gün hayvanat bahçesine götürdüm, dün sinemaya gittik beraber, bugün de parka götürüyorum’

Toplantı bittikten sonra içimdeki penguenin elinden tuttum ve parka götürdüm onu. Gençlik Parkı’na. 1960’lı ve sonraki yıllarda giriş kapılarının hemen yanında ‘askerler ve köpekler giremez’ diye yazardı. Neyse ki sonra kaldırdılar da, bu tür abuk sabukluklar sona erdi.

Gençlik Parkı’na, kızım Zeynep küçükken gitmiştik en son. 17-18 sene önce yani. Selim Sırrı Tarcan Kapalı Spor Salonu’nun karşısındaki kapıdan girdim parka. Havuzun çevresi boyunca yürüdüm. Genç, orta yaşlı, yaşlı insanlar vardı. Bir kısmı çimenlerin üzerinde, bir kısmı banklarda, bir kısmı da çay bahçelerinde kızlı erkekli oturmuş etrafı seyrediyor, sohbet ediyorlardı. Benim gibi tek başına gelenler de vardı.

Park düzenli, bakımlı ve temizdi. Peyzajı da halliceydi. Sonbahar gelmiş olmasına rağmen, ağaçlar ve çimenler hala yeşildi. Sonbaharın geldiğini hatırlatan çok az sayıda, yaprakları sararmış, yapraklarının bir kısmı da yere dökülmüş ağaçlar vardı parkın orasında burasında. Parkın Ankara Garı tarafındaki girişine kadar yürüdüm.

Çocukluğumda çarpışan otolara bindiğim Luna Park’ın hemen yanından geçtim. Parkta yine sevinçli ve mutlu bir telaş içinde eğlenen çocuklar vardı. Dönme dolap eskiden olduğu gibi dönüyordu yine. Çocuk çığlıkları geliyordu içeriden. Luna Parkın önünde durdum biraz, çocukları seyrettim. Luna Parka ilk gittiğim çocukluk günlerimdeki mutluluğum geldi gözümün önüne.

Eskiden gazinolar vardı. Şimdi yok. Kadınlar kahkaha atmasınlar, insanlar kızlı erkekli eğlenmesinler diye kaldırmış olsalar gerek.

Luna Parkın önünden geçerek Gençlik Parkı’nın Ankara Garı tarafındaki girişine kadar yürüdüm. Giriş kapısının hemen sağındaki Recep Özgen Çay Bahçesi’ne geldim ve oturdum. İnsanı üşütmeyen, serinleten tatlı bir rüzgar esiyor, rüzgarın getirdiği rahatlatıcı esinti, bazen yüzümü yalıyor, bazen de başımı okşuyordu.

Bir an rahmetli annemin başımı okşadığı, yüzümden öptüğü günleri hatırladım. Tatlı bir hüzün çöktü içime. Gözlerimin nemlendiğini hissettim.

Recep Özgen Çay Bahçesinde gazete okudum, çay içtim. Sonra kendime bir kıyak yaptım, nargile ısmarladım. Hemen önümdeki yolda, bir kısım insanlar ellerinde bavullarla istasyona doğru koşturuyor, bir kısmı da bavullarıyla istasyondan çıkmış kestirmeden Ulusa doğru gidiyorlardı. Sevgililer vardı, birbirlerinin ellerini sımsıkı tutmuş yürüyorlardı. Yaklaşık üç saat oturdum o çay bahçesinde. Hiç canım sıkılmadı. Sıkılmak bir yana çok keyif aldım.

Orada oturmuş sakin ve meraklı olmayan bakışlarla etrafı seyrederken, Nazım Hikmet’in ‘Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, / Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında, / Budak budak şerham şerham ihtiyar bir ceviz. / Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında’ diye başlayan dizeleri geldi aklıma.

Benim oturduğum çay bahçesinde ve çevresinde ceviz ağacı yoktu. Çam ağaçları vardı, çınarlar vardı. Nazım’dan esinlenerek ‘Ben bir çınar ağacıyım Gençlik Parkı’nda, / Ne sen bunun farkındasın, ne DSA Taban Hareketi farkında’ dedim kendi kendime.

Farkında olsalar eğer, gizliden fotoğrafımı çekerler, facebooka koyarlar, fotomontajla yanıma birkaç kişi daha eklerler, eklemezlerse eğer, fotoğrafımın altına, ‘oturmuş tek başına plan yapıyor’ diye yazarlar mutlaka diye düşündüm. Sonra bu düşünceme güldüm epeyce. On yıldır baro siyasetini benim üzerimden götüren bu arkadaşlar, ben olmasam veya ölsem ne yaparlar acaba diye sordum kendime. Amma da korkutmuşum bu arkadaşları diye pay çıkardım özüme.

Neler olmadım ki ben, her kaybettikleri seçim sonrasında mızıklayan bu muhterem, bu çok demokrat, bu çok Cumhuriyetçi, bu çok Atatürkçü arkadaşların sayesinde? İkinci Cumhuriyetçi oldum, liberal oldum, cemaatçi oldum, akil oldum, ANAP’lı oldum, AK Partili oldum. Yani olmadığım çok şey oldum. Bir tek sayeban olmadım. Yani ne olduysam, bunların sayesinde değil, kendi sayemde oldum. Oysa ben sosyal demokratım. Bu arkadaşların bilmediği ve olmadığı bir şeyim yani.

Tam da Özdemir Asaf’ın şu şiirindeki gibi bir durum yani; ‘…Çarpık çizdiriyorlar, / Karanlık yazdırıyorlar, / Canından bezdiriyorlar.. / Kırgınlığımız ondan. / Acı, acı güldürüyorlar.. / Hırçınlığımız ondan. / Ağlamaca karamsarlık tütüyor / Buram, buram / Konularımızdan../ Burukluğumuz ondan.’

Sağımda solumda çınar ağaçları var ya, ondan olacak, Kadir Esen’in cüzdanımda bir yerlere yazıp koyduğum ‘Çınar Altı’ isimli şiirini anımsadım. Çıkardım cüzdanımdan ve okumaya başladım; ‘Dallarda kırmızı kurdeleler. / Çürümüş ayrılık hasreti, / Kurumuş gövdeler, / Kopan her yaprakta, / Yok olan bir sevda hikayesi’

Sadece ayrılık özlemini, yok olan sevda hikayelerini değil, başkaca çürüttüğümüz şeyleri düşündüm. Neleri, neleri çürütmedik ki dedim kendi kendime. Hem çürüttük, hem de öğüttük. Zamanı çürüttük öğüterek. İki satırlık adamları kendimize musallat ederek, kendimizi öğüttük. Vefası olmayan, vicdanı olmayan, takdiri olmayan, teşekkürü olmayan, kifayetsiz muhteris pek çok insanın olduğu, ortalıkta çok fazla yalanın dolaştığı, gerçeğin yerini imajolojinin aldığı bir toplumda, en sonunda yarım kaldık, eksik kaldık.

Ama öylede olsa, ‘insanlığın karanlık mecmuasında’ elimizde bir el feneri ile erdemli, vakur ve dimdik ayakta kaldık. ‘Nakış biliyorum diye her yere ve herkese iş işledik.’ Sonunda tenhada kaldık. Dinlenmeyen, kulak arkası edilen çok şey söyledik, okunmayan, okunsa da anlaşılmayan, anlaşılmak istenmeyen çok şey yazdık. Söylenenlerden çok söylenmeyen şeylerin, yazılandan daha fazla yazılmamış şeylerin, olduğumuzdan çok başka şeylerin yükünü taşıdık. Hala da taşıyoruz.

Yorulduk mu? Hayır. Sadece laftan, sözden, dedikodudan, tezvirattan, yaftalanmaktan, dedim dedi repliklerinden sıkıldık, bıktık. Hepsi o kadar! Değil ise daha hala yola ilk çıktığımız zamandaki tazeliğimizi, temizliğimizi, saflığımızı koruyoruz biz. Kinimiz, nefretimiz, öfkemiz yok yani bizim.

Ömür insana verilmiş bir şeydir; ama hayat verilmiş bir şey değildir. O bizim seçimimizdir. Yani hayatımızı biz kendimiz kurgularız, biz kendimiz kurarız. Çiçeğin dalında açması gibi, yaprağın ağaçta oluşması gibi, meyvenin dalında olması gibi, biz de kendimizi oldurabilirsek eğer, hayatın içinde oldururuz. Ya sevmeyi, bağışlamayı, ya da nefreti, kini, öfkeyi, hırsı seçeriz.

Bir insan için taşınması gerçekten çok ağır bir yük olan bu negatif duyguları seçenlere, sondan bir önceki söz niyetine bir şeyler söylemek gerekiyor sanırım. Sonra hatırları kalır! Onu da Metin Hara söylüyor; ‘Neyzen cansız saza nefes üfleyerek ona can verir, tıpkı cansız bedenlerimize üflediği nefesle can veren varoluş gibi…Sen O’nun nefesisin işte; Bak, “O” seninle nefes alıyor! Şimdi düşün bakalım; Nefesini neyle tüketmek istiyorsun? Öfke veya nefretle mi, yoksa aşkla mı?’

Sözlerini Murathan Mungan’ın yazdığı, müziğini Manos Loizos’ın yaptığı, Yeni Türkü’nün seslendirdiği şu türküyü de unutmamak, ara sıra söylemek ve dinlemek gerekir. Neden mi? İyi gelir çünkü bazı yaralara; ‘telli telli telli / şu telli turna / sanma ki yaralı / uçmaz bir daha / takılmış kanadı / göçmen buluta / anlatır eski beni / şimdiki bana / sakın çıkma patika yollara / o dağlara, kırlara / o karlı ovaya / yenik düşüyor her şey zamana / biz büyüdük / ve kirlendi dünya / telli, telli, telli / şu telli turna / döner gelir bir gün / konar yurduna / telli telli telli / şu telli turna / ne kalmış buralı / göklerden başka / ne kalır yarına / bizden sonraya / her şey binip gitmiş uçurtmalara’

Uçurtmalara binip gitmemiş iseniz eğer, siz benim sözümü dinleyin; ‘elma dersem çıkın, armut dersem çıkmayın!…’ Sizi bu çok mızıkçı, bu çok demokrat, bu çok cumhuriyetçi, bu çok Atatürkçü zilliler ham yapar yer sonra. Ortalık pek tekin değil zira!

DENEMELER (XI)

YAZMAK ARZUSU!

2014 yılının Ocak ayında açtığım bu blogda değişik konularla ilgili kırk dört yazı yazmış ve yayınlamışım. Bu kırk beşincisi. Bu yazma arzusu nereden geliyor? Neden yazıyorum ben?

Fransa’nın geçen yüzyılda yetiştirdiği, bana göre en önemli, en değerli entelektüellerinden birisi ve aynı zamanda edebiyatçı, yazar, eleştirmen, edebiyat göstergebilim profesörü olan Roland Barthes diyor ki; ‘İnsan arzu ederse yazar, benim de arzularım bitip tükenmez.

Benim arzularım da bitip tükenmez. Bunlardan birisi de yazmaktır. Arzu ettiğim için yazıyorum, yazmayı entelektüel bir hırs, arzu ve faaliyet olarak gördüğüm için yazıyorum.

Arzu, yazmanın kökenidir’ diyor Barthes ve şöyle devam ediyor ‘Çünkü arzumu baştan sona tanımak ve onun kararlılığını tüketmek elimde değildir: Bir arzu her zaman başka bir arzunun yerini almış olabilir; ama arzumu kaynağında ilk ortaya çıkışına kadar açıklayabilmek de, benim gibi imgeler evrenine dalmış bir özneye düşmez. Söyleyebileceğim tek şey, yazma arzusunun, tespit edebileceğim belli bir kalkış noktasının bulunduğudur. Bu kalkış noktası da başkaları tarafından yazılmış bazı metinleri okuduğumda aldığım hazdır, hissettiğim neşe, sevinç, doyum hissidir. Okumuş olduğum için yazarım yani.’

Ben de okuduğum için, okumadan haz aldığım, neşe ve sevinç duyduğum için yazıyorum.

Temas korkusu olmayan, çeşitliliğe saygı duyan bir ahlakım var benim. Öyle olduğum için tanıdığım çok insan oldu hayatta. Çok da arkadaşım oldu. Ama çok dostum olmadı. Belki bir, belki iki üç dostum oldu. Bilirim, yarın öldüğümde çok dostum ortaya çıkacak. Zira ölenin dostu çok olur. Kör ölür badem gözlü olur ya. Ben de öldükten sonra badem gözlü olurum ve pek çok dost! ağlar arkamdan. Belki de hiç ağlayanım olmaz, eşimden, çocuklarımdan, kardeşlerimden, üç beş arkadaşımdan başka. Hem, ağlasalar ne çıkar, ağlamasalar ne çıkar! Hiç bir şey çıkmaz. Ben ağlamam ama. Ölüler ağlamaz zira. Güler sadece. Ağlayanları da, ağlamayanları da ben göremem, siz görürsünüz. Ama siz de benim güldüğümü göremezsiniz.

Yaşam bana her zaman kendi rizom, yani yeraltındaki gövdem üzerinde yaşayan bir bitki gibi görünmüştür. Esas canlılığı görünmez, rizomun içinde gizlenmiştir çünkü. Toprağın üzerinde boy gösteren kısmı sadece tek bir yaz boyu yaşar. Sonra solar, kurur ve çürür; çünkü o gelip geçici bir hayaldir yalnızca. Yaşamın ve uygarlığın sonu gelmeyen bu doğup büyüme ve sona erme sürecini düşününce, her şeyin boş olduğunu düşünmekten kurtulamıyorum. Ama yine de bu sonsuz akışın altında yaşayan ve kalıcı olan bir şeyin hissini asla yitirmedim. Bizim gördüğümüz çiçektir, geçer. Rizom ise kalır.’ Bu sözler İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung’a ait.

İnsanın rizosu öldükten sonra çıkar ortaya. Yazdıklarım, söylediklerim, yaptığım iş ve hizmetler rizomdur benim. Onun için yazıyorum. Öldükten sonra geriye, bana ait bir şeyler kalsın, rizom ortaya çıksın diye yazıyorum.

1996 yılında Pulitzer Ödülü kazanan, Robert Lowel’in öncülüğünü yaptığı ‘İtirafçı Şiir’ akımının önemli takipçilerinden ve temsilcilerinden biri olan Amerikalı şair Anne Sexton ‘İç Savaş’ isimli şiirinde şöyle diyor; ‘… İçimdeki Tanrı’nın kırılmış parçalarını, / O’nu tekrar bir araya getireceğim / Bir satranç oyuncusunun sabrıyla. / Kaç parça / … Ama onların hepsini ele geçireceğim / Ve içimdeki Tanrı’nın tam bir ülkesini kuracağım – ama birleşik, / Yeni bir ruh yaratacağım deriyle süsleyeceğim onu / Ve sonra gömleğimi giyeceğim / Ve bir ilahi söyleyeceğim, / Kendimin şarkısını.

Ben de kendimin şarkısını söylemek, şiirini okumak için yazıyorum.

Yazmak bir şey ya da bir şeyler demek istemektir. Her yazdığım yazıda ben de bir şey, bazen de bir şeyler demek istiyorum aslında. Yani belki biraz birileri okusun, beni ve ne demek istediğimi anlasın diye yazıyorum. Okuyan da var, okumayan da. Anlayan da var, anlamayan da. Doğru anlayan da var, masum okumadığı için yanlış anlayan da var. Ama olsun, Edip Cansever’in dediği gibi ‘Ne çıkar siz bizi anlamasanız da / Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar / Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da / Hiçbir şey!’ Yani ne çıkar siz yazdıklarımı okumasanız da, yanlış anlasanız da? Ne çıkar? Hiçbir şey! Ben demek istediklerimi yazıyorum ya. Önemli olan bu.

Yani demek istediklerimi demek için yazıyorum.

Yalnızlık vardır dinlendirir, yalnızlık vardır’ dillendirir derler. Yalnız olduğum için yazıyorum, yalnızlığımı paylaşmak için yazıyorum. ‘Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsaydı yalnızlık olmazdı’ diyor şair.

Ben de yalnızlık paylaşılır, insan yalnızlığını en iyi kendisiyle paylaşır diyorum ve onun için yazıyorum.

Bir yazının içtenliği yoksa, değeri de yoktur’ diyor Tolstoy. Benim yaptığım her işte, her ilişkide, her konuşmamda, yazdığım her yazıda, hiçbir şeyim yoksa içtenliğim vardır.

İçten olduğum için yazıyorum, içtenliğimi ifade etmek için yazıyorum.

Benim işim öğretmek değil, öğrenmektir. Onun için öğretmek adına yazmıyorum. Bir davaya, ahlaksal veya toplumsal bir amaca hizmet etmek için yazmıyorum. Artık öyle iddialarım yok çünkü. Görevim olduğu için de yazmıyorum. Profesyonel bir yazar değilim zira. Pek çok şeyin olduğu gibi yazmanın da amatörüyüm. Ama amatörlük bana göre her zaman profesyonellikten iyidir. Bir şeyin profesörü, uzmanı olan kişi çok şey bilir, ama heyecanı yoktur, kalmamıştır. Amatör olan insan çok şey bilmez belki, ama heyecanı vardır.

Amatör olduğum için, heyecanım olduğu için, heyecan duyduğum için yazıyorum.

Güernica. Pablo Picasso’nun en ünlü tablosunun adı. Bu tablosunda Picasso, İspanya İç Savaşı sırasında Nazilerin bir İspanyol kenti olan Güernica’ya 28 Nisan 1937 gecesi 6000 ton bomba yağdırmasını, kenti paramparça etmesini, binlerce insanın hayatını kaybetmesini anlatır. Bir gün bir Nazi subayı Picasso’nun açtığı resim sergisini gezmeye gelir. Güernica tablosunun önünde durur, tabloyu dikkatle ve hayranlıkla izler. Sonra döner Picasso’ya ‘bunu siz mi yaptınız’ diye sorar. Picasso şu yanıtı verir: ‘Hayır, ben yapmadım. Siz yaptınız!

Yaşanmış bu hikayedeki gibi ben yazmıyorum aslında bu yazıları. Birileri yazdırıyor. Ya o birilerine veya bir şeylere kızıyor da yazıyorum, ya sevindiğim veya üzüldüğüm zaman ya da o birilerinin veya bir şeylerin verdiği esinle yazıyorum.

Bir de şiir hediyesi var bu yazının. Bir başkasının şiiri değil, benim şiirim. Adı ‘Mayısa ve Eylüle Dair!

Kış çocuğuyum ben, / Ama baharları severim. / Aylardan da bir Mayısı, / Bir de Eylülü severim. / Her şeyi silebilirim, / Bir Mayısı, bir de Eylülü silmem, silemem. / Her Mayıs yemyeşil yapraklarla, / Taze umutlarla, / Sıcacık hayallerle, / Yeni vaatlerle, / Yeni coşkularla gelir. / Kucaklar, / Sarar sarmalar beni. / Günler uzar Mayıs gelince, / Kırk ikindi yağmurları başlar. / Deniz kenarında isem eğer, / Bazen bir imbat, / Bazen bir lodos, / Bazen de bir meltem / Rüzgarı eser. / Hissederim, / Serinletir yüreğimi rüzgar, / Ruhumu dinlendirir, / Hayatımı temize çekerim o rüzgarla birlikte. / Bir de kirlenmiş anılarımı temizlerim, / Ne varsa geçmişe dair. / Neşem gelir, / Yüzüm güler sonra, / Yaşamak ne güzel şeymiş derim, / Hem kendime, / Hem de ona buna. / ‘Her Eylül bıçaklanır’ diyor şair. / Oysa benim Eylülüm hiç bıçaklanmamıştır. / Beni de bıçaklamamıştır. / Sabıkasızdır yani. / Duru bir güzellikle gelir benim Eylülüm, / Lirik bir yüzle gelir, / Bazen gülen bir yüzle, / Bazen de hüzünle gelir. / Mecazlarla gelir, / İhsaslarla gelir. / Bazen güneş getirir yakar,/ Bazen de yağmur olur ıslatır. / Alır götürür beni, / Bulunduğum mekandan / Ve zamandan öteye. / Sarı sarı yapraklar getirir bana. / Uzun bir yol çizilmiştir, / Bir de masal yazılmıştır / O sarı yaprakların üzerine. / Sevdaya dair, / Dostluğa dair, / Bazen umuda, / Bazen sevince, / Bazen de kedere ve hüzne dair. / Yani hayata dair.

DENEMELER – (X)

KLAS KADIN VE KLAS ERKEK OLMAK!

Bütün güzel kadınlar zannettiler ki / Aşk üzerine yazdığım her şiir / Kendileri için yazılmıştır’ diyor Orhan Veli. Doğrudur. O şiirlerin bir kısmı iş olsun diye, bir kısmı da klas kadınlar için yazılmıştır. ‘Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular’ diye yazan Attila İlhan’a göre de klas kadın, yok olan değil, var olan kadındır. Kim ya da kimlerdir, bu uğruna şiirler yazılan, var sayılan klas kadın veya kadınlar?

Edebiyatımıza Salkım Hanımın Taneleri, Güz Sancısı, Üç Aliler Divanı, Mevsimler Eskidi Biraz, Ezan Vakti Beethoven gibi seçkin eserler kazandıran değerli edebiyat ve siyaset adamı Yılmaz Karakoyunlu’nun, yıllar önce klas kadınla ilgili olarak gazetesindeki köşesinde yazdığı bir makalesi var.

Anımsayabildiğim kadarı ile bu yazısında Karakoyunlu, Fransızların dünya edebiyat ve fikir dünyasına sunduğu değerli isimlerden olan Moliere’in, La Rochefoucauld’nun paylaştıkları bütün değerlerin özünde, akıllı olmanın sert, fakat zorunlu kabulü olduğunu belirtiyor ve devamında, bu kabulü çekici Fransız kadınlarının keyfi için değil, yüzyıllar içinden süzülüp gelen klas kadınlar için kullandıklarına vurgu yapıyordu.

Aynı yazısında Karakoyunlu, üç yüz yıl sonra Amerikalıların klas kadın tanımına farklı standartlar getirdiklerini, getirilen bu standartların, yaşanan zamanın değerlerine uygun olduğu kadar, klas kadın kavramının özüne ve klasik tanımına da uygun olduğunu ifade ediyordu. Bu bağlamda, dünya yıkılsa umurlarında olmayan, bazen açık sözlü, bazen küstah, bazen de kabadayı olan pragmatist Amerikalıların dahi, yaptıkları tanımlamalar ve getirdikleri standartlarla, kadınların en önemli vasıfları olan ve kadim tarihten bu yana hemen hemen hiç değişmeyen dürüstlük, ahlakilik ve güvenilirlik değerlerine itibar ettikleri anlaşılıyordu.

Karakoyunlu’nun bu yazısını okuduktan sonra, yazısında göndermede bulunduğu Uschi Fellner’in ‘Klas Kadın’ isimli kitabını gidip hemen almış ve bir gecede okumuştum.

Fellner kitabında, kadını klas, güzel ve alımlı yapan özelliklerin, iş ve özel hayatında başarılı kılan nedenlerin neler olduğunu açıklar, klas kadın olmanın kodlarını verir. Fellner’in kitabı, kitabında yaptığı tespitler, günümüzün klas kadın tanımı ve iddiaları için de son derece önemli, değerli ve doğru tespitleri içerir. Öyle ki, Fellner’in portresini çizdiği klas kadın klasiği, sadece dış görünüşte mükemmel olabilmenin yol ve yöntemlerini değil, kişilikte mükemmel olabilmenin asgari koşullarını da resmeder.

Fellner’e göre, çehrede güzellik, vücutta endam, tavırlarda incelik, ilişkilerde mesafesizlik, cömertlik ve kıvraklık gibi özellikler, gerek iş hayatında, gerekse özel yaşamda şanslı kadın olmak yönünden önemli etkenlerdir. Ama bütün bu özellikler, kadını klas yapmaz. Zira klas kadın olmak, sadece kıyafet, marka, parfüm işi olmadığı gibi, lüks yerlerde yemek, içmek, lüks arabalara binmek, marka otellerde veya yurt dışında tatil yapmak değildir.

Kaliteye önem vermek, kaliteli ilişkiler kurmak ve geliştirmektir, her alanda bunun gereklerini yerine getirmektir. Zira kalite, hem hayata bir bakış, hayata karşı bir duruş, hem de insanın kendisine verdiği değeri gösteren bir şeydir. Bu bağlamda, gidip gelinen yerler, kullanılan giyim eşyaları, var ise araba, oturulan ev, alışkanlıklar, beğeniler, ilişkiler, insanın kendi kalitesini, yaşam standardının kalitesini gösteren önemli unsurlardır. Esasen insan, her şeyin en iyisine, en güzeline layıktır.

Çok eski zamanlardan bu yana, en güzel, en iyi, en pahalı vb. gibi sıfatlar yüklenen ve teknik yönden kabul edilebilir sınırlar içinde olan spesifikasyonlar ile optimum ölçüler çerçevesinde tanımlanan kalite, günümüzde bir yaşam biçimi/stili, paylaşıldıkça ve yaşandıkça artan bir değer, evrensel bir bütünleşme köprüsüdür.

Üretimde olsun, tüketimde olsun, kalitenin elbette bir kullanım ve pazar değeri vardır. Ekonomik bu girdilerin ve çıktıların dışında, kalite, yönetimde de önemli ve etkili bir değerdir. ‘Toplum bireylerden değil, ilişkilerden oluşur’ diyor Marks. Hem buna, hem de yönetimin temelinin insan ilişkilerine dayanmasına göre bu ilişkilerin kalitesi elbette çok önemlidir. Tanınmış yönetim dehası Stephen R.Covey’in ifade ettiği üzere, gerek ekonomik, gerekse ticari olarak ‘ürün ve hizmetlerin kalitesinin gelişmesi, ilişkilerin kalitesinin gelişmesine’ bağlıdır. Yani yönetenler ile yönetilenlerin ilişkilerinin kalitesi, ürünlerin de, hizmetlerin de, yönetimin de kalitesini doğrudan etkileyen bir faktördür. Ürün ve hizmetlerin kalitesinin gelişmesi, sadece yönetim düzeyindeki ilişkilerin kalitesinin niteliğine değil, aynı zamanda müşterilerin gerek birbirleriyle, gerekse o ürün ve hizmeti üreten ve pazarlayanlarla olan ilişkilerinin kalitesindeki düzeye de bağlıdır.

Konumuzun bir bölümü klas kadın olmakla, kadını kelimenin tam anlamıyla klas yapan en önemli ölçü, zarafetidir, terbiyesidir, dürüstlüğüdür, ahlaklı ve güvenilir olmasıdır. Karakoyunlu’nun beni bu yazıyı yazmaya motive eden makalesinde ifade ettiği gibi, ‘Hava’nın incir yaprağı, pembe tayyörden daha etkili bir klas kadın kıyafeti ve klasiğidir.

Kuşkusuz bütün bunlar sadece klas kadın olmanın değil, klas erkek olmanın da asgari vasıflarıdır. Erkeği erkek yapan, uygar yapan, kaliteli yapan, erkekliği değil, kadına verdiği değerdir. Kadına gösterdiği sevgi, duyduğu saygıdır. Açık sözlü, dürüst, ahlaklı ve güvenilir olmaktır.

Yani şu fıkradaki gibi olmak değildir erkeklik. ‘Atlantik okyanusu üzerinde uçan uçak, sürekli olarak hava boşluklarına düşmekte, sert esen rüzgarın ve yağan şiddetli yağmurun da etkisiyle sarsılmakta, yolcularına korku yaşatmaktadır. Bütün bunlar devam ederken uçağın kanadına düşen yıldırım yolcuların daha büyük bir korku ve hatta bir panik yaşamalarına neden olur. Yolcular arasında bulunan bir kadın, herkesten daha fazla korkuya kapılır, ayağa fırlar ve ‘Bu genç yaşta ölmek istemiyorum. Ama eğer öleceksem, son anlarımın unutulmaz olmasını isterim. Bugüne kadar hiçbir erkek kendimi gerçek bir kadın gibi hissetmemi sağlamadı. Bu uçakta bana bunu hissettirecek kimse yok mu’ diye bağırmaya başlar. Kadının bu sözleri üzerine uçakta herkes susar, yaşanmakta olan tehlikeyi ve korkuyu unutur, tüm dikkatler kadının üzerinde toplanır. Tam bu sırada en arkada oturan iri yarı, sert bakışlı bir adam ayağa kalkar, gömleğinin düğmelerini çıkarmaya başlar ve kadına doğru yürür. Kimse kıpırdamaz, kimse konuşmaz, herkes dur bakalım ne olacak modunda olan biteni seyretmektedir. Adam kendisine iyice yaklaşınca kadını bir heyecan sarar. Vücudunu ateş basar. Nefes almaları sıklaşır. Adam gömleğini tamamen çıkarır ve kadına uzatarak: – ütüle şunu – der.’

Sözü klas kadından başlayarak klas erkeğe kadar getirdik. Murathan Mungan’ın önce erkek, sonra solcu olan, böyle olduğu için de ne erkek, ne de solcu olamayan ‘Kezban’ın Eşitlik Şarkısı’ isimli ironik şiiri ile sürdürelim yazımızı.

Sarsmasın diye hiçbir şey
Erkeklik imparatorluğunu
Kendileri yazmışlar
İnsanlık hukukunu
İster cahil olsun, ister okumuş
Hak yolunda dokuz yoldan kovulmuş
Aydın olmuş çilelerle yoğrulmuş
Anlatamazsın gene kadınlık durumunu
İster doktor olsun, ister mühendis
İster yazar olsun, ister oyuncu
İnanmış görünse de eşitliğe
Gönül vermiş olsa da yeni bir düzene
İstemez sarsılsın efendilik kurumu
İster aydın olsun, ister futbolcu
Bir erkek önce erkektir, sonra solcu
İster aydın olsun, ister futbolcu
Bir erkek önce erkektir, sonra solcu’

Yani cinsiyet olarak erkek olan birileri için solcu olmak şart ise eğer, bu birilerinin önce insan, sonra solcu, sonra erkek olmaları gerekir. İnsan olmak için, solcu olmak için, erkek olmak için; kadına değer vermek, aklın ve ahlakın cinsiyeti olmadığını bilmek, birilerinin adamı olmamak, yalan söylememek, ahlaklı ve dürüst olmak, sahici olmak, vicdan sahibi olmak, adaletli olmak, insanların haberi dışında fotoğraflarını çekip orada burada bunları yayımlamamak, onun bunun aleyhinde sahte isimlerle klavye delikanlılığı yapmamak ve yaptırmamak, ona buna iftira atmamak, attırmamak gerekir. Böyle olmadıktan sonra, ister İtalyan modasını takip etsin, ister Armani’den giyinsin, fark etmez. Mevlana’nın dediği gibi olur sadece. Yani ‘üzerinde elbiseleri olur, ama içinde insan olmaz!’ Yani erkek olur belki, ama adam olmaz, klas erkek hiç olmaz.

Çağdaş sofistler gibi orada burada büyük büyük laflar etmek de sizi klas erkek yapmaz. O sözlerinizin altında kalırsınız zira. Bir de manileriniz var ise eğer, kendinizi Nietzsche’nin ‘üstün insanı’ sanıyorsanız eğer, çevrenizde çok fazla yalakanız var ise eğer, siz bunu göremezsiniz. En erkek, en solcu, en avukat, en yargıç, en savcı, en doktor, en mühendis, en müdür, en genel müdür, en yazar, en oyuncu, en siyasetçi, en futbolcu, en başkan, en profesör, en doçent vb. olsanız da bir şey yazmaz. Ellerinizin temiz olması da – eğer öyle ise – bir şey ifade etmez. Zira Özdemir Asaf’ın dediği gibi ‘Kirli eller daha temiz. / Temiz elli / Kirli gönüllerden …

Özdemir Asaf dedik, onun ‘Sesin Yargılanışı’ isimli güzel bir şiirini ‘klas kadın ve klas erkeklere’ ithaf edelim ve sözü burada bitirelim.

Savunmadan kendini, / Başı dik / Dinlemiştir duruşmayı, / Susmacasına. / Kim tutuklasa, / Ne kadar tutuklansa / Hep kaçmayı başarmıştır, / Kurtulmamacasına. / Hep egemen, özgür kalmış, / Tutsak almıştır güzelliği.. / Aşkı sürgüne göndermiştir yataklara, / Kamçılarcasına. / Yaşlandıkça anlamlaşan, / Anıları unutulmaktan koruyan / Bir ulu bekçi, göze karşı, / Uyumamacasına. / Bir çiçek, hiç solmayan, / Hiç koparılamayan, / Hiç yalanı olmayan, / Sonsuzcasına.’

DENEMELER (IX)

ALIR BAŞIMI GİDERİM!

“Gün olur, alır başımı giderim, / Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda. / Şu ada senin, bu ada benim, / Yelkovan kuşlarının peşi sıra. / Dünyalar vardır, düşünemezsiniz; / Çiçekler gürültüyle açar; / Gürültüyle çıkar duman topraktan. / Hele martılar, hele martılar / Her bir tüylerinde ayrı telaş!… / Gün olur başıma kadar mavi; / Gün olur başıma kadar güneş; / Gün olur, deli gibi …”

İstanbul’da öğrenci olduğum yıllarda, Orhan Veli’nin bu güzel şiirindeki gibi alır başımı giderdim. Kendi yalnızlığımdan hiç sıkılmayan ben, elimden tutar gezdirirdim kendimi.

Andre Gide’in ‘Senfoni Pastoral’ kitabındaki şu cümle gibi; ‘Bilinmeyene bir bilet, gidiş-dönüş lütfen’ der, otobüse binip bir gün Fatih’e, bir gün Balat’a, bir gün Eyüp’e, bir gün Topkapı’ya, Sultanahmet’e, bir diğer gün banliyö trenine atlayıp Cankurtaran’a, Samatya’ya, Florya’ya, Halkalı’ya kadar giderdim.

Bazen Kapalıçarşı’yı, bazen Mısır Çarşısı’nı gezer, bu mekanların tarihle iç içe geçmiş havasını teneffüs ederdim. Beyazıt’taki sahaflara giderdim sık sık. Eski-yeni kitaplara bakar, ilgimi çekenleri alır, oradaki kitapçılarla sohbet eder, Çınaraltı’nda çay içer, aldığım kitapları okumaya başlardım.

Tahtakale’deki eskici dükkanlarını dolaşır, oradaki eski ev eşyalarının tanıklık ettikleri olayları, o eşyaları kullananları hayal ederdim hüzünle. Oradan aşağıya Mahmutpaşa’ya, Mısır Çarşısı’na, Eminönü’ne kadar iner, deniz kenarında balık ekmek yerdim.

‘Gemiler göründükçe adalar da düş görür / İnsanlar nerede olsa bir orayı düşünür / Derler adadakiler, şu gemi bir gün gelse / Gitsek buradan öte, nereye gideceksek? / Bilseler gemiler de bir adayı düşünür.’

Bu dizeler Özdemir Asaf’a ait. Ben de adaları düşünürdüm bazen. Zira adalar, her nerede, hangi ülkede olurlarsa olsunlar, benim hep ilgimi çeker. Nerede bir ada görsem giderim.

Ondan olsa gerek, adalara giderdim bazen. Büyük Ada’ya, Heybeli Ada’ya, Kınalı Ada’ya. Sahilde, iskelenin yanındaki kahvelerde/kafelerde oturur, çay içer, gazete, kitap okurdum. Küçük çocuklar gibi elimde simitle, hangi adaya gitmiş isem, o adanın caddelerinde, dar sokaklarında, çarşısında dolaşırdım. Beni müthiş bir şekilde dinlendiren gezilerdi bunlar. Kendimi dinlerdim, insanları dinlerdim, kuşları dinlerdim, doğayı dinlerdim. Denize bakarak dağınık düşüncelerimi toplar, kendimi biriktirir, enerji yoğun olarak geri dönerdim.

1975 yılı Ocak ayının karlı, soğuk bir kış günü, İstanbul’dan Ankara’ya geldikten ve Ankaralı olduktan sonra, bu kez Ankara’da gezdirmeye başladım kendimi.

Cumhuriyetin kurulduğu bu sade, bu kendi halindeki kenti tanımak, keşfetmek, biraz da kafamı, ruhumu dinlendirmek, gönlümü eğlendirmek için, bir gün Papazın Bağı’na, bir gün ilk meclise, bir başka gün Ankara Kalesi’ne gider, kalenin dar sokaklarında dolaşır, Çıkrıkçılar Yokuşu’ndan aşağıya Anafartalar’a inerdim.

Gençlik Parkı’na giderdim bazı sabahlar erkenden. Çay içer, nargile içer, gazete, kitap okurdum. Kendimi şımartmak, ödüllendirmek için, Atatürk Orman Çiftliği’nden dondurma ısmarlardım kendime.

‘Bilmek istersen seni / Can içre ara canı / Geç canından bu anı / Sen seni bil seni!’ diyen Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerini ziyarete giderdim bazen. O’nun ‘Nagehan ol şara vardım, ol şarı yapılır gördüm, / Ben dahi yapıldım, taş ve toprak arasında’ diyen manzumesinde ifadesini bulan, evrenin ve insanın birlikte oluştuğuna dair felsefesini anlamaya çalışırdım.

Bazı günler Ankara’nın dışına atardım kendimi. Kış geldiğinde Çubuk Barajı’na, bahar geldiğinde buğday tarlalarının, çayırın, çimenin, otların, kuşların, böceklerin olduğu yerlere giderdim. Oralarda kır havasını içime çeker, ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarır, toprakta yürüyebildiğim kadar çıplak ayakla yürürdüm. Şarkı, türkü söyler, hem enerji boşaltır, hem de enerji toplardım.

Çok sevdiğim bu kendimi gezdirmeleri, eğlendirmeleri uzunca bir zaman yapamadım. Kendimi ihmal ettim, kişisel bakımımı ihmal ettim, ayarlarımı ihmal ettim. Sonra bir gün, dün ve ondan önceki gün, yani iki gün üst üste, kendimi gezdirdiğim o eski günlerim aklıma geldi. İçimden bir ses kırlara git dedi.

Atladım arabama. İlk gün, Eskişehir yönüne doğru gittim. Çok uzun gittim. Nerede ise Polatlı’ya kadar gittim. Sonra hafif yüksek bir tepede durdum. Arabadan indim, ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkardım. Toprağa bastım çıplak ayakla. Sonra gidip bir ağacın altına oturdum. İleride bir yerlerde kavak ağaçları vardı. Bir o yana, bir bu yana sallanıyorlardı. Ağaçlardan kopan sarı yapraklar, rüzgarın itmesiyle oraya buraya koşturuyorlardı. Kavakların üzerinde dikili olduğu ham topraklar, hafif puslu enginliklere doğru uzayıp gidiyordu. Vakit ikindiye yakındı. Yatık gelen güneş, ara sıra başını bulutların arasından çıkarıyor, biraz ilerideki köy yolunu, yolun sağında, solunda uzanan solgun güz topraklarını ışığıyla süslüyordu. Serin, ama hafif esen bir rüzgar vardı. Bu rüzgar, havayı taze toprak ve tezek kokusuyla dolduruyordu. Sonra birdenbire yağmur bulutları kapladı gökyüzünü. Ortalık karardı. Ve yağmur yağmaya başladı. Eve gitmek zamanı geldi dedim kendime. Geldiğim yollardan geri döndüm evime.

İkinci gün, yani dün, bu defa Konya yolu istikametine gittim. Yol üzerindeki bir benzinlikte durdum, çay içtim. İçeride çok sayıda kamyon şoförü vardı. Kamyonlar üzerine, kamyon markaları üzerine konuşuyorlar, birbirlerine şaka yapıyorlardı. Sohbetlerine beni de katmak istediler, nereli olduğumu, ne iş yaptığımı, nereden gelip nereye gittiğimi sordular. Avukatım demedim. Ticaret yapıyorum dedim. Canım konuşmak istemedi. Bunu anlayınca, benimle muhatap olmayı bıraktılar, sohbeti kendi aralarında sürdürdüler. Çayımı bitirdim, yeniden çıktım yola.

Tuz Gölü’ne kadar gittim. Gölün kıyısında yürüdüm biraz. Hava oldukça serindi. Sonbahar ilk kez geldiğini hissettirdi bana. Güneşin pembe, kırmızı, sarı, kızıl renklerle batışını seyrettim gölün kenarında. Güneş kayboldu, etraf kararmaya başladı. Ankara’ya geri döndüm.

Yıllar sonra kendim için bir şeyler yapmış olmamın huzurunu, sevincini duydum içimde. Beynimi temizledim en ince yerlerine kadar, yüreğimi, ruhumu yıkadım boydan boya. Yani terapi gibi bir şey oldu bu benim için.

Tavsiye ederim, siz de yapın. Ara sıra kendinizi gezdirmeye çıkarın. Şımartın içinizdeki çocuğu. Zaman ayırın kendinize. Yalnızlığınızı kendinizle paylaşın. Kendinizi dinleyin ve hatta konuşun kendinizle.

Son iki günümü böyle yaşadım. Şimdi oturup bu iki günün hikayesini yazıyorum.

Neden mi? İnsanlar doğarlar, büyürler ve ölürler. Bazı insanlar ise doğarlar, büyürler, yazarlar ve sonra ölürler. Ben bu sınıftanım. Onun için yazıyorum!

Beni tanımayanlar, nasıl bir insan olduğumu merak ederler. Sorar hatta bazıları. Yazan, çizen, okuyan, düşünen, bazen kendisini, bazen düşüncelerini gezdiren bir insanım ben. ‘Kah gökyüzüne çıkarım, seyrederim alemi / Kah yeryüzüne inerim, seyreder alem beni.” Durgunum bazen, bazen de coşkun akan sular gibi taşkınım. Çok şey söylemiş olmak için susarım ara sıra. Bazen de çok konuşurum. Ama rahatsız etmem hiç kimseyi. Tam da şairin tanımladığı gibi bir insanım. Yani. “Kırılgan bir çocuğum ben / Yüreğim cam kırığı / Bütün duygulardan önce / Öğrendim ayrılığı / Saldırgan diyorlar bana / Oysa kırılganım ben / Gözyaşlarım mücevher / Saklıyorum herkesten / Ürküyorlar gözümdeki ateşten / Ürküyorlar dilimdeki zehirden / Ürküyorlar o dur durak bilmeyen / Gözü kara cesaretimden / Diyorlar: Bir yanı sarp bir uçurum / Bir yanı çılgın dağ doruğu / Oysa böyle yapmasam ben / Nasıl korurum içimdeki çocuğu? / Bir yanım çılgın nar ağacı / Bir yanım buz sarayı”