EX İNİURİA İUS NON ORİTUR! / HAKSIZLIKTAN HAK DOĞMAZ!

APPLE’ın kurucusu Steve Jobs ‘Beni motive eden neydi?’ diye soruyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bence yaratıcı insanların çoğu, bizden önceki insanların çalışmalarından faydalanabildikleri için minnettar olduklarını ifade etmek isterler. Ben kullandığım dili ya da matematiği icat etmedim. Tükettiğim besinlerin çok azını üretiyorum, giysilerimin hiçbirini ben dikmiyorum. Yaptığım her şey türümüzün diğer üyelerinin yaptıklarına ve üzerinde durduğumuz omuzlara bağlı. Ve çoğumuz türümüze bir şeyler sunarak karşılık vermek ve akıntıya bir şeyler katmak istiyoruz. Mesele bildiğimiz yolla yeni bir şeyler ifade etmeye çalışmak. Çünkü Boby Dylan şarkıları besteleyemeyiz, Tom Stoppard piyesleri yazamayız. Sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmekte, bizden önce insanlığa katkıda bulunmuş kişilere minnettarlığımızı göstermekte ve akıntıya bir şeyler katmakta kullanmak isteriz. Beni motive eden buydu.

2004-2010 tarihleri arasında Ankara Barosu yönetiminde bulunan ben ve arkadaşlarım da bu motivasyonla, bizden önceki yönetimlerden devir aldığımız iyi mirasın üzerine bir şeyler yapmakta, sahip olduğumuz yetenekleri derin duygularımızı ifade etmekte, bizden önce mesleğimize, meslek örgütümüze hizmet etmiş, katkıda bulunmuş yönetimlere minnettarlığımızı göstermekte ve akıntıya bir şeyler katmakta kullandık. Sanırım bunda da başarılı olduk. Baki kalan ve kalacak olan bu kubbede, masum bakanlar ve görenler için hoş bir seda bıraktık.

Peki! Yaptığımız hizmetleri yazma gereksimini neden duydum? ‘Dünya gürültü yapanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında dönüyor. Hem de sessizce’ diyor Nietzsche. Ben ve yönetimde birlikte çalıştığım arkadaşlarım, görev süremiz içerisinde, Ankara Barosu için, diğer Barolarımız için, Baromuz üyesi olan ve olmayan avukat meslektaşlarımız için, ülkemiz için pek çok değer yarattık.

Hal böyle iken, şahsen ben ve benimle birlikte hizmet etmiş olan mesai arkadaşlarım, bizim yaptığımız hizmetlerin, yarattığımız değerlerin yüzde birini dahi yapmamış ve yaratmamış olan bir kesimin, bir süreden beri bilinçli ve sistemli olarak sürdürdüğü saldırılarına muhatap oluyoruz. Hizmet etmiş insanlar olarak bunu hak etmeğimizi düşündüğüm için yazdım bunları.

Sadece bunun için değil, Ankara Barosu’nu kendilerine ait sanan ve kendilerinden ibaret sayan, vefa, erdem, hoşgörü, mesleki dayanışma, genel etik, siyasal etik, meslek etiği gibi temel bazı değerlerden yoksun olan, yarattığı hemen hiçbir pozitif değer bulunmayan, sadece gürültü yapan ve etrafına kirlilik yayanlara yanıt olsun diye yazdım bunları.

Aeguum et bonum est lex legum /Hakkaniyet ve adalet kanunların kanunudur’ diyor Romalılar. Bazı avukatlar bunu bilsinler diye yazdım bunları.

Sizse hep konuşursunuz / Sığınıp kof sözlere, / Kaçarak kendinizden / Uğuldayan hüznünüzle. / Telâşla geceyi bulursunuz. / Gözünüze yaş düşerim.’ diyor Metin Altıok. Birilerinin gözüne yaş, vicdanına taş düşmek için yazdım bunları.

İşte! Rutin iş ve işlemlerin dışında ve 2004-2010 yılları arasında yönetim olarak yaptıklarımızın kısa bir özeti;

• Ankara Barosu Başkanına tahsisli, birisi kırmızı plakalı iki adet makam otomobilini avukatlar arasında düzenlenen ihaleyle sattık. Bunların yerine baronun hizmetlerini yapması için Volkswagen Caddy, teknik servis işlerinin görülmesi için Ford Transport araba aldık.
• Göreve geldiğimiz günden itibaren ve her hafta, başta ülkemiz Barolarına olmak üzere, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarına örnek olacak bir ilki gerçekleştirdik. Bu bağlamda baromuzun tüm gelir ve giderlerini, yönetim kurulunun tüm kararlarını, gerek WEB sayfasında, gerekse baroya ait panolarda yayımlamak suretiyle, meslektaşlarımızın bilgisine ve denetimine açtık. Hem mali, hem de idari yönden şeffaflık sağlayan, hesap verebilirlik temeline dayanan bu uygulamadan, Devlet Denetleme Kurulu’nun 2009 yılı raporunda, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları içinde tek örnek olduğu ifade edilmek suretiyle övgüyle söz edilmiştir.
Dil Merkezi ve Tercüme Bürosu kurduk. Bu birimler aracalığıyla hem meslektaşlarımıza hizmet götürdük, hem de baroya ek gelir sağladık.
• Kurduğumuz Dil Merkezi’nde, Ekim 2006 – Ekim 2008 tarihleri arasında 421 öğrenciye yabancı dil eğitimi ve LegalEnglish/Hukuk İngilizcesi dersi verildi. Dil Merkezi Ekim 2008 tarihinde Ankara Barosu Avukatlık Akademisi’nin bünyesi içine alındı ve bu yapı altında Ekim 2008 – Temmuz 2008 tarihleri arasında 137 öğrenciye yabancı dil eğitimi ve Legal English/Hukuk İngilizcesi dersi verildi. Faaliyete geçtiği Ekim 2006 tarihinden Ekim-2008 tarihine kadar Dil Eğiti Merkezi tarafından 558 avukata, stajyer avukat ve avukat yakınına tüm seviyelerde genel İNGİLİZCE, tüm seviyelerde genel FRANSIZCA, tüm seviyelerde genel ALMANCA, KPDS ve ÜDS hazırlık, Bire – Bir (ÖZEL), Hukuk İngilizcesi, Yabancı Dil Hukuk Metinleri Çeviri Kursu,Genel Yabancı Dil Çeviri Kursu, İngilizce pratik ve ileri düzey konuşma kursu verildi.
• CMK (Ceza Muhakemesi Kanunu) Kurulu’nu yeniden yapılandırdık. Bu kurul tarafından, hem Ankara Barosu avukatlarına, hem de talep eden diğer barolara nitelikli ve sertifikalı eğitim çalışmaları verildi. Bu bağlamda 2004-2006 döneminde bu merkez 5’i Ankara Barosu avukatlarına, 12’si diğer baroların avukatlarına olmak üzere toplam 17 adet eğitim programı düzenlendi. Göreve geldiğimiz Ekim/2004 tarihinde Ankara Barosunda CMK eğitimi almış ve CMK bünyesinde hizmet veren avukat sayısı 450 iken, bu sayı Ekim/2006 tarihinde 1250 avukata ulaştı. Ankara Barosu CMK Merkezi tarafından 2004-2008 yılları arasında, Adana Barosu’na kayıtlı 550 avukata, Mersin Barosu’na kayıtlı 300 avukata, Eskişehir Barosu’na kayıtlı 270 avukata, Kayseri Barosu’na kayıtlı 250 avukata, Düzce Barosu’na kayıtlı 95 avukata, Yalova Barosu’na kayıtlı 60 avukata, Aksaray Barosu’na kayıtlı 50 avukata, Ordu Barosu’na kayıtlı 50 avukata, Batman Barosu’na kayıtlı 100 avukata, Mersin Barosu’na kayıtlı 200 avukata, Düzce Barosu’na kayıtlı 30 avukata CMK eğitimi verildi.
• Bizim yönetime gelmemizden önce kurulmuş olan ‘Avukat Hakları Merkezi’ni, 10.11.2004 tarih 4/1 sayılı Yönetim Kurulu kararı ile ‘Avukat Hakları ve Toplumla İlişkiler Merkezi’ adı altında yeniden yapılandırmak suretiyle daha aktif hale getirdik. Bu merkezde oluşturulan ekiple birlikte 7 gün, 24 saat avukatların yanında ve hizmetinde olduk, başka barolara eğitim hizmeti götürdük.
• Sanata ve sanatçıya özel bir önem ve değer verdik. Bu amaçla ilgi duyan avukatlar için resim atölyeleri kurduk. Şiir yarışmaları ve dinletileri düzenledik. Avukat ressamların eserlerinden oluşan resim sergileri açtık. ‘Adalet Uğraşısı İçinde Avukat ve Avukatlık Mesleği’ konulu Resim-Heykel ve Özgün Baskı, kısa film yarışmaları düzenledik.
• Gerek toplumun, gerekse avukatların felsefi ve kültürel yönden gelişimine katkı yapmak, sanat ve felsefeyle ilgili çalışmaları koordine etmek, yürütmek ve kurumsallaştırmak amacıyla Felsefe Kulübü, Sinema Kulübü, Sanat Kulübü kurduk.
• Bu kulüplerden Felsefe Kulübü, görev süremiz içinde Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi, ODTÜ Öğretim Üyeleri ve diğer felsefeciler tarafından sunulan 11 adet konferans düzenledi. Çok sayıdaki meslektaşımız tarafından ilgi ve beğeni ile izlenen bu konferansları kitap olarak bastırdık ve meslektaşlarımızın yararlanmasına sunduk.
• Baroda kurduğumuz Felsefe Kulübü’nün düzenlediği etkinlikler dışında, Türkiye Felsefe Kurumu ile ortaklaşa sertifikalı hukuk ve etik eğitim çalışmaları yaptık. ‘Etik ve Meslek Etikleri’, ‘Adalet Kavramı’, ‘Normlar ve Hukuk Normları’, ‘Meslek Olarak Hukukçuluk’, ‘İnsan Hakları’, ‘Değer ve Değerlendirme Problemleri’ konularının işlendiği bu eğitim çalışmalarına katılan meslektaşlarımız kendilerini geliştirme olanağı buldular.
• Gerek baromuz üyesi avukatları profilinin çıkartılması, gerekse istatistik bilgiler ile bir veri tabanı oluşturulması, bu veri tabanından yararlanılarak görevlendirmeler yapılması amacıyla; Engelli Avukatlar, Ücretli Avukatlar, İş Arayan Avukatlar, Avukatlık Ortaklığı, Birlikte Çalışan Avukatlar, Uzlaştırıcı Avukatlar, Vasilik-Kayyımlık-Tereke Mümesilliği Yapacak Avukatlar, Stajyer Arayan Avukatlar kütükleri oluşturduk. Yargıç ve savcılar ile Adli Yargı Adalet Komisyonu nezdinde girişimlerde bulunulmak suretiyle bu görevlere, oluşturduğumuz kütüklere isimlerini yazdıran meslektaşımızın atanmalarını sağladık.
• Kurduğumuz ‘Engelli Avukatlar Kütüğü’ aracılığı ile Ankara Barosu’ndaki engelli avukatların profilini çıkardık. Hemen arkasından ‘Engelli Avukatlar Kurulu’nu kurduk. Bu kurul aracılığıyla engelli avukatlarımız için ihtiyaç belirlemesi yaptık. Bu belirlemelere ve kurulun talebine göre, engelli avukat meslektaşlarımıza Adliye Sarayı içinde işlerini daha kolay yapabilmeleri için gerekli olan her türlü desteği verdik.
• Bu bağlamda baroya ait adliye otoparkında engelli avukatlara özel park yeri tahsis ettik. Ankara Adliye Sarayı’ında avukatlara tahsisli tuvaletlerde engelliler tuvaleti yaptırdık. Görme engelli avukat meslektaşlarımız için adliye asansörlerine ses sistemi ile Braille Alfabesi / Görme Engelliler Alfabesi ile yazılmış butonlar yaptırdık. Adliye Sarayı içindeki her odanın kapısına görme engelli meslektaşlarımızın buraları tanıması ve kolayca bulması için özel olarak yaptırdığımız Braille Alfabesi/Görme Engelliler Alfabesi ile yazılmış plakalar yerleştirdik. Ankara Barosu Bilgi Belge Merkezi’ne/Kütüphane’ye engelli avukatların yararlanabilmeleri için özel yazılım yaptırdık. Baromuzun WEB sayfasına konulan açıklamaları, yazıları ve duyuruları, görme engelli meslektaşlarımızın izleyebilmeleri için sesli hale getirdik. Ankara Adliye Sarayı içinde oluşturulan bilgisayar odalarında mevcut bilgisayarlardan bir tanesini, görme engelli meslektaşlarımızın yararla¬nabilecekleri biçimde donattık. Baromuzun Engelliler Kurulu tarafından hazırlanan ‘Engelliler Hukuku El Kitabı’nı bastırıp dağıttık. Bu el kitabı aracılığıyla toplumda engelli yurttaşlarımızla ilgili olarak bir duyarlılık, bir farkındalık yaratılmasını, engellilerin hakları konusunda toplumumuzun bilinçlendirilmesini hedefledik. Cezaevlerinin Sincan’a taşınması ve burada yeni bir yerleşke oluşturulması nedeni ile görme engelli avukatların yanında refakatçisi bulunmadan cezaevinde müvekkilleri ile görüşmeleri fiilen imkânsız hale geldiğinden; konu ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü ile yapılan görüşmeler sonucunda, görme engelli avukatların en son kapıya kadar refakatçileri ile birlikte gitmelerini sağladık. Görme engelli avukatların, engelli kimlik belgelerini veya raporlarını ibraz etmeleri kaydı ile otomatik göz taramasından muaf tutularak cezaevine girmelerini gerçekleştirdik.
• Bugün artık hepimizin kanıksadığı, eskiden bu yana hep varmış diye düşündüğü, duruşma salonlarında taraf avukatlarının oturdukları masaların üzerinde ve avukatların önünde bulunan, yargıçların yazdırdığı duruşma tutanaklarını avukatların hem takip etmelerine, hem de denetlemelerine olanak sağlayan ve daha sonra Türkiye genelinde yaygınlaşan MONİTÖRLER, Ankara Barosu’nun 2004-2006 dönemi yönetiminin icadıdır. Bu bağlamda Ankara ve ilçelerindeki tüm ilçe Adliye Binalarındaki duruşma salonlarını bu monitörlerle donattık.
• Diğer başka Adliye Binalarında olduğu gibi Ankara Adliye Sarayı içindeki tüm duruşma salonlarında, davacı ve davalı avukatlar tahta sandalyeler üzerinde oturuyorlardı. Bu sandalyeler rahat olmadığı gibi avukatlık mesleğinin prestijine de uygun değildi. Bu noktadan hareketle, hem avukatları rahat koltuklarda oturtmak, hem de mesleğin prestijini yükseltmek amacıyla, avukatlar için yaptırdığımız baro amblemli özel koltukları tüm duruşma salonlarına yerleştirdik.
• Avukat Odalarını su sebilleri, internet bağlantılı bilgisayar ve yazıcılar ile donattık.
• Adliye Sarayı içine ayakkabı silme makineleri, otomatik ve hijyenik çay-kahve-meşrubat makineleri yerleştirdik.
• Ankara Adliyesinden Sincan Cezaevi’ne gidecek avukatlar için ücretsiz servis araçları tahsis ettik.
• Cezaevinde güvenlik nedeniyle ayakkabılarını çıkarmak zorunda olan avukatların kullanabilmeleri için bir kullanımlık hijyenik terlikler yaptırdık ve bunları avukatların kullanımına sunduk.
• Ankara Adliye Sarayı içinde 17 ayrı noktaya, Ankara’nın ilçelerindeki Adliye Saraylarında tek noktaya plazma monitörler yerleştirdik. Baromuzun tüm duyuru, açıklama ve etkinliklerini internet ortamına aktarmak suretiyle bu monitörlerden yayımlanmaya başladık. Bu yolla hem kağıt ve toner tüketiminden tasarruf ettik, görsel kirliliğin önüne geçtik, hem de ilçe temsilcilikleri ile internet aracılığı ile etkili ve sürekli iletişim kurulmasını sağladık.
• Ankara Adliye Sarayı içinde bulundukları her yerden avukatların kolayca internete erişimlerini sağlamak için kablo döşettik.
• Ankara Adliye Sarayı içinde 13 noktaya, ilçe Adliye Saraylarında tek noktaya yerleştirdiğimiz KİOSK’lar aracılığı ile meslektaşlarımıza ve vatandaşlarımıza; Baromuz üyesi avukatların iletişim bilgilerine, mahkemelerin yerleşim yerlerine, nöbetçi mahkemeler listesine, Baromuzun WEB sayfasına, Ticaret Sicili Gazetesi’ne ulaşma, Yargıtay ve Danıştay dosyalarını sorgulama olanağı sağladık.
• Bugün banka şubeleri başta olmak üzere pek çok kurum ve kuruluşta sıradan hizmet haline gelen sıra alma sistemini, dava tevzi odasının önüne koyduğumuz ekran, yaptırdığımız yazılım ve sıramatik makinesiyle gerçekleştirdik. Bu yöntemle buradaki hizmetlerin düzenli biçimde yapılmasını, sıra alınmasını, bu sıraların takip edilmesini ve sisteme entegre edilen Baro Kart aracılığıyla avukatlara öncelikli sıra verilmesini sağladık.
• Ankara Barosu’nun eskiyen, hemen her gün arızalanan fotokopi makinelerini, kağıt ve toner giderleri baroya, onarım, bakım, parça giderleri anlaşma yapılan firmaya ait olacak şekilde ve bir çeşit leasing sistemiyle yeniledik. Baro Kartı, bu makinelere entegre etmek suretiyle ödemelerin bu kart üzerinden yapılmasını gerçekleştirdik.
• 2004’de yönetime geldiğimizde bilgisayar ortamında tutulmadığı, araştırma yapmak isteyenlerin bilgisine açılmadığı tespit edilen Baro Hakem Kurulu’nun tüm kararlarını, scanner ile taranmak suretiyle bilgisayar ortamına, ardından Baromuzun WEB sayfasına aktardık ve bu yolla anılan kararların herkesin bilgisine ve kullanımına açılmasını sağladık.
• 2004’de göreve gelmemizden hemen sonra, daha önce pilot adliye seçildiği için uygulamaya konulan Ulusal Yargı Ağı Projesi’ni (UYAP) ve bu projenin getirdiği sorunları önümüzde bulduk. Baro olarak hiçbir hazırlığımız olmayan, proje yeni uygulamaya girdiği için müşkül duruma düşen meslektaşlarımızın bu sorununun çözülmesi için daha önce kurduğumuz ‘Bilgi İşlem Merkezi ve Bilişim Kurulu’nu aktif biçimde çalıştırarak Baromuzu ve avukat meslektaşlarımızı UYAP’a hazır hale getirdik. Kısa bir süre içersinde Bilgi İşlem Merkezi ve Bilişim Kurulu tarafından ‘UYAP ve Elektronik Takip’ konulu eğitim programları verilmesini gerçekleştirdik. E-Takiplerin yapılmasında avukatlara kılavuzluk etmek üzere ‘E-Takip Taleplerinin Oluşturulması’ başlıklı el kitabı hazırlayarak avukatlara ulaştırdık. Kısa bir süre içerisinde, Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) konusunda yeteri kadar birikime, deneyime ve donanıma sahip olmayan ve o nedenle pek çok sorun yaşayan diğer Barolara ve bu baroların üyesi olan avukatlara bilgi ve eğitim vermeye başladık.
• Ulusal Yargı Ağı Projesinin işlevini tam olarak yerine getirebilmesi, avukatların projeden daha verimli ve etkin biçimde yararlanabilmeleri için ‘UYAP Avukat Portalı’nın daha aktif olarak kullanılması gerekiyordu. O tarihlerdeki uygulamaya göre, bu UYAP Sertifikasına sahip olmayı gerektiriyordu. O aşamada yaklaşık bir yıldır faaliyette olan UYAP Avukat Portalının kullanımı, sertifika dağıtımındaki sıkıntılar nedeniyle yeteri kadar hızlı ve verimli işlemiyordu. Öyle ki, geride kalan bir yıllık süre içinde sertifika alan ve dolayısıyla sistemden yararlanan avukat sayısı Türkiye genelinde 250’yi geçmiyordu. Bu konu ile ilgili olarak Baromuz ile Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı arasında yapılan görüşmeler neticesinde, Ankara Barosuna kayıtlı avukatların sertifika talep ve teslimat işlerinin Baromuzca yapılması konusunda anlaşma sağladık. Bu anlaşmanın yapıldığı 25 Eylül 2006 tarihinden, görev süremizin sona erdiği Ekim/2006 tarihine kadar olan yaklaşık bir aylık süre içinde 750 adet sertifika dağıttık. Bu suretle hem hizmet ürettik, hem de baroya gelir sağladık. Ödülümüz, birisi iki dönemdir Ankara Barosu Yönetim Kurulu üyesi olan isimleri bende saklı iki meslektaşımız tarafından Adalet Bakanlığı’na şikayet edilmek oldu.
• O tarihlerde henüz yaygınlaşmamış olmakla birlikte, yakın bir gelecekte yaygın biçimde kullanılacağı o aşamada belli olan elektronik imza kurulumu için gerekli tüm çalışmaları tamamlayarak eğitim çalışmalarına başladık. Bu çalışmalarda kullanılacak olan ‘Elektronik İmza El Kitabı’nı hazırlayarak ilgi duyan meslektaşlarımıza dağıttık.
• UYAP projesine gerek Ankara Barosu Başkanı olduğum dönemde, gerekse Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptığım süreçte hep destek oldum. Projenin tanıtılması, yerleşmesi, işlemesi, avukatlara hizmet verebilmesi için avukat portalının açılması ve geliştirilmesi konularında hep destek verdim. Bu bağlamda Türkiye Barolar Birliği Başkanı olduktan sonra UYAP’ın baro ve avukat versiyonu olan Ulusal Baro Ağı Projesi’ni (UBAP) kurduk. Bu projeyi UYAP’a entegre ettik. Bugün eğer avukatlar bizim icat ettiğimiz yeni nesil avukatlık kimlik kartlarıyla UYAP-UBAP üzerinden adliye binalarına gitmeden evlerinden veya bürolarından dava açabiliyorlarsa, icra takibi yapabiliyorlarsa, tanık gideri, bilirkişi ücreti, keşif yolluğu yatırabiliyorlarsa, nüfus, adres, araç sorgulamasında bulunabiliyorlarsa, bu çok büyük ölçüde UYAP’a bizim verdiğimiz destek ve UYAP ile UBAP’ı birbirlerine entegre etmiş olmamız sayesindedir.
• 08 Aralık 2004 tarihinde Ankara Barosu bünyesi içerisinde ‘Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi’ kurduk. Bu kurul aracılığıyla uzlaşma ve arabuluculuk konularında son derece yararlı eğitim çalışmaları yapmak suretiyle Ankara Barosu üyesi olan avukatların bu konuda kendilerini yetiştirmelerini ve geliştirmelerini sağladık.
• 2004-2006 hizmet dönemimizde yaptığımız en önemli hizmet, şimdilerde hepimizin kullandığı ‘Yeni Nesil Avukatlık Kimlik Kartları’nın öncüsü olan ‘Baro Kart’ın icadıdır. Üzerinde pek çok gürültü yapılan, hakkında davalar açılan, suçduyurularında bulunulan ‘Baro Kart’, yüksek güvenlikli, iki adet çipli, manyetik şeritli, yedi adet görsel kopya korumalı, hologramlı biçimde ve ‘tek kart, çok hizmet‘ anlayışıyla hizmet gören bir ‘akıllı kart’tır. Para yüklenebilen bu kart sayesinde, Ankara Barosu’nda fotokopi çekimlerine, otopark ve avukat tuvalet girişlerine, baroya ait sosyal tesislerde yapılan ödemelere, Avukat Turnike geçişlerine entegre edilmiş, Petrol Ofisi ile yapılan anlaşma sonrasında, bu kart üzerinden avukatlara Petrol Ofisi İstasyonlarında Pompa Fiyatı üzerinden %3 indirim yapılması sağladık.
• Ankara Adliye Sarayı’nın giriş kapılarında, hemen her gün polislerle avukatlar karşı karşıya geliyorlar, kimlik gösterme/göstermeme nedeniyle tatsız olaylar oluyordu. Avukatlar da, polisler de, Başsavcılık da, baro yönetimi olarak biz de bu durumdan son derece şikayetçiydik. Bu sorunu nasıl aşacağımız konusunda düşünmeye başladık. Çözümü bugün Ankara Adliye Sarayı’nın ve Ankara’daki diğer Adliye Binalarının tüm kapı girişlerinde bulunan ‘Turnike Geçiş Sistemleri’ ni kurmakta bulduk. Yapılan turnikeler ile ‘Baro Kart’ı birbirlerine entegre ettik. Her turnikenin üzerine birer monitör ve kart okuyucusu yerleştirildi. Adliye Sarayı kapılarından giriş yapan avukatlar Baro Kartlarını sisteme okuttuklarında, sistem onları tanıdığı için turnikenin kilidi açılıyor, giriş yapan avukatın ismi, soyadı, fotoğrafı monitörden takip ve kontrol ediliyordu. Kurulan bu sistem sonrasında kapı girişlerindeki sorun çözümlendi, bu bağlamda avukatlarla polisler arasında bir daha herhangi bir sorun yaşanmadı. Daha sonra bu sistem, yeni nesil avukatlık kimlik kartlarına entegre edilmek suretiyle Türkiye genelinde yaygınlaştırıldı.
• Avukatlık Yasası’nın 76/1.maddesi hükmü gereğince barolar, ‘hukukun üstünlüğünü’ ve ‘insan haklarını’ savunmak ve korumakla yükümlü ve görevlidirler. Gerek yasanın verdiği bu görevi, gerekse referans olarak aldığımız Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin hükümlerini ve yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Divan kararlarının gereğini yerine getirmek amacıyla Ankara Barosu’nda İnsan Hakları Merkezi kurduk. Daha sonra bu merkez bünyesinde ‘İşkence Önleme Grubu‘ oluşturduk.
• Türkiye’nin dünden bugüne en önemli sorunlarından bir tanesi, toplumda bir haklar bilincinin, hukuk üzerine kurulu bir topluluğa aidiyet bilincinin, hukuk devleti ve demokrasi kültürünün oluşmamış olmasıdır. Bunun bilincinde olduğumuz için bu hususlara ilişkin sosyal sorumluluk projelerine hem önem, hem destek verdik. Bu amaçla Çankaya Belediyesi, Etimesgut Belediyesi, Altındağ Belediyesi, Beypazarı Belediyesi ile işbirliği yapmak suretiyle anılan belde sakinlerine yönelik olarak kadın hakları, tüketici hakları, yurttaşlık hakları üzerine eğitim çalışmaları yürüttük.
• Yine T.C. Sağlık Bakanlığı ile işbirliği yaparak, Ankara’da bulunan T.C. Sağlık Bakanlığı’na bağlı 8 adet hastanede görevli hekimlere ve sağlık çalışanlarına, Türk Ceza Kanunu ile özel hukukta hekimlerin ve sağlık çalışanlarının hukuki ve ceza-i sorumlulukları konusunda eğitim verdik.
• ‘Ihlamur Sokak No:1 Sıhhiye’ adresindeki Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nin en alt katında Türkiye’nin ilk ‘Hukuk Müzesi’ni kurduk. 5 Nisan 2006 tarihindeki Avukatlar Günü’nde açılan bu müzeye, özel olarak yaptırdığımız Baromuzun ilk Başkanı Salih Sırrı Bey ile Türkiye Barolarına ve avukatlık mesleğine büyük katkılar yapan hocamız Prof. Dr. Faruk Erem’in heykellerini koyduk. Benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmamdan sonra ve Ankara Barosu’nun onayıyla bu müze Türkiye Barolar Birliği’nin Balgat’taki binasının en alt katında özel olarak yaptırılan mekana taşındı. Avukatlık mesleğiyle ilgili resimlerin, avukatlık mesleğinin geçmişinde kullanılan mesleki araçlar ile dokümanların, dünyanın değişik ülkelerinde avukatlarca kullanılan cüppelerin, hukukun tarihçesinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın hukukçularının resimlerinin yanı sıra başkaca görsel ve işitsel materyallerin sergilendiği bu müze, gezen herkesin ilgisini çekmiş, beğenisini kazanmıştır.
• Bir başka avukatın yanında ve sigortalı avukat statüsünde istihdam edilen, yani işçi avukat konumunda olan avukatların durumunun iyileştirilmesi ve haklarının güvence altına alınması için Türkiye Barolar Birliği nezdinde girişimde bulunduk. Bu girişim ve çabalar sonunda ve ilk kez bu konumda bulunan avukatların aylık ücretinin 04.12.2005 tarih, 26013 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin ‘Dördüncü Bölümü’nde 1.000,00 TL./ay olarak düzenlenmesini sağladık. Ne yazık ki, yönetmeliğin bu hükmü Ankara Barosu mensubu bir meslektaşımızın açtığı dava sonunda Danıştay tarafından iptal edildi.
• 2004-2066 hizmet dönemimizde yaptığımız bir diğer önemli hizmet, Baro Han’ın/ABEM’in asma katındaki atıl durumda olan terası oturulabilir/kullanılabilir duruma getirmemiz, bu alanı kapalı ve açık şekilde hizmet veren bir kafeterya olarak meslektaşlarımızın hizmetine açmamızdır.
• İçişleri Bakanlığı 14 Ekim 2005 tarihinde yayımladığı kamuoyunda ‘kırmızı sokak’ olarak bilinen genelgesiyle; belediyelere, içkili yer bölgesi belirlemek için yetki vermiş ve bunun üzerine belediyeler, içkili yerleri kent dışına ya da kentin belli bölgelerine toplama yönünde faaliyete geçmişlerdi. Bu genelge Belediye Yasası’na ve Anayasa’ya aykırıydı. Ankara Barosu olarak genelgenin iptali için Danıştay’da dava açtık. Danıştay 8. Dairesi, 07 Mart 2007 tarih, 2005/6261 E. 2007/1246 K. sayılı ilamı ile işlemin iptaline karar verdi.
• 03-07 Ocak 2006 tarihleri arasında; Uluslararası Hukukta Yeni Gelişmeleri, Feminizm ve Hukuku, Hukuk ve Felsefe, Bilişim ve Hukuk, Adalet ve İnsan Haklarını, Yargılama Hukuku, Kadın ve Hukuk, Evrensel Hukuk ve Küreselleşme üst başlıkları ile bu başlıklar altındaki konuları kapsayan ‘Ankara Barosu Dördüncü Uluslararası Hukuk Kurultayını’ ve bu kurultayla birlikte ‘Türkiye’nin İlk Kadın Hukukçuları’ konulu fotoğraf sergisini düzenledik.
• Uluslararası nitelikteki bu kurultayda seçilen başlıkların hemen hepsi ilginç ve üzerinde konuşmaya, tartışmaya değer konulardı. Ama en önemlisi feminist kuramın hukuki boyutuyla incelenmiş olmasıydı. Zira feminist hukuk, Türkiye’de tüm boyutlarıyla ilk kez bu kurultayda ele alınıyordu. Feminizm konusunda yaşayan en önemli isimler olan Los Angeles California Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Frances Elizabeth Olsen ile Michigan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Catharene A.Mackinnon’un konuşmacı olarak gelmiş olmaları da etkinliği ayrıca çekici kılıyordu. Kitap haline getirilen bu kurultaydaki tebliğler feminizm konusunda önemli bir başvuru kaynağı olmuştur.
• 14 Temmuz 2006 tarihinden itibaren meslekte 30 yılını dolduran meslektaşlarımıza plaketin yanı sıra, üzerinde Ankara Barosu amblemi bulunan özel yaptırılmış Nacar marka saat hediye etme uygulaması başlattık. Bu çerçevede erkek avukatlara köstekli, kadın avukatlara boyna kolye şeklinde takılan, maddi değerinden daha çok manevi değeri olan saat hediye ettik. Av.Uğur Uzer’in önerisi üzerine başlattığımız ‘30.Yıl Saat Armağanı’ uygulaması benim Ankara Barosu Başkanı olduğum 2007-2008-2009-2010 yıllarında da devam etti. Daha sonra! Daha sonrası yok.
• 2004-2006 hizmet döneminde, meslektaşlarımızın, gerek meslek içi ve meslek etiği eğitimlerine, gerekse kültürel ve sportif yönden kendilerini geliştirmelerine özel önem verdik. Bu amaçla 24 konferans, 34 panel, 3 uluslararası sempozyum, 4 sempozyum, 43 seminer/eğitim, diğer Barolar ve başkaca kuruluşlarla birlikte 19 ortak etkinlik, 6 söyleşi, 18 atölye çalışması, 3 eleştiri toplantısı, 13 konser, 1 şiir dinletisi, 3 tiyatro, 8 sinema gösterisi, 2 masa tenisi turnuvası, 1 bowling turnuvası, 1 satranç turnuvası, 1 tavla turnuvası, 1 tenis turnuvası, 1 bilardo turnuvası, 2 stajyer avukatlar futbol turnuvası, 4 yurtdışı, 3 yurtiçi gezi, 2 resim sergisi düzenledik.
• Yine bu dönemde ‘Kadınların Hukuki Sorunları’, ‘Medya ve Kadın’, ‘Türk Ceza Kanununda Kadına İlişkin Hükümler ve Uygulaması’, ‘Dünden Bugüne Türkiye’de Kadın Hakları’, ‘Ulusal ve Uluslararası Mevzuatta Kadın Hakları ve Mağdur Kadına Hukuki Yardım’, ’25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’ konulu panel, konferans ve açık oturum, panel ve konferans düzenledik, ‘Kadın Hakları El Kitabı’ bastırıp dağıttık.
• Üzerinde duyarlı olduğumuz konuların başında çocuk hakları gelmekle, bu konuda farkındalık yaratmak amacıyla çalışmalar yaptık. Bu bağlamda ‘Çocuk Adalet Sisteminde Uzlaşma’, ‘Çeşitli Yönleriyle Çocuk Suçluluğu ve Çözüm Yolları’, ‘Avrupa Çocuk Hakları Savunuculuğu’, ‘Yargıda Çocuğun Hakları ve Yaşamda Çocuğun Korunması’, ‘III. Ulusal ve Uluslararası Mevzuatta Çocuk Hakları ve Mağdur Çocuğa Hukuki Yardım’, ‘Çocuğun Korunma Hakkı’, ‘Çocuğun Yaşama Hakkı ve Gelişme Hakkı’ konulu panel, sempozyum ve konferans düzenledik.
• Bu dönemde; (1) Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Antlaşma, (2) T.C.Yargı Sisteminin İşleyişi (İştişari Ziyaret Raporu), (3) Staj Rehberi, (4) Türkiye Cumhuriyeti’nin Taraf Olduğu Uluslararası Anlaşmalar, (5) Kadın Hakları El Kitabı, (6) Glossary of Trade&Shipping Terms, (7) Siyasi Partiler ve Demokrasi, (8) Felsefe Konferansları Dizisi, (9) İnsan Hakları Konferans, Panel ve Sempozyumlar/1, (10) E-Takip Taleplerinin Oluşturulması, (11) Tüketici Rehberi/1, (12) Tüketici Rehberi/2, (13) Tüketici Rehberi/3, (14) Hukuk Merceği/6, (15) Hukuk Merceği/7, (16) Avukatlık Ücret Tarifesi/CMK Ücret Tarifesi/Harçlar Kanunu Genel Tebliği, (17) E-İmza, (18) Siber Suçlar Sözleşmesi, (19) Temel Ceza Yasaları, (20) Uluslararası Hukuk Kurultayı/2006 olmak üzere toplam 20 adet kitap yayımladık.
• Uluslararası Savcılar Birliği tarafından İngilizce olarak yayınlanan ‘Savcılar İçin İnsan Hakları El Kitabı’nın tercümesini yaptırdık, kitap olarak bastırdık ve Türkiye’deki tüm savcılara gönderdik.
• Daha önce yayımlanan ‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Başvuru’, kitabıyla ‘Meslek Kuralları El Kitabı’nı güncelleştirerek yeniden bastırdık.
• Yapılan tüm konferans, panel, sempozyumları ‘Hukuk Merceği’ adı altında kitap haline getirerek yayımladık.
• Ankara Barosu’nun 1940 yılından itibaren bütün yayınlarını, dergilerini dijital/elektronik ortama aktardık, bunları CD haline getirerek isteyen meslektaşlarımıza dağıttık, baromuzun internet sayfasında herkesin yararlanmasına açtık. Bu hizmet 2008-2010 yılı yönetim dönemimizin sonuna kadar devam etti. Ne yazık ki son derece yararlı olan bu uygulama 2010 yılından sonra gelen yönetimler tarafından sürdürülmedi.
• 2004 yılında yönetime geldiğimizde Ankara Barosu’nun, biri Ankara Barosu Dergisi, diğeri FMR (Fikri Mülkiyet Rekabet) isimli iki dergisi vardı. Her iki dergiyi de düzenli olarak çıkarmaya devam ettik. Bu iki dergiye ek olarak, alanında Türkiye’de tek olan Bilişim ve Hukuk ile Ankara Barosu Stajyerlerinin çıkardığı ‘Hukuk Gündemi‘ dergilerini çıkarmaya başladık. Bir diğer dergi, İngilizce olarak yayımlanan, dünyadaki tüm barolara ve hukuk kuruluşlarına gönderilen ve dolayısıyla Türkiye’nin tanıtımını yapan Ankara Bar Review idi. Fikri mülkiyet ve rekabet ile bilişim konularında meslektaşlarımızın kendilerini geliştirmelerine olanak sağlayan ve ayrıca marka niteliği taşıyan FMR, Bilişim ve Hukuk isimli dergiler, ne yazık ki bizden sonra gelen yönetimler tarafından bir daha çıkarılmadı. Stajyerler tarafından hazırlanan Hukuk Gündemi isimli dergi ile İngilizce olarak yayımlanan Ankara Bar Review isimli dergi pek düzenli olmasa da ara sıra çıkarılmaya devam etti. Sonra, sıonra istop etti.
• Türkiye Barolar Birliği ile birlikte ve Arap Barolar Birliği’nin de katkıları ve Suriye, Libya, Tunus, Filistin, Tripoli-Lübnan Barolarının katılımıyla 17-18 Kasım 2006 tarihinde Ankara’da ‘Lübnan’a Yapılan Saldırılar-Filistin Sorununun Uluslararası Hukuk ve İnsan Haklarına Olan Etkileri İle Dünya Barışına Olan Etkisi Yönünden Hukukçuların Konuya Bakış Açıları’ konulu konferansı düzenledik.
• Türkiye’de ilk defa bir baroda, Ankara Barosu’nda ‘Etik Kurul’ kurduk. Kasım-2006 tarihinde oluşturulan bu kurulun kurulmasından amaç; baroya ulaşan şikâyetlerden, disiplin soruşturmasına konu olacak ağırlıkta olmayan ve/veya Avukatlık mesleğine ilişkin mevzuatla yasaklanmadığı için disiplin kovuşturmasına tabi bulunmayan, ancak Avukatlık mesleği ile bağdaşıp, bağdaşmadığı hakkında kuşkular bulunan yahut mevzuatta yasaklandığı halde, bu yasağın hukuka uygun olmadığı konusunda görüşler olan konulara ilişkin olarak Ankara Barosu Yönetim Kuruluna görüş bildirmek, meslektaşlarımıza meslek etiği ve genel etik konularında eğitim vermekti. Etik Kurulun çalışma şekliyle ilgili olarak getirilen düzenlemeye göre, Kurulun vereceği kararlar tavsiye edici nitelikteydi ve bir yaptırım gücü yoktu. Dünyadaki uygulamasına uygun olarak Etik Kurul kararları, Disiplin Kurulu kararlarının alternatifi olmadığı gibi bunların uygulanıp uygulanmaması veya ne ölçüde dikkate alınacağı hususları tümüyle Baro Yönetiminin inisiyatifine bırakılmıştı. Yine dünyadaki uygulamaya uygun olarak, Etik Kurulun kararlarının Disiplin Kurulu kararlarına öncü olması veya Disiplin Kurulunun bir kararına, Etik Kurulun kararı dayanak gösterilerek karşı çıkılması mümkün değildi. Zira Etik Kurul, tümüyle soyut bir düzlemde (kişilerden ve onların gerçekleştirdiği eylemin somut olayda gösterdiği niteliklerden bağımsız olarak) ilke kararları almakla görevli ve yetkiliydi. Ayrıca Etik Kurul, Disiplin Kurulunun yasal yetki ve sorumluluklarını taşımadan, mevzuata değil, evrensel ilkelere dayanarak görüş oluşturmakla yetkiliydi. Bu nedenle Etik Kurul kararları, meslektaşların davranışlarında (Avukat-Avukat ilişkisinde, Avukat-müvekkil ilişkisinde ve Baro-avukat ilişkisinde) geçerli olması beklenen ilkeler bakımından tavsiye niteliği taşıyordu. Kurul kararlarının meslektaşlara duyurulması konusunda Yönetim Kurulu yetkiliydi. Aynı şekilde başvurular bakımından yetki yine Yönetim Kurulu’na aitti. Kurula doğrudan başvuru yapılması mümkün değildi. Yönetim Kurulu, Baro’ya yapılan şikâyetlerden gerekli gördükleri hakkında Etik Kurulu görevlendirmekte özgürdü. Etik Kurul kendisine iletilen şikâyetlerde, şikâyet edenlerin ve edilenlerin kişisel bilgilerinin gizli tutmak, Kurul içi yazışmalarda ve kararlarda başvuranların isimlerine yer vermemekle yükümlüydü.
• Bu kurul, 15 Kasım – 18 Aralık 2006 tarihleri arasında ‘Hukuk ve Etik-II’ başlıklı seminerini: 22 Şubat 2007 tarihinde Prof. Dr. İoanna Kuçuradi yönetiminde ‘Etik ve Meslek Etikleri’ başlıklı atölye çalışmasını: 7 Nisan – 23 Haziran 2007 tarihleri arasında ‘Hukuk ve Etik-III’ başlıklı seminerleri: 10 Ocak 2008 tarihinde Baromuzca düzenlenen Hukuk Kurultayı kapsamında düzenlenen ‘Meslek Etiği’ başlıklı Çalıştayı: 1 Mayıs – 30 Mayıs 2008 tarihleri arasında ‘Hukuk ve Etik-IV’ konulu semineri gerçekleştirdi. Meslek etiği ile ilgili pek çok konuda görüş hazırladı. Etiği entelektüel züppelik olarak gördüklerinden yada çok iyi bildiklerinden olacak, bu kurul maalesef bizden soınra gelen yönetim tarafından lağvedildi.
• Hukuk ve hukukçuların meslek kuruluşu olarak hak ve özgürlükler ile bunların her türlü ihlali konusunda son derece duyarlı olduğumuz için çevreye sahip çıktık, çevre hakkına ve hukukuna yönelik her türlü saldırının karşısında olduk. Bu amaçla kurduğumuz ve her türlü desteği verdiğimiz Kent ve Çevre Hukuku Komisyonu son derece başarılı işler ve hizmetler yaptı. Örneğin Türkiye tarımı ve tarım hukuku açısından önemli ve çiftçiler aleyhine önemli ve köklü değişiklikler getiren 5553 sayılı Tohumculuk Yasası’nın Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi konusunda hazırladığı dosyayı muhalefet partilerine servis etti. Ankara Tabip Odası tarafından Ankara’da Katı Atık İşçilerinin Sorunları ile ilgili olarak başlatılan çalışmaya hukuki yönden katkıda bulundu, bu amaçla hazırlanan bir hukuki görüşü Ankara Tabip Odası’na sundu. 23.01.2007 tarihinde Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nde Ankara Barosu, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Peyzaj Mimarları Odası, Şehir Plancıları Odası, Ziraat Mühendisleri Odası ile birlikte ‘Atatürk Orman Çiftliği’nin Geleceğini Tartışıyoruz’ konulu paneli düzenledi. Tamamı kayda alınan panelin Ankara Barosu tarafından yayınlanmasını sağladı. Atatürk Orman Çiftliği Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ile ilgili Ankara Barosu tarafından açılan davaya öncülük etti. Mimarlar Odası Ankara Şubesi ile Ankara Barosu ortaklığında Ulucanlara ilişkin ‘Kent Düşleri–1 Fikir Yarışması’ çalışmalarına katkıda bulundu. 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 2. Maddesinin (A) Bendine Göre Orman Sınırları Dışına Çıkarılacak Yerler Hakkında Yönetmeliğin 3, 4, 5, 6, 8, 9/2, 9/4, 26. maddelerinin ayrıntıları ile açıklanan ilgili fıkra ve bentlerindeki ifadelerin yürütmesinin durdurulması, yönetmelik hükümlerinin uluslararası antlaşmalar Anayasa, Orman Kanunu, Milli Parklar Kanunu, Çevre ve Orman Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun hükümlerine ve kamu yararı açısından hukuka aykırı olması nedeniyle iptali, iptali talep edilen yönetmelik hükümlerinin dayanağı olan 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun ‘2 (a)’ hükmündeki ‘öncelikle’ ifadesi ile 11. maddesindeki ‘ancak, tapulu gayrimenkullerde tapu sahiplerinin, on yıllık süre içerisinde dava açma hakları mahfuzdur’ ifadelerinin Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle yürütmesinin durdurularak Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi konusunda baromuzun dava açmasını ve açılan bu dava ile yönetmeliğin 4. maddesinin (n) fıkrasının, 9. maddesinin 2. ve 4. fıkralarının yürütmesinin durdurulmasına karar verilmesini sağladı. 16 Mart 2007 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan, Ankara Barosu tarafından 15 Mayıs 2007 tarihinde aleyhinde dava açılan 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 2. Maddesinin (A) Bendine Göre Orman Sınırları Dışına Çıkarılacak Yerler Hakkında Yönetmelikten bir hafta sonra 22 Mart 2007 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Orman Sayılan Alanlarda Verilecek İzinler Hakkında Yönetmelik aleyhinde baromuz tarafından dava açılmasına öncülük etti, açılan bu davanın yargılama aşamasında Danıştay tarafından bu yönetmeliğin 4/c, 4/r, 12/1, geçici 2/2, geçici 2/6, geçici 2/7 maddelerinin yürütmesinin durdurulmasına karar verilmesini sağladı. Göksu Deltasında bulunan Kuş Cennetinde çıkan yangın ile ilgili basında çıkan haberler neticesinde Mersin barosu ile irtibat sağlayarak Mersin’e inceleme gezisi düzenledi, teknik gezi hazırlıkları kapsamında basın açıklaması yaparak konunun kamuoyu gündemine taşınmasını sağladı. 24.02.2008 tarihinde Mersin Barosu, Taşucu Belediye Başkanlığı, Ekoloji Kolektifi’nden temsilcilerin katılımı ile göldeki hasarın tespiti konusunda rapor düzenlenmesini gerçekleştirdi. 28 Mart 2008 tarihinde, Danıştay 6. Dairesi Tetkik Hakimi Ahmet Berberoğlu’nun, Bursa Barosu Eski Başkanı, Çevre Hukuku Komisyonu Üyesi Av. Ali Arabacı’nın, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İl Han Özay’ın konuşmacı olarak katıldıkları ‘Kent ve Çevre Davalarında Kamu Yararı ve Uygulanmayan Mahkeme Kararları’ konulu paneli düzenledi. Biyogüvenlik Yasası Taslağı’ndaki GDO’ların denetimli serbestliği, özellikle Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ve Cartagena Biyogüvenlik Protokolü hükümlerinin iç hukuktaki etkisi ve de yorumu ile ilgili olarak 12.04.2008 ve 19.04.2008 tarihlerinde Ankara Barosu’nun ev sahipliğinde ‘Biyogüvenlik ve Gıda Egemenliği Çalıştayı’ düzenledi.
• Günümüzde kullanılan yeni eğitim ve öğretim modellerinin en başında ‘yaratıcı drama’ gelir. Tiyatro/drama tekniklerinden yararlanan ve takım çalışması biçiminde yapılan yaratıcı drama, takımda yer alan her bir oyuncunun kendi rolünü doğaçlama biçimde oynamak suretiyle kendisini özgürce ifade etmesine, bir olayı, bir fikri, bir duyguyu canlandırmasına ve anlamlandırmasına imkan verir. Bizzat yaşayarak ve yaparak öğrenmenin günümüzdeki en etkili ve en yararlı yöntemi olan yaratıcı drama, bireyin kendi beceri ve yeteneklerini keşfetmesine, geliştirmesine, hayal gücünü kullanmasına, başkalarını tanımasına, başkaları ile iletişim kurmasına, başkalarına güven duymasına, empati yeteneğinin gelişmesine ve bu yolla ‘ötekine, öteki düşünceye’ açılmasına imkân sağlar. Bu düşüncelerden hareketle 2007 yılı başlarında baromuz bünyesinde ‘Yaratıcı Drama Topluluğu’ oluşturduk. Bu konuda Çağdaş Drama Derneği’nin çok büyük yardımını ve desteğini gördük. Topluluğun yürüttüğü projelerden birisi ‘Hukukçular İçin Yaratıcı Drama Liderlik Programı’ydı. Bu programı alan ve eğitilen meslektaşlarımız, yaratıcı drama tekniğini Ankara Barosu Staj Kurulu bünyesi içersinde ve staj eğitiminde kullanmaya başladılar ve son derece başarılı sonuçlar elde ettiler. Ne yazık ki, benim ve arkadaşlarımın yönetimden ayrılmalarıyla bu topluluk dağıtıldı, bu konuda sarf edilen emek, oluşturulan bilgi, birikim, deneyim ve kurumsal hafıza yok edildi.
• Hayatın bir eleştirisi olan sanat, aslında biz avukatlara yabancı olan bir uğraş ve alan değildir. Zira savunma mesleği olan avukatlık da bir anlamda sanattır. O nedenle benim başkanlık yaptığım 2004-2010 yılları arasında Ankara Barosu olarak sanata son derece önem verdik. 2007 yılında sanat alanında yaptığımız en önemli icraatımız Ankara Barosu Sinema Kulübü’nü kurmak oldu.
• Sinema Kulübü gerçekten çok başarılı işler yaptı. Bu işlerden bazıları şunlardır; Ferhan Şensoy’un yaptığı söyleşi ile katıldığı ‘Pardon’ filminin gösterilmesi: Emir Kusturica’nın ‘Çingeneler Zamanı’ isimli filminin gösterimi: Polonya sinemasının en önemli ismi Kriyzstof Kieslowski’nin ‘Öldürme Üzerine Kısa Bir Filim’ isimli eserinin gösterilmesi ve değerli sinema eleştirmeni Atilla Dorsay ile bu film üzerine söyleşi yapılması: ‘9’ isimli filmin gösterilmesi, filmin oyuncusu Fikret Kuşkan ve yapımcısı Haluk Bener ile söyleşi yapılması: Ankara Barosu Avukatlarına yönelik ücretsiz olarak Doç. Dr. Mutlu Binark tarafından ‘Senaryo Yazım’ dersleri verilmesi: Prof. Dr. Seçil Büker tarafından ‘Hiroşima Sevgilim’ isimli film üzerinden ‘Bir Film Nasıl Okunur’ konulu seminer verilmesi: Costa Gavras’a ait ‘Z’ (Ölümsüz) isimli filmin gösterilmesi, Prof. Dr. Mithat Sancar ile film üzerine söyleşi yapılması: ‘Beynelmilel’ isimli filmin gösterilmesi, filmin yönetmeni Sırrı Süreyya Önder ile gazeteci-yazar Ece Temelkuran ile söyleşi yapılması: ‘Takva’ filminin gösterilmesi, filmin senaristi ve yapımcısı Önder Çakar ile söyleşi yapılması: Ankara Barosu ve Ankara Mimarlar Odası işbirliği ile Ulucanlar Cezaevinde yapılan etkinliklerde ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ ve ‘Beynelmilel’ filmlerinin gösterilmesi ve bir dönem Ulucanlar cezaevinde yatan yönetmen Sırrı Süreyya Önder, yazar-senarist Feride Çiçekoğlu ile söyleşiler yapılması: ‘Barda’ isimli filmin gösterilmesi, yapımcı ve yönetmen Serdar Akar ile söyleşi yapılması: ‘Good Night Good Luck – İyi Geceler İyi Şanslar’ isimli filmin gösterilmesi; Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gülseren Adaklı tarafından ‘Basın-Medya’ konulu konferans düzenlenmesi: ‘Tramvay’ isimli filmin gösterilmesi; Başkent Üniversitesi RTS Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mutlu Binark tarafından ‘Aklımız ve Ruhumuz Tutsak Olduğunda Neler Oluyor-Tramvay Nerelerden Geçiyor’ konulu konferans verilmesi: ‘Sicko-Hasta’ isimli Michael Moore imzalı sağlık sistemiyle ilgili belgeselin sunulması: 2006 Hukuk Kurultayı’nda, akademisyen ve sinemacıların katıldığı ‘Adaletin Işığında Sinema’ konulu çalıştayın ve kolaj çalışmasının yapılması: ‘Persepolis’ isimli filmin gösterilmesi: Tayfun Pirselimoğlu ile söyleşi yapılması: Ankara Film Festivali En İyi Film ödülünü alan ‘Rıza’ isimli film ile ‘Deney/Das Experiment’, ‘Henry Abu Assad / Canlı Bomba’, ‘Detlev Buck / Acımasız’, ‘Devrim Arabaları’ isimli filmlerin gösterilmesi: Ankara Çocuk Islahevindeki çocuklara ‘Billy Elliot’ isimli filmin gösterilmesi: ‘Fidel’in Yüzünden’ ve ‘Pan’ın Labirenti’ isimli filmlerin gösterilmesi: Baromuz kuruluş etkinlikleri çerçevesinde, senaryosunu mahkumların yazıp bazı oyuncuları mahkumlardan oluşan ‘Bayrampaşa Ben Fazla Kalmayacağım’ isimli filmin gösterilmesi.
• Sinema Kulübü sadece bunları değil, Ankara Barosu’nda ve barolar arasında bir ilki daha gerçekleştirdi. Gerçekleştirilen bu ilk ‘Ankara Barosu Kısa Film Yarışması’ idi. Görev süremiz içinde 2007, 2008, 2009 ve 2010 yıllarında düzenlenen bu film yarışmalarının konusu sırasıyla; ‘Adalet’ – ‘Vicdan’ – ‘Su ve Yaşam Hakkı’ ve ‘Ötekileştirme’ idi.
• Sanatla ilgimiz sadece sinemayla sınırlı kalmadı. Sanat Kulübü önemli başka sanatsal etkinlikler yaptı. Bu bağlamda 11 Mayıs 2007 tarihinde Dil Derneği ile birlikte Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın yönetiminde, Sevgi Özel, Jülide Gülizar ve Murat Atak’ın katılımlarıyla, ‘Türkçemize Ne Oluyor’ konulu panel yapıldı. 9 Nisan 2008 tarihinde şair- avukat Mehmet Akif Kurtuluş’un, yargıç-yazar Eray Karınca’nın, yargıç-yazar Mehmet Akif Tutumlu’nun katılımlarıyla ‘Edebiyat Akşamları’nın ilki düzenlendi. 9 Mayıs 2008 tarihinde şair Abdülkadir Budak ve şair Emel Güz’ün katılımcı, şair avukat Nuray Özgüney moderatörlüğünde edebiyat akşamlarının ikincisi gerçekleştirildi. 17 Haziran 2008 tarihinde şair/yazar Hilmi Yavuz’un katılımcı, avukat M.E. Seçkin Arıkan’ın moderatör olduğu edebiyat akşamlarının üçüncüsünü gerçekleştirdi. 6 Aralık 2006 tarihinde, Ferhan Şensoy’un ‘Ferhangi Şeyler’ adlı oyunu, 14 Mayıs 2007 tarihinde yine Ferhan Şensoy’un ‘Fername’ adlı oyunu sergilendi.
• Ankara Barosu Sanat Kulübü bünyesinde ‘Resim Topluluğu‘ kuruldu. Bu topluluk eliyle ilgi duyan avukatlara resim yapma eğitimi verildi.
• ‘Savunma Hakkı ve Adalet Uğraşısı İçinde Avukat’ konulu resim, heykel ve özgün baskı yarışmaları düzenlendi. Ankara Barosu bu yarışmaya katılan eserlerden oluşan zengin bir koleksiyonun sahibi oldu. Bu koleksiyon kapsamında olan heykeller, resimler, özgün baskılar ABEM’e, Gölbaşındaki Sosyal Tesis’e süsleme malzemesi olarak konuldu.
• 8.07.2008-15.07.2008 tarihleri arasında, Av.Ömer Öneren ile ressam Müzehher Aloğlu’nun ortak çalışması olan ‘Resim ile Şiirin Buluştuğu Yer’ konulu sergi gerçekleştirildi. Ankara Barosu’nun 84. Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri kapsamında, 15 Temmuz – 22 Temmuz 2008 tarihleri arasında Ankara Adliyesi Konferans Salonu girişinde avukatlar karma resim sergisi açıldı.
• Ankara Barosu Sanat Kulübü bünyesinde fotoğraf topluluğu kuruldu. AFSAD ile birlikte avukatlar için fotoğraf kursları başlatıldı. Ankara Barosu’nun 84. Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri kapsamında, 15-22 Temmuz 2008 tarihleri arasında Ankara Adliyesi Konferans Salonunda, avukatlar ve profesyonel AFSAD fotoğrafçılarının katılımıyla ‘Adliye Fotoğrafları’ sergisi açıldı.
• Ankara Barosu’nun 84. Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri kapsamında, 17 Temmuz 2008 günü Ankara Barosu Eğitim Merkezinde, Av.Nevin Esmersoy ve Bahar Esmersoy’un tasarladığı ‘Osmanlı’dan Günümüze’ adlı defile gerçekleştirildi.
• Ankara’nın Altındağ İlçesi’nin başarılı Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, Ankara Barosu’na yaptığı bir nezaket ziyaretinde, Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’ni müze ve sanat merkezi yapmayı düşündüğünü, bu projenin gerçekleştirilmesinde Altındağ Belediyesi’nin, Adalet Bakanlığı’nın, Ankara Barosu’nun ve TMMOB Ankara Mimarlar Odası’nın işbirliği yapmasını önerdi. Vizyon sahibi olan Veysel Tiryaki’nin bu önerisi yönetim olarak bize de son derece uygun ve çekici geldi. Projeye Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’de destek oldu. Yılmaz Güney, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Cüneyt Arcayürek, Metin Toker, Bülent Ecevit bu cezaevinde hapis yatmışlar, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Erdal Eren burada idam edilmişlerdi. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edildiği sehpa bu cezaevindeydi. Hepimiz Ulucanlar Cezaevi’nin tarihsel olarak değerinin ve öneminin bilincindeydik. Proje ile ilgili çalışmalara 20 Aralık 2006 tarihli Yönetim Kurulu kararının arkasından başlandı. ‘Kent Düşleri’ adıyla başlatılan çalışma kapsamında, Mimarlık Fakülteleri öğrencileri arasında bir proje yarışması düzenlendi. Yarışmaya çok sayıda öğrenci katıldı. Proje yarışmasının sonuçlarının açıklanması için bir değerlendirme konferansı ve yanı sıra müzik, şiir, tiyatro, sinema gibi etkinlikleri kapsayan bir festival düzenlendi. Projenin ilerleyen aşamasında Ankara Mimarlar Odasıyla Altındağ Belediyesi arasında proje seçiminden dolayı anlaşmazlık çıktı. Ankara Mimarlar Odası’nın önerdiği projeyi Altındağ Belediye Başkanı fazla maliyetli buldu. Bu anlaşmazlık sonrası Ankara Mimarlar Odası projeden çekildi. Partner olarak Ankara Barosu, Adalet Bakanlığı ve Altındağ Belediyesi kaldı. Proje Altındağ Belediyesi tarafından tamamlanarak Eylül/2013’de resmi olarak hizmete açıldı. 1925 yılında yapılan, açık kaldığı yıllarda adı idamların infazıyla, işkenceyle, acıyla anılan Ulucanlar Cezaevi, bugün başka, bambaşka bir hizmet görüyor. Geçmişte yaşananları yok saymayı değil, bunlardan gereken dersleri çıkarmayı, yaşananları unutturmayı değil, canlı tutmayı, umut denilen o güzel duyguyu yaşatıyor. Bütün bunların sağlanmasında, bu bağlamda Ulucanlar Cezaevi’nin gerek müze, gerekse bir kültür ve turizm eseri olarak Ankara’ya, Ankaralılara kazandırılmasında, Ankara Barosu olarak bizim de payımızın olması güzel bir şeydir, öğünebileceğimiz bir şeydir.
• 2006-2008 döneminde Kadın Hakları Merkezi tarafından, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu tarafından finanse edilen Kızılcahamam Patalya Otel’de ‘Toplumsal Cinsiyet ve Hukuk Eğitimi’ başlığı altında yapılan kurul içi eğitim çalışması: 2-3-4 Şubat 2007 tarihleri arasında ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Hukuk’ konu başlıklı, akademisyenlerin, uygulamacıların ve Aile Mahkemesi Hakimlerinin, eğitimcilerin ve Kadın Hakları Merkezi’nin 40 üyesinin katıldığı eğitim çalışması; 23.02.2007 tarihinde Prof. Dr. İonna Kuçuradi’nin konuk olarak katıldığı ‘Kadın ve Felsefe’, Devlet Sanatçısı Ayten Gökçer konuk olduğu ‘Kadın ve Sanat’, Dr. Ali Ayhan’ın konuşmacı olarak katıldığı ‘Üreme Organları Kanserindeki Son Gelişmeler’ konulu sohbet programları; ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ etkinlikleri kapsamında Ankara Barosu Eğitim Merkezinde Av.Nazmi Baran, CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez, Prof. Dr. Ülker Gürkan, sanatçı Meral Okay ve Psikyatrist Ali Çayköylü’nün konuşmacı oldukları ‘Türkiye’de Kadının Dünü Bugünü ve Yarını’ konulu açık oturum: 31.03.2007 tarihinde Ankara’nın Çubuk İlçesinde Çubuk Dernekleri Federasyonu’nun daveti üzerine, kadın hakları konusunda bir bilgilendirme toplantısı: Çankaya, Gölbaşı, Altındağ ve Etimesgut Belediyeleriyle ortaklaşa olarak ilçe kadınlarının katıldıkları ortaklaşa etkinlikler: 13.04.2007 tarihinde Ankara Aile Mahkemelerinden 11 hakimin katıldığı Aile Mahkemelerinin usul ve esasa ilişkin işleyişindeki sorunların tartışıldığı forum: 29.06. 2007 tarihinde Aile Mahkemesi uzmanlarından 12 psikoloğun konuşmacı olarak katıldığı ve Aile Mahkemelerinde görevli uzman psikologların işlevleri ve yargılamadaki rolleri tartışıldığı forum düzenlendi.
• Yine bu merkez tarafından kadınlara verilmekte olan danışmanlık hizmetinin internet aracığıyla yapılabilmesi için ‘Mor Liman Web’ sayfası hizmete açıldı.
• Kadınlara hukuki konularda destek vermek amacıyla ‘Kadın Hakları El Kitabı’ basıldı.
• Ve elbette bu merkez tarafından günlük nöbetler şeklinde ve gönüllü olarak Kadın Danışmanlık Hizmetleri düzenli biçimde yürütüldü. Yani kadınlarımıza yapılan hizmetler ‘gelincik almakla ve satmakla’ başlamadı.
• 2007 yılı Ankara Barosu’na, hem kendisini, hem de Türkiye’yi uluslararası alana sunan son derece prestijli iki yayımla birlikte geldi. Bunlardan birincisi 2006 yılında Ankara Barosu tarafından yapılan Uluslararası Hukuk Kurultayı’na konuşmacı olarak katılan Danimarkalı bilişimci ve hukukçu Sylvia Mercado Kierkegaard’ın teklifi üzerine, Ankara Barosu tarafından yayımlanan ve Sylvia Mercado Kierkegaard tarafından edit edilen ‘Cyberlaw, Security and Privacy/Siber Hukuk, Güvenlik ve Mahremiyet’ isimli İngilizce kitaptır. Siber Hukuk konusunda uluslararası alanda tanınan uzmanların tebliğlerini içeren bu kitap, Ankara Barosu tarafından ve Ankara Barosu ismi ve amblemi ile bastırıldı ve dağıtıldı. Yanı sıra 5-7 Aralık 2007 tarihlerinde International Association of IT Lawyers and Touro Law Center tarafından Çin’in başkenti Pekin’de düzenlenen ‘The Second International Conference On Legal, Security and Privacy Issues in Information Technology’ konulu konferansta katılımcılara dağıtıldı. İkincisi ise yine editörlüğünü Sylvia Mercado Kierkegaard’ın yaptığı ‘Business and Law; Theory and Practice’ isimli kitaptır. 17-19 Haziran 2008 tarihinde International Association of IT Lawyers and Touro Law Center tarafından New York’ta düzenlenen ‘2nd International Business Law and Technology Conference’ konulu konferansta sunulan tebliğleri içeren bu kitap Ankara Barosu ismi ve amblemiyle bastırılıp dağıtıldı.
• Başkanlığını Kemal Derviş’in yaptığı Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yürütülen, Ankara dışında Kocaeli, Manisa, Antalya, Diyarbakır, Adana illerini kapsayan ve bu il barolarının da destek verdiği ‘Kent Konseyleri İçin İnsan Hakları ve Binyıl Kalkınma Hedefleri’ konulu projenin yürütülmesinde, Ankara Barosu Türkiye genelinde tek partner olarak seçildi. Binyıl Kalkınma Hedeflerini, bu hedeflerin Kent Konseyleriyle ve İnsan Hakları arasındaki ilişkilerini, İnsan Hakları konusunda yerel yönetimlerin üzerine düşen yükümlülük ve sorumluluklarını, hak temelli kalkınma yaklaşımlarını, Kent Konseyleriyle Barolar arasında Adli Yardım, çevresel sürdürülebilirlik, bilgi edinme hakkı, kadın sığınma evleri konularında işbirliği yapılmasını kapsayan ve Baromuzla ortaklaşa yürütülen bu proje ve projenin feedbackleri/geri beslemeleri Şubat/2008’de ‘Kent Konseyleri İçin İnsan Halkları ve Binyıl Kalkınma Hedefleri Kılavuzu’ adıyla kitap haline getirildi ve bastırıldı. Ankara’da Ankara Barosu’nun ev sahipliğinde 11 Mayıs 2007 tarihinde yapılan projenin ilk etkinliğinin konusu ‘Binyıl Kalkınma Hedefleri Merceğinden Anayasal Hak ve Özgürlükler’ idi. Bu etkinlikte Ankara Barosu’nun partner olarak seçilmiş olması son derece prestijli bir durumdu. Zira bu durum, Ankara Barosu’nun Birleşmiş Milletler nezdindeki ağırlığını, güvenilirliğini ve saygınlığını gösteriyordu.
• 2007 yılı başlarında Ankara Barosu bünyesi içinde ‘Sağlık Hukuku Komisyonu’ kurduk. Sağlık Hukuku Komisyonu kurulmasından kısa bir süre sonra hukukun ve hukukçuların sağlık alanına yönelik ilgisini göz önüne alarak Sağlık Hukuku konusunda; gerek yargıç, savcı ve avukatlar ile akademisyenlerin, gerekse her an sağlık hukukunun öznesi olabilecek olan hekimler ile sağlık alanında görevli diğer kişilerin, bu husustaki bilgi ve deneyimlerini artırmalarına katkı yapmak amacıyla ‘Birinci Sağlık Hukuku Kurultayı’düzenledi.
• 01-03 Kasım 2007 tarihleri arasında yapılan bu kurultayda; Sağlık Hakkı, Hasta Hakları,İnsan Hakkı Olarak Sağlık Hakkı, Hasta Haklarının Korunmasında ve Gelişiminde Tabip Odalarının Rolü, Avrupa Birliği Adaylığı Sürecinde Hasta Haklarına İlişkin Uygulamaların Hasta ve Yakınları Açısından Görünümü, Etik ve Hukuk Açısından Ulusal ve Uluslararası Bildirgelerde Hasta Hakları, Ruh Sağlığı Hakkı, Hekimin Aydınlatma ve Sır Saklama Yükümlülüğü, Hasta–Hekim İlişkisi, Hasta Hakları Bağlamında Mahremiyet ve Özel Hayata Saygı, Hekimin Sır Saklama Mükellefiyeti, Aydınlatılmış Rıza, Hekimlik Sözleşmesinden Doğan Sorumluluğun Koşulları, Hastane Yönetiminin Sorumluluğu, Yargı Kararları Işığında Hekimin Hukuksal Sorumluluğu, İdarenin Sağlık Hizmetlerinden Doğan Tazminat Sorumluluğu, Tıbbi Müdahaleden Doğan Sorumluluğun Türleri, Hekimin Mesleki Sorumluluk Sigortası, Hekimlerin Cezai Sorumluluğu, Türk Ceza Kanununda Hekimin Sorumluluğu ve Zorla Tedavi, Hekimim Tıbbi Kötü Uygulamadan Kaynaklanan Sorumluluğu, Yargı Kararları Işığında Hekimin Cezai Sorumluluğu, Hekimlerin İlaç Tedavisinden kaynaklanan Sorumluluğu, Yüksek Sağlık Şurasının Hukuk Düzenimizdeki Yeri ve İşlevi, Sağlık Hukukunda Bilirkişilik, Tıbbi Kötü Uygulama-Komplikasyon Ayrımında Bilirkişilik, Tıbbi Kötü Uygulama ve Yüksek Sağlık Şurası, Sağlık Politikalarının Belirlenmesinde Yasama Organının İşlevi, Sağlık Sigortası Sistemi, Özel Sağlık Sigortası, Meslek Hastalığından Doğan Haklar, Sağlık Politikalarının Belirlenmesinde Sendikaların İşlevi ve Genel Sağlık Sigortası, Genel Sağlık Sigortası, Avukatların Sağlık Güvencesi ve Genel Sağlık Sigortası konuları akademisyenler, Yargıtay ve Danıştay üyeleri, avukatlar, Sağlık Bakanlığı bürokratları, Yüksek Sağlık Şurası yetkilileri, sağlık iş kolunda yetkili sendika temsilcileri, Tabip Odaları temsilcileri tarafından enine boyuna incelendi ve tartışıldı. Daha sonra Sağlık Hukuku literatürünü zenginleştiren, bu konuda başvuru kaynağı niteliği taşıyan her biri bir diğerinden değerli tebliğler, Ankara Barosu tarafından kitap halinde bastırıldı.
• Hukuk eğitiminin ve öğretiminin en önemli eksiklerinin başında pratik eksikliği gelir. Bu eksikliğin giderilmesi için hukuk fakültelerinin barolarla işbirliği yapmaları gerekir. Ne yazık ki ülkemizde, hem barolar, hem de hukuk fakülteleri bu işbirliği hususunda birbirlerine karşı mesafelidirler. Ankara’daki Hukuk Fakültelerinde okuyan öğrencilerle Ankara Barosu arasında köprü kurmak, öğrencileri kucaklamak, onların baroları tanımasına olanak sağlamak, mesleğimizin ve yargı teşkilatımızın geleceği olan gençlerin geleceklerine yatırım yapmak, onların yetişmelerine yardımcı olmak amacıyla 2007 yılında yeni bir kurul kurduk: ‘Hukuk Fakülteleri ile İletişim ve İşbirliği Kurulu.’ Bu süreçte Ankara Barosu Kurullar Yönergesi’nde yaptığımız değişiklikle, hukuk fakültesi öğrencilerinin Ankara Barosu’nda mevcut tüm kurullarda görev almalarına imkân sağladık. Bu kurulun yaptığı çalışmalardan örnek vermek gerekir ise şunları söyleyebilirim: Hukuk öğrencilerinin kariyer planlarında yol gösterici olabilmesi amacıyla 27.02.2007 ve 19.04.2007 tarihlerinde ‘Hukuk Öğrencisinin Seçiminde Avukatlık, Hakimlik ve Akademisyenlik’ konulu iki panel düzenlendi. Öğrencilerin Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşma izlemeleri sağlandı. Örnek bir olaydan yola çıkarak, öğrencilerin dava dosyasının hazırlanması, duruşma ve karar aşamalarında doğrudan yer aldıkları kurgusal duruşma yapıldı. Adalet Bakanlığı ile yapılan görüşmeler sonucu, 04.05.2007 tarihinde 10 öğrencinin katılımıyla Sincan 1 No.lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’ne bir ziyaret gerçekleştirildi. Yine 16.05.2008 tarihinde ayrı bir grup öğrenci ile birlikte Sincan Cezaevi yerleşkesi gezildi. Dileyen öğrencilere, avukat bürolarında 15 günlük çalışma yapma olanağı sağlandı. Bu program sayesinde 1000’den fazla hukuk fakültesi öğrencisine ön staj yapma olanağı sağlandı. Öğrencilerinin aile hukuku ve özellikle boşanma ile ilgili merak ettikleri soruların birinci elden ve uygulamaya dönük olarak cevaplanabilmesi sağlamak için 09.05.2008 tarihinde, Ankara Adliyesi Aile Mahkemesi Hakimlerinden Eray Karınca ile ‘Aile Mahkemeleri ve Boşanma’ üzerine bir sohbet toplantısı yapıldı. Kurgusal Duruşma Yarışmaları düzenlendi. Bu kurul sayesinde pek çok hukuk fakültesi öğrencisi baroya, avukatlık mesleğine ısındırıldı, yetişmelerine, kendilerini geliştirmelerine katkıda bulunuldu.
• Ankara Barosu eksiklerine rağmen hemen her zaman Türkiye’deki baroların içinde en iyi staj eğitimi veren baro olmuştur. Bizim yönetimde bulunduğumuz süreçte de bu böyle oldu. Bu dönemde Staj Kurulu’nun yaptığı önemli icraatlardan birisi yaratıcı dramanın staj eğitimine uyarlanarak uygulanmasıydı. Bu süreçte eğitimin bir parçası olan hukukun değişik alanlarıyla ilgili konferanslar düzenlendi. Cezaevine götürülen stajyer avukatlara yerinde bilgilendirme yapıldı. Stajyer avukatlar için yeni yıl kutlama, tanışma, gezi, piknik, şiir dinletisi, futbol turnuvası gibi organizasyonlar düzenlendi. Stajyer dergisi olan Hukuk Gündemi’nin yayımlanmasına devam edildi. Sosyal ve Ekonomik Haklar, Eğitim Sorunları, Staj Sonrası Sorunlar- Kariyer konulu çalıştaylar yapıldı. 16-18 Mayıs 2008 tarihleri arasında Türkiye Baroları arasında bir ilk olan Stajyer Avukatlar Kurultayı, Ankara’da Ankara Barosu tarafından düzenlendi. Bu kurultayda 30 barodan gelen stajyer avukatlar sorunlarını ve çözüm önerilerinin tartıştılar. Avukatlık Hukuku konusunda Soru Bankası ile staj rehberinin güncellenmesi üzerine çalışmalar yürütüldü. Somut örnekler temelinde pratik çalışmalar yapılarak stajyerlerin teorik bilgilerini uygulamada kullanma becerilerinin gelişmesine katkıda bulunuldu.
• Anlatıla geldiği üzere 2004-2006, 2006-2008 yönetim dönemlerimizde pek çok iş yaptık. Ama aklımızda yapmayı düşündüğümüz ve fakat koşulların uygun olmaması nedeniyle 2004-2006 yönetim döneminde ve 2006-2008 döneminin ilk yılında yapamadığımız iki önemli proje vardı. Bunlardan birincisi, mülkiyeti Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı’na ait olan ve Ankara Barosu tüzel kişiliği tarafından kiracı olarak kullanılıp işletilen Gölbaşı’ndaki Sosyal Tesisin sağındaki ve solundaki parsellerin satın alınması, mevcut binanın yıkılıp yeniden inşa edilmesi; ikincisi ise, yine mülkiyeti Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı’na ait olan Ihlamur So¬kak No: 1 Sıhhiye adresindeki Baro Han’ın yenilenmesi idi.
• Bu iki projeye önem vermemizin nedeni şuydu; rahmetli Özdemir Özok’un başkanlığı döneminde satın alınan Gölbaşı’ndaki Sosyal Tesis baronun ihtiyacını karşılamaya yetmiyordu. Zira Ankara Barosu’nun üye sayısı tesisin satın alındığı tarihe oranla iki, üç kat artmıştı. Burada mevcut bina çok eskimişti. Dokunduğun her şey elinde kalıyordu. Bir yerini düzeltmeye kalktığında bir başka yeri arıza çıkarıyordu. Onarım için yapılan masrafa değmiyordu. Yine 2006 yılında Bala ve çevresinde oluşan deprem sonucu binanın bazı duvarları ve kolonları hasar görmüştü. Aynı şekilde 1970 yılında baro başkanı olan rahmetli Rahmi Magat zamanında yapılan ve Sıhhiye’de bulunan Baro Han da dökülüyordu. Alimünyumdan yapılma pencere doğramaları içeriye su sızdırıyor, çatısı akıyordu. Borularının çok eskimiş olması nedeniyle kalorifer ve su tesisatı sık arıza çıkarıyordu. Binanın her tarafının ciddi şekilde elden geçirilmesi gerekiyordu. Baronun üye sayısının artması, buna bağlı olarak hizmet birimlerinin çoğalması, Adliye Binası içinde baroya tahsis edilen yerlerin ihtiyaca yetmemesi nedeniyle baronun bu binaya ihtiyacı vardı.
• Her iki tesisin yapımıyla ilgili projeleri hayata geçirmeden önce değerli meslektaşım Salih Akgül bana dostça şu uyarıda bulundu: ‘Abi seçime gidiyorsun, bu aşamada bu inşaatların yapımına başlamak seni yıpratabilir, bunları malzeme yaparak üzerine çok gelirler’ dedi. Ben de kendisine ‘yapılması gerekiyor mu, gerekmiyor mu’ diye sordum. ‘Gerekiyor’ dedi. Bu cevap üzerine Andre Gide’nin şu özlü sözünü hatırlattım: ‘Yapılması gerekeni yapmamak düne ayak uydurmaktır.’ Düne ayak uydurmak, uy gitsinci anlayış, konformist anlayış yönetim olarak bizim tarzımız değildi. Yapılması gereken her ne ise yapılmalıydı. Biz de öyle yaptık, düne ayak uydurmadık ve yolumuza devam ettik. Aslında Salih’in uyarısı yerinde ve haklıydı. Bunu ben de öngörüyordum. Nitekim benim öngördüğüm, sevgili Salih’in endişe ettiği şeyler gerçekleşti. Malum odaklar 2008 seçimlerinde bunu malzeme yapmak suretiyle fazlasıyla üzerimize geldiler. ‘ABAYS’ın paralarını bitirdiniz, ABAYS battı’ diye epeyce dedikodu yaptılar. Bu şekilde yaratılan panikle ABAYS’dan epeyce ayrılan oldu. Oysaki biz hesabımızı biliyorduk. Sonuçta ne ABAYS battı, ne de Ankara Barosu. Aksine her iki inşaatın yapılmasından dolayı ABAYS karlı çıktı. Zira her iki taşınmazın değeri bir ise, ona çıktı, yirmiye çıktı. Her iki inşaatı da tamamen kendi paramızla, imkanlarımızla yaptık, bitirdik. Ne Türkiye Barolar Birliği’nden yardım aldık, ne bir yerlerden kredi kullandık, ne de bizden sonraki yönetime borç bıraktık. Her iki binanın da cefasını biz çektik, Ankara Barosu’na, Ankara Barosu’na üye avukatlara hizmet etmek üzere iki tane pırıl pırıl tesis hediye ettik. Ama sefasını biz değil, bizden sonra gelen ve hemen her gün bize küfreden, arkamızdan akla vicdana uymayan hemen her şeyi söyleyen ve yapan yönetimler yaşadı. Hala da yaşıyorlar. Ne diyelim? Kimileri yapar, kimileri de sadece konuşur. Biz yapanlar olduk!
• Ne mi ya da neler mi yaptık? İşte hikayesi; Gölbaşı’ndaki tesisin sağındaki ve solundaki arsaların satın alınması bizden önceki yönetimlerin de hedefi olmasına rağmen mal sahiplerinin razı olmamaları nedeniyle bu mümkün olmamıştı. Yaptığımız girişimler sonucu mal sahiplerini ikna etmek suretiyle komşu parsellerden 1004 m2 alanlı 587 ada, 4 parsel nolu parseli 04 Ekim 2007 ve 30 Ekim 2007 tarihlerinde; 1095 m2 alanlı 587 ada, 2 nolu parsel ise 07 Ocak 2008 tarihinde satın aldık. 28 Şubat 2008 tarihinde tevhit işlemlerini tamamladık. Böylece daha önce 1000 m2. alanı olan Gölbaşı’ndaki taşınmazımızın toplam alanı 3245 m2’ye ulaştı. Hazırlatılan ve baro üyesi avukatların onayına ve bilgisine sunulan projelerin Gölbaşı Belediyesi tarafından onaylanmasının, 21 Temmuz 2008 tarihinde inşaat ruhsatının alınmasının, yapılacak inşaatın keşfinin çıkarılmasının, ihaleye çıkılmasının ardından inşaatın yapımına 21 Temmuz 2008 tarihinde fiilen başlanıldı. Yapılan açık davete icabet eden meslektaşlarımızın katılımıyla 31 Temmuz 2008 günü temel atma töreni yapıldı. 150 kişilik şömineli restoranı, 50 kişilik asma kat kafesi, barı, mutfağı, idare odası, çocuk odası vb. gibi birimleri, bahçesinde barı, dinlenme alanları, açık şömineli mekânları, çocuk bahçesi, otoparkı, özel bitki donanımı olan tesisin bahçesi ayakta ve kokteyl düzeninde 2000, oturma düzeninde 500 kişiyi ağırlayacak hale getirildi. 05 Nisan 2009 tarihinde, yani ‘Avukatlar Günü’nde tamamlanarak hizmete açılan tesis, mimari yapısı, peyzaj düzenlemesi, göl manzarası, açık ve kapalı çocuk oyun alanları, oturma gru¬pları, servisi ve mutfağıyla hemen herkesin beğenisini kazandı, sadece Gölbaşı’nın değil, Ankara’nın en gözde ve keyifli mekanlarından birisi oldu.
• Kimi zaman Baro Han, kimi zaman Ankara Barosu Eğitim Merkezi (ABEM) olarak isimlendirilen Ihlamur Sokak No: 1 Sıhhiye adresindeki binanın tadilat işlerine başlamak için binada kiracı olan Başbakanlık Özürlüler İdaresi’nin tahliyesi gerekiyordu. Yaptığımız görüşmeler sonunda dava açma yoluna gitmeden ve anlaşarak tahliyeyi sağladık. Binayı tamamen soyduktan ve sadece iskeleti haline getirdikten sonra giydirmeye başladık. Bu bağlamda binanın 8 katındaki ara bölmeler yıkıldı, çatı yalıtımı yapıldı, elektrik, su, kanalizasyon, mekanik tesisatı, tuvaletleri, pencere doğramaları, asansörü, ısıtma ve soğutma sistemleri tamamen yenilendi, ses sistemi yapıldı, dış cephe boya ve tadilat işleri yapıldı. Binanın alt katında bulunan konferans salonu elden geçirildi, sahne genişletildi, buraya simültane tercüme sistemi kuruldu, simültane tercüme odası yapıldı. Buradaki vestiyer genişletilerek yenilendi. Binanın han girişi ile kafeterya/staj sekreterliği girişi tek giriş haline getirildi. Binanın giriş katı önündeki geniş alana/fuayeye kitap, hediyelik eşya sunumu ve satışı yapılabilecek stant, vestiyer, sistem odası, servis odası, engelli tuvaleti yerleştirildi. Bu alanın 250 metrekare büyüklüğündeki kısmına sergi salonu/sanat galerisi yapıldı. Bu mekan sergi salonu dışında sinema salonu, konferans salonu, kurgusal duruşma salonu, kokteyl salonu gibi çok amaçlı kullanılabilecek şekilde dizayn edildi. Bu salona simültane tercüme sistemi ve odası yapıldı. Asma kata staj sekreterliği, bir adet derslik/toplantı salonu, meslektaşlarımıza ve stajyerlerimize hizmet veren açık ve kapalı iki adet kafeterya ve mediko-klinik yerleştirildi. Birinci ve ikinci katlarda 6 adet derslik, üçüncü, dördüncü ve beşinci katlara kurul çalışmalarında kullanılacak dört adet toplantı salonu, Baro Radyo, Baro TV stüdyoları, sinema odası, çağrı merkezi yapıldı. Bu katlarda CMK, Hukuk Müşavirliği, Baro Ombudsmanlığı, Bilgi İşlem Merkezi, Basın Danışmanlığı, Dil Merkezi, Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı (ABAYS), Ankara Barosu Avukatlık Akademisi’ne ayrı ayrı odalar yapılarak tahsis edildi. Altıncı kat Bilgi ve Belge Merkezi/Kütüphane haline getirildi, buraya çalışma masaları, internet bağlantılı 6 adet bilgisayar, bir adet fotokopi masası yerleştirildi. Yönetim katı olarak düzenlenen binanın yedinci katında bir adet yönetim kurulu toplantı salonu, başkan odası, başkanlık divanı ve yönetim kurulu üyeleri için iki ayrı oda ve bir sekreter odası yapıldı. Avukat hobi katı olarak düzenlenen ve BaroKahve olarak isimlendirilen sekizinci kata oturma grupları ve barın yanı sıra Diğitürk ve D-Smart kanallarından futbol karşılaşmalarını seyretme olanağı sağlayan iki adet televi¬zyon, bilardo, dart, satranç, tavla ve internet bağlantılı 2 adet bilgisayar yerleştirildi. (Ne yazık ki bu birim bizden sonra gelen yönetim tarafından onca masraf yapılarak bistro haline getirildi. Bistronun işlememesi nedeniyle daha sonra kapatıldı. Halen atıl bir şekilde duruyor) Sekizinci kat merdivenle çatı katma/roofa bağlandı, çatı katının/roofun üzeri camla kaplandı. Mutfağı, barı, lokantası, kafeteryası bulunan bu mekân, kış aylarında kış bahçesi, yaz ve bahar aylarında yan cepheleri açık keyifli bir teras katı olarak dizayn edildi. Giriş Katındaki sergi salonuna/sanat galerisine baromuzun ve Barolar Birliğimizin önceki başkanlarından avukat Atilla Sav’ın, altıncı kattaki /bilgi belge merkezine/ kütüphaneye baromuzun ve Anayasa Mahkememizin önceki başkanlarından Yekta Güngör Özden’in, en alt kattaki konferans salonuna ise baromuzun önceki başkanlarından avukat Rahmi Magat’ın isimleri verildi. Tamamen gençleşen ve tefrişi tamamlanan binayı Şubat/2009 ayında fiilen, 04 Nisan 2009 tarihinde ise resmi olarak hizmete açtık.
• ABEM Binasının/Baro Hanın yapımını ve hizmete açılmasını geciktiren faktörlerden birisi, binanın giriş katında yıllardır bulunan ve aktif halde olan TEDAŞ’a ait trafonun mevcudiyetiydi. TEDAŞ bu trafo için herhangi bir irtifak hakkı tesis etmediği gibi kira da ödemiyordu. Trafo sadece bizim binamıza değil, aynı zamanda Sıhhiye ve Kızılay çevresine de hizmet veriyordu. Yani yükü ve riski Ankara Barosu ve ABAYS taşıyor, nimetinden başkaları yararlanıyordu. Trafo binanın içinde gürültü yaptığı gibi radyasyon yayarak hem çalışanlar için, hem de sayısı bine ulaşan stajyerler için tehlike arz diyordu. Trafonun binaya nasıl ve ne zaman yerleştirildiği hususunda hiç kimse bilgi sahibi değildi. Geçmişteki bütün yönetimler bu fiili duruma seyirci kalmış, trafonun binadan çıkarılması konusunda hiçbir girişimde bulunmamışlardı. Trafo ayıplı bütün bu yanlarının dışında binada yapacağımız tadilata da engel oluyordu. Trafonun binadan çıkarılması için TEDAŞ ihtar çekmiş olmamıza rağmen TEDAŞ hiç oralı olmamıştı. Bunun üzerine trafonun binadan çıkarılması ve ecri misil talebiyle dava açtık. Sonuçta mahkeme trafonun binadan çıkarılmasına, talebimize yakın ecrimi silin tahsiline karar verdi. Önemli miktarda ecri misil tahsil edildi ama tadilat işleri bu nedenle gecikti.

• Şimdi yeri gelmiş iken restore ettiğimiz ABEM Binasının 6.katında yaptığımızı yukarıda ifade ettiğim kütüphanenin hikayesini de anlatmak isterim. Ankara Barosu Başkanlığı’na seçildiğim 2004 yılı Ekim ayı itibariyle Ankara Barosu’na ait bir kütüphane yoktu. Baroya ait 40-50 adet kitap o tarihte Ankara Adalet Sarayı’nın 2.katında blunan Adliye Sarayı Kütüphanesi’nin bir köşesinde atılmış şekilde duruyordu. Başında rahmetli Aydın Tansu’nun bulnduğu bire ekip eliyle baroya ait kitapların bir enventerini çıkarttırdım. Daha sonra Necatibey Cad. NO: 51’deki binanın üst katındaki lokali (bu lokalin bulunduğu kata su çıkmıyordu ve mekanın davlumbazı da yoktu) kütühane haline getirdik. Kitaplar için özel raflar yaptırdık, mrvcut kitapları buraya naklttik, yeni kitaplar aldık. ABEM’in restarasyonu bittikten sonra bubu işten ranın altıncı katını kütühane yaptık, Necatibey’deki kitapları buraya taşıdık, yeni alınan kitaplarla kitap mevcudumuzu artırdık. Kütüphanenin başına bu işten anlayan uzman bir kişi getirdik. Bugün pek çok meslektaşımız başta olmak üzere ihtiyacı olan her kişinin yararlandığı kütühane böylece oluşturuldu.

Bu dönemde yaptığımız bir diğer önemli hizmet, Ankara Adliye Sarayı’nın orta bahçesinde yapılan kapalı kafeterya ile bahçe düzenlemesidir. Adalet Bakanlığı bürokrasisi ve Ankara Cumhuriyet Savcılığı ile vardığımız mutabakat çerçevesinde yaptığımız kafeteryanın tefrişi de Ankara Barosu tarafından yapılmış ve bu yer 2009 yılında hizmete açılmıştır. Ankara Adliye Sarayı içindeki tek açık alan olan bu kafeterya hem avukatlara, hem de yurttaşlara hizmet vermekte ve önemli bir ihtiyacı karşılamaktadır.
• Gerek vefamızı göstermek, gerekse Ankara Barosu’nun yazılı bir tarihini, belleğini oluşturmak, mesleğimize ve baromuza hizmet etmiş olan üstatlarımızı gelecek nesillere tanıtmak amacıyla 2007 yılı ortalarında bir dizi etkinlik başlattık. Etkinliğin ismi yaşayan meslek ustalarımız için ‘Meslek Üstatlarına Saygı Günü’, vefat edenler için ‘Meslek Ustalarını Anma Günü’ idi.
• Bu dizi etkinlikler kapsamında o tarihlerde sağ olan Halit Çelenk, Rahmi Magat ile başladığımız ‘Meslek Ustalarına Saygı/Meslek Ustaları Anma’ etkinlikliklerini; Atila Sav, Yekta Güngör Özden, Teoman Evren, Mahir Can Ilıcak, Ayhan Erol, Şevket Çizmeli, Fikri Yücel, İlhami Güven, Hüseyin Avni Ferah, Emin Gürol, Niyazi Ağırnaslı, Sabahattin Bilge, Erzan Erzurumluoğlu, Fehmi Özçelik, Zeki Saatçioğlu, Gültekin Müftüoğlu, Tahir Büyüktanır, Osman Öz, Mehmet Aşçıoğlu, İsmail Yeşilyurt için düzenlediğimiz etkinliklerle sürdürdük.
• Her sene olduğu gibi Sivas Madımak Oteli’nde 02 Temmuz 1993 tarihinde vefat edenlerin anısına 05 Temmuz 2007 günü Sivas’taki katliamı yaşayanlardan sağ kalanları, vefat edenlerin yakınlarını davet ettik, onların duygu ve düşüncelerini ifade edebilecekleri bir canlı tarih platformu düzenledik. Bu etkinlikte Sivas’daki trajediyi yaşayanlar, yakınlarını kaybedenler yaşadıkları acıları anlattılar, duygularını paylaştılar o gün. Ankara Barosu avukatlarından Onur Tatar’ın hazırladığı son derece özgün ve başarılı Sivas Belgeseli’ni izledik hep birlikte.
• Paris Barosu’yla ortaklaşa olarak ‘Ticaret Hukuku Kongresi’ni yaptık. Etkinliğe konuşmacı olarak Paris Barosu mensubu avukatların yanı sıra Fransa’nın Afrikada’daki dominyonlarından Senegal, Moritanya, Burkina Faso, Fildişi Sahili, Nijer, Gine Barolarına mensup avukatları da davet ettik. 27-28 Eylül 2007 tarihlerinde yapılan etkinlik için Paris Barosu’nun o tarihlerdeki başkanı Yves Repiquet’nin yanı sıra önceki dönem başkanı, staj kurulu/okulu direktörü de geldi. Çok yararlı bir etkinlik oldu.
• Suça itilen çocuk ve gençler yönelik çalışmaların, uygulamadan kanun ve yönetmeliklere, anlayış ve yaklaşımdan politikalara kadar birçok alanda güçlendirilmesine ihtiyaç vardır. Bu alanda başarılı sonuçlara ulaşmak içim öncelikli olarak kurumlar arası işbirliğinin ve eşgüdümün sağlanması gerekir. Bu alandaki işbirliğinin bir örneğini, Özgürlüğünden Yoksun Gençlerle Dayanışma Derneği / ÖZ-GE DER tarafından yürütülen ve Avrupa Birliği tarafından da fonlanan ‘Çocuklara Yönelik Denetimli Serbestlik Uygulamalarını Güçlendirme – Ankara İli Pilot Projesi’ isimli projeye, proje ortağı olarak katılmakla verdik. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, Denetimli Serbestlik ve Yardım Hizmetlerinden Sorumlu Daire Başkanlığı’nın da proje iştirakçisi olarak destek verdiği projenin kamuoyuna tanıtımı 17 Ekim 2007 tarihinde 300 kişinin katılımıyla Ankara’da yapıldı.
• Önemli bir sosyal sorumluluk projesi olan, yanı sıra Ankara Barosu’nun prestijini ve ağırlığını gösteren bu proje kapsamında iki araştırma gerçekleştirildi. Bunlardan ilki denetim altındaki çocuk/genç ve ailelerin ihtiyaç ve beklentilerini saptamaya, diğeri ise denetimli serbestlik sistemi içerisinde, Adalet Bakanlığı bünyesindeki kurum ve kuruluşların konuyla ilgili görüş ve önerilerini toplamaya yöneliktir.
• Bu araştırmalardan ‘Denetim Serbestlik Altındaki Çocuk/Genç ve Ailelerin İhtiyaç ve Beklentileri’ne yönelik araştırma Prof. Dr. Sevda Uluğtekin, ‘Denetimli Serbestlik Mekanizmasındaki Kurum ve Kuruluşların Uygulamalarının Güçlendirilmesi’ne ilişkin araştırma Doç. Dr. Yüksel Baykara Acar tarafından rapor haline getirilerek ilgi duyanların hizmetine sunuldu.
• Ankara Barosu olarak ‘Hukuk Müzesi’ne sahip olmamız nedeniyle Sanat Eğitimcileri Derneği’nin, Çağdaş Drama Derneği’nin, Çocuk Müzeleri Kurma Derneği’nin ve Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nün 18-21 Kasım 2007 tarihleri arasında düzenlediği ‘Eğitim ve Müze Semineri’ne davet edildik ve etkinliğe baro olarak katkı yaptık.
• International Children’s Center, Gündem Çocuk Derneği tarafından yürütülen ve Avrupa Komisyonu tarafından da desteklenen projenin adı ve konusu ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin Uygulanmasını İzleme ve Raporlanması Konusunda Kapasite Geliştirilmesi’ idi. Hem uluslararası kuruluşlar tarafından önem ve değer verilen bir hukuk kuruluşu, hem de çocuk hakları konusunda ciddi çalışmaları ve yetişmiş uzman avukatları olan bir baro olmamız nedeniyle bu projeye partner olarak biz de davet edildik. Projenin tanıtımıyla ilgili etkinlik 23 Kasım 2007 tarihinde yapıldı.
• Ankara Barosu olarak şiddetin her türlüsüne olduğu gibi kadına karşı yapılan şiddete de karşıydık. Bu konudaki duyarlılığımızı göstermek, toplumda bir farkındalık yaratmak amacıyla Baromuz Kadın Hakları Merkezi tarafından 26 Kasım 2007 günü bir panel düzenlendi. Panelin konusu ‘Nedenleri ve Sonuçlarıyla Kadına Karşı Şiddet’ idi.
• Bizden önceki yönetimlerden devir aldığımız ‘Uluslararası Hukuk Kurultayı’ artık bir Ankara Barosu klasiği ve hatta markası olmuştu. Her iki yılda bir yapılan kurultayın zamanı gelmişti. 8-11 Ocak 2008 tarihleri arasında ‘Beşinci Uluslararası Hukuk Kurultayı – 2008’’i düzenledik. Bu kurultayda, daha sonra kitap olarak bastırılan ‘özelleştirme ve serbestleştirme politikalarını, bu politikaların ekonomik ve hukuki boyutlarıyla yargısal denetimini, ekonomik, sosyal, kültürel kalkınma ile hukuk arasındaki ilişkileri, rekabet ve küreselleşme olgusu karşısında devletin konumunu, hukuk ve ekonomi arasındaki ilişkinin ideolojik boyutunu, adaletin daha hızlı biçimde gerçekleşmesi amacıyla klasik yargılama sisteminin yerine ikame edilen ve giderek gelişen alternatif uyuşmazlık çözüm yollarını, hukuk felsefesinin en önemli ve tartışmalı kavramlarından birisi olan, aynı zamanda genel felsefe-nin, siyaset biliminin ve hatta iktisat kuramı gibi sosyal bilimlerin de ilgisini çeken adalete kavramını ve kuramını, bireysel hakları güvence altına alan anayasa ve ulusal üstü belgeleri, anayasanın ve yasaların yorumlanmasını, ayrımcılığı, insan haklarını, bireysel hakların en önemlilerinden olan ifade özgürlüğünü, internet sitelerinin filtrelendirilmesini, internet bankacılığını, alan adı uyuşmazlıklarını, adli bilişimi, internette telif haklarını, kişisel verilerin korunmasını, son zamanlarda büyük bir tehlike ve tehdit haline gelen çocuk pornografisini, bilgisayar yazılım programlarını, hukuk sitelerini, korsan yazılımlarla mücadele, bilgi güvenliği, elektronik polis ve elektronik sağlık uygulama¬larını, bilgi-işlem teknolojisinin yargıda kullanılması üzerine kurulu olan ulusal yargı ağı projesini, özetle ceza-i ve hukuki boyutları olan bilişim hukukunu’ inceleme vetartışma konusu yaptık.
• Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi tarafından ‘8 Mart-Dünya Kadınlar Günü’ nedeniyle 6-7-8 Mart 2008 tarihlerinde ‘Tarihte, Dinde ve Felsefede Kadın’, ‘Güç ve Karar Alma Mekanizmalarında Kadın’, ‘Sanatta ve Medyada Kadın’, ‘Evde ve Toplumda Kadın’, ‘Kadın Hareketi ve Kazanımlar’, ‘Hukukta Kadın’ konularını kapsayan bir dizi etkinlik düzenlendi. Etkinliğe konuşmacı olarak Prof. Dr. Ahmet Mumcu, yazar ve sosyolog Pınar Selek, Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, Doç. Dr. Doğan Cüceloğlu, Prof. Dr. Yasin Ceylan, Prof. Dr. Feride Acar, Prof. Dr. Talat Halman, Nedret Güvenç, Prof. Dr. Seçil Büker, Prof. Dr. Erendiz Atasü, Av.Fikret İlkiz, Av.Bülent Turhan Gündüz, Canan Kumbasar, Prof. Dr. Yasemin Açık, Prof. Dr. Claıre Nihoul Feteke, Anastasya Sağlam, İlkim Öz Tan, Çanakkale Baro Başkanı Av.Tülay Ömercioğlu, Milletvekili Turhan Çömez, Milletvekili Prof. Dr. Gaye Erbatur, Milletvekili Fatma Şahin, Emniyet Müdürü Naciye Ekmekçibaşı, Gazeteci-Yazar Yaşar Seymen, Av.Gülbin Demirtaş Çelik, Av.Samia Meghouche, Prof. Dr. Jurgen Lorentzen, Hakim Eray Karınca, Pınar Hüküm, Av.Senay Ertem, Prof. Dr. Ülker Gürkan, Yargıtay 1.Ceza Dairesi Onursal Başkanı Türkan Güven, Prof. Dr. Aysel Çelikel, Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan, Zerrin Togay, Fransa Ankara Büyükelçiliği Temsilcisi Catherine Durıeux katıldılar.
• Kuruluşunun 50.Yılını tamamlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sadece batıda değil, Türkiye’de de sorgulanmaya başlamıştı. Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin başarı mı, yoksa bir hayal kırıklığı mı olduğu hususu, hem akademik düzeyde, hem de siyasetçiler arasında tartışılıyordu. Bu tartışmalar göz önüne alınmak suretiyle Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi, European Association of Lawyers for Democracy and World Human Rights / Dünya İnsan Hakları ve Demokrasi için Avrupa Avukatlar Birliği, Diyarbakır Barosu, Çağdaş Hukukçular Derneği ile birlikte 8-9 Mart 2008 tarihinde Ankara’da ‘Yeni Avrupa’da İnsan Hakları Mahkemesi: Başarı mı, Hayal Kırıklığı mı?’ konulu uluslararası bir konferans düzenledik. Konferansa konuşmacı olarak yurt içinden, yurt dışından avukatlar, akademisyenler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin önceki yargıçları ile konferansın yapıldığı tarihteki yargıçları katıldılar. Daha sonra kitap haline getirilerek Ankara Barosu tarafından yayımlanan konferansta ‘Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi için Anayasal Bir Geleceğe Doğru / Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: Gerçekler ve Perspektifler / Avrupa İnsan Hakları Sisteminin Amaçları: Tek mi, Çok mu? / Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yorum Yöntemleri / Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde Ayrımcılık Yasağı ve 12 Numaralı Protokol / Mültecilerin Haklarının İhlalleri ve Hükümetlerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Karşısında Direngenliği / Yargı Bağımsızlığı ve Hukuk-Politika Ekseninde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları / Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları’nın Ulusal Düzeydeki Yansımaları / Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargılamasının Devletlerin İç Hukukuna Etkileri ve Türkiye / 14.Protokol ve Ötesi / 14.Protokolün Mevcut Sorunları / Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Hakikat Komisyonu Rolü’ gibi konular uzmanları tarafından konuşulup tartışıldı.
• 13 Mart 2008 tarihinde Küba Büyükelçliği ile birlikte ‘Küba Anayasası’ konulu etkinliği düzenledik. Etkinliğe katılanlara Küba Dostluk Derneği tarafından Türkçeye çevrilen Küba Anayasası’nı dağıttık. Etkinlik kapsamına Küba müziğinden oluşan bir dinleti koyduk. Yine katılanlara Nazım Hikmet’in kendisinin okuduğu Havana Röportajı isimli şiirin fon oluşturduğu bir film izlettik. İstanbul Barosu avukatlarından Ayhan Erdoğan’ın da konuşmacı olarak katıldığı panelde, Küba Büyükelçisi Abascal da bir açılış konuşması yaptı.
• 17 Nisan 2008 tarihinde yabancı misyon temsilcilerinin katılımıyla ‘Mülteciler Hukuku’ konulu etkinliği yaptık.
• 16 Mayıs 2008 tarihinde ‘Hükmün Açıklanması’nın Geri Bırakılması – CMK 231’ konulu paneli gerçekleştirdik.
• 16-17-18 Mayıs 2008 tarihlerinde Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdik. ‘Stajyer Avukatlar Kurultayı.’ Bu ilk kurultay, stajyerlere, sorunlarını, beklentilerini, isteklerini, eleştirilerini sunabilecekleri bir platform sunma olanağı sağladı.
• 2008-2010 yönetim dönemimizde yaptığımız önemli işlerden birisi Ankara Barosu’na TOFEL dersi ve sınavı yapma yetkisini/lisansını almamızdır. Bu yetki ve lisansın alınması Ankara Barosu’na sadece prestij sağlamamış, para da kazandırmıştır. Restore ettirdiğimiz ABEM binasında dil laboratuarı kurmamızın nedeni de bu lisansı/yetkiyi alabilmek içindi. Ben ve yönetimimin görevde kaldığı süre içinde TOFEL eğitimi alanlar yapılan TOFEL sınavında %90’a yakın başarı elde etmişlerdir.
• 2008-2010 dönemi yönetim kurulunun görevinin bitmesinden sonra gelen yönetim, ne yazık ki bunun değerini bilemedi, bu bağlamda Ankara Barosu’nun TOFEL eğitimi verme ve sınavı yapma yetkisine/lisansına sahip çıkmadı. Dil laboratuarı tasfiye edildi, buradaki bilgisayarlar başka birimlere gönderildi ve TOFEL eğitimi verme, sınavı yapma yetkisi iptal edildi.
• 2008-2010 yönetim döneminde internet üzerinden yayın yapan BARO RADYO ve Baro TV’yi kurduk.
• Oluşturulan teknik servis bünyesi içinde görevli bir personel, tüm ilçelere ve komşu barolara teknik servis hizmeti verdi. Plazma, kiosk, bilgisayar, lcd monitör, internet bağlantısı gibi teknik işlerin yanı sıra birimler arası kağıt takviyesi, mobilya-cihaz vb nakliye işlemlerini yaptı.
• Ankara Adliye Sarayı, Ankara Barosu Eğitim Merkezi ve Ankara Barosu Gölbaşı Sosyal Tesislerinin tamamına baro kart uyumlu kablosuz internet ağı kuruldu.
• Ankara Adliye Sarayı’ndaki kullanımlar için 10 MBit metro ethermet bağlantısı başvuruları yapıldı. Buna bağlı olarak Ankara Adliye Sarayı’ndaki tüm internet işlemlerinin metronet kalitesi ile gerçekleştirilmesi sağlandı.
• Yine Ankara Barosu Eğitim Merkezi’ndeki internet bağlantısının metro Ethernet bağlantısı üzerinden yapılması gerçekleştirildi.
• Baronun basılı ortamdaki tüm fotoğrafları elektronik ortama aktarıldı. Bunlar dijital ortamda çekilmiş olan diğer fotoğraflarla birleştirildi ve bu suretle Baronun dijital fotoğraf arşivi oluşturuldu.
• Baroya ait VHS, Beta, Kamera kasetleri, cd-rom, dvd vb. ortamlardaki tüm görüntüler dijital ortama aktarıldı ve dolayısıyla Baronun dijital görüntü arşivi oluşturuldu.
• 1995 yılından beri Barodaki tüm etkinliklerin ses kasetlerine kaydedilen bölümleri dijital ortama aktarıldı.
• 1995 yılından beri Barodaki tüm etkinliklerin görüntü kasetlerine kaydedilen bölümleri dijital ortama aktarıldı.
• Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nde (ABEM) yapılan tüm etkinliklerin ve yemin törenlerinin Baro TV’den canlı olarak/naklen yayınlanması sağlandı. Bu yayınlara daha sonra arşiv bölümünden ulaşılarak izlenmesi mümkün hale geldi.
• 1944 yılından beri Ankara Barosu tarafından yayınlanan tüm dergiler dijital ortama aktarıldı. Tek bir DVD içine sığdırılan bu dergiler özel olarak tasarlanmış DVD-Rom olarak tüm meslektaşlarımıza ücretsiz olarak gönderildi. Ayrıca bu yayınların tamamına internet üzerinden ulaşılabilme imkanı sağlandı.
• Ankara Barosunun tüm basılı yayınları dijital ortama aktarılarak internette yayınlanmaya başlandı. Bu yayınların tamamı tek bir DVD içerisine yerleştirilerek özel ve şık tasarımlı bir DVD-Rom olarak tüm meslektaşlarımıza ücretsiz olarak gönderildi.
• Baroya kayıtlı tüm avukatların resimli iletişim bilgilerini içeren cd-romlar hazırlanarak tüm meslektaşlarımıza ve mahkeme kalemlerine ücretsiz olarak dağıtıldı. Bu hizmet sayesinde meslektaşlarımızın ve Adliye çalışanlarının internet bağlantısı olmadan avukat bilgilerine ulaşılabilmeleri mümkün hale geldi.
• İlçelerdeki Baro odalarındaki tüm bilgisayarlar LCD Monitörlü yeni bilgisayarlarla değiştirildi. Bunlara modern yazıcılar eklendi.
• Ankara Adliye Sarayı Ceza bölümüne yeni plazma ve kiosklar yerleştirildi.
• Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne, Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne plazma duyuru panoları yerleştirildi. Bu suretle bu fakültelerdeki öğrenciler ile öğretim üyelerinin Baro faaliyetlerini anında takip edebilmeleri sağlandı.
• Çağımızın teknolojisi SMS mesajları ile Ankara Barosu’na kayıtlı tüm avukatlar ile stajyerlerin dört dakika içinde Baromuzun etkinliklerinden anında haberdar olmaları sağlandı.
• Baromuz üyesi avukatlara haftalık olarak e-posta gönderme yetisine sahip sistem hizmete sunuldu.
• O aşamada yeni başlamış olan e-takip işlemlerinin kolayca yapılabilmesini sağlamak amacıyla ‘e-takip’ kitapçığı hazırlandı. Bu kitapçığa daha sonra hizmete giren ‘e-imza’ bölümü eklendi.
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilişim Teknolojisi Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi ile Uluslararası Bilişim Teknolojisi Hukukçuları Birliği tarafından organize edilen Uluslararası Hukuk ve Ticaret konulu konferansa ilişkin ‘International Law and Trade-Bridging the East-West Divide’ isimli kitap 1000 adet olarak Baromuz tarafından bastırılarak dağıtıldı. Bu suretle ülkemizin ve baromuzun uluslararası alanda tanınması sağlandı.
• Uluslararası Bilişim Teknolojisi Hukukçuları birliği tarafından düzenlen konferansa ilişkin ‘Cyberlaw Security&Privacy’ isimli kitap 1000 adet olarak Baromuz tarafından bastırılarak dağıtıldı. Bu suretle ülkemizin ve baromuzun uluslararası alanda tanınması sağlandı.
• Uluslararası Bilişim Teknolojisi Hukukçuları birliği tarafından düzenlen konferansa ilişkin ‘Business and Law-Theory and Practice’ adlı kitap 1000 adet olarak Baromuz tarafından bastırılarak dağıtıldı. Bu suretle ülkemizin ve baromuzun uluslararası alanda tanınması sağlandı.
• Türkiye’nin ilk Bilişim Hukuku dergisi olan ‘Ankara Barosu Bilişim ve Hukuk’ dergisi yayınlanmaya başlandı. Bu derginin ilk sayısında özel dosya olarak UYAP kurumu işlendi, bilişim hukuku ile ilgili makalelere, mahkeme kararlarına ve internetteki hukuk sitelerinin tanıtımına yer verildi. İkinci sayısında ‘Elektronik İmza’, üçüncü sayısında ‘Hukuk Yazılımları’; dördüncü sayısında ‘Kişisel Verilerin Korunması ve Bilgi İşlem Merkezi Çalışanlarının Sorumlulukları’; beşinci sayısında ‘Donanım Rehberi’; altıncı sayısında ‘Hukuk Kurultayı 2008’; yedinci sayısında ‘İnternet Bankacılığı’; sekizinci sayısında ‘İnternet Sitelerinin Kapatılması’ konuları özel dosya olarak incelendi.
• Meslek Ustalarına Saygı- Meslek Ustalarını Anma Etkinlikleri çerçevesinde panel öncesinde yapılan özgeçmiş gösterimine ilişkin özel filmler Bilgi İşlem Merkezince hazırlandı ve şık bir tasarım içinde ilgililere dağıtıldı. Bu etkinlikler dvd haline getirilerek baromuzun bir çeşit tarihi oluşturuldu.
• Baromuzun tanıtımıyla ilgili olarak tanıtım filmi yapıldı. İngilizce versiyonu da yapılan bu film uluslararası toplantılarda gösterilmek suretiyle ülkemizin ve baromuzun tanıtımı sağlandı.
• 2000’den beri yapılan tüm kurultaylara ilişkin bilgiler elektronik ortama aktarıldı.
• ANKARA BAROSU DERGİSİ http://www.ankarabarosudergisi.com / HUKUK GÜNDEMİ DERGİSİ http://www.hukukgundemi.org / BİLİŞİM ve HUKUK DERGİSİ http://www.bilisimvehukuk.com / FMR DERGİSİ http://www.fmrdergisi.com / ANKARA BAR REVIEW http://www.ankarabarreview.com / HUKUK MÜZESİ http://www.barohukukmuzesi.org / ABİHM http://www.abihm.org / Baroradyo.com http://www.baroradyo.com / Ankarabarosu.tv http://www.ankarabarosu.tv / Morliman.org http://www.morliman.org/ netbcba.org (Karadeniz Ülkeleri Barolar Birliği sitesi) tasarlanarak hizmete sunuldu.
• Stajyer avukatlar için Ankara Barosu Eğitim Merkezi’nde (ABEM) bilgisayar odası kuruldu.
• Avukatlara tahsisli iki Bilgisayar Odası’nda mevcut tüm donatılar modernize edildi, bu donatılar akıllı kart okuyucu cihazlar ve USB uzatıcılarla takviye edildi, PC ve Virüs koruma programlarıyla koruma altına alındı.
• Ankara Barosu Kültür Merkezi (ABEM) içinde yer alan Konferans Salonuna simültane çeviri odası yaptırıldı, simültane çeviri sistemi kuruldu.
• Ankara Adliye Sarayı içinde sesli yayın sistemi kuruldu. Bu sistem aracılığıyla gün boyu klasik müzik yayını yapılmaya başlandı.
• Ankara Adliye Sarayı içinde 25 adet / Beypazarı Adliyesinde 1 adet / Gölbaşı Adliyesinde 1 adet / Çubuk Adliyesinde 1 adet / Polatlı Adliyesinde 1 adet / Sincan Adliyesinde 1 adet / Kazan Adliyesinde 1 adet / Elmadağ Adliyesinde 1 adet / Kızılcahamam Adliyesinde 1 adet / Şereflikoçhisar Adliyesinde 1 adet / Fikri Sınai Eserler Mahkemesinde 1 adet / Bölge İdare Mahkemesi 1 adet Ankara Barosu haberlerinin yayınlandığı plazma ekran kuruldu.
• Ankara Adliye Sarayı içinde 15 adet / Beypazarı Adliyesinde 1 adet / Gölbaşı Adliyesinde 1 adet / Çubuk Adliyesinde 1 adet / Polatlı Adliyesinde 1 adet / Sincan Adliyesinde 1 adet / Kazan Adliyesinde 1 adet / Elmadağ Adliyesinde 1 adet / Kızılcahamam Adliyesinde 1 adet / Şereflikoçhisar Adliyesinde 1 adet / Fikri Sınai Eserler Mahkemesinde 1 adet / Bölge İdare Mahkemesi 1 adet KİOSK sistemi kuruldu. Bu sistem sayesinde avukatların Yargıtay, Danıştay kararlarına, Resmi Gazeteye vs.ye bu yerlerden erişimleri sağlandı.
• Ankara Adliye Sarayı Suçüstü Girişine 1 adet / Ankara Adliye Sarayı Ziraat Bankası Girişine 1 adet / Ankara Adliye Sarayı Vakıfbank Girişine 1 adet / Ankara Adliyesi Otopark Girişine 1 adet turnike sistemi kuruldu. Bu turnikelerden avukatların polisle muhatap olmadan sahip oldukları Baro Kartları kart okuyucularına okutarak girmeleri sağlandı.
• Baro tahsilatlarında şeffaflık, ödeme kolaylığı, hız, maliyet azalması sağlamak amacıyla Baro Kart ile ödeme sistemi kuruldu. İlk olarak Ankara Barosu bünyesinde oluşturulan ve akıllı kart özelliği olan Baro Kart ödeme sistemiyle, eski manyetik kartlara oranla yüksek seviyede güvenlik, hız ve pratikliklik sağlandı.
• Baro Kart kullanımı sayesinde kaydı elle tutulamayacak kadar küçük, fakat işlem sayısı olarak çok büyük olan harcamaların kaydının tutulması mümkün hale geldi. Bu karttan yapılan harcamalarla ilgili olarak harcamayı yapan avukatlara e-posta yoluyla otomatik hesap ekstresi gönderilmeye başlandı.
• Ankara Adliye Sarayı içindeki değişik birim ve bölümlere 24 adet Baro Kart terminali kuruldu.
• 2008 yılının Ekim ayına kadar 3000’den fazla meslektaşımıza UYAP sertifikası dağıtıldı, 2000’den fazla meslektaşımızın sertifika yenileme işlemi gerçekleştirildi.
• 1 Haziran 2007 tarihinden itibaren elektronik imza dağıtımına başlanıldı.
• Ankara Adliye Sarayı içinde 48 noktada ücretsiz olarak kablosuz internet hizmeti verilmeye başlanıldı.
• Ankara Adliye Sarayı içindeki 9 noktada kurulu olan eski sistem güvenlik kamerası ve kayıt sistemi en son teknolojiye uygun olarak yenilendi.
• Ankara Barosu Eğitim Merkezi ve alt katlarında bulunun Konferans Salonu ve Hukuk Müzesi’ndeki değerli cihazların ve hukuk materyallerinin korunması açısından bina dışına ve içine gece görüş yeteneğine ve 20 günlük hafıza kaydına sahip kameralar kuruldu.
• Gölbaşı Sosyal Tesisleri’nin restaurant mutfağında, temizliğin ve hijyenin korunması, gerekli denetimin yapılması için büyük mutfaklarda uygulanan kamera ile denetleme sistemi kuruldu.
• Gölbaşı Sosyal Tesislerinde sık karşılaşılan hırsızlık olaylarına önlem olarak 6 adet güvenlik kamerası yerleştirildi.
• Ankara Adliye Sarayının tüm koridorlarının tavanlarına iki yüzü dijital, 16 cm. satır yükseklikli saat panoları yerleştirildi.
• Kiosk ve Plazma Duyuru Panolarının Bağlantı Yapıları değiştirildi. Sistem hızı artırıldı. Güvenlik açığı giderildi. Elektrik Sistemi yenilenerek enerji kaybının, plazmaların ömürlerinin azalmasının, sistemlerin aşırı ısınmadan dolayı bozulmasının önüne geçildi.
• Baro Kart Pos Cihazları Kablolama Alt Yapısı yenilendi. Adliyenin çeşitli yerlerine kurulu olan avukat odalarına güvenli bir hat çekildi. Bütün hatlar Zemin Katta olan Bilgi İşlem Merkezine bağlandı. Sunucular ile olan bağlantısı yeniden yapıldı. Bu suretle sistem güvenliği tahkim edildi. Baro Kart kullanıcı sayısının ve işlemlerinin artması nedeniyle kapasite artımına gidildi, bu amaçla Bilgi İşlem Merkezine Baro Kart veritabanı sunucuları kuruldu.
• CMK yazılımına yönerge değişiklikleri doğrultusunda yenilikler eklendi ve sistemin amaca uygun hale gelmesi sağlandı.
• Adli Yardım Merkezi bünyesinde avukat görevlendirme sıralamasının adil şekilde yapılabilmesi için yeni yazılım yaptırıldı. Bu yazılım sayesinde Adli Yardım Kurulu personelinin görev yükü azaltıldı, bilgilerin otomasyonda tam olarak tutulması sağlandı.
• Plazma Monitörler için internet üzerinden online çalışan ve baro duyurularının internet üzerinden sürekli olarak güncellenmesini sağlayan yeni yazılım yaptırıldı.
• KIOSK Bilgilendirme sistemleri Baro Levhasını, Nöbetçi Mahkemeleri, Adliye Planını, Baromuz Web Sayfasını, Yargıtay Kararları Sorgu Ekranını, Danıştay Kararları Sorgu Ekranını, Resmi Gazete Sorgu ekranını kapsayacak biçimde genişletildi. Yine KİOSK’lardan Baro Kart bilgilerinin, hesap ekstrelerinin, baro aidat borçlarının sorgulanmasına imkan veren yeni yazılım yaptırıldı.
• Baro Kart Yazılımı günümüzdeki internet bankacılığı yapabilen büyük bankaların sistemlerine benzer bir sistemle/otomasyonla çalışır hale getirildi.
• Bütün bu yazılımlar herhangi bir ücret ödemeden gerçekleştirildi.
• UYAP Avukat Portalının tüm işlevleri ile birlikte açılması ile üyelerimizin sertifika alımı konusundaki rahatsızlıklarının giderilmesi amacıyla ‘uyap.com’ adresi altında sertifika başvurularının alınabileceği yeni bir sistem kuruldu.
• Baro bünyesi içinde kullanılan bütün yazılımların, Elektronik İmza destekli çalışması için gerekli yazılım ve alt yapı işleri tamamlanarak sistem hizmete açıldı.
• Ankara Adliye Sarayı içindeki Avukat Odalarına meslektaşlarımızın ücretsiz olarak yararlanması için Kazancı İçtihat programları konuldu.
• Gölbaşı Sosyal Tesisleri için restaurant otomasyonu yapıldı, restaurant otomasyonuna stok modülü eklendi.
• Üyelerimizin av.tr web sitesi sahibi olmaları ve işlemlerini kolaylıkla yapabilmeleri için av.tr kampanyası yapıldı. Haziran 2007 itibariyle başlatılan bu kampanyada 70 farklı av.tr örnek sitesi satışa sunuldu.
• Baroya ait olan ve lisanssız olarak kullanılan tüm bilgisayarlar bedeli Microsoft’a ödenmek suretiyle lisanslı hale getirildi.
• Kocaeli Barosu-Kocaeli – 16 Aralık 2006 / Eskişehir Barosu-Eskişehir – 20 Ocak 2007 / Hatay Barosu-Hatay – 27 Ocak 2007 / Hatay Barosu-İskenderun – 28 Ocak 2007 / Gaziantep Barosu-Gaziantep – 10 Şubat 2007 /Şanlıurfa Barosu(Adıyaman ve Mardin Barosunun katılımlarıyla)-Şanlıurfa 11 Şubat 2007 / Tokat Barosu 14.04.2007 / Bursa Barosu-Bursa 21.04.2007 / Bursa Barosu-Bursa 22.04.2007 / Aksaray Barosu-Aksaray 05.05.2007 / Çorum Barosu – Çorum 23.06.2007 / Diyarbakır Barosu- Diyarbakır 01.07.2007 / UYAP Semineri-Zonguldak Barosu-Zonguldak-24.11.2007 / Düzce Barosu-Düzce-01.11.2007 / İzmir Barosu-İzmir-07.12.2007 / Trabzon Barosu-Trabzon-15.12.2007 / Çanakkale Barosu-Çanakkale-23.02.2008 / Kocaeli Barosu-Kocaeli-29.02.2008 olmak üzere 19 baroya UYAP Semineri için gidildi ve bu barolardaki avukatlara UYAP eğitimi verildi.
• Ve yine Türkiye Bilişim Hukuku Seminerleri 1- Bursa Barosu – Bursa 03.03.2007 / Türkiye Bilişim Hukuku Seminerler 2- Yalova Barosu -Yalova 04.03.2007 / İnternet Haftası Etkinlikleri-Bilişim Suçları Konferansı- Samsun Valiliği-Samsun 13.04.2007 / Avukatlık İnternet Siteleri ve av.tr Uygulamaları 19.04.2007 ABEM / Uluslararası Hukuk ve Ticaret Konferansı 10-12.05.2007 İstanbul / UYAP Vizyon Seminerleri 1- Adalet Bakanlığı – Ankara 28.05.2007 / UYAP Vizyon Seminerleri 2 – Adalet Bakanlığı – Ankara 04.06.2007 /TBD Kamu BİMY-Antalya – 01-03.06.2007 /Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı-Kazakistan Adalet Bakanlığı Avukat Portalı sunumu-Ankara 18.06.2008 / Adalet Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı-İngiltere Adalet Bakanlığı Avukat Portalı Sunumu-Ankara-04.09.2007 / E-beyanname-konferans-Ankara-05.11.2007 / E-beyanname-konferans-Ankara-12.11.2007 / Microsoft DPE Toplantısı-28.11.2007 / E-Sağlık Çalıştayı-Sağlık Bakanlığı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı-Kızılcahamam- 26-27-28 Mart 2008 / Samsun Valiliği-İnternet Haftası-Bilişim Suçları-Samsun14 Nisan 2008 / 5651 Sayılı Kanun ve İlgili Yönetmelikler Çerçevesinde İnternet Sitelerinin Filtrelendirilmesi -Abem-Ankara–05 Mayıs 2008 / II.Ağ ve Bilgi Güvenliği Ulusal Sempozyumu- 16-18 Mayıs 2008 Kıbrıs-Girne / TBD-Kamubim- Antalya 21-23 Mayıs 2008 / İnternet Sitelerinin Filtrelendirilmesi Çalıştay-Abant-18-19 Haziran 2008 / Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve Elkoyma –konferans-ABEM-Ankara-09.07.2008 etkinliklerine katılındı.
• E-baro isminin marka olarak tescili yapıldı, e-baro.com.tr, e-baro.gen.tr, e-baro.web.tr alan adları alındı.
• HUKUK TELEFON REHBERİ ve BARO ÇAĞRI MERKEZİ projelerinde kullanılmak üzere 444 22 76 (444 BARO) hattı alındı. Bu isimler tescil ettirildi.
• E-avukat projesinin ismi tescil ettirildi.
• Sertifikalı Sekreterlik Eğitim Programı yapıldı.
• CMK’da görevlendirilen avukatların Baro Kart vasıtasıyla ve yine CMK Merkezi girişine konulan ekran aracılığıyla görev sıralarının gelip gelmediğini kontrol edebilme imkanı sağlandı.
• Ceza Muhakemesi Merkezi (CMK) tarafından; Soruşturma İşlemleri, Kovuşturma İşlemleri, Ceza Muhakemesi Kanunu, Ceza Kanununun Genel Hükümleri, Çocuk Yargılaması, Mağdur Hakları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru, İnfaz Hukuku, Adli Tıp konularını kapsayan eğitim programları gerçekleştirildi.
• UYAP Projesi çerçevesinde görme engellilerin UYAP tabanlı programları ve internet sitelerini kolay kullanabilmeleri amacı ile bu program ve sitelerin görme engellilerin kullandığı ekran okuma programlarına uygun hale getirilmesi sağlandı.
• Adalet Bakanlığı web sitesi ile Baromuzun web sayfası görme engellilerin kullanabileceği hale getirildi.
• Ankara adliyesindeki baro odalarında bulunan bilgisayarlardan görme engelli hukukçuların faydalanabilmeleri amacı ile bir odaya ekran okuma programı kuruldu ve bu bilgisayar öncelikli olarak görme engelli hukukçuların kullanımına tahsis edildi.
• Görme engelli avukatların eksikliğini hissettikleri hukuk kitaplarına erişebilmeleri amacı ile bilgisayar ortamında hazırlanmış hukuk kitaplarından oluşan hukuk kütüphanesi kuruldu. Milli Kütüphane başkanı ile yapılan görüşmeler sonrasında Ankara Barosunun teknik destek, Milli Kütüphanenin de eleman ve hizmet sağlaması hususunda anlaşmaya varıldı.
• Ankara Barosu Yönetim Kurulu olarak 19 Nisan 2006 tarihinde kurulmasını kararlaştırdığımız Ankara Barosu Ombudsmanlığı, Yönetim Kurulu’nun 05 Kasım 2008 tarihli kararı ile hayata geçirilebildi ve ombudsmanlık görevine Atila Sav getirildi. Avukatların biribirleriyle ve yurttaşlarla olan ihtilaflarının sulhen çözümünde çok önemli ve yararlı hizmetler gören bu kurum ne yazık ki bizden sonra gelewn yönetim tarafından lağvedildi.
• Mevzuatta yaptığımız değişlikler ile ABAYS hekimliğini işyeri hekimliği haline getirdik, hekimin yazdığı reçete bedellerinin SSK tarafından karşılanması yolunu açtık, üyelerimizi hem SSK’na ve hem de sağlık yardımlarını belli bir limit içinde karşılayan Türkiye Barolar Birliği’ne yönlendirmek suretiyle ABAYS’ın üzerindeki sağlık harcamaları yükünü çok önemli ölçüde azalttık.
• 2008-2010 hizmet döneminde baromuz bünyesinde Hayvan Hakları Kurulu, Spor Hukuku Kurulu, Enerji Hukuku Kurulu, Yolsuzlukları Araştırma Merkezi, Parlamento, Basın ve Yasa İzleme Kurulu gibi yeni birimler kurduk. Bu kurul merkezler kendi ilgi ve görev alanlarıyla ilgili paneller, eğitim çalışmaları yaptılar.
• Bu dönemde yapılan önemli bir diğer hizmet baromuz üyesi meslektaşlarımızın stajyer avukatlarımızın, baromuz çalışanlarının uğrayacağı kazalarda ortaya çıkacak zararlarını az da olsa tazmin edebilmek amacıyla baromuz üyesi avukatlara, stajyer avukatlara, baromuz çalışanlarına primleri baro tarafından ödenmek suretiyle ‘Ferdi Kaza Sigortası’ yaptırılmasıdır.
• Bu dönemde yaptığımız önemli hizmetlerden birisi Ankara Barosu Avukatları Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu’nu kurmamız oldu. Bu fonun kurulmasından amaç gereksinim duyan avukatlara bu fon aracılığıyla yardım ve destek olmaktı. Fona kaynak olarak baronun gelirlerinin bir kısmının fona tahsisi, avukatların da fona destek olmaları öngörülmüştü. Ne yazık ki, genel kurullarda olsun, başkaca platformlarda olsun büyük büyük laflar edenler, benim avukatım aç edebiyatı yapanlar kurulan bu fona destek olmadılar. Fonun yönetiminde yer almaları fon yönergesinde hüküm altına alınan Demokratik Sol Avukatlar Grubu dışındaki barodaki diğer seçim guruplarının, yani Baroda Birlik ve Çağdaş Çağdaş Avukatlar Grubunun her ikisi de bu konuda kendilerine yazılan yazıya cevap dahi vermediler. Kurulan bu fona bizden sonra gelen yönetimler de sahip çıkmadılar ve bu proje ne yazık ki kuvveden fiile çıkamadı.
• 31 Ekim 2008 tarihinde rahmetli Bahriye Üçok anısına ‘Doç.Dr.Bahriye Uçok’a Saygı’ konulu etkinliği yaptık.
• Altındağ Belediye Başkanlığı ile ortaklaşa ‘25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü’ etkinliği düzenlendi.
• 20 Aralık 2008 tarihinde oturum başkanlığını Prof. Dr. Nami Çağan’ın yaptığı ‘Mükellef Hakları’ konulu panel yapıldı.
• Ankara Barosu ile Kredi Garanti Fonu A.Ş (KGF) arasında, Ankara Barosu’na üye avukatlara 50 bin TL’ye kadar kredi sağlanmasını öngören protokol imzalandı.
• 7-8 Kasım 2008 tarihlerinde ‘İkinci Sağlık Hukuku Kurultayı’nı düzenledik. Daha önce düzenlediğimiz ‘Birinci Sağlık Hukuku Kurultayı’nda olduğu gibi, bu kurultayda da hukukta tartışmalı bulunan ‘otanazi hakkı’, tıp teknolojisinin en harika buluşlarından olan ‘yapay döllenme’ ve ‘embriyon nakilleri’, ‘gebeliğin sona erdirilmesi/kürtaj’, ‘estetik cerrahi hukuku’, ‘ilaç hukuku’ gerek ceza, gerekse özel hukuk boyutlarıyla avukat, doktor, hukuk ve tıp akademisyenleri tarafından incelenip tartışıldı. Sunulan bütün tebliğler kitap haline getirilerek ilgi duyanların yararlanmalarına sunuldu.
• 2009 yılına barolar arasında Türkiye’de bir ilki gerçekleştirerek girdik. ‘Elektronik Bülten’ Bu bülten aracılığıyla en düşük maliyetle, kağıttan, baskı giderlerinden tasarruf etmek suretiyle baromuzun hizmetlerini ve baromuzdan haberleri meslektaşlarımıza en hızlı biçimde ulaştırmayı hedefledik. Diğer başka yaptığımız yenilikler gibi çağın haberleşme teknolojisine sunduğu en önemli araçlardan birisi olan ‘elektronik bülten’e gelen yönetimler sahip çıkmadı ve ne yazık ki o da yok edildi.
• Bu hizmet dönemimizde ‘Birinci Uluslararası Spor Hukuku Kurultayı’nı düzenlemek suretiyle bir ilki gerçekleştirdik. Baromuzun Spor Hukuku Kurulu tarafından düzenlenen bu kurultayda, yurt içinden ve yurt dışından gelen spor hukukunun önde gelen uzmanları ‘Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi, Sporda Hukuki ve Cezai Sorumluluk, Sporda Disiplin Hukuku, Delil Ve Savunma Hakkı, Futbol Yargısı, Usulleri Ve Mevzuatı, Ulusal ve Uluslararası Spor Federasyonlarının Hukuki Yapıları, Oyuncular ve Kulüpler Arasındaki Anlaşmazlıkların Çözüm Yolları, C.A.S Yargılama Sistemi ve Usulleri, Sporda Dopingle Mücadele ve Örnek İhtilaflar, Spor Hukukunda Kilometre Taşları Kararlar, Yarışma Hakemlerinin Kararlarının Hukuki Niteliği, Sporda Medya ve TV Hakları’ konularında sundukları tebliğlerle kurultaya katılanların bilgilerine bilgi kattılar. Daha sonra Ankara Barosu yayımı olarak bastırılan kurultay kitabı spor hukuku konusunda önemli bir kaynak ve başvuru kaynağı oldu.
• Spor Hukuku’na olan ilgimiz sadece kurultay yapmakla kalmadı, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün sponsorluğunda 2009 yılı Aralık ayında düzenlediğimiz ‘Karşılaştırılmalı Spor Hukuku Sertifika Programı’ ile devam etti. Bu program aracılığıyla Spor Hukuku konusunda kendisini yetiştirmek ve geliştirmek isteyen avukatlara son derece kapsamlı eğitim verildi. Bu eğitim programı çerçevesinde Gazi Üniversitesi Rektörlüğü ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Fonu Kurulu ile işbirliği protokolü bağıtladık. Bu protokol gereğince Karşılaştırılmalı Spor Hukuku Sertifika Programı’nın yurtdışı ayağı Barselona Üniversitesi’ne bağlı ISDE Enstitüsü’nde gerçekleştirildi.
• 27 Ocak 2009 tarihinde İnternet Teknolojileri Derneği, Türkiye Bilişim Derneği ve Ankara Barosu tarafından ortaklaşa düzenlenen ‘Seçmen Kütükleri: Teknik Ve Hukuki Değerlendirme ve Olası Çözüm Arayışları’ konulu panelde üzerinde pek çok tartışmalar olan ‘Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ konunun uzmanı olan bilişimciler ile siyasi parti temsilciler tarafından tartışıldı.
• 31 Ocak 2009 tarihinde Türkiye Barolar Birliği ve Türk Hukuk Kurumu ile ortaklaşa olarak ‘Sömürüye Karşı Hukuk’ konulu açık oturumda Türkiye’nin özelleştirme süreci tartışıldı.
• Umut Vakfı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Hollanda İstanbul Başkonsolosluğu ile birlikte 20-21 Mart 2009 tarihleri arasında ‘Kişisel Güvenlik’ konulu ‘I.Hukukun Gençleri Sempozyumu’ yapıldı.
• ‘8 Mart Dünya Kadınlar Günü 2009’ nedeniyle Şırnak Barosu ile birlikte Çizre’de ‘Kadın ve Kimlik’ konulu panel düzenlendi. Panele konuşmacı olarak Ankara Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Av. Senay Ertem, sinema sanatçısı Pelin Batu, Gazeteci Amberin Zaman, edebiyatçı Hande Öğüt, şair ve hukukçu Bejan Matur, Avukat Kezban Hatemi, Şırnak Barosu Kadın Hakları Komisyonu Başkanı Av. Rüya Elçi katıldılar.
• 7 Mayıs 2009 tarihinde Prof. Dr. Aygül Süel, Doçent Doktor Atilla Erden ile İstanbul Barosu avukatlarından Erdal Doğan konuşmacı olarak katldıkları ‘Hitit Uygarlığı, Kenti ve Hukuku’ konulu panel düzenlendi.
• 14 Mayıs 2009 tarihinde Alman avukat ve yargıçların konuşmacı olarak katıldıkları ‘Avrupa’da Avukatların ve Hizmetlerin Serbest Dolaşımı’ ile ‘Mesleki Mesuliyet Sigortası’ konularının tartışıldığı ‘Avrupa Birliği ve Türkiye’de Avukat Hakları’ konulu panel düzenlendi.
• 20 Mayıs 2009 tarihinde Müzeler Haftası etkinlikleri kapsamında ‘31 Mart, Jön Türkler ve Meşrutiyet’ konulu sergi ve panel düzenlendi.
• 21 Mayıs 2009 tarihinde Ankara Hukuk Fakültesi, Ankara Hukuk Fakültesi Adalet Yüksek Okulu ile birlikte ‘Etik, Hukuk Etiği, Adalet Meslek Etiği’ konulu paneli gerçekleştirdik.
• Uluslararası Göç Örgütü ile birlikte 29 Mayıs 2009 tarihinde talep eden avukatlar arasından belirlenen 25 avukatın katılımıyla ‘İnsan Ticareti’ ile ilgili eğitim semineri düzenledik.
• 6-7-8 Haziran 2009 tarihleri arasında ‘2. Türkiye Stajyer Avukatlar Kurultayı’ Hatay’da yapıldı. Ankara Barosu ile Hatay Barosu’nun ortaklaşa düzenledikleri kurultaya Adana, Afyon, Ankara, Balıkesir, Hatay, Kıbrıs, Kırklareli, Kocaeli, Manisa Baro Başkan ve stajyer temsilcilerinin yanı sıra Ağrı, Antalya, Aydın, Bur¬sa, Çanakkale, Çorum, Denizli, Diyarbakır, Eskişehir, Gaziantep, Gümüşhane, Bayburt, İzmir, Karaman, Konya, Kırıkkale, Kahramanmaraş, Mardin, Mersin, Ordu, Siirt, Sivas, Şanlı Urfa, Şırnak, Uşak, Zonguldak Barolarını temsil eden 200’ün üzerinde stajyer avukat katıldı. Kurultaya katılan Baroları temsil eden stajyerler ayrı ayrı söz alarak sorunlarını dile getirdiler.
• Kamu İhale Hukuku, Bilişim Hukuku, Enerji Hukuku konularında sertifikalı eğitim programları düzenlendi.
• Ankara Barosu’nun 85. Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri kapsamında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Augsburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile ortaklaşa olarak ‘Tüketicinin Korunması Hukuku’ konulu sempozyum gerçekleştirildi.
• 25 – 26 Eylül 2009 tarihleri arasında yabancı hukukçuların da katılımıyla, Uluslararası Avukatlar Birliği (UIA) Türkiye Milli Komitesi ile Ankara Barosu’nun ortaklaşa düzenlediği ‘Finansal Suçlar ve Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesi’ konulu uluslararası sempozyum yapıldı.
• Engelli haklarıyla ilgili bir farkındalık yaratmak amacıyla 05 Ekim 2009 tarihinde ‘Türk Hukukunda Engelliler ve Engelli Haklarına İlişkin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ konulu sempozyumu düzenledik.
• 15 Ekim 2009 tarihinde Ankara Barosu, Uluslararası Göç Örgütü ile (IOM) ile bir¬likte ‘Hukuki Yardım Yoluyla Karadeniz Bölgesindeki İnsan Ticaretiyle Mücadele’ semineri yapıldı.
• 22 Kasım 2009 tarihinde Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile birlikte, kadın milletvekillerinin yanısıra Yargıtay üyelerinin ve birçok hukukçunun konuşmacı olarak katıldığı ”Ötekinin Hukuku – Kadın” konulu sempozyum düzenlendi.
• 03 Kasım 2009 tarihinde Soroptomist Derneği ile birlikte ‘Sarıkamış Harekatı’ ile ilgili etkinlik yaptık.
• 20-21 Kasım 2009 tarihleri arasında Ankara Barosu FMR Kurulu tarafından ‘Uluslararası Farmasötikler ve Fikri Mülkiyet Hakları Sempozyumu’ konulu etkinlik düzenlendi. İki gün süren sempozyumda farmasötik markaların Türkiye’deki ruhsatlandırma süreci, bununla ilgili Türk mevzuatı, Avrupa’daki patentlerin merkezi yargılaması, patent süresinin uzatılması, farmasötik patentlerde koruma kapsamının belirlenmesi, yargılama stratejileri, hükümsüzlük davaları ile Türk Patent Hukuku’nda inceleme talebinin sınırlandırılması sorunları uzmanları tarafından tartışıldı.
• Baromuzun Fikri Mülkiyet ve Rekabet kurulu tarafından yapılan etkinlik bununla kalmadı. Bu kurul 17 Şubat 2007 tarihinde yapılan ‘Patent/Faydalı Model Haklarının Hukuki Boyutu’ konulu tartışmalı paneli: 30 Nisan/25 Mayıs 2007 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Fikri ve Sınai Haklar Araştırma ve Uygulama Merkezi (FİSAUM) ile ortaklaşa düzenlenen ‘Fikrî ve Sınaî Mülkiyet Haklarının Hukuki Boyutu’ konulu sertifikalı eğitim programını: 28 Mart 2007 tarihinde, Türk Patent Enstitüsü kurucu başkanı Uğur G. Yalçıner’in katılımı ile yapılan patent başvuruları, başvuru yolları ve patent koruması konulu sohbet toplantısını: 25 Mayıs 2007 tarihinde, Türk Patent Enstitüsü Kurucu Başkan Yardımcısı Erdoğan Karaahmet’in katılımı ile düzenlenen ‘Marka Davalarında Bilirkişi Yaklaşımı’ konulu sohbet toplantısını düzenledi.
• 22 Kasım 2009 tarihinde, çocukların, öğretmenlerinin ve ailelerinin katıldığı ‘20 Kasım/Dünya Çocuk Hakları Günü’ etkinliğini, 08 Aralık 2009 tarihinde Konya’da Konya Ticaret Odasıyla birlikte ‘Türkiye’de Ticari ve Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk’ konulu konferansı düzenledik.
• 26 Aralık 2009 tarihinde ‘Kopenhag Öncesi ve Sonrası Kyoto Protokolü’ konulu bir panel düzenledik. Bu çevre hukuku ve çevrecilik konusunda en önemli uluslararası belge olan Kyoto Protokölü uzmanları tarafından enine boyuna konuşulup tartışıldı.
• 11-15 Ocak 2010 tarihleri arasında yapılan ve gerek yerli, gerekse yabancı pek çok hukukçunun katıldığı ‘Ankara Barosu Uluslararası Hukuk Kurultayı-2010’; hukukun, özellikle özel hukukun yeni gelişmekte olan disiplinleri kapsamında bulunan Enerji Hukuku’na, Bilişim Hukuku’na, İletişim Hukuku’na ve yine Alternatif Uyuşmazlık Çözümleri arasında yer alan Arabuluculuk kurumuna odaklanmak suretiyle bütün bunların konuşulmasına, tartışılmasına olanak sağladı. O günlerin gündeminde olan ‘Adalet ve Hukuk Reformu’nun da geniş bir perspektif içerisinde ele alınıp incelendiği kurultaya, dünya hukuk ve siyasi tarihinin yazımladığı unutulmaz savunmaların yer aldığı ‘Tiyatral Gösteri’ ve yine hukukun öyküsünü içeren ‘Sergi’ de ayrı bir görsel zenginlik katmıştır.
• 12-14 Mart 2010 tarihinde ‘İkinci Spor Hukuku Kurultayı’nı düzenledik. ‘Spor Kulüplerinin Genel Yapıları ve Şirketleşmeleriyle Spor Federasyonlarının Genel Yapıları ve Özerklikleri’, ‘Sponsorluk Sözleşmeleri’, ‘Transfer ve İş Sözleşmeleri’, ‘Sporcu Temsilciliği Sözleşmeleri’, ‘Yayım Sözleşmeleri’ konularının işlendiği kurultayda sunulan tebliğler daha sonra Ankara Barosu yayını olarak basıldı.
• Ankara Barosu İnsan Hakları Kurulu tarafından, 20 Mart 2010 günü ‘İnsan Hakları Çağında Gözetim Toplumu’ konulu sempozyum düzenlendi. Bu sempozyumda, iktidar tekniğinin işletilmesindeki en önemli araçlardan birisi ve hatta en başta geleni olan‘gözetim’ olgusu ele alındı. O günler toplumda hemen herkesin dinlenme, takip edilme korkusu ve paranoyası içinde olduğu günlerdi. Düzenlediğimiz bu etkinlik aracılığıyla toplumda bir farkındalık yaratmaya, insanları ‘teknik takip’, ‘ortam ve telefon dinlemeleri’ yoluyla yapılan gözetlemeler konusunda bilgilendirmeyi ve bilinçlendirmeyi amaçladık.
• 18 Şubat 2010 tarihinde IRZ, Almanya Federal Barolar Birliği ile birlikte ‘Türkiye, Almanya ve Avrupa’da Reklam Yasağı’ konulu panel yapıldı.
• 12 Mart 2010 tarihinde Ankara Barosu ile Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Merkezi’nin ortaklaşa düzenlediği “Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu Tasarısı” konulu sempozyum gerçekleştirildi.
• 20 Mart 2010 tarihinde Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin düzenlediği ‘Kişisel Verilerin Korunması ve İletişim Özgürlüğü’ konulu sempozyum yapıldı.
• Her yıl 5 Nisan Avukatlar Günü etkinlikleri kapsamında organize edilen Avukat Spor Müsabakaları’nda basketbol, futbol ve voleybol dalında 9 ilin baro takımlarının yarıştığı oyunlarda Ankara Barosu Bayanlar Basketbol takımı birinci olurken, erkekler takımı basketbol ve futbol karşılaşmalarında ikincilik ödülü aldı.
• 16 Nisan 2010 tarihinde Ankara Barosu Yolsuzluk Araştırma Merkezi tarafından “Yolsuzluklar” konulu panel düzenlendi.

• 17 Nisan 2010 tarihinde, Baromuzun öncülüğünde ve ev sahipliğinde, o tarihte Adalet Bakanı olan Sadullah Ergin’in de katıldığı toplantı düzenlendi. Ankara Barosu’nun Gölbaşı’ndaki Sosyal Tesisi’nde yapılan toplantıya 52 Baro Başkanı katıldı. Adalet Bakanlığı’nın üst düzey tüm bürokratlarının katıldığı toplantıda, Baro Başkanları tüm sorunlarını Adalet Bakanı’na ve Bakanlık bürokratlarına ilk elden anlatma olanağı buldular. O toplantıda ifade edilen ve o günün önemli sorunlarından olan Kalem Yönetmeliği’nin 45.maddesi, KDV ile ilgili sorun ve diğer bir kısım sorunlar, toplantının arkasından gelen süreçte ve yaklaşık 4-5 aylık bir zaman dilimi içinde aşama aşama çözümlendi.
• 30 Nisan 2010 tarihinde iktidar ve muhalefet parti temsilcileri ile akademisyenlerin katıldığı o tarihlerde Türkiye gündeminin ilk sırasını oluşturan ‘Anayasa Değişikliği Paketi’ nin tartışıldığı açık oturum yapıldı.
• 20 Mayıs 2010 tarihinde AİHM Eski Yargıcı Rıza Türmen, Prof.Dr. İbrahim Kaboğlu, Prof.Dr. Burhan Şenata¬lar ve Doç.Dr. Selin Esen’in konuşmacı olarak katıldıkları ‘Anayasa Değişikliğinin Getirdikleri Götürdükleri’ konulu panele düzenlendi.
• Ankara Barosu Başkanlığından ayrıldığım tarih itibariyle 2008-2010 hizmet dönemimize, Ankara Barosu yayımlarının zenginleştirilmesi, hukuk Literatürümüze katkı yapılması amacıyla; (1) Almanya Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi Kanunu’, (2) Birinci Spor Hukuku Kurultayı’, (3) İkinci Spor Hukuku Kurultayı’, (4) İkinci Sağlık Hukuku Kurultayı’, (5) Felsefe Toplantıları – 2’, (6) ‘Kamu Avukatları’ , (7) ‘Sivas Kat¬liamı Davası’, (8) ‘Yaratıcı Drama’, (9) ‘Avukatlık Mevzuatı, (10) Kadın Hakları El Kitabı ve Kadın Hakları Broşürü’, (11) 2008 Uluslararası Hukuk Kurultayı’, (12) ‘Sağlık Hukuku Digestası’, (13) ‘Mesleki Sorumluluk Sigortası’, (14) ‘Tarım Hukuku Sözlüğü’, (15) ‘50. Yılında Av¬rupa İnsan Hakları Mahkemesi: Başarı Mı, Hayal Kırıklığı Mı?’, (16) ‘The Country Law Study For Turkey’, (17) ‘Küresel Isınma, Türkiye’nin Enerji Güvenliği ve Geleceğe Yönelik Enerji Politikaları’, (18) ‘Davalar’, (19) ‘Hukuki Mekanlar ve Olaylar’, (20) ‘2010 Uluslararası Hukuk Kurultayı Sergisi Katalogu’, (20) ‘Avukat Halkın ve Hakkın Dilidir’, (21) ‘Tıbbi Müdahale’de Kötü Uygulamalar’, (22) ‘Ankara’nın Su Sorunu ve Sorumluları’, (23) ‘Atatürk Orman Çiftliği’nin Geleceğini Tartışıyoruz’ isimli kitaplar ile yine Baromuz tarafından 2008-2010 tarihleri arasında düzenlenen seminer, panel ve konferansları içeren ‘Hukuk Merceği 9-10-11-12’ isimli kitaplar bastırılarak meslektaşlarımızın yararlanmasına sunuldu.

Ben ve arkadaşlarım Ankara Barosu yönetiminden ayrıldığımızda, sadece yukarıda bir kısmını yazdığım iş ve hizmetleri değil, birisi Gölbaşı’nda, diğeri Sıhhiye’deki Ankara Barosu Eğitim Merkezi (ABEM-Baro Han), bir diğeri de Ankara Adliye Sarayı’nın orta bahçesinde olmak üzere üç tane tesis, bilişim ve iletişim teknolojilerinde sadece Türkiye’de değil, dünyada da bir numara olan, öyle olduğu için 2008 yılında Adalet Bakanlığı tarafından Türkiye’de bilişim ve iletişim teknolojilerini en iyi kullanan baro olarak seçilen, her alanda alt yapısı tamamlanmış bulunan, hemen her konuda diğer barolara örnek olan lider konumunda bir baro bıraktık.

Yaptığımız bütün bu hizmetleri tamamen kendi olanaklarımızla, başta Türkiye Barolar Birliği olmak üzere hiçbir kurum ve kuruluştan beş kuruş yardım almadan yaptık.

31 Aralık 2010 tarihine kadar yapılması gereken tüm ödemeleri yapmış, yani hiçbir kişi ve kuruma borcu olmayan bir baro ve ayrıca 216.373,73 TL. nakit para bıraktık. Yine 01.09.2010 tarihi itibariyle kasa, banka, yatırım hesapları toplamı itibariyle yeni yönetime bıraktığımız miktar 1.280.613,09 TL.dır.

Ankara Barosu Yardımlaşma Sandığı (ABAYS) adına yeni yönetime bıraktığımız vadeli hesap nakit tutarı 1.323.615,92 TL. vadesiz mevduat tutarı 293.116,19 TL.dır. Yine yeni yönetime 1.124.660,63 TL. değerinde külçe altın, 109.770,96 TL. değerinde 5592 adet Good-Year hissesi bıraktık.

Sadece bunları bırakmadık, yanı sıra mensubu olduğumuz Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun 2004 yılında 2133 olan oyunu, 2006 seçimlerinde başkanlık oyu olarak 3177’ye çıkardık. 2008 seçimlerinde kendi içimizde bölünmemize rağmen 2960 oy aldık. Çakma Demokratik Sol Avukatlar Grubu adayı Sami Kahraman’ın aldığı 2133 oydan, Çağdaş Avukatlar Grubu’nun yaklaşık 500 olan oyunu çıkardığımızda geriye kalan 1633 oyla birlikte grubun oyunu toplam 2960+1433: 4593’e çıkardık. Yaptığımız hizmetlerin dışında oy olarak bıraktığımız miras budur.

Son bir söz! Bir şiir! Özdemir Asaf’a ait. Adımızı anmayanlara, yaptıklarımızı unutanlara ve unutturanlara ithaf olsun!

Daha gidilecek yerlerimiz var
Şu sohbetini dinler gideriz.
Coştukça şarkılar, türküler, sazlar
Rakı mı, şarap mı, içer gideriz.

Geçse de umudun baharı yazı
Gözlerde kalıyor yaşanmış izi
Kimseler kınamaz burada bizi
Ne varsa hesabı öder gideriz.

Söyleyecek sözü olan anlatsın
İsterse içine yalan da katsın
Yeter ki kendinden, bizden söz etsin
Yalanı doğruyu sezer gideriz.

Neler gördük neler bu güne kadar
Daha gidilecek yerlerimiz var
Bizi buralarda unutamazlar
Kalacak bir türkü söyler gideriz.

Sevgiye var olduk sevdik sevildik
Kavgalara girdik öldük, dirildik
Bir anlam fırını içinde piştik
Anlamlı güzeli sever gideriz.’

Saygılarımla.

Vedat Ahsen Coşar

Not: 2004-2010 yılları arasında yapılan etkinlikler, konuşmalar, basın açıklamaları, basın toplantıları, basında baro vb. konularda daha fazla bilgi edinmek için Ankara Barosu İnternet Sayfası E-Yayın bölümü, Ankara Barosu Faaliyet Raporları (59.), (60.), (61.) Genel Kurulları tıklayınız.

ANILARIMDAN BİR KAÇ SAYFA – TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANLIĞI’NA İLK KEZ ADAY OLDUĞUM VE SEÇİLDİĞİM 12 HAZİRAN 2010 TARİHLİ GENEL KURUL’DA YAPTIĞIM KONUŞMA

‘Bu konuşmayı, kendilerini solcu sanan, beni ise liberal sayan kimi Lujin’lere ithaf ediyorum’

(…)

Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyor, değerli başkanımız, üstadımız rahmetli Özdemir Özok’ın aziz anısı önünde saygıyla eğiliyor, genel kurulumuzun mesleğimiz için, meslektaşlarımız, Barolarımız için, Birliğimiz ve ülkemiz için yararlı olmasını, bizlere iyilikler, güzellikler, yeni açılar ve açılımlar getirmesini diliyorum.

Bir şey daha diliyorum, değerli Başkan Adayı arkadaşlarıma başarılar diliyorum.

Seçimle ilgili olarak hazırladığım ve size gönderdiğim kitapçıkta, Barolar Birliği Başkanlığı’na neden aday olduğumu, seçildiğim takdirde beraber görev yapacağım arkadaşlarımla birlikte önümüze pozitif hedef olarak neleri koyduğumu sunduğum için bu konuşmamda bunların üzerinde durmayacağım.

Konuşmama Montaigne’den azıcık değiştirerek ödünç aldığım şu sözlerle başlamak istiyorum: ‘Bütün söyleyeceklerim karşılıklı bir sohbettir, hiç birisi öğüt veya telkin niteliğinde değildir ve esasen bu haddim de değildir. Bu kadar özgürce konuşabiliyorsam bu, sizin bana inanmakta veya inanmamakta özgür olmanızdandır.’

Bunu özellikle bilmenizi isterim.

Aranızda beni çok yakından tanıyanlar var, az tanıyanlar var, hiç tanımayan, tanıyamayanlar var, beni, benden değil, başkalarından dinleyerek tanıyanlar var. Sizden destek isteyen, sizin oylarınıza talip olan bir aday olarak, sizin beni tanımak istemeniz en doğal hakkınız. Benim de görevim kendimi size tanıtmak. Onun için sözlerime, tarzım olmamasına karşın, beni bağışlamanız dileğiyle biraz kendimden söz ederek başlamak istiyorum.

Ben kimim? İnsan olarak kimim, avukat olarak kimim, siyasi kimlik olarak kimim?

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, ne kadar özgür ve özerk olduğumuz yaşadığımız toplumun siyasi düzenine, bu düzenin özgürlüklerini koruma konusunda tetikte olmamıza bağlıdır. Ne kadar uzun yaşayacağımız genetik yapımıza, sahip olduğumuz sağlık hizmetlerinin niteliğine bağlıdır. Ne kadar iyi yaşadığımız, yani ne kadar anlayışlı, ne kadar mertçe, ne kadar erdemli bir şekilde, ne kadar keyifle, ne kadar sevgi ile yaşadığımız, hem felsefemize, hem de bu felsefeyi ne kadar içselleştirip yaşamımıza uygulayabilmemize bağlıdır. Sorgulanmış bir hayat, daha iyi bir hayattır. Kişi olarak ben böyle bir hayata sahibim. Onun için kimileri gibi ‘Prozac’ı değil, en az sizin kadar Sokrates’i tercih eden’ biriyim.

Bu birincisi, ikincisi şairin ifade ettiği gibi birisiyim. Yani;

“Ufak şeylerden zevk alan,
Lüks yerine, sadeliği, zarafeti arayan,
Saygı gösteren,
Saygı isteyen,
Önemli olmak yerine, değerli olmayı,
Zengin olmak yerine, kimseye muhtaç olmamayı seçen,
Sıkı çalışan,
Sessizce düşünen,
Dürüst konuşan,
Açık sözlü ve içten olan,
Yıldızları seyreden,
Şiirleri, şarkıları, kuşları, bebekleri, bilgeleri açık kalple dinleyen,
İşte!Benim bütün senfonim bu.”

İnsan olarak bütün hikayesi bu olan biriyim. Yani hepiniz gibiyim, içinizden biriyim.

Peki! Avukat Vedat Ahsen Coşar kim? İnsan Vedat Ahsen Coşar konusunda olduğu gibi, bu konuda da herhangi bir spekülasyon, bana yönelik bir haksızlık yok. Aksine tanıyan tanımayan hemen herkes, benim mesleğimde başarılı, ciddi, sorumlu ve çalışkan olduğum, mesleğimi özenle, meslek kurallarına uygun olarak yaptığım konusunda mutabık.

Ankara Barosu Başkanı olarak görev yaptığım süre içerisinde arkadaşlarımla birlikte önemli hizmetler yaptığımız, bizden önceki yönetimlerden aldığımız iyi mirasın üzerine çok şey kattığımız, bu bağlamda Ankara Barosu’nu sadece ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde saygınlığı olan bir baro konumuna, hemen her konuda öncülük yapan, ülkemiz barolarına örnek ve destek olan lider bir baro durumuna getirdiğimiz hususunda hemen herkes hem fikir.

Siyasal kimliğime gelince; üzülerek ifade etmem gerekir ki, bu konuda spekülasyon çok. Haksızlık daha da çok. Kimilerine göre liberalim, kimilerine göre neo-liberalim, kimilerine göre ikinci cumhuriyetçiyim, kimilerine göre özgürlük budalasıyım.

Ama ben bunların hiçbirisi değilim. O halde kimim? Ben önce adamım, hepiniz gibi adamım. Sonra yine hepiniz gibi demokratım. Daha sonra da bir kısmınız gibi sosyal demokratım.

17 ve 18. Yüzyıllarda bir siyasal teori olarak gelişen ve esas itibarı ile doğal hukuk ve insan hakları teorisiyle, sosyal sözleşme ve anayasacılık teorilerine dayanan liberalizm bir entelektüel birikimin adıdır. Daha sonraki süreçte siyasal-toplumsal bir öğreti olarak ortaya çıkan muhafazakarlık ile sol olarak kendini ifade eden siyasi ve felsefi duruş, liberalizme karşı bir tepki olarak gelişmiş olmakla birlikte, liberalizmin kimi değerlerini kendisine esas almıştır. Bu bağlamda, demokrasi uygarlığımızın kimi değerlerini liberal ilkeler oluşturur.

Bu bağlamda ifade etmem gerekir ise eğer, sizin gibi ben de insan haklarını, hukuk devletini, anayasal devleti, hukukun üstünlüğünü, birey hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için siyasal iktidarın sınırlandırılmasını öngören anayasacılığı, bu amaca hizmet eden kuvvetler ayrılığını doktrinini savunuyorum

Sadece bunları değil, negatif hak ve özgürlükleri, yani ifade ve düşünce özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, özel hayatın gizliliğini ve korunmasını, basın özgürlüğünü, konut dokunulmazlığını, mülkiyet hakkını, diğer sivil hak ve özgürlükleri savunuyorum

Ahlaki eşitlik ilkesini, dünyanın rasyonel bir yapısı olduğunu ve insan aklının eleştirel yolla bunları bulabileceğini, ilerleme fikrini, insanların anlaşmazlıklarını kan dökme veya savaş yerine tartışma ve ikna yoluyla çözebilme yeteneğine sahip olduklarını, hoşgörüyü, yönetimin yönetilenlerin rızasına dayanması gerektiğini savunuyorum.

Bütün bunları sadece ben değil, beni liberal olmakla, ikinci cumhuriyetçi olmakla suçlayan değerli muhaliflerim de savunuyorlar.

Neden benimle aynı değerleri savunanlar, aynı referansları kullananlar, sağcı, solcu, muhafazakar; beni liberal olmakla, ikinci cumhuriyetçi olmakla suçlayanlar solcu, sosyal demokrat oluyorlar da, ben liberal oluyorum? Doğrusu bunu anlayabilmiş değilim.

Ben de hepiniz gibi, sayın muhaliflerim gibi klasik liberalizmin devlet karşısındaki negatif tutumuna karşıyım. Toplumsal sorunların piyasa içinde çözüleceğini, adaletin piyasanın doğal işleyişi içinde gerçekleşeceğini varsayan iktisadi liberalizme, klasik liberalizmin güncelleştirilmiş türü olan, merkezine sadece bireyi ve piyasayı koyan neo-liberalizme, sizin kadar, sayın muhaliflerim kadar karşıyım.

Klasik liberalizme yönelik haklı eleştirilere bağlı olarak ve özellikle 19.Yüzyıldan sonra Marks’ın, Kant’ın ve Hegel’in idealist felsefesinden etkilenerek geliştirilen pozitif özgürlük anlayışını temel alan bir yaklaşımla, devletin rolünü artıran ve ona pozitif görevler yükleyen sosyal devlet anlayışını, bu bağlamda eğitim ve öğrenim hakkı, çalışma hakkı, çalışma ve sözleşme yapma özgürlüğü, sendika kurma hakkı, sendikal faaliyette bulunma özgürlüğü, toplu iş sözleşmesi hakkı, grev hakkı, ücrette adalet sağlanması, sağlık hakkı gibi pozitif hak ve özgürlükleri sizin gibi, bana muhalif olanlar gibi ben de savunuyorum.

Bütün bunları savunanlar, yani bir kısmınız, benim sayın muhaliflerim, sağcı veya solcu oluyorsunuz, liberal, ikinci cumhuriyetçi olmuyorsunuz da neden ben liberal veya ikinci cumhuriyetçi oluyorum. Herhalde bunda bir yanlışlık olsa gerekir.

Yeri gelmişken bir şeye daha açıklık getireyim. Sosyal demokratım demiştim, izninizle onu da açıklayayım. Bana muhalif olanlar ne kadar bilirler bilmiyorum, bilmediğim için kendilerine haksızlık etmek istemiyorum, ama klasik liberalizm piyasaya, fundamentalist sosyalizm ortak mülkiyete dayanır. Klasik liberalizmin merkezinde birey, fundamentalist sosyalizmin merkezinde devlet ve toplum vardır. Sosyal demokrasi piyasa ile devlet, birey ile toplum arasındaki dengeyi savunur. Ben de bunu savunuyorum.

Bir diğer husus, bizler, bir siyasi partiye genel başkan veya il başkanı seçmek için mi, yoksa bir meslek kuruluşuna başkan seçmek için mi toplandık?

Özgürlük sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir kavramdır, sadece edinilmiş haklar toplamı değil, bir süreçtir. O nedenle özgürlük sadece hukuki bir varsayımdan ibaret görülemez. Zira özgürlük, aynı zamanda sorumluluktur. İnsani yaratıcılığa sahip çıkmaktır, onu geliştirmektir, zenginleştirmektir. Özgürlük aynı zamanda fiili bir imkanı ifade eder, bireyin toplum içinde üretilen değerlerden pay almasını öngörür. O nedenle devletin görevi, bu anlamda özgür bir toplumun varlığını desteklemektir.

İnsan tasavvurundan türetilen bir fikirdir özgürlük. Ama elbette mutlak değildir. Onun için ben de en az sizin kadar, bana muhalif olanlar kadar, ne bireysel özgürlüğü mutlaklaştırıyorum, ne de topluluğun özgürlüğüne bireylerin özgürlüğünü aşan mutlak bir üstünlük atfediyorum. Aksine özgürlüğün hem kişisel, hem de kişiler arası boyutlarını, bunların karşılıklı etkileşimini dikkate alarak hepsini birlikte değerlendiriyorum. Yani öyle birilerinin iddia ettikleri gibi özgürlük budalası falan değilim ben.

Yeri gelmiş iken ifade edeyim, sevgili muhaliflerimin babaları onlara öğütledi mi bilmiyorum, ama bana babam, ‘fakir ol demedi, zengin de ol demedi, özgür ol’ dedi. Ben de babamın bu vasiyetini yerine getiriyorum, bu bağlamda hem kendi özgürlüğümü ve bireysel özerkliğimi koruyorum, hem de başkalarının özgürlüklerine saygı duyuyorum.

Özgürlük fikri dışında bana babamdan bir şey daha miras kaldı. O da Cumhuriyet sevgisidir, yurt sevgisidir. Onun için ben; demokrasi, sivil, siyasal ve bireysel özgürlükler ve hukuk devleti ile bunların omurgasını oluşturan ve Cumhuriyetimizin üzerinde yükseldiği en temel ilkelerden birisi olan laiklik ilkesine sizin kadar bağlıyım. Laik değerlerin sadece düzene, rejime ve sisteme ilişkin alanda biçimsel demokrasinin işlemesi ve hukukun şeklen var olması ile sınırlı olmadığına, aksine toplumsal yaşamı bir arada tutan, toplumun demokrasi, hukuk ve özgürlükler temelinde bir arada yaşamasını ve varlığını sürdürmesini sağlayan en temel değer olduğuna inanıyorum.

Böyle bir kültürel ve siyasal mirastan gelen bir kişi olarak, bu temel değerlere inanmanın ve bunlara sahip çıkmanın hiç kimsenin tekelinde, hele hele bana muhalif olanların tekelinde hiç olmadığını özellikle bilmenizi istiyorum.

O siyasal ve kültürel mirasın sahibi olmamdan dolayı, benim için bir tek Cumhuriyet vardır. O da Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın tanımladığı cumhuriyettir. Yani ‘demokratik, laik, sosyal hukuk devletidir.’ Yani ikinci bir Cumhuriyet yoktur.

Cumhuriyeti numaralandırmak, Cumhuriyetlerini beş kez yıkıp, beş kez yeniden kuran Fransızlara ait bir gelenektir, dünyada başkaca bir örneği de yoktur. Ama onlar da bundan bir yarar sağlayamadıkları için vazgeçmişlerdir.

Türkiye’de Cumhuriyeti ilk numaralandıran ise, çok ilginçtir, Cumhuriyet Gazetesi’dir. Açın Cumhuriyet Gazetesi’nin 1961 Anayasası’nın halk tarafından kabul edildiği günün bir sonraki günkü olan nüshasını bunun böyle olduğunu görürsünüz.

Benim buraya kadar benimsediğimi ifade ettiğim değerler, siyasi görüşleri ve tercihleri her ne olursa olsun burada bulunan hemen herkesin benimsediği, paylaştığı değerlerdir, ilkelerdir. O nedenle bunlar, solun veya sağın veya liberallerin, hele hele bana muhalif olan muhterem zevatın tekelinde olan değerler değildir. Ama sorun bu da değildir. Bana göre sorun, demokrasiyle, özgürlüklerle, hukukla, hukuk devletiyle, insan haklarıyla ilgili standartların Türkiye’de yerleşmesinin kimilerinin işine gelmemesidir. Bu konumda olanların kendilerine ve bizlere biçtikleri rol, Kurtlar Vadisi’ndeki Polat Alemdar rolüdür. Bu rolü biçenler, kendilerini içinde güvende hissettikleri, ama artık Türkiye’nin gereksinimlerini karşılamayan statükonun devamını onun için istiyorlar. Bunun yerine geçecek, çağdaş uygarlığı yansıtacak bir Türkiye’nin inşasını istemiyorlar. İşin komik yanı ise bunu ‘Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum’ diyen, bana göre aşılmış değil, ulaşılması gereken bir değer olan Atatürk ve muasır medeniyet adına yapıyor olmalarıdır.

Demokrasi bütünleşmeyi, siyasal tercih özgürlüğünü yurttaşlıkla, kimliklerle, gereksinimlerle, haklara saygıyla bağdaştırmayı gerektirir. Esasen bireysel tercihlere, muhalif görüşlere saygı ile inanç ve aidiyetlerin birlikteliği sağlanmadan, yurttaşlık, yani hukuk üzerine kurulu bir topluluğa aidiyet bilinci oluşmadan demokrasi sağlıklı biçimde işlemez.

Demokrasi, farklılığa tahammül etmek değildir. Zira tahammül edilmez ise kavga çıkar. Demokrasi farklılığı, farklı olma hakkını kurucu unsur olarak kabul etmektir. Hiç kimse hakikat tekeline sahip olmamakla, hiç kimsenin karşısında hazır olda duracağı bir siyasi görüş ve tercih bulunmamakla, hangi siyasi görüşe veya tercihe sahip olursak olalım, başka siyasi görüş ve tercihlere sahip olanlara da saygı göstermek, ben, ben olduğum için değerliyim, sen de, sen olduğun için değerlisin demek zorundayız. Eğer herkesi kendimiz gibi yapmaya çalışırsak, öyle bir toplumda ne ilerleme olur, ne de gelişme.

Onun için bizim gibi olmayanı, bizim gibi düşünmeyeni ötekileştirmekten, düşman görmekten, göstermekten, dışlamaktan kaçınalım. Hoşgörüyü, çoğulculuğu, bir arada yaşama niyetini öne çıkaralım. Kendimize belli bir mesafeden ve ironiyle bakarak, ötekine özen gösterelim, yaşamın zenginliğine ve hikmetine saygı duymayı içeren etik bir yol haritası izleyelim.

Hepimiz doğuştan bu meziyetlere sahibiz. Ama bu meziyetlere sahip olduğumuzu bilmek ve buna uygun hareket etmek bizi insan yapar. Bunu yapmadığımız, ‘verili dünyanın reddi ve her türlü tahakkümün eleştirisi üzerinde temellenen tini tanımlayan edimin, benliğin ötesine geçip ötekinin tüm farklılığı içinde tanınması olduğunu kabul etmediğimiz, ötekinin varlığını, farklılığını, farklı olma hakkını, kişiliğini, özgürlüğünü, haklarını tanımamaya’ başladığımızda ne mi olur?

‘Özgürlüğümüzü, sadece özgürlüğümüzü değil, vicdanımızı, aklımızı ve giderek insanlığımızı eksiltir ve hiç farkına varmadan bir tahakkümden bir başka tahakkümün kucağına itiliriz. Ötekini yok etmekle, ötekine göre tanımladığımız kendimizi de yok ederiz. Bütün bunların bedelini ise: sevgiden, aşktan, arkadaşlıktan, dostluktan, barıştan, içtenlikten, güvenden, güvenlikten, adaletten, şarkıdan, şiirden, neşeden yoksun iğreti hayatlar yaşayarak öderiz.’

Devlet gücünün ve siyasal iktidarın sınırlandırılmasının en etkili aracı anayasal devletin/hukuk devletinin amacı; keyfi gücün yaratacağı tehlikeleri asgariye indirmek, yönetilenlerin, devlet gücünü kullananlara güvenle bakmaları demek olan hukuki güvenliği ve yine bireylerin yasaların kendilerini nasıl etkileyeceğini önceden bilmeleri ile meşru beklentilerinin korunması anlamına gelen hukuki öngörülebilirliği sağlamaktır.

Hukuk devletini, otoriter veya yarı-otoriter rejimlerden ayıran husus, hukuk devletinin hak ve özgürlüklere sıkı şekilde bağlı bulunması ve bu bağlılığın iktidarın meşruiyetinin kaynağı ile ölçütü olmasıdır. Temel hak ve özgürlükler hukuken normatif bir statüye sahip olmakla, bu hak ve özgürlüklerin korunmasına ve güvence altına alınmasına uyulup uyulmadığı hususunun etkili bir denetime tabi tutulması gerekir. Bu statünün, güvenlik de dahil olmak üzere başkaca menfaatlerle takas edilmesi kural olarak kabul edilmemekle birlikte, çatışma durumunda yapılması gerekli tartma ve değerlendirme işleminin sıkı koşullara ve ölçütlere tabi tutulması gerekir.

Bu bağlamda işaret etmek gerekir ki, terörle mücadele amacı ile Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda değişiklik yapılarak polisin yetkilerinin artırılıp genişletilmesi az yukarıda işaret edilen çerçevede isabetli olmamıştır. Bu düzenleme, son zamanlarda ayyuka çıkan dinleme olayları ile Ergenekon soruşturmasında, işçi, öğrenci ve kadın eylemlerine karşı uygulanılan orantısız güç kullanımında görüldüğü üzere, devletin hukuk devleti niteliğini zedelemiş, örtülü bir polis devleti sürecini başlatmıştır.

Bütün bu nedenlerle, CMK’da değişiklik yapılarak avukatlık mesleğinin alanının daraltılmaya ve buna bağlı olarak savunma hakkının kısıtlanmaya çalışılmasının, bu konudaki kazanılmış hakların geriye götürülmesinin karşısında olduğumuzu ve olacağımızı özellikle bilmenizi isterim.

Hukuk devletinde hiç kimse ayrıcalıklı olmamakla, suç işleyen veya hakkında suç işlediğine ilişkin ciddi ve inandırıcı kanıt bulunan herkese dokunulur. Ne var ki, bu dokunmanın biçimi devlet gücü kullananlarca değil, yürürlükteki yasalar tarafından belirlenir. Aksine uygulama o devleti hukuk devleti olmaktan çıkarır, kanun devleti/polis devleti olmaya dönüştürür.

Bütün bunlara karşı çıkmak en başta biz avukatların, baroların görevidir. O nedenle akil bir hukuk kuruluşu olarak asli görevimiz; her türlü hukuksuzluğa, hak ihlaline, adil yargılama hakkına aykırı uygulamalara, tedbir olmaktan çıkarılıp cezaya dönüştürülen haksız tutuklamalara, ‘büyük abi sizi gözlüyor’ noktasına gelen, özel yaşamın gizliliğine müdahale aşamasını çoktan aşan usulsüz dinlemelere, teknik takiplere, demokrasiye musallat olan darbeci örgütlenmelere karşı çıkmaktır.

Barolar olsun, Türkiye Barolar Birliği olsun, Türkiye’nin şimdilerde içine sürüklendiği hesaplaşmaya entelektüel cephane taşıyan taraf konumunda olamaz, olmaması gerekir. Barolar ve Türkiye Barolar Birliği, sadece ve sadece hukukun, yanında, hukuk devletinin yanında, demokrasinin, özgürlüklerin yanında ve tarafında olur. Bu referanslara dayalı olarak topluma, halka önderlik eder, pozitif hedefler gösterir, iktidarı da, muhalefeti de hukuka, hukuk devletine uygun davranmaya davet eder.

Türkiye’nin en önemli sorununu hukuktur. Hukukun üstünlüğünü sağlamak, hukuk devletini egemen, etkin ve işlevsel kılmak, yargı bağımsızlığını ve yargıç tarafsızlığını kuvvetler ayrılığı ekseninde ve evrensel ölçülere uygun duruma getirmek, insan haklarını koruyabilmek, hak arama özgürlüğünün alanını genişletmek ve önündeki engelleri kaldırmak, adil yargılama ilkesini işlevsel kılabilmek, başta yönetenler olmak üzere yönetilenler üzerinde de adına zihniyet devrimi denilebilecek bir hukuka aidiyet bilincini yerleştirilmek, yani yöneten yönetilen herkesin kendisini hukukla bağlı sayacağı, hukukun üstünlüğüne inanacağı, bu değerleri içselleştireceği bir düzenin kurulması, bunun için de yargıda reform yapılması acil bir gerekliliktir.

Herhalde yargı reformuna önce hukuk öğrenimi ve eğitimi ile başlamak ve buna Barolar ve Barolar Birliği olarak müdahil olmak gerekir. Yine avukatlık mesleğine kabulün mutlak olarak sınava bağlı tutulması, avukatların meslek içi eğitimlerinin zorunlu hale getirilmesi, mesleki sorumluluk sigortası sisteminin kurulması, CMK, yani ceza kovuşturma ve davalarında uygulanmakta olan zorunlu müdafilik sisteminin acilen yeniden yapılandırılması, sistemi sadece hazırlık aşaması ile sınırlı tutarak ve ceza davasının açılması sonrasında ekonomik durumu kendisini avukatla temsil etmeye müsait olmayanlara bu hizmetin adli yardım kurumundan verilmesini sağlayacak yeni bir düzene geçilmesi gerekir.

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı hepimizin ortak güvencesi olmakla, yargının yasama organına, yürütme organına, devlete karşı ve yine kendi içerisindeki bağımsızlığı, yargıç tarafsızlığı anlamında yargının veya yargıcın ideolojik bağımsızlığı üzerinde en çok duyarlı olduğumuz, olmamız gereken bir husustur. O nedenle Barolar ve Barolar Birliği olarak bütün bu konularda, bundan önce olduğu gibi bundan sonrada duyarlı olunacağından hiç kimsenin kuşku duymaması gerekir.

İnsanlık tarihinin ilk zamanlarında ‘zorbalıkla-kaba güçle’ eş anlamlı olan ve o şekilde uygulanan hak arama özgürlüğü, günümüzde başta anayasalar olmak üzere, yasalarla, uluslararası sözleşmelerle tanınan, düzenlenen, kullanılabilen ve güvence altında olan bir özgürlüktür.

Hak aramanın bağımsız ve tarafsız bir kurum olan yargı yolu ile elde edilmesi, aşama aşama gelişen ve gerçekleşen bir hukuksal aydınlanmanın sonucudur.

Hak arama özgürlüğünün kullanılmasında ve korunmasında hukuki yardımda bulunan, bu amaçla bireyin yanında yer alan, bilgisini ve zamanını hak arayan kişi veya kişilere özgüleyen hak arama/savunma mesleğinin onurlu temsilcileri biz avukatlarız.

Böylesine onurlu ve saygın bir mesleğin sahibi olmamıza karşın, en başta kendimizden kaynaklanan nedenlerle toplum düzeyinde, halk nezdinde bulunmamız gereken yerde değiliz. Onun için hep birlikte ve el ele vererek yanlışlarımızı düzeltmemiz, her bir üyemizi cesaretlendirerek, coşturarak, onlarda var olan enerjiyi açığa çıkarmamız, mesleğimizi layık olduğu, hak ettiği konuma getirmemiz gerekir.

Türkiye Barolar Birliği bir meslek kuruluşudur ve önceliğimiz meslektir, meslek siyasetidir. Odaklanacağımız husus, kuruluş ve var oluş ruhumuzu harekete geçirmektir. Odaklanacağımız husus, mesleğimizdir, meslektaşlarımızdır, mesleğimize, meslektaşlarımıza, Barolarımıza hizmettir, hukuktur, ülkemizde hukukun egemen ve üstün olmasıdır. Bunun için gerekli operasyonsal ve yönetimsel işlevleri gerçekleştirmek, organize etmek ve gerektiğinde yeniden organize etmektir.

Barolar olarak, Barolar Birliği olarak bize düşen görev; çağdaş yönetim anlayışının gerektirdiği kurumsal yönetim kurallarını uygulamak, en önemli kaynağımız olan meslektaşlarımızı verimli ve başarılı kılacak sistemleri oluşturmak, değişimin çok hızlı ve çok yönlü olduğu bugünün dünyasında, mesleki ve toplumsal fırsatları erken yakalayıp iyi değerlendirmek, mesleğimizin, ülkemizin ve insanlığın geleceği olan genç meslektaşlarımızın sorunlarına karşı duyarlı olmak, bu amaçla onların geleceğine yatırım yapmak, sorun çözücü bir yaklaşımla onları rahatlatacak, geleceğe güvenle bakmalarını sağlayacak, mesleğin alanını genişletecek projeksiyonlar ve projeler geliştirip uygulamak, yaptığımız işleri daha da iyileştirmek, hep beraber el ele vererek daha etkin çalışmak ve böylece yaratacağımız sinerji ile Barolarımızı, Birliğimizi ve mesleğimizi yüksek değer yaratan bir topluluk haline getirmektir.

Son bir söz; seçilirsem eğer, burada ifade ettiklerimin, seçim kitapçığımda yer verdiklerimin gerçekleştirilmesi için çaba sarf edeceğimden emin olabilirsiniz. Daha da önemlisi birleştiren olacağımdan, kucaklayan olacağımdan, enerji veren ve alan olacağımdan, her bir baronun ve her bir meslektaşımızın yanında, arkasında olacağımdan emin olabilirsiniz.

Seçim ve takdir sizin, bize sadece sizlerin tercihine saygı duymak düşer, öyle de olacaktır.

(…)

ANILARIMDAN BİR KAÇ SAYFA – BEN ‘DSA’ DENİLEN BU FİLMİ DAHA ÖNCE GÖRMÜŞTÜM!

(…)
Başkaca pazarlıklarla, görüşmelerle, tartışmalarla, bana yönelik iftira ve hakaretlerle önseçim günü geldi. 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçime üç aday olarak girdik. Ümit Bulut, Akif Kurtuluş ve ben.
3518 meslektaşımızın katıldığı bu seçimde Akif Kurtuluş 1068, Ümit Bulut 943 oy aldılar. Kullanılan oyların 1507’sini alarak seçimin galibi ben oldum. Seçimi kaybeden her iki aday da seçim sonuçlarına saygılı olduklarını ve olacaklarını, Demokratik Sol Avukatların Ekim/2008 tarihinde yapılacak Baro Genel Kurulunda başarılı olması için çalışacaklarını ifade ettiler.
(…)
2008 yılı Adli Tatil’i sona ermiş, yeni yargı yılı başlamıştı. Yargı yılının başlaması ve avukatların tatillerini yapıp geri dönmeleriyle birlikte, baro, yaklaşan seçimli genel kurul nedeniyle hareketli günler geçirmeye başladı. Bu bağlamda 22 Eylül 2008 tarihinde Demokratik Sol Avukatlar Grubu adıyla, isimsiz ve imzasız bir korsan bildiri yayımlandı.
Bu bildiride “Demokratik Sol Avukatların, 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçimine fesat karıştırıldığı, bu önseçim sonucunun Demokratik Sol Avukatların iradesiyle değil, kirli liste ve koltuk pazarlıkları sonucu oluşan neo-liberal-gerici ittifakının oylarıyla belirlendiği ve o nedenle meşru olmadığı” ileri sürülüyor, önseçim sonucunun tanınmadığı belirtiliyor, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun Sami Kahraman’ın Baro Başkan adaylığında seçimlere gireceği yazıyordu.
Sosyal olup olmadıkları tartışmalı, demokrat olmadıkları ise bence malum olan bu arkadaşlarımızın yayımladıkları anılan bildiri beni hiç şaşırtmadı. Esasen bu beklediğim de bir şeydi. Bu yolla, önseçimde yenemedikleri beni genel kurulda haklamayı hedefliyorlardı. Önseçime katılmadan oluşturacakları bir grupla bu mücadeleyi yapsalardı ‘demokratik haklarıdır’ demek, saygıyla ve anlayışla karşılamak mümkündü. Ama önseçime girdikten, oradaki yarışı kaybettikten sonra ‘biz önseçimi tanımıyoruz’ diye başlattıkları bu organizasyon, demokratik terbiyeye aykırı olduğu gibi etik de değildi.
Ama bu organizasyonun beni asıl üzen tarafı, geçmişte bir zamanlar benimle birlikte olan, benim sırtıma alıp bir yerlere taşıdığım bazı arkadaşların bu tertibin içinde olmaları, daha düne kadar küfrettikleri insanlarla birlikte olmalarıydı. Kimler mi?
(…)
Bu bildiri üzerine benim listemden seçilen tüm adayların isimlerini ve imzalarını attıkları aşağıdaki bildiriyi hazırladık ve tüm baro üyelerine gönderdik. Bu bildiride şöyle diyorduk;
“Demokratik Sol Avukatlar adıyla yayınlanan ve Demokratik Sol Avukatların seçilmiş meşru Baro Başkan adayı olan Vedat Ahsen Coşar ile Baromuz organlarına seçilen diğer adaylar başta olmak üzere 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçime katılan meslektaşlarımızı çok açık biçimde tahkir, tezyif ve terzil eden iftira dolu bu korsan bildirinin Demokratik Sol Avukatlar ile bir ilgisinin ve ilişiğinin olmadığını, anılan korsan bildiride kullanılan dilin ve üslubun Demokratik Sol Avukatların tarzına ve terbiyesine uygun bulunmadığını özellikle ve öncelikle belirtmek isteriz.
01 Temmuz 2008 günü yapılan önseçimden önce 14 Mayıs 2008 tarihinde toplanan ve aralarında 22 Eylül 2008 tarihli korsan bildiride Baro Başkan adayı olarak ismi açıklanan Sami Kahraman’ın, daha sonra Baro Başkan aday adaylıklarını açıklayan Vedat Ahsen Coşar’ın, Akif Kurtuluş’un ve Ümit Bulut’un da bulunduğu toplantıda; Demokratik Sol Avukatların önseçimini yürütmek üzere bir Seçim Yürütme Kurulu oluşturulmasına karar verilmiş, bu kurul üyeleri ismen belirlenmiş, önseçim tarihini belirleme yetkisi bu kurula verilmiş, geçmiş yıllarda olduğu üzere önseçime oy kullanmak üzere kimlerin katılacağı konusunda herhangi bir kısıtlama ve sınırlama getirilmemiştir.
Anılan toplantıda alınan bu kararlar çerçevesinde ve kendisine verilen yetki doğrultusunda Seçim Yürütme Kurulu tarafından önseçimin 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılması kararlaştırılmış, gerek Seçim Yürütme Kurulu, gerekse önseçime Baro Başkan aday adayı olarak katılan Vedat Ahsen Coşar, Akif Kurtuluş, Ümit Bulut tarafından gönderilen SMS’ler ve seçim broşürleriyle önseçime katılmaları ve kendilerini desteklemeleri konusunda Baromuza kayıtlı tüm meslektaşlarımıza çağrıda bulunulmuştur.
Gerek Seçim Yürütme Kurulu’nun, gerekse Baro Başkan aday adaylarının yürüttükleri bu çalışma sonrasında 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçime 3518 meslektaşımızın katılımı sağlanmış, kullanılan oyların 1507’sini alan Vedat Ahsen Coşar önseçimi kazanmak suretiyle Demokratik Sol Avukatların Baro Başkan adayı olmuş, önseçimde 1068 oy alan Akif Kurtuluş ile 943 oy olan Ümit Bulut seçimin galibi Vedat Ahsen Coşar’ı kutlamış, seçimi kaybeden her iki aday da önseçim sonuçlarına saygılı olduklarını ve olacaklarını, Demokratik Sol Avukatların Ekim/2008 tarihinde yapılacak Baro Genel Kurulunda başarılı olması için çalışacaklarını ifade etmişlerdir.
Ne önseçimin yapıldığı 01 Temmuz 2008 gününde ve ne de 22 Eylül 2008 tarihli korsan bildirinin yayınlandığı tarihe kadar geçen süre içinde, önseçim sonuçlarının meşru olmadığı, önseçime fesat karıştırıldığı ileri sürülmediği gibi, bu neden ve gerekçelere dayalı olarak herhangi bir itirazda da bulunulmamıştır.
Hal böyle iken önseçimin yapıldığı tarihten yaklaşık iki buçuk ay sonra imzasız ve isimsiz olarak yayınlanan korsan bildiriyle; önseçimlere fesat karıştırıldığının, önseçim sonuçlarının meşru olmadığının ifade ve iddia edilmesi, anılan önseçime Baro Başkan aday adaylarından Akif Kurtuluş’un listesinden Türkiye Barolar Birliği Delegesi aday adayı olarak katılan ve fakat seçilemeyen Sami Kahraman’ın Demokratik Sol Avukatlar Grubunun Baro Başkan adayı olarak gösterilmesi, hem aday gösterenler ve hem de aday gösterilen yönünden gerçekten bir talihsizlik ve ahde vefasızlık örneğidir.
Öyledir zira 01 Temmuz 2008 tarihli önseçim, Demokratik Sol Avukatların 14 Mayıs 2008 tarihinde yaptıkları toplantıda alınan kararlar doğrultusunda yapılmıştır. Bu kararlar, anılan toplantıya katılanların kendi rızalarıyla oluşturdukları ve kendilerini bağladıkları bir sözleşmedir.
Hukukçu olarak hepimizin malumu olduğu üzere sözleşmede yaşamsal olan nokta, rızanın sözleşmenin kurulma aşamasında, henüz hukuki ve ahlaki bağlayıcılık kazanmadan var olmasıdır.
Bu rıza, önseçime Baromuz üyesi tüm avukatların katılmalarına gösterilen rızadır. Bu bağlamda, anılan toplantıya katılmakla sözleşmeye taraf olan herkes, sözleşme kurulmadan önce ve kurulduktan sonra kendilerini neyin beklediğini bilip öngörmekle ve bu koşulla sözleşme yapmayı seçmekle, önseçimden çıkacak her sonuca rıza göstermeyi peşinen kabul etmişlerdir.
Açıklanan biçimde önseçime Baromuz üyesi her avukatın katılmasını peşinen kabul edenlerin, buna rıza gösterenlerin, bu yönde Baromuz üyesi tüm avukatlara çağrıda bulunanların, bu koşullarda önseçime aday adayı olarak katılanların, aradan iki buçuk ay geçtikten sonra ortaya çıkıp “ben önseçim sonuçlarını tanımıyor ve meşru bulmuyorum, çünkü önseçime Demokratik Sol Avukatlara mensup olmayan avukatlar katılmıştır” demeye hakları yoktur.
Bunu demiş olmaları adil ve dürüst olmadığı gibi, hem 14 Mayıs 2008 tarihli toplantıya, hem de 01 Temmuz 2008 tarihli önseçime katılanların, yani sözleşmeye taraf olanların iradelerine, tercihlerine, özgürlüklerine ve özerkliklerine saygısızlıktır.
Kaldı ki Demokratik Sol Avukatlar üyelik esası üzerine kurulu ve tüzel kişiliği olan bir yapı olmayıp fiili bir topluluktur. Siyasi parti olmadığı gibi herhangi bir siyasi kuruluşa da bağlı olmayan ve fakat siyasi bir duruşu ve görüşü olan Demokratik Sol Avukatlar, siyasi duruşu ile görüşüne önem ve değer verdiği kadar, hepimizin ortak paydası olan mesleki ilişkilere de önem ve değer verir. Demokratik Sol Avukatların önseçimi de dahil olmak üzere her türlü etkinliğine katılıp katılmamak Ankara Barosu üyesi olan avukatların kendi kişisel tercihidir. Tercihini bu etkinliklere katılma yönünde kullanan Baromuz üyesi herhangi bir avukata neden katıldın diye sormak, dahası katılanları, “sen sağcısın, sen solcusun, sen ilericisin, sen gericisin, sen neoliberalsin” diye kodlayarak bölmek, cepheleştirmek, bir tür siyasi sicil kaydı tutmak hiç kimsenin hakkı ve haddi değildir.
Düşünce polisliğinden hiçbir farkı olmayan bu yaklaşım, çoğulculuğu ve farklılığı kurucu bir unsur olarak kabul eden demokrasinin temel değerlerine, insanı insan yapan en temel özgürlük olan seçme/tercih özgürlüğüne saygısızlık olduğu kadar, beşeri/insani ilişkilerin doğasına ve avukatlık meslek etiğine de aykırıdır.
Diğer taraftan genel siyaset olsun, baro siyaseti olsun toplumun değişik kesimlerini birbirinden ayıran değil, birlikte yaşamalarının gerekçelerini vurgulayan, bir arada yaşamanın erdemlerini ön planda tutan çizgide yapıldığı zaman anlamlı ve yararlı olur.
Siyaset, insanları kamplaştırmak için, toplumumuzu sinsice zehirleyen “biz/öteki” ayımı üzerine, kin ve nefret öğeleri kullanılarak yapıldığı zaman iş çığırından çıkar, her gün hepimizin katkı yapması gereken bir kurum olan demokrasi zaafa uğrar, özgürlükler tehlikeye girer, mesleki ve toplumsal barış bozulur. Oysaki gelecek, kırmanın, dökmenin, bozmanın, intikam almanın değil, bütünleşmenin, yeni kazanımların günü olmalıdır.
Onun için bize düşen görev, demokrasiyi, hoşgörüyü, sağduyuyu dünya için, ülkemiz için, baromuz için emniyetli kılmaktır.
Diğer taraftan 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçime katılanların ne kadarının solcu, ne kadarının sağcı olduğu, sağcı oldukları ileri sürülen kişilerin hangi adaya oy verdikleri belli ve tespit edilebilir olmamakla, önseçimi kayıp edenlerin ve onların destekçilerinin, şimdi kalkıp ben önseçim sonuçlarını tanımıyorum ve meşru bulmuyorum demeleri, insanlığın en trajik psikolojik rahatsızlıklarından biri olan “bahane bulmadır.”
“Bahane bulma”, aklın önüne geçen ihtirasların, sağlıksız hırsların, kıskançlıkların, taşınması zor bir yük olan kin ve nefretin insanı esir aldığı ve o nedenle akıl tutulmasının ortaya çıktığı durumlarda kullanıma girer.
Kişinin bir şeyi yapma nedenini sadece başkalarından değil, asıl olarak kendisinden saklamak için duygu ve düşüncelerine yanlış bir kimlik verme işlemi ve bir tür gizleme yöntemi olan “bahane bulma”, gerçeğin algılanması ve ifade edilmesi değil, gerçeği, bir kişinin veya hizbin çıkarlarına, duygularına ve düşüncelerine uydurmaya çalışması işlemidir.
Hukuki olmaktan daha çok siyasi bir kavram olan meşruiyet, hem ahlaki ve hem de rasyonel bir ilkedir. Bir düzen tesis eden ve iktidarı/gücü otoriteye dönüştüren “meşruiyet”, sosyolojik anlamda, yani nasıl elde edildiğine bakılmaksızın bir kural sistemine itaat etmeye rıza göstermektir.
Demokratik Sol Avukatlar tarafından kural sistem, 14 Mayıs 2008 tarihinde yapılan toplantıda Demokratik Sol Avukatların önseçimine Baromuz üyesi tüm avukatların katılmaları yönünde alınan kararla tesis edilmiş ve tesis edilen bu kurala, anılan toplantıya ve onu takip eden önseçime aday adayı olarak veya oy kullanmak suretiyle katılan herkes itaat etmeye rıza göstermiştir.
22 Eylül 2008 tarihli korsan bildiride yazılı olduğu üzere; “önseçimde grubun iradesine fesat karıştırılmıştır”, “önseçim sonucu meşru değildir”, “kurtla kuzunun kavgasında tarafsız kalmak kurdun gücüne kendi gücünüzü katmanız demektir”, “savunduğumuz değerler, her türlü seçim ve koltuk hesaplarının üzerindedir” türü hamasi ve afaki sloganlar ile “neoliberal, gerici, emek düşmanı, kendine demokrat” gibi çirkin yakıştırmalar, sistemli bir siyasi görüşü, felsefi bir derinliği, eleştirel düşünme terbiyesi olmayanların, sağlıklı analiz yapma yeteneği bulunmayanların, kavramlarla değil, imgelerle düşünenlerin sıkça başvurdukları “bahane bulmanın” yöntemleri ve araçlarıdır.
Bu türden sloganlar ve yakıştırmalar, insanların kabul etmeye istekli olmadıkları duygular, endişe duydukları durumlar için kullanılır, sıkça tekrarlanır, siyasi bir taktik olarak yeri geldikçe uygulanır. İnsanlar sloganlara sarılırlar, çünkü sloganlar tam da bunu kullanan insanların duygu ve düşüncelerine uymaktadır.
Bu gibi insanlar bir ifadenin doğruluğu hakkında onun gerçek olana uyumuna bakarak karar vermezler, veremezler, gerçekliği, kendi duygularına ve düşüncelerine uygunluğuna göre değerlendirirler. Onun için bir yandan “savunduğumuz değerler, her türlü seçim ve koltuk hesaplarının üzerindedir” derken, diğer yandan “biz göreve hazırız” diyerek kendilerini, koltuk hırslarını ve başkaca niyetlerini ele verirler. Kaybetmenin dayanılmaz hafifliği içinde olan, kazanana çamur atmayı alışkanlık haline getiren, hukukun diliyle değil, sokağın diliyle konuşan ve yazan, Avukatlık Meslek Etik’ine aykırı biçimde meslektaşlarına hakaret ve iftira eden, altına ismini ve imzasını koyma cesaretini ve dürüstlüğünü dahi gösteremeyen, masumiyetlerini yitirmiş veya aslında hiç masum olmamış olan 22 Eylül 2008 tarihli korsan bildiriyi yayınlayanlara özellikle anımsatmak isteriz ki; demokrasi “ağır bir ideolojidir”, onu herkes taşıyamaz.
Genel siyasette olduğu gibi Baro siyasetinde de asıl olan ilkeli ve omurgalı olmaktır, dürüstlüktür, siyasi faaliyeti rekabet halindeki guruplar veya kişiler arasında bir yarışma süreci olarak kabul etmektir.
Rekabete dayalı bu yarışma süreci aşılmış, bu bağlamda demokrasinin temel ve tanımlayıcı koşulu olmamakla birlikte, en önemli araçlarından birisi olan seçimler yapılmış, seçmenlerin aday olarak kendilerine sunulan seçenekler arasından seçim yapmalarına olanak sağlanmış, oylar sayılmış, seçim sonuçları belirlenmiş ve kesinleşmiştir.
Bu aşamada seçime aday adayı veya seçmen olarak katılanlara düşen görev seçim sonuçlarını saygıyla karşılamaktır. Kazanırsam seçim sonuçları meşrudur, kazanmazsam meşru değildir türü kurnazlıklar, bahane bulmalar, oyunbozanlıklar ahlaki olmadığı gibi, demokrasinin ruhuna ve ilkelerine de aykırıdır.
Açıklanan biçimde tesis edilen kural sistemine önseçim öncesinde, önseçim gününde ve hemen sonrasında rıza gösterenlerin, aradan iki buçuk ay geçtikten sonra, önseçim sonuçlarının meşruiyeti üzerine tartışma açmaya ne siyaseten ve ne de ahlaken hakları yoktur.
Onun için ve en başta 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçim sonuçlarını meşru bulmayan, bu sonuçları tanımadıklarını ve tanımayacaklarını ileri sürenlerin, tam da tepeden inmeci ve seçkinci bir tavırla önseçime katılan 3518 kişiye “siz seçmesini bilmezsiniz, bunu en iyi biz biliriz, biz de sizler adına Demokratik Sol Avukatların Baro Başkan adayı olarak Sami Kahraman’ı belirledik” diyenlerin, bunu deme hakkını ve yetkisini nereden ve kimden aldıklarını kendilerine sormak, meşruiyetlerinin siyasi, ahlaki, vicdani ve hukuki temelini sorgulamak gerekir.
Meşruiyeti, 19 Eylül 2008 tarihinde Türk Hukuk Kurumu’nda toplanan 01 Temmuz 2008 tarihli önseçimin mağluplarından oluşan 50 kişilik bir hizipten menkul olan bu darbeci, bu tepeden inmeci, bu seçkinci, bu kaos yaratmayı amaçlayan ve bundan beslenmeyi uman harekete Demokratik Sol Avukatların sağ duyusu izin vermeyecek, bu hareketi ve bunu örgütleyenleri 25-26 Ekim 2008 tarihinde yapılacak Genel Kurul’da hem sandıkta, hem vicdanlarda ve hem de tarih önünde mahkum edecektir.
Hepimizin çok iyi bildiği üzere, siyasi bir ilke olarak temsil, bir kişinin veya grubun daha geniş bir insan topluluğu adına hareket etmesini sağlayan bir ilişki biçimidir.
Temsil, politika konusunda bilinçli bir biçimde hareket etmek ve üzerinde ciddi olarak kafa yormak için gerekli yeterliliğe, eğitime ve belki de boş zamana sahip insanları mı, yani seçkinleri mi, yoksa yetişkin olan herkesi mi kapsamalıdır?
Temsil edilen şey, temsil edilenlerin görüşleri mi, onların çıkarları mı, mensup oldukları guruplar mı, hizipler mi, yoksa başka bir şey midir?
Geride bıraktığımız yüzyılın sorduğu bu soruların, günümüzün soruları olmadığı, siyasi eşitlik ilkesinin yaygın olarak kabulüne, bu bağlamda “evrensel oy hakkı” ve “bir kişi, bir oy” ilkesinin benimsenmesiyle birlikte bu soruların sağlıklı yanıtını bulduğu ve artık tedavülden kalktığı herkesin ve hepimizin malumudur.
Bu referanslardan hareketle ifade etmek gerekir ki, 01 Temmuz 2008 tarihinde yapılan önseçimlerde kullanılan 3518 oyun 1507’sini alan ve Demokratik Sol Avukatların Baro Başkan adayı olmaya hak kazanan Vedat Ahsen Coşar’ın ve onun listesinde Yönetim Kurulu, Disiplin Kurulu, Denetleme Kurulu, Türkiye Barolar Birliği Delegesi adayı olarak yer alanların Demokratik Sol Avukatları temsil yetkisine sahip meşru adaylar olduğu açık ve tartışmasızdır.
Buna karşın aday olarak meşruiyetinin kaynağı, kimi, kaç kişiyi, hangi görüşleri ve çıkarları temsil ettiği belli olmayan, siyasi temsilin yegane koşulu seçim olmakla, temsil yetkisini seçimle değil, atamayla elde eden Sami Kahraman’ın, Demokratik Sol Avukatların meşru Baro Başkan adayı olmadığı ve asla olamayacağı, onu tayin eden muhterem zevatın da böyle bir yetkiye sahip bulunmadığı açık ve tartışmasızdır.
Bütün bu nedenlerle Demokratik Sol Avukatları 25-26 Ekim 2008 tarihinde yapılacak Baromuz Genel Kurulunda temsil yetkisi olan bizler ve desteği arkamızda olan Demokratik Sol Avukatların iradesi, 40 yılı aşkın süredir onurla korudukları isimlerinin ve renklerinin, temsil yetkileri ve meşruiyetleri kendilerinden menkul, Demokratik Sol Avukatlarla hiçbir ilgisi ve ilişiği olmayan kişiler tarafından kullanılmasına asla izin ve imkan vermeyecektir.
Bütün bu nedenlerle 22 Eylül 2008 tarihli isimsiz ve imzasız korsan bildiriyi yayınlayanları bundan böyle ismimizi ve rengimizi kullanmaktan men ettiğimizi açıklar, bu meslektaşlarımızı seçim hukukunun ve ahlakının gereklerine uymaya, kendilerine yakışacak bir başka isim altında seçimlere katılmaya ve 25-26 Ekim 2008 tarihinde yapılacak Genel Kurulda biz avukatlara yakışacak bir ağırlıkta, olgunlukta ve sorumlulukta davranmaya davet ederiz.”
(…)
Yaptığımız hizmetleri arkamıza alarak 25-26 Ekim 2008 tarihindeki Genel Kurul’a gittik. Takdir beklemedik, teşekkür istemedik. Ama herhalde haksızlık yapılmasını da hak etmemiştik. Haksızlık yapıldı. Hem de çok. Seçime Baroda Birlik Grubu’nun yanı sıra aynı isimli iki Demokratik Sol Avukatlar olarak girdik. Bunlardan birisi benim başkan adayı olduğum Demokratik Sol Avukatlar Grubu, diğeri Sami Kahraman’ın baro başkan adayı olduğu Çağdaş Avukatlar Grubu’yla seçim ittifakı yapan cinsiyeti belirsiz Demokratik Sol Grubu idi.
Böylece gittiğimiz o genel kurulda, rahmetli Erdal İnönü’nün lokantada ne yiyeceklerini soran garsona verdiği cevaptaki gibi sol olarak ‘birbirimizi yedik.’
Seçimden önce çekilen kurada seçime katılacak gurupların kullanacakları alanlar belirlenmiş olmasına rağmen, çakma Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun militanları buna uymadılar. Zorbalık yaparak kendilerine ait olmayan alanlara afişlerini astılar. Beni destekleyen genç avukat arkadaşlarımızın üzerine yürüdüler, bir kısmını taciz, bir kısmını ise tehdit ettiler.
Genel Kurul günü sadece bu ve benzeri düzeysiz eylemlere, saldırgan tutumlara, tacizlere muhatap olmadık. Tahammülsüz, demokratik terbiyeden yoksun, sandıktan çıkan iradeye saygısız, takip kültürü olmayan bir dolu insan bulduk karşımızda.
Bu arkadaşlar, sadece kendilerini değil, genel kurulu da gerdiler. 25 Ekim 2008 günü gecenin 01.00’ne kadar sadece ve sadece gürültü yaptılar.
‘Dünya gürültü yapanların değil, yeni değerler yaratanların etrafında dönüyor. Hem de sessizce” diyor Nietzsche. Ama o gün orada gürültü yapanların değer yaratma gibi bir dertleri ve kültürleri yoktu. Hiçbir zaman da olmadı.
Bu arkadaşların emek vermeye, omuz vermeye takatleri olmadığı gibi niyetleri de yoktu. Dünyada ve Türkiye’de yaşanan değişimlerin hemen hiçbirisinin farkında olmayan, ‘ama babam öyle söylüyor’ diye aynı nakaratı, aynı ezberi tekrarlayan bu arkadaşlar için seçim, bir yarış, bir rekabet değil, bir husumet, bir kavga aracıydı.
(…)
Sonrası? Sonrasını sonra anlatacağım!

V.Ahsen Coşar

DURUŞMA SALONUNDA AVUKATLARI DİNLEME VE GÖZETLEME!

Kamuoyu tarafından ‘Balyoz’ olarak bilinen davada, Anayasa Mahkemesi hak ihlali olduğu yönündeki bireysel başvuruları haklı bularak kabul etti. Anayasa Mahkemesi’nin gerek bu davada, gerekse daha önce karara bağladığı ‘Ergenekon’ davasında verdiği kararlar, bu mahkemeye bireysel başvuru yolunun açılmasının ne kadar yerinde olduğunu gösterdi.

Ankara Barosu ve Türkiye Barolar Birliği Başkanlıklarım döneminde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 34.maddesinde düzenlenen ‘Bireysel Başvuru/Anayasal Şikayet’ yolunun açılmasına verdiğim destek nedeniyle beni eleştirenler, umarım Anayasa Mahkemesi’nin yüz ağartan, hak duygusu olan herkesi sevindiren bu kararları sonrasında mahcup olmuşlardır.

Anayasa Mahkemesi’nin ‘Balyoz’ ismiyle bilinen davada verdiği kararda, hak ihlali tespit ettiği hususların başında; Yargıtay tarafından onanan yerel mahkeme kararında hükme esas alınan ‘dijital delillerin güvenilmezliği: savunma tanıklarının dinlenilmemesi: yargılamanın yapıldığı duruşma salonunda sanık avukatlarının oturdukları bölüme tavandan aşağıya doğru sarkıtılmış, dört/beş metre uzunluğunda, ucunda ses ve görüntü alma cihazlarının bulunduğu kabloların yerleştirilmiş olması nedeniyle savunma hakkının kullanılmasının engellenmesi’ gelmektedir.

Yüksek Mahkeme’nin, insan hakları kapsamında bulunan adil yargılanma ilkesinin ve bu ilke kapsamında olan savunma hakkının korunması yönünden son derece önem, anlam ve değer taşıyan bu kararına dayanak ve gerekçe olarak aldığı hususlar arasında yer alan, yargılamanın yapıldığı duruşma salonunda sanık avukatlarının oturdukları bölüme “tavandan aşağıya doğru sarkıtılmış, dört/beş metre uzunluğunda, ucunda ses ve görüntü alma cihazlarının bulunduğu kabloların yerleştirilmesi” olgusu, benim Başkanı olduğum Türkiye Barolar Birliği yönetimi tarafından, yargılamayı yapan İstanbul 10.Ağır Ceza Mahkemesi’ne yazılan ve aşağıda bir örneği sunulan 21 Haziran 2011 tarih, II-1/3529 sayılı dilekçeyle şikayet konusu yapılmıştır.

Savunma hakkına yönelik ağır bir saldırı niteliği taşıyan bu durum, Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi tarafından ‘İnsan Hakları Günü’ nedeni ile 10 Aralık 2011 tarihinde düzenlenen “Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Katalog Suçlar” konulu etkinlikte ve yine 03 Nisan 2012 tarihinde yapılan 2012 yılı ‘Avukatlar Haftası’nın açılışında yaptığım konuşmalarda da ifade edilmiştir.

Tarihe not düşmek, Türkiye Barolar Birliği’nin 2009-2013 dönemi yönetiminin hakkını teslim etmek adına, bu şikayet dilekçesinin bir örneğini aşağıda siz değerli okuyanlarımın bilgisine sunuyorum.

İstanbul 10.Ağır Ceza Mahkemesi Sayın Başkanlığı’na,

Birliğimize intikal eden ve bir örneği de Sayın Mahkemenize sunulan 14.06.2011 tarihli örneği ekli dilekçenin içeriğinden; Mahkemenizin 2010/283 E.sayılı dosyasının yargılamasının yapıldığı duruşma salonunda sanık avukatlarının oturdukları bölüme “tavandan aşağıya doğru sarkıtılmış, dört/beş metre uzunluğunda, ucunda ses ve görüntü alma cihazlarının bulunduğu kabloların yerleştirildiği” anlaşılmaktadır.

Sayın Mahkemenizce de takdir edileceği üzere bu uygulama, ulusal ve uluslararası düzeyde koruma altında olan avukat/müvekkil ilişkisinin gizliliği ilkesine, adil yargılanma hakkı ile bu hak kapsamında bulunan savunma hakkına, evrensel nitelikteki savunmanın özgürlüğü, bağımsızlığı, dokunulmazlığı ilkelerine aykırıdır. Şöyle ki;

1- Sayın Başkanlığınızın malumları olduğu üzere, on iki ülkenin baro temsilcilerinin 28.10.1988 tarihinde Strazburg’da yaptıkları toplantıda oybirliği ile kabul ettikleri Avrupa Birliği Barolar Konseyi Meslek Kurulları ile yine Avrupa Birliği Bakanlar Komitesinin Avukatların Özgürlüğü Metni, Sekizinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edilen ve Havana Kurulları olarak da bilinen Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler çerçevesinde; “hukuka saygı ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumda önemli bir role sahip olan Avukatın görevi, yasanın çizdiği sınırlar içinde sadece vekalet görevini özenle yerine getirmekle sınırlı olmayıp, hem adalete ve hem de hak ve özgürlüklerini savunmakla yükümlü olduğu yargılamaya tabi kişiler için vazgeçilmez değerdedir.”
2- Ülkemizin de taraf olduğu Avukatların İşlevlerine İlişkin Temel İlkeler’in/Havana Kuralları’nın 16/a-c maddesi hükmüne göre, gerek hükümetler, gerekse yargı organları ile diğer kamu kurum ve kuruluşları avukatların; “hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini, kabul görmüş meslek ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka bir yaptırımla sıkıntı çekmemelerini ve tehditle karşılaşmamalarını sağlamakla yükümlüdürler.”
3- Benzer bir düzenleme Avukatlık Kanunumuzun 2/3.maddesinde mevcut olup buna göre de gerek yargı organları, gerekse diğer kamu kurum ve kuruluşları avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadırlar.
4- Yine Havana Kuralları’nın 22.maddesi hükmüne göre yargı organları ve hükümetler; “avukatlar ile müvekkilleri arasında mesleki ilişkiler kapsamındaki bütün haberleşme ve görüşmelerin gizli olduğunu kabul eder ve buna saygı gösterir.”

Diğer taraftan uygulamaya dayanak gösterilen güvenlik hakkı her ne kadar diğer temel hak ve özgürlükler kadar önemli ve değerli ise de, bu amaçla alınacak önlemlerin belirlenmesinde ve uygulamaya konulmasında, özgürlük ve güvenlik arasındaki gerilimli alanda makul bir dengenin kurulması, temel hak ve özgürlükler hukuken normatif bir statüye sahip bulunmakla, bu hak ve özgürlüklerin kullanılması ile güvenlik hakkının korunması arasında kurulması gereken dengeye uyulup uyulmadığı hususunun etkili bir denetime tabi tutulması ve yine bu dengenin hiçbir şekilde adil yargılanma hakkını, savunma hakkını, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını ve dokunulmazlığını kapsayan temel hak ve özgürlüklerin aleyhine olmaması, bu hak ve özgürlüklerin özünü zedelememesi gerekir. Zira hukuk devletini, otoriter veya yarı-otoriter rejimlerden ayıran husus, hukuk devletinin adil yargılanma hakkını, savunma hakkını, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını ve dokunulmazlığını da kapsayan temel hak ve özgürlüklere sıkı şekilde bağlı bulunması ve bu statünün kural olarak güvenlik de dahil olmak üzere başkaca menfaatlerle takas edilmemesidir. Kaldı ki, denge kavramının kendisi fazlasıyla muğlak ve izafi bir kavram olmakla, denge kurma anlayışı, zamanla temelsiz, kimi durumlarda dayanaktan yoksun ve sonuç itibariyle her şeyin tartılabilir olduğunu kabul eden bir rölativizme yol açma ve yine her türlü iktidara hak ve özgürlükleri dilediği gibi ve etkili hiçbir karşı denetim olmaksızın sınırlandırma olanağını verme tehlikesini de beraberinde getirir. O nedenle ihtiyaç duyulan güvenlikle ilgili her türlü önlemin adil yargılanma hakkını, savunma hakkını, savunmanın özgürlüğünü, bağımsızlığını, dokunulmazlığını, avukat/müvekkil ilişkisinin gizliliğini koruyacak biçimde alınması gerekir.

Bütün bu nedenlerle ve Avukatlık Kanunu’nun 121.maddesinin 13, 14 ve 18. fıkralarının Birliğimize verdiği görev ve yetkiye dayanarak Sayın Mahkemenizden; mahkeme salonunuzda kurulu olan “tavandan aşağıya doğru sarkıtılmış, dört/beş metre uzunluğunda, ucunda ses ve görüntü alma cihazlarının bulunduğu kabloların” kaldırılmasını, bu suretle avukat meslektaşlarımızın savunma görevlerini özgürce, görevin gerektirdiği gizlilik ve güven içerisinde yapmalarına olanak sağlamasını, ihtiyaç duyulan güvenlikle ilgili önlemlerin bütün bu hak ve özgürlükleri zedelemeyecek biçimde alınmasını saygı ile arz ve talep ederiz.

Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Adına
Av.V.Ahsen Coşar

Not:

Bu yazının bir örneği Avukatlık Kanunu’nun 121.maddesinin 13, 14 ve 18. fıkralarının Türkiye Barolar Birliği’ne verdiği yetkiye dayanılarak Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu Sayın Başkanlığı’na gönderilmiş ve anılan mahkeme salonunda kurulu olan “tavandan aşağıya doğru sarkıtılmış, dört/beş metre uzunluğunda, ucunda ses ve görüntü alma cihazlarının bulunduğu kabloların” kaldırılmasını, bu suretle avukat meslektaşlarımızın savunma görevlerini özgürce, görevin gerektirdiği gizlilik ve güven içerisinde yapmalarına olanak sağlaması, ihtiyaç duyulan güvenlikle ilgili önlemlerin bütün bu hak ve özgürlükleri zedelemeyecek biçimde alınması istenilmiştir.

V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA – ‘STRATEJİK DERİNLİK’ POLİTİKASINI ANLAMAK İÇİN SARIKAMIŞ HAREKATINI HATIRLAMAK!

2009 yılının Eylül ayı sonlarına doğru tanınmış Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez telefonla beni aradı. İsmen tanıdığım Bingür Hoca, sadece iyi bir cerrah değil, aynı zamanda bir Sarıkamış sevdalısıdır. Tarihimizin fazla konuşulmayan Sarıkamış Harekatı’nın gün yüzüne çıkmasını, kamuoyunun bu harekat hakkında bilgi sahibi olmasını sağlayan, tek bir kurşun atmadan Allahuekber Dağları’nda donarak ölen şehitlerimizi unutmanın ayıbını çoğumuza hatırlatan insandır Bingür Hoca.

Bingür Hoca, o günkü görüşmemizde bana, Soroptomist Derneği ile birlikte Sarıkamış Harekatı üzerine bir etkinlik yapmayı düşündüklerini, bunu Ankara Barosu ile birlikte yapıp yapamayacağımızı sordu. Bunu görev kabul edeceğimizi söyledim. 03 Kasım 2009 tarihinde Baromuzun konferans salonunda yapılan etkinlikte yer alan Sarıkamış ile ilgili görseller, son derece etkileyici ve gerçekten dramatikti. Hemen herkes, bu etkinliği yüreğinde hissettiği acı ve gözü yaşlı bir şekilde izledi. Etkinliğin açılışında Baro Başkanı olarak yaptığım konuşmada şunları söyledim;

(…)

‘Tarih 10 Temmuz 1908. Yani İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği gün. Yer, Makedonya’daki Köprülü Hükümet Konağı’nın önü. Meşrutiyeti ilan eden kürsüdeki adam o tarihlerde 27 yaşında olan Binbaşı Enver Bey’dir.

Köprülü’den bir gün sonra, yani 11 Temmuz 1908 günü Selanik İstasyonu’nda Talat Paşa tarafından bir vagonun kapısından çevreyi tıka basa dolduran binlerce insana “Hürriyet Kahramanı” olarak takdim edilen yine Binbaşı Enver Bey’dir.

Tarih 5 Ağustos 1922. Kurban Bayramı’nın ikinci günü. Yer, Himalaya Dağları’nın kuzeydeki devamını oluşturan Pamir eteklerindeki Ceğan Tepesi. 25 kadar süvarisi ile Rus askerlerinin birliklerine elinde kılıcı ile yaptığı saldırı sonucu mitralyözlerin saçtığı kurşun yağmuru altında aldığı 7 kurşunla ölen ve Abiderya Suyu kenarındaki Abiderya Köyü’nde bir pınarın başındaki ceviz ağacının altına gömülen, ölümünden 11 gün önce eşine yazdığı son mektubunda “Karaağaca çakımla ismini yazdım” diyen 42 yaşında bir kumandan. Adı Enver Paşa.

Enver Paşa, sadece eşine karşı değil, bir asker, bir komutan ve bir siyasetçi olarak da romantiktir. Öyle olduğu için hazırladığı ve amcası Halil Paşa eli ile uygulamaya koyduğu plan gereği; İstan¬bul’da hazırlanan bir tümeni trenle Ulukışla’ya kadar götürmeyi, karayoluyla Halep, Urfa, Mardin ve daha sonra İran’a varmayı, oradan Kafkas Azerbaycan’ına girmeyi, daha sonra Kafkas Dağlarına ve Dağıstan illerine doğru yürümeyi, Kaf Dağları geçitlerini keserek Rusların Kuzey Kafkasya ile bağını koparmayı, böylece Kafkasya’daki Rus hakimiyetine son vermeyi, orada yeni devletler kurmayı, yeni Şeyh Şamiller yaratmayı hayal eder.

Bugünkü konferansın konusunu oluşturan Sarıkamış Harekatı da, sadece Rusların elinde olan Kars’ın, Ardahan’ın, Iğdır’ın kurtarılması ve 1878 Berlin Antlaşmasında kaybedilen toprakların geri alınması amacına yönelik bir harekat değil, aynı zamanda bütün Güney Kafkasya’yı fethetmeye, Rusya Müslümanlarını isyan ettirmeye, bütün Türk-Tatarlarını, yani Hazar, Volga, Batı Sibirya, Türkistan ve İran’ı, peşi sıra Hindistan ve Afganistan’ı Halife’nin nüfuzu altında toplamayı amaçlayan romantik, dahası hayale dayalı planın bir parçasıdır.

Bu amaçla Enver Paşa, 1914 Aralığı’nın 18’inde, eksi 30 derecedeki Sarıkamış’ta 2500-3000 metre yükseklikteki Allahuekber Dağlarında Rusları imha ve planını icra etmek için çevirme ve kuşatma emri verir.

Kendisine “bu karda kışta böyle bir harekatın başarı şansı yoktur” diye karşı çıkan Harp Okulu’ndan hocası Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa’yı “eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim” diyerek komutanlıktan alır ve komutayı bizzat kendisi üstlenir.

Sonuç, soğuktan donarak, tifüsten hastalanarak şehit olan 90.000 vatan evladıdır.

Özgeçmişini yazan Şevket Süreyya Aydemir’in yaklaşımı ile “Hem kaderci, hem de kendi kade¬rini kendi yaratabileceğine inanan adam” olan Enver Paşa’nın, Makedonya’dan Orta Asya’ya uzanan serüveninin en trajik aşaması olan Sarıkamış Muharebeleri’nin arkasından herhalde söylenmesi gereken şey, Cemal Paşa’nın Selanik İstasyonunda İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinin hemen arkasından söylediğidir: “Enver, sen artık Napolyon oldun.”

Kendi kaderini yaratabileceğine inanan adam olan ve bu inancı doğrultusunda koskoca bir impara¬torluğun kaderi ile oynayan Enver Paşa, kader, silah ve dava arkadaşı Cemal Paşa’nın ironik ifadesiyle ‘Napolyon’ olamamıştır, ama tıpkı Napolyon’un soğuk ve kar nedeniyle ağır yenilgisiyle sonuçlanan Rusya Seferinde olduğu gibi, Sarıkamış’ta uğradığı hezimetle Napolyon’un kaderini paylaşmıştır.

“Sofya’dan İstanbul’a geldiğimizde, Enver Paşa’da Sarıkamış Harekatı’ndan İstanbul’a dönmüş bulunuyordu. Kendisini ziyaret için makamına gittim. Haber gönderdim. Gelecek cevabı kapıda bekliyordum. Az sonra Enver Paşa ile karşı karşıyaydık. Biraz zayıf düşmüştü. Rengi solgundu. Söze ben başladım:

“Biraz yoruldunuz.
Yok, o kadar değil.
Ne oldu?
Çarpıştık. O kadar.
Şimdilik vaziyet nedir?
Çok iyidir.

Enver’i fazla üzmek istemedim.”

Yukarıdaki konuşma Enver Paşa ile o tarihlerde Sofya’da askeri ataşe olan Yarbay Mustafa Kemal arasında geçer. Mustafa Kemal, Enver Paşa’yı fazla üzmek istemez, zira Mustafa Kemal asker olarak, siyasetçi olarak, devlet adamı romantik değil, hayalci hiç değil, gerçekçidir. Onun için vaziyetin çok iyi olmadığını iyi bilir. İkisinin arasındaki fark da esasen budur.

Mustafa Kemal Paşa gerçekçi olduğu için, asker, siyasetçi ve devlet adamı olarak vizyon sahibi olduğu için, Kazım Karabekir komutasındaki ordu ile Kars’ın, Ardahan’ın, Iğdır’ın 43 yıllık esaretine son vermiş, modern bir devlet, bir Cumhuriyet inşa etmiştir.

Enver Paşa ise, kendi yaşadığı yüzyılın akımlarını sağlıklı olarak kavrayamadığı, jeopolitik konumu gerçekçi biçimde değerlendiremediği için, koskoca bir imparatorluğun dünya tarihinden silinmesinde pay sahibi olmuştur.

(…)

Bu anıyı neden mi paylaştım? Şunun için paylaştım; devlet adamlığı ciddiyet ister, vizyon ister, Büyük Atatürk’ün deyişiyle ‘sadece karşıdaki dağı değil, dağın arkasındakileri de görmek’ ister, romantik değil, maceracı hiç değil, gerçekçi olmak ister. ‘Stratejik Derinlik’ denilen şey de esasen budur ve bunları gerektirir.

Devleti yönetenler bu özelliklere, niteliklere, becerilere, hasletlere sahip değil iseler, ne mi olur? AK Parti’nin, referansı Dış İşleri Bakanı Prof. Dr. Sayın Ahmet Davutoğlu olan ‘Stratejik Derinlik’ mottosu üzerine kurulu dış politikasının doğurduğu şeyler olur. Yani Türkiye, şimdiler de olduğu gibi IŞİD’e, YPG’ye, El-Kaide’ye, PYD’ye ve PKK’ya komşu olur.

Esasen uygulanan bu dış politikanın, Enver Paşa’nın ‘stratejik derinliği’ olan Güney Kafkasya’yı fethetmeye, Rusya Müslümanlarını isyan ettirmeye, bütün Türk Tatarlarını, yani Hazar, Volga, Batı Sibirya, Türkistan ve İran’ı, peşi sıra Hindistan ve Afganistan’ı Halife’nin nüfuzu altında toplamayı amaçlayan politikasından çok fazla bir farkı da yoktur. Yoktur zira Enver Paşa’nın ve diğer İttihatçıların ‘stratejik derinliği’ olan politikaları koskoca bir imparatorluğu batırmış, Sarıkamış’ta 90.000 vatan evladının donarak şahadetini getirmiştir.

Kıssadan hisse: Sayın Davutoğlu, ‘stratejik derinlik’ tezini yeniden gözden geçirse iyi eder! Bunu yapmadan önce Atatürk’ün dış politikası üzerine biraz çalışsa daha da iyi eder! Kendi kariyeri için iyi eder, AK Parti için iyi eder, çok daha önemlisi Türkiye için iyi eder!

Sayın Davutoğlu, ne olur kendine, partine ve Türkiye’ye bir iyilik et!

Lütfen istifa et!

V.Ahsen Coşar

Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı / Ben babamı, sen ustanı unutma…” Aşık VEYSEL

ANILARIMDAN BİR KAÇ SAYFA – BABAMA DAİR!

Yıl 1960. Haziran ayının ortaları. Sıcak bir yaz sabahı. Rahmetli babamla birlikte evden çıktık. Kolej sınavına gidiyorum. Sınav çoktan seçmeli. Yani test usulüyle yapılıyor. Bu usulde hiç sınava girmediğim için biraz tedirginim. Kendi kendime bu sınav da nereden çıktı diye düşündüğümü hatırlıyorum. Zira aklım o kadarına eriyordu. Büyük düşünemiyordum yani. Ama vizyon sahibi olan babam, uzun erimli düşünüyor, her baba gibi çocuğunun iyi yetişmesini, iyi bir eğitim almasını istiyordu.

O gün sabah sınava giderken babamın bana söyledikleri daha dün gibi hafızamda. Şunları söylemişti; “Ben köyden çıktım. Fakir bir ailenin çocuğu olarak okudum. Bana ne annem, ne babam oku dedi. Hatta ben okumaya gidince bir iş gücü azaldı diye üzüldüler. İlkokul hocam dışında hiç kimse bana oku demedi, yol göstermedi. Kendi yolumu kendim yaptım. Kendi kendime bir gelecek inşa ettim. Konya’da okurken yanında kaldığım Osman Ağamın dışında kimse elimden tutmadı, yardımcı olmadı. Karısının itip ötelemesine rağmen, Osman Ağamın sayesinde Konya’da ortaokulu, liseyi bitirdim. Sokak lambasının altında ders çalışırdım. İstanbul’a gittim, Tıp Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. O zamanlar Cumhuriyet Halk Partisi’nin yurtları vardı. O yurtta kalıyordum. Ankara Hukuk Fakültesi’nin yatılı sınav sonuçlarını bekliyordum. Sınavı kazandım, Ankara’ya gittim. Eğer bu sınavı kazanamasaydım, üniversite tahsili yapmam mümkün değildi. Mezun olduktan sonra, önce savcı, sonra yargıç oldum. Yabancı dil bilmemek içimde bir ukdedir, en büyük eksikliğimdir. Yabancı dil bilmeyen yargıç, savcı, avukat, doktor, subay, öğretmen, memur, siyasetçi, her ne ise, o kişi yarımdır, eksiktir. Bu bugün böyledir, yarın daha çok böyle olacaktır. Sen bu sınavı kazanırsan, burada iyi bir eğitim alacaksın, İngilizce öğreneceksin, yaşıtlarından farklı olacaksın, herkes gibi olmayacaksın, geleceğe herkesten daha fazla hazır olacaksın, talep eden değil, talep edilen, aranan insan olacaksın, ülkene, halkına daha iyi hizmet edeceksin.”

Rahmetli babamın bu öğütlerini tam olarak yerine getirebildim mi, onun bu özlemlerini karşılayabildim mi? Buna tam olarak evet diyemeyeceğim. Bir şeyler oldum, bir şeyler de yaptım belki hayatta. Ama yine de rahmetli babamın özlemlerine tam olarak yanıt veremediğim gibi, yeteneklerimi tam olarak ne mesleğime, ne de yaşamımın bütününe yansıtamadım. Neden mi?

Bunun nedenini ‘Denemeler’ isimli eserinde Montaigne şöyle ifade ediyor; “Bize yaşamı, yaşam geçtikten sonra öğretiyorlar.” Yaşamdaki tek üzüntüm ve pişmanlığım budur. Yani pek çok şeyi geç anlamak, geç öğrenmektir.

Şimdi bunları yazarken aklıma, Freud’un baba-oğul mücadelesinden uygarlığın büyüme yasasına ulaştığı, yani Sophokles’in ‘Kral Oedipus’ isimli hikayesinden esinlenerek adını koyduğu ‘Oidipus Kompleksi’; Balzac’ın, iş hayatında başarılı olmuş, iyi para kazanmış, tüm varlığını iki kızının mutluluğuna adamış bir babanın hikayesini anlattığı ‘Goriot Baba’sı; Dostoyevski’nin baba katili ‘Karamazof Kardeşler’i; baba hayaletiyle kavga eden Shakespeare’in ‘Hamlet’i; Maria Puzo’nun, bize aşina olmayan bir başka ‘Baba’sı; Turgenyev’in, 1800’li yıllardaki Rusya taşrasını, bu taşrada yaşayan Kirsanov ailesinin ve oğullarının ezberini bozan Bazarov’u anlattığı ‘Babalar ve Oğullar’ı; baba hayaliyle ortalıkta dolaşan Kafka’nın babasına yazdığı, ama her nedense göndermediği ‘Babama Mektup’u geliyor.

Hemen arkasından; albaylıktan emekli olduktan sonra, Engels’in ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin, Devletin Kökenini’ okuyan babasına Oğuz Atay’ın yazdığı: “Sevgili Babacığım, Belki hatırlamazsın ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Ne yazık ki bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar, sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım” diye başlayan ‘Babama Mektup’ isimli yapıtını hatırlıyor ve yeniden okuyorum.

15-16 yaşlarımda iken babama yazdığım mektup aklıma geliyor. Bu yaşın diliyle babamı babama “biz çocuklarına karşı bu kadar katı olma, yargıçlığını mahkemede yap, bana ve kardeşlerime karşı daha hoşgörülü ol, bizimle arkadaş ol” diyerek şikayet ettiğim mektubu düşünüyorum. Bu mektubu okuduktan sonra rahmetli babamın “ne yani arkadaş olacağız da karşılıklı sigara mı içeceğiz” deyişini, yıllar yıllar sonra karşılıklı sigara içişimizi hatırlıyorum.

Ben o zamanlar daha Kafka’nın, Oğuz Atay’ın babalarına mektup yazdıklarını, böyle bir edebiyat türü olduğunu bilmiyordum. Şimdi anlıyorum ki rahmetli babam da bilmiyormuş. “Babalarımızda ileri, doğacak çocuklarımızdan geriyiz” diyor Nazım Hikmet. Ben ise babamdan ileri olamadım diye kendime kızıyorum. Oğuz Atay’ın, Nazım Hikmet’in yazdığı gibi “senin ölümünden sonra ben daha iyi ve akıllı olamadım, senden ileri olamadım” diye üzülüyorum kendi kendime.

Hem laik, hem Cumhuriyetçi, hem Atatürkçü, hem dindar olmanın nasıl mümkün olduğunu, ben rahmetli annem ve babam başta olmak üzere o kuşakta gördüm, o kuşakta yaşadım. Her ikisi de Hazreti İsa’nın “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” dediği gibi bu dünyanın işlerini, sorumluluklarını, öbür dünyanın gereklerini ve yükümlülüklerini son derece güzel ve dengeli biçimde ayırırlar ve yerine getirirlerdi. Rahmetli annem ve babam, hem beş vakit namazlarını kılarlar, her Ramazan oruçlarını tutarlar, hem de kurbanlarını keserler, zekatlarını, fitrelerini verirlerdi. Dinlerine bağlı oldukları kadar, Cumhuriyet’e, Cumhuriyetin değerlerine, Atatürk’e de bir o kadar bağlıydılar. Bu değerlerin hiç birisinin aleyhinde konuşmazlar, kimseyi de konuşturmazlardı.

Rahmetli babam Yargıtay Birinci Başkanı iken annemle birlikte Umreye gitmişti. Umreden döndükten sonra rahmetli annem saçlarını zarif bir boneyle kapattı. Başını bu şekilde kapatmış olması, onun yemekli toplantılara, kokteyllere, resmi davetlere katılmasına hiçbir şekilde engel olmadı. Her ikisi de, Kuranın Bakara suresinin 151. Ayetinde yer alan “Nitekim size, mesajlarımı iletmesi, sizi arındırması, vahiy ve hikmeti bildirmesi ve bilmediklerinizi öğretmesi için içinizden bir elçi gönderdik” şeklindeki Tanrı emrine uygun biçimde, esas yargılayıcının Tanrı olduğuna; Tanrı’nın elçisi olan Peygamberimizin görevinin sadece Tanrı’nın emirlerini iletmek, insanları arındırmak, vahiy ve hikmeti bildirmek, irşat etmek olduğuna; Tanrı’nın dışında, Peygamberimiz de dahil olmak üzere hiç kimsenin yargılama yetkisine, görevine ve hakkına sahip bulunmadığına inandılar. O inançla hiç kimseyi “sen dindarsın, sen değilsin” diye yargılamadılar. Hiç kimsenin de kendilerini veya başkalarını inançlarından dolayı yargılamasına izin vermediler. Umre ile başladıkları kutsal yolu Haç farizasını yerine getirerek sürdürdüler. Dileğim Yüce Tanrı’nın her iki kulundan da razı olmasıdır.

06 Ağustos 1998 sabahı çok erken saatte evimin telefonu çaldı. Gece çok geç, sabah çok erken gelen telefonlardan hep korkmuşumdur. Yalova’dan annem arıyordu. Baban vefat etti dedi. Hemen yola çıktık, cenazesini aynı gün Yalova’dan alarak Konya’ya getirdik. Bir sonraki gün vasiyeti gereği Konya’da Üçler Mezarlığı’nda toprağa verdik.

Hani Can Yücel diyor ya: “Hayatta ben en çok babamı sevdim. / Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk / Çarpık bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek / Nasıl koşarsa ardından bir devin, / O dürüst, o çalışkan, o mütevazi babamı ben öyle sevdim.” Ben de öyle sevdim babamı.

Vatan sevgisini, yurtseverlik bilincini, Cumhuriyet sevgisini, Atatürk sevgisini bana o aşıladı. Adalet için, hak için, hukuk için nasıl çalıştığını; hiç yakınmadan devletin verdiğine nasıl kanaat ettiğini; devletine, “kimsizlerin kimsesi olan”, yani kendisinin kimsesi olan Cumhuriyet’ine; hiç kimselere göstermeden beş vakit namazını kılarak Allah’ına nasıl şükrettiğini; akşamları eve yorgun, ama okumak için getirdiği dava dosyalarıyla dinç; halkına, yargısına, adalete, hukuka, devletine, Cumhuriyet’ine hizmet etmiş olmanın gönül rahatlığıyla geldiğini hiç unutmadım, asla unutmam.

Hilmi Yavuz, ‘Yüzler ve İzler’ isimli kitabında kaymakamlıktan emekli olan rahmetli babası Yahya Hikmet Bey için şöyle diyor; “…uzun uzun akmış da denize ulaşıp sükun bulmuş ırmaklar gibi eve döndüğünde, gözleri pırıl pırıl olurdu babamın.” Benim babamın gözleri de eve döndüğünde pırıl pırıl olurdu. Ödülü, çok emek verdiği, başkanlığını yaptığı Yargıtay’ın cenazesine bir buket çiçek dahi göndermemesi, ailesine başsağlığı dilemeyi çok görmesi oldu.

Hepsi geldi, hepsi geçti. Hepsi yaşandı ve bitti. Biz babamızın öldüğü ile kaldık. O gün bugün Cemal Süreya’nın dizeleriyle; “Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler” der ve gözyaşı göstermeden ağlarım.

Ve Anadolu’nun sesi, halkın sesi, türkülerin sesi Aşık Veysel’in dediğini yineler dururum kendi kendime; “Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı / Ben babamı, sen ustanı unutma…”

Babalar Gününüz Kutlu Olsun…!

V.Ahsen Coşar

YURTSEVERLİK ÜZERİNE!

Ünlü Dört Temmuz konuşmasında Abraham Lincoln şunları söylüyor: “Bu insanlarla, atalarımızın aynı kanı taşımasından öte şeyler paylaşıyoruz; içimizden yarısı belki aynı atadan gelmiyor, onlar Avrupa’dan gelmiş insanlar – Almanlar, İrlandalılar, Fransızlar ve İskandinavyalılar – uzaklardan gelmişler ve buraya yerleşmişler, kendilerini her şeyde eşit görmüşler. Bu insanlar, eğer tarihlerindeki kan bağlarının peşinden giderek bugünlerin izlerini sürmek isterlerse, burada hiçbir şey bulamazlar, kendi şanlı dönemlerine geri dönemedikleri gibi, bizden bir parça da olamazlar. Ama onlar, Bağımsızlık Bildirisine bakacak olurlarsa, eskilerin ‘Bütün insanların eşit yaratıldıklarını kayıtsız şartsız kabul ediyoruz’ dediklerini görecekler ve o günlerde öğretilen ahlak duygularının onların insanlarla ilişkilerine ışık tuttuğunu, orada bütün ahlak ilkelerinin temelinin yattığını, bunu sanki Bildirgeyi kaleme alan insanların kanından kan, etinden et taşıyormuş gibi hak iddialarında bulunabileceklerini ve esasen öyle olduklarını anlayacaklardır. Yurtsever ve özgürlük aşığı insanların yüreklerini birleştiren bildirgedeki elektriği taşıyan tel, tüm dünyanın insanlarının zihinlerinde özgürlük aşkı var oldukça, bu yurtsever yürekleri birbirine bağlayacaktır.”

Lincoln’un bu konuşmasının önemi, insanları, ırkın ve dinin darlığından kurtaran, yurt sevgisi ve yurtsever bağlılığın milli güç tapınmasıyla bağını koparan ve tam anlamıyla ‘siyasal ulus’ tanımını ortaya koyan bir içerik taşımasıdır.

‘Amerikan Demokrasisi’ isimli kitabında Tocquville, bu yurtseverlik anlayışını ‘hukukun yardımıyla ve hakların kullanılmasıyla büyüyen ve sonunda kişisel çıkarlarla harman olan rasyonel bir yurtseverlik olarak’ tanımlar. Bu yurtseverliğin, kişinin doğduğu yere ve bir ırka bağlılıktan doğan yurtseverlikten daha az ateşli, daha az cömert olmadığına ve fakat daha yaratıcı, daha bağlayıcı ve daha kalıcı olduğuna vurgu yapan Tocquville şöyle devam eder: “Ülkesinin refahının kendi refahı üzerinde nasıl bir etkide bulunduğunu anlayan bir kişi, hukukun, bu refahın üretilmesine katkı yapmasına imkan sağladığını ve ülkesinin esenliğinin, önce kendisi için yararlı bir şey ve sonra da kendi yarattığı bir şey olarak bundan bir çıkarı olduğunu bilir.”

Tocquville’in de işaret ettiği gibi, kamusal hayata doğrudan katılım ve hukukun çizdiği yol, yurttaşın kendisini cumhuriyetin parçası olarak hissetmesi için gerekli olan belki de tek ve en doğru yoldur. Esasen yurttaşlık ruhunun oluşması da buna bağlıdır.

Günümüzde, çağdaş demokratik ve çok kültürlü toplumlarda makul ölçülerde yakalanmaya çalışılan denge, Amerikalı siyaset bilimci Michael Walzer’in ‘Civility and Civic Virtue in Contemporary America/Çağdaş Amerika’da Medenilik ve Yurttaşlık Erdemi’ isimli kitabında belirttiği üzere, uygarlığın/medeniliğin ağır bastığı bir ‘medeni/uygar tutum ve yurttaşlık erdemi’ dengesidir.

Bizler, kendi ülkemizde bu dengeyi, yurttaşlık erdemi, yurtseverlik ve siyasal eylemlilikten yana oluşturmak istiyorsak eğer, bunu ancak ve ancak; medeni/uygar bir duruş, hoşgörü, demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü, birbirimizin değerlerine ve insanlık onuruna saygı, bize göre öteki olanın varlığını tanıyan ve onun haklarına sahip çıkan bir anlayış temelinde yapabiliriz.

Ulus olarak bunu yapabilecek yeteneğe, birikime, deneyime, kültüre sahibiz.

Yapamaz isek eğer, bizi bu dünyadan indirirler!

V.Ahsen Coşar

KENDİNİ BİL!

“Mal mülk edinmekten, şan ve şöhreti önemsemekten utanmıyorsunuz, ama ruhunuzla ilgilenmekten kaçınıyorsunuz.” Bu sözler bilge Sokrates’e ait. Ünlü savunmasında söylüyor bunları.

Michel Foucault’nun “Benlik Teknolojileri” isimli eserinde ifade ettiği üzere, insanın ruhu ile ilgilenmesi, yaşam felsefesinin iki temel ilkesini içerir: Bunlardan birincisi “kendine dikkat etmek/kendine özen göstermek”, ikincisi ise “kendini bilmek/kendini tanımak” ile ilgilidir.

Bu iki ilkeden insanın kendisine özen göstermesini, ilgi göstermesini emreden “kendine dikkat etmek/kendine özen göstermek” ilkesi, bir tefekkürden daha çok bir eylem, bir teknik olan “kendini bil/kendini tanı” ilkesine anlam ve işlerlik kazandırır.

Her iki ilke de “ben’in inşası” ile ilgilidir. Çok daha sonraları Hıristiyanlık öğretisi tarafından uygulanan nefsin köreltilmesi, dünyevi arzulardan kurtulmak için tefekküre dalmak, ruhani yöneticilere mutlak itaat etmek, kefaret süresinin sonunda günah çıkarmaya hazırlık olarak vicdanı sorgulamak gibi öz-inceleme tekniklerinin tarihi, insancıl bir öz-çözümleme kavramı geliştirmiş olan Stoacı felsefeye kadar uzanır.

“Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu/Kendini tanıyan Rabbini tanır” diyen Hadis-i Şerif’te ifade edildiği üzere, “kendini bil/kendini tanı”’ ilkesinin İslami öğretide de özel bir yeri ve anlamı vardır. Yunus Emre’nin ‘İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Ya nice okumaktır’ dizeleriyle ifade ettiği “kendini bilmek/kendini tanımak” ilkesi, İslam tasavvufunun da özüdür.

Gerek tasavvuf, gerekse Stoacı felsefenin uyguladığı bu tekniklerin amacı, kişinin bu dünyanın gerçekleriyle daha etkili biçimde baş edebilmesini sağlamaktır. Diğer bir deyişle amaç, insanın kendisini öteki dünyaya değil, bu dünyaya hazırlamasıdır. Yani insanın sağlıklı, düzenli ve ahlaklı yaşamın erdemlerini kavraması, benliklerinin efendisi olmanın bir yolu olarak sükûtu ve dinleme sanatını öğrenmesidir.

“Alkibiades I” isimli eserinde Platon, bilge Sokrates’in henüz kamusal ve siyasal yaşamına başlamak üzere olan, halkın önünde konuşmayı ve sitede dilediği her şeyi yapabilecek güçte olmayı isteyen genç öğrencisi Alkibiades’i, gelecekteki kamusal yaşamın sorumluluklarına hazırlamak için ona “kendine dikkat etme/kendine özen gösterme” ve “kendini bilme/kendini tanıma” tekniklerini öğretişini anlatır.

Yazılış tarihi kesin olarak belli olmayan, sanal bir Platonik diyalog olması da olası olan “Alkibiades I” diyalogunun temeli, tüm Platoncu felsefenin de çıkış noktasını oluşturan “kendine dikkat etme/kendine özen gösterme” ve “kendini bilme/kendini tanıma” ilkelerine dayanır.

Çok uzun olan bu diyalogun önemli kısmı şöyledir;

Sokrates: Kendisinin ne olduğunu bilmek kolay bir şey midir? Ve o “kendini bil” yazısını Delphi tapınağına yazan insanı ciddiye almamalı mıyız? Yoksa kendini bilmek herkesin elinde olmayan güç bir şey midir?
Alkibiades: Kendini bilmenin herkesin elinde olduğunu çok kere düşündüm, ama bunun çok zor bir şey olduğunu da düşündüm.
Sokrates: Zor olsun, kolay olsun, başka bir yol yok. Kendimizi bilirsek, kendimizle nasıl ilgilenebileceğimizi de biliriz. Bu bilgi olmazsa, kendimizle ilgilenmek mümkün olmaz.
Alkibiades: Doğru.
Sokrates: Kendi varlığımız nedir? Bunu nasıl bulabiliriz? Bunu bulursak ne olduğumuzu da biliriz, ama eğer onu bulmazsak, ne olduğumuzu asla bulamayız.
Alkibiades: Haklısın.
Sokrates: Başkalarına ait olan şeyleri bilmez isek, şehre ait şeyleri de bilemeyiz.
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Böyle bir adam şehir işlerini idare eden bir adam olamaz.
Alkibiades: Olamaz.
Sokrates: Ne yaptığını bile bilmez.
Alkibiades: Evet, bilmez.
Sokrates: Bilmeyen yanılmaz mı?
Alkibiades: Elbette yanılır.
Sokrates: Yanılınca da hem kendine, hem de şehre kötü davranmaz mı?
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Kötü davranınca mutsuz olmaz mı?
Alkibiades: Elbette.
Sokrates: Peki ya ilişki kurduğu, birlikte olduğu kimseler?
Alkibiades: Onlar da mutsuz olur.
Sokrates: Öyleyse, bilge ve iyi olmadıkça kimse mutlu olamaz.
Alkibiades: Evet kimse olamaz.
Sokrates: Demek ki kötü insanlar mutsuzdur.
Alkibiades: Evet.
Sokrates: Mutlu olmak için, şehirlerin, ne duvarlara, ne üç sıra küreklilere, ne tersanelere, ne de nüfusa ve geniş arazilere ihtiyacı vardır. Gerekli olan şey erdemdir, öyle değil mi?
Alkibiades: Evet öyle.
Sokrates: O halde şehir işlerini iyi görmek istiyorsan, şehirlilere erdem aşılamalısın.
Alkibiades: Kuşkusuz.
Sokrates: Peki, kişi kendinde olmayan bir şeyi başkasına verebilir mi?
Alkibiades: Nasıl verebilir ki?
Sokrates: Öyleyse önce sen erdem edinmelisin; bu, yalnız kendinle ve kendine ait şeylerle değil, fakat aynı zamanda, şehirle ve şehre ait şeylerle de ilgilenmen demektir, zira onları idare etmek isteyen kişiye bu gerekir.
Alkibiades: Doğru söylüyorsun.
Sokrates: Eğer eğri davranırsan, gözlerin karanlığa ve kötülüğe yönelir. Karanlıkta olursan, kendinle ilgili olarak cehalet içinde olursan, ihtimaldir ki, yapacağın iş de kötülük olur.
Alkibiades: Öyle olur.
Sokrates: Bir şehirde erdem yoksa kötülükler önlenemez.
Alkibiades: Kuşkusuz.
Sokrates: Alkibiades, mutlu olmak için, senin de, şehrin de edinmesi gereken şey iktidar değil, erdemdir.

Yani tam da şairin dediği gibi;

“Çünkü her şey bu yoldur
Bu yol hayat yoludur
Ve bu yoldan geçerek
Cümle gülzare gelir!”

Bu yol erdem yoludur, erdemin yoludur.

V.Ahsen Coşar

BAY KERNER’İN ÖYKÜLERİ!

Eserlerinde modern toplumun yapısını eleştiren, insanın haksızlıklara ortak olmadan toplumda yaşayamayacağını ileri süren Alman oyun yazarı Bertolt Brecht’in önemli eserlerinden birisi de ‘Bay Kerner’in Öyküleri’dir.

Bu öykülerden birisinde Bay Kerner, bir gün vadide yürürken, birden ayaklarının suyun içinde olduğunu fark eder. Önce bu durumu çok önemsemez. Ne var ki suyun giderek yükseldiğini görür. Suyun çok fazla yükselmeyeceğini düşünür ve bu durumu umursamaz. Suyun giderek yükselmesi ve çenesine kadar gelmesi üzerine paniğe kapılır. Kayık bulmak umudu ile çevresine bakar. Kayık bulmaktan umudunu kesmesi ve suyun boyunu aşmaya başlaması üzerine yüzmeye başlar. Ve anlar ki, kayık kendisidir.

Evet! Kayık biziz. Kayığın kendimiz olduğunu anlamamız için her şeyden önce hemen her konuda ve alanda kendi kendine yeten, özgür, özerk, bağımsız bir birey olmak zorundayız.

Hepimiz ‘ben olmak” ve ‘biz olmak’ üzerine çok şey okumuş ve dinlemişizdir. Ama çoğumuz ‘ben olmayı’, yani özgür, özerk ve bağımsız birer birey olmayı es geçmiş, ‘ben olmayı’ bencillik olarak görmüşüzdür.

Oysa ‘ben olmak’ bencillik değildir. ‘Biz olma’ sürecinin başlangıç noktasıdır. Zira ‘ben’ olmadan, ne ‘birey’ olabiliriz, ne de ‘biz’ olabiliriz. ‘Ben olmadan’, ‘biz olursak’ eğer, ‘sürüden biri’ oluruz.   

Özgür, özerk, bağımsız bir birey olamaz isek eğer, kendimizi bir kabile veya bir cemaat ya da bir örgüt liderine, içinde bulunduğumuz sistemin subjektif tercihlerine terk ederiz.

Öyle olunca da, birileri tarafından ele geçirilmeye, işgal edilmeye, yönetilmeye, yönlendirilmeye, bir şeyler için kullanılmaya hazır hale geliriz.

Kendimize rehberlik edecek, yönümüzü, amaçlarımızı belirleyecek bir siyaset ve yaşam felsefemiz, vizyonunuz yoksa eğer, yaratamayız.

Yaratamadığımız zaman da, Erich Fromm‘un söylediği gibi, yıkarız. Zira ‘yaratamayan insan yıkar.’

V.Ahsen Coşar

KOVBOY FİLMLERİ!

Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyor, Genel Kurulunuzun başarılı geçmesini, Birliğiniz için, yargı teşkilatımız için iyi sonuçlar getirmesini diliyorum.

‘Ucuz sinemalara giderim, / Cebimde fazla para oldukta / Otururum koltukta. / Kovboy filmlerine biterim: / Kızı hesaba katma, / Artistler yalnız erkek. / Şarkı, çalgı, gürültü / Kavga, yumruk, tabanca / Yaşa, vur, kır sesleri / Çın çın öter salonda./ Sahneler basitmiş, basit / İncelik yokmuş, yok! / Kötüler ceza yer en sonda / Adalet var, iş onda! / Hak hukuk dağıtma yeri / Kovboy filmleri’

Bu dizeler usta şairimiz Behçet Necatigil’e ait. 1945 yılında yazmış. Yani 69 yıl önce. Adaletten şikayetçi olduğu için yazmış, o tarihte Türkiye’nin adalet ile ilgili sıkıntılarını bildiği için, yaşadığı için yazmış. Bu sıkıntılar, bu sorunlar bugün de devam ediyor. Yani Necatigil’in ‘Kovboy Filmleri’ şiiri hala güncelliğini koruyor.

Yapılan son kamuoyu yoklamalarında çıkan sonuçlar da bunu doğruluyor.

Adaleti aramak, görmek ve bulmak için kovboy filmlerine gitmek gerekiyor yani. O gün ve bugün olduğu gibi, adalet duygusu, vicdan, özgürlük anlayışı yerine, devlet güvenliğini esas alan, evrensel ilke ve değerleri ıska geçen, iktidar ekseninde hukuka yaklaşan zihniyet devam ettiği sürece, adalet de, bağımsız ve tarafsız yargı idesi de hayal olmaya ve aranmaya devam edecek demektir.

Bu ülkede, yani Türkiye’de, adalet dağıtmak için, mahkemeler var. Yargıçlar, avukatlar, savcılar var. Peki, ama neden adalet dağıtımında sıkıntı var? Bir ülkede mahkemelerin olması, yargıçların, avukatların, savcıların olması, bir başına adaletin var olduğunu ve iyi işlediğini göstermediği için sıkıntı var. Bir ülkede mahkemelerin, yargıçların, avukatların, savcıların olması, adalete sadece şans tanıdığı ve o şans iyi kullanılmadığı için Türkiye’de adalette sıkıntı var.

Evet! Siyaset kurumu adalet teşkilatının çok fazla içinde. Hukuk fazlasıyla siyasallaştırılmış durumda. Yani hukukun, adaletin bugünkü durumundan, daha doğrusu düştüğü, düşürüldüğü durumdan en başta siyaset kurumu sorumlu.

Peki! Biz avukatlar, yargıçlar, savcılar bu durumdan sorumlu değil miyiz?

Nazım Hikmet’in dediği gibi ‘… kabahat senin, – demeğe de dilim varmıyor ama – kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!’

Kabahatin çoğu bizim! Adalet dağıtımının asli özneleri yargıçlar, savcılar, avukatlar olduğu için kabahatin çoğu bizim.

İşini en iyi şekilde yapan yargıçlarımız, savcılarımız elbette var. Siz varsınız. Sizi tenzih ederek söylüyorum. Ama yapmayan, yapar gibi yapan yargıçlar da var. Herhalde onların işlerini iyi yapmaları için Mecelle’nin öğüdünü dinlemeleri, bu öğüdü içselleştirmeleri, yani o yargıçlarımızın ‘hakîm, fehîm, müstakim ve emîn, mekîn, metîn’ olmaları gerekir.

Peki! Avukatların nasıl olmaları gerekir? Yargılama aşamasında ‘Ben, konvansiyona iki şey sunuyorum: Gerçeği ve kafamı. Birincisini dinledikten sonra, ikincisi hakkında dilediğiniz gibi karar verebilirsiniz.’ diyen Marie-Antoinette’in avukatı Chaveau-Largarde gibi olmaları gerekir. Yani cesur olmaları, gerçeğin peşinde olmaları gerekir. Kuşkusuz böyle avukatlar da var. Yargılama faaliyetini demokratikleştiren unsur avukat olmakla, bunların sayısını daha da artırmamız gerekir.

Aynı şekilde halkın avukatları olan savcıların da cesur, iktidardan bağımsız olmaları, gerçeğin ortaya çıkmasının, adaletin gerçekleşmesinin takipçisi olmaları gerekir.

Ya aydınlar! Onlar nasıl olmalılar? Yazarıyla, çizeriyle, gazetecisiyle, akademisyeniyle, siyasetçisiyle, onlar da, Orhan Pamuk’tan önce Nobel Edebiyat Ödülünü kazanan ilk Müslüman yazar olan Necip Mahfuz’un söylediği gibi olmalılar;

Yani ‘Aydınlar, demokrasinin, özgür düşüncenin, modernitenin, adalet gibi, insanlık onuru gibi üstün değerlerin sözcüsü olmak zorundadırlar. Aydınlar, olanakları ölçüsünde, güçleri dahilinde bunları yaymalıdırlar. Yazar kalemiyle, gazeteci sesiyle, siyasi partiler, sendikalar ellerindeki bütün olanaklarla bunları yapmalıdırlar. Aydınlar, hümanizmayı güçlendirecek tüm yollardan yürümelidirler. Çünkü umut o yollarda saklı…’

Değil ise ne mi olur? Usta şairimiz Behçet Necatigil’in dediği gibi olur. Yani ‘her şey yarım, yarim’ gibi olur. Bugün olduğu gibi yarın da; ‘demokrasi de, adalet de, hak ve özgürlükler de yarım, iktidarıyla, muhalefetiyle siyaseti de yarım, yargısı, bürokrasisi, üniversitesi, aydını da yarım’ olur.

Sözlerime Behçet Necatigil ile başladım, yine onunla son vereceğim; ‘Umut ya sizsiniz, ya da umutsuzsunuz’

Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

(Bu konuşma ‘Demokrasi ve Özgürlük İçin Yargıçlar Birliği’nin 08 Haziran 2014 günü Ankara’da yapılan Genel Kurul’unda yapılmıştır)