ANILARIMDAN BİR SAYFA – GELENEĞİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Tarih 27 Nisan 2006. Yer Ankara Sakarya Caddesindeki Türk İş Konferans Salonu. Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun kurulduğu tarihten itibaren belki de en önemli toplantısı için artık her şey hazırdı. Herkes heyecanlıydı, herkes gergindi. Ama en heyecanlı, en gergin olan bendim. Zira o gün orada ‘bir defa başkan olanın, bir daha başkan adayı olmaması’ yönündeki 50 yıllık geleneğe baş kaldıracaktım. Bu koşullar altında kürsüye çıktım, herkesin dikkatle, merakla beklediği ve dinlediği aşağıdaki tarihi konuşmayı yaptım;

(…)

‘Marquez’in ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanını okuyanlar bilirler. Nice ihtilallerden, yengiden, yenilgiden, başarıdan, başarısızlıktan, umuttan, umutsuzluktan sonra Albay Buendia köşesine çekilmiş, her sabah bozduğu, ortalığa döktüğü gümüş balıkları yeniden yapmaya başlamıştır. Günleri ve geceleri böyle eritmektedir. Bir gün yanındakilere, bugün günlerden ne diye sorar. ‘Salı’ derler. Albay kızgın bir ifade ile ‘bugünün dünden ne farkı var? Hiçbir farkı yok. O zaman dün de Salı’ydı. Ondan önceki gün de Salı’ydı. Yarın da Salı. Her gün Salı’ der.

Bakın çevrenize. Fikir düzeyinde, dünyaya bakış anlamında, dünyayı anlama ve yorumlama bağlamında, her günü ‘Salı’ olarak yaşayan çok sayıda insan görürsünüz. Bu insanlar, sadece her günü ‘Salı’ olarak yaşamıyorlar. Daha da kötüsü 1940’ların, 1950’lerin dünyasında yaşıyorlar. Hep Salıların ve daha hala 1940’ların, 1950’lerin değerlerini savunuyorlar.

Dünyanın değiştiğini anlamamakta, görmemekte ve kendilerini değiştirmemekte ısrarlılar. Oysa dünyanın yeni koşullarına uyum sağlamak için gerekli olan donanımları edinmenin tek yolu, insanın kendisine ait özellikleri korumasının tek yolu değişimdir.

Heraklit ‘aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz’ der­ken değişime işaret ediyordu. Buddha ‘Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir’ derken değişime vurgu yapıyordu. ‘Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / Her gün bir yere konmak ne güzel/Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım’ diyen Mevlana da değişime işaret ediyordu.

Marksist gelenekten gelen arkadaşlarımız iyi bilirler. Solun, solcuların referansı olan Marks’ın yaptığı nedir? Değişimin felsefesini yapmaktır. Onun için Marks, felsefesini değişimin üzerine inşa etmiştir. Doğru da yapmıştır. Zira değişmeden ayakta kalabilmek mümkün değildir. Bakın doğaya, değişmeyen ağaç, değişmeyen çiçek ölüyor. Değişmeyen, kendisini değiştirmeyen, dönüştürmeyen insanlar da, toplumlar da, devletler de, kuruluşlar da ayakta kalamıyorlar. İnsanlık tari­hi bunun trajik örnekleri ile dolu.

Değişim korkusu, dünyayı bilmemekten ileri gelir. Dünyayı yeterince bilmeyince, neden değişimin gerekli olduğu, vazgeçilmez olduğu, yaşamsal olduğu anlaşılamaz. Öyle olunca da, değişimden söz etmenin gereksiz bir ‘kendinden vazgeçme’ olduğu düşünülür. Oysa dünya, değişmeye çalışan ve ancak değiştiği oranda ‘kendisi olarak kalabilen’ binlerce insanla doludur.

Her çağda ve hemen her toplumda, düşleri gerçeklerle, hayalleri yaşamla buluşturan insanlar çık­mış ve ülkelerinin kaderlerine hükmetmişlerdir.

Üstün yetenekli, özel donanımlı bu insanlar, kendi toplumlarının insanlarına güç vermişler, cesaret vermişler, örgüt­lenme enerjisi vermişler, doğru politik ve pozitif hedefler göstermişlerdir. Siyaset dilinde buna vizyon diyorlar.

Bizim için daha hala ulaşılması gereken bir değer olan Atatürk’ü anlatmak için söyledim bütün bunları. Atatürk’ün kendisi diyor ki, ‘Ben arkamda hiçbir dogma bırakmıyorum. Ben kendi çağımın gerektirdiği doğruları yaptım. Ey yükselen yeni kuşak! Cumhuriyeti biz kurduk, siz yüceltecek ve devam ettireceksiniz’.

Şimdi, her günü ‘Salı’ olarak yaşayanlar, Büyük Atatürk’ü de sadece ‘Salı’ da yaşatıyorlar. Cumhuriyetin demokratikleşme yönünde evrilmesinin, tam da Atatürk’ün söylediği ve hedef gösterdiği bağlamda Cumhuriyetin yücelmesi olduğunun ayırtında olmayanlar, Atatürk’ün Serbest Fırkayı kur­durmakla, Cumhuriyeti demokrasi yönünde geliştirme düşüncesinde olduğunu, özgürlüğü sadece yurttaşlıkla özdeşleştiren Cumhuriyet kültürünü değil, çeşitliliği savunan, insan hakları ile yurttaşın ödevlerini karşıt kutuplara koyan demokratik kültürün gerçekleşmesini hedeflediğini anlamayacak kadar tarih bilgisinden ve bilincinden yoksun ve Atatürk’ü yorumlamaktan aciz olanlar, benim Cum­huriyetin demokratikleşme yönünde evrilmesi gerekir yönünde yazdığım bir yazıyı malzeme olarak kullanıp, beni Cumhuriyetçi olmamakla, İkinci Cumhuriyetçi olmakla suçluyorlar.

Biz Cumhuriyetçiliğimizi, Atatürk’e olan bağlılığımızı kimseyle, ama hiç kimseyle yarıştırmıyoruz, yarıştırmayız da. Ama eğer yarıştıracaksak, esas Cumhuriyetçi, esas Atatürkçü olan biziz beyler, kırmızı çizgileri olanlar değildir.

Karl Popper’in özlü ifadesiyle “insanlar şaşılacak ölçüde telkine gereksinim duyuyorlar. Sizler, her şeyi biliyor olabilirsiniz, ama ben hiçbir şey bilmiyorum. Ben ve benim gibi düşünenler, sadece tahmin ediyoruz. En sağlam bilgi­miz, üç bin yıllık bir süreç içinde insanlık olarak yarattığımız büyük doğa bilimsel bilgimizdir. O da, sadece tahminlerden ve varsayımlardan ibarettir. Kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacağına inanan insanlar, tehlikeli ölçüde telkine gereksinim du­yan insanlardır. Bu konumdaki insanlar, kesinlik, güvenlik, otorite, lider olmaksızın yaşamaya cesareti olmayan insanlardır. Çocukluk çağında kalmış olan insanlardır. Ama kesin bilgi, mutlak doğru diye bir şey yoktur. Bilim doğruluk arayışıdır, kesinlik arayışı değil­dir. Doğruluk, gerçeklik ise, mutlak doğruluk, mutlak gerçeklik değildir. Doğruya yaklaşabiliriz, ama mutlak doğruya, kesinliğe asla ulaşamayız. Bilim sorularla, sorunlarla başlar. Soruları akılla, yaratıcı kuramlarla cevaplandırmaya, sorunları da aynı şekilde çözmeye çalışır. Çoğu kuram esasen yanlıştır veya doğruluğu denetlenemez. Değerli olduğu düşünülen denetlenebilir kuramlarda hata aranır. Hataları bulmaya ve gidermeye çalışırız. Hatalardan ders alarak, dersler çıkararak ilerleriz. Düşünen insanlar olarak hepimizin görevi, doğru olanı bulmaktır. Doğru olan, mutlak ve nesnel­dir, ama elimizde ya da cebimizde değildir. Sürekli olarak aradığımız, çoğu zaman zor bulduğumuz bir şeydir. Doğru olana yaklaşımımızı sürekli olarak iyileştirmeye çalışırız. Doğru olan, eğer mutlak ve nesnel olmasaydı, yanılmazdık. Dahası, yanılgılarımız da, doğrularımız da hep aynı olurdu.”

Fikirlere, çatışan fikirlere gereksinmemiz vardır. Bu fikirleri nasıl eleştirip, iyileştirip, eleştirel ola­rak sınayabileceğimize dair fikirlere gereksinmemiz vardır. Onun için ve çürütülene kadar kuşkulu fikirleri dahi hoş görmeliyiz. Çünkü en iyi fikirler bile kuşkuludur. Kuşkusuz olan bir şey varsa, o da, hiçbirimizin, karşısında hazır olda durmak zorunda olduğumuz bir fikir olmamasıdır.

Askerlerden daha asker oldukları için kırmızı çizgileri olanlar, hakikat tekeline sahip olduklarını sananlar, askerlerimizden daha asker sivillerimiz iyi dinlesinler.

Bir asker, Genel Kurmay Başkanı Sayın Özkök Paşa bakın neler söylüyor:“Sizlere tavsiyem, hiçbir zaman herhangi bir konuda ileri sürülen bir fikre karşı önyargıyla hareket etmeyiniz. Çok aykırı fikirlerle karşılaşabilirsiniz, hele bu fikirlere vatan haini bir düşünce gibi çok iddialı bir önyargıyla yaklaşırsanız, fikirlerden istifade marjını daha başlangıçta sıfırlamış olursunuz. Asimetri yaratacak fikirlerden ürkmeyiniz. Bazen onlara bakar yanlış, bazen de çok doğru olduğumu­zu anlayabiliriz.”

Alice Harikalar Diyarında’yı okuyanlar, Alice ile kedi arasındaki şu diyalogu iyi bilirler. Alice, kedi­ye sorar: ‘lütfen, hangi yöne gitmemiz gerektiğini söyler misin?’ Kedi yanıt verir : ‘Bu, büyük ölçüde nereye varmak istediğine bağlı’.

Bugün burada hangi yöne gitmemiz gerektiğini belirlemek için toplandık. Herkesin kafasında kuş­kusuz gidilecek yönle, varılmak istenilen yerle ilgili bir fikir vardır. Ama ben çoğumuzun yönünün de, varmayı istediği yerin de aynı olduğuna inanıyorum.

Şimdi ben bu konularla ilgili düşüncelerimi açıkça, içtenlikle ifade edeceğim. Kimse, kimseyi teh­dit etmesin. Kimse kimseyle iktidar yarıştırmasın. Hiç kimse, ama hiç kimse kişisel hesap yapmasın. Kırmızıçizgi çizmesin. Çıksın buraya düşüncesi ne ise, önerisi ne ise, buraya çıksın, burada açıkça söylesin.

Takip edenler, İngiliz İşçi Partisi başkanlığına seçildiği kongrede Tony Blair’in, partisi ile ilgili ola­rak; ‘Bir parti kurulduğu günden itibaren eğer hiçbir değişiklik göstermemiş ise, o parti, parti olmak­tan çıkmış, abide olmuştur’ dediğini anımsayacaklardır.

Demokratik Sol Avukatlar Grubu, eğer kurulduğu gündeki gibi kalmış olsa idi, kuşkusuz abide olurdu. Bugün yaşamasının, bugün ayakta olmasının, bugün bu Baroda hala kabul ve destek görmesinin ne­deni, kurulduğu günden itibaren kendisini değiştirmiş olmasıdır, değişen koşullara bağlı olarak kendisini yenilemiş olmasıdır.

Yenilenmeye bir kez daha gereksinim olduğu geçen seçim sonuçları ile ortaya çıkmıştır. Zira Baroda Birlik Grubu geçen seçimde oyunu 1700 e çıkardı. Aramızdaki oy farkı geçen seçim bağlamında 400. On beş, yirmi gün önce yaptıkları önseçime yaklaşık 1500 katılım oldu. Bunu iyi okumak gerekir.

Geçen seçimden sonra, biz yönetim olarak bunu iyi okuduk ve Demokratik Sol Avukatlar Grubunu, fikri planda olsun, örgütlenme yönünde olsun, proje ve uygulama bağlamında olsun, tabanını genişlet­me konusunda olsun değiştirmeye ve yenilemeye, eskimiş, güncelliğini yetirmiş kimi paradigmaların yerine yeni değerleri ikame etmeye çalıştık. Barodaki taleplere ve değişik görüşlere dayanan bir temsil mekanizmasını gerçekleştirdik. Bunda da başarılı olduk. Aramıza, dinamik, iş yapan, verimliliği, üretkenliği olan çok sayıda yeni arkadaş katıldı. Kurulların, kurullarda görev yapan genç meslektaşlarımızın önünü açtık. Staj eğitimini, anlayış bağlamında, stajyerlere yaklaşım bağlamında önemli ölçüde değiştirdik, iyileş­tirdik. Bu anlayışı, bu heyecanı, bu zenginliği seçim platformuna taşımamız gerekir.

Böyle yapmayıp da, kişisel hesaplarla, grubu kontrol altında tutma, gruba egemen olma anlayışı ile oligarşik yapılar kurarsak eğer, aramıza katılan yeni arkadaşlarımızı, onlar bizden değil, şimdiye kadar karşımızda idiler anlayışı ile dışlarsak eğer, şimdiki başkandan geriye doğru dört başkandan oluşan bir seçici kurul oluşturursak eğer, ön seçimi şimdiye kadar Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun listesinden organlara seçilmiş olanlarla yapmaya kalkarsak eğer, bu yanlış olur, bu kendi kendimizi çelmelemek olur.

Onun için hepimizin aklımızı başımıza alması, sorumlu davranması, Demokratik Sol Avukatlar Grubu içinde kendine göre egemenlik alanı yaratmak için değil, Demokratik Sol düşünceyi ve Demokratik Sol Avukatlar Grubunu başarılı kılmak için sürece dahil olması ve katkı yapması gerekir.

Önerim şudur: Koyalım sandığı ortaya. Kendisine güvenen çıksın. Kim baro başkanlığına aday ise, kim yönetim kurulu üyeliğine aday ise, kim delegasyona aday ise, kim denetime aday ise, gelsin sandıkta yarışsın. Disiplin kurulu üyeliği hariç, kim kendisine güveniyorsa, kim bir şey olmayı değil, bir şeyler yapmayı istiyorsa, kim kendisini ve donanımlarını hizmet vermeye yeterli görüyorsa, gelsin sandıkta yarışsın.

Demokrasi yarışmak demektir. Temsilde eşitlik, temsilde adalet, temsilde meşruiyet, seçimde ba­şarı, kısıtlamalarla değil, gruptaki kontrolü elde tutmak amacıyla getirilecek bir başka düzenlemeyi sürdürmekle değil, eşit koşullarda yapılacak seçimle, rekabetle, insanlara bu şansı vermekle sağlanır.

Demokratik Sol Avukatlar Grubu, dernek değildir, siyasi parti de değildir. Kayıtlı üyesi yoktur. Fiili bir topluluktur. Gö­nüllü bir topluluktur. O halde, konulacak sandığa gelip oy kullanmak, kendisini bu fiili topluluğa ait hisseden, oradaki adayları Baromuzun organlarında görev yapmaya layık gördüğü için destek olmak isteyen her meslektaşımızın hakkıdır.

Böyle bir uygulama ön seçime heyecan getirecektir, katılımı artıracaktır. Bunun yaratacağı sinerji genel kurula olumlu olarak yansıyacaktır.

Oy kullanacaklarla ilgili olarak kimi sınırlandırmalar getirmek, kimi ölçüler getirmek yanlıştır. Ayrıca bu hiç kimsenin, ama hiç kimsenin hakkı da, haddi de değildir. Böyle yapmazsak, sandıkta oy kullanacak olanlarla ilgili olarak bir sınırlama koyarsak, meslektaşlarımızı ön seçim sürecinin dışında tutarsak, açık söyleyeyim seçimi riske sokarız. Demokrasi seçkinlerin, elitlerin rejimi değil, sizin gibi, benim gibi sıradan insanların rejimidir. Bunu bilmek ve hiç unutmamak gerekir.

Bir diğer önerim, grubu seçime götürmek, ön seçim sürecini yürütmek üzere görevlendireceğimiz ve görevi genel kurul günü sona erecek olan, mevcut yönetim dahil, geriye doğru 4 yönetimde görev yapmış bir arkadaşımızdan ve bugün burada ayrıca seçeceğimiz 5 arkadaşımızdan oluşan 10 kişilik bir Seçim Yürütme Kurulu oluşturalım.

Bu kurula, belirlendikten sonra Baro Başkan adayı, organlara seçilecek diğer adaylar da dahil ol­sunlar. Yetki verelim, bu kurul ihtiyaç duyduğu alt kurulları ve orada görev yapacak arkadaşlarımızı kendisi belirlesin.

Başkaca bir öneri var ise, o önerileri de dinleyelim ve bugün burada bunların kararını alalım.

Geçmiş dönemlerde Başkanlık yapmış arkadaşlarıma önerildiği gibi, bir kez daha başkanlığa aday olmamı öneren, bunu benden talep eden ve hatta beni buna zorlayan meslektaşlarım var. Bu konu üzerine düşüncemi az sonra ifade edeceğim, ama önce izninizle, gelenek ve teamül üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

Gelenek kavramı paradoksaldır. Çünkü bir şeyden bahseder, ama bambaşka bir şeyin haberini verir. Teoride söylediklerini pratikte inkar eder. Bizi, geçmişin bugünümüzü bağladığına inanmaya zorlar, ancak, bugün ve gelecekte, bağlanmaya ihtiyaç duyduğumuz ya da bağlanmayı istediğimiz, bir geçmiş oluşturmak için verdiğimiz, vereceğimiz çabalara karşı hemen harekete geçer.

Gelenek, aslında teamülün tam zıddıdır. Teamüle dayalı davranış, düşünce içermeyen davranıştır. Ne açıklama, ne de bahane isteyen ve gerekçesini sunması için sıkıştırıldığında zorlanan bir davranış­tır.

Bu sorgulamanın yol açtığı rahatsızlık, Kipling’in ünlü öyküsündeki kırkayağın içine düştüğü du­rumda olduğu gibi, felç edici bile olabilir. Öyküde, zavallı kırkayak, dalkavuğun birisi, bir sürü ayağından hangisini önce, hangisini sonra yere koyacağını hatırlama konusundaki harika yeteneğini övünce, artık tek adım atamaz hale geliyordu.

İnsan, bunu yapmanın iyi, başka türlü davranmanın kötü olduğuna inandığı için, teamüle göre davranıyor değildir. Aslında, alternatif davranış yollarını, bırakın düşünmeyi, hayal dahi edemediği için böyle davranır.

Diğer taraftan, gelenek bir seçim durumuna gönderme yapar. Gelenek bir görevin adı olarak doğ­muştur. Gelenek, olası, uygulanabilir ve makul, bilinen ya da hatırlatılan bir davranış yolu arasından, birisinin seçilmesi gerektiğinde gündeme gelir. Gelenek, bütünüyle düşünme, akıl yürütme, gerekçe­lendirme ve hepsinden önce de seçmeyle ilgili bir şeydir. Geleneğe bağlılık solun, solcuların değil, muhafazakarların paradigmasıdır.

Önce şunu söyleyeyim. Ben bir dönem başkan olan bir kişinin, ikinci kez başkan olmamasına iliş­kin gelenekse geleneğe, teamül ise teamüle karşıyım. Bunun yanlış olduğu, demokratik olmadığı, kurumsallaşmayı engellediği düşüncesindeyim. Bunu şimdi falan da söylemiyorum. Uzun yıllardan bu yana söylüyorum. Bu geleneğin veya teamülün, bugüne kadar çoktan değişmesi gerekirdi. Bu bağ­lamda, önceki dönemdeki başkanlara, Baromuzu, grubumuzu başarıyla temsil etmiş olan başkanlar­dan bir dönem daha devam etmek isteyenlere haksızlık edildiğini düşünüyorum.

Bu bir, ikincisi benim ikinci kez başkan olmak yönünde bir talebim olmamasına rağmen, olacağım varsayımından ve her nedense endişesinden hareket eden ve adaylığıma geleneği, teamülü gerekçe göstererek karşı çıkan arkadaşlarıma, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’na ait başkaca geleneklerin, teamülle­rin zaman içinde ve değişen koşullara bağlı olarak değiştirilmiş olduğunu hatırlatmak isterim.

Bir şeyi daha hatırlatmak isterim. Lütfen, baro siyasetini benim üzerimden yapmayınız. Gelenekse geleneğin, teamül ise teamülün tartışmasını benim üzerimden yapmayınız.

Geleneğin veya teamülün, değişmemesi diye bir gelenek veya teamül yoktur. Gerekir ise değişir, ihtiyaç var ise değişir. Ama üç beş kişi istedi diye değişmez. Üç beş kişi istemedi diye muhafaza da edilmez. Bir kişi için hiç değişmez. Kurumsal yarar var ise, değişir. Onun için geleneğin veya teamülün devamında kurumsal yarar var mı, yok mu? Ona bakmak gerekir. Bu geleneğin veya teamülün konulduğu günün koşulları ile bugünün koşulları aynı mı, değil mi? Onu araştırmak gerekir.

Kurumsal yarar var ise, geleneğin veya teamülün tesis edildiği günden bugüne koşullar değişmiş ise, gelenek de teamül de değişir. Gelenekler veya teamüller tabu değildir. Eleştirilmez, üzerinde tartışılmaz şeyler değildir. Dokunulmaz, değiştirilmez şeyler hiç değildir. Yaygın bir kabul varsa, fazlaca talep varsa, kurumsal olarak gereksinme varsa, yarar varsa değişir.

Başımızı deve kuşu gibi kuma gömmeye gerek yok. Üye sayısı 9000’ne yaklaşan bir baroda, bu ge­leneği, bu teamülü bundan böyle sürdürmek mümkün değildir. Abide olmak istemiyorsak, bu geleneği, bu teamülü ortadan kaldırmamız gerekir.

Bu geleneğin, bu teamülün kaldırılması konusunda yaygın bir kabul ve talep vardır. Birisinin bu konuda risk alması gerekir. Ben bu riski alıyorum. Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun, Baromuzun, mesleğimizin ve meslektaşlarımızın yararına olacağını düşündüğüm için, gözlediğim için, bu riski alıyorum. Geleneğin veya teamülün bugün burada oylanmasını falan da istemiyorum. Zira bugün burada yapılacak oylama, sonucu her ne olursa olsun meşru olmaz.

Ben baro başkanlığına yeniden adayım.

Konulacak sandığa geleceğim ve orada diğer aday arkadaşlarımla birlikte yarışacağım. O sandık­ta, hem benim adaylığımı ve hem de geleneği, teamülü oylarsınız. Teamülü geleneği yaşatmak istiyorsanız, beni istemiyorsanız, beni sandıkta boğar teamülü, geleneği yaşatırsınız. Oradan çıkacak sonuca ben saygılı olacağım. Seçilemediğim takdirde, oradan çıkacak adayın arkasında ertesi günden itibaren yüreğimle, aklımla duracağım.

Baro başkanı olarak seçilmemden sonra kendi aramızda yaptığımız bu ikinci toplantı. Büyük bir olasılıkla bu dönem içinde bir başka toplantı olmayacak. Risk aldım, yeniden aday oldum. Seçilememe olasılığımı dikkate alarak, sizlere bir anlamda veda niteliğinde bir şeyler söylemek istiyorum.

İçe dönük kutuplaşma üretmek ve buna enerji tüketmek bir siyasal genetiktir. Bunu görev süremiz içinde yapanlar oldu. Enerjilerini epeyce harcadılar, hala da harcıyorlar, ama bizim enerjimizi tüketemediler, başarımızı da önleyemediler. Bu genetikle hareket eden siyasal aklın reflekslerinin sahayı etkilemesinin önüne epeyce geçtik. Ama sayıları az da olsa, bu genetikle hareket edenler yok olmadı ve yok olmayacaklar.

Önümüzdeki süreçte de, Baroya, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’na zarar vermeye çalışacaklar. Bunu hep birlikte göreceğiz. Dileğim, sağduyusuna inandığım meslektaşlarımın bunu görmeleri ve buna izin vermemeleridir.

Seçildiğim günden itibaren hiç kimseyi dışlamadım. Önseçimde bana destek oldu, olmadı diye düşünmedim, bunu ölçü alarak davranmadım, herkesi, ama herkesi kucakladım. Benimle anlaşmak isteyen herkesle anlaştım. Kavga etmek isteyenlerle, kişisel çıkarlarını, iktidar hırslarını ve kavgala­rını, Baronun, mesleğin üstün çıkarlarının üzerine çıkaranlarla, Baronun, mesleğin ve Demokratik Sol Avukatların yararına yapmayı planladığımız şeyleri yapmamızı engellemeye kalkanlarla, kıyasıya mücadele ettim.

Bunu yapanların geldikleri nokta ile benim ve arkadaşlarımın geldiği nokta ortadadır. Kazanan Baro oldu, kazanan mesleğimiz oldu, meslektaşlarımız oldu, Demokratik Sol Avukatlar Grubu oldu. Önümüzdeki seçimlerde Demokratik Sol Avukatların en büyük seçim propagandası bizim yaptıklarımız olacaktır.

Bunu ben söylemiyorum. Barodaki sessiz çoğunluk söylüyor. Adliye Koridorlarındaki insanlar söylüyor. Başarılarımızı, yaptıklarımızı onlar anlatıyorlar. Aday adayı olduğum süreçte, sizlerin önüne vaatleri içeren bir programla, bu program içinde yer alan projelerle çıktım.

Bugün burada dağıtılan broşürü incelediğinizde de göreceksiniz, ön seçim öncesinde benim vaat ettiklerimin, önseçimden sonra Demokratik Sol Avukatlar Grubu olarak vaat ettiklerimizin hemen hepsini, ben ve arkadaşlarım daha görev süremiz bitmeden büyük ölçüde gerçekleştirdik. Görevimizi hakkıyla yapmış olmanın, size, sizin verdiğiniz desteğe layık olmanın iç huzurunu ve mutluluğunu yaşıyoruz. Tek tesellimiz de budur.

Bize güvenenlere, bize destek olanlara, verdikleri destek ve gösterdikleri güvenle bizi başarıya ta­şıyanlara, kendi adıma, yönetim kurulu üyesi arkadaşlarım adına, kurullarımızda başkan olarak, üye olarak özveriyle görev yapan arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum.

Beni ve yönetimimi daha seçim günü yalnız bırakanlara, seçildiğimiz günden itibaren bizi zora sokmaya çalışanlara söylüyorum. Benim hiç kimseyle kişisel kavgam yok. Ben bir şey olmak için değil, bir şeyler yapmak için Baro Başkanlığına talip oldum.

Yaşamım boyunca, geride bıraktığım hiçbir şeye, ama hiçbir şeye dönüp bakmadım. Hep önüme, hep geleceğe baktım. Yine önüme bakıyorum.

Görevim biter, yeniden yola çıkarım, önüme başkaca pozitif hedefler koyarım ve arkama bakmadan geleceğe doğru yürürüm.

Bir şey yapmak için talip olduğumuz yönetim görevinde, ben ve arkadaşlarım, iyi niyetle bir şeyler yapmaya çalıştık. Yaptığımızı da sanıyorum. Yapılanların hepsi bir emek ürünüdür.

Bunlar için, kendi adıma, arkadaşlarım adına teşekkür istemiyorum. Zira görevimizi yaptık. Ama benim emeğime, arkadaşlarımın emeğine saygı duyulmasını istiyorum. Herhalde çok şey istemiyorum.

Eğer vicdan sahibi iseniz, eğer masum bakmasını biliyor iseniz, bizim emeğimize saygı duyarsınız. Takdir sizin.

Geldim gidiyorum. Benden sonra gelecek olanların üzerinde gölge olmayacağımdan emin olabilirsiniz Benden hizmet istenildiğinde, hizmet vermeye hazır olacağımdan emin olabilirsiniz. Baronun içinde, yönetimin içinde, kurulların içinde adamlarımın olmayacağından emin olabilirsiniz.

Zira benim adamlarım değil, dostlarım vardır. Dostlarımın da, baronun emrinde olacağından emin olabilirsiniz.

Bir şeyden daha emin olabilirsiniz. Onu da Voltaire söylüyor: “Tahammül insan olmamızın getir­diği bir sonuç olarak ortaya çıkar. Hepimiz zaaf ürünüyüz. Hata yapma eğilimi taşırız. Hata yapabili­riz. Ve hatta yapmışızdır da. O halde birbirimizin saçmalıklarını karşılıklı olarak bağışlayalım. Zira insan haklarının birinci ilkesi budur.”

Hatalarım olmuştur. Yaptığım hatalardan dolayı kimseden beni bağışlanmasını talep etmiyorum. Ama ben, bana yapılanları, bana haksızlık yapanları bağışladım. Sadece bunu bilmenizi istiyorum.’

Yaptığım bu konuşmayla, bana karşı olanlara, bana muhalif ve düşman olanlara, bana yapmadıklarını bırakmayanlara bir bakıma el uzatmış, hoşgörüyle yaklaşmış, birbirimizi bağışlayalım ve barışalım demiştim. Ne yazık ki, benim bu çağrımın hiçbir yararı olmadı. ‘Duygusal unutma’ demek olan bağışlamaya mor külhani abiler de, mor külhani küçük abiler de yanaşmadılar. Kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden kurtulmak, ruhları özgürlüğe kavuşturmak demek olan bağışlamayı değil, insan için taşınması ağır bir yük olan nefreti, Cenap Şahabettin’in özlü sözüyle, ‘başkasının balını kendi ağzına zehir etmek olan hasedi, kıskançlığı’ yeğlediler ve öyle de devam ettiler.

Bu ve benzeri bir sürü gürültü patırtıyla, ayak oyunlarıyla 03 Temmuz 2006 günü, yani önseçim günü geldi. Sadece barodaki büyük ağabeyler değil, İşçi Partililer, bir kısım Cumhuriyet Halk Partililer blok halinde bana karşı mücadele ediyordu… Zor bir seçimdi.

Karşımda rakip olarak 1984-1986 yılları arasında yönetimde birlikte çalıştığımız Mahmut Bayram, Tuncay Alemdaroğlu’nun yönetiminde görev yapan rahmetli Çetin Doğan Çimen ile Metin Yaycıoğlu vardı. Hepsi de güçlü adaylardı, ama en güçlü aday Mahmut Bayram’dı. Yaygın kabul, yarışın onunla benim aramda geçeceği yönündeydi. Nitekim öyle de oldu. Karşımdaki blok seçimi Mahmut Bayram’ın kazanacağından çok emindi. Mahmut Bayram’ın kendisi de o havadaydı.

Seçim öncesi ve seçim günü aleyhimde yürütülen çirkin kampanyaya rağmen, seçimi kazanacağımdan benim hiç kuşkum yoktu. Yaptığımız başarılı hizmetlere, insanların sağduyusuna güveniyordum çünkü. Seçim sonuçları yanılmadığımı gösterdi.

Mahmut Bayram 1153, Çetin Doğan Çimen 84, MetinYaycıoğlu 158 oy aldılar. Ben 1492 oy aldım ve seçimi kazandım. Bu seçimde aldığım oy da diğer üç adayın aldıkları oydan fazlaydı. Barodaki sağduyu kuru gürültüye pabuç bırakmadı yani.

Seçim sonuçları açıklandığında, rahmetli Çetin Doğan Çimen’in dışında adayların ve destekçilerinin hiçbirisi salonda yoktu. Beni kutlamadan gitmişlerdi. O anda bir zamanlar televizyondan izlediğim NBA basketbol maçı aklıma geldi. Hangi maç olduğunu anımsamıyorum. Sadece Kerim Abdül Cabbar’ı anımsıyorum. Cabbar rakibinin önünden topu alıp yaptığı smaçla basketi yapmış, bu sırada kendisine yapılan faul üzerine çok kötü şekilde yere düşmüştü. Cabbar, canı yanmış olmasına rağmen, ne sözle, ne de beden diliyle hiçbir tepki vermedi. O sırada kendisine faul yapan oyuncu geldi, yerden kalkmasına yardım etmek için Cabbar’a elini uzattı. Cabbar rakibinin elini tutarak yerden kalktı. Çünkü aralarındaki ilişki husumete değil, rekabete dayanıyordu. Seçim de, spor gibi husumet değil, bir rekabetti. En azından bana göre öyleydi.

(…)

Tarih 15 Ekim 2006. Seçimli Genel Kurul günü yani. Yer Ankara Hukuk Fakültesi Konferans Salonu. Demokratik Sol Avukatlar Grubuna mensup bir kısım avukatlar ortalıkta yoklar. Bir önceki seçimde olduğu gibi kendi grubumun bir hizbi tarafından yine yalnız bırakılmıştım. Sadece yalnız bırakılmamış oylarını dahi alamamıştım.

(…)

Ama bu ve benzeri engellemeler, çelme takmalar seçim başarımızı engelleyemedi. 15 Ekim 2006 akşamı saat beşte sandıklar açıldı. Seçimi çok büyük bir farkla kazanmıştık. Öyle ki 2004 seçimlerinde 2113 olan grup oyumuzu 3177’ye çıkarmıştık. Geçen seçimde çok büyük atak yapan Baroda Birlik Grubunun oyu çok az bir artışla 1702’den 1823’e çıkmıştı. Çağdaş Avukatlar Grubundaki erime devam ediyordu.  Bir önceki seçimlerde 827 olan oyu 589’a inmişti. Her iki grubun toplam oyu bizim aldığımız oydan daha azdı.

(…)

26 Haziran 2014 günü, Demokratik Sol Avukatlar Grubu kendi Başkan Adaylarını seçmek için önseçim yapacaklar. Aday adayı olan tüm meslektaşlarıma başarı diliyorum. Aday adaylarının hepsine karşı aynı mesafede duran ben, ne mi yapıyorum? ‘Buddha gibi aynı yerde oturuyorum, ama sivrisinekler beni ısırmaya devam ediyor.

V.Ahsen Coşar

KARİZMA VE AYDINLAR ÜZERİNE!

Tanrı vergisi’ anlamına gelen karizma teolojik bir kavramdır. Gerek Hazreti İsa’nın havarileri üzerindeki gücünün, gerekse Katolik teolojide azizlere atfedilen gücün kaynağı olan karizma, aynı zamanda sosyo-politik bir kavramdır. Bu yönüyle karizma, diğer insanlar üzerinde psikolojik bakımdan denetim kurmak suretiyle liderlik oluşturma yeteneği olan cazibe veya kişisel güç anlamına gelir. (Politics-Andrew Heywood) Diğer bir deyişle karizma, başkaları üzerinde sadakat, duygusal yönden bağımlılık ve adanmışlık yaratma becerisidir.

Bu yönü itibariyle karizma, önemli bir özelliktir. Ama Stalin, Mao, Hitler ve Mussolini gibi karizmatik liderler dikkate alındığında, önemli olanın karizmadan daha çok liderin izlediği yolun, gösterdiği siyasal hedefin, bu hedefe ulaşmak için kullandığı araç veya araçların doğru ve yerinde olup olmadığıdır.

O nedenle siyasi alanda önemli olan liderin karizması değil, hakikatlerdir. Lidere hükmeden hakikatler değil de, kendini bilmezlik olursa, liderin de, o liderin hükmettiği toplumun da sonu felaket olur, hüsran olur. Zira hakikat, hemen her zaman ve her koşulda, her şeyin üzerindedir, daha çok işe yarar ve eninde sonunda kendi hükmünü icra eder. Ne lidere, ne liderin vaatlerine, ne de liderin program veya hedeflerine teslim olmaz.

Siyasi tarih bunun örnekleriyle doludur. Mesela Stalin. Mesela Mao. Mesela Hitler. Napolyon mesela. Karizmanın sonunun ‘kendini bilmezlik’ olduğunu bilmeyen bu liderler, kendilerini de, başlarında bulundukları toplumları da felakete götürmüşlerdir.

Hakikat duygusunu veya olgusunu yitirmek ve bu suretle yönettikleri toplumu felakete götürmek, sadece bazı örneklerini verdiğimiz karizmatik liderlere özgü bir durum veya eksiklik değildir. Bu liderlere destek ve akıl veren kimi sözde aydınlar da bu siyasal miyopluğun failleridir.

Fransız düşünür Julien Benda ‘Aydınların İhaneti’ isimli özgün eserinde, ister sağda isterse solda olsun, ırkçı olan, siyasi dogmalara, statü, makam ve para gibi her türden çıkara teslim olan ve o nedenle hakikat duygusuyla adalet standartlarını yitiren bu aydınların, hakikate karşı yaptıkları ihaneti ‘bağlanma’ olarak niteler ve aydının asli görevini ‘hiçbir düşünceye, hiçbir kişiye, hiçbir makama, dünyevi hiçbir çıkara bağlanmamak’ olarak açıklar.

Benda’ya göre günümüz aydınlarının sorunu, ‘sahip oldukları ahlaki otoriteyi, sekterlik, kitle dalkavukluğu, milliyetçi çığırtkanlık, sınıf çıkarları gibi kolektif duyguların örgütlenmesi adını verdiği şeye devretmiş olmalarıdır.

Edward W.Said, aydının/entelektüelin bu durumunu Reith Konferansları’ndan derlediği ‘Entelektüel/Sürgün, Marjinal, Yabancı’ isimli kitabında şu şekilde açıklar; ‘Ne koruyacak makamları ne de başında nöbet tutup güçlerine güç katacakları toprakları olan entelektüellerde bazılarını çok rahatsız eden bir şeyler vardır; kendini beğenenleri de yok değildir ama daha çok kendileriyle dalga geçerler mesela, lafı eveleyip gevelemektense dobra dobra konuşurlar. Ama şu gerçekten kaçış yoktur: kendilerini böyle gören entelektüellerin ne yüksek mevkilerde eş dostları, ne de resmi makamlarda itibarları olur. İnsan yalnız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık.

Ama tabii bütün bunları yapacak olan aydınlar, İtalyan Marksist, gazeteci, sendikacı ve siyaset felsefecisi Antotio Gramsci’nin ‘Hiçbir düşünceye memur olmayan, topluma aktif olarak katılan, aynı yerde oturup kalmayan, her zaman hareket halinde olan, sürekli eylem ve düşünce üreten, tabulara esir olmayan organik aydınlardır.

Yani yine Gramsci’nin tanımıyla ‘Bir düşünce üretip bununla ünlenen, bunun arkasına geçen ve hep bundan beslenen, iktidara ya da başkaca güç odaklarına yaslanarak bunlardan geçinen plastik aydınlar’ değildir.

 V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA – KÜBA ANAYASASI

“956’nın Kasımında Fidel de içlerinde 82 kişi Granma Gemisinden denize indi./ 956’nın Kasımında Küba kıyılarına sokulan Granma gemisinden denize inip yarı bellerine kadar suya gömülü ve silahlarını başlarının üstüne tutarak ve ansızın ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak ve sarıldınız teslim olun seslerini ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara ve şeker kamışı tarlalarına dalarak ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar Sierra dağında buluştu. / Fidel de içlerinde 82’nin 12’si sağ kalmıştı. / Fidel de içlerinde 12 kişiydiler. / 56’nın Kasımında Fidel de içlerinde 150 kişiydiler. / Aralığında 56’nın Fidel de içlerinde 500 kişiydiler./ Şubatında 57’nin Fidel de içlerinde 1000 oldular, 5000 oldular Fidel de içlerinde. / Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular,/ Yıktılar Batista’yı 959’un Ocağında ve elli binlik orduyu ve şekerkamışı milyonerlerini, yerlisini de, Yankisini de ve tütün ve kahve milyonerlerinin yerlisini de, Yankisini de / Ve kışlaları ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları ve eroin toptancılarını ve kumarhaneleri ve Birleşik Amerika Devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini / Ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını ve Küba’nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı, / Yani Birleşik Amerika Devletleri kokusu…”

Bu dizeler Nazım Hikmet’e ait. 1961 yılının Mayıs ayında Küba’ya ilk gittiğinde yazmış bunları. Şiirin ismi ‘Havana Röportajı.’ Ne alaka diyeceksiniz. Alakası şu; Türkiye’de akademik düzeyde anayasa kavramı ve kurumu üzerine çalışanlar dışında kalanlar genellikle Batı Anayasalarıyla ilgilidirler. Bunu anayasalar üzerinde çalışma yapan kurum ve kuruluşlar için de söylemek mümkündür. Türkiye’de kurumlar ve kuruluşlar düzeyinde Batı Anayasaları dışında bir başka anayasa, bu bağlamda Küba Anayasası üzerine etkinlik düzenleyen ilk kurum Ankara Barosu olarak biz olduk. Anılarımın bu bölümüne Nazım Hikmet’in ‘Havana Röportajı’ isimli şiiriyle başlamamın nedeni budur.

Nereden veya nasıl aklımıza geldi de yaptık bu etkinliği? Anlatayım. 2008 yılının Şubat ayında o tarihlerde Küba’nın Ankara Büyükelçisi olan Ernesto Gomez Abascal beni ziyarete geldi. Yanında Küba Dostluk Derneği Başkanı Jose Marti de vardı. Büyükelçi Abascal Küba Anayasası’nın Ankara Barosu avukatlarına tanıtılmasıyla ilgili olarak ortak bir etkinlik yapma önerisinde bulundu. Öneri bana da çok çekici geldi. Anayasa hukukuyla amatör düzeyde de olsa ilgilenen bir kişi olarak, Küba Anayasası hakkında benim de herhangi bir bilgim yoktu.

Etkinliğin 13 Mart 2008 tarihinde yapılmasını kararlaştırdık. Etkinliğe katılanlara Küba Dostluk Derneği tarafından Türkçeye çevrilen Küba Anayasası’nı dağıttık. Etkinlik kapsamına Küba müziğinden oluşan bir dinleti koyduk. Yine katılanlara Nazım Hikmet’in sesinden Havana Röportajı isimli şiirin fon oluşturduğu bir film izlettik. İstanbul Barosu avukatlarından Ayhan Erdoğan’ın da konuşmacı olarak katıldığı panelin açılışında aşağıdaki konuşmayı yaptım;

(…)

… biz daha ziyade Batı Anayasalarıyla ilgiliyiz, oysa dünyada sosyalist ülkeler de var.Onların içerisinde elbette en önemlilerinden bir tanesi Küba. Küba Anayasa’sını tanımak, anayasa ile ilgili tartışmaların ve yeni anayasa çalışmalarının yapıldığı ülkemizde belki bize bir başka açı kazandırabilir. Bu bir yana, hukukçu olarak, entelektüel olarak, siyasetle ilgili kişiler olarak, dünya anayasaları hakkında bilgi sahibi olmak, fikir sahibi olmak zorundayız.

Havana Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan ve bir süre avukatlık da yapan Küba’nın karizmatik lideri Fidel Castro’nun, içlerinde Ernesto Che Guevara’nın da bulunduğu 12 arkadaşıyla birlikte meşruluğunu yitirmiş, yolsuzluklara bulaşmış, baskıcı Batista yönetimini devirmek için başlattığı mücadele 1959 yılı başında başarıya ulaştı. Böylece kurulan bağımsız ve egemen sosyalist Küba İşçi Devleti, Sovyetler Birliği’nin dağılmasına, diğer bütün sosyalist ülkelerin rejim değişikliği yaparak Batı bloğuna katılmalarına, Amerika Birleşik Devletleri yönetimlerinin başarısızlıkla sonuçlanan Domuzlar Körfezi çıkarması, deniz ablukası gibi Castro rejimini devirmek için yaptığı tüm askeri, siyasi ve ekonomik baskılara rağmen günümüze kadar dimdik ayakta kaldı.

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / işin kolayına kaçmadan ama / gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil / ne de ak örtüde elmaların / ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini / sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / 1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmini yapabilir misin / çok şükür çok şükür bugünü de gördüm, ölsem de gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstat / yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin …”

Nazım Hikmet’in bu güzel dizelerinde ifade ettiği gibi Küba Devrimi, benim ve benim kuşağım için “Abidin’den yapmasını istediğimiz mutluluğun resmiydi.” Biz ve bizim gibi düşünenler için o mutluluktan geriye sadece hüzün kaldı. Oysaki mutluluğun resminin yapılmasını istediğimiz o yıllar, Marksist gelenekten gelen, bu öğretiyle yetişmiş, buna inanmış pek çok kişi gibi, benim de, tarihi engelsiz bir ilerleme olarak gördüğüm yıllardı. O yıllar, solun umutlarının daha henüz ihanete uğramadığı yıllardı. O yıllar, dünyanın biçim verilebilirliğine olan aşırı ve içten inancı yüzünden solun henüz bedel ödemediği yıllardı. O yıllar, bilimsel umutla bin yılcılığın o bilinen karışımı, dünyanın yeni baştan kurulabileceği ve insanların da temelde biçim verilebilir ve hatta mükemmelleştirilebilir oldukları inancıyla yoğrulduğumuz yıllardı.

Ama o yıllar artık geride kaldı. Dünya değişti, çok değişti. Bizler de değiştik. Kuşkusuz Küba’da değişti, değişiyor, daha da değişecek. Ama bugün için değişmeyen bir gerçek var; sol için bir teselli var; o da sosyalist bir ülke olarak Küba’nın varlığını sürdürüyor, şairin dediği gibi “Baki kalan bu kubbede hoş bir seda olarak” varlığını koruyor olmasıdır.

Belirsizlik, değişimin sonucudur. Geçmişte, özellikle Marksist gelenekte değişim, kestirebilme, öngörebilme, kesinlik ve ilerleme ile birlikte düşünülürdü. Dünyanın dönüşümü, araçlar ve amaçlar bilinebilir, öngörülebilir, kavranabilirdi. Geride bıraktığımız yirminci yüzyılın deneyimlerinin ardından, bugün hangi belli aracın hangi belli sonuca yol açacağından ya da bugünün çözümünün yarının sorunu olup olmayacağından emin olmak artık eskisi kadar pek kolay değil.

Zira Marks’ın “değişmeyen tek şey değişimdir” dediği değişim, artık düz bir çizgide ilerlemiyor, zikzaklar çiziyor, sıçramalarla bazen ileri, bazen de geri gidiyor. O halde Nietzsche’den bu yana yankılanan, tarihin sonunun geldiğine ve büyük dönüşümlerin artık geçmişte kaldıklarına inanmayı zorlayan popüler kültüre çok fazla itibar etmemek gerekir. Zira gelecekte neyin ne olacağı, nasıl olacağı pek o kadar kesin ve çok belli değil. “Socialism For A Sceptical Age/Bir Kuşku Çağı İçin Sosyalizm” isimli eserinde. R. Miliband’ın ifade ettiği üzere; “kapitalizmin tamamen dönüştüğü ve insanoğlunun ulaşabileceği en iyi ideolojiyi temsil ettiği düşüncesi, insan ırkının üzerindeki korkunç bir lekedir.”

O nedenle kapitalizm karşıtı bir tasarım olarak sosyalizmin, sadece beşeri gelişmenin piyasa bireyciliğinin ötesine geçebileceğinin hatırlatıcısı olarak hizmet ettiği için varlığını sürdürmesi kaçınılmaz olduğu gibi, bir gün geri dönmesi de pekala olasıdır.

Bu da herhalde kapitalizmin, iktisadi hayatın uluslarüstü niteliğinin artmasına, yani küreselleşmesine bağlı olarak kendini dönüştürmesinde olduğu gibi; sosyalizmin de küresel sömürü ve eşitsizliğin eleştirisine dönüştürülen bir süreçle birlikte mümkün olacaktır.

Ama bu aşamada görünen o ki, varlığını sürdürecek ve belki de geri dönecek olan sosyalizm; Sovyetler Birliği’nin bürokratik otoriteryanizmi değil, Leninizm’den, Stalinizm’den ve Marks’ın iktisadi determinizminden soyutlanarak yeniden yorumlanacak olan Marks’ın hümanist yorumu olacaktır. Marks’ın “masum okunması” durumunda, Marksizm’in özü ve içeriği böyle bir yoruma uygundur.

Günümüzden yaklaşık 200 yıl önce doğup yaşayan Alexis de Tocquevile; “Sanki yeniymiş gibi dünyayı hep büyüleyerek ve şaşırtarak ve insanoğlunun doğurganlığına değil de insanların unutkanlığına tanıklık ederek, bu kadar çok ahlak ve politika sisteminin birbiri ardına bulunması, unutulması, yeniden keşfedilmesi, kısa bir süre sonra yeniden ortaya çıkmak üzere, tekrar unutulması inanılır gibi değil.” derken esasen buna işaret ediyor.

Sözlerime, tüm insanların birbirlerine arkadaş, dost, kardeş, anne, baba gibi genel insanlık bağları ile bağlı olduğunu anlatan İngiliz metafizikçi şair John Donne’un şiiriyle son vereceğim:
“Hiç kimse bir adanın tamamı değildir; / Her insan kıtanın, esasın bir parçasıdır; / Bir kimsenin ölümü beni hüzünlendirir,/ Zira ben insanoğlunun bir üyesiyim; / Ve bu yüzden çanın kimin için çaldığını asla söyleme; / O senin için çalıyor.”

Biz yönetilenlerin, ayrı ayrı ülkelerde yaşayan insanların, dünya yurttaşlarının bu duyguları paylaşmaması mümkün mü? Elbette değil. Yeter ki Pierre Bourdieu’nun, Marks’ın meşhur bir ifadesinden hareketle dediği gibi; “öyle bir toplum hayal edin ki içinde politikacılar değil, başka etkinlikler yanında politikayla da ilgilenen insanlar olsun.”
(…)
Benden sonra kürsüye gelen Küba Büyükelçisi Abascal yaptığı konuşmayla etkinliğe zenginlik kattı. Abascal ilgi çekici konuşmasında şunları söyledi;
(…)
‘Öncelikli olarak Ankara Barosu Başkanına çok teşekkür etmek istiyorum. Bize bugün, bu imkanı sağladığı için, sizlerle bir araya gelmemizi sağladıkları için. Ve ayrıca da Küba Dostluk Derneği’ne de Küba Cumhuriyeti Anayasa’sını Türkçe olarak basımını üstlendikleri, bunu yaptıkları için çok teşekkür etmek istiyorum.

Evet ben hukukçu değilim, o yüzden çok kısaca konuşmaya çalışacağım, ama en azından ülkemin tarihini biliyorum ve Anayasa da tabii ülkenin tarihi ile çok alakalı bir konu. Bu Anayasamız da, şu an elimizde bulunan Anayasa da zaten tarihi bir sürecin ürünü olarak karşımıza çıktı. Tabii ki, mutlaka, eleştirme, kıyaslama eğiliminde bulunuyoruz ister istemez. Buradaki Anayasa metniyle Türk Anayasası metni belki karşılaştırılabilinir, yani tabii çok mantıklı bir şey bu. Ama şu uyarıda da bulunmadan geçemiyorum, tamamen farklı tarihi süreçlerden geçmiş iki ülkeyiz. Türkiye milyon yıllık tarihe sahip, çok büyük bir ülke, Küba, tarihi oldukça kısa olan bir ülke. Türkiye’nin bir imparatorluk geçmişi var, Küba’nın böyle bir deneyimi yok. Türkiye, Küba’nın 7 katı büyüklüğünde bir ülke, 73.000.000 nüfusu var Türkiye’nin, Küba’nın 11.000.000 nüfusu var. Gene Türkiye’nin 81 ili var, Küba’nınsa 14 eyaleti var.

Tabii ülkemin siyaseti de bu tarihi nedenlerle belirlendi diyebilirim. Küçük bir ada ülkesi olmamız ve Amerika Birleşik Devletleri kıyılarının çok yakınında bulunmamız da tarihimizde çok önemli bir yer tutuyor. Küba ulusu olarak kendi kimliğimizi bulmamız 19. Yüzyılın ortalarına dayanmaktadır. O dönemlerde İspanya’nın bir sömürgesiydik. Kübalıların İspanyollara karşı verdikleri bağımsızlık mücadeleleri de 1868 yılında başladı. Küba, tüm Amerika Kıtası genelinde İspanya’nın sömürgesinden kurtulan en son ülke oldu. Kıtanın genelindeki bütün ülkeler 18. Yüzyılın sonları ve 19. Yüzyılın başları itibariyle yavaş yavaş bağımsızlıklarını kazanmaya başladılar. En son Küba kaldı ve İspanya’dan bağımsızlığımızı almak için vermiş olduğumuz ulusal bağımsızlık savaşımız 1868 yılında başladı, 1898 yılında son buldu. Ve 19. yüzyılın başları itibarıyla da Amerika Birleşik Devletleri Küba’yı ele geçirme niyetinden ve kendi topraklarına dahil etme planından bahsetmeye başladı. Bu kesinlikle Küba’nın bir propagandası değildir, bunu Amerikan tarih kitaplarında da bulabilirsiniz, hatta bu fikir Amerikalı Başkan Jefferson’ın beyanları içerisinde de yer almaktadır. Yani 30 yıl boyunca Kübalılar, İspanyollara karşı bağımsızlıklarını kazanmak için savaştılar, daha sonra da Amerikalılara karşı bu bağımsızlık mücadelesini vermeye başladılar.

İspanyollara karşı verilen bağımsızlık savaşı süresi içerisinde dört kez anayasa değişikliği yapıldı, dört ayrı anayasa onaylandı. O dönem tarihi öneme haiz bir dönem. Çünkü bir ulusal bağımsızlık savaşı verilmekteydi. Bu ilk Anayasamızda, köleliği kaldırdık ve herkese özgürlük hakkı tanındık. Çünkü o dönemde hâlâ kölelik sistemi devam ettiriliyordu. Ve 1898 yılında Küba artık tam İspanyolları yenmek ve bağımsızlığına kavuşmak üzereyken Amerika Birleşik Devletleri’nin bir askeri müdahalesi oldu. Ve bu Amerikan işgalinin, askeri işgalin altında 1901 yılında bir anayasa kabul edildi. Bu Amerikan işgali ile onaylanan bir anayasaydı. Kübalılar 30 yıl boyunca ulusal bağımsızlıkları için çabaladıkları ve savaştıkları için Amerika Birleşik Devletleri’nin bu arzusunda inat etmesi pek
anlamlı olmadı. Ve geri çekilmek içinde bazı şartlar koştular.

Bu şartlardan bir tanesi de bir anayasa kanununu ve bu kanunun da mutlaka Anayasaya dahil edilmesi ve bunun geçerli olmasıydı. Ve bu 1901 Anayasaya giren metinde “Plat Kanunu” olarak bilinmekte ve bu kanun içerisinde de Amerikalılara ihtiyaç gördükleri taktirde Küba’ya müdahalede bulunabilme hakkı tanınmaktadır ve ayrıca aynı kanun çerçevesinde Amerikalılara askeri üst kurmaları için gerekli toprak teminin sağlanması öngörülmekteydi.

Ne yazık ki, tüm dünyanın tanıdığı o meşhur “Guantanamo Üssünün” hikayesi de bu zamana dayanmaktadır ve Amerikalılar hâlâ Guantanamo Üssünü illegal bir şekilde işgal etmektedirler. Kübalıların rızasını almaksızın ve Anayasasına karşı gelerek yapıyorlar bunu. Ne yazık ki, burası bir askeri üsten ziyade bir işkence merkezi ve toplama kampına dönüştürülmüştür. 1930 ve 1933 yıllarında Küba’da bazı ulusal ayaklanmalar oldu hükümete ve Amerika’nın Adadaki mevcudiyetine karşı. Amerikalı birlikler belki Küba’dan ayrılmışlardı ama Guantanamo Askeri Üssünde bazı birliklerini hâlâ orada muhafaza etmekteydiler ve onun dışında da Küba’nın hemen hemen tüm ekonomisi Amerikalıların elindeydi hatta Amerikan Büyükelçisi de kimin başkan seçileceğine dair bütün konularda söz sahibiydi. 1930’lu yıllarda meydana gelen bu ulusal ayaklanma 1930 Devrimi olarak tanımlanmaktadır.

Bu ayaklanmayla da “Plat Kanunu” Anayasamızdan çıkartılabilmiştir. Ve 1940 yılında daha çok gelişmiş ve sosyal karakterde bir anayasanın onaylanmasını mümkün kılmıştır. Aslında 19. yüzyılda Küba’da verilen devrimci mücadele ile arasında gerçekten çok ciddi, çok sıkı bir bağlantı vardır ve o dönemden gelen çok bağımsızlıkçı, güçlü bir fikirler, düşünceler baskındı ve bunlar içerisinde de fikirleri en hâkim olanlardan bir tanesi de Jose Marti’ydi. Ve tüm bu süreçlerden geçerken de bütün güçlerin birleştirilmesi ve gerçek bağımsızlığa ulaşılması için böylece tecrübelerimiz de birikerek geldi.

1950’li yıllara kadar sürdü ve 1950’li yıllar itibariyle de Fidel Castro’nun önderliğinde ilerleyen bir ulusal ayaklanmaya kadar sürdü. Ve tamamen yolsuz siyasetçileri ve siyasi ve Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlılığı tamamen ortadan kaldırdılar. Yani bizim devrimimiz gerçekten, çok derin bir devrim oldu. Çünkü sistem tamamen değiştirildi. Ve o dönem itibariyle de üzerinde çalışılan Anayasa da 1940 Anayasası temel olarak ele alındı ama ona farklı kanunlar eklenerek bazı değişiklikler yapıldı. Ve 1976 yılına kadar o Anayasa muhafaza edildi, 1976 yılı itibariyle Anayasamız tamamıyla değişti, farklı unsurlar eklendi ve 1976 Anayasası şeklini aldı.

Metin olarak baktığımız zaman da şu anda elimde tuttuğum kitabın içerisinde yer alan metinle hemen hemen aynı. 1976 yılında kabul edilen Anayasa metni daha sonra birkaç değiştirmeye maruz kaldı ama tamamen halka, iktidarın halkın elinde olduğu bir değişikliğe vesile olan bu Anayasa verildi ve ülkemizde de bir halk iktidarını tesis olmasına da getirdi.

Anayasamız sosyalist bir sisteme dayanır. Anayasamız tamamen bu ihtiyaçlara cevap veren bir anayasadır.’

(…)

Küba Büyükelçisi Abaskal’ın da işaret ettiği gibi Küba Anayasası sosyalist ilkelere dayanan bir anayasadır. Bu yönüyle özeldir, anayasa tarihi ve hukuku yönünden de önemlidir.

Küba halkının yüzde 97.7’sinin oyuyla kabul edilen Küba Anayasası’nın Birinci Maddesi; ‘Küba bağımsız egemen bir sosyalist işçi devlettir; siyasi özgürlük, sosyal adalet, bireysel ve kolektif refah ve insani dayanışma adına herkesin katılımı ile ve herkesin iyiliği için örgütlenen birleşmiş ve demokratik bir cumhuriyet olarak kurulmuştur’ hükmünü içerir.

137 maddeden oluşan Küba Anayasası’nın ikinci maddesine göre ‘Küba devletinin ismi Küba Cumhuriyetidir. Resmi dili İspanyolcadır ve başkenti Havana’dır.’ Küba Anayasası’nın ‘Devlet din özgürlüğünü tanır, saygı gösterir ve güvence altına alır. Küba Cumhuriyeti’nde dini kurumlar devletten ayrılır. Farklı inançlar ve dinler aynı saygıyı görürler’ diyen 8.maddesi hükmüne göre Küba Cumhuriyeti laik bir devlettir. Marksizm-Leninizm ve Marti’nin fikirlerinin takipçisi ve Küba ulusunun örgütlü öncüsü olan Küba Komünist Partisi, toplumun ve devletin en yüksek liderliğini temsil eder. Parti, sosyalizmin inşası ve komünist topluma doğru ilerleme hedeflerine yönelik ortak girişimleri örgütler ve yönlendirir. Halk iktidarı Ulusal Meclisi devlet iktidarının en üst organıdır ve tüm halkın egemen iradesini temsil ve ifade eder. Anayasa temel hakları kabul etmekle birlikte bunların teminatı konusunda oldukça esnek bir düzenlemeyi içerir. Mahkemeler, tüm diğer sistemlerden işlevsel olarak bağımsız şekilde kurulmuş olan bir kamu kurumları sistemi oluşturur ve yalnızca Halk iktidarı Ulusal Meclisi ile Devlet Konseyi’ne tabidirler. Yüksek Halk Mahkemesi, en önemli yargı makamıdır ve kararları nihaidir. Bu ve anayasada yer alan diğer düzenlemelere göre yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı hususu oldukça sorunludur.

Vedat Ahsen Coşar

SİYASET YAPMAK!

İstanbul doğumlu, Yunan asıllı, 1940’lı yıllardan bu yana Fransa’nın en önemli entelektüel figürlerinden olan Cornelius Castoriadis, takip edebildiğim kadarıyla daha henüz Türkçeye çevrilmemiş olan ‘Democracy as Procedure and Democracy as Regime / Usul Olarak Demokrasi – Rejim Olarak Demokrasi’ isimli kitabında, siyasete farklı bir tanım getirir ve şöyle yazar; ‘Siyaset, kurumları ve – açık ve net bir biçimde sürdürülen kolektif faaliyete bağlı toplumsal kurumların olabildiğince kendi kendini kurduğu bir rejim olarak – demokrasiyi yenileyip onarmayla ilgili açık ve net faaliyettir. Bu kendi kendini kurma işi, durmayan bir harekettir ve “mükemmel bir toplumu” değil, mümkün olduğunca özgür ve adil bir toplumu gerçekleştirmeyi hedefler. Bu, benim özerk toplum projesi adını verdiğim ve başarılı olmak için demokratik bir toplum kurmak zorunda olan bir harekettir.

Demos halk, demokrasi de halkın yönetimi anlamına gelmekle, özünde kendi kendini kurma işi ve özerk bir toplum projesi olan demokratik bir toplumu oluşturacak hareketin öznesi de halktır, yurttaştır, insandır. Yani insan, tam da Aristoteles’in tanımladığı gibi ‘siyasi hayvan’dır. Bu tanımdaki siyasi sözcüğünü ortadan kaldırdığımızda geriye sadece hayvan kalır.

Hayvan olmadığımız için, insan olduğumuz için, insanlarla birlikte toplum halinde yaşamak ihtiyacı içerisinde olduğumuz için siyasete ihtiyacımız vardır. Çağdaş Fransız felsefeci Andre Comte-Sponville’in ‘Felsefeyi Takdimimdir‘ isimli kitabında işaret ettiği gibi; ‘Meydanı ırkçılara, faşistlere, darbecilere, demagoglara bırakmamak; kendilerini bir başına bizim adımıza karar almakla yetkili gören siyasetçilere/bürokratlara bu olanağı vermemek; kendilerine benzeyen bir toplumu bize kabul ettirmeye çalışan siyasetçilere/teknokratlara veya kariyer meraklılarına izin vermemek; bizi kendi anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışan toplum mühendislerine bu fırsatı tanımamak için ve en sonunda yolunda gitmeyen şeylerden şikayet etmek hakkımızı yitirmemek için siyasete ihtiyacımız vardır. Zenginliğe olduğu kadar, adalete, özgürlüğe, güvenliğe, barışa, kardeşliğe, projelere, ideallere de ihtiyacımız vardır. Bunun için siyasetle ilgilenmek zorundayız. Bizler ne aziziz, ne de yalnızca tüketiciyiz. Yurttaşız, yurttaş kalabilmek için siyasete ihtiyacımız var. Tarih ne alın yazısıdır, ne de yalnızca bizi oluşturan bir şeydir. Tarih, hep birlikte yaptığımız bir şeydir ve bu da siyasetin ta kendisidir.

Atinalı devlet adamı Perikles ‘Yönetimle/siyasetle ilgileniniz’ diyor ve şöyle devam ediyor; ‘Bir politikayı ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz ona yargılayacak yetenekteyiz.’ O yetenekteyiz, zira yurttaşız. Yurttaş olduğumuz için bu hakka, yani siyasetle ilgilenme hakkına sahibiz.

Perikles sadece bunları söylemiyor, ünlü ‘Cenaze Söylevi’nde hem bize, hem de bizi yönetme mevkiinde olanlara şunları öğütlüyor; ‘İdare şeklimizin adı demokratiadır. Bu ad ona bir kaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. Yasalarımız kişisel işlerde herkese aynı hakkı veriyor; devlet işlerinde herkesin alabileceği yer şu veya bu soydan oluşuna değil, gösterdiği yüksek yetenekle kazandığı üne göredir. Yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına da fakirliği, alçak bir sınıftan oluşu engel değildir. Devlet işlerinde çok serbest düşünüyoruz. Bu serbest düşünüşü günlük uğraşlarımızda da gösteriyor, birbirimizi tenkit için gözetlemiyoruz. Birisi bir kere gönlünün dilediği gibi işlemişse ona kızmadığımız gibi başkalarını cezalandırmayan, fakat can sıkan somurtkan bir yüz de takınmıyoruz. Özel yaşayışımızda hepimiz dilediğimizi işlediğimiz halde bütün yurttaşları ilgilendiren işlerde kötü bir şey yapmak korkusuyla çok sıkı davranıyor, baştakilerin, yasaların, bilhassa haksızlığa uğrayanları korumak için konulmuş olan, yazılı olmadıkları halde onları ayakları altına alanlara herkesin pek doğru ve yerinde bulduğu kötü bir ad kazandıran yasaların buyruklarından dışarı çıkmaktan çok çekiniyoruz…

Tarih ders almak için vardır. ‘Siyaseti sadece kendi tekellerinde görenlere‘ arz olunur.
V.Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA – DENİZ GEZMİŞ VE ARKADAŞLARININ AVUKATI HALİT ÇELENK

Usta ozanımız Can Yücel’in; ‘En uzun koşuysa elbet / Türkiye’de de devrim / O, onun en güzel yüz metresini koştu / En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak … / En hızlısıydı hepimizin, / En önce göğüsledi ipi … / Acıyorsam sana anam avradım olsun, / Ama aşk olsun sana çocuk, / Aşk olsun!’ diyerek şiirleştirdiği Deniz Gezmiş ile arkadaşları Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmelerinden bugüne 42 yıl geçti. Sevenlerinin unutmadığı, kamu vicdanının hergün sızladığı, idam kararı verenlerin ve bunu onaylayanların altında ezildikleri 42 uzun yıl.

Bu üç yiğit adamın, bir de yiğit avukatı vardı. Halit Çelenk.

‘İyi günlerimde çok eller uzanır ellerime, / Resmimi, suratımı başköşeye asarlar… / Fakat demir kapıların her kapanışında üzerime, / Ardında taş duvarların her kaldığım zaman, / Ne arayan beni, ne soran… / Eeeehh, daha iyi be, bunun böyle olduğu… / Minnetim ve borçluluğum yalnız sana kalsın. / İyi günlerimde benim unuttuğum insan eli / Nasılsın?’

Bu dizeler Nazım Hikmet’e ait. Avukatı İrfan Emin için yazmış. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, eğer avukatları Halit Çelenk için bir şiir yazsalardı, eminim böyle yazarlardı. Zira diğer başka pek çok avukat gibi Halit Çelenk de, iyi günlerinde pek çok vekil edenin unuttuğu bir insan elidir.

Rahmetli Halit Çelenk için bu yazıyı yazmamın, onu anmamın nedeni de budur. Onun pek çok sanığa, Deniz Gezmiş ve arkadaşları gibi haksızlığa uğramış pek çok insana uzattığı insan elinin, avukat elinin sahibi olmasıdır.

Ben Ankara Barosu Başkanı idim. Prof. Dr. Rona Aybay aradı bir gün. Sanırım 2007 yılının Mart ayıydı. Baromuz üyesi, ağabeyimiz, meslek ustamız rahmetli Halit Çelenk ile ilgili bir kitap hazırladıklarını, bunun tanıtımını yapacaklarını, bu münasebetle düzenlenecek etkinliği Ankara Barosu ile birlikte yapmak istediklerini, bunu birlikte yapıp yapamayacağımızı sordu.

Ben de kendisine, bunu görev sayacağımızı ve büyük bir zevkle yapacağımızı söyledim. O tarihlerde sağ olan rahmetli Halit Çelenk’in ve sevenlerinin katıldığı etkinliği 05 Nisan 2007 tarihinde, yani Avukatlar Günü’nde yaptık. Rahmetli Halit Çelenk çok mutlu oldu, çok duygulandı.

Toplantının açılışında ben de aşağıdaki konuşmamla etkinliğe katkı yaptım;

(…)

‘İnsanların ve toplumların yaşamlarında zor zamanlar vardır.

Hukuki olmaktan daha çok siyasal bir durumu ifade eden zor zamanlar; devletin gerçek veya hayali bir düşmana karşı teyakkuza geçtiği, bu düşmanla baş edebilmek için temel hak ve özgürlükleri kısıtladığı, hukukun sağladığı güvenceleri yok saydığı, bütün bunları yapabilmek için sivil veya resmi, legal veya illegal kişileri ve yöntemleri kullandığı ve hatta yargı organlarıyla ittifak ve işbirliği yaptığı zamanlardır.

Korkunun egemen olduğu böyle zamanlarda, sadece devletin karar alma mekanizmaları değil, toplumun hemen her kesimi korkunun ve onun arkasındaki tehdidin esiri haline gelir ve siner. Bu suretle her türlü baskıcı politikanın uygulanması, özgürlüklerin kısıtlanması ve hatta ihlal edilmesi hem kolaylaştırılır, hem de haklılaştırılmaya çalışılır.

Böylece seferber edilen korku ve buna bağlı olarak yaratılan baskı ile toplumun sağduyusu köreltilir, insanların iradeleri saptırılır, düşüncenin özgür biçimde ifade edilmesi engellenir, başkaca hak ve özgürlükler çiğnenir.

Kişilerin, kişiliklerin gerçek yüzüyle tanınmasına olanak veren böylesi zor zamanlarda, pek çok mesleğin icra edilmesi zorlaşır. Bu mesleklerin başında ise avukatlık mesleği gelir.

Yapısı ve işlevi itibariyle esasen siyasal iktidarlarla, statükoyla sorunu olan avukatlık mesleğinin; hukukun çiğnendiği, temel hak ve özgürlüklerin yok sayıldığı böyle zamanlarda ve özellikle siyasal davalar bağlamında yapılması yürek ister, inanç ister, doğruluk ve dürüstlük ister, hukuki, mesleki, siyasi duruş ve bilinç ister.

Kendilerine, mesleğimiz adına, hukuk adına, yargı adına şükran ve saygılarımızı sunmak için bir araya toplandığımız Sayın Çelenk, kolay zamanların değil, zor zamanların insanıdır, aydınıdır, avukatıdır.

Öyle olduğu için 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin, demokrasiyi, hukuku, siyaset kurumunu, aydınları, silindir gibi ezip geçtiği Türkiye’nin zor zamanlarında Sayın Çelenk; hukuk devletini savunmuş, hak ve özgürlükleri savunmuş, demokrasiyi savunmuş, hak arayan, hakları ihlal edilmiş olan insanları savunmuştur.

Sadece insan olarak, aydın olarak, yurttaş olarak değil, hukukçu ve avukat olarak da mesleğimizin yüz akı olan Sayın Çelenk, bütün bu nedenlerle biz avukatlar için, üyesi olduğu Ankara Barosu için değerlidir, her türlü saygıya ve övgüye değerdir.

Hepimiz için, ama özellikle gelecek kuşaklar için örnek bir aydın, örnek bir yurtsever, örnek bir avukat olan Sayın Çelenk’e şahsım adına, avukatlık mesleği adına, kendilerinin de üyesi olduğu Ankara Barosu adına şükranlarımı ve saygılarımı sunuyorum.

İyi ki Halit Çelenk var. Halit Çelenk’ler hep var olsunlar. Zira onlara her zaman ihtiyacımız var.’

(…)

Vedat Ahsen Coşar

SAHİLER DÜŞ DÜŞLER SAHİ! YA SAHİ OLMAYANLAR?

Tarih 12-13 Kasım 2011. Yirmi Dördüncü Baro Başkanları toplantısındayız. Toplantının gündemi ‘Yeni Avukatlık Kanunu Üzerine Çalışma’.

Dönemin Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak, Avukatlık Kanunu üzerinde yürütülen çalışmalarda göz önüne alınmak üzere; ‘Yabancı Avukatlık Şirketleri’, ‘Avukatlık Ortaklıkları’, ‘Avukatların Şube Açmaları’, ‘Avukatlık Sınavı’, ‘Avukatlık Stajı’, ‘Avukatlık Mesleğine Kabul Koşulları’, ‘Avukat Yardımcılığı’, ‘Avukatlık Ücreti ve Ücret Sözleşmeleri’, ‘Disiplin Hükümleri’, ‘Hukuk Öğretimi ve Eğitimi’ gibi konuları Baro Başkanları nezdinde tartışmaya açtık.

Toplantı süresince tartışmaya açtığımız bu konular üzerinde, Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak hiçbir görüş bildirmedik ve dinlemede kaldık. Yani toplantıya katılan Baro Başkanları konuştu, yönetim olarak biz sadece dinledik ve not aldık.

Hal böyle iken, o tarihlerde Ankara Barosu Başkanı olan Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ile Ankara Barosu’nun tüm organlarında görev yapan meslektaşlarımız tarafından imzalanarak kamuoyuna açıklanan ‘Mesleğimizin Geleceği Adına, Türkiye Barolar Birliği’ne, Türkiye’deki Bütün Barolara ve Meslektaşlarımıza Açık Çağrı’ başlıklı 23 Kasım 2011 tarihli manifestoya muhatap olduk.

İlgi duyanların Ankara Barosu İnternet Sitesi’nden ulaşabilecekleri bu manifestoda; Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak bizim, yabancı avukatlık şirketlerinin önünü açmaya çalıştığımız, bu şirketlere ve diğer avukatlık ortaklıklarına şube açma olanağı sağlayacağımız, Baroların ve Türkiye Barolar Birliği organlarının belirlenmesinde nispi temsil sistemini getireceğimiz, 65 yaşını aşanlara avukatlık yasağı koyacağımız gibi iddialara yer veriliyor ve buna karşı çıkılması konusunda çağrıda bulunuluyordu.

Bu çağrı tam da Talleyrand’ın, ‘çok kez kuruntuya dayanan bir hadiseye –vardır- diye vücut veririz’ dediği gibi bir şeydi. Yani birilerinin kuruntuları, yani olmayan şeyler, o manifestoda ‘vardır’ diye sunuluyordu.

Madem ki siz ‘yabancı avukatlık şirketleri’, ‘avukatların şube açmaları’ gibi konuları tartışmaya açtınız, o halde üzerinde çalıştığınız Avukatlık Kanunu ile bunları getireceksiniz önyargısıyla hazırlanan ve bir ‘saik sorgulaması şaheseri’ olan bu manifestoyu, o toplantıda Prof. Dr. Metin Feyzioğlu ile birlikte olan, toplantıyı izleyen, Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak bu konularda bizim hiçbir görüş bildirmediğimize tanıklık eden, Ankara Barosu’nun o tarihteki bir kısım yönetim kurulu üyeleri de imzalamıştı.

O toplantıda kimin ne konuştuğunu, yönetim olarak bizim konuşup konuşmadığımızı sormadan, sorgulamadan, önlerine konulan metni imzalayanlar arasında, ne yazık ki, Ankara Barosu’nda daha önce başkanlık yapmış olanlar, yaşını başını almış avukatlar da vardı.

12-13 Kasım 2011 tarihli Baro Başkanları Toplantısı’nda Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak biz konuşmamıştık, ama konuşanlar vardı. Mesela o tarihlerde Ankara Barosu, şimdilerde ise Türkiye Barolar Birliği Başkanı olan Prof. Dr. Metin Feyzioğlu şunları söylemişti; ‘…Baro seçimlerinde nispi temsil modelinin uygulanıp uygulanmayacağı; burada daha demokratik olalım veya demokrasi getirelim giysisi altında, ciddi bir karmaşa vardır. Baro yönetim kurulları, olsa olsa bir parlamenter sistemde hükümetle kıyaslanabilir. Hükümetlerin nispi temsil modeliyle oluştuğunu duymadım, koalisyonlar olabilir, ama hükümetler nispi temsil modeliyle oluşmaz. Delegelerle ilgili olabilir mi diye gelin tartışalım; siyasi parti yapılarının bulunmadığı, siyasi parti disiplinlerinin olmadığı ve kişilerin ancak o siyasi parti disiplini içerisinde görüşlerini ifade etmek zorunda olmadığı bir yapıda, nispi temsil anlamsızdır. Meslek birliklerinin, hele hele meslek birliklerinin çok ötesinde etkili ve güçlü olması gereken baroların yok edilmesi anlamına gelir. Bu çok ciddi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Demokrasiyle ilgisi yoktur, demokrasi adı altında baroların ele geçirilmesi projesidir …’

Tarih 01 Aralık 2012. Yirmi Altıncı Baro Başkanları Toplantısındayız. Şimdi toplantı tutanaklarından Sayın Feyzioğlu’nun o toplantıda söylediklerini okuyoruz; ‘… örneğin Yozgat Barosu önceki başkanının “temsilde adalet sağlıyorum” diye, temsilde en adaletsiz çözüm olan nispi temsil ve delege sayılarının azaltılması gibi bugünün aciliyeti de olmayan, gündemi de olmayan, ama meclis kapanmadan yarım saat önce meclise verilmiş teklifin de bir gece yarısı girmesi teşebbüsüne karşı tedbir alacak mısınız? Girdiği takdirde tavrınız ne olacak? Etkin mi olacaksınız, edilgen mi olacaksınız? Sorum budur. Bu soruya göre tavrımızı belirleme ihtiyacı içindeyim …’

Şimdi burada zamanı biraz ileriye alalım ve günümüze gelelim. Adalet Bakanlığı’nca oluşturulan ve içinde Türkiye Barolar Birliği temsilcisi Av. Güneş Gürseler’in de bulunduğu komisyon tarafından hazırlanarak Nisan/2014 ayında kamuoyuna açıklanan ‘Yeni Avukatlık Yasası Taslağı’nın 188. maddesiyle ‘çarşaf liste’ ve dolayısıyla ‘nispi temsil’ sistemi getirilmiştir.

Yine aynı taslağın 167. maddesi ve bu maddenin alternatiflerinde, 1136 sayılı Avukatlık Yasası’nda düzenlenen Türkiye Barolar Birliği’nin delege yapısında değişikliğe gidilmiş, bu bağlamda İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük baroların delege sayıları önemli ölçüde azaltılmıştır.

Türkiye Barolar Birliği yönetimi tarafından, ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı Üzerinde Öncekilere Ek Düşüncelerimiz’ adıyla yayımlanan metne bakıyoruz, (önceki düşünceler açıklanmamış olduğundan bunların ne olduğunu bilmiyoruz) bu metinde ‘çarşaf listeye’ ve ‘nispi temsile’ yönelik herhangi bir itirazın mevcut olmadığını görüyoruz.

Sadece bunu değil, ‘dostlarım’, ‘yurttaşlarım’ diyerek attığı tweetler ile Konya’daki trafik kazasından, bilmem neredeki bebeğin ölümüne kadar hemen her konuda çok etkin olan, bizi ise çok edilgen bulan, bir zamanlar ‘dik baro istiyorum’ diye ortalıklarda dolaşan Prof. Dr. Sayın Feyzioğlu’nu da bu konuda çok edilgen görüyoruz. Neden acaba? Şimdi sorma sırası bizde: nispi temsil ve delege sisteminin azaltılması, öyle gece yarısı verilen bir teklifle falan değil, gündemdeki taslakla birlikte geliyor. Bu durumda siz ‘etkin mi olacaksınız, edilgen mi olacaksınız?’ Sorum ve sorun budur.

Türkiye Barolar Birliği yönetiminin taslakta yer alan ‘nispi temsil’ ve ‘çarşaf liste’ düzenlemelerine yönelik herhangi bir itirazı yok. Peki! Az yukarıda içeriğine değindiğim 23 Kasım 2011 tarihli manifestoda imzaları olan, o tarihte Ankara Barosu Başkan Yardımcısı, şimdi Ankara Barosu Başkanı Av.Sema Aksoy’un, hem o tarihte, hem de halen Ankara Barosu yönetim kurulu üyelerinin, delegelerinin bir tepkisi, bir itirazı var mı? Hayır! Hepsi kış uykusunda! Hepsi ‘dün dündür, bugün bugündür’ anlayışında!

Yine geriye dönelim ve 12-13 Kasım 2011 tarihlerinde yapılan Baro Başkanları toplantısında konuşan, o zamanın Ankara Barosu Başkanı, şimdi ise Türkiye Barolar Birliği Başkanı olan Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun söylediklerini okumaya devam edelim; ‘… Bugün Türkiye’de, özellikle İstanbul kaynaklı, sermaye İstanbul’da olduğu için, yabancı avukatlık ortaklıkları hegemonyası oluşmaya başlamıştır. Bununla top yekun mücadele etmek zorundayız. Yabancı avukatlık ortaklıklarının daha da genişletilmesi, önlerinin açılması, Türk avukatlarının işsiz kalması ve köleleştirilmesi, sömürgeleştirilmesi, emperyalist güçlerin emrine verilmesi anlamına gelir ve bu da hiç kuşkusuz şube konusunu birlikte getirir. İrtibat bürosu şube demektir, şubelerle bütün Türkiye’ye 1813’te kurulan Tokyo, Toronto, New York, Londra, İstanbul ve artık Samsun, Ordu ve artık Antalya diye altında isimlerini yazacak olan şirketler girmeye başlar. O şirketlerin, şöyle düşünün; Rize’ye girdiğinde iş yapabileceğinizi düşünebiliyor musunuz? Trabzon’a girdiğinde Londra, Toronto bilmem ne şirketinin iş yapabileceğinizi düşünüyor musunuz? Olsa olsa size icra işlerinden kalanları verirler ve üstünden de paralarını alırlar. Bu avukatların açlığa mahkum edilmesidir…’

Tarih 14-15 Nisan 2012. Yirmi Beşinci Baro Başkanları Toplantısındayız. Sayın Feyzioğlu o gün şöyle diyor; ‘… 44/e yabancı avukatlık ortaklıklarının varlığı, çok suistimal edilen ortaklıklardır, kaldırılmasında büyük fayda vardır …’

Tekrar bugüne dönelim. Adalet Bakanlığı ve Türkiye Barolar Birliği tarafından birlikte hazırlanan ve Nisan/2014 ayında kamuoyuna açıklanan Yeni Avukatlık Yasası Taslağı’nın 62. maddesiyle, halen yürürlükte olan 1136 sayılı Avukatlık Yasası’nda mevcut yabancı avukatlık şirketleri olduğu gibi muhafaza ediliyor. Aynı madde ile yeni bir avukatlık modeli olarak anonim ve limitet şirket kurulması öngörülüyor ve 66. maddeyle de bu şirketlere şube açma olanağı sağlanıyor.

Türkiye Barolar Birliği yönetimi tarafından, ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı Üzerinde Öncekilere Ek Düşüncelerimiz’ adıyla yayımlanan metne bakıyoruz, (önceki düşünceler açıklanmamış olduğundan bunların ne olduğunu bilmiyoruz) bu metinde ‘yabancı avukatlık şirketlerine’ ve ‘avukatlık şirketlerinin şube açmalarına’ yönelik herhangi bir itiraz olmadığını görüyoruz.

23 Kasım 2011 tarihli manifestoyu imzalayanlardan bir ses, bir tepki, bir itiraz var mı? Yok. ‘Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar: Nerdesin?’ diyor hani şair. Ben de ‘neredesiniz’ diyorum. Ama bir ses duyamıyorum. Demek ki yoklar! ‘Haberin var mı taş duvar? / Demir kapı, kör pencere, / Yastığım, ranzam, zincirim…’ diyor ya şair. Ben de ‘haberiniz var mı’ diyorum. Ses yok. Demek ki daha henüz haberleri olmamış.

Tarih 14-15 Nisan 2012. Yirmi Beşinci Baro Başkanları Toplantısındayız. Toplantının gündemini Türkiye Barolar Birliği tarafından hazırlanan ve tartışmaya açılan Avukatlık Kanunu taslağı oluşturuyor. Bu taslakta, Staj Akademisi kurulması, avukatlığa giriş sınavının bu akademi tarafından yapılması, staja kota getirilmesi, ceza soruşturma ve kovuşturma yetkilerinin Adalet Bakanlığı’ndan alınarak Türkiye Barolar Birliği’ne verilmesi öngörülüyor.

Sayın Feyzioğlu, o toplantıda bunlara karşı çıkıyor ve şöyle diyor; ‘… staja kabul sınavı ve avukatlık sınavı getirilmesi kuşkusuz son derece olumlu. Bu zaten mesleğin acil ihtiyacıdır… Türkiye Barolar Birliği genel kurulu avukatlık sınavı için, avukatlığa kabul sınavı için bir büyük heyet kurabilir, o büyük heyet Türkiye’nin her yerinde klasik usulde avukatlık sınavı yapabilir. Aksi takdirde mevcut TBB önerisi, stajı kendine almakla yetinmemekte, yazılı sınavı da kendim yaparım diyerek ki, o akademinin nasıl oluşacağı, kimin yönetiminde oluşacağı da belli değildir. Sonuç itibariyle TBB Başkanını ve yönetim kurulunun elinde oluşacaktır. Stajı da ben yaparım demek suretiyle, avukatlığa kabulü de tek ele bağlamaktadır ve yönetime bağlamaktadır. Bunda büyük sakınca olduğunu bir kez daha ifade ediyorum …Staja kota getirilmesi öngörülüyor. Anlamadım gerekçesi olmadığı için, kusura bakmayın. Yazanlar anlatırsa mutlu olurum. Stajı barolardan adlınız … merkezi sistem getirdiniz, barolara stajda sadece iki yükümlülük yüklediniz … Dolayısıyla staja kota getirilmesinin mantığı ne?… Ceza soruşturma ve kovuşturmalarının Bakanlık elinden alınması gereklidir, ama Bakanlık elinden alıp … Türkiye Barolar Birliği yönetim kuruluna verelim derseniz … bu Türkiye Barolar Birliği yönetim kuruluna biat ettirilmesi anlamına gelir… Sıraladığım sebeplerle Barolar Birliği Adalet Bakanlığı’nın yerine mutlak vasi olarak kendini getirme projesini yürürlüğe koymak istemektedir. ’

Gelelim bugüne. Türkiye Barolar Birliği ile Adalet Bakanlığı tarafından ortaklaşa hazırlanan ve Nisan/2014’de kamuoyuna açıklanan ‘Yeni Avukatlık Yasası Taslağı’nın 13. maddesiyle getirilen avukatlık sınavını yapma yetkisi Türkiye Barolar Birliği’ne değil, Adalet Bakanlığı’na verilmektedir. Aynı şekilde ceza soruşturma ve kovuşturmaları için izin verme yetkileri de Adalet Bakanlığı’na aittir.

Türkiye Barolar Birliği yönetimi tarafından, ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı Üzerinde Öncekilere Ek Düşüncelerimiz’ adıyla yayımlanan metne bakıyoruz, (önceki düşünceler açıklanmamış olduğundan bunların ne olduğunu bilmiyoruz) bu metinde utangaç bir ifadeyle bunlara karşı çıkıldığını, sınavla ilgili olarak deyim yerinde ise teslimiyet içinde ‘hiç olmazsa birlikte yapalım’ denildiğini görüyoruz.

Yine bu metinde, herhalde sureti haktan görünmek için olsa gerek, soruşturma ve kovuşturma izin yetkisinin Adalet Bakanlığı’na değil, Türkiye Barolar Birliği’ne verilmesi gerektiğinin itiraz olarak ileri sürüldüğünü okuyoruz.

Yani dün Türkiye Barolar Birliği’ne ‘biat edemeyiz, Bakanlığın vesayeti yerine Türkiye Barolar Birliği’nin vesayetini kabul edemeyiz’ diyen Sayın Feyzioğlu, bugün
Türkiye Barolar Birliği’nin vesayetini önermekte, ama çaresizlik içinde Bakanlığın vesayetini kabul etmektedir. Ne yaman bir çelişki deyip geçiyoruz.

Türkiye Barolar Birliği ile Adalet Bakanlığı tarafından ortaklaşa hazırlanan ve Nisan/2014’de kamuoyuna açıklanan ‘Yeni Avukatlık Yasası Taslağı’nda, stajyer sayısının sınırlanmasıyla ilgili herhangi bir düzenleme yer almamakta, Türkiye Barolar Birliği’nin bugünkü yönetimi ise ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı Üzerinde Öncekilere Ek Düşüncelerimiz’ adıyla yayımladığı metinde ‘… Staj başvurularında sayı sınırlamasının olmaması stajyerlerin gereği gibi eğitim almasına engel oluşturmaktadır’ gerekçesiyle buna itiraz etmektedir.

Yani 14-15 Nisan 2012 tarihli Baro Başkanları toplantısında, stajyer sayısının sınırlandırılması yönündeki düzenlemeye karşı çıkan Sayın Feyzioğlu, bugün stajyer sayısını sınırlandırmayan Adalet Bakanlığı tasarısına karşı çıkmaktadır. Ne diyelim? ‘Devlet adamı!’ olunca böyle oluyor demekten başka.

Aynı şekilde bir önceki Türkiye Barolar Birliği yönetiminin 2012 yılında hazırladığı Avukatlık Kanunu taslağında yer verilen ‘uzman’ avukatlık kurumuna, Sayın Feyzioğlu 14-15 Nisan 2012 tarihinde yapılan Baro Başkanları Toplantısında şu gerekçelerle karşı çıkmaktadır: ‘… Getirilmek istenen uzman avukatlık kurumuyla neyin amaçlandığını anlamıyorum, çünkü gerekçeler yok … bununla belli avukatlara uzmanlık verilecek, o sıfatlar verilecek, belirli olanlara verilmeyecektir … Oysa Türkiye Barolar Birliği eliyle ayrıcalıklı bir avukat sınıfının yaratılması doğru değildir. Bundan en çok, açıkça ifade edeyim genç meslektaşlar ile taşradaki zor şartlarla görev yapmaya gayret eden meslektaşlarımız zarar görecektir. Böylece Ankara ve birkaç büyük şehir dışındaki baroların mensubu olan avukatlar, büyük şehirlerden uzman avukat sıfatıyla akıp gelen avukatlar karşısında daha da zor durumda kalacaklardır ….’

Türkiye Barolar Birliği ve Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Nisan/2014’de kamuoyuna açıklanan ‘Yeni Avukatlık Yasası Taslağı’nın 75.maddesiyle, Türkiye Barolar Birliği’ne, talep edenlere ceza hukuku, özel hukuk, idare ve vergi hukuku alanlarında ‘uzman avukat’ unvanı kullanma yetkisi verilmekte ve bu unvanının kullanılmasına ilişkin esas ve usullerin Türkiye Barolar Birliği tarafından çıkartılacak yönetmelikte düzenleneceği öngörülmektedir.

Türkiye Barolar Birliği’nin bugünkü yönetimi ise ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı Üzerinde Öncekilere Ek Düşüncelerimiz’ adıyla yayımladığı metinde, başkanlarının daha önce veciz sözlerle karşı çıktığı ‘uzman avukatlık’ kurumuna karşı herhangi bir itirazda bulunmamaktadır. Ne demek gerekir? Söylenmesi gerekeni şair söylüyor; ‘Hey pardon! / Yıldızlarınızı yere düşürmüşsünüz / Bir tanesini de bana verebilir misiniz?’

Adalet Bakanlığı ile Türkiye Barolar Birliği tarafından birlikte hazırlanan ve Nisan/2014’de kamuoyuna açıklanan ‘Yeni Avukatlık Yasası Taslağı’nın 128.maddesinin 1. Fıkrasında Barolar; ‘a) Avukatlık mesleğini geliştirmek, b) Meslek mensuplarının birbirleri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak, c) Meslek mensuplarının hak ve yükümlülüklerinin korunmasını ve geliştirilmesini sağlamak, ç) Meslek düzenini, ahlâkını, saygınlığını savunmak ve korumak, d) Avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak, e) Hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak’ amacıyla kurulmuş olan ve tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır’ denilmekte; aynı maddenin 2.fıkrasında Barolara, birinci fıkranın (a), (b), (c), (ç) ve (d) bentlerinde belirtilen görevleri çerçevesinde dava açma ve açılan davalara katılma hakkı verilmekte ve fakat 1. fıkranın ( e ) bendinde sayılan ‘Hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak’ için dava açma hakkı verilmemektedir.

Yani görev var, ama dava açmak yetkisi yok. Peki! Bu durumda hukukun üstünlüğü, insan hakları ihlal edildiğinde bunları savunma ve koruma görevi nasıl yerine getirilecek? Onu düşünen ve soran yok.

Peki! Bu düzenleme ‘Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir’ diyen Anayasa’nın 36.maddesi hükmüne aykırı değil mi? Açıkça aykırı. Bu düzenleme halen yürürlükte olan 1136 sayılı Avukatlık Yasası’na göre bir geriye gidiş, bir hak kaybı değil mi? Çok açık bir geriye gidiş ve hak kaybı.

Peki! Türkiye Barolar Birliği’nin buna bir itirazı var mı? Türkiye Barolar Birliği yönetimi tarafından, ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı Üzerinde Öncekilere Ek Düşüncelerimiz’ adıyla yayımlanan metne bakıyoruz, bir itiraz yok. Şair ‘susanlara hiçbir şey sormayınız!’ diyor. Biz de onun için ‘neden buna karşı bir itirazınız yok’ diye sormuyoruz.

Adalet Bakanlığı ile Türkiye Barolar Birliği tarafından ortaklaşa hazırlanan ve Nisan/2014’de kamuoyuna açıklanan ‘Yeni Avukatlık Yasası Taslağı’nın Avukatlığa kabulde engeller başlığını taşıyan 5/a maddesi diyor ki; ‘…kasten işlenen bir suçtan dolayı iki yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûm olmak’ avukatlığa kabule ve dolayısıyla avukatlık yapmaya engeldir.

Türkiye Barolar Birliği yönetimi tarafından, ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı Üzerinde Öncekilere Ek Düşüncelerimiz’ adıyla yayımlanan metinde bu düzenlemeye yönelik herhangi bir itiraz var mı? Hayır yok.

Oysa Prof. Dr. Metin Feyzioğlu 14-15 Nisan 2012 tarihli Yirmi Beşinci Baro Başkanları Toplantısında şunları söylüyordu; ‘…2 yıl ve üzeri her cezanın ömür boyu avukatlığa engel olacağını biliyorsunuz değil mi bu taslağa göre? Hacizde kendini korumak için bir yumruk attı, bir burun kırıldı ve artık o meslektaşımız bir daha avukatlık yapamayacak. Bunu biliyorsunuz değil mi? Taslakta bu var, yazdığınız taslakta bu var. Yazmak istediğinizin ne olduğunu bilemem, yazdığınızda bu var. O yüzden burada çok tehlikeli kısıtlamalara gidilmesini meslek açısından tehlikeli görüyorum…’

O gün öyleydi, bugün böyle! Majesteleri Türkiye Barolar Birliği Başkanı olunca, demek ki ‘tehlike kalmadı!’ Böyle mi demek gerekir, yoksa Cenab Şehabettin’in dediğini mi? ‘Akarsu ne güzel hayat dersidir; Küçük manilerin üzerinde köpürür; büyüklerin yanından sessizce akar gider’

Bir dernekte, bir siyasi partide, bir meslek kuruluşunda ‘olağanüstü toplantı’ neden istenir ve koşulları var ise neden yapılır? Adı üzerinde olağanüstü bir durum olduğunda istenir ve koşulları var ise yapılır. Peki! Dernekler Kanunu’nda, Siyasi Partiler Kanunu’nda, diğer meslek kuruluşlarına ait kanunlarda, ‘olağanüstü toplantılarda seçim kararı alınamaz’ diye bir hüküm var mı? Yok.

Peki! Neden Adalet Bakanlığı ile Türkiye Barolar Birliği tarafından birlikte düzenlenen ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı’nın 136/3. maddesine ‘Çağrı üzerine yapılan olağanüstü toplantılarda seçim kararı alınamaz’ hükmü konmuş? Bilen var mı? Baroların ve Türkiye Barolar Birliği’nin bu konuda bir ayrıcalığı mı var? Yok. O halde baroların veya Türkiye Barolar Birliği’nin olağanüstü toplantılarında seçim kararı alınamamasının dayandığı mantık, dayandığı hukuki ve siyasi zemin nedir? Bu sorulara verilecek bir yanıtı olmadığı için olacak, Türkiye Barolar Birliği yönetiminin taslakta yer alan bu düzenlemeye yönelik herhangi bir itirazı da yok.

Oysa seçim salt teknik bir kavram ya da olgu değildir. Demokratik bir sistemi tanımlayan en başat kavramlardan birisidir. Aynı zamanda meşruluğun da ana kaynağıdır. Seçilen kişiler, kendilerini seçen seçmenler adına konuşmak ve davranmak hakkını elde ederler. Seçim, seçenler için hem bir ödev, hem de bir haktır. Bu hakkın, olağanüstü genel kurullar bağlamında, seçmenlerin elinden alınması demokratik olmadığı gibi hukuki de değildir. Dahası bu düzenleme Anayasal bir hak olan seçme ve seçilme hakkının sınırlandırılması niteliğinde olmakla, Anayasa’nın 67/1. maddesi hükmüne de aykırıdır.

Adalet Bakanlığı ile Türkiye Barolar Birliği tarafından birlikte düzenlenen ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı’nın ‘Geçici 4.maddesi ile bu maddeye alternatif diğer maddesi’ hükmü gereğince, 2014 yılı Ekim ayı içerisinde yapılması gereken baro başkan ve organlarının seçimi 2016 yılının Ekim ayına ertelenmektedir. Seçimlerin ertelenmesine, halen görevde bulunan baro organlarının görev sürelerinin 4 yılı tamamlamak üzere 2016 yılına kadar uzatılmasına Türkiye Barolar Birliği’nin herhangi bir itirazı yoktur. Aksine desteği vardır.

Ne var ki taslakta yer alan bu düzenleme, ‘Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz’ hükmünü içeren Anayasa’nın 67/son maddesi hükmüne aykırıdır. Zira baro başkan ve organları seçiminin, halen yürürlükte olan 1136 sayılı Avukatlık Kanunu hükmüne göre Ekim/2014 ayı içerisinde yapılması gerekmektedir.

Gerek kalan sürenin bir yıldan daha az olmasına, gerekse Anayasa Mahkemesi’nin Türkiye Diş Hekimleri Birliği ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) seçimleriyle ilgili olarak verdiği emsal kararlara göre, Anayasa’ya aykırı olan bu düzenlemeden vazgeçilmesi ve bunu da her platformda ‘hukukun üstünlüğü bizden sorulur’ diyen ‘kuzey yıldızımız’ Türkiye Barolar Birliği’nin istemesi gerekir. Böyle bir istek olur mu? Olmaz. Olsa bu düzenlemeye itirazları olurdu? Peki! Hukukun üstünlüğü ne olacak? ‘Kendim için bir şey istersem namerdim. Onu ben vatandaşlarım için istiyorum.’ Metin Bey, bu konuyla ilgili bir tweet atsa herhalde böyle yazardı.

Şimdi tekrar geriye gidelim ve 14-15 Nisan 2012 tarihinde yapılan ‘Yirmi Beşinci Baro Başkanları Toplantısı’nda konuşan Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’na kulak verelim; ‘… Aksi takdirde bizler önemli değiliz, aksi takdirde tarih sizi affetmeyecektir. Uyarıyı yapanlar, tarihte ben demiştim der. TBB yönetiminden tekrar talep ediyoruz: Uyarı ve önerilerimiz doğrultusunda bunu düzeltecek adımları lütfen atınız ve ardından 78 baronun, 74000 avukatın gücünü, iradesini, bu taslağın arkasına almak üzere genel kurula götürünüz. Uygun bir taslak geldiği takdirde, buradaki meslektaşlarım, delegelerin tamamı oybirliğiyle sizi destekleyecektir, tarihe geçiniz. Aksi takdirde tarihe şöyle geçersiniz; Bir maddelik bir değişikliği bile bugünkü Meclise götürürüz veya götürürsünüz, o bir maddelik değişiklik bize sahip olduğumuz hakların tamamını elimizden alan bir kanun şeklinde dönüverir. Bu sorumluluğu kendi başınıza üstlenme hakkınız Sayın Başkan, Sayın Yönetim Kurulu üyeleri yoktur. Bu tarihi uyarıyı burada huzurlarınızda yapmak zorundayım…Ne yazdığımızı, ne söylediğimizi titizlikle okuyan herkes bu olayın ilkesel ve sistemli bir olay olduğunu, biz yapısal değişikliklerle ilkelerimizi korumak için konuştuğumuzu ortaya koyuyoruz…’

Dün konuşulanları okudunuz. Bugün yapılanları görüyorsunuz. Dün ‘tarih sizi affetmez, 78 baronun ve 74000 avukatın gücünü, iradesini, bu taslağın arkasına almak üzere genel kurula götürünüz’ diyen Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Adalet Bakanlığı ile birlikte hazırladıkları ‘Yeni Avukatlık Kanunu Taslağı’nı değil genel kurula götürmek, Baro Başkanları Toplantısı yapmak suretiyle Baro Başkanlarının önüne dahi götürmüyor. Peki! Ne yapıyor? Barolara taslakla ilgili görüşünüzü yazılı olarak şu tarihe kadar bildiriniz diyor. Barolar da öyle yapıyor. Yani genel kurulu toplayın, başkanlar kurulunu toplantıya çağırın diyen yok. Atı alan Üsküdar’ı geçti. Yani artık Ece Ayhan’ın söylediği gibi ‘Ayıptır söylemesi, vakitsiz Üsküdarlıyız abiler.’ Ya da Yılmaz Erdoğan’ın Ankara’sı gibi miyiz: ‘hiçbir şey / kapalı bir dükkan kadar / hüzünlü gelmez Ankara’da / yoksa bugün bir hayat / yaşanmayacak mı duygusu çöker bütün bozkıra’ Çoktan çöktü bile.

Hani ilkeydi, hani sistemli bir olaydı, hani yapısal değişikliklerle ilkemizi korumak için konuştuğumuzu ortaya koyuyorduk! Nasıl bir ilke bu? Nasıl sistemli bir olay bu? İşte öyle bir şey! Tıpkı Cenab Şehabettin’in dediği gibi bir şey yani; ‘Düşünürken iş yerine laf koydun mu, hayatı masala çevirmiş olursun.’ Ben de size geçmişe dair bir masal anlattım. İş yerine laf koyanların masalını. Hepsi bu kadar!

Hey pardon! ‘Sahiler düş düşler sahi’ diyor Yılmaz Erdoğan. Biz sahiciyiz. Tarihe geçelim diye sahi bir düş düşlemiştik. Ama beceremedik, tarihe geçemedik. Tarihe geçemediğimize göre, tarihle bir sorunumuz yok demektir. Yani tarih bizi affetmiştir. Ya da bizimle ilgili olarak en azından tarafsız kalmıştır. Şimdi tarihi, tarih/destan yazanlar düşünsün!

Hepsi bu mu? Hayır! Bir de güzel şiirim var size armağan. Britanyalı şair A.E.Housman’a ait. Şiirin adı ‘To An Athlete Dying Young/‘Genç Ölen Bir Atlete’

Erkenden sessizce giden akıllı çocuk
Şöhretin olmadığı sahalardan öteye

Sen büyütmeyeceksin şimdi
Şöhretin tadını kaçıranların bozgununu

Ve defne her ne kadar erken büyüse de
O gülden, daha çabuk solar

Vedat Ahsen Coşar

ANILARIMDAN BİR SAYFA – TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ’NE BAŞKAN OLMAK

Merdiven varsa çıkacaksın… Aslında yürümek isteyen ve iradesi olan için merdiven hep vardır. Önemli olan merdiveni nereye koyduğun. Hem bakma öyle çıplak ayaklarına. Gözlerinde ışık var mı ona bak ve gör…hikayeyi’ diyor değerli gazeteci Mehmet Gündem, usta eğitimci ve dershaneci Rüstem Eyüboğlu ile ilgili olarak yazdığı 24 Kasım 2013 tarihli Milliyet Gazetesi’nin Pazar ilavesinde.

Merdiven vardı, ben de çıktım. Avukatlığa başladığım gün merdiveni yukarıya, en yukarıya çıkmak için koymuştum. Avukatlığa başladığım 1975 yılından itibaren gözlerimde hep bir ışık vardı. O ışığa baktım ve hikayeyi gördüm. Hikaye benim hikayemdi. Ben yazacaktım o hikayeyi. O hikayeyi yazmak için yürüdüm. Kimi zaman çıplak ayaklarımla, kimi zaman ayakkabılarımla. Dikenler battı ayaklarıma. Bazen ayakkabılarım sıktı ayaklarımı. Tekme yedim bazen. Sendeledim zaman zaman. Gün geldi itelendim, ötelendim, engellendim. Ama yılmadım ve asla pes etmedim. Çünkü pes etmemeyi; ‘Gelin dostlarım / Henüz vakit çok geç değil / Yeni bir dünya arayalım / Bunun için günbatımına dek uzanalım / Gücümüz yetmese de / Yeri göğü sarsmaya / Yine de sahibiz gerekli cesaret ve isteğe / Zaman ve kader bizi zayıflatsa da / İrademiz yeterlidir / Çabalamaya, aramaya, bulmaya / Ve asla pes etmemeye’ diyen Tennyson’un ‘Ulyses’inden öğrenmiştim. Hem de çok erken yaşta!

Öğrenmekle geçen, bir gelecek inşa etmek çabası ile geçen, hukukla, dava dosyalarıyla geçen, baroculukla geçen, bütün bunları yaparken yaşamın kimi güzelliklerini ıskalamakla geçen 35 yıllık meslek yaşamımın ardından, bir avukatın mesleğinde gelebileceği en yüksek yere, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na gelmiştim.

Frank Sinatra’nın o güzel şarkısında söylediği gibi ‘I did it my way’ diyerek, yani kendi yolumu kendim yaparak gelmiştim bulunduğum yere. Bu yer, meslek yaşamımda ulaşabileceğim en yüksek, en kariyerli yerdi. Benim için, ailem için en büyük onurdu. Çocuklarıma bırakacağım en değerli mirastı.

Her merhaba yeni bir vedanın başlangıdır’ diyor Buddha. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem, Türkiye Barolar Birliği’ne ‘merhaba’ dememi, Ankara Barosu Başkanlığı’na ise ‘veda’ etmemi gerektiriyordu. O nedenle Türkiye Barolar Birliği seçimlerinden hemen sonra bir ‘veda’, bir de ‘merhaba’ mesajı yayımladım. Veda ettiklerime de, merhaba dediklerime de teşekkürlerimi sundum aynı zamanda.

Ankara Barosu avukatları ve çalışanları için yazdığım veda mesajıma, Mevlana’nın büyük eseri Mesnevi’ye başlarken yazdığı ‘Dinle, bu ney neler hikâyet eder, ayrılıklardan nasıl şikâyet eder’diye başladım ve şunları yazdım; ‘Mevlana’nın sözleriyle başladım, çünkü bu benim size son seslenişim. Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle bugün Ankara Barosu Başkanlığı’na veda ediyorum. Ankara Barosu Başkanlığından ayrıldığım bugün, görevimi hakkıyla yapmış olmanın, size, sizin verdiğiniz desteğe layık olmanın iç huzurunu ve mutluluğunu yaşıyorum. Bana güvenenlere, bana destek olanlara, verdikleri destek ve gösterdikleri güvenle beni ve birlikte görev yaptığım arkadaşlarımı başarıya taşıyan siz sevgili meslektaşlarıma en içten teşekkürlerimi sunuyorum. En başta Yönetim Kurulu üyesi arkadaşlarım olmak üzere, diğer kurullarda birlikte görev yaptığım meslektaşlarıma, Baro Başkanı olduğum günden Birlik Başkanlığı’na seçildiğim güne kadar verdikleri emek ve unutulmaz destekleri için, mesleğimize, Baromuza kattıkları değer için teşekkür ediyor, minnetlerimi sunuyorum. Baro Başkanı olarak göreve başladığım tarihten ayrıldığım bu tarihe kadar olan süre içinde, aklım, elim, kolum, ayağım olan, beni taşıyan, bana omuz veren, en başta Baromuzun Müdürü olmak üzere Ankara Barosu’nun değerli ve özverili çalışanlarına şükranlarımı sunuyor, teşekkür ediyorum. Riske girmemi, başarısız olsam da yoluma devam etmemi sağlayan, beni destekleyen, hiçbir karşılık beklemeden bana çok şeyler veren eşime ve çocuklarıma teşekkür ediyorum.  Bana emek veren, bana fırsat veren, beni okutan, iş, aş, mülk sahibi yapan ülkeme, ülkemin insanlarına teşekkür ediyor, iyilikler, güzellikler diliyorum. Her biri bir diğerinden farklı ve değerli olan, benimle aynı görüşte olan veya olmayan, entelektüel yönden büyümeme, ruhen olgunlaşmama yardımcı olan, beni destekleyen, bana mücadele gücü ve isteği veren insanlara, farklı görüşleri öğrenmeme, değişik açıları görmeme olanak sağlayan karşıt görüşteki meslektaşlarıma teşekkür ediyorum. Farkında olmadan yanımda bulduğum, bana yalnız olmadığımı anlatan, kendimi hatırlatan, ideallerimi, sevinçlerimi, üzüntülerimi paylaşan, beni dinleyen, beni seven, beni anlayan ve önemseyen, bana huzur veren, nasihat veren, omuz veren arkadaşlarıma dostlarıma teşekkür ediyorum. Leo Buscaglia’dan ödünç alarak; olmaz olan şeyleri olur hale getiren, umudu canlı tutan, yaşama gülerek bakmamı sağlayan iyimserlere, beni dengede ve tetikte tutan pragmatistlere, bana kendimi nasıl koruyacağımı ve yanı sıra iyiliğin ne olduğunu öğreten kötülere, hayallerimi canlı tutan, duygu ve düşüncelerimi arıtan romantiklere teşekkür ediyorum. Saygılarımla.’   

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na seçilmem nedeniyle tüm delegelere gönderdiğim ve ayrıca Türkiye Barolar Birliği’nin WEB sayfasına da koyduğum 16 Haziran 2010 tarihli aşağıdaki yazıda ise şunları ifade ettim; ‘Demokrasi, yarışmaya, yani halkın tercihine dayanmakla,  farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu, fikirlerin birbirleriyle serbestçe rekabet etmesini, her türlü siyasi düşünce ve felsefenin kendisini özgürce ifade etmesini ve örgütlemesini, siyasi eşitliğe dayanarak gerçekleştirilen düzenli seçimleri gerektirir. Bütün bunlar, halkı yönetime ortak etmenin, diğer bir deyişle halkı yetkilendirmenin yolları ve araçlarıdır. Türkiye Barolar Birliği’nin 12-13 Haziran 2013 tarihlerinde yapılan 30. Olağan Genel Kurulu sonucu ortaya çıkan irade, sizin Türkiye Barolar Birliği yönetimine ortak olmanızın, bizzat kendinizi yetkilendirmenizin demokratik yolu ve aracıdır. O nedenle yapılan seçimlerin bir tek galibi vardır, o da Türkiye Barolarıdır, Türkiye Barolar Birliği’dir. Seçimi geride bırakmış olmakla, artık geleceğe bakmamız, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonrada el ele vermemiz, bilgiyi, aklı, siyaset ahlakının temel ilkelerini, hukuku, hukukun üstünlüğünü rehber alarak, Birlik olma iradesini, yani sevgiyi, saygıyı ve dayanışma ruhunu öne çıkararak, sabır, cesaret ve kararlılık içinde, ama çok çalışarak Birliğimizi, Barolarımızı ve Mesleğimizi yüksek değer yaratan bir konuma getirmemiz gerekir. Bütün bunları hep birlikte yapacağımıza olan inancımla, bana verdiğiniz destek için teşekkür eder, sevgi ve saygılar sunarım.  

Seçilmemin ve mazbatamı almamın hemen ardından bir ilki, bu nitelikteki kurumların, kuruluşların başına gelen hiç kimsenin o güne kadar ve o günden sonra yapmadığı bir ilki yaptım. 3628 Sayılı Kanunun İkinci, Mal Bildiriminde Bulunulması Hakkında Yönetmeliğin Sekizinci maddesi hükümlerine göre vermek zorunda olduğum ve verdiğim Mal Bildiriminin bir örneğini Türkiye Barolar Birliği’nin internet sayfasına koymak suretiyle kamuoyuna açıkladım.

Fiilen ve hukuken görevime başladığım 16 Haziran 2010 günü düzenlediğimiz basın toplantısında şunları söyledim; ‘çağdaş ve kurumsal yönetimin öncelikleri adil olmak, sorumlu davranmak, şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Bu ilkeleri uygulamak yöneticileri ve kurumlarını demokrat, denetlenebilir ve güvenilir kılar. Görev yapacağım süre içinde, beni seçen meslektaşlarıma her zaman hesap vermeye hazır olacağım. Bunun ilk göstergesi olarak mal bildirimimi meslektaşlarıma ve kamuoyuna açıkladım. Bu amaçla mal bildirimimi, Birliğimizin internet sayfasına koydum.’    

17-20 Haziran 2010 tarihleri arasında Selanik Barosu’nun ev sahipliğinde gerçekleştirilen ‘Balkan Baroları Konferansı’na katıldım. Benim Ankara Barosu Başkanı olduğum tarihte yapılan davet üzerine katıldığım bu konferansta yaptığım konuşmada şunları söyledim;

‘…. Çoğunluğun iradesini hukuk ve demokrasi olarak kabul eden görüşler, bu yüz yılın değil, daha önceki yüzyılların anlayışıdır. Hukukun egemenin iradesi, egemeni de, çoğunluğu elinde bulunduran siyasi iktidar olarak kabul eden Austine’in emir kuramının yaşanmış en trajik örneği, Hitler’in Almanyada iktidara gelmesi sonrasında yaşananlardır. Seçilmişlerin atanmışlara üstünlükleri ilkesi üzerine kurulu olan klasik demokrasi anlayışının aksine, anayasal demokrasilerde, başta yasama, yürütme ve yargı olmak üzere, anayasal ve kamusal yetki kullanan her organ, kendisine verilmiş olan yetkiyi, başta anayasa olmak üzere yasalara, hukukun üstün ve evrensel kurallarına bağlı olarak kullanabilir.

Her türlü güç/iktidar kötüye kullanılabilir. Kullanılmıştır da. Ama dünya siyasi tarihi bize göstermiştir ki, en çok kötüye kullanılan iktidar yürütme iktidarıdır. Zira yürütme gücü sübjektif olmakla, hemen her yerde ve bütün zamanlarda keyfi kullanılmış, birey hak ve özgürlükleri konusunda en büyük tehdit ve tehlike olmuştur.

Bizim anayasal sistemimizde olduğu gibi, kuvvetler ayrılığı ilkesinin özgün biçiminin değil de, onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan kuvvetlerin işbirliği ilkesinin işlevsel kılındığı ülkelerde, yasama çoğunluğunu elinde bulunduran yürütme erkinin, yasama organına da hükmettiği düşünüldüğünde, mevcut kuvvetler içinde denetleme ve dengeleme işlevini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini/insan haklarını güvence altına alacak, yasama ve yürütme erkini denetleyip dengeleyecek olan güç yargı gücüdür.

O nedenle yargının bağımsız ve tarafsız olması gerekir. Bağımsızlık yargı için bir ayrıcalık değil, yargının tarafsız kılınmasının asgari koşuludur. Burada sakınılması gereken husus ile kurulması gereken denge, bir başka tehlike olan yargı gücünün ‘judiocracy’e, yani ‘yargıçlar yönetiminedönüşmemesini ve yargının kendi sınırları içinde kalmasını sağlayacak bir sistemin kurulmasıdır.

Devletin kurallarla, yani hukukla yönetilmesinin, hukuk güvenliğinin sağlanmasının ilk koşulu ve hatta vazgeçilmez koşulu yargının bağımsız ve tarafsız olmasıdır.

Yargı bağımsızlığının önemli dört koşulu vardır. Bunlardan ilki, yargının yasama organına karşı bağımsızlığıdır. İkincisi, yargının yürütme organına karşı bağımsızlığıdır. Üçüncüsü, yargının devlete karşı bağımsızlığıdır. Yani kendisini devletin hamisi, vasisi olarak görmemesi, kendisini devletin çıkarlarını korumakla görevli saymamasıdır. Dördüncüsü, yargının kendi içindeki bağımsızlığıdır. Bu aynı zamanda yargıç tarafsızlığı anlamında yargının veya yargıcın ideolojik yönden bağımsızlığıdır. Bu koşullardan herhangi birisinin eksik veya işlemez olması durumunda herhalde yargı bağımsızlığından sözetmek mümkün değildir.’

Konuşmamın daha sonraki bölümlerinde hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerinde durdum, yargı bağımsızlığının Türkiye’deki durumunu anlattım. Sözlerime şunları söyleyerek son verdim;

Yirminci yüzyılın sonunda dünya küresel bir köy haline gelmiştir. Küreselleşme olgusu, siyaset, siyasi etkileşim ve iktisat anlayışlarımızı tamamen değiştirmiştir. Küreselleşme, yaşantımızın, bizim çok uzağımızda alınan karar ve eylemlerle şekillendirildiği anlamına gelen karmaşık bir bağlılık ağıdır. Bu bağlılık ağı, ulus-devletlerin artık dünya sahnesinde bağımsız aktörler olarak kabul edilemeyeceği anlamına gelir. Fakat bu, ulus-devletin etkisini tamamen yitirdiği anlamına gelmez. Ulus-devletin sadece rolü, işlevi değişmiş, ulus-devlet büyük oranda uluslararası rekabetin gelişmesiyle ilgili hale gelmiştir. Küreselleşmeye karşı olmak, karşıyım diye bağırmak çözüm değildir. Biz karşı olsak da, olmasak da küreselleşme bir gerçektir. Dolayısıyla yargıçlar ve savcılar da dahil olmak üzere hepimiz, yeni dünyayı ve yeni dünya düzenini anlamak ve yorumlamak durumundayız. Geçmişte yaşayamayız. Bugünü bilmek, bugünü yaşamak, geleceği hayal edip planlamak zorundayız.

Vaclav Havel bir zamanlar ‘insanlar sınırlardan daha önemlidir’ demişti. Doğrudur. İnsanların hakları vardır ve bu haklar pek çok şeyden daha önemli ve değerlidir.  Yargı, bunları korumak, güvence altına almak için vardır, insanlar tarafından bu amaçla kurulmuştur. Dolayısıyla yargıçlar ve savcılar, başkalarına göre, bu ilkeyi daha iyi bilmek, buna daha fazla inanmak, bunu içselleştirmek ve uygulamak zorundadırlar.

Birlik Başkanlığına seçilmemin hemen arkasından sinir ucu iltihabı/zona oldum. Seçim sürecinde yaşadığım yorgunluğun ve gerilimin getirisi olan hastalığın ilk belirtisi Selanik’de kendisini gösterdi. Ankara’ya döndükten sonra başlayan tedavim on onbeş gün devam etti. Bu sürenin çoğunu evimde dinlenerek geçirdim.    

‘… Hücre kendini tanımak, zihinsel ve duygusal süreçlerini gerçekçi ve düzenli bir şekilde gözden geçirmek için ideal bir yerdir. Kişisel ilerleyişimizi değerlendiriken, sosyal konum, tanınmışlık, zenginlik ve eğitim düzeyi gibi dış etmenlere odaklanmaya eğilimliyizdir. Kişinin maddi konulardaki başarısını ölçmesi açısından bunlar elbette önemlidir; ayrıca pek çok kişinin hayatını bu tür şeylere bağladığını düşünürsek gayet de anlaşılır bir şeydir. Ne var ki, bir insan olarak gelişimimizi değerlendirirken içsel yolculuklarımız çok daha can alıcı öneme sahiptir. Dürüstlük, içtenlik, sadelik, alçakgönüllülük, karşılıksız cömertlik, başkalarına hizmete hazır olmak, ruhsal yaşamın temelidir ve bu herkesin elinin altında dilediği miktarda bulunur. Ciddi bir iç gözlem yapmadan, kendini tanımadan, zayıf yanlarını ve hatalarını görmeden bu tür konularda gelişme sağlamak mümkün değildir. Hücre başka bir şey vermese bile, hayatınızın tüm seyrini hergün gözden geçirme, içinizdeki kötüyü alt edip iyiyi geliştirme fırsatı sunar…Unutmayın ki, azizler yılmadan çabalayan günahkarlardır. Bu sözler Mandela’ya ait.

Bunu şunun için yazdım. Mandela gibi hapis yatmamış, hücrede kalmamıştım.  Ama hastalığım süresince evde kaldığım o dönem, benim için hücrede kalmak gibi bir şey oldu. O süreçte ben de hücredeki adam gibi kendimi gözden geçirdim. Kendi içime, kendi derinliklerime doğru yolculuklar yaptım. Azizler gibi hayatım boyunca yılmadan çabaladığımı düşündüm. İçimde kötülük yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. İyilik vardı, iyilikler vardı. Bunları daha da çoğaltmam gerekir dedim kendi kendime.

Tedavimin sona ermesinden sonra Türkiye Türkiye Barolar Birliği’nin Temmuz-2010 tarihli sayısında yayımlanan ‘Umudun Cesaretiyle’ başlıklı yazımda, Birlik Başkanlığı’na seçilmemden sonraki duygu ve düşüncelerimi, tedavi sürem içinde kendi derinliklerime yaptığım yolculuğu şu şekilde ifade ettim;

‘Mazbatamı aldıktan sonra Türkiye Barolar Birliği’nin kapısından içeriye, Ankara Barosu Başkanlığı’na ilk seçildiğim gün yaptığım gibi, bir yandan ‘Tanrım, girdiğim yere doğrulukla girmemi, çıktığım yerden doğrulukla çıkmamı nasip et. Benden desteğini hiç esirgeme’ (İsra Suresi 80. Ayet) diye dua ederek, diğer yandan Anwari Soheili’nin, Sadi’nin Gülistan’ına yazdığı önsözündeki ‘Bir dünya malı elinden gittiyse, / Üzülme buna, hiçtir o; / Ve bir dünya malı geçtiyse eline, / Sevinme buna, hiçtir o. / Önünden geçer acılar ve zevkler, / Geç dünyanın önünden, hiçtir o.’ dizelerini düşünerek girdim.

Sonra Birlik Başkanlığı’na adaylığımı açıkladığım günü, sonrasındaki günleri, seçildiğim günü düşündüm. Hemen aklıma Homeros’un İlyada’da ‘Rüzgarın yerlere saçtığı yapraklar gibidir insan kuşakları’ diye yazması geldi.

Duygu ve düşün dünyamdaki gezimi Homeros’un bıraktığı yerden Romalıların bilge hükümdarı Marcus Aurelius’u konuşturarak sürdürdüm: ‘Yapraklar gibidir çocukların da; yapraklar gibidir sana coşkuyla övgüler yağdıran, seni eleştiren,  ya da seni lanetleyen insanlar; yapraklar gibidir seni itham eden, yargılayan ve mahkum eden insanlar; yapraklar gibidir seni gizliden kınayan, ayıplayan veya alaya alan insanlar da. Onların hepsi ilkbaharda doğarlar, sonra rüzgar gelir, yere savurur onları, sonra orman yenilerini üretir onların yerlerine. Geçmişte olan bütün şeylerin şimdi de olduğunu, gelecekte de olacağını düşün. Geçmişteki dramları, birbirinin aynı sahneleri gözünün önüne getir. Hadrianus’un ya da Antonius’un yahut Philip’in, İskender’in ya da Croisus’un saraylarını düşün; Sezar’ı düşün, Brutüs’ü düşün. Bunların hepsinde oyunun aynı olduğunu, yalnızca oyuncuların farklı olduğunu düşün.

Buruk bir gülümsemeyle bunları düşündüm. Sonra kendi kendime ‘Hayal kırıklığına uğrama. İnsanları sevmeye, onlarla birlikte hareket etmeye devam et. Ama hiç şaşırma ve unutma: insanlar neyse odurlar. Onun için sen, ara sıra çık gökyüzüne seyret alemi; bazen de in yeryüzüne seyretsin alem seni’ diyerek yaşananları geçmişte bıraktım ve ‘umudun cesaretiyle’ geleceğe doğru yürümeye başladım.    

Başlangıçlar zordur. Yeni olmanın verdiği zorluklar vardır, yüksek olan beklentilere cevap verememe korkusunun, başarılı olup olamama endişesinin getirdiği zorluklar vardır. Bütün bu zorlukları aşabilmek için, iş ahlakının birinci ilkesi gereği hemen işe koyulmak ve neyin varsa vermek gerekir. Ben de öyle yapmak istedim. Ama yorucu ve zorlu geçen seçim sürecinin hemen ardından yakalandığım sinir ucu iltihabı/zona hastalığı buna izin vermedi. Kutlamalarla, geçmiş olsunlar birbirine karıştı. Hastalık nedeniyle dinlenmeye mecbur edildiğim bu süreçte, bir yandan kendimi iyileştirmeye çalışırken, diğer yandan uzunca bir süreden beri ihmal ettiğim kendime zaman ayırdım. Dağılan düşüncelerimi toparladım, duygularımı tamir ettim, öncelikli hedeflerimi gözden geçirdim, yapmayı tasarladıklarımı yeniden ayar ettim.

Günümüzde kurumsal yönetimin en başta gelen ilkeleri adil davranmak, sorumluluk duymak, şeffaf olmak, günü geldiğinde önce vicdanına, sonra hesap vermek zorunda olduklarına yaptıklarının veya yapamadıklarının hesabını verebilmektir. Zira ve ancak bu ilkeler yöneticileri ve kurumlarını meşru, demokrat, denetlenebilir, güvenilir ve başarılı kılar. Dürüstlük ise bir meziyet olmayıp, zamandan, mekândan, statüden ve mazeretten bağımsız olarak her insanın özünde bulunması gereken asli bir niteliktir.

Böyle düşündüğüm,  bugüne değin yürüttüğüm tüm gönüllü ve kamusal görevlerimde bu ilkelere sadık kaldığım için, Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevime mal bildirimimi kamuya ve siz değerli meslektaşlarıma açıklayarak başladım.

Eskiden bir işin en başında olmak, gücü, yetkiyi, otoriteyi elinde bulundurmak ve bunları kullanmak bir kurumu veya kuruluşu yönetmek için, o kurum veya kuruluşa liderlik yapmak için yeterliydi. Ama artık bugün değil.

Bir yönüyle dünya işlerinin sınır ve denetim dışı kalması, plansız olarak ya da beklenmedik biçimde veya kendiliğinden biçimlenip varlık kazanması anlamına gelen küreselleşme olgusu, bilgi ve iletişim teknolojilerinin şaşılacak bir hızla yaşamımıza soktuğu yenilikler, esnek takım organizasyonlarına sahip olma gereksinimi, insanların geçmişe oranla farklılaşan beklentileri ve benzeri diğer etkenler günümüzde yönetim anlayışını bütünüyle değiştirmiş durumdadır.

Öyle olduğu için günümüzde liderlik yapmanın veya bir kuruluşu yönetmenin yolu, güç göstermekten, içi dışı boş süslü laflar etmekten, hamasetten geçmiyor artık. Bilgiden bilgilere ulaşmaktan, eski olanı, eskimiş olanı, işe yaramaz olanı terk edip yeni olanı uygulayabilmekten, buluşlara ulaşabilmekten, yeni değerler yaratabilmekten, yaşamınızı başka insanların kalplerine dokundurabilmekten,  başkalarını etkileyebilmekten, başkalarından etkilenmekten, bizzat eyleme geçmekten, başkalarını eyleme geçirebilmekten geçiyor.

Bu yönetim biçiminde gidilecek yol, sadece yönetim veya lider tarafından değil, kurumun veya kuruluşun her bir üyesiyle, her bir çalışanıyla birlikte yürünmeyi ve keşfedilmeyi bekleyen bir yoldur. Katılımcılığı esas alan bu yönetim sürecinde, yaptıkları işe inancı olan, işine tutkuyla bağlı bulunan, alçak gönüllü, adil, dürüst ve algısı güçlü olan, gerçeği söyleyen, dinlemesini bilen, iyi ve ahlaklı insanlara ihtiyaç vardır.

Türkiye Barolar Birliği’nin kapısı ve olanakları, dün olduğu gibi bugün ve bugünden sonraki her gün bu nitelikteki insanlara ve meslektaşlarımıza açık olacaktır.  

On dördüncü yüzyılın sonlarına doğru Batı’da ortaya çıkan ‘İbret Oyunları’nın içerisinde en çok bilineni ‘Everyman’dir. İngilizce olan ‘everyman’ sözcüğünün Türkçe karşılığı ‘sıradan insan’dır. 16.yüzyıla kadar halkın büyük bir ilgiyle izlediği bu oyunlar, temelde Hıristiyan ahlakını yüceltmeyi amaçlar. Bu oyunlardan birisinde, everyman ölüm meleği tarafından ziyaret edilir. Dünyadaki konukluğunun sona ermekte olduğunu anlayan everymanin, bunun verdiği panikle kendisini götürmemesi, ölümünün ertelenmesi veya biraz geciktirilmesi yönünde yaptığı bütün talepler ölüm meleği tarafından reddedilir. Ölümden kurtulmasının mümkün olmadığını anlayan everyman, ölüm meleğinden son yolculuğu için yanına bir refakatçi almasına izin vermesini rica eder. Ölüm meleği bu isteği ‘eğer birisini bulabilirsen olur tabii’ diyerek kabul eder. Bunun üzerine everyman kendisine son yolculuğunda refakat edecek birisini aramaya başlar. Ne var ki, bütün arkadaşları, yakınları, akrabaları değişik özürler bildirerek bu talebi kabul etmezler. Sonunda, everyman’e son yolculuğunda sadece yaşamı boyunca yaptığı işler eşlik eder.

Bir gün gelecek Türkiye Barolar Birliği’ndeki görevim sona erecek. Zira Buddha’nın şiirsel ifadesiyle ‘Her merhaba yeni bir vedanın başlangıcıdır. Hayatta hiçbir şey kalıcı değildir.’ Önemli olan o gün geldiğinde, görevde iken yaptığımız işlerin, iyi işlerin, hizmetlerin arkamızda kalması, yaptığımız iyi işlerle, hizmetlerle anılmamızdır. Yani ‘baki kalacak olan bu kubbede hoş bir seda olmaktır.’      

Her gün olduğu gibi bugün akşam da uyumak için yatağımıza gideceğiz. Bunu yaparken yarın sabah yaşamaya devam edeceğimize ilişkin hiçbir güvencemiz yoktur. Ama öyle de olsa ertesi gün yapmayı düşündüklerimizle ilgili planlar yaparız. Esasen gelecek sadece bir plandan ibarettir. Buna da umut diyorlar. Eğer umut var ise, ki yaşamda her zaman için umut vardır, o zaman bir şeyler yapmak, bir şeyleri değiştirmek için fırsat da var demektir. Gelecek, kavga etmenin, kamplaşmanın, zıtlaşmanın, kırmanın dökmenin, bozmanın değil, bütünleşmenin günü, yeni kazanımlar elde etmenin, yeni değerler yaratmanın günü olmalıdır. Hepimizin istediği, hepimizin gönlünden geçen bu olmakla, başarılı olmamak, olamamak için hiçbir neden yoktur. O halde ve hep birlikte, daha iyi bir Barolar Birliği, daha iyi bir Türkiye, daha iyi bir dünya yaratmak için yola koyulalım. İnanıyorum ki, başarılı olacağız.

(…)

Analitik psikolojinin, derinlik psikolojisinin kurucusu İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung şöyle diyor;‘Yaşam bana her zaman kendi rizom, yani yeraltındaki gövdem üzerinde yaşayan bir bitki gibi görünmüştür. Esas canlılığı görünmez, rizomun içinde gizlenmiştir çünkü. Toprağın üzerinde boy gösteren kısmı sadece tek bir yaz boyu yaşar. Sonra solar, kurur ve çürür; çünkü o gelip geçici bir hayaldir yalnızca. Yaşamın ve uygarlığın sonu gelmeyen bu doğup büyüme ve sona erme sürecini düşününce, her şeyin boş olduğunu düşünmekten kurtulamıyorum. Ama yine de bu sonsuz akışın altında yaşayan ve kalıcı olan bir şeyin hissini asla yitirmedim. Bizim gördüğümüz çiçektir, geçer. Rizom ise kalır.

Ankara Barosu Başkanlığı, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı yaptım. O makamlar, o postlar çiçekti. Geldi ve geçti. Ama rizom, yani yaptıklarım, yaptıklarımız; eserlerim, eserlerimiz; sözlerim, sözlerimiz; yazdıklarım, yazdıklarımız; konuştuklarım, konuştuklarımız onlar kaldı ve hep kalacak. Önemli olan da budur. Yani bu dünyaya kim olarak, bilmem kimin neyi olarak gelmek veya bilmem ne olmak önemli değildir. Sana sunulan hayatta ne yaptığındır. Senden geriye ne bıraktığındır.

Sanırım arkamızda bir şeyler değil, çok şeyler bıraktık.

Peki! Bugüne ve geleceğe ne kaldı? Yönetim bilgesi Stephen R.Covey’in dediği gibi hayatı ‘kreşendo’ da yaşamak kaldı elbette. Ben de ‘en önemli işimiz her zaman arkamızda değil, önümüzdedir’ diyor ve öyle yapıyorum. Ünlü ABD’li oyuncu, komedyen ve yazar George Burns’ün ölümünden hemen önce doksan dokuz yaşında iken dediği gibi, ‘şimdi emekli olamam, programım dolu!’ diyorum yani.  

Saygılarımla.

V.Ahsen Coşar

 

ANILARIMDAN BİR SAYFA – BAHRİYE ÜÇOK

 Yargıtay’dan “Umut Davası” cezalarına onama.

Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı Sanıklarının Cezası Onandı
(11 Nisan 2014 tarihli gazeteler)
.

Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların, kanındaki ve vicdanındaki cevher-i asliyi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçme­sin.’ Bu sözler, üzerinde yaşadığımız bu coğrafyadaki kültürel ve tarihsel değerler üzerinde yeni bir dev­let kurarak Türkiye toplumunu değişimin, yenileşmenin, gelişmenin eşsiz ve üstün bir aşamasına taşıyan Büyük Atatürk’e ait.

Başkent Barosu olarak, önemli bir hukuk kuruluşu olarak bize düşen görevlerin başında, Büyük Atatürk’ün işaret ettiği milletin sinesinden çıkan insanları, bu ülkeye, bu millete hizmet etmiş olan insanları unutmamak, unutturmamak, onlara olan vefamızı ve minnet duygumuzu her fırsatta göstermek gelir.

Milletin sinesinden çıkan cevher-i aslilerden birisi de teröre kurban verdiğimiz değerli bilim insanı Doç. Dr. Bahriye Üçok’tur.    

Bu hususları göz önüne alarak 31 Ekim 2008 tarihinde Ankara Aydınlığı Girişimi’nin katkılarıyla ‘Doç. Dr. Bahriye Üçok’a Saygı’ konulu bir panel düzenledik. Panele konuşmacı olarak değerli akademisyen, aydın fikirli, aydınlık yüzlü Cevat Geray hocam,  sevgili meslektaşım İsmail Sami Çakmak ile değerli edebiyatçı ve yazar Münevver Oğan katıldılar. Rahmetli Bahriye Üçok ile ilgili anılarını, değerlendirmelerini katılımcılarla paylaştılar.

Ankara Barosu Başkanı olarak panelin açılışında yaptığım konuşmaya Büyük Atatürk’ün yukarıdaki sözlerini referans alarak başladım. Bahriye Üçok’un milletin sinesinden yetiş­erek bilim kadını olmak, senatör ve milletvekilliği yapmak suretiyle kanındaki ve vicdanındaki cevher-i aslinin mükemmelliğine vurgu yaptım ve devamla şunları söyledim:

(…)

‘Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin yanı sıra Devlet Konservatuarı mezunu olan, senatörlük ve milletvekilliği yapan, İslam dini ve tarihi üzerine kitapları, tercümeleri, makaleleri bu­lunan, Türkiye’nin ilk kadın ilahiyatçılarından olan Bahriye Üçok, inançlı bir Cumhuriyetçi, içten bir Atatürkçü ve örnek bir aydındır.

 Her yönüyle bizlere örnek olan Bahriye Üçok için saygı ve anma günü düzenlemek Ankara Baro­su için, bizler için bir görevdir. Bu görevin bugüne kadar yerine getirilmemiş olmasından dolayı duyduğum üzüntüyü, ama aynı zamanda ilk kez benim baro başkanı olduğum dönemde bu etkin­liğin yapılmış olması nedeniyle mutlu olduğumu özellikle bilmenizi ister, düzenlenmesi konusunda öncülük eden Cevat Geray Hocama, değerli meslektaşım İsmail Sami Çakmak’a, Sayın Münevver Ogan’a ve onların şahsında Ankara Aydınlığı Girişimi’ne teşekkür ederim.

Gerek meslek, gerekse siyasi yaşamının büyük bir bölümünü Atatürk Devrimlerinin, laiklik il­kesinin, kadın haklarının açıklanması ve savunması ile geçiren, engin din ve İslam tarihi bilgisiyle toplumu hurafelerden kurtarmaya, halkı İslam dininin yüksek ahlaki değerleriyle tanıştırmaya ve bu­luşturmaya adayan ve bu örnek mücadelesini yaşamıyla ödeyen Bahriye Üçok, kendisi gibi demokrasi şehidi olan Muammer Aksoy, Uğur Mumcu gibi eksikliği ve değeri her geçen gün daha fazla anlaşılan ve hissedilen bir anıt isimdir.

O tam da “Kötüler Tanrı’yı, Tanrı ise iyileri kullanır” diyen, bu ve benzeri düşünceleri nedeniyle Roma engizisyonu tarafından diri diri yakılan İtalyan ilahiyatçı, astronom ve matematikçi Giordano Bruno’nun dediği anlamda “Tanrı tarafından kullanılan iyilerdendir, en iyilerdendir.”

Güzel bir hadis-i şerifinde Hazreti Muhammet “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” diyor. İslam adı­na en başta yaşamın kendisi olmak üzere hemen her şeyi kolaylaştıran değil, zorlaştıranları görüp tanıdıkça, Bahriye Üçok’u erken yitirdiğimize ve aradan 18 yıl geçmiş olmasına rağmen yerine bir başka Bahriye Uçak yetiştiremediğimize insan daha bir fazla yanıyor.

Işıklar içerisinde yatsın, ruhu şad ve mekan-ı cennet olsun.’

 (…)

Vedat Ahsen Coşar

BİR KIRMIZI KART HİKAYESİ – ARABULUCULUK

CÜBBEMİZE, VATANDAŞIN HAKKINA VE HUKUKUNA SAHİP ÇIKIYORUZ! ARABULUCULUĞA GEÇİT YOK!

İstanbul Barosu avukatları, Adalet Bakanlığı, Türkiye Barolar Birliği, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından İstanbul’da Conrad Hotel’de düzenlenen ve üç gün sürecek “Türkiye’de Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Uygulamaları Uluslararası Çalıştay”nı ptotesto etti.

Basın açıklamasından sonra basınla birlikte toplantı salonuna giren avukatlar, toplantıya katılanlara kırmızı kart gösterdi ve salonunun çevresini dolaşarak sessiz bir protesto eylemi gerçekleştirdi.

Protesto eyleminden önce basın açıklamasını okuyan İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal, barolarımızı, meslektaşlarımızı ve kamuoyunu bu vahim gelişmeye, anılan tasarıya karşı duyarlı olmaya ve mücadele etmeye, hukuka sahip çıkmaya çağırdıklarını bildirdi.

Kocasakal, dünyanın en büyük savunma örgütü olan İstanbul Barosunun, tarihi bir görev ve sorumluluk bilinci ile arabuluculuk yasa tasarısına karşı kararlılıkla direneceğini, mücadele edeceğini, demokratik ve meşru gücünü sonuna kadar kullanacağını, mesleği, meslektaşları, vatandaşın hak ve hukukunu sonuna kadar koruyacağını söyledi.

İstanbul Barosu avukatları, 6 Aralık 2011 Salı günü saat 10.30’dan itibaren Beşiktaş Barbaros Bulvarı üzerindeki Conrad Hotel’in önünde toplanmaya başladılar. Cübbelerini giymiş olarak giderek büyüyen kalabalık ellerinde taşıdıkları pankartlarla çeşitli sloganlar atmaya başladılar. Saat 11.15’de çalıştay çay molası verdi. Bu arada İstanbul Barosu Başkanı Kocasakal basın açıklamasını yaptı ve protesto eylemi hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Saat 11.30’da çalıştay çalışmalarına başladığı sırada başta İstanbul Barosu yöneticileri olmak üzere avukatlar çalıştay salonuna girdiler ve kırmızı kart göstererek protesto eylemini gerçekleştirdiler. Salonda bir tur atan avukatlar sessizce salondan ayrıldılar.

Protesto eylemine İstanbul Barosu Başkan Yardımcısı Av. Mehmet Durakoğlu, Genel Sekreter Av. Hüseyin Özbek, Yönetim Kurulu Sayman Üyesi Av. Ufuk Özkap, Yönetim Kurulu Üyeleri Av. Füsun Dikmenli, Av. Turgay Demirci, Av.Özlem Aksungar, Av. İsmail Altay, Av. Hasan Kılıç, İstanbul Milletvekili Av. Mahmut Tanal, Eski Baro Başkanlarından Av. Kazım Kolcuoğlu ve avukatlar katıldılar.

Eylemde kullanılan bazı sloganlar şöyle: ‘Arabuluculuk Arabozuculuktur’, ‘Arabuluculuk Tekelleşme Tek-elleşmedir’, ‘Arabuluculuk hakkın ve adaletin, gücün, kayırmanın, keyfiliğin insafına terk edilmesidir’, ‘Arabuluculuk mafya ve tarikat adaletinin tavsiyesi adaletin ise tasfiyesidir’, ‘Arabuluculuk, hukukun gücünün, gücün hukuksuzluğuna teslimidir’, ‘Arabuluculuk mafya-tarikat-cemaat adaletinin egemen olmasıdır’.

Yukarıda yer alan bilgiler İstanbul Barosu’nun WEB sayfasından alınmıştır.

İstanbul Barosu’nun bu eylemi yapmasının hemen arkasından Türkiye Barolar Birliği olarak Adalet Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile ortaklaşa düzenlediğimiz ‘Türkiye’de Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Uygulamaları Uluslararası Çalıştay’ınyapıldığı Conrad Otel’de kürsüye çıkarak şunları söylemiştim;

Protestocu arkadaşların bu kürsüye bıraktıkları avukatlık cübbesi onların tekelinde değildir. Biz de cübbemize sahip çıkıyoruz. Bu birincisi. İkincisi, İstanbul Barosu’nun Sayın Başkanına, Sayın Yönetim Kurulu üyelerine ve İstanbul Barosu’nun Sayın Avukatlarına çok teşekkür ediyorum. Kırmızı kart zengini oldum sayelerinde. Tabii demokrasi böyle bir şey. Biz herkesin demokratik haklarını, anayasal haklarını, protesto hakkı da dahil olmak üzere her türlü hak ve özgürlüklerini herhangi bir engelleme olmaksızın sonuna kadar kullanmasından yanayız. Burada, kendi aramızda da konuştuk. Arkadaşlarımızın içeriye girmesine karşı olan bir görüş vardı. Ben, ‘Hayır, izin verin, gelsinler’ dedim. Geldiler, protestolarını yaptılar. İçlerinde bir kısım meslektaşlarıma yakıştıramadığım bana yönelik hakaretler de oldu.  Ama bizim demokratlığımız sözde değil, özdedir. Ben, onların o hakaretlerini de ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında gördüm, hoş gördüm.

Gelecek uzun sürer. Allah eğer ömür verirse, uzun sürecek olan o gelecekte kimin haklı, kimin haksız olduğunu hep birlikte göreceğiz. Bu protestoyu yapan İstanbul Barosu’nun Sayın Başkanı da bu toplantıya davetliydi. Ben kendilerinin, bu mekâna gelip, bu kürsüye çıkıp yürütülmekte olan bu çalışmayla, arabuluculukla ilgili Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’nun önünde olan tasarıyla ilgili olarak ne gibi argümanları, eleştirileri, düşünceleri varsa, bunları bizlere anlatmasını isterdim. Böyle yapılsaydı hepimiz bundan istifade ederdik. Ne yazık ki istifade edemedik, bundan yoksun kaldık. Protesto etme haklarını kullandılar, böyle tatmin oldular, biz de kendilerini hoşgörüyle izledik. Bu protestonun onlara belki bir faydası oldu, ama bize hiçbir şekilde faydası olmadı. Bu kürsüye çıkıp burada düşüncelerini söylemiş olsalardı, bizlere daha çok faydalı olurlardı. Belki bizlere yeni bir açı getirebilirlerdi, yeni bir ufuk getirebilirlerdi, biz de bundan istifade edebilirdik. Hem olanlardan, hem de bu korsan sunumdan dolayı hepinizden özür diler, çalıştayın başarılı geçmesini dilerim.

Şimdi yine İstanbul Barosu’nun WEB sayfasında yer olan aşağıdaki habere/duyuruya göz atalım.

 Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sürekli Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezince üniversitenin İstanbul Şişli deki biriminde ‘Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Sertifikalı Eğitim Programı’ düzenlendi.

İstanbul Barosu üyesi tüm avukatlara %50 indirim olanağı sağlanacak eğitim programının 2. Dönem grupları 17 Ağustos 2013 tarihinde başlayacak. Arabuluculuk Eğitim programı kendini bu alanda geliştirmek isteyen avukatlara yeni bir kariyer olanağı sunuyor.

Arabuluculuk eğitimi, hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra beş yıllık meslekî kıdem kazanmış kişiler tarafından alınan, arabuluculuk faaliyetinin yürütülmesi ile ilgili temel bilgileri, iletişim becerileri, müzakere ve uyuşmazlık çözüm yöntemleri, psikoloji ile diğer teorik ve pratik bilgileri içeren ve arabuluculuğun yerine getirilmesi için gerekli olan bilgi ve becerilerin kazanılmasını amaçlıyor.

62 Ders saatinden oluşan eğitim içeriği arabuluculuk alanında Türkiye’nin en yetkin uzmanları tarafından veriliyor. Eğitim programının içeriği ve eğitmen kadrosu hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek için program sitesini aşağıdaki linkten ziyaret edebilirsiniz:

http://www.hkusem.com/program/hukuk-uyusmazliklarinda-arabuluculuk eğitimi

 Evet! Conrad Otel’de 06 Aralık 2011 günü Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak yaptığım konuşmada ifade ettiğim üzere ‘Uzun süren o gelecekte’ bunlar oldu. Ne demeli? Anglo Saksonlar ‘integrity’ diyorlar.Yani ‘tutarlılık’. Felsefede buna düşüncelerin ortak bir ilkeyle; bağıntı, düzen, kavram yada fikirle bir birine bağlanmış olması durumu; mantıklı bir bütünün parçaları diyorlar.

 Peki! Nedir bu Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Araçları? Bu arabuluculuk neyin nesidir?  

Anlaşmazlık, uyuşmazlık, çatışma insani bir durumdur. Anlaşmazlık, uyuşmazlık, çatışma insani bir durum olduğu ve çoğu zaman bunun önüne geçmek de mümkün olmadığı için insanlar aralarındaki anlaşmazlıkları ve uyuşmazlıkları çözmek amacıyla değişik yöntemler ve araçlar geliştirmişlerdir. Bu yöntem ve araçların en başında kuşkusuz devletin temel işlevi ve görevi olan yargılama faaliyeti gelir. Sorunları yargı aracılığı ile çözmek, yani bir anlaşmazlık durumunda yargıya başvurmak hepimizin bildiği, gerektiğinde başvurduğu araçlardan birisidir. Anayasal güvence altında olan hak arama özgürlüğümüzün gereğidir. İhtilafların çoğalmasına, mahkemelerin bu ihtilafları çözmekte yetersiz kalmasına bağlı olarak zaman içerisinde yeni ihtilaf çözme araçları geliştirilmiştir. Alternatif Uyuşmazlık Çözüm araçları olarak isimlendirilen bu tekniklerin başında müzakere, uzlaşma, arabuluculuk gelmektedir.

Herhangi bir anlaşmazlıkta birinci alternatif benim yolum, ikinci alternatif de senin yolundur. Kavga genellikle kimin yolunun daha iyi olduğu sorusundan çıkar. Oysaki hemen her zaman bir üçüncü alternatif daha vardır. Geleneksel çatışma çözümlerinin dışında kalan bu alternatif, kazan-kazan yaklaşımına dayanan bir alternatif çözüm aracı olan arabuluculuktur. Bu yöntem mahkemeye gitmenin yarattığı gerilim ve stresleri yumuşatmanın harika bir yolu olabilir. Bir davayla kıyaslandığında, çatışma çözümüne alternatif uyuşmazlık çözümü yaklaşımı tarafları çok daha az yıpratarak, çok daha iyi, çok daha hızlı ve çok daha ucuz sonuçlar üretebilir. Alternatif uyuşmazlık çözüm araçları arasında sinerjiye en çok benzeyeni arabuluculuktur… Soylu bir uğraş olan hukuk mesleğine girenlere derin bir saygı duyuyoruz. Didişme, çekişme ve içinden çıkılmaz sorunlarla dolu bir dünyada hukukçular, insanları rahatlatmak, yaratıcı çözümler bulmak, huzur ve şifa vermek amaçlı yüce bir fırsata sahiptirler. Yeni Ahit şunu öğretir: ‘Uzlaştırıcılar kutsaldır, bunun için onlara Tanri’nın çocukları denecektir.’ Uzlaştırıcılara ihtiyaç duyduğumuz bir zaman varsa , o da bugündür ve avukatlar o rolü üstlenmek için benzersiz bir konumdadırlar. Lincoln’ün deyişiyle, ‘Uzlaştırıcı olarak, avukatlar üstün bir fırsata sahiptirler.’ … İslam hukuku da barışmaya cezadan daha fazla değer verir. İslam hukukunda temel araçlardan biri de sulhtur., yani bir anlaşmazlığın taraflarını temsil eden heyetleri dinleyen bir konsey. İlk önce heyetler kurbanın ailesini onurlandıracak bir mütareke isterler. Sonra konuşurlar; sulh iletişimle yönlendirilir; bir araya gelip birbirini dinlerler. Konsey, ‘Onun söyledikleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Ona nasıl cevap vereceksiniz?’ diye sorar. Anlaşma olursa, hepsi kendi iradeleriyle sonuçtan tatmin olmuş halde eve dönerler. Bu süreç, kararın genellikle meseleyi sona erdirmediği resmi bir mahkemeden daha iyi işlemektedir. Bir Müslümanın deyişiyle, ‘halkın yarısı yargıcın düşmanlarıdır.’ Bunun aksine, sulh daha pratik, daha az maliyetlidir ve anlaşmayla sona erer. Her iki taraf da kazandığı için düşmanlık, husumet sona erer.’ Bu değerlendirmeler, saygın bir uluslararası liderlik otoritesi, aile uzmanı, eğitmen, kurumsal danışman ve hayatını ilke merkezli yaşam ve liderliğin öğretilmesine adamış olan Amerikalı Dr. Stephen R.Covey’e ait. ‘Üçüncü Alternatif- Hayatın En Zor Sorunlarının Çözümü’ isimli kitabında yazıyor bunları.

Yine 1924’te ABD Başkanlığı’na aday olan ünlü avukat John W.Davis, 16 Mart 1946’da New York Barosu’nun 75. Kuruluş Etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada hukuku bir arabuluculuk mesleği olarak nitelendirir ve şöyle der; ‘Doğrudur, biz hukukçular, avukatlar köprüler kurmuyoruz, kule dikmiyoruz, motor yapmıyoruz, resim boyamıyoruz…Yaptığımız bütün işlerde insan gözünün görebileceği pek az şey var. Ama sorunları çözüyoruz; gerginliği gideriyoruz; hataları düzeltiyoruz; insanların yükünü üstleniyoruz; çabalarımızla barışçıl bir devlette insanların huzurlu ve adil bir yaşam sürmelerini mümkün kılıyoruz.

Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere, resmi prosedürlere karşı köklü bir tepkinin olduğu Çin, Japonya, Kore gibi Uzak Doğu Asya ülkelerinde oldukça yaygın biçimde kullanılan Alternatif Uyuşmazlık Çözümü kurumunun ve özellikle arabuluculuk kurumunun uygulanması, bu ülkelere oranla Avrupa’da daha ağır bir süreç izledi. Bununla birlikte Alternatif Uyuşmazlık Çözümü kapsamında bulunan arabuluculuk kurumu, 2000’li yılların başından itibaren kıta Avrupa’sında da önem kazanmaya başladı. Nitekim 22 Ekim 2004 tarihinde Avrupa Komisyonu arabuluculuk kurumu ile ilgili teklifini direktif biçiminde yayımladı. Önerilen bu direktif, ‘arabuluculuğun kullanılmasını geliştirmek, aracılık ile klasik yargı işleyişi arasında sağlıklı bir ilişki kurmak suretiyle, uyuşmazlıkların hızlı ve sağlıklı bir çözüme kavuşturulmasını sağlamak’ amacına yönelikti.

Bütün bu gelişmeleri dikkate alan benim başkanı olduğum Ankara Barosu Yönetim Kurulu, arabuluculuk ve uzlaşma kurumlarının yakın bir zamanda Türkiye’ye de geleceğini öngördüğünden, bu konuda gerekli hazırlıkları yapmak, avukatları bu kurumlara hazırlamak amacıyla 08 Aralık 2004 tarihinde Ankara Barosu bünyesi içerisinde Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Merkezi kurulmasına karar verdi. Bu merkezin başkanlığına, Galatasaray Lisesi mezunu olan, AÜ Hukuk Fakültesi’nin yanı sıra Teksas Hukuk Fakültesi’nde de eğitim gören, yetkin bir hukukçu olmasının yanı sıra düzgün bir insan ve çok iyi bir entelektüel olan Seçkin Arıkan’ı atadık. Seçkin Arıkan, üstlendiği bu görevin hakkını vermiş, uzlaşma ve arabuluculuk konularında son derece yararlı eğitim çalışmaları yapmak suretiyle Ankara Barosu üyesi olan avukatların bu konuda kendilerini yetiştirmelerine ve geliştirmelerine katkı sağlamıştır. Burada kazandığı deneyimi benim Türkiye Barolar Birliği Başkanı olmamdan sonra Türkiye Barolar Birliği’ne de taşımış, uzlaşma ve arabuluculuk konusundaki başarılı çalışmalarını orada da sürdürmüştür.      

Seçkin Arıkan kurul başkanı olarak ilk etkinliği Teksas’da avukatlık yapan, aynı zamanda arabuluculuk konusunda da uzman olan Trey Bergman’ı Ankara Barosu’na davet ederek yaptı. 2005 yılının Ocak veya Şubat aylarından birinde yapılan etkinliğe olağanüstü sayıda ilgi ve katılım oldu. Ankara Barosu’nun konferans salonu fuayesi dahil tıklım tıklım doldu. Trey Bergman’ın izleyicileri de içine kattığı, yani interaktif biçimde yaptığı sunum katılımcıların beğenisini kazandı.    

Yukarıda bu yazımın başında ayrıntılarını anlattığım üzere arabuluculuk kurumuna verdiğim destekten dolayı İstanbul’da düzenlenen arabuluculukla ilgili uluslararası sempozyumda, İstanbul Barosu’nun organize ettiği protesto eyleminde, başta İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal ve bir kısım avukatların kırmızı kart gösterilerine ve hakaretlerine maruz kaldım. Zaman geçti arabuluculuk kurumu kanunlaştı. Türkiye Barolar Birliği yönetimi olarak verdiğimiz uğraş, gösterdiğimiz çaba sonucu arabuluculuk yapma yetkisi hukuk fakültesi mezunlarının tekelinde kaldı. Arabuluculuk eğitimi verecek kurumların içine Türkiye Barolar Birliği de dahil oldu. Gerek Arabuluculuk Kurulu’nda, gerekse Arabuluculuk Sınav Kurulu’nda Türkiye Barolar Birliği de temsilci seçme olanağına kavuştu. O gün bana ve arabuluculuk kurumuna karşı olanlar, kendi yönetimimin içinde bu konuda bana muhalefet edenler, İstanbul Barosu’nun yaptığı prtotesto eyleminde onlarla birlikte hareket edenler, bugün bin bir tantanayla arabuluculuk eğitimi veriyorlar, düzenledikleri törenlerle arabuluculuk sertifikası dağıtıyorlar. Yurt dışından uzmanları davet edip arabuluculuk üzerine konferanslar düzenliyorlar. Şimdi herkes susuyor. Dün konuşanların, kırmızı kart gösterenlerin hepsi susuyor. Sadece susmuyorlar, arabuluculuk kurumuna karşı olan baroların yönetim kurulu üyeleri de arabulucu olabilmek için eğitim alıyorlar, arabuluculuk sınavlarına giriyorlar. Ne demek gerekir? Söylenmesi gerekeni şair Aylin Bengi Şahin söylüyor. Hem de çok güzel söylüyor. Okuyalım;  ‘Vazgeçilmezliğin kanatlarını takıp / Sevap satıp, günahımı alan gıybetçi / Uçuşunun hoşluğunu kendine mal etme / Asi bir rüzgarın hevesi ile / Gökyüzüne kanatlandığını haykıramazsan kendine / Ve etrafındakilere / Mesken tuttuğun kifayetsiz diller / Her köşede eksik arayan gözler / Adam gibi sarmayı bilmeyen eller / Sadece umdelerle avunup / Gölgelerin savaklarında dinlenip / Asla fark edemediği hayat boşluklarında yaşayıp / Sanal beyefendiliği ile övünür, övünür / Bu kara düzen öylece uzar gider.

Bilmem anlatabildim mi?

Vedat Ahsen Coşar

MEŞRUİYET KRİZİ

Etimolojik kökeni itibarıyla demokrasi kelimesinin en basit anlamı halkın egemenliğidir. Demokrasi bu niteliğiyle tek bir kişinin egemenliği olan monarşiden, sözlük anlamı en iyinin egemenliği olan aristokrasiden ve azınlığın egemenliği olan oligarşiden ayırt edilir.     

Demokrasinin yukarıda belirtilen yönetim biçimlerinden farklı olan çok önemli bir özelliği daha vardır. Onu da George Sabine artık klasik hale gelen ‘Felsefi-Siyasi Düşünceler Tarihi’ isimli eserinde ‘Liberal demokrat bir yönetim biçiminin en önemli karakteri, belki de en önemlisi, negatif niteliğidir, diğer bir deyişle totaliter olmayışıdır’ diyerek ifade ediyor.

George Sabine’i referans alarak devam edersek dememiz gerekir ki, çoğunluğun egemenliği olan demokrasi günümüzde kimin yöneteceğinin belirlenmesinin ve halkı yönetime ortak etmenin aracı olan seçimden çok daha fazla şeyi, hatta şeyleri içerir. Bu bağlamda demokrasi; halkı zorbalıktan korumak ve özgürleştirmek için siyasi iktidarın kullanılmasını kuvvetler ayrılığı ilkesiyle sınırlandırmayı ve denetlemeyi, bu yolla yönetimde keyfiliği önlemeyi, siyasi iktidarı hukukla bağlamayı, yani anayasacılığı: devletin en başta gelen görevi olan adaleti sağlayacak bağımsız ve tarafsız yargı organının hayat vereceği ve devletin diğer organlarının her koşulda bağlı olacağı hukukun üstünlüğü ilkesini: farklı düşünce ve inançları kurucu unsur olarak kabullenmeyi, yani siyasi çoğulculuğu: ötekinin hak ve özgürlükleri demek olan uluslararası standartlar ve sözleşmeler üzerine kurulu bir insan hakları hukukunu: azınlıkta olanların hak ve özgürlüklerine saygıyı ve bunları korumayı; siyasi ve ahlaki eşitliği; yönetimde idari ve mali şeffaflığı kapsar.

Peki! Günümüz Türkiyesinin demokrasiyle olan sınavındaki durumu nedir?  Totaliter oluşudur! Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu bu duruma siyaset biliminde ‘seçilmiş diktatörlük / elective dictatorship’ veya ‘yürütme egemenliği / parliamentry sovereignty’ deniyor.  

Mevcut siyasal yönetimin ancak bir sonraki seçimleri kaybetmesi durumunda denetlenebileceği ve hesap verebileceği bir anayasal dengesizlik hali olan ‘seçilmiş diktatörlük / elective dictatorship’ veya ‘yürütme egemenliği / parliamentry sovereignty’ kavramı siyaset bilimine İngiliz siyaset adamı Lord Hailsham tarafından kazandırılmıştır. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 272)      

Bu yönetim biçiminde, parlamento çoğunluğuna egemen olan yürütme erki dilediği yasayı yapabilecek, değiştirebilecek veya feshedebilecek, dahası canının istediği her icraatı yapabilecek güce sahiptir.

Geride kalan sürede yaşananlar, bu bağlamda Anayasa’ya aykırı biçimde Hakimler ve Savcılar Yasası’nda yapılan değişiklikler, 5651 sayılı İnternet Yasası’nda yapılan değişikliklerle anayasal ve evrensel bir hak ve özgürlük olan iletişim serbestisine getirlen sınırlamalar, kişiye özel çıkarılan yasalar, emniyet ve yargı örgütlerinde yapılan atamalarla yolsuzluk iddialarının soruşturulmasının engellenmesine ilişkin hukuka aykırı idari tasarruflar, kimi gazeteci ve yazarların işlerinden atılmalarına ve bu suretle halkın bilgi edinme hakkının önüne geçen medya üzerinde kurulan baskılar, Kamu İhale Yasası’nda birilerini kayırmak için yapıldığı anlaşılan keyfi düzenlemeler, Sayıştay raporlarının TBMM’den ve halktan gizlenmesi suretiyle çiğnenen vatandaşın bütçe hakkı, yerel ve merkezi yönetimlerdeki denetimsizlik, kamu maliyesinin şeffaf olmayışı, Ergenekon, Balyoz davalarına ilişkin kumpas iddiaları, yine bu davalar ile KCK ve Fenerbahçe yöneticileri aleyhinde açılan davalarda yaşanan hukuksuzluklar, Türkiye’nin tam da seçilmiş bir diktatörlük sürecinin içinde olduğunu gösteren kanıtlardır.

Türkiye’yi süratle demokrasiden ve hukuk devleti olmaktan uzaklaştıran bütün bunların siyasal ve hukuksal alana bir yansıması vardır ve bu ‘meşruiyet krizi’dir.

Latince ‘legitimare’ sözcüğünden türetilen meşruiyet kavramı genel olarak ‘yasallık/hukukilik’ anlamına gelir. Siyaset felsefecilerinin ahlaki ve rasyonel bir ilke olarak kabul ettikleri meşruiyet kavramı yurttaşların siyasal itaat yükümlülüğünün kaynağını oluşturur. Bu anlamda meşruiyet bir kural sistemine, yani hukuksal ve anayasal sisteme itaat etmeye rıza göstermektir. Merkezinde ‘halkın rızası’ olan meşruiyetin varlığıyla yurttaşlar, devlete saygı göstermeye, devletin yasalarına itaat etmeye, siyasal iktidarın otoritesini kabullenmeye kendilerini mecbur hissederler.

Alman iktisatçı ve toplumbilimci Max Weber’e göre siyasal meşruiyetin kaynağı, bu bağlamda yurttaşların bir rejime itaat etmelerini sağlayan nedenler farklı ve değişiktir. Weber’e göre ilk siyasi meşruiyet tipi gelenek ve görenekler üzerinde temellenmiş olan ve her zaman varolduğu için meşru kabul edilen ‘geleneksel meşruiyet’tir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 194)     

Weber’in geliştirdiği ikinci meşruiyet biçimi ‘karizmatik meşruiyet’tir. Bu meşruiyette yönetenin otoritesi, yönetenin kişiliğinde varolan güce, yani karizmaya dayanır. Teolojik bir kavram olan karizma ‘Tanrı vergisi’ anlamına gelir. Sosyo-politik bir kavram olarak karizma, diğer insanlar üzerinde psikolojik açıdan denetim kurmak suretiyle liderlik oluşturma yeteneği olan cazibe veya kişisel güç demektir. Bu meşruiyet biçiminde lider, yanılmaz ve tartışılmaz bir önder, bir mesih, halk ise lidere itaat etmek zorunda olan muritlerdir. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 192-193-195)     

Weber’in kabul ettiği üçüncü meşruiyet tipolojisi modern devletlerde görülen ve dolayısıyla 20 ve 21. Yüzyılların meşruiyet biçimi olan ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. Bu meşruiyet biçiminde yöneten, yönetme otoritesini yasalarda açıkça tanımlanmış kurallardan alır. (Andrew Heywood. (1997) Politics. Macmillan Press Ltd. Sayfa: 194) Yani meşruiyetin kaynağı hukuktur, başta Anayasa olmak üzere, Anayasaya uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan yasalardır. Yöneten irade yetkilerini varolan kurallardan, yani hukuktan alır, devleti bu kurallara göre yönetir. Hukukun koyduğu kurallar yöneten mevkiinde olanları bağladığı ve sınırlandırdığı için yöneten her istediğini yapamaz, keyfi davranamaz.  

Aksi halde ne olur? Meşruiyet tipolojisi konusunda çok şey söyleyen, doğru ve genel kabul gören şeyler söyleyen Weber, siyasi bir rejimin veya yönetimin meşruiyetinin ne zaman tartışmalı hale geleceği, hangi durumda meşruiyetinin sorgulanacağı ve ne zaman meşruiyetini yitireceği konusunda bize herhangi bir şey söylemez.

O halde biz söyleyelim.

Demokratik rejimlerde adil ve özgür biçimde yapılan seçimler sonucunda halkın çoğunluğunun desteğini alan bir siyasi parti iktidar olur ve devleti yönetme yetkisini kazanır. Bu yolla kazanılan yönetme yetkisi/otoritesi Weber’in tanımladığı biçimiyle ‘yasal-rasyonel meşruiyet’tir. Ne var ki, iktidara geliş biçimiyle yasal ve meşru olan iktidar, iktidarda kaldığı süre içinde de icraatlarıyla, yaptıkları ve yapmadıklarıyla Anayasa’ya, yasalara, hukuka, hukukun evrensel kurallarına, bağlı olduğu uluslararası sözleşmelere uygun davranmak zorundadır. Yani sadece iktidara geliş biçimiyle değil, iktidarda kalış biçimiyle, iktidar olarak yaptığı iş ve icraatlarla da yasal-rasyonel olmak zorundadır. Aksi halde, yani halk tarafından kabul görmeyen siyasalar içinde olduğu takdirde, meşru olarak kazandığı siyasi otoritesinin yasallığı, hukukiliği, meşruiyeti sorgulanır hale gelir.

Tıpkı bugün Türkiye’de olduğu gibi!

Arka arkaya üç seçim kazanarak iktidara meşru biçimde gelen AK Parti bugün son derece ciddi bir meşruiyet krizi ile karşı karşıyadır. En son seçimde oyunu alamamış olmakla birlikte demokratik olgunluk ve terbiye gereği meşruiyeti hususunda zimni kabulünü aldığı halkın %53’ü 17 Aralık 2013 tarihinden bu yana gördükleriyle, duyduklarıyla, okuduklarıyla zımni kabullerini geri almışlardır. Sokağın ruhu bunu göstermektedir.

Sokağın ruhu bir şeyi daha göstermektedir. O da bu iktidarın güvenilirliğini yitirmiş olmasıdır. Aile ilişkilerinden, arkadaşlık, dostluk gibi kişisel ilişkilerde, çalışanların gerek birbirleriyle, gerekse işverenleriyle olan ilişkilerinde, şirketin ortaklarının ve paydaşlarının kendi aralarındaki ilişkiden müşterileriyle olan ilişkilerinde, her türden ticari ve ekonomik ilişkide, ulusal ve uluslararası ilişkiler ile küresel ekonominin işleyişinde olduğu gibi siyasette ve yönetim biliminde, yani seçen seçilen ilişkisinde en önemli unsur güvendir.    

Kendisini ilke merkezli yaşam ve liderliğin öğretilmesine adamış olan ve hepsi çok satan Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı, Önemli İşlere Öncelik’, ‘İlke Merkezli Liderlik’, ‘Etkili Ailelerin Yedi Alışkanlığı’ ve Sekizinci Alışkanlık: Bütünlüğe Doğru’ adlı kitapların yazarı Amerikalı Dr. Stephen R. Covey ‘Güven’ diyor ve şöyle devam ediyor;  ‘Güven yalnızca güvenilirliğin meyvesi değildir; aynı zamanda motivasyonun da köküdür. En yüksek motivasyon biçimidir.’ Günümüzde güven sadece ahlaki bir değer, bir iç ses değil, emek kadar, sermaye kadar, üretim kadar aziz bir şeydir, elle tutulur, gözle görülür bir şeydir, somut bir şeydir. Ticarette olsun, ekonomide olsun, siyasette olsun hemen her şeyi değiştiren bir şeydir. En önemlisi gitti mi asla geri gelmeyecek ve onarılamayacak olan bir şeydir. Aile ilişkilerinde de, arkadaşlık dostluk ilişkilerinde de, iş ilişkilerinde de, ticari yaşamda da ve nihayet siyasi yaşamda da gitti mi bir daha geri gelmeyecek olan bir şeydir. Ne yazık ki AK Parti iktidarı en önemli şeyi, yani halkın büyük çoğunluğunun kendisine duyduğu güveni ve buna bağlı olarak motivasyonunu kaybetmiştir.       

En son seçimde aldığı %47 oyun önümüzdeki yerel seçimlerde ne kadar kayba uğrayacağı henüz belli olmamakla birlikte, 17 Aralık 2013 tarihinden bu yana ortaya çıkan yolsuzluk iddialarının yarattığı güven kaybının siyasal alana yansıyacağı açıktır. Yerel seçimlerde AK Parti’nin oylarını koruması veya artırması varolan meşruiyet krizini yok etmeyeceği gibi oluşan güven bunalımını da ortadan kaldırmıyacaktır. Henüz bir iddia olan ve dolayısıyla ‘masumiyet karinesi’ kapsamında bulunan yolsuzluk iddiaları bağımsız ve tarafsız yargı tarafından soruşturulup kovuşturulmadığı, soruşturulması ve kovuşturulması engellendiği ve faiileri aklanmadığı sürece varolan meşruiyet krizi daha da derinleşecek ve Türkiye gerek ekonomik, gerekse siyasi ve toplumsal yönden çok ciddi savrulmalar yaşayacaktır. Şimdilerde varolan meşruiyet krizi ve güven bunalımı yerini onarılmaz tahribatlara ve kaotik bir ortama bırakacaktır.

Böyle olmamasını umut edelim, herkesi sağduyulu olmaya davet edelim,  ‘ödevimiz iyimserliktir’ diyelim ve ülkemiz için iyi şeyler dileyim.             

V.Ahsen Coşar