DENEMELER (LXXXIII)
Kainatta bir zerreyim / Ben kendimi bilmez miyim / Zerre içinde zerreyim / Ben kendimi bilmez miyim’ Aşık DAİMİ

KÜÇÜK ŞEYLER TEORİSİ!

Nietzsche, yoksunlukları, zaaf ve zayıflıkları haklılaştırma ve telafi etme işlevi gören dünyaya dair ahlaka; kendisine uymayan, kendisi gibi olmayan, kendi dışında olan hemen her şeye daha baştan hayır diyen köle/sürü insan ahlakına ve başkaca yanlış ahlaklara karşı çıkar. Zira ona göre, insana dair, ahlaka dair, inançlara dair, ideolojilere dair yanlış felsefeler, yaşam güdülerinin fiilen yozlaşmasına ve bizatihi insanın yaşarken ölmesine neden olur, olmuştur.

Tanrı, ruh, günah, öteki dünya, inanç, ideoloji, ahlak, erdem, hakikat, ebedi yaşam gibi soyut ve büyük şeyler üzerine düşünen, bizi de bunlar üzerine düşünmeye sevk eden Nietzsche, aynı zamanda bize küçük şeyler üzerinde düşünmeyi tavsiye eder.

Nedir küçük şeyler? Eğlenme, dinlenme, gezme, yemek yeme, iki kadeh bir şeyler içme, zevk alma, zevk verme, haz duyma, haz verme, bencilliğin tüm ahlak kuralları, iklim, mekan gibi gündelik hayatın diğer koordinatlarıdır bunlar. Nietzsche uzmanları, Nietzsche’nin bu tavsiyesini ‘Küçük Şeyler Teorisi‘ olarak isimlendiriliyorlar.

Küçük Şeyler Teorisi’ni Nietzsche ‘The Gay Science/Şen Bilim‘ isimli eserinde ‘Şeylerde zorunlu olanı güzel olarak kabul etmeyi giderek daha çok öğrenmek istiyorum; o zaman şeyleri güzel kılanlardan biri olacağım, amor fati; Bundan böyle benim aşkım bu olsun!‘ şeklinde açıklar.

İnkar etmeyi, kötümserliği, teoriciliği, çileciliği reddeden, amor fatiyi, yani kaderini sevmeyi, yani yaşamın olduğu ve daima olacağı gibi diyonizyak/duygulu ve coşkulu anlayışını onaylayan Nietzsche’nin ‘Küçük Şeyler Teorisi’, hemen her şeye, insani olan her şeye hayır diyen tüm felsefi görüşleri reddetmesinin temelini oluşturur. Bu teori insani olan, insana ait olan dokunma, işitme, tatma, görme, duygulanma, sevinme, ağlama, sevme gibi hislerin, aklın, kalbin, gözün, sesin, kulağın, ellerin, ayakların, midenin hakkının verilmesidir.

Nietzsche amor fati öğretisinin özünü oluşturan bu görüşünü ‘Ecco Home/İşte İnsan‘ isimli kitabında şu sözlerle açıklar: ‘En zararlı adamların büyük adam kabul edilmelerinden dolayı küçük şeylerin, yani yaşamanın temel olaylarının hor görülmesi öğretildiğinden ötürü, siyaset, toplumun düzenlenmesi, eğitim konularındaki soruların tamamı taa temellerine kadar yanlışlanmıştır… Şimdi kendimi bugüne kadar mümtaz adamlar olarak onurlandıran adamlarla karşılaştırdığım zaman aradaki fark aşikardır. Bu sözde mümtaz adamları insanlığa ait bile saymıyorum – bence bu adamlar insanlığın reddi, hastalığın vakitsiz dölleri ve intikam dolu içgüdüleridir: Yaşamdan intikam alan habis, temelde şifa bulmaz ucubelerden başka bir şey değildir…Benim insani varlıktaki büyüklük formülüm amor fatidir: Bir kimse ne gelecekte, ne geçmişte, ne de tüm ebediyette olduğundan başka bir şeye öykünmez. Yalnızca zorunluluktan doğanı daimi kılmak için değil, onu ayrıştırmak için hiç değil, – tüm idealizm zorunluluk karşısındaki sahtekarlıktır – ama onu sevmek için…

Bütün bunları şunun için yazdım: küçük şeyleri zaman zaman yapmakla, mesela kendimi gezdirmekle, kitap okumakla, maç seyretmekle, müzik dinlemekle, sinemaya, tiyatroya gitmekle, iki kadeh bir şey içmekle zaman geçiren, bu şekilde kendisine zaman ayıran ve kendisini eğlendiren; ama daha çok Tanrı, ruh, günah, inanç, ahlak, erdem, hakikat, ebedi yaşam gibi soyut, sağ, sol, ekonomi, siyaset, hukuk, yargı vb. gibi büyük şeyler üzerine düşünen, yazan ve konuşan ben, dün akşamüzeri kendim için bir küçük şey yaptım. Çankaya Belediyesi’nin Çayyolu’ndaki Ek Binası’nda çalışmalarını yürüten ‘Beşince Mevsim Öğretmenler Türk Halk Musikisi Korosu‘na katıldım.

Birkaç gün önce, Kolejden sınıf arkadaşım olan ve çok uzun zamandan bu yana anılan korunun çalışmalarına saz çalarak katıldığını bildiğim Dr. Önal Duran’ı aradım, koro çalışmalarına katılmak istediğimi söyledim. Bu talebimden ve kararımdan çok memnun olan Önal ile birlikte dün akşamki çalışmaya gittim.

Önal, beni koro çalışmalarını hoca olarak yürüten Abdullah Gündüz ile tanıştırdı. Hoca katılımımdan duyduğu memnuniyeti ifade etti, ‘size bir de türkü söyletiriz’ diye ekledi. ‘Hocam türkü söylemesem olmaz mı’ demem üzerine, esprili bir şekilde ‘Koroya katılmanız için bu şart. Biz aramıza katılanları önce rezil ederiz, sonra vezir ederiz.’ dedi.

Konser vermeye hazırlanan koro dün akşam iki türkü üzerinde çalışıyordu. Birincisi bu yazının en üstüne koyduğum Aşık Daimi Tercan’ın ‘Kainatta Bir Zerreyim’ isimli türküsü, diğeri de Kerküklü Abdülvahit Küzecioğlu’na ait türkü. ‘Sen bir yana, men bir yana / Gaşuv karadır, gözüv eladır / Benzirsen ceylana / Mecburam men sana’ diyen türkü.

Kainatta bir zerre olduğum ve kendimi bildiğimi bildiğim’ için felsefesi bana uygun düşen, ritmi hızlı, müziği hoş olan bu türküyü ve yine ‘kimileri bir yana‘ gittiği, ‘ben başka bir yana‘ gittiğim için sözleri hoşuma giden, tınıları kulağıma hoş gelen ‘Sen bir yana, men bir yana’ diyen türküyü koroyla birlikte ve keyifle ben de söyledim.

Tam hoca beni unuttu, türkü söylemekten kurtuldum derken hoca beni davet etti. Kendimi tanıtmamı, aralarına neden geldiğimi anlatmamı, daha sonra da bir türkü söylememi istedi.

Şunları söyledim: ‘Avukatım, mesleğimi fiilen icra ediyorum. Mesleğimden emekli olmadığım gibi hiçbir şeyden de emekli değilim. Emekli olmak gibi bir niyetim de yok. Bugüne kadar hayatı kreşendoda yaşadım, hala öyle yaşıyorum ve öyle de yaşamak istiyorum. Aranıza katılmamın birinci nedeni budur. Hepiniz biliyorsunuz, Türkiye’de hukuk falan kalmadı. Bunu gören ve yaşayan bir insan olarak bir yerlere sığınmak, bir şeylere sarılmak istedim. Aklıma müzik geldi. Aranıza katılmamın ikinci nedeni budur. Abdullah Hoca tanıştığımızda, size bir de türkü söyletiriz dedi. Söylemesem olmaz mı deyince, olmaz, biz önce adamı rezil, sonra vezir ederiz yanıtını verdi. Murathan Mungan’ın “Bu memlekette her şey olursunuz, bir tek rezil olmazsınız” sözünü hatırladım. Bu beni cesaretlendirdi, herhalde rezil olmazsın dedim kendi kendime. Şimdi söyleyeceğim türkü “İndim havuz başına / Bir kız çıktı karşıma” isimli türkü. Ben kolejde öğrenci iken, kolejin Türk Sanat ve Halk Musikileri korosunda idim. 1965 veya 1966 yılında okulun müsameresinde solo yaptım ve bu türküyü söyledim. Şimdi aramızda olan ve elimden tutup beni buraya getiren sınıf arkadaşım, kadim arkadaşım Önal Duran, ben solo yaparken tek başına sazıyla bana refakat ediyordu. Önal’ın genlerinde müzik vardır. Benim yok. Rahmetli annem “sesin güzel olsun diye ben sana bebekken kız memesi emzirdim” derdi, belki ondan olacak sesim az da olsa, çok fazla iddialı olmasa da güzeldir. Umarım beğenirsiniz.

Türküyü söyledim. Fena da söylemedim. Önal beğendi. Başkaları da beğendiklerini ifade ettiler.

Neredeyse 50 yıldır, şarkı, türkü dinleyen, arkadaşlar arasında söylemenin dışında topluluk karşısında şarkı, türkü söylemeyen ben, dün akşam ilk defa bir topluluk karşısında türkü söyledim. Keyif aldığım bu iki saat içinde zihnimdeki çöpleri boşalttım. Müziğin insanı dinlendiren, sakinleştiren, ruhunu arıtan sihirli gücünü ve etkisini bütün vücudumda hissettim.

Koro çalışmalarına devam edeceğim. Dahası yakında kendime bir saz alacağım ve o zaman sadece söylemeyecek, hem çalacağım, hem de söyleyeceğim.

Çok fazla farkında olmasak da, kendimizi daha çok yüksek ideallere, ideolojilere, büyük şeylere adasak ve o nedenle hayatın küçük şeylerini ihmal etsek, ıska geçsek de, insanın kendisini oldurmasında, entelektüel gelişimini sürdürmesinde, ruhsal yönden zenginleşmesinde küçük şeylerin önemi büyüktür. Zira büyük şeyleri küçük şeyler besler. Entelektüalizmin ve büyük işlerin, gündelik hayat üzerinde ve gündelik hayata karşı bir kuruntu dünyasının inşasına imkan vermesinin önüne geçmek için, büyük şeyler için zinde ve diri kalmak, hazır olmak için, küçük şeylerin gerçekliğinin yadsınmaması, zaman zaman ‘Küçük Şeyler Teorisi’nin hayata dahil edilmesi gerekir.

Küçük adamların büyük işlere soyundukları, büyük adamların küçük şeyleri ıska geçtikleri hayatın rutin akışı içinde ‘Küçük Şeyler Teorisi‘ ni uygulamanızı hepinize tavsiye ederim.

DENEMELER (LXXXII)

Sade yaşayacaksın sade. Çok sahip olmadan, çok ait olmadan yaşayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, hem de hep senin kalacakmış gibi hayat … İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak. Ya tozu dumanı yutacaksın, ya da tozu dumana katacaksın…’ NİETZSCHE

HOŞNUT OLMAMAKTAN HOŞNUT OLMAK!

Dün gece uyku tutmadı. Uyku benden kaçınca, ben de uykudan kaçtım. Uykunun yerine kitap okumayı ve müzik dinlemeyi ikame ettim. Nietzsche’nin ‘Şen Bilim’ isimli kitabını açtım, okumaya başladım.

Bilimi şen kılan, insanı mutlu kılmak için kullanan, bu kavramı ebedileştiren, onu müziğin alanından alıp sanatın bir diğer alanı olan şiirin dünyasına taşıyan ve hatta felsefenin içine katan Nietzsche’dir.

Kendisine inanacağı yeni Tanrılar icat eden ‘hınç insanı’na, uğrunda ölüme gideceği büyük öğretilerin, onu köleliğe götüreceğini acımasız bir kahkaha ile bildiren Nietzsche’yi okumanın, insanın ruh sağlığını ciddi biçimde bozacağını ve o nedenle tehlikeli olacağını bildiğim için onu her defasında dikkatli, çok dikkatli okurum.

Dün gece de öyle yaptım. Tehlikeyi azaltmak, Nietzsche’nin sertliğini az biraz yumuşatmak için müziği yardıma çağırdım. Nietzsche’ye en iyi hangi müzik refakat eder diye sordum kendime. Nietzsche’nin hem duygusal, hem de düşünsel olarak çok bağlı olduğunu bildiğim Richard Wagner geldi aklıma. Pek sevmesem de, hiç romantik bulmasam da Wagner’i seçtim ve You Tube’dan dinlemeye başladım.

Operalarıyla ünlü olan Wagner’in müzik dili, Nietzsche’nin felsefe dili gibi keskin ve serttir. Ritimleri aniden yükselir, aniden düşer. Wagner’i dinlerken insan, bazen ezilir, bazen de kendisini çok güçlü hisseder. Bu tam da Nietzsche’nin ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ de dediği gibi bir şeydir. Yani ‘Nerede canlı bulduysam, orada – Wille zur Macht’ı / Güç İstemi’ ni – buldum. Ve uşağın isteğinde bile, efendi olma isteğini buldum…Ancak, nerede hayat varsa orada istem de vardır. Fakat hayat isteme değil öğrettiğim sana, güç isteğidir.

İnsan eyleminin temel hareket ettiricisi olan güçlü olma isteğini, en çok Wagner’i dinlerken, Nietzsche’yi okurken hisseder ve bunu istersiniz. Her ikisi de sizi pek hoşnut etmez, ama hoşnut olmamaktan hoşnut olmak için Wagner’i dinler, Nietzsche’yi okursunuz.

Ben öyle yapıyorum mesela. Sadece Wagner dinlemek, Nietzsche’yi okumak konusunda değil, hayatta da öyle yapıyorum. Yani hoşnut olmamaktan hoşnut olmak için alıp başımı bir yerlere gidiyorum bazen. Eymir’e, Çubuk Barajı’na, Ayaş’a, Elmadağ Kayak Merkezi’ne onun için gittim, kendimi buralarda onun için gezdirdim, gezdiriyorum.

İnsanlar hoşnut değiller, hemen her şeyden şikayetçiler. Ama nedense hoşnutsuzluktan bir hoşnutluk da çıkaramıyorlar. İnsanda en ilginç olan şey, onu hep başka bir şey aramaya yönelten şey doyumsuzluğu aslında. Hoşnutsuzluğu yaratan da bu, hoşnutsuzluğu hoşnutluğa dönüştürmeyen, buna izin vermeyen şey de bu.

Bakıyorum etrafıma. Pek çok insan aynı dili konuşuyor. Sözcükleri kendi çevresinin insanları gibi kullanıyor. Çöp kovası gibi insanların çoğu. Çöp kovalarının tıka basa çöple dolu olması gibi ağzına kadar atık düşüncelerle dolu. En çok da aydın geçinen, entelektüel geçinen, akıl, fikir pazarlayan, çağdaş Sofistler böyle. Onun için kimse kimseden fikri yönden beslenmek istemiyor. Buna gereksinim de duymuyor. Aynı ezberi ve kendisini tekrarlayıp duruyor.

İnsanların çoğu mal mülk için yaşıyorlar. Almaya ve satmaya o kadar çok alışmışlar ki, kendilerinin de mala mülke döndüklerinin, dönüştüklerinin ayırtında ve farkında değiller. Oscar Wilde’ın söylediği gibi ‘her şeyin fiyatını biliyorlar, ama hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.’ O kadar kinikler yani.

Oysa dünya malı nedir ki? Anwai Soleili, ‘Sadi’nin Gülistanı‘ için yazdığı önsözdeki dizelerinde söylüyor ne olduğunu: ‘Bir dünya malı elinden gittiyse, / Üzülme buna hiçtir o; / Ve bir dünya malı geçtiyse eline / Sevinme buna, hiçtir o. / Önünden geçer acılar ve zevkler / Geç dünyanın önünden, hiçtir o.

Ernest Gellner’in dediği gibi ‘modüler insan’ olmuş birçok insan. Tıpkı modüler mobilyalar gibi, her şekli alıyorlar. Basıyorlar bir düğmeye, neyi çağırıyorlar, neyi istiyorlar ise, o şey aşağıya iniyor ya da yukarıya çıkıyor, geliyor veya gidiyor. İnsanlar bir türlü gerçek doğalarını bulamıyorlar. Gerçek doğalarını bulsalar, kendileri olsalar, kendilerini oldursalar, pek çok şeyin önemsizleştiğini anlayacaklar aslında. Zira insan kendisi olduğunda, kendisini oldurduğunda dünya var olmayı bırakır.

Wagner çalmaya, ben de dinlemeye devam ediyorum. Nazım hani ‘Bahri Hazer’ şiirinde ‘…Çıkıyor kayık, iniyor kayık / Devrilen bir atın sırtından inip / Şahlanan bir ata biniyor kayık!…’ diye yazıyor ya, müziğin ritmi de dalgaların üzerindeki kayık gibi bir iniyor, bir çıkıyor.

Saat 02.00 oldu. Gün bitti, yeni bir gün oldu. Pazar Günü başladı. Şubat’ın yirmi ikinci günü yani. Ben içimdeki yazma arzusunu doyurmak için yazmaya devam ediyorum. Uykum yok. Yarın Pazar nasıl olsa. Geç yatar, geç kalkarım.

Sizinle paylaşmak için Nietzsche’den bir bölümü işaretledim. Şunlar yazıyor o bölümde; ‘Az ya da çok tehlikeli yaşam. Başınıza geleni hiç bilmiyorsunuz, yaşam yolunda sarhoşlar gibi ilerliyorsunuz, zaman zaman da bir merdiven aşağıya yuvarlanıyorsunuz. Fakat sarhoşluğunuz sayesinde başınız yarılmıyor: kaslarınız çok yorgun, kafanız çok dumanlı olduğundan, o basamakların taşlarını bizim bulduğumuz kadar sert bulmuyorsunuz! Bizim için yaşam daha büyük bir tehlike: Topraktanız biz; … Birbirimize çarptığımız gün vay halimize! Düşersek her şeyin sonu demektir bu!

En iyisi dikkat edelim, birbirimize çarpmayalım ve de düşmeyelim. ‘Taş da yumurtanın üstüne düşse, yumurta da taşın üstüne düşse, olan yine yumurtaya olur’ zira.

İki de şiir hediyesi var bu yazının size. Nietzsche ile başladık, onun iki güzel şiiri ile bitirelim:

Ey sen ki elinde alevden bir mızrak, / Paramparça ettin ruhumun buzlarını, / Denize akıyor şimdi çağıldayarak, / Bulmaya en yüce umutlarını: / Her gün daha bir aydınlık, daha bir diri / Ve özgür, o sevecen zorlayışla, bak – / Övüyor sunduğun mucizeleri / Ey güzeller güzeli Ocak!

Öyle bir hayat yaşadım ki,/ Cenneti de gördüm, cehennemi de / Öyle bir aşk yaşadım ki / Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de / Bazıları seyrederken hayatı en önden / Kendime bir sahne buldum oynadım / Öyle bir rol vermişler ki / Okudum okudum anlamadım./ Kendi kendime konuştum bazen evimde / Hem kızdım, hem güldüm halime / Sonra dedim ki “Söz ver kendine” / Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin / Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin / Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin / Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin / Öyle bir hayat yaşadım ki, / Son yolculukları erken tanıdım / Öyle çok değerliymiş ki zaman / Hep acele etmem bundanmış, / Anladım…

DENEMELER (LXXXI)
Anılarda bir tipi, umudlarda bir sis / İkisi de bizsiz, ikisi de isimsiz / Şarkıları bitmeden kurşuna dizildi kaldı.’ Özdemir ASAF

ELMADAĞ KAYAK MERKEZİ –

Sabah erken saatte Ankara Adliyesinde duruşmam vardı. Duruşmadan sonra kızımla birlikte Bilkent’te, Ankuva’da oturduk, birlikte bir şeyler içtik, sohbet ettik. Kızım spor yapmaya gitti. Benim canım çalışmak istemedi. Kendimi gezdirmek, geçen haftadan bu haftaya sarkan yorgunluğumu dinlendirmek, yüreğimi serinletmek istedim. Öğleden sonra aldım başımı Elmadağ’daki Kayak Merkezine gittim.

Elmadağ Kayak Merkezi’ne giden yol karlıydı. Dağın tepesinde daha çok kar vardı. Her taraf beyaz, çok beyazdı. Beyaz olmak zor, beyaz kalmak çok daha zor diye düşündüm. Bulutların arkasına saklanmış güneş, ara sıra bulutların arasından çıkıp gülen yüzünü gösteriyordu. Kendisini ifade etmeye, varlığını hissettirmeye çalışan bir rüzgar vardı. Sessiz ama soğuk esiyordu. Aklım başıma gelsin, yüreğim serinlesin diye karlı soğuk havada yürüdüm biraz. Sonra kartopu oynadım kendimle.

Benden başka kimseler yoktu çevrede. Bir kaç köpek, bir de havada uçan, karların üzerinde dolaşan kuşlar vardı. Bir kuş, ‘Hiç kimsenin kafesine / Koyamayacağı bir kuş.. / Kaçmasını öylesine / Uçmasını böylesine / Unutmuş’ bir kuş yanıma, çok yakınıma geldi. ‘Bir insan sesine / Gelip konmuş’ bir kuş dedim içimden.

Oysa ben hiç konuşmamıştım. Öyleyken bir kuş sesimi, içimdeki sesi duymuş olacaktı ki yanıma gelmişti. Metin Altıok’un dizeleri geldi o an aklıma. ‘Eskiden bir sesim vardı / Vardı benim; Şimdi uzakta. / Çınlar belki. / Bir köprünün altında’ diye başlayan dizeleri. Köprünün altında değil, Elmadağ’ında çınlamıştı sesim. Ve o kuş bu sesi duymuş, yanıma gelmişti. Bir süre birbirimize bakarak seviştik o kuşla.

Kayak Merkezi’ndeki kafede oturdum çay içtim daha sonra. Dışarıda kar atıştırmaya başladı. Bir süre karın havada şekiller çizerek yağışını seyrettim keyifle. Sonra dışarıya, açık havaya çıktım. Sessizce duran ve insanı da sessizliğe davet eden karların üzerine bir ağaç resmi çizdim. Çizdiğim ağacın resmini seyrederken, Özdemir Asaf’ın dizeleri geldi aklıma. Cüzdanımdan çıkardım ve okudum: ‘… Ben bir ağaçtım / Baltalandım. / Yonga yonga yongalandım, / Yongalarda yandım, / Mangallarda, sobalarda, / Yangınlarda yandım. / Budaklarda budaklandım, / Cilalandım, boyalandım. / Yaktım, yandım, / Yaktılar. / Yandım artık…

Ağacın başına gelenler üzdü beni. Ağaç olmadığıma sevindim!

Gün yavaş yavaş inmiş, Ankara’ya geri dönüş zamanı gelmişti. Arabama bindim. Arabamın aynası bana bakıyordu. Ben de aynaya baktım. Aynayla birbirimize öylesine bakarken, yukarıdaki şiirin ilk bölümünü mırıldandım kendi kendime: ‘Ben bir ayna idim / Baktılar, baktım. / Gördüler, baktım, / Baktılar, gördüm. / Ne düğünler, ne doğumlar, / Ne ölümler gördüm. / En çok yalanlara öldüm. / Kırdılar, / Kırıldım artık.

Ayna olmak da zor işmiş, iyi ki ayna değilim dedim kendime!

Yola koyulduğumda kar yolu tutmuş, yollar uyuşmuştu adeta. Arabanın radyosunda Çaykovski’nin ‘Patetik Senfonisi’ çalıyordu. Çaykovski’nin en sevdiğim eserim dediği ‘Patetik Senfoni’ insana gerçekten acı veren bir bestedir. Sadece acı değil, özlem de vardır, coşku da, isyan da, kırılmışlık, incinmişlik, hüzün de vardır bu eserde.

Sanatçının ölümünden kısa süre önce bestelediği eserin ağır olan ve uzmanların ‘duyguların açıklanabileceği birinin varlığının verdiği huzur, mutluluğun yitirilmesiyle duyulan burukluk’ olarak tanımladıkları birinci bölümünden sonra gelen ikinci bölümü neşeli, keyif verici, biraz da hüzünlüdür. Ama hüznü kendi içinde gizlidir. Hafif vals tadındaki bu bölümü Çaykovski’nin deyişiyle ‘gözyaşlarıyla gülümseyerek’ dinlersiniz. Yani hem neşeyi, hem de hüznü duyumsarsınız. Son bölüm ölümün, sanatçının ölümünün habercisidir. Hayata yazdığı veda mektubudur.

Üniversitede öğrenci iken seyrettiğim Çaykovski’nin hayatını anlatan baş rolünü Richard Chamberlain’in oynadığı ‘Yalnız Kalpler’ isimli filmin ‘Patetik Senfoni’ ile biten final bölümünden sonra sinemadan gözlerim yaşlı olarak çıkmıştım. Eseri dinleyince o bölüm ve koleradan ölen sanatçının ölüm sahnesi yeniden gözlerimin önüne geldi. Kalbimin sızladığını, gözlerimin nemlendiğini hissettim.

Ankara’ya geldiğimde kafamdaki sisler dağılmış, ‘Patetik Senfoni’nin ve günün verdiği hüzün yerini gülümsemeye bırakmış, keyfim yerine gelmişti. Dağ havası, müzik, şiir ve bu küçük gezi yorgunluğumu tamamen alıp götürmüş, beni neşelendirmişti.

Öylece evime geldim. Kendime bir kahve yaptım. Bir de keyif sigarası yaktım. Beni görünce sevinen köpeğim Tarçın’ın başını okşadım. O mutluluktan kuyruğunu sallarken ben oturup düşündüm ve dedim ki kendime: Sen kendi denizinde bir dalgasın; sen kendi dünyanın hem efendisi, hem hizmetkarısın; sen kendi öyküsünü kendisi yazan ve yine kendisi okuyansın; sen kendi şarkısını, kendi türküsünü, kendi şiirini kendisi söyleyensin. ‘Ardını noktala’ ve kendi yolunda yürü git. ‘Akan zaman değil, mesafelerdir’ zira.

Unutma ve hiçbir şey için canını sıkma. Hayat bir iniş, bir çıkıştır, bir gidiş, bir geliştir. Hayat bir tartıdır. Tartar insanı. Ve bu dünden bugüne hiç değişmemiştir. Onun için şair; ‘Ölçü mü, tartı mı, / Önü mü, ardı mı, / Eksi mi, artı mı / Gördünüz tartıyorum. / Kurusunu, yaşını, / Sonunu ve başını, / Gözünü ve kaşını, / Ayırdım tartıyorum…’ der.

Sen tarttığın kendi ağırlığına bak. Herkesin ağırlığı da, darası da kendisindedir zira.

Değişim söz konusu olduğunda, ona karşı olanlar, ona direnenler duvar örer, ondan yana olanlar da yel değirmeni yaparlar.’ KONFÜÇYUS

ANILARIMDAN BİR SAYFA – 31 MART – JÖN TÜRKLER VE MEŞRUTİYET –

Tarih 20 Mayıs 2009. Müzeler Haftası nedeniyle Ankara Barosu olarak ‘31 Mart – Jön Türkler ve Meşrutiyet’ konulu bir panel düzenlemiş idik. Türkiye’nin ilk ‘Hukuk Müzesi’ne sahip olan Ankara Barosu Başkanı olarak o gün yaptığım konuşmada, – benim Baro Başkanlığım zamanında kurulan bu müze daha sonra Türkiye Barolar Birliği’ne taşınmıştır – önce müzeler ve müzecilik hakkında şunları söyledim;

İnsan soyunun nasıl geliştiğini, aile ve toplum yaşamının nasıl değiştiğini, adına uygarlık dediğimiz insani üretim modellerinin en başında gelen sanatın, tekniğin, kültürün geçirdiği aşamaları hem anlatıp açıklayan, hem de araştıran bir kurum ve hatta bir bilim olan müzeciliği pek çok kişi gibi ben de çok önemserim.

Önemserim, zira müzeler insan olarak bizi geçmişimizle buluşturan mekanlardır. Bu mekanları gezince insan nereden geldiğini ve nereye doğru gitmekte olduğunu çok daha iyi anlayabiliyor.

Gerçeküstücülüğün sinemadaki en önemli temsilcilerinden biri olan İspanyol sinema yönetmeni Luis Bunuel: “Hafızanın yaşamlarımızı yapan şey olduğunu fark etmek için, parça parça da olsa, hafızanızı yitirmeye başlamanız gerekir. Hafızasız yaşam, yaşam değildir. Hafızamız; tutarlılığımız, aklımız, duygumuz, hatta eylemimizdir. Onsuz birer hiçiz.” diyor.

Doğru da diyor. Gerçekten müzeler yitirdiğimiz hafızalarımızı bulmaya yarayan, bireysel, toplumsal ve kurumsal hafızamızı canlı tutan, bizi geçmişimizle buluşturan, bize hem geçmişimizi anlatan, hem de geçmişimizi koruyan, geçmişimizle, kendimizle yüzleşmemizi, kendimizi ve geçmişimizi sorgulamamızı sağlayan, bizi eğiten, bizi düşündüren mekanlardır.

Müzelerin değerini, anlamını, işlevini ve yine Müzeler Haftası’nın, müze ve müzecilik konusunda bir farkındalık yaratma amacına dönük olduğunu bilmekle ve bu haftayı önemsemekle birlikte, son üç beş yıl hariç Müzeler Haftası’nı kutlamak gibi kişisel veya Ankara Barosu olarak kurumsal bir duruşumuz, alışkanlığımız ve mecburiyetimiz yoktu.

Ama Değerli Meslektaşımız Sayın Argun Bozkurt’un büyük emeği, katkısı, özverisi ve vizyonu ile Ankara Barosu olarak “Hukuk Müzesi”ne sahibi olduğumuz günden sonra Müzeler Haftası, bizim için çok daha anlamlı, çok daha kutlanacak bir hafta, dahası kutlanması zorunlu bir hafta oldu.

Bugün burada toplanmamızın, bu etkinliği düzenlememizin nedeni de müze sahibi, hatta baromuz adına övünerek söylemek gerekir ise, Türkiye’nin Hukuk Müzesi’ne sahip ilk ve hala tek barosu olmamızdır.

Yani Müzeler Haftası’nı kutlamaya hakkı olan bir baroyuz. O nedenle Müzeler Haftası ülkemize, müzecilere, müzeciliğe gönül verenlere, müzesi olan kurum ve kuruluşlara ve elbette Ankara Barosu’na kutlu olsun.

Müzelerle ilgili bu görüş ve düşünceleri ifade ettikten sonra, panelin konusunu oluşturan ‘31 Mart, Jön Türkler ve Meşrutiyet’ ile ilgili olarak şunları söyledim;

Hepimizin bildiği üzere Miladi takvime göre 13 Nisan 1909’a tekabül eden ve 31 Mart Vakası olarak tarihteki yerini alan olay, Meşrutiyet’in muhafazası için Selanik’ten ve İstanbul’dan getirilen Avcı Taburlarının çıkardığı isyandır.

Tertiplenişi, tahrik ve teşvik edicileri bu güne kadar kesin olarak ortaya konulamamış olan 31 Mart Vakası’nın tarihçiler tarafından ifade edilen nedenlerini: İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı yönetimi sonucu güvensiz ve kaotik bir ortamın doğması; başta Rum ve Ermeni toplulukları olmak üzere azınlıkların bağımsızlıklarını elde etmek ve kendi milli devletlerini kurmak hususunda engel olarak gördükleri Sultan Abdülhamîd Handan kurtulmak istemeleri; İttihat ve Terakki Cemiyetinin İstanbul’da düzenlediği siyasi cinayetlerin katillerinin ve arkalarındaki karanlık güçlerin ortaya çıkarılmasında hükümetin başarısız ve hatta aciz kalması; dönemin en önemli sorunu olan siyasi kriz ve istikrarsızlıktan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sorumlu olması; basından sansürün kalkması sonucu basın özgürlüğünü elde eden kimi basın organlarının bu özgürlüğü kötüye kullanmaları; bu bağlamda Derviş Vahdeti’nin çıkardığı Volkan gazetesi başta olmak üzere benzeri diğer basın organlarının halkı kışkırtması; İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskısıyla ordunun ve devletin yönetiminde yapılan keyfi tasfiyeleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ileri gelenlerinin mason olduklarının halk arasında yayılması, 31 Mart’ın kendi baskıcı yönetimini kurmak için İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından düzenlenmesi şeklinde sayabiliriz. .

İsyanın doğurduğu en önemli siyasal sonuç, Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi, meşrutiyetin fiilen askıya alınması, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı yönetimine giden yolun açılması olmuştur. Çok değil bu tarihten on yıl sonra imparatorluğun toprakları düşman tarafından işgal edilmiş, imparatorluk yok olma aşamasına gelmiştir. Yani 31 Mart Vakası İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Osmanlı İmparatorluğu için sonun başlangıcı olmuştur.

Jön Türkler veya Yeni Osmanlılar olarak bildiğimiz oluşumun fikri önderlerinin en seçkin olanları Mustafa Fazıl, Şinasi, Namık Kemal, Ali Suavi, Ahmet Rıza, Mehmet Murat, Prens Sabahattin’dir. Jön Türkler deyimi bu önderler tarafından değil, 1840 ile 1850 yılları arasında önce Avrupa’da, daha sonra Osmanlı’da bulunan yabancı gözlemciler tarafından kullanılmıştır.

Başta Namık Kemal olmak üzere oluşumun yanıtını aradığı hususları; Osmanlı İmparatorluğu’nun hangi nedenlerle çökmekte olduğu, bu çöküşü durdurmanın nasıl mümkün olacağı, bunun için hangi reformları yapmak gerektiği olarak sayabiliriz.

Namık Kemal’in bu sorulara verdiği yanıtları ise şöyle özetleyebiliriz: Osmanlı’nın çöküş nedenleri siyasal ve ekonomiktir; çöküşten kurtulmanın yolu eğitimden geçmektedir; en başta yapılması gereken reform anayasalı merkeziyetçi bir devlet rejiminin kurulmasıdır. Tarihsel süreci bilimsel bir analizden geçirmeyen ve o nedenle tarihsel romantizmin etkisiyle düşünen ve hareket eden Namık Kemal, Tanzimat’a yönelik eleştirilerinde, Tanzimat’ın din-devlet ayrımı yapmakla devletin dini temelini zedelediğini, hukuk alanındaki reformların ise bu zedelemeyi derinleştirdiğini ileri sürer.

Yine Jön Türkler oluşumun liderlerinden olan Mustafa Fazıl, Namık Kemal’in aksine Osmanlı Devleti’nin çöküşten yükselişe geçebilmesi için; din ve devlet ayrımını öngören laik ve federal parlamenter rejim ekseni üzerine kurulu bir devlet yapısını önerir.

Meşrutiyet, bu ve benzeri tartışmaların sonunda gelmiştir. Şarta bağlı yönetim, yani anayasal devlet anlamına gelen Meşrutiyet’ten ve hatta ona takaddüm eden Tanzimat’tan başlayıp Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne kadar olan süreçte tartışılan, yani tarihimizin son 150-200 yıllık döneminde karşı karşıya olan iki temel görüş aynıdır ve hiç değişmemiştir. Bir yanda muhafazakarlık, bu görüşte olanların bir kısmının içinde barındırdığı Batı’ya karşı oluş, İslamcılık ve Şeriatçılık, diğer tarafta kutsallaştırılmış gelenek boyunduruğundan kurtulma çabası, yani çağdaşlaşma mücadelesi.

(…)

“Değişim söz konusu olduğunda” diye başlıyor Konfüçyüs ve şöyle devam ediyor, “ona karşı olanlar, ona direnenler duvar örer, ondan yana olanlar da yel değirmeni yaparlar.”

Tanzimat, kendisinden önceki döneme yönelik ilerici bir değişim talebidir. Aynı şekilde Meşrutiyet de kendisinden önceki döneme göre ilerici bir harekettir ve değişim talebini içerir. Cumhuriyet, Türkiye toplumunu Osmanlı toplumunun ve devlet düzeninin tam tersi olan bir yöne çevirmenin, yani değişimin, yani aydınlanmanın, yani çağdaşlaşmanın başlangıç noktasıdır.

Konfüçyüs’ün maksimine göre bir değerlendirme yaptığımızda, Tanzimat’ı getirenler, Meşrutiyet’i ilan edenler, başta Büyük Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuranlar “yel değirmeni yapanlardır.” Yani kazananlar hep “yel değirmeni yapanlardır, duvar örenler değildir.”

Arz ettim.

DENEMELER (LXXX)

Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok. Ruhunuzu satmayın yeter.’ Nelson MANDELA

İÇ GÜVENLİK YASA TASARISI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME –

Arthur Miller, 17.yüzyıl Amerika’sında yaşanan cadı avına ilişkin bir trajediyi anlattığı ‘Cadı Kazanı’ isimli oyununda, özgürlük ile düzen arasındaki dengenin sağlanması hususunda şunları yazar; ‘Toplumsal düzeyde yaygınlaşmamış, bireysel düzeyde kalmış münferit bir zulüm karşısında, bu zulümden zarar görenlere sadece acınabilir, böylesi bir durumda bizlere de acınacağı gibi. Ama hiçbir sınırlama olmaksızın da toplumsal bir hayat kurulamaz. Düzen ile özgürlük arasında bir denge kurmak zorundayız.

Düzen ile özgürlük arasında denge kuracak ve bu dengeyi koruyacak olan hukuktur. Esasen özgürlük sınır ve kural tanımamayı değil, toplumların izin verdikleri toplam özgürlük miktarını karşılamak, uluslararası standartlara uymak koşuluyla, sınırları ve kuralları hukukla belirlemeyi gerektirir. İngiliz düşünür Locke’un ifadesi ile hukukun amacı; ‘Özgürlükleri kaldırmak veya kısıtlamak değil, aksine bunları korumak ve alanını genişletmektir.

Siyaset felsefesinin, toplum felsefesinin, devlet ve iktisat kuramlarının, iktidar, egemenlik, özgürlük, adalet, eşitlik gibi kavramları, hukuku referans almadan, hukuka dayanmadan açıklayamaması, hukukun toplum yaşamında olsun, ulusal veya uluslararası düzeyde olsun ne ölçüde etkili ve işlevsel olduğunun en önemli göstergesidir.

İnsan davranışını kuralların yönetimine tabi kılmanın odak noktası olan hukuk, günümüzde devletle çok daha farklı bir bağlamda bütünleşmiştir. Bu bağlam, devletin hukukun üstün ve evrensel ilkelerine olan bağlılığıdır. Yani hukuk devleti olmak, hukuku üstün ve egemen kılmaktır. O nedenle devletin klasik tanımında yer alan asli unsurlarından olan cebir tekeli, merkezi otorite, muayyen sınırlar, bu sınırlar içinde yaşayan halk, egemenlik, diğer bir deyişle hukuk yaratma, kural koyma gücüne, günümüzde hukuk devleti olma niteliği eklenmiştir.

Hukuk devletini, otoriter veya yarı-otoriter rejimlerden ayıran husus, devletin hak ve özgürlüklere sıkı şekilde bağlı bulunması, bu bağlılığın iktidarın meşruiyetinin kaynağı ve ölçütü olmasıdır. Temel hak ve özgürlükler hukuken normatif bir statüye sahip olmakla, bu hak ve özgürlüklerin korunmasına ve güvence altına alınmasına uyulup uyulmadığı hususunun yargı tarafından etkili bir denetime tabi tutulması zorunludur. Bu statünün, güvenlik de dahil olmak üzere başkaca menfaatlerle takas edilmesi kural olarak kabul edilmemekle birlikte, çatışma durumunda yapılması gerekli tartma ve değerlendirme işleminin sıkı koşullara ve objektif ölçütlere tabi tutulması gerekir.

Özgürlüklerin kullanılması, daha doğrusu kötüye kullanılması suretiyle toplumun huzuru, güvenliği bozuluyor ise, özgürlükler ve özgürlüklerin kullanılması ile toplumun yararı, huzuru, güveni arasında bir denge kurmak, bir uzlaşı sağlamak gerekir.

Ne var ki, bireyin, toplumun ve devletin yararları, her zaman ve her koşulda sabit ve aynı olmadığı gibi, yarar kavramı da kişiye ve zamana göre değişen bir kavramdır. Toplumun ya da devletin yararları bağlamında esas alınan kamu yararı, kamu düzeni, güvenlik, ulusal güvenlik, genel ahlak gibi değerler, öznel nitelikli ve faydacı değerlerdir. Özgürlükleri sınırlandırmak isteyen bir siyasal iktidar, öznel nitelikteki bu faydacı değerleri gerekçe göstermek suretiyle bunu çok kolay şekilde yapabilir.

TBMM’nin gündeminde olan ve bir süreden bu yana kamuoyunda tartışılan ‘İç Güvenlik Yasa Tasarısı’nı incelediğimde aklıma önce bu yazdıklarım geldi. Bu bağlamda ‘İç Güvenlik Yasa Tasarısı’ ile ilgili en son söyleyeceğimi ilk önce söylemek isterim. Bu tasarının yasalaşmak üzere TBMM’ne sevk edilmiş olmasının nedeni bana göre bu hususta duyulan güvenlik kaygısı değildir. Esas mesele Türkiye’nin süratle sürüklenmekte olduğu baskıcı, otokrat, totaliter rejimin yasal zeminini hazırlamaktır. Hukuki zeminini demiyorum, zira hukuk evrensel bir kavram ve kurum olup, anılan tasarıyla getirilmek istenilenlerin hemen hiçbirinin hukukun evrensel niteliğiyle, hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşır bir yönü yoktur. Dahası bu taslakta düzenlenen pek çok husus Anayasa’nın 9, 12, 13, 15, 19, 20, 21, 22, 25,26, 34 maddeleri hükümlerine açıkça aykırıdır.

Diğer taraftan taslakla getirilmesi öngörülen düzenlemelerin, gerek iç güvenliği sağlamak, gerekse terörle mücadele etmek konusunda yararlı ve gerekli olduğuna da ben şahsen inanmıyorum. Kaldı ki, iç güvenliği sağlamak amacı ile yeni bir yasa yapmaya gereksinme de yoktur. Zira mevcut düzenlemeler, gerek iç güvenliği sağlamak, gerekse terörle mücadele etmek için yeterlidir. Burada asıl amaç terörle mücadele etmekten ve iç güvenliği sağlamaktan daha çok, bunları neden ve gerekçe göstermek suretiyle temel hak ve özgürlükleri sınırlandırmak ve bu yolla siyasal iktidarın kendi güvenliğini sağlamaktır.

Hepimizin çok iyi bildiği üzere, liberal anayasacılığın özü, devlet gücünün anayasa ile meşrulaştırılmasına, temel hak ve özgürlüklerin devlete karşı korunması amacı ile siyasal iktidarın sınırlandırılmasına, bu suretle güç temerküzünün önlenmesine dayanır. Esasen siyasi iktidarın önceden belirlenmiş, açık ve genel yasalara göre kullanılması, bütün devlet organlarının hukuka uygun davranması, devlet organlarının ve kamu yetkisi kullananların tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi tutulması, ancak böyle bir anayasal sistem içinde sağlanabilir. Bu mekanizmalar ve yine adil ve açık yargılama ilkelerinin işlerliğinin sağlanabilmesi için bağımsız ve tarafsız mahkemeler ile yargıç güvencesinin olması, yasaların anayasaya uygunluğunun yargı tarafından denetlenmesi hukuk devleti olmanın asgari gerekleridir.

Yüzyıllar boyunca, özgür toplumların kurumsal yapılarını, özgür olmayan toplumların kurumsal yapılarından ayırt edebilmenin ölçüsü olarak kabul edilen kuvvetler ayrılığı, anayasal devleti kurumlaştırma yolundaki arayışlar sonucu gelişmiş bir teori olmakla, modern anayasacılığın da temelini oluşturur. Kuvvetler ayrılığı, işlevlerine göre farklılaşan hukuki iktidarın, diğer bir deyişle yasama, yürütme ve yargı erkinin, birbirinden bağımsız birer erk olarak örgütlenmesinin, iktidarın anayasa çerçevesinde kullanılmasının ve paylaşılmasının vazgeçilmez aracıdır.

Kuvvetler ayrılığı doktrini gereğince, devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı organları içinde, en tehlikeli olan, en sübjektif olan, keyfiliğe en açık bulunan organ yürütme organıdır. Tarihte yaşanmış örnekler de, bunun böyle olduğunu göstermiştir. O nedenle, gündemdeki ‘İç Güvenlik Yasa Tasarısı’ ile yürütme organının/idarenin fazla yetkiyle donatılması, hem yanlış, hem de birey hak ve özgürlüklerinin korunması yönünden son derece tehlikelidir.

Taslak sadece yürütme organını/idareyi fazlaca yetkiyle donatmakla kalmamakta, hukuk güvenliğinin vazgeçilmez güvencesi olan yargı denetimini ve yargıç kararını gerektiren pek çok hususta yargıyı devre dışı bırakmaktadır. Yürütme organına/idareye verilen yetkilerin gelecekte hangi şekilde, hangi amaçla, hangi ölçülerde kullanılacağını bu aşamada öngörmek mümkün değildir. Zira taslakta bütün bu hususlarla ilgili olarak konulmuş hiçbir objektif ölçüt ve tanımlama yoktur. O nedenle taslakta öngörülen düzenlemeler, güvenlik ile hak ve özgürlükler arasında olması gereken dengeyi hak ve özgürlükler aleyhine ortadan kaldırmaktadır. Polis tarafından geçmişte pek çok olayda orantısız güç kullanılmış olduğu dikkate alındığında ise korkutmaktadır.

Hukuk devleti olmanın veya olabilmenin önemli ölçütlerinden olan bir diğer husus, devlet gücünün tezahürünün önceden öngörülebilir ve ölçülebilir olmasıdır. Taslak ile cebir tekeline sahip olan ve devlet gücü kullanan yürütme erkine ve onun emrindeki güvenlik güçlerine tanınan geniş yetkilerin ileride nasıl kullanılacağı belirsizdir. Bu belirsizlik, yönetilen konumundaki bizlerin, devlet gücünün, bu gücü kullanacak olanlar tarafından nasıl kullanılacağını öngörmemizi ve ölçmemizi belirsiz kılmaktadır.

Hukuk, toplum yaşamını hemen her alanda ve değişik konularda düzenleyen, toplumsal ilişkilerde ve yönetim işlerinde hukuka uyulmasını kimi zaman emreden, kimi zamanda tavsiye eden, bu amaçla yöntemler ve araçlar geliştiren bir disiplindir. Normatif ve sosyal bir bilim dalı olarak değişmezlik dogmasına dayandırılmaması, sosyolojik, ekonomik, siyasal ve teknolojik gelişme ve değişimlerden yararlanması ve buna göre kendisini değiştirerek bireyin, toplumun ve devletin gereksinimlerini karşılaması gereken hukuk, her şeyden önce bir düzen demektir.

Hukuk düzeni, bir yandan uygarca yaşamanın dayanağı, diğer yandan da, toplum içinde ve birlikte yaşamanın güvencesidir. Hukuk düzeninde ortaya çıkacak herhangi bir aksama, toplumun düzenini olumsuz yönde etkileyeceği gibi, bireyin güvenliğini ve özgürlüğünü de tehlikeye sokacaktır. Zira hukuk düzeni, toplumda barışı, güveni, eşitliği, adaleti ve özgürlüğü sağlamanın ‘olmazsa, olmaz’ aracıdır.

Birey hak ve özgürlüklerinin en büyük düşmanı, hemen her zaman ve her toplumda siyasi iktidarlar olmuştur. Zira iktidar, iktidar sahiplerini bozan, şaşırtan, başını döndüren, bozuldukça, şaşırdıkça, başı döndükçe totaliterleştiren bir olgudur. Leeds Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Zygmunt Bauman’ın Türkçeye ‘Siyaset Arayışı’ olarak çevrilen ‘In Search of Politics’ isimli kitabında işaret ve ifade ettiği üzere, totaliter her eğilim bir merdivene gereksinme duyar. Bu merdiven ideolojidir, yapılan vaatlerdir. Merdiveni kullanıp bir kez tepeye çıktıktan ve yıldızları görmeye başladıktan sonra iktidarın artık merdivene ihtiyacı kalmaz. Çıkabileceği en yüksek yere çıkmıştır çünkü. Rusya’da Komünistlerin, Almanya’da Nazilerin, İtalya’da faşistlerin iktidara gelmezden önce kullandıkları ideolojik argümanlar ile vaat ettiklerini, iktidara geldikten sonra yaptıkları ile karşılaştırmak, bu tespitin doğruluğunu anlamak için yeterlidir.

Totalitarizmin Kaynakları’ isimli kitabında Hannah Arendt, bu durumu şu sözlerle ifade eder: ‘Dinleyici kitlesini tamamıyla etkisi altına alan şey Lenin’in düşünceleri ya da hitabet gücü değil, mantığın karşı konulmaz gücüydü… Bu mantık çok güçlü bir ahtapot gibi sizi dört bir yandan yakalar, kendinizi onun kollarından çekip kurtarmaya gücünüz yetmez; ya teslim olmanız ya da tam bir yenilgiye uğradığınızı kabul etmeniz gerekir.’

Arendt bu açıklamalarının ardından şu yorumu yapar: ‘Buz gibi akıl yürütme ve mantığın karşı konulmaz gücüyle son derece uyumlu bir biçimde, işçiler Bolşevik yönetimi altında Çarist baskı döneminde kendilerine ihsan edilmiş hakları bile kaybettiler; Alman halkı da, Alman ulusunun hayatta kalması için gerekli olan asgari gerekleri umursamayan bir savaş halinin eziyetini yaşadı.

Zygmunt Bauman ve Hannah Arendt’in işaret ve ifade ettiği üzere, totaliter her eğilim sonuç itibarıyla Almanya, İtalya ve Sovyetler örneğinde gördüğümüz türden toplumları yaratır. Böyle toplumlarda, iktidar, akıl yürütmeyi, fikir mücadelelerini ve çıkar çatışmalarını silindir gibi ezer geçer, zahmetli, emekli, yorucu tümevarım, deney, sınama, denetleme, dengeleme gibi süreçlere gereksinme duymaz, ben her şeyi bilirim ve yaparım anlayışı ile tümdengelim yöntemi her şeye egemen olmaya başlar.

Bütün bunları şunun için anlattım. Totaliter eğilimin önünü kesecek, ona iktidar olma şansı vermeyecek tek araç, tek model anayasası olan devlet değil -zira geçmişte Sovyetler, İtalya ve Almanya, günümüzdeki diğer benzeri örneklerinde olduğu gibi, totaliter devletlerin de anayasası vardır- anayasal devlettir, liberal/anayasal demokrasidir.

Demokratik rejimlerde, devlet/kamu yetkisini kullanmanın sınırlarının iyi belirlenmesi gerekir. Liberal demokrasiler çoğunluk iradesinin temel hak ve özgürlüklerle sınırlandırıldığı ve kayıtlandığı siyasal sistemlerdir. Özgürlükler, çoğunluğun insafına, siyasal iktidarların keyfine bırakılamaz. Onun için temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere, hukuku, yargıyı siyasi tartışmaların ve hesapların değişen kaderine bağlı olmaktan çıkarmak, bunları siyasi iktidarların ve çoğunluğun ulaşabileceği alanının dışına taşımak gerekir.

Bütün bu nedenlerle, taslak ile getirilmeye çalışılan düzenlemeler, iç güvenliği sağlayamayacağı gibi terörü de durdurmaz. Sadece hak ve özgürlüklerin sınırlanması sonucunu doğurur. Bunu yapmak suretiyle ülkeyi güvenli bir ülke haline değil, yasaklar ülkesi haline getirirsiniz. Bu da bir yönetme tekniğidir. Bu yolla ülkeyi bir süre yönetebilirsiniz. Ama bir süre sonra yönetemez duruma gelirsiniz. Neden mi? Nedenini Joseph Branders, Türkçeye çevrilip çevrilmediğini bilmediğim ‘Free Speech In An Open Society / Açık Bir Toplumda İfade Özgürlüğü’ isimli kitabında şöyle açıklıyor: ‘Düzen bozulduğu zaman ceza korkusu ile yeniden düzeltilemez. Düşünce, umut ve hayal gücünü vazgeçirmeye kalkmak tehlikelidir. Çünkü korku baskıyı, baskı nefreti besler. Nefret istikrarı tehdit eder ve hatta giderek ortadan kaldırır. Güvenlik, ancak ve ancak söz konusu sıkıntıların ve önerilen çarelerin açık ve özgürce tartışılması ile sağlanabilir….

Branders’ın ifade ettiği üzere, özünde baskıyı, özgürlükleri kısıtlamayı amaçlayan, bu amaçla olağanüstü yetkileri içeren özel yasalarla terörü durduramayacağınız gibi iç güvenliği de sağlayamazsınız. Zira baskı, daha fazla baskıyı, daha fazla baskı nefreti ve sonuçta kopmayı getirir. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Ulusların, uluslar üzerindeki baskısı, ulusları birbirinden koparmıştır. Erkeğin, kadının üzerindeki baskısı, cinsiyetleri birbirinden koparmıştır. Irkların, ırklar üzerindeki baskısı, ırkları birbirinden koparmıştır. İnsanın, doğa üzerindeki baskısı, doğayı insandan koparmıştır, koparmaya devam etmektedir. İklim değişiklikleri, sel felaketleri bundan dolayıdır. Yani baskının olduğu her yerde, kopma vardır. O nedenle, çözüm baskı değil, özgürlükleri tanımak, güvence altına almak, sınırlarını genişletmektir. Zira özgürlüğün olduğu yerde kopma değil, aşma vardır.

Dileriz sağ duyu hakim olur, bu taslağın yasalaştırılmasından vazgeçilir, bu ülkenin bir yasaklar ülkesi değil, hak ve özgürlükler ülkesi olmasının yolu tutulur.

Değil ise ne mi olur? Bizi bu dünyadan indirirler!

DENEMELER (LXXIX)
Millete verdiğim açık istidaya canımı pul yerine kullanıyorum’ Nazım HİKMET

SEVERMİŞİM MEĞER!

İki güzel, iki zarif insan, birbirine yakışan bir çift Beril Yoraz ve Ömer Ediz Yoraz, yaş günümü kutladılar ve bana yaş günü hediyesi olarak ‘Nazım Hikmet’in Açlık Grevi’ dosyasını getirdiler. Cumartesi günü öğleden sonra birlikte keyifli bir sohbet yaptık. Hatırlanmak, dostluk güzel şey diye düşündüm, teşekkür ettim kendilerine.

Nazım Hikmet’in Açlık Grevi’ dosya şeklinde Bilgi Üniversitesi tarafından hazırlanıp yayınlanmış. Dosya, Nazım Hikmet’in uğradığı haksızlıklarla ve hapiste iken yaptığı açlık greviyle ilgili mücadelesini, bu mücadele sırasında el yazısıyla tuttuğu notları, eşi Piraye’ye yazdığı mektubu, Nazım’ın mücadelesine çıkardıkları ‘Nazım Hikmet’ isimli fikir ve politika dergisiyle, ‘Hür Gençlik’, ‘Nuhun Gemisi’ ismini taşıyan gazetelerle, yazdıkları yazılarla, yaptıkları konuşmalarla destek veren insanları, aslından tıpkıbasım haline getirilmiş belgeleriyle açıklıyor ve anlatıyor.

Destek verenlerin arasında Ankara Barosu’nda Başkanlık yapmış Asım Ruacan, Saffet Nezihi Bölükbaşı, Ankara Barosu avukatlarından Nejat Sav da var.

Okuyanların çok iyi bildiği üzere Nazım Hikmet, 17 Ocak 1938 gecesi Ankara’da çıkarıldığı Askeri Mahkeme tarafından 29 Mart 1938 tarihinde 15 yıl hapse mahkum edilir. Bu karar Askeri Yargıtay tarafından onanır. Daha sonra İstanbul’a getirilen şair, Erkin gemisinde başlayan Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde yargılanır ve 28 Aralık 1938 tarihinde verilen kararla 13 yıl, 4 ay hapse mahkum olur.Bu karar da Askeri Yargıtay tarafından onanır.

Her iki davaya konu gerekçe, harp okulu öğrencilerinin kitapçılarda serbestçe satılan Nazım Hikmet’in şiir kitaplarını alıp okumalarıdır. Bu olgu, Nazım Hikmet’in orduyu isyana teşvik suçunu işlediğinin kanıtı olarak kabul edilir. Mahkumiyetine esas olan suç da orduyu isyana teşviktir. Aslında verilen mahkumiyet kararlarının her ikisi de hukuki değil, siyasidir.

Nazım Hikmet cezaevine girdiği günden başlayarak hemen her gün başına gelen adli hatanın düzeltilmesi için çabalar. Olabilecek her yere, her makama dilekçeler yazar, başvurularda bulunur. Yapılan haksızlığın ortadan kaldırılacağı, özgürlüğüne kavuşacağı umudunu hep muhafaza eder.

Hapisliğinin 12.yılında umudunu ve direncini yavaş yavaş yitirmeye başlayan şair, açlık grevi yapma kararı alır. Bu karar kamuoyunda yeni dalgalanmalara yol açar. Açlık grevinin, sağlığı ciddi şekilde bozulmuş olan şairin ölümüne neden olacağı endişesi doğar. Başta Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım olmak üzere Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Cahit Sıtkı, Vala Nurettin, Cüneyt Gökçer, Melek Gün, Halide Edip Adıvar. Adnan Adıvar, Vasfi Raşid Seviğ, Nadir Nadi, Nurullah Ataç, Neyzen Tevfik, Falih Rıfkı Atay, Mine Urgan, Bülent Nuri Esen, Burhan Belge, Refik Fersan, Adnan Saygun, Gazanfer Özcan gibi pek çok sanatçı, siyasetçi, gazeteci, fikir adamı Nazım’a açlık grevine son vermesi ve yanısıra Nazım’ın affedilmesi çağrısında bulunurlar.

14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimleri ‘Artık Yeter’ sloganıyla iktidara talip olan Demokrat Parti kazanır. 14 Temmuz 1950 günü çıkarılan genel aftan Nazım Hikmet de yararlanır ve özgürlüğüne kavuşur.

Özgürlüğüne kavuştuğu gün Nazım Hikmet avukatı İrfan Emin’e şunları söyler; ‘Heyecanlıyım. Ama bu heyecanım aftan değildir. Nihayet hakkımı alıyorum. Hakkımın bir kısmını da kaybederek temin ediyorum. Bütün sevincim dostlarıma, akrabalarıma ve her şeyden üstün tuttuğum hürriyete kavuşmaktan geliyor…

12 yıl hapislik, açlık grevi. Bunlar birkaç sözcükten oluşan kuru ifadeler. Biz okuyup geçiyoruz. Arkasındaki derin acıyı ve tahribatı bilmiyoruz. Bunları bilfiil yaşayan, yani Nazım Hikmet biliyor. Nazım’ın tuttuğu notlarda da yazdığı gibi açlık grevine başlamadan önce olmayan ekmek düşkünlüğü, üç gün sonra ekmek kokusu duyma isteğine dönüşüyor. İnsan erotik rüyalar görmeye başlıyor. Nabız çarpması artıyor. Giderek ruhsal ve bedensel acılar ortaya çıkıyor, bedensel işlevler tükeniyor.

Nazım Hikmet’in Açlık Grevi’ dosyası bütün bunları içeriyor, bu süreçte yaşananları tıpkıbasım belgelerle anlatıyor, açıklıyor.

Benim Nazım Hikmet ile olan dostluğum, şair, yazar, çevirmen A.Kadir Meriçboyu tarafından yazılan ‘1938 Harp Okulu Olayları ve Nazım Hikmet’ isimli kitabı okumakla başladı. Kitabı okuduğum 1966 yılında Konya Maarif Koleji’nde lise ikinci sınıf öğrencisiydim. Kitap benim üzerimde iki yönüyle etkili oldu. Birincisi Nazım Hikmet hakkında verilen mahkumiyet kararının haksızlığı ve adaletsizliği. İkincisi Nazım Hikmet’in sıra dışı şairliği.

Nazım Hikmet ile kurduğum bu fikri ve şiirsel dostluk sonrasında, onun bütün kitaplarını, şiirlerini okudum, oyunlarını seyrettim. Her şiiri güzeldir, her birinin ayrı bir lezzeti, ayrı bir mesajı vardır. Ama en çok sevdiğim şiiri 19 Nisan 1962 tarihinde, yani ölümünden 1 yıl, 1 ay, 14 gün önce yazdığı ‘Severmişim Meğer’ isimli şiiridir.

meğer ne çok şeyleri severmişim de / altmışımda farkına vardım bunun’ diye biten bu şiirinde şair bize; ‘sevdiğiniz şeylerin farkına zamanında ve erken varın, bu konuda geç kalmayın’ diyor. Doğru da söylüyor. Hayatta hiçbir şey için geç kalmamak, her şeyi zamanında yapmak gerek. Zira hayat bizi beklemez. Hiçbir şeyde de gecikmez. O hükmünü icra etmek için kendi yolunda akar gider. Geç kalırsak, biz geç kalırız.

Nazım’ın bu güzel şiirini şimdi hep birlikte okuyalım.

yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini
severmişim meğer

akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim
toprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla
tepelerin eteğinden
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek
sen göremeyeceksin

bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun
karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırt üstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında
Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları,
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yakarız konakları

Ilgaz ormanlarında yıl 920
bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz
Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarıda dilsiz uzak
hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım

eşkıyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye
kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayrı alacakları eşyam da yok
ve on sekizimizde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazdımdı

çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum
Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
belki böyle bir şey olmadı
belki bir yerlerde okudum
sekiz yaşında bir oğlanın Karagöz’e gidişini
Ramazan gecesi İstanbul’da dedesinin elinden tutup
dedesi fesli ve entarisinin üzerine samur yakalı kürkünü giymiş
ve harem ağasının elinde fener
ve benim içim içime sığmıyor sevinçten

çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler, kaktüsler, fulyalar
İstanbul’da Kadiköy’de fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acı badem kokuyor
yaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948

yıldızları hatırladım
yıldızları severmişim meğer
ister aşağıdan yukarıya
seyredeyim onları şaşıp kalayım
ister uçayım yanı başlarında
Kosmos adamlarına sorularım var
çok daha iri irimi gördüler yıldızları
kara kadifede koskocaman cevahirler miydiler
turuncuda kayısılar mı
kibirleniyor mu insan yıldızlara biraz yaklaşınca
renkli fotoğraflarını gördüm kosmosun ogonyok dergisinde
kızmayın ama dostlar non figüratif mi desek
soyut mu desek
işte o soydan yağlı boyalara benziyordu
kimisi yani dehşetli figüratif ve somut
insanın yüreği ağzına geliyor karşılarında
sınırsızlığı onlar hasretimizin aklımızın ellerimizin
onlara bakıp düşünebildim
ölümü bile şu kadarcık keder duymadan
kosmosu severmişim meğer

gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofski’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara
ay ışığı geliyor aklıma en aygını en baygını en yalancısı
en küçük burjuvası
severmişim

yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da
camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık
ya da bir damlanın içinde
ve çıkar yolculuğa haritada çizilmemiş memlekete gider
yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cigaramı yaktığımdan mı
bir teki ölümdür benim için
Moskova’da olan birisini mi düşündüğümden geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer

meğer ne çok şeyleri severmişim de
altmışımda farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin
yeryüzünü dönülmez bir yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek

DENEMELER (LXXVIII)
Hayatın anlamını bulmaya çalışma, çünkü yok.’ John C.PARKIN

S*KTİR ET!

Ben gerek iş, gerekse özel hayatımda küfürlü konuşmam. Küfürlü konuşmayı sevmem de. Ama ‘S*ktir Et’ deyimini kullanırım. Bunu her kullandığımda eşim tarafından, hem uyarılır, hem de ‘böyle konuşmak sana yakışmıyor’ diye eleştirilirim.

Bu deyimi kullanmaktan amacım ve kastım ‘olan, biten, söylenen her ne ise, onu önemsememek, ona takılmamak, olanı, biteni, söyleneni boş vermektir.’ Yani ‘S*ktir Et’ demek, diyebilmek ve bunu uygulamak, uygulayabilmek, bana göre küfür değil, bir yaşam felsefesidir.

S*ktir Et’ demediğim, diyemediğim, başka şekilde tepki verdiğim şeyler, olaylar, durumlar, insanlar olmuştur. Aradan bir süre geçtikten sonra, bunlar için neden ‘S*ktir Et’ demedim, diyemedim diye pişmanlık duymuşumdur. Ama ‘S*ktir Et’ dediğim hiçbir şey, hiçbir insan, hiçbir olay için pişmanlık duymamışımdır.

Anımsayabildiğim kadarıyla bundan yaklaşık üç yıl önceydi. Eşimle birlikte bir alışveriş merkezine gitmiştik. Eşim mağazaları gezip dolaşırken, ben de yeni yayınlara bakmak için alışveriş merkezindeki kitapçıya gittim. John C.Parkin’in ‘S*ktir Et’ isimli kitabıyla o gün orada tanıştım.

Kitabı aldıktan sonra eşime ‘S*ktir Et dediğim için sen beni eleştiriyor ve uyarıyorsun, ama bak adam bunun kitabını yazmış’ dedim. Gülüştük.

O tarihlerde Türkiye Barolar Birliği Başkanı idim, yönetim kurulu üyelerine de birer tane aldım ve hediye ettim.

S*ktir Et’ isimli kitap, Kanadalı mimar ve şehir planlamacısı John Cresswell Parkin tarafından yazılmış. Kitabı İngilizceden Türkçeye çeviren Figen Kılavuz. Orijinal adı ‘F*ck It’ olan kitap Arunas Yayıncılık tarafından basılmış.

Kitabını ‘hayatta hiçbir şey senden önemli değildir’ mottosu ile okuyucuya takdim eden John C.Parkin ‘Hayatın anlamını bulmaya çalışma, çünkü yok. Kendi yolunda gitmek harika bir duygudur’ diyor ve şöyle devam ediyor: ‘S*ktir Et’ demek, diyebilmek bazen iyi gelir. Birçoğumuz kendi yarattığımız hapishanelerde tutsak kalıyoruz; gerçekten önemi olmayan şeyleri fazlasıyla umursuyoruz ve hayallerimizi unutuyoruz. İşte S*ktir Et bu noktada size yardımcı olacak; başkaları sizin hakkınızda ne düşünürse düşünsün, bakış açınız değişecek, gerçekten ne istediğinize konsantre olacak ve istediğiniz şeyin peşinden koşacaksınız.

Kitapta okuyucuya bir yaşam felsefesi olarak takdim edilen ‘S*ktir Et’ deyişi ve bunun içine doldurulmuş öneri ve tavsiyeler, aslında bir çeşit terapi işlevi görüyor. ‘S*ktir Et’ felsefesinin bilgeliğini sunuyor.

S*ktir kelimesi gerçekten güzel bir kelimedir‘ diyen John C.Parkin şöyle devam ediyor: ‘Güzeldir çünkü sevişmenin argosudur. Anlamı her yere yayıldığı için “s*ktir” kelimesi başlı başına eğlencenin sebebidir. “S*ktir git”, “Seviş ve git” anlamına gelir ve aslında küfür değil, daha çok bir tavsiyedir … sevişmeye davettir.’ Biraz kaba ve hatta banal olmakla birlikte, oldukça cesur, gerçekçi ve değişik bir yaklaşım.

S*ktir Etmek’, yani bazı şeyleri ‘boş vermek’, ‘olan bitene takılmamak’, aslında bir Doğu felsefesi ve yaşam tarzıdır. John C.Parkin, ruhani bir anlam ve eylem olarak nitelediği Doğu’nun boş vermeye, vazgeçmeye, bizi tutan şeylerden kurtulup rahatlamaya, bir şeylerin o kadar da önemli olmadığına dayanan ruhani fikirlerin ‘S*ktir Et’ deyişiyle mükemmel bir Batı ifadesi kazandığını söylüyor.

S*ktir Et’in temel bir ruhani yol olduğunu ileri süren John C.Parkin bu görüşünü şu şekilde açıklıyor: ‘Hayat ruhaniyetin ta kendisidir. Hayat sadece kendi yolunda akıp gider. Hayat kimseyi ne eleştirir, ne de yargılar. Hayat olana karşı çıkmaz. Çünkü hayat olduğu gibidir. Hayat saf yumuşaklık ve rahatlıktır. Hayata direnmek sertlik ve gerginliktir. S*ktir Et her şekilde gerginlikten rahatlamaya giden yoldur. S*ktir Et, en derin şeyi söylemenin en küfürlü yoludur: Rahatladığımızda ve hayatın akışına kendimizi bıraktığımızda, esas özgürlüğün tadına varırız. İşte bu yüzden S*ktir Et, temel ruhani bir yoldur.

Bir de kitaba önsöz yazan ‘Yalınayak Doktor’ var. ‘John ile ben iki kafadarız’ diyen bu ‘Yalınayak Doktor’ kitaba yazdığı önsözünde ‘…Özgürlüğe giden yol, dünyanın her yerinde aynı ve özünde çok basittir. Kendi yolunuzu çizerken, hayata kim olduğunuza ve kim olmanız gerektiğine dair kendinize anlattığınız bütün hikayelerden vazgeçmek ister, sonra birdenbire kendinizi kutsal, çok güçlü, durdurulamaz ve muhteşem hissedersiniz…Yaşadığınız her isyanda, dünyanın bütün büyük kurtarıcılarıyla, genel eğilimin tersinde olan her başına buyrukla küfürlü ve anlamlı sözlerin dile getirildiği anlarda, ‘S*ktir Et’ emrinden başka daha ne iyi olabilir ki? Özgürsünüz ve şüphesiz kendi özgürlüğünüzde muhteşemsiniz.’ diyor.

Doğruda söylüyor. Zira birçok şeyden vazgeçmenizin, vazgeçebilmenizin, kendinizi hapsettiğiniz yerden kurtarmanızın ve özgürlüğe giden yolda yürümenizin başlangıç noktası, sizi esir alan her neyse ona ‘S*ktir Et’ diyebilmektir. Bu, yaşadığınız hayatın anlam ufkuna, sahip olduğunuz kimi aidiyetlere, mensubu bulunduğunuz toplumun geleneklerine, otoritesine, tek düzeliğine bir başkaldırma, bir isyandır.

John C.Parkin ‘S*ktir Et’ deyimiyle formüle ettiği bu başkaldırıyı, bu isyanı ‘anarşi’ olarak nitelendiriyor ve anarşinin geniş anlamını genel bir standardın, amacın ya da anlamın olmaması olarak açıklıyor. ‘Kelimenin kendisi değil, kelimenin arkasındaki felsefe aslında anarşik bir şeydir‘ diyen Parkin, bu açıklamadan hareketle hayatı, bir anlam biriktirme ve anlam peşinde koşma süreci olarak tanımlıyor. Bütün bunları ‘Hayatın anlamını bulmaya çalışma, çünkü yok’ şeklindeki aforizması ile noktalıyor.

İnsanın hayatta dibe vurduğu zamanlar vardır. Böyle zamanlarda bir dolu şey anlamını yitirir ya da bazı anlamlar haddini aşar. John C.Parkin yaşadığı bir travma sonunda böyle bir duruma düştüğünü, o durumda iken yeni duygular hissettiğini, bunun daha önce hiç hissetmediği özgürlük duygusu olduğunu söylüyor ve şöyle devam ediyor: ‘Her şeyin önemsiz olduğunu bilmenin özgürlüğüydü bu. Nihilist hüznümle, her şeye sadece S*ktir Et dedim. Sonra kara bulutlar geçti, ben de hayatın normal akışına döndüm. Fakat bir şeyler kaldı benimle, önceden önemli olup da artık hiçbir önemi olmayan şeyler. Ya da bir daha asla geri gelmeyecek bir şeyi kaybetmiştim: Her şeyin çok önemli olduğu duygusunu.

Brandon Bays, Eckhart Tolle ve Byron Katie. Hayatları dibe vuran, ‘derin bir yokluk ve yok oluş arzusu’ duyan, ‘S*ktir Et’ diyerek hayata tutunan ve devam eden üç insan. Üçü de bir dolu şeye nasıl ‘S*ktir Et’ dediklerinin hikayesini yazmış.

Bunlardan kansere yakalanan Brandon Bays, önce beslenme düzenine, daha sonra bilinçaltında kendisini rahatsız eden sorunlara ‘S*ktir Et’ diyerek kanseri yenmiş, yaşadığı bu dibe vuruşun ve ‘S*ktir Et’ deyişinin hikayesini ‘The Journey / Yolculuk’ isimli kitabında anlatmış.

Eckhart Tolle. Günümüzün en önemli spiritüel hocalarından biri. Otuz yaşına kadar sürekli endişe ve depresyon halinde yaşayan Tolle korkuyla uyandığı bir sabah o ana kadar hiç hissetmediği bir duyguyu yaşar: her şeyin yabancı, pek çok şeyin düşman ve hayatın anlamsızlığı. Birden bire dünyaya, insanlara ve hayata karşı bakışı ve algısı değişir. Kendisine, çevresindeki insanlara ve olaylara daha bir yüksekten ve mesafeli bakmaya başlar. Zira hemen her şeye ‘S*ktir Et’ demiştir. Oturur ve ‘S*ktir Et’ dediği şeylerin hikayesini ‘The Power of Now / Şimdinin Gücü’ isimli kitabında yazar.

Byron Katie. İntihar eğilimli, depresif, öfkeli, mutsuz, hastalıklı, kurban psikolojisine sahip bir kadın. Bir sabah hayata başka bir insan olarak uyanır. ‘Gerçekliğe uyanmak’ olarak isimlendirdiği bu değişim, mutsuzluğuna başkalarının değil, kendisinin neden olduğunu anlamış olmasındandır. Katie de geçmişe, alışkanlıklarına, canını sıkan insanlara ve şeylere ‘S*ktir Et’ der ve bunu demenin hikayesini ‘Loving What Is / Olanı Sevmek’ isimli kitabında yazar.

Bu ve diğer kitaplarında Katie şu dört soruyu sorar ve cevabını sizin vermenizi ister: ‘Bu Doğru mu? Bunun doğru olduğunu kesinlikle bilebilir misin? Bunu düşündüğünde nasıl tepki veriyorsun? Bu düşünce olmasa sen kim olurdun?’ Sorununuzun ne olduğunu, kimden ve neden kaynaklandığını, düşündüğünüz şeylerin doğru olup olmadığını öğrenmek, kendinizi tanımak istiyorsanız, buyurun yanıtlayın.

Bu üç kitabın bileşenlerini John C.Parkin şunları yazarak özetler: ‘Hayatlarında çok büyük dibe vuruşlar yaşamışlar ve daha sonra hayatlarında bir şeyler meydana gelmiştir. Söyledikleri en büyük S*ktir Et’i söylemiş, daha sonra da hayatlarında bir şeyler değişmiştir.

Ben hayatın şanslı yarattığı bir insanım. Hayatımda elbette sorunlar, iniş, çıkışlar oldu. Ama hiçbir zaman ve hiçbir konuda dibe vurmadım. Hayatımda hep hedefler, anlam verdiğim ve yüklediğim değerler, bunlar için yaptığım mücadeleler oldu. Yengileri de, yenilgileri de yaşadım. Başardıklarım da oldu hayatta, başaramadıklarım da. Ama bunların hiçbirisinin altında kalmadım. Yengilerden, daha çok da yenilgilerden çok şey öğrendim. Geride bıraktığım hemen hiçbir şeye dönüp bakmadım. Hep önüme ve geleceğe baktım. Yaşadıklarımı, yaşamam gerekenleri ve hatta yaşamamam gerekenleri yaşadım. Yani hayat beni tatmin etti, ben de hayatı. Ondan olsa gerek, genelde mutlu, huzurlu, iyimser, kendisiyle barışık, kendisinden sıkılmayan, başkalarına yük olmayı sevmeyen, kaderini seven, pek çok konuda doymuş, hiçbir şeye açlığı olmayan, insanlardan ve hayattan hemen hiçbir talebi ve beklentisi bulunmayan, ama bütün bunlara rağmen hayatı daha hala kreşendo da yaşayan bir insanım.Yani hiçbir şeyin emeklisi değilim. Şarkılarım da oldu hayatta, şiirlerim de oldu, türkülerim de. Ama ben, şiirimizin mütevazi isimlerinden Hamit Macit Selekler’in ‘Bir Türkü‘ isimli şiirinde yazdığı gibi; ‘Bu türkü benimçin bir tesellidir, / Büyük tesellisi yenilgilerin / Reddin, hayırların ve belkilerin‘ dedim ve kendi yolumda yürüdüm. Yürüdüğüm o yollarda, bazı şeylere, bazı insanlara ve ilişkilerime ‘S*ktir Et’ demek ihtiyacını zaman zaman elbette hissettim. Sadece hissetmekle kalmadım, bunu yaptım da.

John C.Parkin’in ‘S*ktir Et’ dediği şeylerin bir kısmına ‘S*ktir Et’ demem ise elbette mümkün değil. Zira onun kadar anarşist ruhlu olmadığım gibi nihilist hüzünlerim de yok benim.

Ama Parkin’in ‘Keyif Sigarası’ adını verdiği bölümde ‘S*ktir Et’menin özü olarak nitelendirdiği ‘hoşumuza giden şeyleri yapmak’, bunun için de ‘düzenlemelere, beklentilere ve zorunluluklara tükürmek. S*ktir Et deyip kendi yoluna gitmek’ bana son derece heyecan verici ve doğru geldi.

Esasen uzun bir zamandan beri bunu ben de yapıyorum. Yaptığım için de her zamankinden daha mutlu ve huzurluyum. Bunu yapmanın akıl üzerinde, zihin üzerinde, kalp üzerinde, sinirler üzerinde olumlu etkileri var. Ve inanın bazı şeylere, bazı olaylara, hayatınıza gereksiz yere misafir olan kimi insanlara ‘S*ktir Et’ dediğinizde, hayat size bunun karşılığını veriyor.

Bunu size de tavsiye ederim. Hem de hararetle.

DENEMELER (LXXVII)
Eğer düşmanın sana ödül veriyorsa, sen de bir p*ştluk var demektir…’ Fidel CASTRO

P*ŞTOLOJİ!

Deneyimli bir aktör ve senaryo yazarı olan Steven B.Green, Hollywood’un en etkili yaşam koçlarından birisi olan Dennis Lavalle ve serbest yazarlık yapan Chris Illuminati bir araya gelmişler ve bir kitap yazmışlar. Matrax Kitap tarafından yayımlanan, Nazan Tuncer’in İngilizceden Türkçeye çevirdiği kitabın orijinal adı İngilizce ‘p*şt’ anlamına gelen ‘asshole / g*t deliği’ sözcüğünden türetilen ‘ass-hole-ol-o-gy’. Türkçesi ‘P*ştoloji.

Kitabın yazarlarından Steven B.Green kendisini deneyimli bir p*şt, Dennis Lavalle ‘primetime için hazır değilim’ p*stları için üzerine düşen görevi fazlasıyla yapmış bir p*şt, Chris Illuminati ise tam zamanlı bir p*st olarak tanımlıyor ve okuyuculara kendilerini bu şekilde takdim ediyorlar.

Kitapta p*ştluk, gerek Türkçede ve Türkiye de, gerekse başkaca dillerde ve ülkelerde kullanıldığı anlamda kullanılmıyor. Ahmet Arif’in ‘dört yanım puşt zulası, / dost yüzlü, / dost gülücüklü, / cigaramdan yanar. / alnım öperler, / suskun, hayın, çiyansı / dört yanım puşt zulası, / dönerim, dönerim çıkmaz. / ey leylim gecede ölesim tutmuş, / etme gel, / ay karanlık’ dizelerinde tanımladığı ve standartlarını verdiği klasik p*ştlar da kastedilmiyor.

P*ştolojiyi ‘istediğini elde etmesini ve kolayca paçayı kurtarmasını bilme sanatını inceleyen bilim dalı’ olarak tanımlayan yazarlar, şu önemli hususu eklemeyi de unutmamışlar; ‘p*ştoloji bilim olmaktan çok öte bir şeydir. Bu bir sanat formudur.

Terfi etmek mi istiyorsunuz? Herkesin dikkatini çekmek mi istiyorsunuz? Bir yerlerde bir şey mi olmak istiyorsunuz? O zaman bu kitabı mutlaka okuyun. Zira bu kitap size, bütün bunları nasıl elde edebileceğinizin yolunu yordamını gösteriyor, p*ştolijinin sunduğu yaşam tarzına uyum sağlamakta başarılı olmanın yollarını anlatıyor. Fıtratınızda azıcık p*ştluk, hedefleriniz arasında p*şt olmak var ise, bu kitap sizi, bu konularda yoğun bir kursa, etkili bir meslek içi eğitime tabi tutuyor.

Şair Necdet Uçan ‘P*ştluk’ isimli şiirinde ‘puştluk / hainlik / döneklik genetik değil / hayatın içinde / hepsi bencillikte / çıkarcılıkta / yağcılıkta / ve yaşamın ta derinliğinde’ diyor ya, onun dediği gibi p*şt olmak konusunda doğuştan yetenekli olmanızın, genlerinizin size bu konuda bir miras bırakmasının herhangi bir önemi yok. Yani p*şt olmak, doğuştan yetenekli olmayı, bu konuda iyi bir gen mirasçısı olmayı gerektirmiyor. Onun için bu konuda içiniz rahat olsun. Zira kitabın yazarları ‘hiçbir çocuk doğuştan p*şt değildir’ diyorlar ve şöyle devam ediyorlar: ‘Hiçbir bebek etrafa emirler yağdırarak, iddialı ve başarılı bir yaşam için hedefler koyarak dünyaya gelmez. P*ştluk sonradan edinilen bir öğretidir. Ya başarılı bir p*şt tarafından öğretilir ya da çocuk deneme yanılma yöntemiyle kendiliğinden öğrenir.’ Yani p*ştluk öğrenilebilen bir şeydir.

Ömer Seyfettin ‘Bu dangalağın hiçbir şeyden haberi yoktu’ dediği, sözünün önünü arkasını bilmeyen, hemen her zaman haddini aşan dangalaklık ile p*ştluk zaman zaman birbirine yaklaşsa da aynı şey değil. Benzeyen yanları, her ikisinin de sadece kendisini düşünmesi, istediğini elde etmek için her durumda yalan söylemesi, her işin kolayına kaçmasıdır. Onun için kitapta dangalakları ‘hiç kimse, hatta anneleri bile sevmez’ diye yazıyor.

P*ştoloji kitabının yazarlarına göre ‘p*ştlar başarılıdırlar, çevreleri geniştir, hayattan istediklerini alırlar ve aptallar sayesinde sistemi kendi çıkarlarına uygun biçimde kullanırlar.

Steven B.Green, Dennis Lavalle, Chris Illuminati’ye göre p*ştluğun ‘on emri’ şunlardır: 1- P*şt en çok p*ştu önemser, 2- P*şt her zaman haklıdır, 3- P*şt nadiren özür diler, 4- P*şt hayır kelimesini asla kabul etmez, 5- P*şt her zaman kontrollüdür, 6- P*ştun her zaman bir planı vardır, 7- P*şt istediğini elde eder, 8- P*şt görüntüsüne dikkat eder, 9- P*şt (birkaç tane de olsa) hatalarından ders alır, 10- P*şt kendisini geliştirir.

Kitaba göre p*ştların; ‘politik p*şt’, ‘mahalle p*ştu’, ‘gönüllü p*şt’, ‘internet p*ştu’, ‘kafe p*ştu’, ‘parti p*ştu’, ‘seyahat p*ştu’, ‘hırslı p*şt’, ‘yazar p*şt’ gibi çeşitleri var. P*şt bunlardan sadece birisi de olabilir, aynı zamanda hepsi de olabilir.

Steven B.Green, Dennis Lavalle, Chris Illuminati’ye göre ‘gönüllü p*ştu’, her türlü cemiyet toplantısında, bazen sahnede sırıtarak stand-up yaparken, bazen de izleyici olarak görebilirsiniz. Çok paragözdür, ama cemiyet toplantılarındaki konuşmaları parasız yapıyor olabilir. Sürekli olarak buralarda göründüğü, sadece kendisini sunduğu ve hiçbir şeyi çok güzel ifade ettiği için insanları kolayca avucunun içine alabilir. Çevresine küstahlık sınırlarını zorlayan bir güven aurası yayan bu tür p*ştların toplumda bir çekicilikleri vardır. Bazıları ondan hoşlanır, bazıları nefret eder, ama hemen herkes onu tanır ve hatırlar.

Olur olmaz her şeye tweet atan ‘internet p*ştu’nun twitter da binden fazla takipçisi, facebookda binlerce arkadaşı vardır. Hiç elinden düşürmediği akıllı telefonuyla, daima yanında bulundurduğu ipediyle sizin bilmediğiniz sitelerde dolaşır, emrindeki sanal delikanlıları gerektiğinde üstünüze salar, virüslü videoları açtırdığı sahte hesaplar aracılığıyla yayımlatır.

Onu her zaman kalabalık bir hayran kitlesinin ortasında görebilirsiniz. İlgi merkezi olmak için p*ştluk tavırlarını kullanmayı seçer ve bunu iyi de becerir. Zira o bir ‘parti p*ştu’dur ve her parti p*ştu gibi çok iyi bir şovmendir.

Onun için p*şt deyip geçmeyin. P*ştları ve p*ştluğu önemseyin. Zira dünyayı p*ştlar yönetir. Steven B.Green, Dennis Lavalle, Chris Illuminati’nin yazdıklarına göre: Sekizinci Henry, Winston Churchill, General Patton, Thomas Edison, Kobe Bryant, Bill Gates p*ştttur. Numunelik bu p*ştlar, birileri tarafından rol model olarak alınırlar, yani taklit edilirler. Bunlar için duygunun bir önemi yoktur. Zira bunların hepsi ‘The Sopranos’ dizisinde Tony Sopranos’un söylediği şeyi söylerler, yani ‘sizin duygularınızla ben popomu silerim’ derler.

İş adamı ve televizyoncu Donald Trump, bir zamanların ünlü televizyon yıldızı Spencer Pratt, beyzbol oyuncusu Barry Bonds, radyocu Don Imus ise p*şt değil, sıradan dangalaktırlar. Onun için taklit edilmezler, rol model olarak alınmazlar. Yani bu dangalaklar, Ömer Seyfettin’in yazdığı gibi ‘hiçbir şeyden haberi olmayan’ kerameti kendilerinden menkul gereksiz kişilerdir, ama tehlikeli ve zararlıdırlar.

Başarılı bir p*şt olmak, dünyayı yönetmek istiyorsanız, ‘şeytana uymak istemiyorum, ama puştun fikirleri çok hoşuma gidiyor ya’ diyorsanız ‘P*ştoloji’ kitabını mutlaka okuyun. P*şt olmak istemeseniz bile p*ştları tanımak, p*ştluğu öğrenmek ve dahi eğlenmek için okuyun. Ben okurken çok eğlendim zira.