DENEMELER (LXXXIII)
‘Kainatta bir zerreyim / Ben kendimi bilmez miyim / Zerre içinde zerreyim / Ben kendimi bilmez miyim’ Aşık DAİMİ
KÜÇÜK ŞEYLER TEORİSİ!
Nietzsche, yoksunlukları, zaaf ve zayıflıkları haklılaştırma ve telafi etme işlevi gören dünyaya dair ahlaka; kendisine uymayan, kendisi gibi olmayan, kendi dışında olan hemen her şeye daha baştan hayır diyen köle/sürü insan ahlakına ve başkaca yanlış ahlaklara karşı çıkar. Zira ona göre, insana dair, ahlaka dair, inançlara dair, ideolojilere dair yanlış felsefeler, yaşam güdülerinin fiilen yozlaşmasına ve bizatihi insanın yaşarken ölmesine neden olur, olmuştur.
Tanrı, ruh, günah, öteki dünya, inanç, ideoloji, ahlak, erdem, hakikat, ebedi yaşam gibi soyut ve büyük şeyler üzerine düşünen, bizi de bunlar üzerine düşünmeye sevk eden Nietzsche, aynı zamanda bize küçük şeyler üzerinde düşünmeyi tavsiye eder.
Nedir küçük şeyler? Eğlenme, dinlenme, gezme, yemek yeme, iki kadeh bir şeyler içme, zevk alma, zevk verme, haz duyma, haz verme, bencilliğin tüm ahlak kuralları, iklim, mekan gibi gündelik hayatın diğer koordinatlarıdır bunlar. Nietzsche uzmanları, Nietzsche’nin bu tavsiyesini ‘Küçük Şeyler Teorisi‘ olarak isimlendiriliyorlar.
‘Küçük Şeyler Teorisi’ni Nietzsche ‘The Gay Science/Şen Bilim‘ isimli eserinde ‘Şeylerde zorunlu olanı güzel olarak kabul etmeyi giderek daha çok öğrenmek istiyorum; o zaman şeyleri güzel kılanlardan biri olacağım, amor fati; Bundan böyle benim aşkım bu olsun!‘ şeklinde açıklar.
İnkar etmeyi, kötümserliği, teoriciliği, çileciliği reddeden, amor fatiyi, yani kaderini sevmeyi, yani yaşamın olduğu ve daima olacağı gibi diyonizyak/duygulu ve coşkulu anlayışını onaylayan Nietzsche’nin ‘Küçük Şeyler Teorisi’, hemen her şeye, insani olan her şeye hayır diyen tüm felsefi görüşleri reddetmesinin temelini oluşturur. Bu teori insani olan, insana ait olan dokunma, işitme, tatma, görme, duygulanma, sevinme, ağlama, sevme gibi hislerin, aklın, kalbin, gözün, sesin, kulağın, ellerin, ayakların, midenin hakkının verilmesidir.
Nietzsche amor fati öğretisinin özünü oluşturan bu görüşünü ‘Ecco Home/İşte İnsan‘ isimli kitabında şu sözlerle açıklar: ‘En zararlı adamların büyük adam kabul edilmelerinden dolayı küçük şeylerin, yani yaşamanın temel olaylarının hor görülmesi öğretildiğinden ötürü, siyaset, toplumun düzenlenmesi, eğitim konularındaki soruların tamamı taa temellerine kadar yanlışlanmıştır… Şimdi kendimi bugüne kadar mümtaz adamlar olarak onurlandıran adamlarla karşılaştırdığım zaman aradaki fark aşikardır. Bu sözde mümtaz adamları insanlığa ait bile saymıyorum – bence bu adamlar insanlığın reddi, hastalığın vakitsiz dölleri ve intikam dolu içgüdüleridir: Yaşamdan intikam alan habis, temelde şifa bulmaz ucubelerden başka bir şey değildir…Benim insani varlıktaki büyüklük formülüm amor fatidir: Bir kimse ne gelecekte, ne geçmişte, ne de tüm ebediyette olduğundan başka bir şeye öykünmez. Yalnızca zorunluluktan doğanı daimi kılmak için değil, onu ayrıştırmak için hiç değil, – tüm idealizm zorunluluk karşısındaki sahtekarlıktır – ama onu sevmek için…‘
Bütün bunları şunun için yazdım: küçük şeyleri zaman zaman yapmakla, mesela kendimi gezdirmekle, kitap okumakla, maç seyretmekle, müzik dinlemekle, sinemaya, tiyatroya gitmekle, iki kadeh bir şey içmekle zaman geçiren, bu şekilde kendisine zaman ayıran ve kendisini eğlendiren; ama daha çok Tanrı, ruh, günah, inanç, ahlak, erdem, hakikat, ebedi yaşam gibi soyut, sağ, sol, ekonomi, siyaset, hukuk, yargı vb. gibi büyük şeyler üzerine düşünen, yazan ve konuşan ben, dün akşamüzeri kendim için bir küçük şey yaptım. Çankaya Belediyesi’nin Çayyolu’ndaki Ek Binası’nda çalışmalarını yürüten ‘Beşince Mevsim Öğretmenler Türk Halk Musikisi Korosu‘na katıldım.
Birkaç gün önce, Kolejden sınıf arkadaşım olan ve çok uzun zamandan bu yana anılan korunun çalışmalarına saz çalarak katıldığını bildiğim Dr. Önal Duran’ı aradım, koro çalışmalarına katılmak istediğimi söyledim. Bu talebimden ve kararımdan çok memnun olan Önal ile birlikte dün akşamki çalışmaya gittim.
Önal, beni koro çalışmalarını hoca olarak yürüten Abdullah Gündüz ile tanıştırdı. Hoca katılımımdan duyduğu memnuniyeti ifade etti, ‘size bir de türkü söyletiriz’ diye ekledi. ‘Hocam türkü söylemesem olmaz mı’ demem üzerine, esprili bir şekilde ‘Koroya katılmanız için bu şart. Biz aramıza katılanları önce rezil ederiz, sonra vezir ederiz.’ dedi.
Konser vermeye hazırlanan koro dün akşam iki türkü üzerinde çalışıyordu. Birincisi bu yazının en üstüne koyduğum Aşık Daimi Tercan’ın ‘Kainatta Bir Zerreyim’ isimli türküsü, diğeri de Kerküklü Abdülvahit Küzecioğlu’na ait türkü. ‘Sen bir yana, men bir yana / Gaşuv karadır, gözüv eladır / Benzirsen ceylana / Mecburam men sana’ diyen türkü.
‘Kainatta bir zerre olduğum ve kendimi bildiğimi bildiğim’ için felsefesi bana uygun düşen, ritmi hızlı, müziği hoş olan bu türküyü ve yine ‘kimileri bir yana‘ gittiği, ‘ben başka bir yana‘ gittiğim için sözleri hoşuma giden, tınıları kulağıma hoş gelen ‘Sen bir yana, men bir yana’ diyen türküyü koroyla birlikte ve keyifle ben de söyledim.
Tam hoca beni unuttu, türkü söylemekten kurtuldum derken hoca beni davet etti. Kendimi tanıtmamı, aralarına neden geldiğimi anlatmamı, daha sonra da bir türkü söylememi istedi.
Şunları söyledim: ‘Avukatım, mesleğimi fiilen icra ediyorum. Mesleğimden emekli olmadığım gibi hiçbir şeyden de emekli değilim. Emekli olmak gibi bir niyetim de yok. Bugüne kadar hayatı kreşendoda yaşadım, hala öyle yaşıyorum ve öyle de yaşamak istiyorum. Aranıza katılmamın birinci nedeni budur. Hepiniz biliyorsunuz, Türkiye’de hukuk falan kalmadı. Bunu gören ve yaşayan bir insan olarak bir yerlere sığınmak, bir şeylere sarılmak istedim. Aklıma müzik geldi. Aranıza katılmamın ikinci nedeni budur. Abdullah Hoca tanıştığımızda, size bir de türkü söyletiriz dedi. Söylemesem olmaz mı deyince, olmaz, biz önce adamı rezil, sonra vezir ederiz yanıtını verdi. Murathan Mungan’ın “Bu memlekette her şey olursunuz, bir tek rezil olmazsınız” sözünü hatırladım. Bu beni cesaretlendirdi, herhalde rezil olmazsın dedim kendi kendime. Şimdi söyleyeceğim türkü “İndim havuz başına / Bir kız çıktı karşıma” isimli türkü. Ben kolejde öğrenci iken, kolejin Türk Sanat ve Halk Musikileri korosunda idim. 1965 veya 1966 yılında okulun müsameresinde solo yaptım ve bu türküyü söyledim. Şimdi aramızda olan ve elimden tutup beni buraya getiren sınıf arkadaşım, kadim arkadaşım Önal Duran, ben solo yaparken tek başına sazıyla bana refakat ediyordu. Önal’ın genlerinde müzik vardır. Benim yok. Rahmetli annem “sesin güzel olsun diye ben sana bebekken kız memesi emzirdim” derdi, belki ondan olacak sesim az da olsa, çok fazla iddialı olmasa da güzeldir. Umarım beğenirsiniz.‘
Türküyü söyledim. Fena da söylemedim. Önal beğendi. Başkaları da beğendiklerini ifade ettiler.
Neredeyse 50 yıldır, şarkı, türkü dinleyen, arkadaşlar arasında söylemenin dışında topluluk karşısında şarkı, türkü söylemeyen ben, dün akşam ilk defa bir topluluk karşısında türkü söyledim. Keyif aldığım bu iki saat içinde zihnimdeki çöpleri boşalttım. Müziğin insanı dinlendiren, sakinleştiren, ruhunu arıtan sihirli gücünü ve etkisini bütün vücudumda hissettim.
Koro çalışmalarına devam edeceğim. Dahası yakında kendime bir saz alacağım ve o zaman sadece söylemeyecek, hem çalacağım, hem de söyleyeceğim.
Çok fazla farkında olmasak da, kendimizi daha çok yüksek ideallere, ideolojilere, büyük şeylere adasak ve o nedenle hayatın küçük şeylerini ihmal etsek, ıska geçsek de, insanın kendisini oldurmasında, entelektüel gelişimini sürdürmesinde, ruhsal yönden zenginleşmesinde küçük şeylerin önemi büyüktür. Zira büyük şeyleri küçük şeyler besler. Entelektüalizmin ve büyük işlerin, gündelik hayat üzerinde ve gündelik hayata karşı bir kuruntu dünyasının inşasına imkan vermesinin önüne geçmek için, büyük şeyler için zinde ve diri kalmak, hazır olmak için, küçük şeylerin gerçekliğinin yadsınmaması, zaman zaman ‘Küçük Şeyler Teorisi’nin hayata dahil edilmesi gerekir.
Küçük adamların büyük işlere soyundukları, büyük adamların küçük şeyleri ıska geçtikleri hayatın rutin akışı içinde ‘Küçük Şeyler Teorisi‘ ni uygulamanızı hepinize tavsiye ederim.
