DENEMELER (LXXIX)
Millete verdiğim açık istidaya canımı pul yerine kullanıyorum’ Nazım HİKMET

SEVERMİŞİM MEĞER!

İki güzel, iki zarif insan, birbirine yakışan bir çift Beril Yoraz ve Ömer Ediz Yoraz, yaş günümü kutladılar ve bana yaş günü hediyesi olarak ‘Nazım Hikmet’in Açlık Grevi’ dosyasını getirdiler. Cumartesi günü öğleden sonra birlikte keyifli bir sohbet yaptık. Hatırlanmak, dostluk güzel şey diye düşündüm, teşekkür ettim kendilerine.

Nazım Hikmet’in Açlık Grevi’ dosya şeklinde Bilgi Üniversitesi tarafından hazırlanıp yayınlanmış. Dosya, Nazım Hikmet’in uğradığı haksızlıklarla ve hapiste iken yaptığı açlık greviyle ilgili mücadelesini, bu mücadele sırasında el yazısıyla tuttuğu notları, eşi Piraye’ye yazdığı mektubu, Nazım’ın mücadelesine çıkardıkları ‘Nazım Hikmet’ isimli fikir ve politika dergisiyle, ‘Hür Gençlik’, ‘Nuhun Gemisi’ ismini taşıyan gazetelerle, yazdıkları yazılarla, yaptıkları konuşmalarla destek veren insanları, aslından tıpkıbasım haline getirilmiş belgeleriyle açıklıyor ve anlatıyor.

Destek verenlerin arasında Ankara Barosu’nda Başkanlık yapmış Asım Ruacan, Saffet Nezihi Bölükbaşı, Ankara Barosu avukatlarından Nejat Sav da var.

Okuyanların çok iyi bildiği üzere Nazım Hikmet, 17 Ocak 1938 gecesi Ankara’da çıkarıldığı Askeri Mahkeme tarafından 29 Mart 1938 tarihinde 15 yıl hapse mahkum edilir. Bu karar Askeri Yargıtay tarafından onanır. Daha sonra İstanbul’a getirilen şair, Erkin gemisinde başlayan Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde yargılanır ve 28 Aralık 1938 tarihinde verilen kararla 13 yıl, 4 ay hapse mahkum olur.Bu karar da Askeri Yargıtay tarafından onanır.

Her iki davaya konu gerekçe, harp okulu öğrencilerinin kitapçılarda serbestçe satılan Nazım Hikmet’in şiir kitaplarını alıp okumalarıdır. Bu olgu, Nazım Hikmet’in orduyu isyana teşvik suçunu işlediğinin kanıtı olarak kabul edilir. Mahkumiyetine esas olan suç da orduyu isyana teşviktir. Aslında verilen mahkumiyet kararlarının her ikisi de hukuki değil, siyasidir.

Nazım Hikmet cezaevine girdiği günden başlayarak hemen her gün başına gelen adli hatanın düzeltilmesi için çabalar. Olabilecek her yere, her makama dilekçeler yazar, başvurularda bulunur. Yapılan haksızlığın ortadan kaldırılacağı, özgürlüğüne kavuşacağı umudunu hep muhafaza eder.

Hapisliğinin 12.yılında umudunu ve direncini yavaş yavaş yitirmeye başlayan şair, açlık grevi yapma kararı alır. Bu karar kamuoyunda yeni dalgalanmalara yol açar. Açlık grevinin, sağlığı ciddi şekilde bozulmuş olan şairin ölümüne neden olacağı endişesi doğar. Başta Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım olmak üzere Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Cahit Sıtkı, Vala Nurettin, Cüneyt Gökçer, Melek Gün, Halide Edip Adıvar. Adnan Adıvar, Vasfi Raşid Seviğ, Nadir Nadi, Nurullah Ataç, Neyzen Tevfik, Falih Rıfkı Atay, Mine Urgan, Bülent Nuri Esen, Burhan Belge, Refik Fersan, Adnan Saygun, Gazanfer Özcan gibi pek çok sanatçı, siyasetçi, gazeteci, fikir adamı Nazım’a açlık grevine son vermesi ve yanısıra Nazım’ın affedilmesi çağrısında bulunurlar.

14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimleri ‘Artık Yeter’ sloganıyla iktidara talip olan Demokrat Parti kazanır. 14 Temmuz 1950 günü çıkarılan genel aftan Nazım Hikmet de yararlanır ve özgürlüğüne kavuşur.

Özgürlüğüne kavuştuğu gün Nazım Hikmet avukatı İrfan Emin’e şunları söyler; ‘Heyecanlıyım. Ama bu heyecanım aftan değildir. Nihayet hakkımı alıyorum. Hakkımın bir kısmını da kaybederek temin ediyorum. Bütün sevincim dostlarıma, akrabalarıma ve her şeyden üstün tuttuğum hürriyete kavuşmaktan geliyor…

12 yıl hapislik, açlık grevi. Bunlar birkaç sözcükten oluşan kuru ifadeler. Biz okuyup geçiyoruz. Arkasındaki derin acıyı ve tahribatı bilmiyoruz. Bunları bilfiil yaşayan, yani Nazım Hikmet biliyor. Nazım’ın tuttuğu notlarda da yazdığı gibi açlık grevine başlamadan önce olmayan ekmek düşkünlüğü, üç gün sonra ekmek kokusu duyma isteğine dönüşüyor. İnsan erotik rüyalar görmeye başlıyor. Nabız çarpması artıyor. Giderek ruhsal ve bedensel acılar ortaya çıkıyor, bedensel işlevler tükeniyor.

Nazım Hikmet’in Açlık Grevi’ dosyası bütün bunları içeriyor, bu süreçte yaşananları tıpkıbasım belgelerle anlatıyor, açıklıyor.

Benim Nazım Hikmet ile olan dostluğum, şair, yazar, çevirmen A.Kadir Meriçboyu tarafından yazılan ‘1938 Harp Okulu Olayları ve Nazım Hikmet’ isimli kitabı okumakla başladı. Kitabı okuduğum 1966 yılında Konya Maarif Koleji’nde lise ikinci sınıf öğrencisiydim. Kitap benim üzerimde iki yönüyle etkili oldu. Birincisi Nazım Hikmet hakkında verilen mahkumiyet kararının haksızlığı ve adaletsizliği. İkincisi Nazım Hikmet’in sıra dışı şairliği.

Nazım Hikmet ile kurduğum bu fikri ve şiirsel dostluk sonrasında, onun bütün kitaplarını, şiirlerini okudum, oyunlarını seyrettim. Her şiiri güzeldir, her birinin ayrı bir lezzeti, ayrı bir mesajı vardır. Ama en çok sevdiğim şiiri 19 Nisan 1962 tarihinde, yani ölümünden 1 yıl, 1 ay, 14 gün önce yazdığı ‘Severmişim Meğer’ isimli şiiridir.

meğer ne çok şeyleri severmişim de / altmışımda farkına vardım bunun’ diye biten bu şiirinde şair bize; ‘sevdiğiniz şeylerin farkına zamanında ve erken varın, bu konuda geç kalmayın’ diyor. Doğru da söylüyor. Hayatta hiçbir şey için geç kalmamak, her şeyi zamanında yapmak gerek. Zira hayat bizi beklemez. Hiçbir şeyde de gecikmez. O hükmünü icra etmek için kendi yolunda akar gider. Geç kalırsak, biz geç kalırız.

Nazım’ın bu güzel şiirini şimdi hep birlikte okuyalım.

yıl 62 Mart 28
Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım
akşam oluyor
dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini
severmişim meğer

akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim
toprağı severmişim meğer
toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen
ben sürmedim
Platonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim
ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla
tepelerin eteğinden
doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin
ister uzasın göz alabildiğine dümdüz
bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile
bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek
sen göremeyeceksin

bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun
karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer
kapalı olsun açık olsun
Borodino savaş alanında Andırey’in sırt üstü seyrettiği gök kubbe
hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın
kulağıma sesler geliyor
gök kubbeden değil meydan yerinden
gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer
çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında
Peredelkino’da kışın
çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar
kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi
İzmir’in kavakları,
dökülür yaprakları
bize de Çakıcı derler
yakarız konakları

Ilgaz ormanlarında yıl 920
bir keten mendil astım bir çam dalına
ucu işlemeli

yolları severmişim meğer
asfaltını da
Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz
Koktebel’e
asıl adı Göktepe ili
bir kapalı kutuda ikimiz
dünya akıyor iki yandan dışarıda dilsiz uzak
hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım

eşkıyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye
kırmızı yolda ve yaşım on sekiz
yaylıda canımdan gayrı alacakları eşyam da yok
ve on sekizimizde en değersiz eşyamız canımızdır
bunu bir kere daha yazdımdı

çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum
Ramazan gecesi
önde körüklü kaat fener
belki böyle bir şey olmadı
belki bir yerlerde okudum
sekiz yaşında bir oğlanın Karagöz’e gidişini
Ramazan gecesi İstanbul’da dedesinin elinden tutup
dedesi fesli ve entarisinin üzerine samur yakalı kürkünü giymiş
ve harem ağasının elinde fener
ve benim içim içime sığmıyor sevinçten

çiçekler geldi aklıma her nedense
gelincikler, kaktüsler, fulyalar
İstanbul’da Kadiköy’de fulya tarlasında öptüm Marika’yı
ağzı acı badem kokuyor
yaşım on yedi
kolan vurdu yüreğim salıncak bulutlara girdi çıktı
çiçekleri severmişim meğer
üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948

yıldızları hatırladım
yıldızları severmişim meğer
ister aşağıdan yukarıya
seyredeyim onları şaşıp kalayım
ister uçayım yanı başlarında
Kosmos adamlarına sorularım var
çok daha iri irimi gördüler yıldızları
kara kadifede koskocaman cevahirler miydiler
turuncuda kayısılar mı
kibirleniyor mu insan yıldızlara biraz yaklaşınca
renkli fotoğraflarını gördüm kosmosun ogonyok dergisinde
kızmayın ama dostlar non figüratif mi desek
soyut mu desek
işte o soydan yağlı boyalara benziyordu
kimisi yani dehşetli figüratif ve somut
insanın yüreği ağzına geliyor karşılarında
sınırsızlığı onlar hasretimizin aklımızın ellerimizin
onlara bakıp düşünebildim
ölümü bile şu kadarcık keder duymadan
kosmosu severmişim meğer

gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofski’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara
ay ışığı geliyor aklıma en aygını en baygını en yalancısı
en küçük burjuvası
severmişim

yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da
camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık
ya da bir damlanın içinde
ve çıkar yolculuğa haritada çizilmemiş memlekete gider
yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cigaramı yaktığımdan mı
bir teki ölümdür benim için
Moskova’da olan birisini mi düşündüğümden geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer

meğer ne çok şeyleri severmişim de
altmışımda farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin
yeryüzünü dönülmez bir yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek